Translate

ingiliz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ingiliz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2017 Çarşamba

Irak - İngiltere - Türkiye





"Kendi ulusal kimlik duygularına sahip olmayan Kürtlerin...."
"İngilizlerin 1918 yılından beri ulusal kimlik duygusu aşılamaya çalıştıkları..."



* Irak Meclisi yeni yasayı 18 Ocak 1926 tarihinde onayladı.

- Yeni yasa, Yasin Paşa'nın başında bulunduğu Halk Partisi'nin bütün engelleme çabalarına karşın, 58 kabul oyuyla Irak Meclisi'nden geçti. Bu sayı, önceki antlaşmanın onaylandığı 10 Haziran 1924 tarihli kritik oylamada ulaşılan 37 kabul oyunun hayli üzerindeydi.


* Yasa, İngiliz Avam Kamarası'nda 18 Şubat 1926 tarihinde görüşülerek kabul edildi. İngiliz hükümeti, 23 Şubat'ta yeni antlaşmayı Millet Cemiyeti'ne iletti; 2 Mart 1926 tarihinde de, kendisinden istenen koşulları yerine getirdiğini belirten bir yazıyla ve gereğinin yapılması istemiyle örgüte başvurdu. Başvuru yazısının ekinde, Bağdat'taki İngiliz Yüksek Komiser Vekili B.H.Bourdilon ile Irak Başbakanı Abdulmuhsin es-Sadun'un imzalarını taşıyan ve Kürtlere tanınmış olan hakların kapsamını gösteren bir andırı yer alıyordu.

- Bourdillon ile Sa'dun'un ortak andırısında, İngiltere Sömürgeler Bakanı Leo Amery'nin 13 Eylül 1925 tarihli Konsey toplantısında yaptığı ve Kürtlerle ilgili koşulun, mevcut yönetim sistemi içinde zaten büyük ölçüde karşılandığını vurgulayan konuşmasına dikkat çekiliyordu. 

Bu bağlamda, Kürt bölgelerinde Maliye ve İçişleri Bakanlıkları adına görev yapan toplam 57 yönetim memurundan 43'ünün Adalet Bakanlığı adına görev yapan 13 yargıç ve başkatipten 10'unun Kürt olduğu; mahkemelerde davaların Kürtçe görüldüğü; ayrıca Süleymaniye ve Köysancak'ta kayıtların da Kürtçe tutulduğu belirtilmekteydi. Öte yandan, Kürt bölgelerindeki vakıflar, posta ve telgraf, kamu, adalet, sulama hizmetleri ile gümrüklerde ve Tarım Bakanlığı'na bağlı birimlerde çalışan 55 görevliden 38'i Kürt'tü. 20 senatörden 2'si, 88 milletvekilinden 14'ü Kürt'tü. Ayrıca, Maliye Bakanı ile İletişim-Hizmetler Bakanı da Kürt'tü. Kürtler Irak nüfusunun yüzde 17'sini oluşturmaktaydılar (ekte) ; polis gücünün yüzde 24'ü, ordunun yüzde 14'ü, demiryolu çalışanlarının yüzde 23'ü Kürt'tü. Her üç alanda görev yapan toplam 20 bin kişiden 4 bini Kürt'tü.

Kürt bölgelerinde toplam 25 okul vardı. Bunların 5'i Hıristiyan okuluydu; eğitim dili Keldanice ve Arapçaydı. Diğer 20 okulun 16'sında Kürtçe eğitim yapılmaktaydı; 4 okulda ise Hıristiyan ve Kürtler birlikte eğitim göremekteydiler ve bu okullarda eğitim dili olarak Arapça ve Kürtçe birlikte kullanılmaktaydı. Söz konusu okullarda görev yapan 52 okul müdüründen 44'ü Kürt, diğer 8'i ise Arap'tı ama Arap müdürler de Kürtçe biliyordu.

Savaştan önce Kürt dili ne resmi ne de özel yazışmalarda kullanılmazken, İngiliz görevlilerinin çabalarıyla Kürtçe yazının oluşması ve bunun bir iletşim aracına dönüşmesi sağlanmıştı. Daha önce yazı dili olarak Farsça, Türkçe ve Arapça kullanılıyordu. Vilayet genelinde Arapça ve Türkçe hala yaygın biçimde kullanılıyordu. Ancak, yoğun çabalar sayesinde Kürtçe'nin yazı dili olarak Erbil'e değin yaygınlaşması sağlanmıştı. Süleymaniye'de Kürtçe gazeteler bile çıkarılıyordu. Yönetim, Kürtçenin yaygın biçimde kullanılmasına izin vermekle kalmamakta; bunu teşvik de etmekteydi.

Andırıda Türklerden ve Türkçenin eğitim ve yazışmalarda kullanılmasından hiç söz edilmemekte, hatta mevcut kullanımın sınırlandırılmasına ve giderek tasfiyesine çalışıldığı da gizlenmemektedir. Kısacası, Musul Vilayeti'nde Türklere ve Türkçeye yönelik olarak kapsamlı bir yok etme politikası uygulanmaktadır.

* Milletler Cemiyeti Konseyi, 11 Mart 1926'da yeni antlaşmayı onayladı. Böylece Konsey'in 16 Aralık 1925 tarihli kararı resmen geçerlik kazanmış oldu. Öte yandan, İngiliz hükümeti, 19 Ocak 1926'da Irak'taki iki İngiliz piyade taburunun ülkeden ayrılma hazırlıklarına başlamasını kararlaştırdı. 3 Şubat'ta ise hazırlıkların sürmesini ama ayrılma işlemin geciktirilmesini karara bağladı. Bu arada, İmparatorluk Savunma Komitesi'ne konuyu değerlendirmesi ve Türk tarafının eylemlerini daha yakından izlemesi talimatını verdi.


İhsan Şerif Kaymaz
MUSUL SORUNU; Emperyalizm ve Kürtler
(dipnotlarla beraber syf.532-533)- Kaynak Yayınları






EK: 


Bilimsel ölçütle ve uluslararası kabulle, bir ülkenin etnik yapısının 'mozaik' olarak tanımlanabilmesi için 2 şartın birlikte var olması gerekir. Bu şartlardan biri, 'etnik çeşitlilik', diğeri, ülkeleri etnik grupların toplam nüfusunun, ülke nüfusunun %35'ini oluşturmasıdır. Etnik çeşitlilik, ülkede, genel etnik yapıyı etkileyen büyüklükte 'anlamlı' bir nüfusa sahip 'çok sayıda' grubun var olmasıdır. Bu gruplar 'asli' gruplar olarak tanımlanır. Ülkenin etnik yapısını değerlendirmede, nüfus olarak belirleyici bir etkisi olmayan 'küçük' nüfuslu gruplar, 'tali' gruplar kabul edilir ve topluca diğerleri olarak değerlendirilir.

Bu ölçütle, tüm resmi tespitler ve bilimsel veriler ortalamasıyla, bugün, Türkiye'de, 'yüzde' oranıyla 'anlamlı' büyüklükte nüfusa sahip kabul edilebilecek gruplar, yaklaşık %7 nüfus oranıyla Kürtler, bir ölçüde, %1 nüfus oranıyla Araplar ve yine %1 nüfus oranıyla Zazalardır.

Bunlar dışındaki gruplardan Çerkeslerin nüfusu yaklaşık %0.4 ve Lazların nüfusu yaklaşık %0.27'dir. Diğer grupların toplam nüfusu yaklaşık %0.4'tür (bindedört).

Bu oranlarla değerlendirildiğinde, bugün nüfusu yaklaşık 74 milyon kabul edilen Türkiye'de, etnik grupların nüfusları ve bu nüfusların oransal dağılımı yaklaşık olarak aşağıdaki gibi tespit edilmektedir;

Gruplar Nüfus Oranı (%) 
Türkler 66.650.000 yüzde 90.00. 
Kürtler 5.000.000 yüzde 6.76. 
Zazalar; 800.000 yüzde 1.08. 
Araplar 800.000 yüzde 1.08. 
Çerkesler 300.000 yüzde 0.40. 
Lazlar 200.000 yüzde 0.27. 
Diğer; 300.000 yüzde 0.41. Diğerleri içindeki Ermenilerin nüfusu 60.000, Yahudilerin nüfusu 25.000, Rumların nüfusu 1.800'dür.

Başta da belirttiğimiz gibi bir ülkenin etnik yapısının mozaik olarak tanımlanabilmesi için, toplam etnik nüfusun ülke nüfusunun en az %35'ini oluşturması gerekir.

Yani... Türkiye bir mozaik değildir! Adeta açık arttırmaya çıkartılan etnik guruplar 47 olarak açıklanmış, daha sonraki dönemlerde 27, 36 ve 54 gibi gerçekten uzak rakamlarla abartılmış, bugün ise bu sayı 27’e düşürülmüştür. Ayrıca bahsedilen azınlıkların 16'sı Türk'tür. Soyları bir olan bir millet nasıl 16 parçaya bölünerek azınlık denilebilir ki?


Ali Tayyar Önder 
'Türkiye'nin Etnik Yapısı' - 2005




*SB:  Bugün için Suriyeli "sığınmacı" ve "mülteci"ler ile nüfus yapımız ne durumdadır? Bir 30 yıl sonra nasıl olacaktır? Körfez Savaşı sonrası Türkiye'ye "sığınıp" vatandaşlık hakkı alan 450 bin Kürt "mülteci" bugün kaç milyon olmuştur? Bu "mülteciler" bu son 30 yılda ne yapmış, hangi taleplerde bulunmuştur?

Mülteci ; Ülkesinde ırk, din, sosyal konum, siyasal düşünce ya da ulusal kimliği nedeniyle kendisini baskı altında hissederek kendi devletine olan güvenini kaybeden, kendi devletinin ona tarafsız davranmayacağını düşüncesi ile ülkesini terkedip, başka bir ülkeye sığınma talebinde bulunan ve bu talebi o ülke tarafından 'kabul' edilen kişidir.

Sığınmacı ; Yukarıdaki nedenlerden dolayı ülkesini terkeden ve henüz sığınma talebi, kaçtığı ülkenin yetkilileri tarafından 'soruşturma' safhasında olan kişidir. İskan Kanunu Madde3/3'e göre "Türkiye'de yerleşmek maksadıyla olmayıp bir zaruret ilcasıyla muvakkat oturmak üzere sığınanlara sığınmacı denir".



***


"Türk tarihinin her döneminde çok büyük kahramanlıklar yaşanmış olmakla birlikte, ne yazık ki “ihanet” sözcüğünün anlamını zorlayan yüz kızartıcı davranışlara da tanık olunmuştur. Kale komutanının savunmakla görevli olduğu kaleyi para karşılığı düşmana satması, donanma komutanının başında bulunduğu donanmayı kaçırıp düşmana teslim etmesi, bir kısım halkın ülke topraklarını işgal eden düşman güçleriyle birlikte hareket etmesi ya da barış zamanında bir kısım insanımızın kendi ülkeleri aleyhine yabancılarla işbirliği yapması gibi olaylara bizim tarihimizde dönem dönem rastlanmıştır. Bunlar, “ihanet” kapsamına giren davranışlar olarak nitelense de, en azından münferit olaylardır. Daha acısı ve sindirilmesi zor olanı, “ihanet” kapsamında değerlendirilebilecek davranışların bizzat resmi hükümet eliyle örgütlenmesi, devlet kurumlarının bu tür davranışlara alet edilmesi ve ülke ’aydın “larının bu tür eylemlerin içinde fiilen yer ve rol almalarıdır."


Doç. Dr. İhsan Şerif Kaymaz
Arslan Tekin ,11.04.2013,"Tarihimizdeki İşbirlikçiler" yazı dizisi 5.


