Translate

gazeteci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gazeteci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2017 Pazartesi

KALEMiN NAMUSU



Aydını omurgasız (“nomossuz”) olan toplumların; karanlıktan aydınlığa çıkmasına, dik durmasına olanak yoktur!
Türkçe "Om" kökünden türeyen Omurga; parçaların kendisine bağlandığı birlik, bütünlük, uyum sağlayıcıdır.




KALEMİN NAMUSU
"Namus" Sözcüğünün Kökeni ve Anlamı: 

Dilimize ‘Namus’ olarak çevrilen ‘Nomos’ sözcüğünün kökenlerini araştırırken; İsa’dan yaklaşık 600 yıl önce yazıya geçirilen Musevi din kitabındaki kimi sözcüklerin, Türkçe’den İbranice’ye geçmiş olabileceğini gördüm. Arapların “Tevrat” dedikleri kitaba Museviler İbranice “Torah” (Okunuşu: Tora) derler. Bu sözcüğün, Türkçe “Töre” sözcüğüyle ses benzerliği yanısıra anlamdaş olması düşündürücüdür. İslam öncesi Türkler yüce dağları “Tanrı” sayarlarmış. Musa’nın Tanrı ile düz ovada değil de dağa çıkarak konuşması, eski çağlarda kalmış “Türk işi” bir davranıştır.


Musevi din adamları, daha önce yüzyıllarca sözlü olarak belleklerinde tuttukları “Tora”yı (Tevrat) ilk kez İ.Ö. 6. yüzyılda Babil’de yazıya geçirmişlerdir. Bu kitapta geçen “ki” edatının, Türkçe “ki” edatıyla sesdeş ve anlamdaş oluşu da, ayrıca düşündürücüdür. İskit Türkleri İ.Ö 1200’lerde ve daha sonra İ.Ö 600’lerde iki kez Asya içlerinden kalkıp Doğu Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır’a doğru yayılmış; Musevilerin yaşamakta oldukları Filistin’i de kapsayan topraklarda egemenlik kurmuşlardır. O dönemlerde İskit Türklerinin egemenliği altında yaşayan ve bir bölümü daha sonra Babil’e göç eden Museviler; Türkçe “ki” edatını ve “Töre”yi, işte o dönemde dillerine katmış olabilirler.


İbranilerin “Tora”sı, Eski Yunanca’ya “Nomos” olarak çevrilmiştir. Eski Yunanca ‘Nomos’tan dilimize geçtiği öne sürülen ‘Namus’un kökenini araştırırken; İ.Ö.500’lerde Eski Mısır ve Anadolu Uygarlıkları’nın öğrencisi olan Eski Yunanlıların kökü Yunanca olmayan “Nom” sözcüğünü “os” ekiyle “Nomos” olarak dillerine kattıklarını ve “Nomos”u ı “töre”; ıı “aynı töreye bağlı olarak yaşayan topluluk”, “aynı törenin uygulandığı yöre” anlamlarında kullandıklarını saptadım.


‘Nomos’un kökü ‘Nom’dur. ‘Nom’un kökü ise, büyük olasılıkla, 5. yüzyılda Tibet Türk Budizmi’yle birlikte ortaya çıkan “Om Mani Padme Hum” mantrasının ilk sözünü oluşturan “Om”dur. ‘Om’un Sanskritçe’de ne anlama geldiği tam olarak saptanamamıştır. İlk sözü “Om” olan mantranın, bir kesim Türklerin Budizmi benimsemesiyle zamandaş olarak ortaya çıktığını saptayan araştırmacılar, nedense, “Om”un İslam öncesi dönem Türk dilinde tanrısal bir varlık adı olarak geçen “Omay”ın kökü “Om” ile bağlantılı olabileceği üzerinde durmamışlardır. Dahası, Türkçe “Om” kökünden türeyen Omurga; parçaların kendisine bağlandığı birlik, bütünlük, uyum sağlayıcıdır. 


“Om” benzeri diğer bir Eski Türkçe sözcük de “Yom”dur. Dede Korkut kitabında, “Yom vereyim Hân’ım; yerli Karadağlar’ın yıkılmasın; gölgelice kaba ağacın kesilmesin!” tümcesinde geçer.


Günümüzde unutulmaya yüz tutan “Yom” sözcüğü; Kars ili Kağızman ilçesinde halk ağzında “yöm” olarak kullanılmakta; “yömsüz adam”, “yömsüz itoğlit” gibi deyişlerde yaşamaktadır.


Eski Türkçe “Yom’dan türeyen “Yomuş” (Yumuş); “toplumun omurgasını oluşturan töreye uygun davranış” anlamına gelir. Eski Türkçe’de kimi Türk boyları söz başındaki “Y” sesini “N”ye dönüştürürler; örneğin “Yumurta” kimi boyların ağzında “Nımırtka” olur. Oğuz Türkçesinde “Yom” ve “Yomuş” sesleriyle dilegetirilen bu kavramların; söz başındaki “Y”leri “N”ye dönüştüren (örneğin “Yumurta”ya “Nımırtka” diyen) kimi Türk boylarının ağzında “Nom” ve “Nomuş” olacağı açıktır. Buna göre, Nom (Yom) > Nomos (Yomuş) > Namus sözcüklerinin, Eski Türkçe Omurga’nın kökü olan ‘Om’dan türediği söylenebilir.


İslam öncesi Bizans tüccarlarıyla ve Yunan diliyle yoğun ilişkide bulunan, çeşitli dilleri konuşan bir çok tüccarın değiş-tokuş odağı olan Mekke’de, Arap dilinde “Nom(os)”; “Neam” (Enam) olmuştur. Bu sözcük, Kur’an’da, Fatiha Suresi’nde; [“İhdina (...) sırat elleziyne enam te aleyhim”], Türkçesi [“Bizleri “Enam” [yani: “Nom(os)”; eski Türkçesi “Yom” > “Nom”; (uyum yasaları; töre; dirlik, düzenlik; uyum, geçimlilik, uygarlık) verdiklerinin yoluna kılavuzla”] anlamında geçmektedir. (Çeviri benim-C.Ö).


“Om”dan türeyen “Nom” (Oğuz Türkçesiyle: “Yom”); gerek Türklerin batıya göçleriyle, gerekse Büyük İskender örneğinde olduğu gibi, Eski Yunanca konuşan kitlelerin Asya derinliklerine uzanıp oralarda Bactria gibi yerleşimler oluşturmalarıyla; “İpek Yolu”, “Baharat Yolu”, “Yeşim Taşı’ yollarıyla; Arap ve İbrani tüccarların Asya topraklarında dolaşımlarıyla; Asya’dan çıkıp Ortadoğu, Anadolu, Kafkasya ve Balkanlarda konuşulan bütün dillere yayılmıştır. Eski Türkçe “Omurga”nın kökü “Om”dan türeyen “Nomos” > “Namus”; işte böyle, Hindu, Arap, İbrani, Yunan, Pers dillerine geçmiş; dinsel öğretilere girmiş; pek çok dilde çeşitli biçimler alarak dünyaya yayılmış; "uluslararası" olmuştur.


Namus [Om > Omurga > Yom > Nom > Nomos]: Başıbozukluğun, başına buyrukluğun, ilkesizliğin, uygunsuzluğun, tutarsızlığın, yasasızlığın karşıt anlamlısıdır. Namussuz [“Om”- suz > “Omurga”sız > “Yom”suz > “Nom”suz > “Nomos”suz"]: İlkesiz, töresiz, tüzesiz, kuralsız, uygunsuz, tutarsız, geçersiz, vs. demektir. Namussuz: “Om”suzdur, “Omurgasız”dır.



Her İş Alanının Kendi Namusu (Omurgası) Vardır:


Eskiden Anadolu'da Ahilik (Kardeşlik) örgütü Lonca'lar (işkolu örgütleri) varmış, ayakkabıcılık, dokumacılık, kuyumculuk, ağaç işçiliği, deri işçiliği gibi iş kollarında çalışanlar, yaptıkları işin “namus”unu (omurgasını) korurlarmış. Yaptıkları işin ‘namus’-una aykırı davranışları denetleyip önler; özürlü ürün verenleri kınayarak işkolu örgütünden atar; onlara karşı işkolundan uzaklaştırmaya dek varan bir takım yaptırımlar uygularlarmış. Bugün de, topluma karşı sorumluluk gerektiren tüm uğraş öbeklerinin kendilerine özgü birer "namus"ları (omurgaları) vardır. Basın dalında “Basın Erdem Yasası”, sağlık ve sağaltıcılık alanında Hipokrat Andı, bunlara örnektir.



Canalıcı soru şudur: 
Aydınların bir ‘namus’u (işkolu yasaları) var mıdır? Aydınların “iş”i nedir?


"Aydın" sözcüğünü, toplumsal iş bölümünde "düşünce üreticisi" olarak öbeklenen topluluk için kullanıyorum. Özellikle de düşünceyi salt düşünce olarak dile getiren, salt düşünce olarak topluma sunan kişileri aydın sözcüğü ile adlandırıyorum. Düşünce üreticileri, bir toplumsal öbek olarak, yaptıkları işin, yani ‘düşünce üretimi’nin ‘namus’unu (omurgasını) saptamışlar mıdır? Yaptıkları işte uymaları gereken kurallar yok mudur? İşi düşünce üretmek olan kişiler, ürettikleri düşüncenin doğru mu yoksa yanlış mı, geçerli mi yoksa geçersiz mi olduğunu umursamayabilirler mi? Üretilmiş bir düşüncenin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu ayırt etmeye yarayacak bir ölçütleri yok mu? Böyle bir ölçütleri var ise, niçin bu ölçütü “Aydın Namusu” (işkolu yasası) olarak topluma duyurmazlar? Niçin bu “namus”a bağlı bir işkolu örgütü kurmazlar? Niçin bu “namus”u (işkolunu ayakta tutan omurgayı) çiğneyenlere işkolu örgütü olarak yaptırım uygulamazlar? Bütün bunların olabilmesi için, öncelikle “Aydınlar Namusu”nun ne olduğunun saptanması gerekiyor. Benim “Aydınlar Namusu” olarak benimsenmesini önerdiğim “omurga” şudur: Aydınlar Namusu



"Doğru düşünmenin evrensel kuralları" vardır. İşleri düşünce üretmek olup, topluma doğru düşünceler sunmak ile yükümlü olan aydınlar, isteseler de istemeseler de bu kurallar ile tartılmak durumundadırlar. Bundan kaçınma özgürlükleri yoktur. Bir aydın, bir düşünce üreticisi olarak “Mantık” (Logic) yasalarına yakırı üretim yapıp, topluma doğru düşünce diye sunabilir mi? Böyle yaparsa ona aydın denebilir mi? Denemez. Peki, nedir “Mantık”?


