Translate

islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2016 Cuma

20.Yüzyılda Arap Milliyetçiliğini Besleyen Türk Aleyhtarlığı






Arabın Türke karşı tutum ve davranışları, 20.yüzyılda değişmiş değil, aksine pekişmiştir. Arap yazarları, bu konuda gerçek olmayan şeyleri, gerek kendi halklarına ve gerek Batı'ya "bilimsel görüş" kılığı altında günümüze değin sunmaya 
devam etmişlerdir.





20.Yüzyıl Başlarında Arapları Birleştiren Türk Düşmanlığı Unsuru


Geçmiş tarihleri boyunca Araplar kendi kendileriyle daima husumet halinde bulunan bir ulus olmuşlardır. Yaratılış itibariyle bencil ve bireyci oldukları için sürekli çekişmeler, boğuşmalar ve düşmanlıklar içerisinde yaşamışlardır. Fakat bütün bu düşmanlıklar içerisinde birleşir oldukları bazı hususlar vardır ki, bunlar arasında "İslam dininin Araplar için indirilmiş olduğu" inancı, "Arapçanın Tanrı dili oluşu" gibi ögeler yanında, Türk aleyhtarlığ öğesi yer almıştır. 20.yüzyılın başlarında bu düşmanlık oldukça güçlenmiş ve geliştirilmiştir. 1905 yılında Güneydoğu Anadolu ve Halep-Bağdat bölgelerinde yaşamış olan bir yabancı yazar, Arapları birleştiren Şeyin Türke karşı nefret olduğunu ve sırf bu nefret nedeniyle İslam birliği düşüncesinden uzak kalmak istediklerini ve sırf Türklerle aynı birlik içerisinde olmamak isteği nedeniyle "Panislamism" eğilimlerine karşı olduklarını ve hele başlarında Türkten bir halife görmekten tiksindiklerini anlatır. (1)



Kral Abdullah Araplar İçin, Türkün Felaket Getirici Irk Olduğu Tezine Sarılır


Arap milliyetçiliği davasının 20.yüzyılda belli başlı temsilcilerinden olan ve 1916 yılında Türke karşı Arap ayaklanmasında elebaşılık yapan Kral Abdullah, blindiği gibi, Mekke Şerifi Hüseyin'in oğludur. 1882 yılında Mekke'de doğmuş ve eğitiminin önemli kısmını İstanbul'da yapmıştır. Babası Hüseyin, Arap milliyetçiliğinin en ateşli taraftarlarındandı ve oğlunu da daha küçük yaşlardan itibaren kendisi gibi yetiştirmişti. Ne kadar ilginçtir ki, Arap milliyetçiliği duygularını Türk düşmanlığı duyguları içerisinde sürdürürken bile Abdülhamid'in sevgi ve iltifatlarına erişmişti ve bundan dolayıdır ki, Abdülhamid'e karşı çok büyük bir yakınlık ve hayranlık beslerdi.


Abdülhamid'in despot ve kötü ruhlu bir hükümdar olduğu biçimindeki görüşleri yadsır ve onu İslam dünyasının en değerli ve Müslüman yöneticilerin "...üstün yetenekte ve haysiyet duygusuna sahip son kalıntısı" sayardı. Ve işte tüm bu sahtelikler içerisinde Türke karşı düşmanlıklar sürdürürdü. Araptaki Türk nefreti duygularını kurcalarken Muhammed'in 1400 yıl önceleri yaptığı tanımlamalara ve kışkırtmalara yer verirdi. Babası Hüseyin'in yaptığı gibi, o da Türkü dinsiz ya da İslama yabancı ve az bağlı, benzeri nitelikler içerisinde gösterir ve böylece Arap indinde küçültmeye ve düşürmeye çalışırdı. 


Fakat daha başka yollarla da ve örneğin Türk hakkında Muhammed'in yerleştirdiği olumsuz hadislere itibare ederek, bunları daima canlı tutarak daha da etkili bir Türk düşmanlığı siyaseti sürdürürdü. Nitekim, Arapça ve İngilizce olarak yayımladığı anılarında Arap tarihinin geçmişini özetlerken ve bu arada, "...Arapların diğer düşmanları milliyetçi heveslere sahip ve Arap ırkından olmayan Müslümanlardır" derken, 1400 yıl önce Muhammed'in söylemiş olduğu; "Basık burunlu ve yüzleri yayvan, kalkanlara benzer Türklere karşı savaşmadan Araplar için kıyamet günü gelmiş olmayacaktır!" sözleri hatırlatır ve bu sözlerin Selçuk ve Osmanlı Türkleri bakımından bu şekilde değerlendirilmesi gereğinden söz ederdi.


Görülüyor ki, yüzyıllar öncesi Arap ordularının Orta Asya'ya yürümelerini ve Türklere karşı zaferler kazanmalarını diler nitelikteki idami emirler vaktiyle Arabi Türke karşı saldırıya yöneltmede nasıl iş gördüyse, bu aynı sözler 20.yüzyılda da aynı şekilde Arap liderlerinin ve şeyhlerinin ağzında Arabi Türke karşı ayaklandırmak, hem de yabancılarla birlik olup Türkü arkadan vurdurtmak bakımından aynı etkili işi görmüştür.


"Osmanlılık" Kavramını "Arapcılık" Şeklinde Anlayanlar


Osmanlılık davasına sarılan herkes, ister Arap olsun ister Türk, bilerek ya da bilmeyerek Araplılık duygularını güçlendirme ve Arap milliyetçiliği eğilimlerini geliştirme yolundaydı. Çünkü, hepsi için ortak olan hususlar vardır ki, Araplılık davasına yararlı olmaya yeterliydi. Bu hususları şöyle özetlemek mümkündür:


"Osmanlı devleti, bir şeriat devletidir, bir İslam devletidir. İslam, esas özü itibariyle her şeye üstündür, her şeyin en mükemmeli demektir. Hıristiyanlığa üstündür ve Batı İslamdan yararlanmak suretiyle gelişebilmiştir. Her bilim, her fen, he teknik İslamda vardır. Böyle olduğu içindir ki, İslamın özüne bağlı kaldığı ve onu bu şekilde uyguladığı sürece bir devlet, ister Arap devleti ister Türk devleti olsun, büyür, gelişir ve başarılara erişir. Fakat, İslamı ihmal ettiği, inkar ettiği, şeriattan uzaklaştığı an İslam devleti olmaktan çıkar ve çöker. O halde yapılacak şey, İslamın özüne sarılmaktır, ona dönmektir ve Batanın İslamdan kopya ederek başarıya ulaştığı kuruluşları aynen almaktır. Gerçek İslam uygarlığı engel değil, yatkındır, İslamın özünde bu uygarlık vardır."