***


İngilizlerin alfabesini icat ettiği; İkinci Dünya Savaşı'nda Almanların kendilerine bayrak hediye ettiği; Fransızların sırtlarını okşadığı; Fransanın Rusyanın tarih yazmanlığını yaptığı; 'müttefik görünümündeki düşmanlarımızın' bir yandan etrafa dinamitçi-barış Nobelleri verip, diğer yandan 'müttefiğimin düşmanı dostumdur' diyerek silah ve para yardımı yapıp eğittiği; İsveçin kucaklaştığı; İsrailin seviştiği; birbirlerini sırtlarından bıçakladıkları halde Ermenilerle canciğer olan ; içimizdeki hainlerin destekleyip, nayır nolamaz diyerek yan cebime koy tiriplerine girdiği; 250 yıllık olup, dünyanın dört bir yanından gelen değişik etnik ve milletten olan ve Yerlilerin ülkesini işgal edip soykırım yapan, 1861-1865 te eyaletlerin ayrılmak istemesi sebebiyle iç-savaş yaşayan ve kendilerine ne münasebet ayrılamazsınız diyerek başkalarını böldüren, ticaretini yapmasa da köleliği ancak 1964'te zenci-beyaz ayrımına son veren ki hala klu-kluxçuları var, uydurulmuş 'Amerikalı' etniği gibi; "karışık" uydurma bir etnik olarak ortaya çıkanlar, özgürleştiklerini sanıyorlar... Halbuki, herkes birbirine girecek... SB




ilgili:
Sadun KÖPRÜLÜ
Türkmen Aile, Aşiret, Oymakları, Boyları, Kolları Araştırması! 
(1) ve (2)




12 Haziran 2017 Pazartesi

İstiklal Harbi'nde ETNİK İHANET



Türk Kurtuluş Savaşı boyunca azınlıklar Türk ordusu ve Türk milleti ile mücadele halinde idiler. Kuva-yı Milliye ile mücadele halinde idiler. Biz Türklerle birlikte yaşamak istemediklerini defalarca ilan etmişlerdi. İstanbul'un işgali üzerine şehrin her gün başka bir frenk semtinde tertiplenen çılgın sevinç gösterilerini toprak taleplerinin netleştirilmesi takip etti. Mademki, Türkler mağlup olmuştu, o halde imha edilmeli idiler.


Mütarekeden bir ay, bir hafta sonra idi, 6 Aralık 1918'de Rum ve Ermeni kiliseleri, Rum-Ermeni Birliği Komitesi'ni kurdular. Türklere karşı birlikte hareket edeceklerdi. Bu komitenin kuruluşundan sonra azınlık gazetelerindeki Türk aleyhtarı neşriyat disiplinli bir saldırı haline geldi. Bu gazetelere göre İttihatçılar katil, bütün Türkler katillerin suç ortakları, Türkiye de cinayet mahalli idiler!


Aslında Türklere yaşama hakkı verilmemeliydi! Türkiye diye bir devlet olmamalıydı! Türkler geldikleri yere gönderilmeli veya imha edilmeli idiler!


26 Şubat 1919'da Ermeni sözcüsü Bogos Nubar Paşa ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Ahoronyan, Paris'te toplanan Barış Konferansı'nda Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas, Erzurum, Trabzon, Maraş ve İskenderun dahil Adana'nın Ermenistan'a verilmesini istediler. Halbuki Ermeniler bu vilayetlerin hiçbirinde çoğunluğu teşkil etmiyorlardı. Ermeniler ele geçirmek istedikleri vilayetlerde nüfusun ancak %15'ini teşkil ediyorlardı. (...) [Rumların hak iddia ettikleri Trabzon yüzünden (de) araları açılacaktı.]


Ermeni liderleri Karadeniz ve Akdeniz'de limanları bulunan büyük bir devlet hayali ile oyalanırken Çanakkale savaşlarına Sion adını verdikleri bir alayla katılarak Türk askerine kurşun sıkan Yahudiler ihanetlerinin ödüllendirilmesini istediler.


Konferansa katılan Yahudi delegeler kendilerine Filistin'de özerk bir vatan verilmesini talep ediyorlardı. Londra Konferansı sırasında L'loyd George'a bir telgraf gönderen Amerikalı Yahudiler de parçalanan Türk yurdundan hisse istediler.


Yahudiler Rumlarla işbirliği halinde idiler. Hahambaşılık Patrikhane ile birlikte çalışmayı prensip olarak kabul etmişti. İzmir işgal edildiği gün "Ey Türkler! Ay yıldızı artık göklerde göreceksiniz" diye bağıran Yahudiler de olmuştu. Durduoğlu adındaki bir Yahudi İzmir'i işgal eden yüksek rütbeli Yunan subaylarına ziyafetler verdi.


Şüphesiz Osmanlı azınlıklarının en küstah ve şımarık olanı Rumlardı. Patrik Mamelis, 9 Mart 1919'da bir açıklama yaparak Patrikhane'nin Osmanlı Devleti ile herhangi bir ilişiğinin kalmadığını söyledi ve Rumları vatandaşlık görevlerinden afetti! Bu, Osmanlı Devleti'ne vergi vermeyeceksiniz, askerlik yapmayacaksınız, verilecek emirlere ve kanunlara riayet etmeyeceksiniz, Osmanlı Mahkemeleri'ni, Osmanlı Jandarması'nı, Osmanlı Polisi'ni tanımıyacaksınız demekti.


Osmanlı Hükümeti bir süre sonra Yüksek Komiserliklerin baskısıyla Rum ve Ermenilerin askerlik hizmetinden muaf tutulduklarını ilan etti.


İşte bu sırada Hahambaşı'nın Yüksek Komiserlerle temasa geçtiği görüldü. Bu temas sonunda Osmanlı Bakanlar Kurulu demek olan Vükela Meclisi, Rum ve Ermenilerin silah altına davet edilmemeleri hususunda uygulanan kararın Yahudileri de kapsamasına karar verdi.


Görüldüğü gibi, devletin nimetlerini paylaşmak için en ön safta sıraya girenler, külfet bahis konusu olunca bir kolayını bulup kaçıyorlardı.


Fener Rum Patrikhanesi'ne bağlı papazlar, Kurtuluş Savaşı'nın başından sonuna kadar Yunan ordusunu desteklediler. Batı ve Orta Anadolu ile Doğu Karadeniz bölgelerindeki hemen bütün Rum ayaklanmalarında aktif olarak yer aldılar. Aynı işi Doğu ve Güneydoğu'da Ermeni papazlar yaptı. (...)


Yunan ordusu Trakya topraklarında ilerlerken Çorlu Metropoliti, Patrikhane'ye başvurarak Çorlu'nun Yunanistan'a bağlanması gibi tuhaf bir taleple ortaya çıkacak, ayrıca Atina, Londra, Paris ve Washington'a başvurarak bağımsız bir Türk Devleti'nin kurulmasına engel olunmasını isteyecektir! Oysa Çorlu'da 17 bin Türk'e mukabil sadece 3 bin Rum vardır! Daha sonra Metron ve Kayseri metropolitleri Trakya'ya gidecek, Yunan Başkomutanı'nın huzuruna çıkacak ve Yunan ordusunu bütün Trakya'yı işgale davet edeceklerdir. (...)


İznik Başpiskoposu Vassilios şöyle diyordu: "Geride bir tek fert kalmamak üzere Türklerin tümüyle yok olmasını nasıl da isterdim!" (...)


Rumların Türk düşmanlığı söylemden ve bazı girişimlerden ibaret kalmamıştır. Rumlar, Türkiye topraklarında Türkleri yok etmek için eyleme de geçmişlerdir. Yunan askerlerinin İzmir'e çıkışını takip eden günlerden itibaren Rumlar ve Ermeniler düşman ordusuna katılıp, silahsız, öndersiz ve teşkilatsız kalan Türklere karşı savaşmışlardır.


22 Nisan 1921'de Denizli'nin batısındaki Yeniköy istikametinden saldırıya geçen ve ellerinde Yunan ordusunun verdiği makineli tüfekler bulunan düşman kuvvetinin tamamı Rum ve Ermenilerden oluşuyordu. Sakarya Savaşı'nda ve önceki muharebelerde esir alınan Yunanlılar arasında çok sayıda Anadolu Rumuna rastlanmıştı, bunlar İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanıp ölüm cezasına çarptırıldılar. Seyitgazi'de esir edilen 28 vatan haini Rum, Ankara İstiklal Mahkemesi'nin kararı ile vatana ihanet suçunun failleri olarak 30 Temmuz 1921'de Karaoğlan Çarşısı'nda asılarak idam edildi.


Bilal Şimşir'in İngiliz arşivlerinde rastladığı bir belgeye göre Yunan ordusunda 35 bin Türkiyeli Rum, Türkiye'ye karşı çarpışıyordu!


Bu rakama, bu kitabın kapsamı dışında kalan Pontus çetelerini, Trakya ve Batı Anadolu'daki diğer Rum çetelerini, Mersin, Adana, Maraş, Gaziantep, Urfa yöresinde Fransızların emrinde Türkleri yok etmekte olan Ermeni çetelerini ve Kürt ayaklanmalarına katılanları ilave edersek ürkütücü rakamlarla karşılaşırız ki, bu rakamlar kendilerini Türk hissetmeyenlerin bu vatanla hiçbir ilgilerinin olmadığını ifade eden somut göstergelerdir.



Necdet Sevinç
İstiklal Harbi'nde ETNİK İHANET
(okuyalım, okutalım-SB)






ilgili:



İstiklalin Bedeli - Necdet Sevinç
kitaptan:


* Anteplilere;

1- Niçin taşıdığını tahkik etmeye bile lüzum görmeksizin üzerinde silah bulunduranlar kurşuna dizilecektir!

2- Kargaşalık çıktığında ölecek veya yaralanacak bir Fransız askerine karşılık yerli halktan iki kişi kurşuna dizilecek, 
kurşuna dizilecek olanlar kur'a ile belirlenecektir!

3- Bir evden silah atılırsa o ev yakılacaktır!

4- Böyle bir durum zuhur ettiğinde Osmanlı Hükümeti memurlarının idari ve egemenlik hakları derhal sona erdirilecek, 
sokaklar mitralyoz, bomba ve gazlı mermilerle ateş altına alınacaktır!

General Geret.
kaynak: Hüseyin Beyaz, Antep Savunması Günlüğü, İstanbul 1994


* 8 Türk, 400 Obüs! 8 Türk, 400 Obüs!


Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne ve bütün Antep milletvekillerine;

Aylardan beri bütün varlığı ile düşmana karşı fedakarca mücadele eden Antep halkının daha fazla direnme gücü kalmamıştır. Halk kurtuluşu beklerken ikibin kişilik bir birlikle takviye edilen işgal kuvvetleri şehri yeniden çepeçevre kuşatmıştır.

Yirmi günden beri ağır toplarla devam eden bombardıman sebebi ile şehrin Türk bölgeleri ağır şekilde tahrip edilmiştir. 
Antep son bir- iki gün içinde yüzlerce yaralı ve şehit vermiştir.

Halk güneş ışıklarından ve temiz havadan yoksun, yeraltı mağaralarına sığınmıştır. Devrilen duvarların altında yatan mübarek şehit cesetleri ve parçalanmış insan vücutları, çocukların ve kadınların ruh sağlığını bozmuştur, 
bulaşıcı hastalıklar hızla yayılmaktadır.

Halkta para kalmamıştır. Üretim durmuştur. Açlık tehlikesi başgöstermiştir. Düşmanın düzenli birliklerine karşı topçularla takviye edilmiş muntazam milli kuvvetlerin Antep'e gelmesini sağlayamazsak, düşmanın Antep'ten kovulması mümkün değildir.