Arapça kökenli “Mantık” sözcüğü, Eski Yunanca “Logic”in birebir Arapça çevirisidir. [Belki, Eski Yunan yazmalarını kendi dillerine çevirmeye başladıkları 700’lü yıllardan önce Arapça’da böyle bir sözcük yoktu.] Eski Yunanca “Logic”in kökü “Logos”, “söz”, “söylem” anlamındadır. Bunun Arapça çevirisi olan “Mantık” (Logic) da, Arapça “Nutuk” (Logos) tan gelir ve “Nutuk” da Arap dilinde “söz, söylev” anlamına gelir. Özetle, Eski Yunanca “logic” = Arapça “mantık” = Türkçe “söyleme, konuşma, dile getirme” yasalarıdır. Düşünce, salt düşünce olarak, öncelikle “söz”le dile getirildiği için, "doğru söz" = "doğru düşünce" sayılmıştır. Söz; düşünceyi taşıdığı, başkalarına aktardığı için; ve “düşünce”, “söz”e dönüşerek dışavurulduğu için; “söz” = “düşünce”; “düşünce” = “söz” sayılmıştır. Arapça ‘mantık’ın, ‘nutuk’, ‘nutuk’un, ‘natık’; ‘natık’ kökünün de ‘tık-tık’ yansıma sözcüğüyle ilgisi açık olduğu gibi; “mantık” anlamına gelen eski Yunanca “logic”in, “logos”, “logo-s”un “log” ve “log”un de ‘lak-lak’ yansıma sözcüğüyle ilgisi açıktır.


Türkçe’de "çok konuşma!" anlamında "lak-lak etme" denir; ve "lakırdı" buradan gelir. Türkçe “Lakırdı” sözcüğünün kökü olan “Lak” ile; Eski Yunanca “Logos”un kökü “Log”un ses ve anlam benzerliği de düşündürücüdür. Tıpkı, Eski Yunanca “barbar” sözcüğünün kökeni olan “vara vara” > “vır vır” yansıma sözcüğünün de; Yunanlının anlamadığı sözlerle “dır dır” eden (= anadili Yunanca olmayan yabancı) anlamına geldiği gibi.


Sözün özü: Arapça’dan dilimize geçen “Mantık”; Yunancası “Log(ic)”; Türkçe “Lak(ırdı)” ile anlamdaş bir sözcük olup; kavramsal düzeyde “Tutarlı Söylem” anlamına gelmektedir. Mantıksızlık ise; söylemde tutarsızlık, demektir.


Söz'ün düşünce ile doğrudan bağı nedeniyle, kendisi topluma doğru düşünceler sunmak ile yükümlü olan aydınlar, abuksabuk sözler (dolayısı ile abuk-sabuk düşünceler) üretemezler. Eğer üretirlerse, aydın olmaktan da çıkarlar.


"Aydınlar Namusu”nun birinci kuralı; “Mantıksal Doğruluk Yasası” eşdeyişle “Söylemde Tutarlılık İlkesi”dir. İkincisi ise, doğru bilgi vermektir. Bilgi, olgusaldır. Biliyorum, demek, beş duyumla algıladım, demektir. Bilmek sözcüğü, yaşantılamak, deneyimlemek ile ilişkilidir. Olgusaldır. Olguya ilişkindir. Uygulayımsaldır. Aydınlar topluma tutarsız sözler (dolayısıyla ipe sapa gelmez düşünceler) sunamayacakları gibi; beş duyuyla algılanan gerçek olgulara aykırı bilgiler de sunamazlar.


"Aydınlar Namusu"nun ikinci kuralı; “Olgusal Gerçeklik Yasası”dır. İşte bu iki değişmez ilke, "Aydınlar Namusu"nu oluşturmalıdır. Bir aydın, bağımsız özgür düşünce üreticisi olmaktan çıkıp bir takım çıkar odaklarının sözcüsü, çığırtkanı durumuna düşmeyi göze almadıkça, yaptığı işin, yani “düşünce üreticiliği”nin bu iki yasasını çiğneyemez. Öyleyse, aydın, ancak bu iki yasayı, “doğru düşünce üretmenin evrensel yasaları”nı çiğnemesi durumunda eleştirilebilir, kınanabilir, dahası kınanmalıdır.


“Namussuz (Omurgasız) Aydın”ı, “Namuslu Aydın”dan Ayırdetmenin yolu; “Eleştiri”dir. Eleştiri, ilkeleri saptanmış; yolu-yordamı, yöntemleri belli bir uğraştır. Başlıca iki tür eleştiri vardır.


1- Dış Tutarlılık Eleştirisi [Aşkın (Transcendent) Eleştiri]: Ortaya konulan düşünce ürününü, varolan (dış-somut) gerçeklere uygun düşüp düşmediği açısından sorgular. Düşünce ürününün somut gerçeğe aykırı yanları varsa, bunları ortaya koyar.


2- İç Tutarlılık Eleştirisi [İçkin (immanent) Eleştiri]: Ortaya konulan düşünce ürününü, onu üreten Aydın’ın savunduğu değerlere uygun düşüp düşmediği açısından sorgular. Düşünce ürününün içinde, onu üreten Aydın’ın kendi değerlerine aykırı yanlar varsa, bunları ortaya koyar. Aydın’ın ürününü, onun kendi değer yargılarıyla yargılar. "Diyalektik bir eleştiri olma niteliğini taşıyan biricik eleştiri, bu 'immanent' (içkin) eleştiri yöntemidir" (Bkz: Theodor W. Adorno—"Estetik Ve Politika"— s. 284) 


Max Horkheimer'ın "Akıl Tutulması" adlı kitabının önsözünde, Orhan Koçak'ın “İçkin (immanent) Eleştiri” yöntemi konusundaki açıklaması şöyledir: Frankfurt Okulu, sosyal bilimlere en ciddi katkılarından birini, eleştiri alanında içkin eleştiri kavramıyla yapmıştır. 'Eleştirel Teori', 'düşünceler' ile 'gerçek' arasındaki açıklığı ölçme çabasıdır. Kullandığı yöntem de içkin (=immanent) eleştiridir. İçkin eleştiri demek; "Varolan (ortaya konulmuş bulunan yapıt)ın karşısına, o yapıtın yazarının kendi kavramsal ilkelerinin iddialarıyla çıkmak, böylece ikisi arasındaki ilişkiyi (ya da çelişkiyi) eleştirmek ve aşmak" demektir. (s. 47, 48) - "Bir olguyu, kendi ilkesiyle eleştirmek"tir bu... (ya da birini kendi kullandığı silahla vurmak). K. Marks'ın "Ekonomi Politiğin Eleştirisi" kitabında kullandığı yöntem de bu içkin eleştiriden başkası değildir." (s. 48)


İç Tutarlılık Eleştirisi; ister laik olsun, ister dinsiz ya da Tanrıtanımaz olsun, ister herhangi bir dinin bağlısı olsun, hangi inanç öbeğinden olursa olsun, tüm aydınlara ve yapıtlarına uygulanabilir, çünkü evrensel olarak benimsenmiş bir yöntemdir. 'İç Tutarlılık Eleştirisi” Kur'an'a uygundur: “Siz başkalarına verdiğiniz öğüdü kendiniz yapmıyor musunuz?”- ”O söz Tanrı’dan gelmeseydi içinde çelişkiler bulunurdu” "İç Tutarlılık Eleştirisi" yöntemi İncil’e uygundur: "Siz başkalarını hangi ölçekle ölçerseniz, başkaları da sizi o ölçekle tartacaklar!" (Luka 6/38) "Siz başkalaını hangi değerle yargılarsanız, başkaları da sizi o değerle yargılayacak!” (Matta 7/1) "Başkalarının size nasıl davranmalarını istiyorsanız, siz de başkalarına öyle davranın!. (Matta 7/12)


“İç Tutarlılık Eleştirisi” Konfiçyüsçu inanca uygundur: “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma”  “İç Tutarlılık Eleştirisi” Geleneklere, göreneklere uygundur: "Ne ekersen onu biçersin!”


Demek ki Aydın’ın düşünce ürünlerini onun kendi mantığıyla, kendi üslubuyla, kendi söylemiyle, kendi değer yargılarıyla tartmak; Aydın’da iç tutarlılık, düşünce ürününde iç tutarlık aramak demek olan 'İçkin Eleştiri' yöntemi gelenek, görenek alanında, başka bir deyişle ‘örf'te de geçerlidir. Eleştirmenler, ‘Aydın’ın ortaya koyduğu ‘düşünce ürünü’nü gerek ‘Dış Tutarlılık’ açısından, gerek ‘İç Tutarlılık’ açısından tartabilirler; bu iki yöntemden birini seçerek uygulayabilecekleri gibi, ikisini birden de kullanabilirler.


“Aydın Namusu” ve yazarlık alanında “Kalemin Namusu”; ancak düşünce ürünlerinin yöntembilimsel eleştiri süzgecinden geçirilmesi ve eleştiri sonuçlarının tüm topluma yayılmasıyla korunabilir. “Aydınlar Namusu” yaşama geçirilebilirse "düşünce üreticisi" Aydınlarımız üretirken daha sorumlu, "düşünce tüketicileri"miz bir düşünceyi alıp benimserken daha "ince eleyip sık dokuyucu" olabilirler umudundayım. Amaç, düşünsel üretim, düşünsel tüketim ilişkilerinde ortaya gerçek bir tartım değeri koyarak, “alıcı”nın da “üretici”nin de bu ortak değeri kullanmasını sağlamaktır.


Aydını omurgasız (“nomossuz”) olan toplumların; karanlıktan aydınlığa çıkmasına, dik durmasına olanak yoktur!