İslamın en üstün bir kuruluş olduğu ve İslama dayalı şeriat devletinin ileri, uygar ve güçlü bir devlet olacağı düşüncesine saplanmayan yoktu. 19.yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı devletinde bu düşünceye inanmışlar çoktu. 1867 yılında Müslüm Rahmetullah al-Hindi adındaki bir Hintli Müslüman yazarın İzhâr el-Hak adıyla Arapça olarak yayımladığı kitap Türkçeye çevrilerek yayımlandığında, Osmanlı aydınları tarafından kapışılmıştı; işlediği tema buydu. Ahmed Faris al-Şıdyak adında birinin İstanbul'da 1860 yılında yayımladığı gazete, daha önceleri bu görüşleri savunurdu; aydın diye geçinen kim varsa bu tür görüşlere değer verirdi; İslamın özüne dönmek ve İslama aykırı davranmamak, büyük zaferlere, başarılara kavuşmak. 


Arapların ortaya attıkları ve geliştirdikleri bu düşünceler, ki kendi çıkarları bakımından kuşkusuz geçerli düşüncelerdi, Osmanlı toplumunun okumuşlarının da canı gönülden benimsedikleri düşünceler olmuştu. Zaten Osmanlı devletinin okumuşlar sınıfı, her şeyi Araplardan öğrenme hastalığındaydı. 19.yüzyılın başlarında Rifa'a Rafi al-Tahtavi'nin 1834'te yayımladığı bir kitapta bu yukarıda belirttiğimiz tez ele alınmıştı; bu kitap 1840 yılında Türkçeye çevrilmişti.


19.yüzyılın ikinci yarısında İslamın özüne dönme özlemi fevkalade güçlü bir akım olarak gelişti. Osmanlılık perdesi ve kisvesi altında geliştirildi. Afgan asıllı Cemaleddin afgani, bu düşüncenin en etkili yayıcılarından oldu. Muhammed Abdul'lar, Raşid Rıza'lar... vb. hep yukarıdaki düşünceyi geliştiren kişilerdir ve bizim zavallı okumuşlar sınıfımız işte onların bu zavallı düşünceleriyle beslenirdi. Ne hazindir ki, tüm bu saydığımız kişiler, İslamcılık perdesi altında ya Araplılık ya da Mısırlılık akımlarını alevlendiren kimselerdi. Osmanlılık davasına sarılmış ve Osmanlı devletini savunur görünerek Araplılık (ya da Mısırlılık) duygularını güçlendirmekle meşgul idiler.


Çünkü bunlar, yukarıdaki tezi Osmanlı devletine uygulamak suretiyle amaçlarına çıkış yolu bulmuşlardı. Osmanlı devleti, onların deyişine göre, İslama bağlı kaldığı sürece büyümüş, gelişmiş ve muazzam bir devlet olmuştu; İslamdan uzaklaştıkça da zayıflamış ve çökmüştür. O halde Osmanlı devletinin İslama dönüş yapması ve İslamı özüne en yakın biçimiyle uygulaması gerekirdi. Bunu söylerken bu yazarlar çok iyi bilmekteydiler ki, Osmanlı devletinin İslamı en koyu, en katıksız şekilde uygulaması halinde, bundan Araplık ve Araplılık davası kazançlı çıkacaktır. Çünkü İslam demek, onlara göre, Arabın kendi yaşamları, kendi gelenekleri, kendi bilinçliliği, kendi dilinin gelişmesi ve itibarı.. vb. demektir.


İşte Osmanlı devletine bağlılık gösteren Arap ve Mısırlı yazarların yarıaçık ve yarıkapalı biçimde yöneldikleri amaç bu olmuştur. Araplılığı yaşatmak, canlandırmak ve güçlendirmek için onların bu şekilde ortaya attıkları düşünceleri Türk yazar ve düşünürleri de paylaşır olmuşlardı. Osmanlılık pohpohlaması içerisinde Araplılık davasının savunucuları kesilmişlerdi, hem de Türkü hakir ve küçük görürcesine, Türkün çıkarlarını feda edercesine, Türkçe yerine Arapçayı, Türk tarihi yerine Arap tarihini, Türk gelenekleri yerine Arap geleneklerini yüceltircesine ve Türk toplumuna kabul ettirircesine. Aynı davranışın bugün dahi aynı kurnazlıklar ya da budalalıklarla sürdürmekte olduğunu görmekteyiz. Gerici gazetecilerin hemen hepsinde okunan şeyler hep Araplarla, Arap tarihi, Arap kahramanları ve gelenekleriyle ilgili şeylerdir.



Arap Milliyetçiliği ve Türkler - İlhan ARSEL
sayfa 181 ve 296
(1) Albert Kudsi-Zadch "A Diary on Mesopotamia in 1906"










26 Temmuz 2016 Salı

Türk Milleti İkinci Yolu Seçip Başaracaktır...




ME-LE Türk Halkını BELE (uyut)


1-Fethullah Gülen’in Onursal Başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından düzenlenen 28. Abant Platformu’nun sonuç bildirgesinde, “Devlet, tüm din ve mezheplere eşit mesafede olmalı. Bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalı veya statüsü tarafsızlık ilkesi ışığında yeniden tanımlanmalı” denildi. (YeniÇağ)


2-Öcalan görüşmelerinden sızan tutanakta gözden kaçan önemli bir bilgi var.
“-Öcalan: Kürtlerin yaşadığı gizli bir İslam var.
– Altan: Tarikatlar da örgütlendi.
– Öcalan: Geliştirin benden daha iyi biliyorsun.”