Azami yardımın bir an evvel ulaştırılmasını arz ederiz.

Heyet-i Merkeziye
31 Ağustos 1920
Kaynak: M.Birol Güngör, Antep Harbi,2004



ek:
Kürt Mulla diye bilinen Karayılan, Atmalı aşiretine mensup bir vatanseverdir.






7 Şubat 2017 Salı

Two Books: "Love and Death in Cyprus" and "Korean Rose"






FOR THOSE WHO LOVE TO READ, TWO BOOKS:
HARRY BLACKLEY "Love and Death in Cyprus" and "Korean Rose"






'Love and Death in Cyprus' is a novel by Harry Blackley, about a Turkish Cypriot girl, Leyla Özkara and a Scottish pharmacist, Alexander Forbes, who meet and fall in love on Cyprus in 1957. Based on the real events...




* I was delighted when I learned that author Harry Blackley (Love & Death in Cyprus), told me that he was planning another novel, this time set in Australia and the Korean War, especially the contribution of the Turkish Brigade in that “forgotten war”. Like any good storyteller he has blended fiction with some little known facts.

Korean Rose is a great story that I found hard to put down. Call me sentimental but I found the story of Rose McDonald, the Australian nurse, and Kemal Hasol, the Turkish Lieutenant, really moving. The battle scenes and the conditions endured by medical people are brilliantly portrayed. I think this novel will make people sit up and realize how the Turks fought so bravely along side the Australia and New Zealand contingent in a war as bloody as any in history. In recognition of their courage under fire, I was instrumental in the formation of the Victorian Returned Services League Turkish Sub-Branch. It is with pleasure that I recommend people read Korean Rose. You won’t be disappointed.

Bruce Ruxton AM OBE
President of the Victorian Branch of the RSL 1978-2001



* Rose McDonald, a theatre nurse, joins the Royal Australian Army Nursing Corps and volunteers to serve in Korea in October 1950. At the same time, Lieutenant Kemal Hasol arrives in Korea with the 1st Turkish Brigade to fight under the flag of the United Nations. Two people from far away countries and vastly different cultures, but there is an immediate attraction. Their love deepens. Will it survive the separation of war and distance?

A Peace Treaty has never been signed following the armistice in July 1953. Korean Rose will make you laugh and cry and wonder at man’s inhumanity to man. The Korean War was a bloody war with over one million South Korean civilians killed. Over two million UN, South Korean and Communist troops were killed, wounded or reported missing.

All wars end. The dead, wounded and mentally scarred are forgotten. The Generals write their memories. Korean Rose is for those story is never heard.../link



The Autor Harry Blackley PhC BA, born in 1934, Scotland, Blackley graduated as a Pharmacist in 1957. He worked in the National Service Royal Army Medical Corps in Cyprus between 1957-59. He then migrated to Australia in 1965.




* NOTE: 


I've read the "Kıbrıs'ta Aşk ve Ölüm (Love and Death in Cyprus)", haven't read the "Korean Rose", but I looked at the contents:

In the "Korean Rose" book, there is a General Yazici... a real person Tahsin Yazıcı (1892-1970), a soldier and politician. Thanks to the Turkish troops, the 8th USA army and other forces of the United Nations, are rescued in the Battle of Kunuri - Korea . Our losses was 734 ... It was not our fight... After the Korean War we became a member of the NATO! - SB


Turks in the Korean War: (in Turkish with photos)





* EXTRA:


EOKA Atrocities to British Citizens: 1955-1959, besides Turkish Cypriots

HERMES SABOTAGE

The destruction of Skyways' Hermes G-ALDW at Nicosia Airport on March 4th was later found to have been caused by a time-bomb placed in the luggage compartment. The explosion occurred 20 minutes before the aircraft was due to depart for the United Kingdom with 68 passengers, mostly Service personnel. The flight was one of twelve per month operated by Skyways between the United Kingdom and Cyprus under a Government trooping contract. The company also operates through Nicosia to the Far East, together with Airwork. These services are being re-routed via Beirut to avoid night stops in Cyprus, although services terminating there are continuing as usual. .../link  / link



A memorial to the 371 British servicemen killed in Cyprus in the 1950s /2009 press link

The memorial, at the British Cemetery in Kyrenia, northern Cyprus, bears the names of every soldier, sailor and airman who died during the Cyprus Emergency, as it was known, which lasted from 1955 to 1959, and involved a series of terrorist attacks by EOKA (the Greek acronym for National Organisation of Cypriot Fighters). 

Can Cyprus overcome its bloody history? / 2009 press link
Several civilians were also killed, including Catherine Cutliffe and her daughter Margaret who were shot while buying a wedding dress in Famagusta, although Eoka denied responsibility for that attack. (*) 


(*) But, it was done by EOKA terrorists. - SB



"EOKA gets his supply from GREECE.... There were several explosions at Police installations in Nicosia and Kyrenia. On 21 June the front of the Divisional Police Headquarters in Ataturk Square was blown in, injuring five persons and killing one; this brought EOKA violence into the Turkish quarter of the city for the first time... 


...Terror, ofcourse, never strikes quite when or where it is expected. Surprise is its biggest attribute. Grivas issued instructions for a staggered build-up of incidents towards 1 October, and only progressive acceleration thereafter. It was in line with EOKA's history as an organization essentially aimed at the British that Turks were explicitly ruled out as targets. Two soldiers were gravely wounded by one of the mines which EOKA was now adept at manufacturing. Then on 3 October there occured an inciednt which imprinted itself on expatriate minds more than any other in the whole course of the Emergency. That morning an english woman, Mrs Margaret Cutliffe and her daughter Catherine, went shopping in Famagusta for Catherine's wedding dress. Miss Cutliffe recalled at the inquest that as they entered Hermes Street from Edward VII Avenue (the names themselves convey the different worlds the island straddled), her mother had commented on the "peculiar atmosphere" in the town, and the number of people waiting on street corners. They had met a female friend (a German lady married to an English resident) before disappearing into a shop. After browsing Catherine led the way out, heard a commotion, and looked round to see the wto older women fall to the ground. Mrs Cutliffe died instantly from gunfire; the friend was scriously wounded. A man was nearby with a pistol on the recoil. After firing a single shot at the daughter, he ran off. Vatherine also had the recollection of a Greek passer-by observing, with a grin, the dreadful scene.


Amongst the victims of terror, truth is not the least significant. Was it a grin or a grimace that this unidentified witness wore on their face? Who could tell one from the other? Yet the remembrance fixed in most British eyes a general comlicity in the crime on the part of the Greeks of Famagusta. Similarly, the reference to a "peculiar atmosphere" in the town underpinned an assumption that on that Friday morning, in the words of the Times of Cyprus (10 Oct.1958), 'everyone knew something momentous was going to happen'. But as that newspaper also pointed out, the peculiar atmosphere really stemmed from the Macmillan Plan itself. Nor would ordinary citizens be milling about if they had known such a crime was imminent. The Mayor of Nicosia issued a statement taht 'nobody but a lunatic' might suppose EOKA would hand the British such a propaganda coup as the murder of a defenceless woman. Indeed, there is the further twist that Catherine Cutliffe remembered the killer as having blonde hair. Blonde Greek-Cypriots are a rare breed. This led to the supposition on the Greek side that Mrs Cutliffe had been killed bu some other nationality, as an agent provovateur, or as a crime of passion. Some months later Foreign Minister Averoff was to assure Selwyn Lloyd that his Government had solid evidence that the culprit had not, indeed, been Greek.This is hardly convincing on its own, though his persistence on the point is interesting. Grivas was a 'lunatic' for violence, and he had killed enough people not to draw the line at a middle-aged English lady. Yet the Cutliffe killing both symbolized and intensified the wedge driven between Greek and British feelings in Cyprus... " (page 286)


book: Robert Holland - Britain and the Revolt in Cyprus,1954-1959 



EOKA killed his own "Greek Cypriot" citizens to! The terrorist organisation EOKA was headed by Georgios Grivas, but the orders were given by archbishop Makarios III.



Greek Cypriot researcher and filmmaker Antonis Angastiniotis (docu of Missing Bus-Cyprus) reported to the Greek Cypriot English-language daily Cyprus Mail on Nov. 4, 2004 that: “All Turkish Cypriots know what happened in the villages of Aloa (Atlılar),Maratha (Muratağa) and Sandalari (Sandallar). It is the Greek Cypriots who do not. ... The Greek Cypriots of the neighboring villages, along with army personnel, attacked these villages. They shot the children, the mothers and any old people left in the villages.… For me this became a nightmare because all these years I had been convinced that everything we had done was right.” / link






We must read to know the past...






Kore Cephesinde bulunmuş askerlerimiz, Dr. Fazıl Küçük ile Rauf Denktaş'tan 
isimsiz kahramanlara....













29 Nisan 2016 Cuma

LANET OLSUN BÖYLE MEDENİYETE!






General Hamilton, yanında Albay Keyes olduğu halde 29 Nisan sabahı Seddülbahir'e çıktı.


Uzaktan baktığı Türk toprağına ilk kez ayak basıyordu. Kıyı arı kovanı gibiydi. Kumsal askerler, arabalar, katırlar, su fıçıları, sandıklar ve yaralılarla doluydu. Yaralılar dünkü yenilginin anılarıydı.


On binlerce çocuğunu gönüllü olarak Çanakkale'ye yollamış olan İngiliz kamuoyu bir zafer haberi bekliyordu. Sansür nedeniyle hiçbir gazete büyük kayıp verildiğini, ordunun kıyılarda kaldığını yazamamıştı. Karaya çıkmış olmak başarı olarak sunuluyordu.


Savaş muhabiri Ashmead-Barlett, yazamadığı olayları ve fark ettiği yanlışlıkları not etmeye başlamıştı. Uygun bir zamanda hepsini açıklayacak, büyük dalgalanmalara yol açacaktı.


General Hamilton ve Albay Keyes 29.Tümen Komutanı General Hunter Weston'la buluştular.


Komutanlar yeni bir taarruz için kibar kibar görüşürlerken, savaş gemileri Kabatepe yakınından, heder bildiren uçakların yardımıyla, aşırtma atışlar yaparak Eceabat'ı bombardıman etmeye başladılar.


Eceabat askeri bir hedef olmadığı halde, şehirde bir tek sağlam ev bırakmadılar. Hastaneyi de yıktılar. Birçok yaralı yanarak şehit oldu. Hastanede esir 2 yaralı İngiliz askeri bulunuyordu. Onlar da öldü.


Sonra Çanakkale'yi hedef aldılar. Şehirde yer yer büyük yangınlar çıktı. Bu vahşi olayları izleyen Yüzbaşı Nazmi Akpınar* yardımcısına dedi ki:

"İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerin ulaştıkları ileri ve yüksek bir medeniyet var. Bu gelişmişliğin bunlara bir olgunluk, doygunluk vermesi, bilgelik, incelik, hoşgörü, soyluluk kazandırmış olması gerekirdi. Barışçı, adil ve örnek olmaları, yol göstermeleri, insanlığı ve hakkı korumaları, güzelliklere ve iyiliklere öncülük etmeleri beklenirdi. Tam tersini yapıyorlar.İlkel bir insandan daha yırtıcı, acımasız, kaba ve benciller. Durmadan dünyayı sömürüyor, doymuyor, yetinmiyor, sürekli daha fazlasını istiyorlar. İnsanlığı kandırmak için güzelliğe övgü düzüyor ama hiç durmadan çirkinlikler yapıyorlar. Küçük bir çıkar için bir milleti mahvedebilirler. Bana inanmazsan tarihe bak!" ...


Günlüğüne şu kısa notu düştü:
"LANET OLSUN BÖYLE MEDENİYETE!"