Cengiz Özakıncı
İlk kez 1 Ocak 1993 günlü ‘Kitap Gazetesi’nde “Nomossuz Aydınlar” başlığıyla yayımlanan bu yazımın üzerinden 18 yılı aşkın bir süre geçmiş bulunuyor. O gün doğan çocuklar, şimdi yüksek öğretim çağında. Geçen sürede ‘Nomos’suz Aydın’ların sayısı katlanarak çoğaldı. Düşünsel tutarsızlık hızla yayılıyor. Böyle bir ortamda, 18 yıl önce yayımlanan ‘Manifesto’mu güncelleyerek yeniden yayınlamaya karar verdim. Umarım yararlı olur.
Bütün Dünya Kasım 2011, PDF:















Yahudi ırkı yoktur. Samilerin (Araplarla kardeş olan !Yahudiler!) ve Türklerin Musevilik dinini seçmesiyle oluşan bir topluluktur. Hazarlar yani Aşkenazi Yahudileri Türk'tür. Hellenlerin İskit dedikleri Sakalar Asur tabletlerinde Ashguzai olarak geçer. 

Ashguzai - Aşguz- As ve Guz - As ve Oğuz'dur 

Albert Einstein'da bir Aşkenazi'dir. İsrail toprağı diye bir toprak yoktur, yani vadedilmiş toprakları yoktur. Tora dedikleri Tevrat MÖ.5.yy'da yazılmıştır ve Tora Türkçe Töre'den gelir.

Sıkıyorsa düşman bellediğiniz Türklerin atasını öldürün de görelim tarihin kaç bucak olduğunu! Dünyayı kaosa götürenlerin ne ırk, ne din, ne de milletle işi var, onların tek derdi Güç ve Egemenlik! Gerisi fasafiso... SBayraktar.



ilgili:











Satın Alınan Gazeteciler!..





Alman gazeteci Udo Ulfkotte 56 yaşında dün (14 Ocak 2017) bir kalp krizi sonucu yaşama veda etti. Dünya çapında büyük ses getiren bir açıklaması olmuştu. Gizli servislerin kendi adı ile imzalayarak yazmasını istedikleri konuları önüne koyduklarını ve bütün dünyada ana akım gazeteciliğin böyle olduğunu açıklamıştı. Gazetecilerin satın alındıklarını ve asla özgür olmadıklarını söylemişti. Irak'ta kaldığı sürece kansere yakalandığı söylenen gazetecinin bu üçüncü ve son kalp krizi olduğu söyleniliyor! Arkasında büyük bir gerçeği haykırmış olan bir kariyer bırakarak.

Aktaran Serap Balaman.



"I’ve been a journalist for about 25 years, and I was educated to lie, to betray, and not to tell the truth to the public. But seeing right now within the last months how the German and American media tries to bring war to the people in Europe, to bring war to Russia — this is a point of no return and I’m going to stand up and say it is not right what I have done in the past, to manipulate people, to make propaganda against Russia, and it is not right what my colleagues do and have done in the past because they are bribed to betray the people, not only in Germany, all over Europe."



Basından- 2014:


Dr. Udo ULFKOTTE:  Dış ülkeler ile Almanya arasında büyük farklar var. Dış ülkelerden muazzam reaksiyonlar alıyoruz. Ama Almanya’daki reaksiyonlar tam tersi. Benim için deli diyorlar. Yahut bütün bunların yalan olduğu, uydurulmuş hikaye olduğu söyleniyor. Daha bugün bir İsviçreli Haber Magazinine uzun bir röportaj verdim. Aynı tepkiyi alınca… İşte bütün bunların yalan olduğu vs. Kendisine ”bakın ne yapalım şimdi biliyor musunuz? Kitabımda “Gizli” olarak belirtilen, dünya kamuoyunun görmediği bir fotoğraf ve bir kaç fotoğraf ve belge göstereyim size!” Bunu da yaptım. Ardından beni geri aradı ve: “Böyle birşey olamaz. Siz “gizli belgeler” olarak belirtilen fotoğraf ve dokümanlar üzerine bir kitap yazıyorsunuz ve bunun üzerine yalan, uydurulma hikâye deniyor!” dedi.

Bilmiyorum haberiniz var mı? Uzun bir süre önce, 1988 Temmuz’unda Türkiye’nin komşusu İran’daydım. Amerikalıların kontrolü altında ve Alman gazıyla İranlıların nasıl zehirlendiğini görüntüledim. Bunu da görüntülemem istendi; ama Almanya’da bunun hakkında yazmama izin verilmedi. Görüntüleri başka dergi ve gazetelere vermem de yasaklanmıştı.

Biliyorsunuz 1980’den Temmuz 1988’e kadar sürmüştü. Iraklıların Kürtlere Halepçe’de Mart 1988’de uyguladığı gazlı saldırı herkes tarafından bilinirken, Temmuz 1988 de Alman gazıyla İranlılara uygulanan gazlı saldırıdan kimsenin haberi olmamıştı.

Ve bakın Alman gazeteciler bile bu olaya yalan ve uydurma diyorsa benim bir Alman olarak bu sorumluluğu yüklenmem gerekiyordu. Nasıl oluyor da, bu Alman gazeteciler böyle davranabiliyor? Almanlar Yahudileri gazlarken kendilerini suçlu görmeleri gerekiyor, çünkü Yahudileri gazlamışlardı. Nasıl oluyor da, onlarca yıl sonra İranlılar gazlanıyor. Hiçbir Alman devlet başkanı Tahran’a gidip diz çökerek özür dilemez tabiî. Bu önemsiz bizim için, hem Amerikalıların kontrolü altında olmuş, sorun yok o zaman.

Ben bunu resimlerle belgeleyen ilk gazeteciyim. Hatta CIA bir internet sitesi üzerinden Irak’ın zehirli gazları hakkında belgeler yayınlıyor, bu linki dilerseniz size gönderebilirim. Orada başka meseleler ile birlikte 1988 Temmuz’unda Zübeyde Cephesinde, yani benim bulunduğum bölgede, zehirli gaz kullanıldı. Tabii Amerikalıların kontrolü altında ve Alman gazı olduğu yazılmıyor. Öyle ortaya koyuyorlar ki sanki Kötü Saddam bu olayı gerçekleştirdi.

Sonradan canavar ilan edildi. 1990 Ağustos ayından sonra… O zamanlar Saddam iyiydi ve biz Almanlar finans ve politik nedenlerle Saddam ne istiyorsa gönderiyorduk. Silahlar, örnek olarak silah yapımı için teknik donanımlar…

Dr. Udo ULFKOTTE:  Ve aniden Saddam Hüseyin kötüdür denildi. Aptalca olan Ağustos 1990’a kadar Alman halkı için iyi olan Saddam Hüseyin’in bir gecede televizyon izleyicilerine neden Kötü olduğunu anlatmak zorunda kalmaktı. Bu sebeple uydurma bir hikaye bile yazdılar. Bilmiyorum o dönemi yaş olarak hatırlıyor musunuz? O dönemler kuvöz kutularıyla ilgili bir hikaye uyduruldu. Amerikalı bir reklam ajansı -Ellen Norten- tarafından uydurulan bu hikayede, Saddam Hüseyin’in 02 Ağustos 1990’da Kuveyt’te girdiği zaman hastanelerdeki kuvözleri alabilmek için, bu kuvözlerin içinde bulunan bebekleri yerlere attırdığı ve öldürdüğü anlatılıyordu. Bu görüntülere ait fotoğraflar yayınlanmıştı. Ama bu fotoğraflarda aslında oyuncak bebekler bulunuyordu ve ketçapla süslenmişti.


UDO ULFKOTTE: ABD ÇIKARLARI İÇİN YAZAN, 
SATILMIŞ “TÜRK” GAZETECİLER VAR


Dr. Udo ULFKOTTE:  Mesela Türk gazetecilerin isimlerini Almanya’da bulunan Amerikan yanlısı Vakıf ve Organizasyonların senelik raporlarını takip ederek çıkarabilirsiniz. Mesela Atlantik Brücke, Esmunt Institut, German Marshall Fund… Bunların hepsini kitabımda da belirtiyorum zaten. Bunların senelik raporları yayınlanıyor. Bu senelik raporların içinde hangi gazetecilerin Amerika’ya davet edildiği ve finansal olarak desteklendiği görülebilir. Ve geçmişe yönelik olarak bu raporlar incelendiğinde, orada ne kadar Türk gazetecinin bu davetlere iştirak ettiği tespit edilebilir. Birde hangi bu vakıf ve organizasyonlar CIA’ye yakın, bakmamız lazım.

Mesela Atlantik Brücke CIA’ye cok yakın. Bu Vakıf “Vernon A. Walters Award” adli bir Ödülü veriyor. Yani “Vernon Walters Ödülü”. Bu Varnen Walters tanınmış bir CIA üst yöneticisiydi. CIA’ye yakın olanlar fazla da gizli yapmıyor bu işi. Eğer Türk gazetecilerinin isimlerine meselâ Atlantik Brücke Vakfının raporlarında rastlarsanız, Amerikalıların bu gazeteciler üzerinde baskı veya kazanma çalışmaları uyguladığını anlayabilirsiniz. Tabii hangilerinin satılmış olduğunu söyleyemem, bilmiyorum, ama sonuçta sadece Amerikan yanlısı yazmaya başlıyorlarsa, Türkiye’nin çıkarlarına değil de, Amerikalıların istediği gibi Amerikan Askerlerinin Türkiye’deki NATO Üs’lerinde bulunmasına yönelik haberler yayınlıyorlarsa satılmış olduklarını söyleyebilirim. Elbette Amerikalıların etkilediği birçok satılmış Türk gazetecisi vardır denilebilir. Bunlar Türkler için ve Türkiye için değil, sadece Amerikan çıkarları için, NATO bakış açısıyla, Amerikan silahlarının satın alınmasına yönelik sırf Amerikalıların istediği doğrultuda yazarlar.


ABD askerlerine yapılan protestolar ile ilgili:


Dr. Udo ULFKOTTE:  Evet, bu tip aksiyonlar sadece Türkiye’de olmuyor. Örneğin Almanya’nın Eifel bölgesinde ister dinci olsun, ister sağcı ya da solcu halkın çoğu Amerikan askerlerini ülkemizde istemiyor. Çünkü Eifel bölgesinde önceden beri, Alman Halkının rızası olmadığı halde, Amerikan Atom Silahları konuşlandırılmış durumda. Ama buna karşı bir protesto yürüyüşü veya politik bir faaliyet burada yasak. Hemen radikal olarak damgalanıyor insanlar. Aynen Türkiye’de olduğu gibi burada da düşünce özgürlüğü yok.