3-“Erdoğan Güneydoğu’da meleler ile görüşecek” diye bir haber geçti. 2012 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı, Doğu ve Güneydoğu’da imam ve Kur’an öğreticisi olarak çalışacak bin kişiyi mele olarak atamıştı. Mele Kürtçe bir kelime, Türkçeye ‘imam’ olarak çevriliyor. Aynı zamanda ‘molla’ kelimesinin de eşanlamlısı olarak kabul ediliyor. Doğu ve Güneydoğu’da varlığını koruyan medreselerde yetişiyorlar.


4-“Organ bağışına Diyanet darbesi” başlıklı haberde, “Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada, organ naklinin caiz olmadığı belirtilirken, sadece zaruret durumunda böylesi bir adım atılabileceği belirtildi.”


Bilimle kavgalı Eş’ari İslam’a hoş geldiniz. Emevi dini… Gene dini kullanarak bir devleti daha yıkmaya niyetlendiler öyle mi?İspanya’da Beni Ahmer Devleti(1232-1492) cemaatler-tarikatler nedeniyle yıkılmıştır. Yıkıldığında devlet içinde 1400 adet cemaat ve tarikat vardı. İngilizler yetiştirdikleri ajanlarına Osmanlı Devleti içinde tekkeler kurdurmuştu.

Dr. Ramazan Kurdoğlu “Evanjelizm- Dünya İmparatorluğu ve Türkiye” adlı kitabında, “Osmanlıların Avrupa masonluğunda kendi tarikatlarını bulduklarını ve bu aşinalığın masonluğun Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşmesini kolaylaştırdığını biliyoruz” diyor.

Ve Kurdoğlu devam ediyor, “İslamiyet ile masonluk bağdaşır mı? Cengiz Özakıncı’nın dediği gibi: ‘Ülkeyi perde gerisinden masonlar, perde önünden İslamcılar yönetiyorsa, bu durumda perde gerisindeki masonların ülkeyi perde önündeki İslamcılar aracılığıyla yönettikleri düşünülebilirdi.’


Masonluk milli değerlere karşıdır. Evrensel değerleri savunduğunu iddia eder. Bazı siyasi ümmetçiler-İslamcılar da milli değerlere karşı aykırı görüşleri her fırsatta dile getirmiyorlar mı?


Şimdi sözümüzü bir soru ile bitirelim. Günümüzde, İstanbul’daki camilerimizden birinde, Cuma günü Müslümanlara, Cumartesi günü Sabataylara vaizlik yapan hem tarikat mensubu, hem de mason locası üyesi bir hoca efendi var mıdır? Cevabı evet..” diye yazıyor.


Yavuz Sultan Selim’im Mısır’ı alması ile birlikte oradan Eş’ari din alimlerini İstanbul’a getirmesiyle Türklerin bilimle barışık aydınlık yüzü olan Maturidi İslam Eş’ari alimlerinin baskısıyla karşılaştı. Öyle ki; Yunus’un dizelerini okuyanların kelleleri vuruldu.


Günümüzde Ömer Dinçer’in Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemde Yunus’un; “Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni” Dizelerinin sansürlendiği gibi… Molla Kasım’ın varisleri…



Gelelim 4 haberin yorumuna:


Atatürk Cemaat ve tarikatlerin Beni Ahmer Devleti’nin yıkılışındaki rolünü incelemişti. Osmanlı’nın yıkılışı sürecindeki rollünü de iyi biliyordu. Kurtuluş savaşı sürecinde birçok tarikat şeyhi İngiliz, Amerika ve Yunanistan gibi işgalcilerin safında yer almış, iç isyanlar başlatmışlardı.


Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğunda, Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Böylece İslam Kur’an dini haline getirilerek, her biri ayrı bir din haline gelen tarikatlerin-cemaatlerin saltanatına son verildi.


Fettullah’ın Onursal Başkanı olduğu Abant Platformu’nun sonuç bildirgesinde, “Devlet, tüm din ve mezheplere eşit mesafede olmalı. Bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalı veya statüsü tarafsızlık ilkesi ışığında yeniden tanımlanmalı” denilmesinin arkasında amaç, süreci 1920 öncesine döndürerek, İslam’ı Evanjelizmin hizmetine verecek biçimde dönüştürmektir. Papa ile “hiçbir resmi sıfatı olmamasına rağmen” boşuna dinler arası diyalog başlatmadı. Kelime-i Şahadet’ten Peygamberimizin adını çıkararak Evanjelist Müslümanlığa adım attılar.


Altan’ın Öcalan’a; “Tarikatlar da örgütlendi” demesi, Tarikatların yabancı istihbaratların kontrolünde, Türkiye Cumhuriyeti Devletine savaş başlatarak, 100 yıl önce başaramadıkları Sevr projesini hayata geçirebilmek için çalıştıklarının itirafıdır aslında.


“Molla” kelimesinin de eşanlamlısı olarak kabul edilen meleler, Doğu ve Güneydoğu’da varlığını koruyan resmi olmayan medreselerde yetişiyor. İkbalini bebek katilinin ipine sarılmakta gören Erdoğan, meleler ile neyi görüşmüş olabilir? Bu adamların zihniyeti nedir? Konuşulmayan, yazılmayan üstü örtülü karanlık konular.


Organ bağışı “caiz değil” diyen diyanet, Eş’ari İslam anlayışı ile bana 433 yıl önce rasathanenin yıkılma fetvası veren şeyhülislamı hatırlattı: 3.Murad’ın emriyle şeyhülislam ; “Gözlem yapmak uğursuzluk getirir. Meleklerin sırlarını küstahça anlamaya çalışmanın vahim sonuçları çok açıktır. Gözlem yapılan hiçbir memlekette işler yolunda gitmemiş ve devlet yapısı mutlaka zelzeleye uğramıştır” diye fetva verdi. Bu fetvayla Tophane’deki rasathane yerle bir edildi.