DİRİLİŞ - ÇANAKKALE 1915
Turgut ÖZAKMAN
(syf.323-324)







* Balkan Savaşı'ndan sonra Çanakkale Boğazı Mayın Grup Komutanlığı'na getirilen Nazmi Akpınar, Nusrat Mayın Gemisi komutanı Tophaneli Yüzbaşı Hakkı ile beraber düşmana ağır kayıplar verdirerek 18 Mart destanını yazmışlardır. Binbaşı iken emekli olan Nazmi Akpınar 5 Mayıs 1940’da vefat etmiştir.

Tophaneli Yüzbaşı Hakkı bey ise bu göreve çıkmadan iki gün önce kalp krizi geçirmiş, Çanakkale müstahkem mevki komutanı Cevat Paşa'nın yerine başkasını gönderme teklifini reddetmiştir. Mayınları döşedikten sonra dönüş yolunda, karşılaştıkları düşman devriye gemisinin projektörüyle kıyıdaki fenerimiz arasındaki ışık savaşına hasta kalbi dayanamamış ve şehit olmuştur.





__________________________________
__________________________________







18 Mart 2016 Cuma

Çanakkale - 1915








Siperlerde Düşman Gözetleyen Mehmetçikler -1915



Çanakkale Civarında Tahrip Edilen Binalar - 1915


Çanakkale'de Top Arabası Yanında Subay ve Erler - 1915





Allied forces naval ships at Dardanelles - Çanakkale, 1915


After the Republic, a reception is given in İstanbul. Ambassadors of all countries over the world is invited. 
A English attache major, looks with angry eyes to Mustafa Kemal.

Mustafa Kemal send his adjutant to learn why. 
He comes back and say: " Pasha, you killed his father in Çanakkale (Gallipoli)"
Mustafa Kemal: " Ask him, on what purpose was his father in Çanakkale?..."

Soldiers, in battle defending his homeland, is regarded as a Martyr,
So.. English, French or ANZAC soldiers who lost their lives in Çanakkale (Gelibolu), cannot be accepted as "Martyr", 
they came for invasion!....
Sorry, but the truth...







































Çanakkale Boğazı’na bıraktığımız mayınlar temizlenmiş, 
İstanbul’a giden yol açılmıştı!.. 





Cemal Bey ve rasıt “Mehmet”, uçuşlarında, tarihin seyrini değiştirecek bir keşfe imza atarlar: 

Hayat Tarih Mecmuası’nın “Ocak 1969” tarihli sayısında Cemal Bey şunları anlatır: “Boğaz mayınlanmıştı. Biz de düşmanın mayınları toplayıp toplamadığını keşfedecektik. Birkaç defa uçtuk, baktık ki mayınlar toplanmış. Durumu hemen kumandanlığa bildirdik. Bir gün sonra, 4 Mart’ta Nusret gemisi boğazı tekrar mayınladı. Bir gün sonra da İtilaf Devletleri’nin dev zırhlıları mayınları temizlediklerini sanarak boğaza saldırdılar.Ve ağır kayıplar aldılar.”

Soyadı kanunuyla “Durusoy” soyadını alacak olan Cemal Bey, tarihleri yanlış anımsıyor olsa da, Çanakkale Savaşı’nda yıllardır sorduğum sorunun yanıtını veriyor: 

Nusret’in suya mayın bıraktığı gecenin öncesinde, savaşın kaderini değiştirecek çok önemli bir uçuş vardır. O da, Cemal Bey’in yoldaşı “Mehmet” ile gerçekleştirdikleri uçuştur. Hem de, düşüp onarılmış bir uçakla!

18 mart günü, işgal güçlerinin donanmasını boğazdan geçirmekle görevli, kendisine mayınların temizlendiği yönünde bilgi verilen Fransız Amiral Emile Paul Amable Guepratte’ı yanıltan işte bu uçuştur..

Ertuğrul uçağının yolculuğunda Cemal Bey, tüm bu zorluklarda yanında olan “Mehmet”in gerçek kimliğini de şöyle açıklar.”Bakın o zaman yanımda bir makinist vardı: Vahran.. Ermeni’ydi bu çocuk. Usta bir montördü hani. Vahran’ın adını Mehmet yapmıştık.”

Sunay Akın, 2015










EK:


1915 yılında çekilmiş bu filmde çok nadir görüntüler var .Filmde Çanakkale Seddülbahir de İngiliz ve Fransız askerleri görüntülenmiş .görüntüler canlandırma değil tamamen gerçek çekimdir . Uzun bir açıklama yazdım lütfen okuyunuz .

Filmi Fransızlar çekmiş filmin başında Seddülbahir'e döşenmiş katı yakıtlı dekovil hattını görüyoruz . Dekovil hattı 70 cm lik ray üzerinde hareket eden tren sistemidir . Daha çok yuk taşımak için yapılmıştır özellikle maden ocaklarında bazı fabrikalarda kullanılır . Gemilerden gelen top mermileri ağır yükler bu hatla karanın iç kısımlarına taşınmıştır . Şuan Türkiye de çalışan katı yakıtlı dekovil hattı var mı bilmiyorum 1990 lı yıllarda Erzurum fuarında çoçukları gezdirmek amacıyla bir tane vardı . Binmiştim çok beğenmiştim hala var mı çalışıyor mu bilmiyorum ...Bildiğimiz kara trenin maketi gibi bir şey ...

Filmin başında Çanakkale nin iki efsane gemisi River Clayt ve Messana gemileri karaya çok yakın duruyor . River Clayt aslında sivil bir yuk gemisiydi . Bizim askerleri Truva atı gibi kandırmaya çalıştılar ama bizim topçular yemedi gemiyi kevgire çevirdiler . Bu gemi savaşta çıkarma gemisi olarak kullanılmış ve karaya oturmuştu . Bu gemi uzun süre burada kaldı . River Clayt gemisinin burun kısmında 2 adet buyuk top deliği var . Bizim toplar yaklaşırken delmiş . Üst güvertede top delikleri var . Massena gemisi burada güvenli bir koy yapılmak için bilerek karaya oturtuldu . Üzerindeki bacalar ve direkler tırpanlandı . Normalde çift bacalı Bouvet sınıfı yani yassı gövdeli yani dışardan bakıldığı zaman denizaltıya benzeyen bir sıradışı gemiydi . Ayrıca River Clayt gemisinin güvertesinden bir iskele sarkıtılmış ve güverte beyaz renge boyanıyor . Filmin ilk saniyelerinde buda çok net görünüyor. 

Kıyıda askerlerin kalacağı çadırlar kurulmuş . Ayrıca ahşaptan kulübeler yapılmış . Yagmurdan etkilenecek mazemeler için sanırım . 27. saniyede bizim Alman yapısı Kruup marka toplarımız görünüyor artık düşman eline geçmiş . Adamlar zafer pozu veriyorlar topun üzerinden . 1. dakikadan itibaren kamp yeri görünüyor buradaki sarıklı insanlar Hintli lejyonerler . 

İlerleyen dakikalarda bolca görünecekler . burada baya yığılmış bir malzeme ve çadırlar görünüyor . 1.18 de tekrar River Clayt yakın çekim gövdedeki deliklere dikkat.1. 43 te yıkık harap olmuş Osmanlı kalesi görünüyor . 1.50 den itibaren karşıdan açılan yoğun ateşle imha edilmiş top bataryalarımız görünüyor . Namluları gövdelerinden ayrılmış parçalanmış Kruup topları . 2.00 da top gövdesi üzerinde beyaz tebeşirle ALLAH BİZİMLEDİR yazısı yazıyor . Bu kısım çok önemli çünkü bu iki kelime Çanakkale'nin sloganı haline gelmiştir .

2. 27 de sahilden çekim yapılmış 3 adet Kızılhaç görevlisi yuruyus yapıyorlar . Bunlar sıhhıye görevlileri yan taraftada askerlerin taşlarla örüp yaptıkları basit odalar göze çarpıyor . 2.45 de deniz kenarında istihbarat eden Fransız askerleri görünüyor . Denizin temizliği ve güzelliği dalgalar özellikle çekilmiş romantik bir hava verilmiş .

3.03 te askeri birliğin yemek ihtiyacını karşılamak üzere getirilen canlı hayvan deposunu görüyoruz . Hayvanların yiyecekleri de unutulmamış . Balya balya saman var .hayvanların başındaki askerler Hintli lejyonerler .

3.17 de çıkartmada kullanılan tahrip olmuş çıkartma sandalları görünüyor hepsi parçalanmış . 3 28 den başlayan görüntüler askerlerin mutluluk tablosunu gösteren yapay bir sahne . Tamamen propaganda amaçlı . Biz buraya geldik . Burayı ele geçirdik . Rahatız huzurluyuz . Kimisi dans ediyor, kimisi köpekle oynuyor kimiside grup halinde deve güreşi oynuyor .

4. dakikada siper içinde yürüyen askerler görünüyor . arka planda River Clayt gemisi ve Massena gemisi görünüyor en sağdaki gemiyi bilmiyorum ne olduğunu . Muhtemelen askere mazeme taşıyan sağlam bir gemi olmalı . 

4. 37 de Massena gemisi çok yakından görünüyor . Geminin ilk hali vikipedi de var . Çift bacalı güzel bir gemiymiş ama bura amaç uğruna harcanmış . 5.04 te sanırım taş oda oda bir telgraf istasyonu . 5.34 te askeri malzemelerin yığıldığı bir meydan görünüyor . 

5.52 de gemilerden sandallarla gelen malzeme at arabalarıyla içerilere taşınıyor . 6 .21 de siper içinde tam tesisat bir asker grubu ilerliyor subaylar hariç 20 den fazla asker geçiyor. Belki de bir keşif grubu iç kısımlara gidiyorlar öncü birlik gidiyorlar bilemiyoruz .

6.59 River Clayt gemisinin güvertesi geminin bacası isabet almış top mermisi delip geçmiş . 7.21 de gövde üzerinde bir delik daha görünüyor bu daha buyuk . 7.38 de bir bayrak töreni var subaylar ve askerler selam durarak gönderdeki Fransız bayrağını indiriyorlar . Arkadaki taş yapı buyuk ihtimalle karargah binası . 

8.03 te kampın genel görünümü var . Burda atların depolandığı alan görüntülenmiş atların başlarında gene Hintli lejyonerler bekliyor . Çok sayıda at var sayısını sayamadım ayrıca bunların yiyeceği saman balyaları da stoklanmış . 8.34 te taş kütlesini kıran askerler görünüyor sanırım kırılan taş parçaları ile duvar yada bir yapı yapılacak siper takviyesinde de kullanılabilir bilemiyoruz amaçlarını.. .

8.50 filmin en önemli görüntüsü burada Fransızların kendi imkanları ile getirdikleri bir topu görüyoruz . Çalışma prensibi bizim Kruup toplarıyla aynı . Bunun namlusu daha kısa .mermi ağır makaralı vinçle insan gücüyle kaldırılıyor . Yukarı veriliyor burada bir asker mermiyi yağlayıp namluya sürüyor . Top ateş edince namlu yukarıda kaldığı için bir halat yardımı ile namlu aşağı çekiliyor . En az 4 kişi asılıyor . Mermiyi kaldırırken de 4 kişi zor çekiyor ve bu top Seyyit onbaşının kaldırdığı topun yarısı bile yoktur . Burada mermi daha ufak . bizim mermi 215 kg dı . Bizim topun gövde yüksekliği çok yüksek 5 basamakla çıkılıyor burda ise bele kadar bir yükseklik var . Yani bu tip topları kullanabilmek için en az 8 kişi lazım buradaki görüntüde herşey çok net görünüyor bu işi bir yada iki kişinin yapması bir mucize .