Önceleri tam bir Emperyalizm yanlisiydim ama bugün Anti-Emperyalist’im.... Emperyalist biri olarak, bu sekil büyütüldüm, eğitildim ve beyin yıkamasını yaşadım. Ve bu sistemin içine entegre edildim. Bu şekilde düşünmem için... artık tamamen NATO’ya ve emperyalizme karşıyım.

Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki sürtüşme, Amerika’nın AB’yi sürekli kışkırtması… Ulfkotte cevabı çok net ve kestirmeden söyledi:

-Savaş istiyorlar… Resmen Savaş…



ek:
World Class Journalist Spills the Beans, Admits Mainstream Media is Completely Fake:(link) videolu
CIA hat seit 1975 Herzinfarkt-Pistole:(link)
CIA'nın Kalp Krizine yol açan Silahı: video ingilizce:




Satılmış Gazeteciler
Politikacılar, Gizli Servisler, Büyük Sermaye, Almanya'nın Kitle İletişim Araçlarını Nasıl Kullanıyor?




ilgili:

Alman medya grubu DW tepkiler üzerine özür diledi Almanya'nın önde gelen medya gruplarından Deutsche Welle Kayseri'deki hain saldırı üzerinden alçakça bir algı operasyonuna kalkışarak iç savaş çığırtkanlığı yapmıştı. DW, gelen tepkiler üzerine geri adım atarak özür diledi.  - 18.12.2016 /Haberiyakala


PKK terör örgütünün en büyük destekçilerinden Almanya'nın önde gelen medya gruplarından Deutsche Welle (DW) aşağılık bir algı operasyonuna kalkıştı. "Almanya'nın Sesi" olarak kabul edilen DW sebebi ve destekçilerinden biri oldukları Suriye'deki iç savaşın Türkiye'ye sıçradığını ileri sürecek kadar küstahlaştı.

İstanbul ve Kayseri'deki son terör saldırılarını bahane ederek internet sitesinde "Suriye savaşının yeni cephesi: Türkiye" ve "Suriye iç savaşı Türkiye'ye sıçradı" başlıklarıyla haberler yapan ve teröre hizmet etmekten başka hiçbir amacı olmayan bu haberleri sosyal medya üzerinden yayan DW'ye Türkiye'den çok sert tepkiler geldi.

YALANA SIĞINDILAR, Türkiye'den gelen haklı tepkiler üzerine Twitter hesabından açıklama DW, "Türkiye'yi karalamak için uydurma haber yaptıklarını" itiraf edercesine "haberlerinde uzmanların görüşlerine yer verdiklerini" yalanına sarılmaya çalıştı.



Yukarıdaki örnek ile "Medyanın nasıl "yalanla" halkı yönlendirdiğini, proveke ettiğini görüyoruz!..



* * *


Serap Balaman çevirisi…
10 Trilyon Dolar’a mal olan savaş
"Haber Tarihi 16 Mayıs 2016"


“15 Mart 2016 tarihinde neredeyse dünya savasına dönüşecek önemli bir bölgesel savaş olan Suriyedeki savaş altıncı yılına giriyor. Bu Riyad ve Ankara (ve onların müttefikleri) tarafından Suriye ve İrana karşı yeni bir saldırı başlatmak için seçilen tarih.

Birkaç gün içinde, hiç yoktan onlarca Arap uydu kanalları tarafindan İran’a karşı “ultra şahin” tarzı yayınlar ortaya çıkdı. Aynı zamanda, Suudi ve Batı Typhoon ve F-15 ler Türkiye’nin güneyindeki üsse konuşlandırıldı. (Sekiz NATO ve iki Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerini hatırlatıyor)

Bu arada NATO sürekli biçimde Rusya’ya karşı tavrını sertleştirirken, Doğu Avrupa’da dolaylı provokasyonlarını artırıyor.

Moskova’da, Kremlin ilk kez bir dünya savaşından söz etti ve ve Suriye’ye karadan herhangi bir müdahalenin çatışmayı uzatmakla eşdeğer olduğunu vurguladı. Dikkat ederseniz, ne zaman gerçek bir tehlike olsa, Putin medya dünyasından çekilir ve yerini Başbakan Dimitri Medvedev’e bırakır.

Yemen’de bir çok güçlü ABD, İngiliz, İsrail askeri ve lojistik desteğine rağmen saplanıp kalan Riyad (Saudi Arabistan) Rus ruleti oynamaya kalkışdı. Petrol savaşı Rusyayı dizlerinin üstune çökertmedi ve İran’in Suriye’ye askeri ve ekonomik desteğini askıya aldıramadı.

Suriye’de hükümet güçleri Rus uçakları tarafından desteklenerek Riyad ve Ankara tarafından silahlandırılip, finanse edilen isyancıların yerleşim bölgelerine yaklaşıyorlar. Bu, imparatorluğun propaganda makinesinin paniğini açıklıyor.. Suudiler, imparatorluğun savaşlarının büyük karşılıyıcıları. Şimdi Rusya, İran ve Suriye’ye karşı bir savaşta 10 trilyon dolardan daha fazla harcamaya hazırlar. “Özgür” bir dünyada, mali ve ekonomik kriz sırasında, bu milenyumun fırsatıdır.

Birlesik Arap Emirligi Yemen’in bir adası olan Socotra’yı nakit para karşılığı Centcom’a (ABD’nin Birleşik Savaş Birimleri’ne) sunmak için satın aldı. Riyad daha çok ilerliyecek…. Önümüzdeki günlerde garip gelişmeler göreceğiz ”

Çeviren: Serap Balaman
Cumhuriyet Postası / Haberin kaynağı



* * *


Serap Balaman Yazdı…
Suriye Türkmenleri…
"Haber Tarihi 17 Aralık 2015" - Cumhuriyetpostası


Hassas Oyunlar, Hassas Dengeler arasında gerçek durumu okuyabilmeliyiz.

2011 Mart ayında Egemen Batı güçlerinin Muhalif kuvvetler adı altında önceden hazırlayıp kışkırttıkları Özgür Suriye Ordusu , 80 ayrı milleten oluşan paralı asker kadrosu ile Suriye de ayaklanmalar başlatıp, sivil halkı öldürdüler…

Özgür Suriye Ordusu kendisine bayrak olarak Suriye’nin Fransız sömürge tarihlerinden kalan sömürge bayrağını sembol olarak kullandı. Siyah Beyaz Yeşil renklerde olup içinde üç tane kırmızı yıldız olan bu bayrak « Muhaliflerin » sembolü oldu.

Özgur Suriye Ordusu daha sonra El–Kaide ve El–Nusra gibi ülkeye akan diğer cihatcı savaşçı özel ordular ile işbirliği ile büyüdü.

İlk zamanlar PYD ve tüm Kürt güçler Özgur Suriye Ordusu ile birlikte çatışıyorlardı. Suriye Halkını öldürüp, Suriye Halk Ordusuna karşı Siyonist- Evangelist patronlarnın isteği doğrultusunda,. NATO/ Londra/ Vatikan /Washington ve Israil aksında savaşıyorlardı .

PYD ve diğer Kürt güçler ve de Özgur Suriye Ordusu daha sonra 2013 yılında taraf değiştirerek Suriye Halk Ordusu ile anlaşdılar ve bu defa eski dost olduklarına karşı savaştılar.

Suriye Türkmenleri de bu cihatcı savaşçılara dahil edilindi ve hatta Türk Hükümetinin desteği ile, Ana Yurt dışında, Ana Ülkeye bağlı masum kardeşlerimiz kandırılarak EL Kaide ve El Nusra nın kucağına atıldilar ve onlarla birlikte içinde yaşadıkları ülkenin yasal ordusuna karşı savaştılar. İhanet ettiler.

2011 yılından beri bu konuyu her tartışma ortamında dile getirmeme rağmen şimdiye dek ciddiye alınmadım.

Suriye Türkmenleri kardeşlerimiz El kaide ile çok iç içe geçtiler. Su son haftalarda Suriye Devletinin davetlisi olarak Rus Askeri güçleri Suriyede IŞİD a ve tüm Terörist güçlere karşı savaşdalar. Koalisyon ülkelerinin varlıkları ve hava saldırıları yasa dışı. İşgal güçleri durumundalar ve kendi besleyip büyüttükleri terör gruplarını koruyorlar. Operasyon yaparmış gibi yapıyorlar.

Ne Suriye Ne de Rus Askeri güçleri Özel olarak Türkmen kardeşlerimizi öldürmüyorlar. Terörist unsurlar ile iç içe geçmiş ve birlikte yaşayan elemanlar hava saldırısına uğruyorlar ve bu ne yazık ki Türkmen kardeşlerimiz. Acılari bizim acımız. Fakat bu güne kadar kimse bu olup bitene ses çıkartmamış ve seyirci kalırken şimdi mi herkesin aklına geldi Suriyede Türkmenler olduğu?

Bir anda herkes anında tepki veriyor. Yeni mi uyandık??? Nato/ Vatikan/ Israil/ABD/ Londra aksı Kürt enerji koridorunu kurmak için BOP planı çerçevesinde hareket ederken , Bizden istenen Suriyeye karşı savaşa girmemiz. Bundan iyi bahane olmaz.

Oysa ki Suriyeye karşı bu kanat ile birlikte hareket edersek, onların savaşını meşrulastırmış olup, kendi ellerimizle Kürt Koridoru, Barzanistan ve ileride olacak Büyük Israil’in kuruluşuna yardım etmiş olacağız ve karşımıza Suriye, Rusya Çin'i alarak.

Gerçekten istediğimiz bu mu ? Türkmenler konusunda ortalık yangın yerine dönüşürken soralım bakalım.. 2011 yılından beri Suriyeli Türkmen kardeşlerimizi çiğ insan ciğeri yiyen katil sürüsü ile işbirliği yapmalarından neden kurtarmadık? Neden şikayet etmedik?