Tophane’de rasathane yıkılırken, Avrupa’da Galilei, Kepler, Pascal, Leibniz, Newton gibi bilim adamları Uluğ Bey’in açtığı yoldan yürüdüler.


Mavi kitabın yazarı Arnold Toynbee 1960’lı yıllarda şöyle bir uyarıda bulunuyor: “Batı için Güney Müslümanlığı (Suudi Arabistan – Kahire ekseni) tehlike olmaktan çıkmıştır. (Bir şeyhi satın alıp diğerlerini yönetebilirsiniz.) Ancak Kuzey Müslümanlığı (Semerkant – Buhara İstanbul ekseni veya Türk Müslümanlığı) mutlaka kontrol altına alınmalıdır. Batı için her daim tehlike oluşturabilir. (Daima Atatürk gibi bir asi çıkarma potansiyelleri vardır.) Dr. Ramazan Kurtoğlu”


Merve Kavakçı Erdoğan’ı eleştirirken, “Rejimin hedefinde Kürtler ve muhafazakarlar vardı. Bugün İmralı ile görüşme aşamasına gelindi fakat 28 Şubat’la yüzleşme bir türlü tam anlamıyla olamıyor” dedi.


1919 ve sonrası yıllarda yabancı istihbaratların kontrolündeki tarikat ve cemaatlerin Kürtçülerle yaptığı ittifak günümüzde yeniden ortaya çıktı.


Ülkemizde sadece Türklüğe operasyon yapılmıyor. Türk Müslümanlığı olan bilimle barışık Maturidi(Kur’an İslamı) Müslümanlığına da operasyon yapılıyor. Müslüman Türkler uyanmasın diye “Müslüman maskeli bir parti” kullanılarak operasyonu gerçekleştiriyorlar.


“Koalisyondan Kan Damlıyor” başlıklı yazımda; 10 Kasım 1938’den sonra T.C. Devleti’ni dönüştüren emperyalist devletler, kullandıkları yerli siyasetçileri bir sevgili itinası ile kullanıp deşifre etmezken, bu yeni işbirlikçileri “tepe tepe bir metres gibi” neden kullanıyor acaba? Diye sormuştum. Sorunun cevabını bu yazımda vereyim:


Kuzey Müslümanlığı (Semerkant – Buhara İstanbul ekseni veya Türk Müslümanlığı) operasyona uğruyor. Eş’ari Müslümanlığa evrilerek emperyalizmle uyumlu hale getiriliyor. Müslüman maskeli siyasetçilerin ülkeyi parçalanma noktasına getirmesi ve emperyalizmin elinde oyuncak olması, sadece siyasi iktidarı değil, destekçilerinden de nefret edilmesine neden oldu. Milli, vatanın birlik ve bütünlüğünden yana olan kesim, bu mandacı zihniyetten her gün daha fazla nefret ederken, temsil ettikleri bütün simgelere de soğuk bakmaya başladı.


Bir değeri dönüştürmek, yok etmek isterseniz, o değeri en itibarsız kişi ve kurumların kullanımına verirsiniz. Bu yeni işbirlikçileri “tepe tepe bir metres gibi” kullanmalarının nedeni, muhalif olan kesimin işbirlikçilere olan nefretini artırmaktır. Çünkü o kişi ve kurumlara olan nefretiniz, “fark etmeden” savundukları bütün kavramlara karşı da yönelecektir.


Bir lise müdürü öğrencilerin arasında ateistliğin arttığını söyleyerek bir gözlemini aktardı. Mevcut siyasi uygulamalara, yolsuzluklara, talana kızan öğrenciler aralarında şöyle konuşuyormuş: “Allah varsa, bunların yaptığını görmüyor mu? Olsaydı bunlara izin vermezdi.”


AKP siyaseti sadece ülkeyi bölünmeye götürmüyor, bütün değerleri parçalıyor. Yıldırımlara gebe gerilimler yaratıyor. Egemen Bağış Amerika’da; “Biz Osmanlı’nın 1860 misyonunu temsil ediyoruz” demişti.


1860 ile başlayan süreç Duyun-i Umumiye’yi getirdi. Devlet en verimli topraklarını kaybetti. Atatürk’ün adını kazımak isteyen mandacı siyasiler, son Halife Abdülmecit’e “dedemiz” demişti. Biz de; “PKK’nın kirli parası 50-60 milyar doları pazarlık konusu yapan” AKP’ye yakışır diyoruz. Tarihçi Sinan Meydan’ın verdiği bilgiye göre; dedeleri Abdülmecit Efendi halifeliğini satışa çıkartıp Mısır ile pazarlığa oturmuş(!).. Herkes kimi seveceğini iyi biliyor(!)..


Bize gelince, önümüzde iki yol var:

Ya olanlara teslim olup yok olacağız, ya da “bütün hainlerin işaret fişeği çakılmış gibi” ortaya çıkmasını fırsata dönüştürüp bir “ARINMA” sürecine girip, 1938 tarihinde yarım kalan T.C. Devletinin oluşumunu tamamlayacağız. Bir defa daha emperyalist canavarlar arkasına bakmadan kaçacak.


Türk Milleti ikinci yolu seçip başaracaktır.



Zahide Uçar
İLK KURŞUN 12 Mart 2013










23 Temmuz 2016 Cumartesi

İran’a şeriat ’demokrasi’ ve ’özgürlük’ vaatleriyle geldi








AKP’nin Anayasa tasarısı hazırlıkları, Türkiye’nin bir saklı gündeminin doğmasına neden oldu: "Darbe mi? Şeriat mı?" İşte Türkiye’nin gizli gündemi bu soru. Herkes bunu tartışıyor. Ne rastlantı; yıllar önce, İslam devriminden önce benzer soru İran’ın da gündemindeydi. İranlı solcular, demokratlar, liberaller ve milliyetçiler bu soruyu tartışıyordu, darbeye karşı çıkıyorlardı. Gelin İran’ın İslam devrimi öncesi ve sonrası günlerine gidelim. Bir de, "mahalle baskısı" var mıymış görelim.