Daha sonraki görüntü kampa limana yüksek bir yerden bakış hemde panoramik geniş açıdan bakış . Arkada Seddülbahir kalesi görünüyor . limanın en sonunda da River Clayt gemisi görünüyor . 10.02 de Fransızların mermi sandıkları görünüyor aralarında boş açılmış sandıklarda var . Burada yüzbinlerce mermi fişeği stoklanmış sonu görünmüyor . 

Film burada bitiyor . Dediğim gibi tamamen Fransızların gücünü gösteren propaganda filmi bu kayıt… Film restarasyonu çok iyi Çanakkale savaşını daha net gösteren kayıt yoktur ...

Film kaynağı Guamont Pathe filmi hd izlemek için pencere altındaki hd tuşuna basınız. Facebook ta kaliteli bilimsel akademik yayına devam tarihe ilgi duyan herkes beni takip edebilir . 

Özgür Sanal - FB sayfasında video
















12 Ocak 2016 Salı

Esaretten Kurtuluşa Doğru - İngilizler ve Doğu Anadolu





12 Ocak 1919 
İngilizlerin, Ermeni amaçlarına hizmet etmek üzere Kars'a yerleşmeleri....


_________



İngilizler, 30 Nisan 1919’da Kars’ı Ermenilere teslim etmişlerdi. Bunun bir benzerini de bir ay sonra İzmir’de yaptılar; 15 Mayıs 1919’da bu şehri Yunanlılara işgal ettirdiler. Yani doğudaki Ermeni rolünü batıda Yunanlılar almıştı. 12.000 askerle İzmir’e çıkan Yunanlılar, katliama başladılar. İzmir limanında demirlemiş olan İngiliz gemilerindeki askerler de bu vahşeti hayretle seyrediyorlardı.


Bir İngiliz subayı, rıhtımda ‘Su!’ diye inleyen yaralı bir Türk askerinin üzerine çömelen Rum kadınının, askerin ağzına işediğini görmüştür! Bu hadise, Mütareke’den sonra Osmanlı Devleti’nin ne hâlde bulunduğunu açıkça göstermektedir.


Fransızlar, Mütareke’den hemen sonra 21 Aralık 1918’de Adana’yı işgal ettiler. Buradaki Ermeniler, Fransız ordusunu sevinç gösterileriyle karşıladılar. Fransızlar, işgal ettikleri bu bölgede bir Ermeni krallığı kurmayı hayal ediyorlardı. Ermeniler de bu vaadlere kanarak Fransız üniforması altında gönüllü alaylar kurarak Türk kanı döküyorlardı. Yani Kars’ta Rus elbisesi giyenler, burada Fransız elbisesi giyiyordu! İzmir’in işgalinden sonra Osmanlı Hükûmeti istifa etti. Padişah, istifa eden Damat Ferit Paşa’yı kabineyi kurmak üzere yeniden görevlendirdi.


Bu arada Ali Fuat, Cafer Tayyar, Kâzım Karabekir ve Yusuf İzzet gibi güvenilir subaylara askerî birliklerde aktif görevler verildi. Anadolu’da halk şaşkınlık içindedir. Bazı aydınlar ve halk önderleri teşkilâtlanma gayretine girdiler. Bu faaliyetin en önemlisi 4 Aralık 1918’de kurulan Vilâyât-ı Şarkıyye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti’dir. Cemiyetin amacı, Doğu Anadolu’yu, küçük bir azınlığı teşkil eden Ermenilere vermemektir. Cemiyet, Erzurum’da bulunan 15. Kolordu Komutanlığına tayin edilen ve 3 Mayıs 1919’da Erzurum’a gelen Kâzım Karabekir Paşa’yla iş ve gönül birliği hâlinde yola koyuldu.


Kars Hükûmetinin çok önemli bir kolu olan Oltu kuvvetleri, 13 Nisan 1919 baskınından sonra Kars’tan ayrılarak Oltu’ya geldi. Oltu Mutasarrıfı Şâkiroğlu Ahmet Bey, Kars Şûrası Oltu Şubesinin Başkanıydı. Kars Hükûmeti yıkılınca Oltu Şûra Hükûmeti kuruldu ve memleketi savunmaya karar verdi.


Şâkiroğlu Ahmet Bey, Erzurum’da bulunan Cenubigarbî Kafkas Cumhuriyeti Hariciye Mümessili Fahreddin Beye Oltu’daki durumu şöyle anlatmaktadır (3 Mayıs 1919): 


“İki İngiliz subayı, on askerle birlikte Oltu’ya geldiler. Elli asker daha gelecekmiş. Hükûmetimizi dağıttılar. Yüzbaşı Farel, mutasarrıflık görevini üstlendi. Yeni bir meclis kurdular. İslâmlardan beş azâ, Rumlardan bir azâ tayin ettiler: Ben, Ramiz Bey, Ziya Bey, İzzet Bey ve Ahmet Efendi, Rumlardan da Narmanlı Korkor. Farel, Ermenilerin buraya geleceğini, Gürcülerin de Ardahan Suyu’nu geçmeyeceklerini söyledi. Kars’tan gelen vekiller, binlerce Ermeni’nin Kars’a geldiğini söylüyorlar. Daha binlercesi de gelecekmiş!”


Yüzbaşı Farel, yerli ahalinin silâhlarını toplayarak bu silâhları Rumlara verdi. Fakat kendisi de Oltu’da çok kalamadı. Oltu Meclisi, 25 Mayıs’ta Şûra Hükûmeti şeklini aldı ve bu hükûmetin başkanlığına da Yusuf Ziya Bey getirildi. Ermeniler kararlı bir kuvvet ve irade karşısında siyaset ve propaganda yoluna başvurarak buranın Ermeni kontrolüne verilmesini istiyorlardı.


Bu uğurda birtakım mektuplar ve hey’etler geldi gittiyse de sonuç alamadılar. Bir taraftan Ermeni baskısı devam ederken Rumlar da rahat durmuyordu. Silâhlı Rum çeteleri, Göle köylerini basarak yakıp yıkıyor, yağmacılık ediyorlardı. Oltu Hükûmeti, Rum zulmüne son vermek için burada bulunan Rumları kontrol altına alarak hareketlerini sınırladı ve adeta rehin aldı; Göle tarafındaki barbarlık son bulmazsa buradakilerin de aynı muameleye tâbi tutulacaklarını bildirdi.


Kafkas Rumları Başkanı İvan Kalçiyof, Oltu Hükûmetine başvurarak oradaki Rumların serbest bırakılmasını istedi. Kalçiyof’un, Selim’in Baykara köyünden yazdığı 31 Ağustos 1919 tarihli mektup şöyledir:

“Çok Muhterem Eyüp Paşa, Bekir Bey, Aziz Bey, Asker Bey, Soro Bey, Molla Bilâl Efendi ve Ziya Bey, Sizinle bizzat görüşmek ve konuşmak isterdim. Fakat on günden fazla bu husus için uğraştığım hâlde maalesef muvaffak olamadım. Size evvelce de yazdığım gibi bütün Rumlar Yunanistan’a gitmek için hazırlanmaktadırlar. Buradaki bütün Rumları toplayıp Yunanistan’a sevk etmek üzere Yunanistan’dan bir komisyon gelmiştir. Sizce malûm olduğu üzere Rumların size -Müslümanlara- iyilikten başka bir alâkaları yoktur.


Onlar size hiçbir fenalık yapmamışlardır ve sizinkilerine nasıl hizmette bulundukları da bütün Müslümanlarca çok iyi bilinmektedir. Bu hususta fazla tafsilât yazmayı lüzumsuz sayarım. Benim size son istirhamım: Şerefiniz nâmına Bardız, Posik, Merinis, Pancirot köylerinin Rumlarını kısa bir zamanda bırakınız, gelsinler. Zira beş altı gün sonra Yunanistan’a hareket edeceğiz. Şunu da unutmayınız ki, buralarda bir tek Rum kaldığı müddetçe biz gitmeyeceğiz ve bir şey bırakmayacağız ve her türlü vasıtaya müracaat ederek bütün Rumları toplamak mecburiyetindeyiz. Rumların Ermenilerle birleşeceğini ve onlarla birlikte size karşı hareket edeceklerini nafile zannediyorsunuz. Eğer vakti zamanında bütün Rumları bırakırsanız bu birleşme kat’iyen vaki olmaz. Biz beş gün bekleyeceğiz. Ondan sonra başka çarelerle tedbir alacağız. Bizim zayıf olduğumuzu zannetmeyiniz.


Allah’a şükür Rumların kendi şereflerini müdafaa etmeyi bildiklerini ve nasıl asker olduklarını siz iyi bilirsiniz. Ben size sahih olarak teklif ediyorum ve diyorum ki bizim Rumları bırakınız ve bizim de sizinle hiçbir işimiz olmaz ve olmayacaktır. Rus ordusu subayı ve Ermenistan Rumları başkanı sıfatıyla, şerefimle sizi temin ederim ki eğer Rumları bırakırsanız (ne kadar çabuk olursa o kadar iyi) bizim sizinle ve size karşı hiçbir işimiz olmaz. Diyeceksiniz ki, Zellece üzerine niçin yürüdünüz? İşte bakınız niçin: Buraların Rumlarını siz -milletvekilleri- muhafaza etmekte olduğunuzu iyi biliyorum. Fakat Rumların can ve mallarını kurtarmak maksadıyla her taraftan yapılan ileri harekâtta benim askerlerim Zellece’ye girmiş ve Rumları katliamdan kurtarmıştır. Ben hiçbir vakit Eyüp Paşanın Divik köylüyü topa bağlayıp attığı gibi bir Müslüman’ı öldürmeye müsaade etmem.


Kaç bin Müslüman canını kurtardığımı ve şimdi de kurtarmakta olduğumu siz iyi bilirsiniz. İstirhamımı kabul ederek Oltu Rumlarını tahliye edip Kars’a göndereceğinizi ümit ediyorum. Bizim aramızdaki dostluk ve sizin işlerinizin selameti için onları bırakacağınızdan emin olarak hepinize saygılarımı sunarım.”


İvan Kalçiyof, mektubunda, Rumları, rica yoluyla istemekle beraber Rum kuvvetlerinin her tarafta ileri harekâta geçtiğinden bahisle Oltu Şûra Hükûmeti’ni tehdit ediyordu. Oltu Şûra Hükûmeti Reisi Yusuf Ziya Beyin, 4 Eylül 1919 tarihli cevabî mektubu şöyledir:

“Mektubunuzu memnuniyetle aldım. Mektubunuzda Müslümanlarla Rum halkı arasındaki dostane muameleden bahsediyorsunuz. Evet, son zamanlardaki vak’alar ve hadiseler hariç olmak üzere Kafkasya’da bu iki millet arasında münasebat, umumiyet itibariyle dostane ve samimî cereyan etmiş olduğunu herkes bilir. Eyüp Paşa hakkındaki yazınıza gelince, Eyüp Paşanın Millî Hükûmet emrinde olmadığını siz iyi bilirsiniz. Binaenaleyh onun hareketi, Millî Hükûmet nâmına olmadığından iki millet husumetini doğuracak hâl olmadığını takdir etmeniz lâzımdı.


Kafkasya’daki diğer milletler gibi biz Türkler de kendi hukukumuzu müdafaa ve muhafaza etmeye karar vermişizdir. Kazadaki muhtelif milletlerin can, mal ve namusları Millî Hükûmet tarafından emniyet altında bulundurulmaktadır. Milliyeti tefrik edilmeyerek hepsine seyyanen muamele yapılmaktadır. Millî Hükûmetimize adem-i memnuniyet gösteren kimse olmadığı gibi Rumlar da şimdiye kadar hiç görmedikleri refah ve sükûnet içinde yaşamaktadırlar. 