SERAP BALAMAN
(başharflerimizin benzerliği yanıltmasın, yukarıdaki yazı ona aittir bana değil, Serap olayları net olarak değerlendirebilen çok değerli bir arkadaştır.)






ilgili:










9 Mayıs 2016 Pazartesi

Görünmeyen Devlet






"Acele etmeliyiz. Liberal demokrasi kollektif bir diktatörlüğe dönüşmeye doğru ilerliyor." 

Görünmeyen Devlet 
John Pilger




Bugünkü konuşmamın ana başlığı aslında gazetecilik diye gösterilen propagandaya bir panzehir olarak düşünebileceğimiz kitabım "Özgürlük Gelecek Sefer" (Freedom Next Time) ile aynı adı taşıyor. Bu yüzden bugün gazetecilik hakkınd; gazetecilikle, propagandayla ve sessizlikle yapılan savaş hakkında ve bu sessizliğin nasıl kırılacağı hakkında konuşmayı düşündüm. 

Halkla ilişkilerin babası olarak bilinen Edward Barneys, ülkede hüküm süren gerçek güç olan derin devletle ilgili bir yazı yazdı. Yazısında gazeteciliğe ve medyaya gönderme yapıyordu. Bu toplu gazeteciliğin keşfinden hemen sonra, yani bundan 80 yıl önceydi. Bu pek az gazetecinin hakkında konuştuğu ve bildiği bir tarihi süreçtir ve reklam ortaklıklarının ortaya çıkışıyla başladı. Yeni şirketlerin basının yönetimini ele geçirmesiyle profesyonel gazetecilik diye yeni bir şey ortaya çıktı. Büyük reklamcıları çekmek için bu ortak basın kurumun temel direkleri tarafsız ve dengeli görünmek zorunda kaldılar. İlk gazetecilik ekolleri kuruldu ve bir liberal (özgürlükçü) tarafsızlık efsanesi profesyonel gazetecilik etrafında dönmeye başladı. İfade özgürlüğü hakkı doğrudan yeni medya ve büyük şirketlerle ilişkilendirilir oldu ve aslında bütün bunlar Robert McChesney'in çok iyi ifade ettiği gibi "tamamıyla düzmeceydi".

Bu halkın bilmediği bir şey olsa da, profesyonel olmak için gazeteciler fikirlerinin ya da haberlerinin resmi kaynaklar tarafından yönlendirildiğine emin olmalılardı ve bu olay bugüne kadar değişmedi. Herhangi bir gün New York Times'a bir bakın ve politik haberlerin - yerli ya da yabancı - kaynaklarını bir kontrol edin. Bunların hükümet ve sağlam ekonomik gruplar tarafından kontrol altında tutulduğunu göreceksiniz. Bu profesyonel gazeteciliğin özüdür.Ben bağımsız gazeteciliğin bunun dışında tutulduğunu ya da tutuluor olduğunu ileri sürmüyorum, fakat bu muhtemelen daha onurlu bir ayrım olurdu. 

Judith Miller'in Irak işgali arifesinde New York Times'ta oynadığı rolü düşünün. Evet, yaptığı iş bir skandala dönüşmüştü, ama tabii ki yalanlara dayanan bir işgalin tanıtımında önemli bir rol oynadıktan sonra. Miller'in papağan gibi tekrarladığı resmi kaynakları ve gizli çıkarları diğer Times muhabirlerininkinden farklı değildi. Örneğin Ağustos 1945'te Hiroşima'ya atılan atom bombasının etkilerini görmezden gelen ünlü W.H.Lawrence gibi... Röportajının başlığı "Hiroşima Kalıntılarında Radyoaktive Yok"tu. Tabii bu başlık yalandı.

Görünmez hükümetin, gücünün nasıl arttığının üstünde bir düşünün. 1983'te küresel medyanın sahipleri çoğu Amerikalı 50 adet şirketti. 2002'de bu sayı 9'a düştü. Bugün ise muhtemelen 5'tir. Rupert Murdoch gelecekte sadece üç medya devi kalacağını ve kendi şirketinin bunlardan biri olacağını öngörüyor. Bu güç yoğunlaşması sadece Birleşik Devletler'in gidişatına özel değil. BBC yayınlarını Amerika'ya genişletmeye karar verdiğini, çünkü Amerikan halkının BBC ile ünlenmiş ilkeli bağımsız ve tarafsız haberciliği istedğini duyurdu. BBC Amerika'yı yayına başlattılar. Reklamlarını görmüş olmalısınız.

BBC 1922'de medya ortaklıklarının ortaya çıkmasından hemen önce doğdu. Kurucusu tarafsızlığın profesyonelliğin temeli olduğunu inanan Lord John Reith'di. Aynı yıl İngiliz şirketleri kuşatma altındaydı. Sendikalar çalışanları genle grece çağırmışlardı. Toryler* devrimin yolda olduğunda korkuyorlardı. Yeni BBC imdatlarına yetişti. Büyük bir gizlilik içinde, grev bitene kadar işçi liderlerinin tarafında yer almayı reddederken, Tory başbakan Stanley Baldwin için sendika karşıtı yazılar yazıp bunları halka yayınladılar.

Böylelikle bir kalığ çizilmiş oldu. Tarafsızlık kesinlikle bir prensipti: Firma tehdit altında olduğunda askıya alınabilecek bir prensip. Ve bu prensip o günden bugüne hep onaylandı.

Irak'ın işgalini ele alalım. BBC'nin haberlerinin üzerine yapılmış iki çalışma var. Birincisi BBC'nin Irak'la ilgili haberlerinde savaş karşıtı görüşlere toplamda % 2 yer vermiş, % 2!... Bu, ABC, NBC ya da CBS de yer alan savaş karşıtı haber toplamından bile daha az! Wales Üniversitesi tarafından yapılan ikinci araştırmada ise işgali destekleyen propagandasında BBCnin kitle imha silahlarıyla ilgili referanslarının % 90'ının Saddam Hüseyin'in bu kitle imha silahlarına sahip olduğunu ve böylece Blair ve Bush'un açık imalarının haklı olduğunu ileri sürdüğü görülmüştür. Şimdi biz BBC ve diğer İngiliz medyasının İngiliz Haber Alma Servisi MI6 tarafından kullanıldığını biliyoruz. "Mass Appeal" adını verdikleri operasyonda, MI6 ajanları sarayda saklanan silahlar ya da gizli yeraltı sığınakları gibi Saddam'ın kitle imha silahlarıyla ilgili hikayeler yayınlıyorlardı. Bütün bu hikayeler tabii ki kandırmaca. Fakat önemli olan bu değil. Önemli olan MI6'nın gereksiz olduğu, çünkü profesyonel habercilik (!) kendi kendine aynı hikayeleri meydana getirebilirdi.

İşgalden hemen sonra BBC'nin Washington'daki adamı Matt Frei'ı dinleyin, "Hiç şüphe yok ki..." diye sesleniyor İngiltere'de ve tüm dünyadaki izleyicilere. "Dünyanın geri kalanına, özellikle de Orta Doğu'yla iyiliği ve Amerikan değerlerini getirme isteği özellikle Amerikan askeri gücüyle yakından ilişkili." 2005'te aynı muhabir işgalin mimarı Paul Wolfowitz'i "demokrasinin gücüne ve orta sınıfın gelişimine tutkuyla inandığı" için övmüştü. Bu Dünya Bankası'ndaki küçük vakadan hemen önceydi.

Bunların hiçbiri sıradışı değil. BBC haberleri işgali rutin olarak bir "yanlış hesaplama" olarak tanımlıyor. Yasadışı değil, karşı taraftan kışkırtılmış değil, yalanlara dayanan değil, fakat yanlış hesaplanmış!

BBC haberleri tedavülünde fiyaskoyla eş anlamlı olan yaygın sözcükler "hata" ve "gaf"tır ki, bunlar eğer savunmasız Irak'a karşı ortada hiçbir sebep yokken yapılan kasıtlı, hesaplı, yasadışı saldırı başarılı olsaydı her şey çok güzel olacaktı anlamına gelmektedir. Ne zaman bu sözleri duysam Edward Herman'ın kabul edilmezi normalleştirmek hakkındaki muhteşen makalesi aklıma gelir. İşte medyanın kullandığı klişe dilin yaptığı da bu. Bu dil kabul edilmezi, yani savaşın aşağılık yüzünü kopmuş kolları, bacakları, sakat çocukları ve gördüğümüz her şeyi normalleştiriyor. 

Soğuk Savaş dönemiyle ilgili en sevdiğim hikayelerden biri Birleşik Devletler'e gezmeye gelen bir grup Rus gazeteciyle ilgilidir. Ziyaretlerinin son günü ev sahibi izlenimlerini sorar. "Söylemek zorundayım ki" der cevaplayan "bütün gazeteleri okuyup gün ve gün bütün televizyonlarınızı izledikten sonra tüm hayati konularda herkesin fikirlerinin aynı olması bizi şaşırttı. Kendi ülkemizde bu sonuca ulaşmak için habercilerimizi çalışma kamplarına gönderdik. Hatta tırnaklarını söktük. Siz burada bunların hiçbirini yapmak zorunda değilsiniz. Sırrınız nedir?"

Peki sır nedir? Bu haber bürolarında, iletişim fakültelerinde, hanercilikle ilgili yayınlarda sıkça sorulan bir soru ve cevabı da henüz milyonlarca insanın hayatı için büyük önem taşıyor. New York Times bu sorunun cevabını geöen yıl 24 Ağustos'taki başyazısında açıkladı: " Eğer şimdi bildiklerimizi daha önceden biliyor olsaydık, Irak işgali genel bir halk protestosuyla engellenirdi."

Bu ilginç itiraf aslında şu manaya geliyordu: Haberciler işlerini yapmamış ve Bush'un yalanlarını engellemek, ifşa etmek yerine bu yalanları kabul ederek, onaylayarak ve tekrarlayarak halkı kandırmıştı. Times'ın söylemediği ise kendi gazetelerinin ve geri kalan tüm medya Bush'un yalanlarını ortaya çıkarsaydı bir milyona yakın insanın bugün hala hayatta olacağıydı. Bu çok sayıdaki kıdemli kuruluşlarda çalışan çok sayıdaki habercinin düşüncesi. Bir kısmıyla bu konuda bizzat konuştum, bir kısmı ise bunu kamuoyunun önünde açıkladı.