MERHABA. 
Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.

Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.

Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.

Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı. 

Şah’ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk. 

Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.


ÜZERİNDE DURMADIK

Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.

Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.

Pek üzerinde durmadık bu olayın, "Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük.

Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

Haberi ciddiye almadık; "Üç beş sapsızın işi" dedik.

Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "Ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk. 

Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.

"Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı. 

Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı! 

Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.

Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak" "Eylem Birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk. 


GEÇİŞ SANCILARI SANDIK

Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu. 

Şiraz’da "İslam Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu. 

Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..

Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.

Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.

Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı.

Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.

Hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık. 


REFERANDUM OYUNU

Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.

Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı. 

Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?"

Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?

Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "İslam’a evet mi, hayır mı diyorsunuz?"

Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"

Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler. 

Sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.

Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.


HALKI ANLAYAMADIK

Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.

Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesi’ni kapattırdılar. Sıra sonra "Keyhan" Gazetesi’ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.

Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu. 

Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.

Örtünmek moda oldu!

Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu. 

Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.

Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.

Kaçanlardan biri de bendim.

Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır. 

(Not: Bu metin, Bahman Nirumand’ın "İran" kitabından derlenmiştir.)



*



Türkiye’nin İran benzerliği çok şaşırtıcı

ÖNCE bir tespit yapalım: Diyorlar ki, "Türkiye, İran’a benzemez!" Yanılıyorlar. Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:


- 19. yüzyılda İngiltere’nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı. 

- İki ülke de tarım ülkesiydi.

- 20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi. 

- Her iki ülke 1920’lerde yeni liderleriyle yönetildi:

- İran’da subay Rıza Han (Pehlevi), "ormancılar ayaklanmasını" bastırıp yönetimi devirerek kendini "Şah" ilan etti.

- Türkiye’nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk’tü.

- Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. 

- Ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. Kılıf kıyafet devrimi yaptılar. 

- Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.

- İran 1940’ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.

- İran’da 1951’de, Türkiye’de 1960’ta "milliyetçi/ulusalcı solcu" askerler darbe yaptı.

- İran’da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.

- CIA, İran’daki darbeci Musaddık’ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza Pehlevi’yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.

- Türkiye, 1961’de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.

- 1960’lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu. 

- Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD "abi" rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.

- Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.

- Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.



YEŞİL KUŞAK PROJESİ

Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970’li yılların son dönemini bir hatırlayalım.

- Sovyetler Birliği, Afganistan’a girmişti.

- ABD’nin kontrolündeki Şah, İran’ı terk etmişti. Türkiye’de büyük bir sol dalga vardı.

Soğuk Savaş döneminde siz ABD’nin yerinde olsanız ne yaparsınız?

- İran’da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.

- Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.

- ABD, Şah’tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran’da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.

- Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "Amerika ve İngiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" diye açıklama yaptı.

- ABD, Sovyetler Birliği’ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.


Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu.

Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar "İslam Cumhuriyeti’ne izin vermeyeceğim" diyordu.

Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar’ı destekliyordu.

Bahtiyar, ABD ve İngiltere’ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.

Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.

Sonunda Humeyni, Tahran’a geldi. Yerleştiği "Refah Okulu"nda, liberal-İslamcı Mehdi Bazargan’ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD ve Avrupa bu "ılımlı İslamcı" atamadan mutlu oldu.


Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.

Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi.

Askerler bu kez Beni Sadr’ın imdadına yetiştiler; darbe yapabileceklerini söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

Mollalar iktidara yerleşti. "Ilımlı İslam" istemiyorlardı!


DESTEK ESNAFTAN

İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. Sadece 1963’te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemini gerçekleştirmişlerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye’ye sürgüne gönderilmişti.

Durum aslında bizim Nakşibendiler’e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse...

Türkiye’deki İslami hareketler ile İran’daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?

Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:

Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu Bazar esnafıydı. 

Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.

Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık.



Şimdi tekrar başa dönüp soralım: Türkiye, İran’a benziyor mu?



Soner Yalçın
22 Eylül 2007, Hürriyet









"Hakikatleri başka kalıplara sokarak tanınmaz hale getirenlerin amacı tarih yazmak değildir."










25 Mart 2016 Cuma

World Media in uninterested to the terrorist attacks in the Middle East....







World Media is uninterested to the terrorist attacks in the Middle East







"The last time a wave of bomb attacks were carried out against European civilian targets, 'leftist' or 'communist' groups were blamed. Eventually the truth came out that those groups were deliberately framed and the real perpetrators were 'commando' type groups working directly under the imperial aegis of NATO, which is to say, the USA, its agents and ideological sympathizers in Europe."

"The point of this wave of bombings and shootings was to divide, manipulate, and control public opinion using fear, propaganda, disinformation, psychological warfare, agents provocateurs, and false flag terrorist acts to achieve the strategic aims of Western governments, in particular the US government."

Note that the airport is just a couple of kms from NATO HQ. But the jihadists apparently weren't interested... 

Note also that within a 200m range of Maalbeek metro station, the jihadists had a choice of targeting the US embassy, the European Parliament, the European Council building, and any number of European Commission buildings. But again, the jihadists apparently weren't interested, and preferred to attack civilians, which included (no doubt) Muslims. Remember, this is NATO and EU headquarters, the two organisations under which the bombing of Iraq, Afghanistan, Libya and Syria have taken place. 

Who is Bombing European Civilians?
Sott.net 22.03.2016 /more:






Brussels attacks: Video purporting to show Zaventem Airport explosion was shot in 2011 . CCTV purporting to show the deadly Brussels Airport explosions appears to be fake. The footage resembles a video of the moment a bomb attack took place at Domodedovo Airport in Russia in 2011. - link:





*



Of all the authoritarian 'leaders' that benefit from the insecurity created by 'Muslim terrorism', the political elite of the state of Israel benefit the most. And of all the people who suffer from terrorist attacks, people of Muslim faith suffer by far the most. Israel, a country created on stolen Palestinian land and surrounded by Muslims, requires the continued threat of 'Islamic terrorism' to justify its existence. In pushing this insane agenda so far, by encouraging Europe and the 'West' to adopt Israeli attitudes towards Palestinians, it seems that the conditions are being created whereby the events of Nazi Germany may well repeat, only this time with Muslims in the position of the Jews. 