Kazamız içindeki Rumlar hakkında biz böyle hareket ederken maalesef Göle kazamızdaki Himisker, Korevenk, Çölpenek, Sinot köyleri, bundan bir hafta evvel ekinleriyle beraber Rumlar tarafından yakılmıştır. Zellece hadisesini esefle karşılamakla beraber Akçakale mıntıkasında Rumlar tarafından yaralanmış Türklerin kazamız dâhiline geçmiş bulunduklarını da esefle bildiririm. Akçakale mıntıkasında Rumların Müslümanlar hakkında gösterdiği muameleyi, burada bulunan canlı şahitlerin vaziyetleri, bütün çıplaklığıyla bize okumaktadır.


Mektubunuzda zikrettiğiniz kuvveti biz pek âlâ biliyoruz. Fakat ne olursa olsun ve ne bahasına mal olursa olsun bizim de kanımızın son damlası akıncaya kadar hukukumuzu müdafaa edeceğimize karar vermiş ve yemin etmiş olduğumuzu siz de biliniz.


Yukarıdaki izahatı vermekten maksadım, size hakikî ve çok doğru olarak ceryan-i hâli bildirmektir. Oltu Rumlarının can ve malları Millî Hükûmet tarafından muhafaza edilmektedir. Bunların Oltu’dan çıkmalarına müsaade edilebilir. Ancak buna mani olan, köyleri yanmış, mal ve eşyası yağma edilmiş Müslümanların vaziyetidir. Rumlar tarafından Müslümanlara verilen zarar, buradan çıkacak Rumların emval ve eşyasıyla tazmin ve telafisi kabul edildiği takdirde bu husus için hükûmetimiz, murahhaslarınızla müzakereye hazırdır. Bu meselenin halline kadar Rumların kazamızdan çıkmasına müsaade edilemeyeceğini bildirir, hepinize selâmlarımı yollarım.”


Yapılan görüşmelerle sükûnet ve güven sağlandıktan sonra Oltu Rumları salıverilerek Oltu’dan çıkarıldılar. Bu topluluk, Yunanistan’a gitti.


Ermeniler, saldırılarını azaltmış olsalar da Oltu emelinden vazgeçmiyorlardı. Eski Kars Parlamento Başkanı Çıldırlı Dr. Esat Bey başkanlığında bir hey’et gönderdiler. Esat Bey, Ermeni idaresinin Ardahan’a kaymakam olarak tayin ettiği Nahçıvanlı İbrahim Kadimoğlu’yla görüşerek göstermelik görev yapıyordu.





Yasin Akdağ anlatıyor: 

“Kars Hükûmeti dağıtıldıktan sonra mücadeleye devam etmek üzere Oltu’da millî idare kuruldu. Oltu sınırı, millî kuvvetler tarafından tutuldu. Bu vaziyette iken İngiliz askerî temsilcileri ve diğer hey’etler müteaddid defalar Oltu’ya geldi ve Oltu’nun Ermenilere teslimi istendi. Bu istekler kesin bir kararlılıkla reddedildi ve Ermenilere karşı sonuna kadar mücadele edileceği bildirildi.


Oltu Hükûmeti sınırlarında, silâhlı Ermeni, Rum ve Gürcü kuvvetleriyle çarpışma ve tehditler oluyordu. Bu şekilde 1920 Haziranına gelindi. Ermeni taarruzu başladı. Ermeniler, Pancurot yaylasından (Kanlıdağ) Penek köyüne inerek Kosor vadisindeki Türk kuvvetlerinin arkasını kestiler. Türk kuvvetleri, ağırlıklarını bırakarak Bardız suyu deresinden ve Kerkiluh köyünden aşıp yeniden cephe alan millî kuvvetlerimize İsrail Çiftliği’nde iltihak ettiler. Atıf Bey komutasındaki 8. Alay yerli kuvvetlerin yardımına geldi. Ermeni kuvvetleri Alıcuk köyü ile Baskut dağı (İsmail Çavuş tepesi) hattında bulunuyorlardı. General Mazmanof, karargâhını Alıcuk köyü bağlarında kurmuştu. Bu cepheye yapılan taarruzla Ermeniler ebediyen kovuldu. Mazmanof canını zor kurtardı (Daha sonra Türk ordusu önünden kaçarken Kars’ta intihar etmiştir. Y.Z.). Ermeniler ancak Alıcuk köyüne kadar gelebilmişler ve buraya kadar mezalim yapmışlardır.”


16 Mayıs’ta İstanbul’dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs günü, İngiliz işgalinde bulunan ve sokaklarında Rum çetecilerinin dolaştığı Samsun’a geldi. Burada birkaç gün kaldıktan sonra karargâhını Havza’ya nakletti. Vatanın her köşesi işgal edilince, bir zamanlar Osmanlı tebaası olan küçük milletler dünkü efendisi karşısında aslan kesilmişti. Yerli ahaliye hakaret ediyor ve kendi başına buyruk oluyordu.


Bu tahammül edilmez gelişmeler karşısında memleket bir baştan öbür başa kaynıyor, mitingler düzenleniyordu. Mustafa Kemal Kemal Paşa, Amasya’dan, bütün kolordu, tümen komutanlıkları ve valiliklere gönderdiği genelgede, “Devletin ve milletin bütünlüğü tehlikededir. Hükûmet, işgal kuvvetlerinin baskısı altında bulunduğundan görevini yapamıyor. Milletin istiklâlini kurtarmak için her türlü tesir ve baskıdan uzak bir millî hey’etin kurulması gerekir.” diyor, Erzurum ve Sivas’ta kongre yapılacağını, bu kongrelere delege gönderilmesini bildiriyordu.


3 Temmuz’da Erzurum’a gelen Mustafa Kemal, 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir’in de desteğini alarak 10 Temmuz’da Vilâyât-ı Şarkıyye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi Başkanlığına seçildi. 23 Temmuz’da başlayan Erzurum Kongresi’nde vatanın birliği ve bütünlüğü için millî iradenin hâkim kılınması fikri benimsenerek Sivas’ta büyük bir kongrenin yapılmasına karar verildi. 4 Eylül’de başlayan Sivas Kongresi’nde de, “Vatan bir bütündür, parçalanamaz; bu vatan üzerinde yaşayan Müslüman ahali kardeştir, bölünemez. Bu esasları bozacak her türlü faaliyete karşı canla başla mücadele edeceğiz.” şeklinde özetlenebilecek kararlar alındı. Yine bu kongrede 16 kişilik bir Temsil Hey’eti kuruldu ve Mustafa Kemal Paşa, bu hey’etin başkanlığına getirildi. Bu hey’et, 27 Aralık’ta Ankara’ya geldi.


Son Osmanlı Mebuslar Meclisi’nin 28 Ocak toplantısında, Misak-ı Millî (Millî Ant) kabul edildi. Misak-ı Millî’de Elviye-i Selâse de şöyle zikredildi: “Halkı, ilk serbest kaldığı sırada (Haziran 1918) verdiği oylarla Anayurda katılma kararını alan Elviye-i Selâse için gerekirse yeniden serbestçe oylama yapılmasını kabul ederiz.”


Daha önce bahsettiğimiz gibi, 1877-78 Savaşıyla anayurttan ayrı düşen bu bölge, 3 Mart 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Barış Antlaşması’yla geri alınmış, fakat altı ay sonra, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’yle İngilizler tarafından işgal edilerek Ermeni ve Gürcüler arasında paylaştırılmıştı. Şimdi, son Osmanlı Mebuslar Meclisi, bu oldubittiyi kabul etmeyerek halk oylaması yapılmasını istiyordu.


İtilâf Devletleri, 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ettiler. O günlerde Türkiye, dört bir yandan sarılmış, canavarlar tarafından tike tike paylaşılmaktaydı. İrili ufaklı bu canavarlar şunlardı: İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan, Ermeni ve Gürcü! 


İstanbul’daki işgal kuvveti, vatansever mebus ve aydınları tutuklayarak Malta’ya sürgüne gönderdi. Padişah Mehmed Vahideddin, artık çalışamayan Meclis’i 11 Nisan’da feshetti. Meclis üyeleri Mustafa Kemal’in çağrısına uyarak Ankara’ya gelmeye başladılar.


Ankara’daki Temsil Hey’eti, Türk milletinin tek millî ve meşru teşkilâtıydı. Bu hey’et, İstanbul’dan gelen mebuslarla da güç kazandı ve 78 mebusla, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal Paşa, TBMM Başkanlığına seçildi; 3 Mayıs’ta da hükûmet kuruldu. Tarihe Türk İstiklâl Savaşı olarak geçen savaşları yöneten işte bu meclis ve bu hükûmettir.


Oltu Hükûmetinin Türkiye’ye (TBMM’ye) iltihakı Osmanlı Hükûmeti, Mondros Mütarekesi hükümlerinden sakındığı için Elviye-i Selâse bölgesiyle açıktan ilgilenemiyordu. Buna rağmen bölge ahalisi son Osmanlı Mebuslar Meclisi’ne üye seçti. Fakat 16 Mart’ta İstanbul işgal edildi-
ğinden oraya gidemediler.



TBMM’de Elviye-i Selâse’yi temsil eden mebuslar şunlardır:

Ardahan: Filibeli Hilmi Bey (1885-1926),  Ahıskalı Osman Server (Atabek) Bey (1886-1962).

Batum: Ahmed Fevzi Efendi (1885-1974), Ahmed Nuri Efendi, Edib (Dinç) Bey (1885-1963), Ahmed Akif Bey (1877-1944), Ali Rıza (Acara) Bey (1879-1969).

Oltu: Rüstem (Acar) Bey (1866-1952), Yasin (Haşimoğlu) Bey (1895-1986).

Kars: Cavid Bey (1884-1933), Ali Rıza (Ataman) Bey (1884-1955), Fahreddin (Erdoğan) Bey (1874-1958). 



Tahirbeyoğlu Yasin (Akdağ), 17 Mayıs 1920’de TBMM’ye katıldı ve burada heyecan dolu alkış tufanı arasında bir konuşma yaptı: “Muhterem Mebuslar, Elviye-i Selâse, kırk senelik esaret günlerinin acıları, yaraları altında bile Rusya istibdadı ve Ermeni, Rum, Gürcü jandarmaları ve bütün memurlarının baskısı altında bile Büyük Türk Hükûmeti’ne karşı ezelî bağlılığından hiçbir şey kaybetmemiştir. Bütün Elviye-i Selâse ahalisinin emeli, şanlı Osmanlı bayrağı altında yaşamaktır! ” dedi.



Yasin Akdağ’ın Meclis’e katılması ve burada yaptığı konuşma, İstanbul basınında da sitayişkâr ifadelerle yer aldı. Rus Kızılordusu, 27 Nisan 1920’de Azerbaycan’ı işgal etti. Bu hadise, İngilizlerin Bakü petrolleri üzerindeki hayallerini suya düşürdü. Daha önce Kars’ı Ermenilere teslim eden İngilizler, Artvin ve Batum bölgesini de Gürcülere verdiler. TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa bu olayı 25 Temmuz’da bir telgrafla protesto etti.


Ermeniler, 1920 Haziran’ında Kars’tan Oltu Şûra Hükûmeti bölgesine ve Pasinler sınırından Türkiye’ye saldırmaya başladılar. TBMM, 9 Haziran’da Kâzım Karabekir Paşa’ya Şark Ordusu Kumandanlığı unvanını verdi. Şark Ordusu, seferberlik ilân etti. Erzurum Müftüsü Sadık Efendi, 22 Ağustos 1920 tarihinde bir fetva vererek buradaki ordumuza yardım edilmesinin ve esir olan Kars bölgemizin kurtarılmasına çalışmanın farz olduğunu bildirdi.