Ne kadar ironiktir ki, sansürün özgür denilen toplumlarda nasıl işlediğini, totaliter bir toplumda haber yaparken anlamaya başladım. 1970'lerde Çekoslavakya'da Stalin yanlısı diktatörlük sürerken gizlice çekim yapıyordu. Yazar Zdener Urbanek'in de aralarında bulunduğu Muhalif grup "Charter 77'nin üyelriyle röportaj yapıyordum. Ve yazarın bana söylediği şuydu: "Diktatörlük rejiminde bir açıdan sizin batıda olduğunuzdan daha şanlıyız. Biz gazetelerde okuduğumuz ya da televizyonda izlediğimiz hiçbir şeye inanmıyoruz, çünkü bunların hepsinin yalan, hepsinin propaganda olduğunu biliyoruz. Ben de Batı'daki siz gibiyim. Artık propagandanın arkasındakilere bakmayı, satır aralarını okumayı öğrendik. Biz de sizin gibi gerçeğin daima tahrip edici olduğunu biliyoruz."

Vandana Shiva bu duruma "zapt edilmiş bilgi" adını vermişti. Kamu kuruluşlarındaki haksızlıkları ve skandalları ortaya çıkaran büyük İrlandalı gazeteci bunu yazısında çok iyi ifade etmiş: "Resmi olarak yalanlanana kadar hiçbir şeye inanma." Çok eski savaş klişelerinden biri savaşta ilk kurban verilenin gerçeklik olduğunu söyler. Hayır değildir. Habercilik ilk zayidir. Vietnam Savaşı sona erdiğinde Encounter dergisinin savaşı izlemiş saygın muhabirlerinden Robert Elegant bir makale yayınladı. "Modern çağda ilk defa" diye yazıyordu, "bir savaşın sonucu savaş meydanında değil, basılan gazetelerin sayfalarında ve televizyon ekranlarında belirlendi." Elegant savaşın kaybedilmesinden haberlerinde bu savaşa karşı çıkan habercileri sorumlu tutuyordu. Robert Elegant'ın görüşü Washington'da kabul gören bir hikmet haline dönüştü ve hala da öyle. Irak'ta Pentagon hazırlanmış senaryolara katıştırılmış gazeteciler türetti, çünkü eleştirel gazetecilij yüzünden Vietnam Savaşı'nın kabedildiğine inanıyorlardı.

Gerçek ise tam tersiydi. Genç bir gazete olarak Saigon'daki ilk günümde önemli gazete ve televizyonların bürolarını ziyaret ettim. Çoğunun duvarlarında Vietnamlıların ölü bedenlerinin ve parçalanmış, kopmuş kulakları testisleri tutan Amerikalı askerlerin fotoğraflarının olduğu panolar gördüm. Ofisin birindeki fotoğrafta ise işkence edilmiş bir adam ve işkence edenlerin başların üzerine çizilmiş bir konuşma balonu vardı:"Bu sana basınla konuşmayı öğretir."

Bu fotoğrafların hiçbiri gazetelerde yayınlanmamış, hatta telgrafla bildirilmemişti bile. Nedenini sordum. Kamuoyunda bunların asla kabul edilmeyeceğini söylediler. Zaten onları yayınlamak tarafsızlığa aykırı olacaktı. İlk başta ben de bu görünen mantığı kabul etmiştim. Ben de Almanay'ya ve Japonya'ya karşı yapılan haklı savaşın ve Anglo-Amerikan dünyasının tüm pisliklerini ortadan kaldıran etnik temizliğin hikayelerini dinleyerek büyüdüm. Fakat Vietnam'da kaldıkça zalimliğimizin yalıtılmış ayrılmış bir şey ya da sapkınlık olamdığını, savaşın kendisinin zalimlik ve gaddarlık olduğunu daha da iyi anladım. Bu büyük bir hikayeydi ve nadiren haber oluyordu. Evet, ordunun etkinliği ve yöntemleri bazı iyi haberciler tarafından sorgulandı. Fakat işgal kelimesi asla kullanılmadı. Kullanılan halkı "sakinleştici" kelime "kuşatılmış"tı. Amerika, Vietnam'ı kuşatmıştı.

İyi niyetli devin budalaca işler yaparak Asya'da bir bataklığa saplandığı kurgusu durmadan usanmadan tekrarlanıyordu. Sarsıcı gerçeği açıklamak My-Lai katliamı hakkındali atlatma haberleriyle geri dönen Daniel Ellsberg ve Seymour Hersh gibilere kalmıştı. My-Lai katliamının yaşandığı 16 Mart 1968 günü Vietnam'da 649 gazeteci vardı ve hiçbiri katliamı haber yapmamıştı.

Vietnam'da ve Irak'taki kasıtlı politika ve stratejiler neredeyse bir soykırıma dönüşmüştü. Vietnam'da evlerinden zorla tahliye edilmiş insanlar ve serbest ateş bölgelerinin yaratılması; Irak'ta 1990'larda dayatılan Ortaçağ kuşatmalarından farksız Amerikan ambargosu ve UNİCEF'in kayıtlarına göre beş yaşın altında öldürülen yarım milyon çocuk....

Irak ve Vietnam'da yasaklı silahlar kasıtlı olarak sivillerin üzerinde denendi. Ajan Orange Vietnam'daki genetik ve çevresel yapıyı değiştirdi. Ordu buna Cehennem Operasyonu adını verdi. Kongre üyeleri bu ismi fark ettiklerinde daha sempatik bir isim olan "Çiftlik İşçisi" operasyonu ile değiştirdiler, ama değişen bir şey olmadı. Irak savaşında Kongre üyeleri savaşa ne kadar çok tepki gösterdiler.Demokratlar bu işgali lanetlediler, yeniden isimlendirdiler ve uzattıkça uzattılar.... Vietnam Savaşı sonrasında yapılan Hollywood filmerli de "kabul edilmezi normalleştiren" medyanın birer uzantısıydı. Evet, içlerinde ordunun yöntemlerini eleştiren birkaç tanesi vardı, ama hepsi de işgalcilerin pişmanlılarının üstünde durmaya büyük bir özen göstermişlerdi. 

Bu filmlerden ilki şimdi bir klasik haline gelmiştir: Mesajı "Amerika acı çekmiştir, Amerika felakete uğramıştır, Amerikalı çocuklar doğulu barbarlara karşı ellerinden gelenin en iyisini yapmışlardı" demek olan The Deerhunter (Avcı). Filmin mesajı diğerlerinden daha olumsuz ve kincidir, çünkü filmin yapımı ve oyunculuğu göz alıcıdır. Söylemem gerekir ki bu benim bir sinema salonunda yüksek sesle protesto etmeme sebep olan tek filmdir. Oliver Stone Platton (Müfreze) filminin savaş karşıtı bir film olduğunu ve içinde küçük de olsa Vietnamlıları birer insan olarak gösteren sahneler olduğunu söyler. Fakat aynı zamanda bu film işgalcileri savaşın kurbanları olarak göklere çıkartmaktadır.

Bu konuşmayı hazırladığım sırada The Green Berets (Yeşil Bereliler) filminden bahsetmeyi düşünmüyordum. Ta ki ertesi gün John Wayne'nin yaşayan ene tkili oyuncu olduğunu okuyana kadar. John Wayne'nin oynadığı Yeşil Bereliler filmini 1968'te bir cumartesi akşamı Montogoery Alabama'da izledim. (Orada daha sonradan adı kötüye çıkan vali George Wallace ile röportaj yapmak üzere bulunyordum). Vietnam'dan yeni dönmüştüm ve bu filmi nasıl bu kadar abüsrd olduğuna inananmıyordum. Bu yüzden yüksek sesle güldüm, güldüm, güldüm... Tabii benim gülmemden dolayı ortalığı buz gibi bir hava sarmıştı. Yanımdaki güneydeki Freedom Rider hareketinin üyesi arkadaşım bana dönüp dedi ki: "Hemen dışarı çıkalım bu yerden, çabuk kaçalım..."

Otele dönerken bütün yol boyunca takip edildik. Fakat bizi takip edenlerin birisinin bile kahramanları John Wayne'nin yalan söylediğinin ya da o savaşa gitmek zorunda olmadığının farkına varıp varmadıklarından şüpheliyim. George W.Bush ve Dick Cheney'in de fark edilebilir bir biçimde beklediği gibi Wayne'nin yapmacık oyunculuğu binlerce Amerikalıyı Vietnam'a ölümüne gönderdi.

Geçen yıl Nobel ödülünü aldığında oyun yazarı Harold Pinter çığır açan bir konuşma yaptı: "Neden?" diye sordu ve ben de cevapladım: "Çünkü Amerikan devleti suçları yüzeysel olarak kaydederken, onları sadece yazılmış belgeler olarak bırakırken Stalin yanlısı Rusya'da hüküm süren sistematik vahşilik, geniş bir alan yayılmış zalimlik, bağımsızlığın amansız baskısı Batı'da çok iyi biliniyordu." Ve hala bu ortadan kaldırma ve sayısız insanın çektiği acıların nedeni olarak sınır tanımaz Amerikan gücü görülebilirdi. "Fakat" dedi Pinter, "bunu bilemezdiniz. Bu asla olmadı. Hiçbir şey asla olmadı. Hatta olurken bile olmuyordu. Hiç fark etmez, Faydası yok". Pinteri'in sözlerinde gerçeküstücülükten fazlarsı vardı. BBC ise İngiltere'nin en iyi oyun yazarının sözlerini göz ardı etmişti.

Kamboçya'yla ilgili birçok belgesel yaptım. Birincisi Sene Sıfır: Kamboçya'nın Sessiz Ölümü'ydü. Bu belgesel Pol Pot'un yükselişi için gerekli olan çözünmeyi gerçekleştiren Amerikan bombardımanını anlatıyordu. CIA dosyaları buna hiç şüphe bırakmıyor ki, Nixon ve Kissinger'ın başlattığını Pol Pot tamamlamıştı. Sene Sıfır belgeselini PBS'ye teklif ettim ve Washington'a götürdüm. Belgeseli izleyen PBS yöneticileri şok oldular. Kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar. Sonra bende dışarıda beklememi istediler. Sonunda kapıdan biri göründü ve bana "John çektiğin filme hayran kaldık ama Amerikan hükümetinin Pol Pot'un yolunu açtığını söylüyor olması bizi rahatsız etti" dedi. "Kanıtlarımın doğruluğundan şüphe mi ediyorsunuz?" dedim. Çok sayıda CIA dökümanından alıntı yapmıştım. "Ah,hayır..." diye cevap verdi, "Fakat bir hakem gazeticiyi danışmak için çağırmaya karar verdik".