Former Israeli Intel Operatives Run Security at Brussels Airport - link:


















terrorism is terrorism
has no religion
nobody blamed the Norway bomber  Anders Breivik as "Christian"
STOP ISLAMOPHOBIA











and others....
20 March 2015 Yemen 137 killed
18 April 2015 Afganistan 33 killed
26 June 2015 Tunisia 38 killed
29 June 2015 Yemen 36 killed
12 November 2015 Beirut 43 killed
19 November 2015 Nigeria 31 killed
8 January 2016 Libya 65 killed
28 February 2016 Bagdad 70 killed



University of Mosul bombing preceded Brussels attack. Why no coverage?










*




Back from Syria, Véronique Besse a member says France is "indirectly supports EI"
La France "indirectly supports (the group) Islamic State" in Syria, said Thursday Véronique Besse, MP non-registered Vendée and member of the Movement for France (MPF), which just met Assad in Damascus two Christians right deputies.

La France "soutient indirectement (le groupe) État islamique" en Syrie, a affirmé jeudi Véronique Besse, députée non-inscrite de Vendée et membre du Mouvement pour la France (MPF), qui vient de rencontrer Bachar al-Assad à Damas avec deux autres députés chrétiens de droite.







Zionism And ISIS: Opposing Forces Or Two Sides Of The Same Coin?








Over the past decade, the Middle East — the cradle of civilization and the birthplace of the three major monotheistic religions — has become a flashpoint for religious extremism and fascism. The general public has grown used to associating radicalism with Islam, even to such an extent that the general notion is that the Islamic faith is the expression of religious extremism par excellence.

Yet such assessments have generally failed to take into account an equally dangerous radical trend that has been unfolding in the region for decades — Zionism....more:










Hackers have claimed that a number of Islamic State supporters' social media accounts are being run from internet addresses linked to the Department of Work and Pensions. A group of four young computer experts who call themselves VandaSec have unearthed evidence indicating that at least three ISIS-supporting accounts can be traced back to the DWP....more:












WHY İS İT WRONG FOR DİCTATORS OR TERRORİST TO KİLL İNNOCENT CİVİLİANS, AND RİGHT OR EXCUSABLE FOR THE UNİTED STATE, DO EXACTLY THE SAME?

WHEN PEOPLE TALKS ABOUT TERRORISM IS ALWAYS "THERE", AND THEY DON'T KNOW THAT THEY WERE SUPPORTED "HERE".


THERE ARE MORE CİVİLIAN CASUALTİES İN THE MİDDLE EAST, AFGHANISTAN, VİETNAM, JAPAN, SOUTH AMERİCA. ETC. BY THE BOMBS OF USA , THEN 9/11 (WHICH IS ALSO AN INSIDE JOB-SB) ...

DOUBLE STANDARD

IF YOU REPEAT A LIE OFTEN AND OFTEN THAT BECOMES TRUTH TO THE PEOPLE, AND THAT STRATEGY IS WORKING SUCCESSFULLY

John Pilger - The War On Terror - Truth & Lies / watch:

There is No War On Terror... There is A War OF Terror...John Pilger / watch:






"IF WE WANNA GO TO WAR, WE HAVE TO SELL TO THE PEOPLE...AND LETS SCARE THE HELL THE PEOPLE...THE FACTS DON'T MATTER.... MAKE PROPAGANDA AND LETS CREATE A WAR"


BASED ON A DETAİLED İNVESTİGATİON OF THE FACTS...JAPAN WOULD HAVE SURRENDERED EVEN İF THE ATOMİC BOMBS HAD NOT BEEN DROPPED.
US STRATEGIC BOMBING SURVEY 1946


IN 1972:
PRESIDENT NIXON: 
WELL NO,NO,NO... I'D RATHER USE THE NUCLEAR BOMB.
HENRY KISSINGER:
THAT' I THINK WOULD JUST BE TOO MUCH.
PRESIDENT NIXON:
THE NUCLEAR BOMB? DOES THAT BOTHER YOU?
PRESIDENT NIXON:
I JUST WANT YOU TO THINK BIG, HENRY, FOR CHRIST'S SAKES.


THINKING BIG, IS WHAT BUSH ASTRIMINATION DID IN 2003
NOTHING WHAT COLIN POWELL CLAIMED WAS TRUE....

FALSE CLAIMS OF JOURNALIST IN PAPERS
WAS "ONE YEAR LATER" WITH  APOLOGIZING IN PAPERS
JOURNALIST IN BED WITH POLITICIANS AND WAR MERCHANTS, CAN NOT WRITE OTHERWISE...! 

THAT MAKES THESE JOURNAISTS "A COLLABORATOR".

THE WAR YOU DON'T SEE: "PROPAGANDA" JOHN PILGER / watch















THEY ARE PREPARING A WW3, DON'T YOU SEE IT?
STOP THE TERRORISM!
SB







21 Ocak 2015 Çarşamba

BATI'YI ÜRKÜTEN NEDİR?





'AVRUPA KİN KUSUYOR!' 
5 Aralık 1992 



Ne tuhaf, içimden çok başka şeyler yazmak geliyor; mevsim döndü, İstanbul'da ağaçlar, yapraklarını, ancak Kasım  sonuna doğru, sahiden döküyorlar; oysa hepimiz Eylül'den itibaren bu işin yürüdüğünü sanınz; kışa geçiş derseniz, sanırım en mükemmel şekliyle Nâzım Hikmet'in Bursa Cezaevi'nde, 12 Aralık 1945 gecesi yazdığı şiirle anlatılmıştır: 

"Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta: / pul pul altın / bakır / tunç ve tahta / Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık / ve dağlar dumana batık / kurşuni, sırılsıklam / tamam / sonbahar belki bugün bitti artık / yaban kazları hızla gelip geçti demin / Derhal İznik gölüne gidiyorlar / havada serin / havada is kokusu gibi bir şey / havada kar kokusu var..." 