Ankara Hükûmeti, Ermenistan’a ültimatom vererek Kars ve çevresindeki katliama son verilmesini istedi. Ermeniler bazı Doğu Anadolu illeri üzerinde ısrar ediyor ve Rusya da Ermeni tezini destekliyordu. Hatta Moskova’ya giden Türk barış hey’eti bu yüzden geri gelmişti. Oltu üzerinden Göle’ye gelen Halid Bey kuvvetleri, 30 Eylülde Ermenileri buradan atarak Kars’a doğru yürüdü. 


Göle’de tutunamayan Ermeniler bir gece vakti Ardahan’ı tahliye ederek Çıldır üzerinden Akbaba’ya doğru gittiler. Ermenilerden kurtulan Ardahan’ın Kür Irmağı sağ tarafı da hemen Gürcü işgaline uğradı.


Nihayet Ankara Hükûmeti, 28 Eylül’de Kâzım Karabekir ordusuna taarruz emrini gönderdi. Harekâta başlayan Şark Ordusu, 30 Ekim’de Kars’ı alarak Ermenileri Arpaçayı’nın doğusuna attı. 7 Kasım’da Gümrü de askerimizin kontrolüne geçti. Ermeniler mütareke istediler. 3 Aralıkta tamamlanan Gümrü görüşmeleriyle Ermeniler son karara imza atmış oldular. 


Bugünkü Türkiye-Ermenistan sınırı, bu antlaşmayla belirlenmiş; daha sonra Moskova ve Kars antlaşmalarıyla kesinleşmiştir.


Sıra, Misak-ı Millî’de de anılan ve Gürcü işgalinde bulunan Ardahan ve Batum sancaklarının kurtarılmasına gelmişti. Ermenilerin durumunu gören Gürcistan da kolayca hizaya gelecekti. Nitekim Hariciye Vekili Ahmet Muhtar Bey, 22 Şubat 1921’de Ankara’daki Gürcü Elçisini davet ederek kesin bir dille Ardahan ve Artvin’in tahliye edilmesini istedi. Tiflis’in görüşünü alan Elçi, 23 Şubat sabahından itibaren Gürcü işgalindeki Ardahan ve Artvin’le ilçelerinin Gürcüler tarafından tahliye edileceğini bildirdi. Nitekim 23 Şubat’ta buralar Türk askeri tarafından işgal edilerek bayrağımız göndere çekilmiştir.


25 Şubat’ta Gürcistan, Kızılordu tarafından işgal edildi ve Sovyetleştirildi.


16 Mart 1921’de Sovyetler Birliği ile imzalanan Moskova Antlaşması’yla Kars, Ardahan ve Artvin bölgesi ebediyen anayurda kavuştu; Batum şehrinin merkez olduğu Acaristan, muhtar bir statüyle Sovyet Gürcistan’ına bırakıldı. Ahıska ise hiçbir müzakere konusu dahi edilmeden Gürcistan’da kaldı. Ahıska bölgesinin yerli Müslüman Türk ahalisi, baskı ve zulüm yetmiyormuş gibi 15 Kasım 1944’te topyekûn sürgüne tabi tutulacaktı.


Bütün Türk ülkesinde olduğu gibi kendi memleketinde de istiklâl mücadelesi devam ederken Hanaklı Şâir Muallim Balcıoğlu Salim, “Ey Din Kardaşı!” diye şöyle sesleniyordu:


Hükm-i idamın yazıldı, sen henüz gaflettesin,
Rahetin selboldu, hâlâ pister-i rahettesin,
Kast-i can etmiş adû, sen meclis-i ülfettesin,
Evc-i izzetten sukut ettin bugün zillettesin.
Pâyimal olmuş vatan, hâlâ neden hayrettesin
Düşmen almış yurdunu, bîçare sen gurbettesin!

Ölmeden öldür ve öl, ölmek saadettir bugün,
Çekme minnet can için, alçaklara olma zebun,
Dest-i gadrinde adûnun âh u efsunun düşün.
Pâyimal olmuş vatan, hâlâ neden hayrettesin
Düşmen almış yurdunu, bîçare sen gurbettesin!

Ey büyükler ruhunu me’yus-i giryan eyleyen!
Hun-i İslâmî değil mi sende cevlân eyleyen?
Sensin alçak düşmeni mülkünde arslan eyleyen;
Kuvvetli iman olur a’dâyı lerzan eyleyen.
Pâyimal olmuş vatan, hâlâ neden hayrettesin
Düşmen almış yurdunu, bîçare sen gurbettesin!

Al sopan, baltan, tüfengin, et gazaya niyeti,
Kan akıt seller gibi, versin cihana heybeti,
Sen çalış Salim, ki Allah versin nusreti,
Ölmeden öldür, bırak yahu bu acz ü hayreti!
Pâyimal olmuş vatan, hâlâ neden hayrettesin
Düşmen almış yurdunu, bîçare sen gurbettesin!







Kelimeler
acz ü hayret: Çaresizlik ve şaşkınlık.
a’dâ: Düşmanlar.
adû: Düşman.
cevlân eyle-: Gezip dolaşmak.
dest-i gadr: Düşmanın merhametsiz eli.
evc-i izzet: Son derece şerefli ve kudretli.
gaflet: Dalgınlık, uyuşukluk.
hûn-i İslâmî: Müslüman kanı.
hükm-i idam: İdam kararı.
kast-i can et-: Canına kast etmek.
lerzan: Titrek.
me’yûs-i giryan: Ümitsizce ağlayan.
meclis-i ülfet: Muhabbet ve dostluk meclisi.
nusret: İlahi yardım, zafer.
pâyimal ol-: Ayak altında kalmak.
pister-i rahet: Rahat döşek.
selbol-: Kapıp kaçırmak.
sukut et-: Düşmek, alçalmak.
zillet: Alçaklık.







Elviye-i Selâse’nin Son Yılları: IV
Esaretten Kurtuluşa Doğru - PDF
Yunus Zeyrek



Yunus Zeyrek'in diğer makaleleri
Elviye-i Selâse’nin Son Yılları-I
Doksanüç Harbi ve Esaret Yılları : PDF

Ruslar, Kars’ı ebediyen ellerinde tutacaklarını hesap etmişlerdi. Şehir demiryolu hattıyla Moskova’ya bağlandı. Hatta bu hat Sarıkamış’a kadar uzatıldı....
Elviye-i Selâse’nin Son Yılları-II PDF









1914 de I. Dünya savaşının başlaması ile birlikte harbe Ekim sonu itibariyle dâhil olan Osmanlı Devleti için en önemli cephelerden biri Kafkasya oldu. Sarıkamış mağlubiyeti ardından Ocak 1916 da taarruza başlayan Ruslar, Türkiye’nin doğusunda büyük bir sahayı işgal etti. Ancak Rusya’da Şubat ve Ekim ihtilalleri sonucu sistemin değişmesi, savaşa hayır propagandası ile Rus askerlerinin Türk topraklarını ve Kafkasya’yı boşaltması, bölgede yeni oluşumların ortaya çıkmasını sağladı. Kafkasya’da Azeri, Gürcü ve Ermeniler Maverayı Kafkas Komiserliği’ni oluşturup yeni bir güç odağı halinde ortaya çıkarken, doğudan çekilen Rus askerlerinin yerini de Ermeni çeteleri almıştı. 


Bu son güç odağı, Erzincan’dan Kars ve Van’a oradan Nahçıvan’a uzanan geniş coğrafyada yaşayan Türk halkı için tam bir felaket oldu. Osmanlı Devleti ve müttefiklerinin Sovyet Rusya ile Brest Litovsk Barış görüşmelerini yürüttüğü dönemde, Türkiye’nin doğusundan, Ermeni çetelerinin katliamına maruz kalan Türk halkının feryatları yükselmekteydi. Türk Ordusu’nun da bu duruma kayıtsız kalması elbette mümkün değildi. 


Şubat 1918 de başlatılan ileri harekât ile Osmanlı Devleti, 1828 ve 1914 sınırlarını aşarak bir taraftan Güney Azerbaycan’a, diğer yandan Dağıstan içlerine ulaştı.[1] Ancak savaş sonucu oluşan şartlar, Osmanlı Devleti’nin Kafkasya’dan geri çekilmesini gerektirmekteydi. Yerini İtilaf Devletleri adına İngiltere alacaktı. İngilizler bu anlamda beklenilenden daha hızlı davrandı. Osmanlı kuvvetlerinin tahliyesi sona ermeden önemli merkezler işgal edildi. 17 Kasım 1918 de Bakü ve sonra 22 Aralık’ta Batum İngiliz kontrolüne alındı[2]. 


İngilizler artık siyasi ve askeri açıdan Güney Kafkasya’nın hâkim gücü idi ve onlar başlangıçta problemlere insancıl bir yaklaşım sergileme kararlılığındaydı. Problemli bölgelerde bulunacak İngiliz askerleri, farklı din ve etnik yapıdaki insanlar arasındaki kin tohumlarını elinden geldiğince kurutma azminde idi. Bu noktada, üzerinde durulacak en önemli konulardan birisi mülteciler meselesi idi ve tabiî ki İngilizlerin ilk düşüneceği, mazlum rolü oynayan Ermeniler olacaktı.  ...........



Ermenistan Sorunu ve Kafkasya'da İngiliz Uygulamaları
Yrd.Doç. Dr. İbrahim Ethem ATNUR














KARS İLİ VE ÇEVRESİNDE ERMENİ MEZALİMİ (1918-1920)

Erzincan - Erzurum - Kars - Revan - Nahçıvan - Ahılkelek ile Borçalı'daki Ermeni Vahşetleri ve Mezalimi üzerine 1918 - 1921 arasında basılmış Türkçe ve Fransızca 7 risalenin asılları



Ilıca kasabasında kaçamıyan Türkler’in hepsinin öldürülmüş olduğunu ve kör baltalarla enselerinden kesilmiş birçok çocuk cenazeleri gördüğünü, (Erzincan’dan Erzurum’a dönüşünde) bizzat Odişelidze söyledi. Ilıca Kırgını’ndan üç hafta sonra 11 Mart’ta '(Pazartesi 1918 de) oradan dönen Yarbay Griyaznof, gördüklerini şöylece anlattı :

“Köylere giden yollarda, uzuvları tahrip edilmiş birçok cenazelere rastlamış. Her geçen Ermeni, bu cesetlere bir kere söğer ve tükürürmüş. 12 -15 sajen (25,5 - 31,9 metre) karelik Cami avlusunda [s. 10] iki arşın (142 santim) yüksekliğinde cenaze yığılmıştı. Bunların arasında her yaşta kadın, erkek, çoluk, çocuk ve yaşlılar vardı. Kadın cenazelerinde, zorla ırza geçme izleri, pek belli bir halde idi. Birçok kadın ve kızların tenasül yerlerine, tüfek fişeği sokulmuştu.”

Erzurum’da Ermeniler, Türk Çarşısı’nı yakmağa başladılar. [s. 12] 2 Mart’ta, Topçu Alayı’nın bölgesi içindeki Tepeköy’ün, kadın - erkek, çoluk - çocuk bütün ahalisinin öldürülmüş olduğunu işittim.

Yüzbaşı IVAN GOKILAVIÇ PİLYAT

Sarıkamış’ta (Ruslar’ın Anadolu Cephesinden yakalamalarından sonra yol yapımında) çalıştırılmakta olan 1800 Türk esiri (askerimiz) in arka - arkaya öldürüldüğü anlaşılıyor. Sarıkamış, Kars, Gümrü, Kağızman, Ardahan ve Ahılkelek bölgeleri, birer fecaat alanı oluyor. Sarıkamış ile Kars şehrinin yakıldığı görülüyor. Anılan bölgelerde tesbit edilen Ermeni zulüm ve vahşetlerinin özetleri, 31 Sayıh Belge’ye göre aşağıdadır : [s. 56]

1) 29.IV.1918 de Gümrü’den 500 araba ile Ahılkelek’e götürüImekte olan~3000~kadar kadın, ihtiyar, çocuk ve erkek öldürülerek yokediliyor.