Bu "hakem gazeteci" terimi geçmişte George Orwell tarafından icat edilmiş olabilir. Ve sonuçta bula bula çağırdıkları kişi Pol Pot tarafından Kamboçya'ya davet eilen üç gazeteciden biriydi. Ve  elbette filmin yayınlanmasına taraftar olmadı ve PBS'den bir daha haber alamadım. Sene Sıfır, 60 değişik ülkede yayınlandı ve dünyadaki en çok izlenen belgesellerden biri oldu. Amerika'da ise hiç gösterilmedi. Kamboçya'da yaptığım beş belgeselden sadece bir tanesi New York'taki PPS istasyonu WNET tarafından gösterildi. İnanıyorum ki sabaha karşı birde gösterildi. Herkesin uyuduğu bir saatte ve sadece bir kez yayınlanmasına rağmen Emmy ödülünü kazandı. Ne muhteşem bir ironi! Ödüle layık bir belgesel, ama izleyicisi yok!

Harold Pinter'in sarsıcı gerçeği inanıyorum ki emperyalizm ve faşizm arasında bir bağlantı kurmak ve daha önce neredeyse hiç anlatılmamış tarih için verilen savaşı betimlemekti. Bu medya çağının büyük sessizliğiyle. Ve bu bugünkü propagandanın gizli kalbiydi. Propagandanın o kadar geniş bir faaliyer alanı var ki, ben Amerikalıların çevrilen işleri mümkün olduğunca anlamaları ve bilmelerine her zaman şaşırmışımdır. Biz burada kesinlikle bir sistemden bahsediyoruz, tek tek kişilerden değil. 

Bugün çok sayıda insan problemin George W.Bush ve onun çeteci olduğunu düşünüyor. Evet, Bush çetesi varılabilecek en uç noktadalar. Fakat deneyimlerime dayanarak söylüyorum ki, onlar daha önce olanların aşırı bir versiyonu olmaktan başka bir şey değiller. Yaşamım boyunca Demokratlar Cumhuriyetçilerden daha fazla savaş başlattılar. Bu gerçeği göz ardı etmek gelecekte propaganda sisteminin ve savaş üretme sisteminin devam edeceğinin bir garantisidir.

İngiltere'de on yıldır iktidarda olan demokrat partinin bir kolu var. Görünürde bir liberal olan Blair, modern çağın herhangi bir başbakanından daha fazla kez İngiltere'yi savaşa soktu. Evet, şimdiki oyun arkadaşı George Bush, ama ilk aşkı yirminci yüzyılın son zamanlarının en acımasız başkanı Bill Clinton'dı. Blair'in halefi Gordon Brown da bir Clinton ve Bush tutkunu. Geçen gün Brown dedi ki: "İngiltere'nin İngiliz İmparatorluğu yüzünden özür dilemek zorunda olduğu günler sona ermiştir. Bunu kutlamalıyız."

Blair gibi, Bush gibi, Clinton gibi Brown da tarih için verilen savaşın kazanıldığı, İngiliz İmparatorluğu'nun yönetimindeki Hindistan'da İngilizlerin aç bıraktığı milyonların unutulacağı liberal gerçeğine inanıyor. Tıpkı milyonlarca insanın Amerikan İmparatorluğu'nda öldüğünün unutulması gibi. Ve Blair gibi halefi de profesyonel gazeteciliğin kendi tarafında olduğundan emin. Farkında olsa da olmasa da çoğu gazeteci kendini doğal bir merkez, modern hayatın dayanak noktası olarak gösteren, kendini ideolojisizlik olarak niteleyen bir ideolojinin taraftarları olmak için tımar ediliyorlar. 

Bu bugüne kadar gördüğümüz en tehlikeli ve güçlü ideoloji için çok iyi bir şey olabilir, çünkü bunun sonu belirsiz. Bu liberalizm. Ben liberalizmin meziyetlerini inkar etmiyorum, aksine liberalizm hepimizin yararına olacak bir şey. Fakat onun tehlikelerini, sonu belirsiz politikalarını ve propaganda için harcanan bütün gücü inkar edersek sonra gerçek demokrasi hakkımız hiç saymış oluruz. Çünkü gerçek demokrasiyle liberalizm aynı şeyler değil. Liberalizm 19.yüzyılda elit sınıfa bir koruma olarak ortaya çıkmıştır. Oysa gerçek demokrasi asla elit sınıfa devredilemez. Gerçek demokrasinin uğruna savaşılır, çaba gösterilir.

Savaş karşıtı bir koalisyon olan United For Peace and Justice'in kıdemli üyelerinden birinin sözlerinden alıntı yapacağım. Diyor ki: "Demokratlar gerçeğin politikalarını kullanıyorlar." Bu bayanın liberal tarihteki dayanak noktası Vietnam. Başkan Johnson'ın bir Demokratlar Kongresi'ndeki savaş karşıtı oylamadan sonra askeri birlikleri Vietnam'dan geri çektiğini söylüyor. Aslında olay bu değildi. Askeri birlikler Vietnam'dan tam dört uzun yıl sonra çekildi. Bu süre boyunca Birleşik Devletler Vietnam, Kamboçya ve Laos'ta bombalarla önceki yıllarda öldürdüklerindne daha fazla insan öldürdüler. Irak'ta da olan budur.

Bombardıman geçen yıldan beri ikiye katlandı ve bu rapor edilmiyor. Peki bu bombardımanı kim başlattı? Bill Clinton başlattı. 1990'lar boyunca Clinton, Irak'ta örtülü bir deyişle uçuşa yasaklı bölge olarak tabir ettiğimiz bölgeye bomba yağdırdı. Aynı zamanda da Irak'ı daha önce de bahsettiğim gibi 500 bini çocuk olarak kaydedilen, belki bir milyon insanı öldürerek ekonomik yaptırım denilen bir ortaçağ kuşatmasına maruz bıraktı. Sözde ılımlı medyamızda bu kıyım neredeyse hiç haber yapılmadı. 

Geçen yıl John Hopkins Halk Sağlığı Enstitüsü'nün yaptığı bir araştırmada Irak işgalinden beri 650 bin Iraklının işgalin doğrudan sonucu olarak öldüğü belirlendi. Resmi kayıtlar Blair hükümetinin bu rakamı güvenilir kabul ettiğini gösteriyor. Şubatta haberin yazarı Les Roberts bu rakamın Fordham Üniversitesi'nin Rwandan soykırımıyla ilgili yaptığı çalışmadaki ölü sayısıyla aynı olduğu söyledi. Medyanın Robert'in şok edici açıklamasına cevabı sessizlikti. Bir nesli organize bir şekilde öldürme serüveninin en muhteşem kısmı bu olaydan başka ne olabilir ki! Harold Pinter'in dediği gibi: "Hiç olmadı ki. Fark etmezdi."

Kendini solda gören birçok insan Bush'un Afganistan'a saldırmasını destekledi. CIA'nın Usame Bin Ladin'in desteklediğini göz ardı ediliyor. Clinton yönetiminin Taliban'a gizlice arka çıktığı, hatta CIA'nın onlara üst düzey brifingler verdiği gerçeği Amerika'da neredeyse hiç bilinmiyor. Afganistan'dan geçen petrol boru hattının yapımında Taliban petrol devi Unical'ın gizli ortağıydı.

Clinton hükümetinden bir yetkiliye Taliban'ın kadınlara zulmettiği hatırlatıldığında, "Bu gerçekle yaşayabiliriz" diye cevap vermişti. 11 Eylül'ün bir sonucu olarak Bush'un Afganistan'a saldırmaya karar verdiğine dair güçlü bir kanıt yoktu: ta ki iki ay önceye yani Temmuz 2001'e kadar. Bu Birleşik Devletlerde halk tarafından neredeyse bilinmiyor. Tıpkı Afganistan'da ölen sivillerin sayısı gibi. Bildiğine göre sadece bir orta görüşlü gazeteci Londra'da The Guardian'dan John Steele Afganistan'da ölen sivillerin sayısını araştırdı. Ve 20bin sivilin öldüğünü belirledi. Tabii bu bundan üç yıl önceydi.

Filistin'in hala süren trajedisi sözde Liberal sol kanadın sessizliğinin ve boyun eğişinin en büyük parçası olmakta. Sürekli Hamas'ın İsrail'i yok etmeye ant içmiş olduğu söyleniyor. New York Times, Associated Pres, Boston Globe... Bir tanesini seçin. Bu yolu standart bir yalanlayıcı olarak kullanıyorlar ve bu yanlış. Hamas'ın on senedir ateşkes çağrısı yaptığını kimse yazmadı. Bundan da önemlisi İsrail gerçeğinin farkına varmalarıyla geçen birkaç sene boyunca Hamas'ın tarihsel ideolojisinin değişmesine maruz kaldığı temelde bilinmiyor ve İsrail'in Filistin'i yok etmeye kendini adaması tarif edilemeyecek derecede korkunç bir şey.

Glasgow Üniversitesi tarafından Filistin'le ilgili haberler üzerine yapılmış öncü bir çalışma var. İngiltere'de televizyon izleyen geön insanlarla görüşmeler % 90'ından fazlası kanuna aykırı yerleşimcilerin Filistinliler olduğunu düşünüyor. Danny Schecter'in ünlü  deyişiyle: "Ne kadar çok televizyon izlersen o kadar az bilirsin".

Son zamanların en tehlikeli sessizliği ise nükleer silahlar ve Soğuk Savaş'ın geri dönüşü üzerine. Ruslar açık bir şekilde Doğu Avrupa'daki sözde Amerikan koruma kalkanının onları küçük düşürmek ve boyun eğdirmek için tasarlandığını anladılar. Yeni bir Soğuk Savaş başlatan Putin'den burada önceki sayfalarda bahsediliyor ve uzun süredir özlemle beklenen Güvenilir Silah Yenilenmesi adı verilen ve geleneksel savaşla nükleer savaş arasındaki ayrımı belirsizleştirmek için tasarlanmış tamamıyla yeni Amerikan nükleer sisteminin gelişimiyle ilgili büyük bir sessizlik var.