Oysa Türkiye bu kışa, Batı'lı 'dost ve müttefiklerinden' (!) yöneltilmiş öyle bir baskıyla giriyor ki, şaşmamak mümkün değil! Benim gibi, bu işin hep böyle olacağını yıllardır yazmış olanlar, şaşmıyor elbet; ama yıllardır Batı'ya ve Batılılar'a şirin görünmek çabasında olan Süleyman Demirel, son İngiltere ve Belçika ziyaretlerinden sonra, adamakıllı şaşmış görünmektedir: 

"...Avrupa Türkiye'ye nasıl bakıyor? Avrupa kin kusuyor, ne kadar üçkâğıtçı varsa, yalan yanlış birtakım bilgiler toplamışlar. Yâni değişen dünya şartları içinde Türkiye'nin bir güç olarak ortaya çıkmasından çok rahatsızlar." (Hürriyet, 26 Kasım 1992) 


Bunlar Başbakan'ın sözleri, anlaşıldığına göre, temcit pilavı gibi, pişirip pişirip önüne, yine Kıbrıs Meselesi'ni ve İnsan Hakları Davası'nı sürmüşler; amaçları açık, Türkiye'yi Kıbrıs'ta yenik düşürmek, haklı olduğu halde haksız göstermek; insan hakları davasında ise, kendi ülkelerinde neler yaptıklarını görmeyip, Türkiye'de bir olanı bine büyütüp öyle yansıtmak! 

Peki, çare? Başbakan'ın da, genellikle ülkemizde iktidarda olan öteki yöneticüerin de, dönüp dolaşıp sakalımıza dayadıkları çözüm aymdır: Aslında biz haklıyız ama, haklı olduğumuzu bu adamlara yeterince anlatamamışız, yarından tezi yok, büyük aydınlatma kampanyalarına girişelim, gerçeğin ne olduğunu bütün dünyaya gösterelim, o zaman belki durum lehimize dönecektir. 

Ben bu sözlere oldum bittim gülerim. 

Gülerim çünkü; prensip olarak Batılılar'ın hangi sorunda, kimin haklı kimin haksız olduğunu, yanlış büdiklerini varsayıyor; yok böyle bir şey, yaptıkları en bayağı anlamıyla politikadır, yoksa kimin haklı, kimin haksız olduğunu pekâlâ büirler, ama haklının haklı olması işlerine gelmez, çünkü neyin nasıl olması gerektiği konusunda, önceden verilmiş kararları, handiyse yüzyıllardır değişmemiş önyargıları vardır. 

Onların amacı, Kıbrıs'ta Türklerin mi, yoksa Rumların mı haklı olduğunu araştırmak değil; istedikleri, Türkleri ya Rumlara  kul etmek, ya da adadan sepetlemek! Bunun böyle olduğunu anlamak için, Bosna/Hersek dramını yakından incelemek kâfi! Orada kan gövdeyi götürüyor, Ümmet-i Muhammedi göz göre göre, hem de burunlarının dibinde boğazlıyorlar; İnsan  Hakları şampiyonu Batılılar, kıllarını bile kıpırdatmıyorlar; neden, çünkü Avrupa'nın ortasında Müslüman istemiyorlar! 

Buna mukabil, Barış Harekâtından bu tarafa, on yedi senedir, tek damla kan akmamış Kıbrıs'a burunlarını sokmaya çalışıyorlar; niye, çünkü orada Türk Federe Devleti gittikçe güçlenen ve kök salan bir yapılanma içindedir, bu gidişle onu oradan sökmek, ilerde çok daha zor olacaktır; iyisi mi, şimdiden çözülmüş, geride bırakılmış sorunları bile yeniden hortlatır, hem Denktaş'ı, hem de Demirel'i zor durumda bırakırsın, olur biter! 

Sadece şunu görmek, Batılılar'ın soruna nasıl yaklaştıklarını görmeye yetmez mi? İşlerine öylesi geldiği için, insan haklarının ihlâl edildiği, yaşamak hakkının her dakika çiğnendiği Bosna/Hersek'e kesinlikle karışmıyorlar; buna mukabil, kimsenin tedirgin olmadığı, tek damla kanın akmadığı, hiçbir insan hakları ihlâlinin söz konusu olmadığı Kıbrıs'a burunlarını ille sokmaya çalışıyorlar. Sen bu kadar önyargılı, bu kadar içten pazarlıklı bir kesime, istersen ağzınla kuş tut, kendini nasıl tanıtacaksın; gerçekte haklı olduğunu nasıl kanıtlayacaksın? 

Ben bunu bilirim bunu söylerim, hem de kırk senedir: Türkiye kendini Batı'ya gerçek kimliği ve davranışlarıyla tanıtamaz; çünkü Batı kesinlikle onu tanımak niyetinde değildir. Sovyetler'in dağılması, komünizm ipoteğinin kalkması; gerçek yüzlerini, büsbütün meydana çıkarıyor: 

Yarın Türkleri, Batı uygarlığının baş düşmanı ilan ederlerse, hiç şaşmayalım! 






* * * 





BATIYI 'ASIL' ÜRKÜTEN NE? 
19 Aralık 1992 



Stockholm Üniversitesi'nde 'siyaset' öğreten, Pakistanlı hoca, Dr. İstiyak Ahmed, Batılı 'Sistem'in Türkiye hakkındaki görüşlerini özetlerken, ilginç sözler söylemiş; meselâ demiş ki: 

"...Türkiye çok Batı yanlısı görünüyor; bu görüntüsüyle de, çok daha büyük bir oyunun parçası olduğu anlaşılıyor. Daha önce komünizme karşı oynanan oyunun da bir parçasıydı. (...) Her şeye rağmen, Türkiye'nin beğendikleri yanı, laik bir devlet olması. Batı bugün Türkiye'nin, Ortaasya'daki etkisinin artmasını umut ediyor. Suudi Arabistan ve İran'ın bölgede etkili olması yerine, Türkiye'nin etkili olmasını yeğliyor. Batı'nın Türkiye ile bu kadar ilgili olması, hiç kuşkusuz, Türkiye'deki Batı çıkarlarından kaynaklanıyor." (Cumhuriyet, 6 Aralık 1992) 

Bilmediğimiz şeyler değil, uzun süredir Türkiye'de de konuşulan, tartışılan fikirler! Aslında bu, Batılı 'Sistem'in, komünizmin tehlike olmaktan çıkması üzerine; kendisini tehdit edebilecek tek tehlike olarak gördüğü, İslam radikalizmini' etkisiz kılabilmek için, düşündüğü çare! Türkiye'yi, 'Truva Atı' gibi kullanmak; böylelikle, hem Türk hem Müslüman âleminde, Batı yandaşı, 'laik' ülkeler zinciri kurmak! 