2) Bin er, iki makinelitüfek ve iki toplu bir Ermeni kuvveti, Kağızman doğusundaki Kulp (Tuzluca) ve Erivan bölgesindeki İslam köylerini basıp yıkarak, kadın, çocuk ve erkeklerini kırıyorlar.

3) 1.V.1918 de yüz kadar Ermeni atlısı, Şiştepe ile Düzkent ve çevresinde altmış çocuk, kadın ve erkeği kırıyorlar.

25.IV.1918 günü de, Kars’ın doğusundaki Subatan köyünde, irili - ufaklı 750 Islam nüfusunu balta ve bıcakla öldürüp, ateşte yakarak şehid ediyorlar. Magasbert ve Alaca köylerinden yüzden artık kadın ile çocuk, aynı acıklı biçimde öldürülüyorlar. Tekneli, Hacıhalil. Kalokövü (Derecik). Kiilveren. (Karakaş), Yılanlı, Kinegi (Yalçınlar) köylerinin halkı, büsbütün yokediliyorlar (2).

(2) Sarıkamış'ın Asbuğa (Tansuk) köyünden evli olup 1917 de sürgünden dönen Divriliği Piroğlu Fahrettin Erdoğan Bey, sonradan Kars Milli Şura Hükümeti'nde "Hariciye Mümessili" olmuştur. Bunun "Türk Ellerinde Hatıralarım" adı ile 1954 te Ankara'da basılan kitabında (s.137-157), 1918'de Kars'ın İlk-Kurtuluşu ile, bu sıradaki Ermeni Mezalimi, bir tanık olarak anlatılmaktadır. Burada anlatılan mezalimin özeti şöyledir:

Ruslar'ın bıraktığı Gediksatılmış ve Başgedikler'deki '4000 mevcutlu' Türk esiri askerimizi, Erzurum'dan kaçan Ermeniler, Gümrü ile Karakiliseye götürerek yokettiler.

Sarıkamış'tan gelen 400 erlik bir Ermeni kuvveti : Yenigazi'den 35 , Karahamza'dan 250 çoluk-çocuğumuzu kırdı.

Katranlı köyüne toplaşan Türkmen köylülerinden bindörtyüzünü (1400) çoluk-çocuğa da tecavüz ederek yakmışlardır.

Çavlak'tan 38 ve Alisof'u, Akpınar ve Karaçayır köylerini de toptan sürüp Dölbentli'de samanlıklara doldurup yakarak, şehid etmişlerdir.

Berne (Koyunyurdu) köyüne götürülen Taht- düzü köylülerinden 1500 çoluk-çocuğu da, makinelitüfekle kırıp, ot ve samanla yakmışlardı.

İğdir köyünden 50, Tozluca'dan 242, Oluklu'dan 200, Çilehane'den 300, Hacıhalli'den 800 kişiyi şehid etmişlerdir.

Kars'ın doğu kesimindeki Şüregel (Başgedikler ve Kızılçakçak / Akyaka Bucaklarındaki) köylerinde 1918 Nisan'ında Ermenilerin yaptığı korkunç mezalimin şehid sayısını da Kars Milli Şurası Reisi Cihangiroğlu İbrahim aydın Bey, 1919 da Malta Adası'ndaki sürgünlüğü sırasında yazdığı ve henüz basılmamış olan 'Hatırat'ında anlatmıştır. Bunun aslı Kars Özel İdare Müdür olan büyük oğlu İsmail Aydın'da ve sureti Samed Ağaoğlu ile Dr.Kırzıoğlu M.Fahrettin'de bulunmaktadır.


Prof.F.Kırzıoğlu - Kars ili ve Çevresinde Ermeni Mezalimi (1918-1920)/ e-kitap












Kuzey-Suriye’deki Sami-Aramiler, MÖ.1000 yıllarında, kuzeylerindeki yaylaklar ülkesi ve Fırat boylarına, “Yukarı-El/Ülke” anlamında “Har-mini-yap” diyorlardı. Urartulular’dan sonra yaygınlaşan bu deyim, Arami-Yazısı’nı (Katipleri) dahi kullanan Pers Şahenşahı I.Dareyoş’un, MÖ.518’den kalma Bihsütun Yazıtı’nda “Arami-na” (Yukarı-El’i) biçiminden hafiflemiş olarak, şimdiki Elazız-Tunceli kesimi “Armina” diye anılmıştır. Bu sonuncu coğrafya adı, Persler’den Yunanlılar’a “Armenya” diye geçti (ilk defa MÖ.510 larda coğrafyasını yazan Miletli Hekatheos’ta). Yunanlılar’dan Romalılar’a da geçen bu coğrafya adı, Herodot’ta, Fırat doğusu için kullanılmıştır. Bu yüzdendir ki, MÖ.401-400 yıllarında, Onbin Helenli Asker ile, Musul kesiminden kuzeye, Murat ve Aras başları ile İspir-Bayburt bölgesinden Trabzon’a varan Ksenofon, bu gezilerinin geçtiği ülkeyi anarken, “Armenya”da demeyip, kitabına, yunanca “Anabasis” (=Yukarı-El/Ülke’de) adını vermiştir.


1280 de biten bir “Anonim Selçukname”de ve o çağda hayatta olan Yunus Emre’de (“Dolaşdım Urum’u (Anadolu’yu), Şam’ı (Suriye’yi) + Yukaru-Elleri kamu”) Fırat doğusuna ve Azerbaycan’a “Yukarı-El-Yukaru-Eller” denilerek, Anadolu-Selçuklu çağımızın bilgisi aktarılmıştır. (Bilindiği gibi, 1514 ten beri, Osmanlı belgelerinde de, buralara, “Yukaru-Canib” denir. Öteden beri Trabzonlular ile Tebrizliler de, aynı ülkeye “Yukarı” demektedirler. Ne gariptir ki, eskiden beri kendilerine “Hay” ve oturdukları ülkeye “Hayasdan” diyen malum Hıristiyan kavim, tarihte olduğu gibi, 1918 Mayısından beri, Erivan/İrevan’da kurdukları Devlete ve müstakil ahalisine, asla “Armenyan/Ermeni” ve “Armenya/Ermenistan” deyimlerini, milli bir ad olarak benimsememişlerdir; hep Hay ve Hayasdan diyip yazarak, ancak yabancı dillerdeki yayınlarda, bu yabancı coğrafya deyimleri kullanmayı tercih ederler!... 


“Armenist” Prof.Nikola Marr’ın belirttiği gibi, MS.450 Kalkedon/Kadıköy Konsili’ninden beri, “Armen/Ermen/Ermeni” deyimi, Ortodoks, Süryani, Keldani gibi komşu Hıristiyanlar’dan ayırt edilmek için, “Grigoryan” olanlara denilegelmiştir. Ancak, Mezhebi anlamdaki bu deyimi, son 200 yıldan beri açıkgöz ve “Tarihi tahrifle uğraşanlar”, şöyle istismar edegelmişler: Yukarı-Eller’de Urartulular’dan beriki medeniyet eserleri ile Hıristiyanlık yapı kalıntılarına sahip çıkarak, “Melikyan” ve “Gülbenkian” gibi çok zengin vakıfların paraları ile, dünya Ansiklopedileri’ne ve umumi eserlere de , bu uğurda kendi propagandaları doğrultusunda ödüllerle ısmarlama yazı yazdırıp, ünlü kişilere de kitap bastırdılar!...


Şu “Armenya” ve Ermeni coğrafya adını, aşağıda anacağımız üzere, kendilerine “Hay” diyenlerin kullanmayışı gibi, 84’ten çok coğrafya ve kavim adının geçtiği KDK’da da, asla bulamıyoruz. Bu deyimi, Selçuklu Fetihleri’nden beri, “Anadolu” anlamında bir coğrafya adı olarak bilinen “Rum/Urum” ve “Anadolulu” anlamındaki “Rumi” deyimine benzetebiliriz. Mevlana Celaleddin’in yerleştiği Konya’ya göre “Rumi” nisbetiyle anılması ve Osmanlı Padişahlarımız’ın “Sultan-i Rum…” sayılmaları gibi.


Yine KDK’da ve onun benzeri “Dede-Korkut Oğuznameleri” sayılacak onikiden çok destan parçalarında, “Oğuz” ve “Oğuz-Elleri”ne komşu sınırdaş bölgeler anılıyor: Turabozan Takkavoru (Takvuru, Oğuz’a armağan veren ve kızını “ağır-kalınğlık” ile Oğuz Beği’ne nikah ettiren), Tokuz Tümen Gürcistan, Başıaçuk (İmeret/Kutayıs) Kan-Apkaza-Eli, Çerkes, Tatvan (Suvanet), Kapulu-Karadervend (Darval-Geçidi), Çılban-Tağı (Kazbek), “Küre Kafir-Elleri” (Dağıstan güneyinde Samur-Özen solunda), Tebriz, Şam (Suriye), Rum (Anadolu) gibi coğrafya adları ve komşular anıldığı halde, asla ne “Armen/Ermen”, ne de “Hay” ve “Hayasdan” adları geçiyor. 


Oğuz-Elleri içindeki yerler de şöyle anılıyor: Demürkapu-Derbend, Aygır-Gözler (Ögüzler) Suyu (Kür-Aras’ın birleşik ağız kolu), Arslan-Yatağı (Muğan’da sağdan Karasu’yun Aras’a karıştığı yer), Mardin, Hamıd (Diyarbekir), Ak-Hisar Kal’ası (Erzincan batısındaki Kamak), “Parasar’unğ (Strabon, XI,14,14’da, Arşaklılar’ın Roma hududuna koruyucu olarak yerleştirdiği Guranlı Türkleri’nden “Saraparae”=Başkesen lakaplı boyun) Bayburt-Hisan, Ban-Hisan (Oltu kuzeyinde Banak/Penek Kalesi) 


Aslında dikkatlerden kaçan bir husus da “Yukaru-Eller/Oğuz-Elleri”nde, 1064 yılında başlayan Selçuklu Fetihleri’nden önceki kaynaklarda da, hiçbir “Hay/Hayk” sülalesinin, müsbet hakimiyetinin anılmayışıdır. Yunan, Süryani ve yerli “Grabar” (ölü-kilise Ermenicesi) dilleriyle yazılı kronik ve tarihçelerde, bu ülkenin ahalisi “Torkom, Torkomyan” (Türkmen) ve “Aşkenaz” (Sakalı) neslinden gösteriliyor. 


“Armenya/Ermeni” deyimleri gibi, Ruslar’ın bugün bile Çin’e “Kitay” demelerine benzeyen “Gürci/Gürcü” ve “Gürcistan” adlarının; kendilerine öteden beri “Kartvel”, dillerine “Kartuli” ve ülkelerine “Sa-Kartvelo” diyen Tiflis Vilayeti Yerli-Hıristiyanları (ki, çoğu Müstakil Ortodoks-Kilisesine bağlıdır) tarafından benimsenmeyişi ve resmen kullanılmamasıdır. Ancak komşuları, Çoruk boyundan çıkma Sakalı kökünden “Bagrat/Bagarat-Sülalesi”nin, 575-181 arasında 1100 yıldan çok Kartel’de kısmen veya tam hakim oluşunun hatırasıyla, bu Gürci ve Gürcistan deyimleri, Yukarı-Kür boyu’na da teşmil edilmiş olup; ancak komşuları tarafından kullanılmış; K-ÇKH’da ise anılmamıştır.


Prof.Dr.M.Fahrettin Kırzıoğlu
















Turkish Genocide