Bu sırada İran'da Irak'ın işgali öncesi oynadığı rollerin neredeyse aynısını oynayan liberal medyayla birlikte yumuşamaya başladı. Demokratlara gelince, Barak Obama'nın nasıl da Washington'daki eski liberal kuruluşların propaganda organı olan Dış İşleri Konseyi'nin sesi olduğuna bakın. Asker kuvvetlerinin geri çekilmesini isterken Obama şöyle yazmıştı: "İran ve Suriye gibi uzun vadedeki düşmanlarımıza karşı orduyu savaşa sürmemeliyiz." Bir de bunu liberal Oboma'dan dinleyin: "Geçen yüzyıldaki büyük tehlike sırasında liderlerimiz Amerika'nın örnek alınacak kahramanlık sayılacak bir biçimde dünyaya yol göstermesini ve onu yükseltmesini ve bizim sınırların ötesinde özgürlük arayan milyarlarca insan için ayağa kalkıp savaşmamızı sağladılar."

İşte bu propagandanın - isterseniz beyin yıkamak deyin - özü: Bütün Amerikalıların ve Amerikalı olmayan birçok insanın hayatlarına sızmak. Sağcıların solculara, laiklerden dindarlara pek az insanın bildiği gerçek son yarım yüzyılda Amerikan yönetiminin pek çoğu demokrasiler olmak üzere 50 hükümet devirmiştir. Bu süre boyunca otuz ülkeye saldırlmış ve bombalama yapılmış ve sayısız hayatlar kaybedilmiştir. Bush'un darbeleri haklı ve yerinde görülebili, ama ayağa kalkıp milyonların özgürlük arayışı için savaşmak hakkındaki demokrat zırvalarının çağrı sirenlerini kabul ederek işte o zaman tarih için verdiğimiz savaşı kaybetmiş oluruz. Ve o zaman derin bir sessizliğe gömülürüz.

Peki ne yapmalıyız? Bu soru konuşma yaptığım konferanslarda sık sık sorulur. Hatta bu konferanstaki toplantılar kadar bilgi toplantılarda bile sorulması ilginç değil midir? Benim deneyimim şudur: Üçüncü dünya ülkeleri denilen ülkelerde yaşayan insanlar bu soruyu nadiren sorarlar, çünkü ne yapacaklarını bilmektedirler. Kimisi canıyla, kimisi özgürlüğüyle bedel öder, ama ne yapacaklarını bilmektedirler. Bu soru demokratik sol'daki - küçük "d" - insanların cevabını hala bulamadığı bir sorudur. Gerçek haber, sarsıcı haber her zaman en önemli güç olarak kalacaktır. Bizim medyanın halk için çalıştığına kanmak tuzağına bizim düşmememiz gerektiğine inanıyorum. Bu Stalinci Çekoslovakya'da da doğru değildi, günümüz Birleşik Devletleri'nde de doğru değil.

Gazeteci olarak çalıştığım yıllar boyunca halk bilincinin günümüzde yükseldiği kadar hızlı yükseldiğini hüç görmedim. Evet bunun şekli ve yönü belirsiz. Bunun kısmen nedeni halkın politik alternatifler bakımından şüpheye düşmesi ve Demokratların seçimle belirlenen solu parçalamak ve laikleştirmekte başarılı olmalarıdır. Bu beyin yıkamanın ölçüsünü, yüksek yaşam standardı mitolojisini ve imal edilen bu korku halini düşünürsek eleştirel halk bilincinin artmasının daha da olağanüstü olarak değerlendirebiliriz.

Neden New York Times geçen yıl o başmakaleyle gerçeği kabul etmek zorunda kaldı? Bush'un savaşlarına karşı olduğu için değil elbette - gazetede İran'la ilgili haberlerin kapladığı yere bakın. Bu başmakale halkın medyanın gizli kalmış rolünün farkına varmaya ve satır aralarını okumaya başladığının ender bir onayıdır. İran'a saldırılması halinde ortaya çıkacak tepkinin ve ayaklanmanın boyutu tahmin edilemez. Ulusal ve yerel güvenliğin başkanlıkla ilgili yönergesi acil bir durumda, Bush'a hükümetin tüm makamlarını kullanma yetkisini vermektedir.

Anayasanın askıya alınması olasılıksız değil - yüzlerce, binlerce terörist ve düşmanların etrafında şekillenen yasalar çoktan kitaba girdi bile. Saddam'ı El-Kaide'yle ilişkilendiren propagandalardan ve 11 Eylül saldırılarından beri uzun yol kat eden halk tarafından tehlikelerin anlaşıldığına inanıyorum. İnsanların Demokratlara oy atmasının tek sebebi var: aldatılmak. Fakat onların gerçeğe ihtiyacı var ve gazeteciler gerçeğin ajanları olarak çalışmalılar, gücün mensupları olarak değil.

Bence insanların hareketlerinin ürünü, birleşik medyayı gözlemleyen, analiz eden, ona muhalefet eden beşinci bir sınıf mümkündür. Her üniversitedde, her iletişim fakültesinde, her haber dairesinde gazeteciliği öğretenler ve gazeteciler kendilerine bu sahte tarafsızlık adı altındaki kan dökümünde oynadıkları rolü sorma ihtiyacındalar. Medya içindeki böyle bir hareket şu ana kadar bildiğimiz çehrenin reforma uğrayıp değişeceğinin müjdecisi olabilir. Bunların hepsi mümkün. Sessizlik kırılabilir. İngiltere'de Ulusal Gazeteciler Birliği köklü bir değişime gitti ve İsrail'i boykot etmek için çağrıda bulundu. Medialens.org adlı web sitesi BBC'yi birebir hesap vermeye çağırdı. Birleşik Devletler'de muhteşem asi ruhlar interneti halk arasında popüler hale getirdiler. Hepsini burada tek tek sayamayacağım. Tom Feeley'in İnternational Clearing House'dan Mike Albert's Znet'ine Counterpunch Online'dan FAIR'in çıkardığı harika işlere...

Irak'la ilgili en iyi habercilik internet sayfalarında ortaya çıktı: Dahr Jamail'in cesur gazeteciliği ve Felluce kuşatmasında şehrin içinde haber yapan Joe Wilding gibi vatandaş gazeteciler...

Grek Wilpert's araştırmaları çoğu şu an Hugo Chavez'de amaçlanan kötücül propaganda olarak geri döndü. Hata yapma, Venezüella'da batıdaki yozlaşmış RCTV yanlısı kampanyanın arkasında duran çoğunluk için konuşma özgürlüğüne bir tehdittir bu. Bizim geri kalanımız için çözmemiz gereken zorluk, zapt edilmiş bilgiyi yeraltından çıkarıp yükseltmek ve onu sıradan insanlara ulaştırmaktır.

Acele etmeliyiz. Liberal demokrasi kollektif bir diktatörlüğe dönüşmeye doğru ilerliyor. Bu tarihi bir değişim ve medyanın bunun görünen sahte yüzü olmasına izin verilmemelidir. Bilakis medyanın kendisi popüler,acil çözüme ihtiyacı olan bir soruna dönüşmeli ve hemen harekete geçilmelidir. Gerçeklerin muhteşem savunucusu Tom Paine insanların çoğunluğu gerçekleri ve gerek fikirleri reddettipinde kelimelerin Bastille'i dediği fırtına zamanının geleceği konusunda uyarıda bulunmuştu. İşte o zaman, bu zamandır.


John Pilger
çeviri: Duygu Hazır
Bu konuşma 16 Haziran 2007 tarihinde John Pilger tarafından Şikago'da yapılmıştır.
Derin Devlet, editör:Cem Küçük, 2008 kitabından


John Pilger'in bahsettiği adresler:






* "Mass media owned by the TCC (Transnational Capitalist Class) continues to promote the fear of terrorism as a form of hegemonic mind control." ... link



* In the absence of the old Soviet block there is no use for NATO except to act as the foot soldiers for American dirty work.

Obama apparently wants to commit more destruction than he has already. Turning Libya into an utterly failed state was not enough. That act unleashed ISIS and Boko Haram and a wave of refugees. The coup in Ukraine ignited a civil war. The Syrian government hangs on but at a terrible price. Russia answered the call to help but America doesn’t want that war to end and will continue to use its allies to prevent a cease fire or an end to the conflict altogether.

It seems that the end of his presidency has made Obama more anxious and therefore more dangerous. There are now “boots on the ground” in Syria, so far just 300 Special Forces, but even that small number is too high and represents the extent to which the United States is committed to maintaining the imperialist project.


Only the now inevitable Republican nominee, Donald Trump, questions this premise of American foreign policy. Hillary Clinton assisted Obama in his designs and the supposedly left wing Bernie Sanders warns of non-existent Russian aggression, supports presidential “kill lists” and thinks that having U.S. troops in Syria is a fine idea.... link


* Throughout the entire crisis the United States has insisted its motives are pure, including its new plans for deploying some 4,000 NATO troops, including about half American, on Russia’s Eastern European borders north of Ukraine.


President Barack Obama told the U.N. General Assembly last year that the U.S. had no economic interests in Ukraine. But former State Department official Natalie Jaresko served as Ukraine’s finance minister until recently and Vice President Joe Biden’s son sits on the board of a major Ukrainian company. U.S. investment also has increased since the coup... link




* Kerry wants more propaganda: "Washington has provided physical and digital training to more than 750 Journalists Worldwide and the US is increasing its funding to 2.5 million dolar..." news 2016






"There is No War On Terror... There is A War OF Terror"...John Pilger
"So if you don't want "immigrants" in your "country"
Stop funding these Terrorist!
And these "immigrants" stays at his OWN HOME.






"Always look for the truth from the ground up, rarely from the top down. 
Journalists are never real journalists if they are the agents of power, 
no matter how they disguise that role. 
Real journalists are agents of people." 






It is our duty to protect our Homeland.
What's your excuse "yankee", so far from your Homeland!?

___________________

___________________