İyi hoş da, benimser göründüğü bu düşüncenin geçerliğinden, pek de emin görünmüyor... Neden mi, onu da ünlü Türkolog Beningsen'in kızı, Ortaasya Araştırmaları Derneği görevlisi Mary Broxup'un ağzından öğrenelim. 

"...anladığım kadarıyla Batı, Ortaasya Cumhuriyetleri'ndeki gelişme ve kalkınmanın, Türkiye modeline uygun olmasını istiyor. Ama şimdilerde bir kısım diplomatlar ve akademisyenler, 'Türkiye kendi kendine yeniden inşa halinde, toparlanıyor, bu olguya dikkat etmemiz gerek' yaklaşımı ve düşüncesi içindeler. Batı'da da bu korku var. Ama şu anda İslamiyet'ten, Türkiye'den ya da Osmanlı İmparatorluğu'nun yeniden canlanması olasılığından daha fazla korkuyorlar..." 

O 'korkuyu da, epey etkili, daha etkili kılan meğerse Ruslar'mış; Mary Broxup öyle diyor: 

"...Ortaasya'daki Türk Cumhuriyetleri ve eski Sovyetler Birliği'ndeki diğer Müslüman cumhuriyetler konusunda Rusya bu korkuyu kullanıyor. Rusya bu şekilde, örneğin Tacikistan'a askeri müdahale gibi hareketlerinde Batı'nın desteğini kazanmak amacıyla bunu yapıyor. Rusya'ya göre Müslümanlık ve Türklüğün birleşimi kadar korku verici bir durum olamaz. İran tehdidi onlar için o kadar önemli değil. Rusya için Müslümanlık ve Türklüğün canlanışı kötülük anıtı haline geldi." (Cumhuriyet, 6 Aralık 1992) 

İlginç değil mi? Müslümanlıktan korkuyorlar. Müslümanlığın tehdidini ortadan kaldırmak için, çare saydıkları 'laik' Türkiye'nin, Müslüman ve Türk cumhuriyetlerle yakınlığından;  başka deyişle, Müslümanlığın ve Türklüğün birleşmesinden daha çok korkuyorlar. 

Dr. İstiyak Ahmed de, aynı hassas noktaya şöyle parmak basmış: 

"...Batı'nın, dünyada büyük bir güç olarak ortaya çıkacak, kuvvetli bir Türkiye'den, rahatsızlık duyacağını sanıyorum. Batı'nın bu durumu kabul etmeyeceği düşüncesindeyim. Bence, bu gerçeklerin ışığında, Türkler'in oynayacağı rol, çok güç ve duyarlıdır." (Cumhuriyet, 6 Aralık 1992) 


Türk ve İslam dünyasını bilen, iki yabancı ilim adamının; söylediklerinden, anlaşılan nedir? Batılı 'Sistem', istediği kadar uygarlıktan, insan haklarından, inanç özgürlüğünden bahsetsin; hâlâ daha Müslümanlıktan ürkmektedir, yâni olaya laik değil Hıristiyan gibi bakmaktadır; bu bir! 

Türkiye'yi laik olduğu için destekliyor ama, ancak öteki ülkeleri de, kendi denetimi altına almakta, yardımcı olması şartıyla! Başka bir deyişle, Türkiye, büyük devletlik iddiasında bulunmayacak, Osmanlı'nın eski nüfuz alanları üzerindeki manevi nüfuzunu unutacak; açıkçası, Batı'nın Ortadoğu ve Ortaasya'daki "bekçi köpeği' rolünü, candan benimseyecek! Hani eski İngiliz ve Fransız sömürge ordularında, yerli halktan devşirdikleri askerler vardı ya  (Ghurka'lar); onlar gibi, aynı asıldan ve inançtan olduğu insanlara karşı, 'Sistem'in çıkarlarını koruyacak! 

Aksi halde, -hele maazallah Türkiye öteki Müslüman Türk cumhuriyetleriyle Türklük ve Müslümanlık tabanı üzerinde işbirliğine giderse- 'kötülük âbidesi', 'barbarlığın' ta kendisi! 

Aidiyeti veçhiyle, 'küreselleşme, 'Sistem'le bütünleşme' yandaşlarının, dikkatine arzedilir. 




Atilla İlhan
Hangi Laiklik?





* * * 




Bugün terörü besliyorsunuz diye kimi suçluyorlar? "Hükümeti"
Peki besliyor mu ? "Evet"....
Niye hala "destekleniyor"? Çünkü amacını henüz tamamlamadı...
"Hedef"...
Osmanlı ve ılımlı islam hortladı mı? "Evet"...
Eğitim devşirildi mi ? "Evet"...
Dindar ve Kindar.....
Teröristlere "Müslüman" sıfatı yapıştırılıyor mu? Evet... 
Batı'da müslümanlığa karşı "cihad" ilan edildi mi? "Evet"...


O zaman ilk yazıyı hatırlayın...




"Yarın Türkleri, 
Batı uygarlığının baş düşmanı ilan ederlerse, 
hiç şaşmayalım! "





İngiltere Dışişleri Bakanı Philip Hammond Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun "mütevazı sözlerine karşın" Türkiye'nin, sınırdan geçerek Suriye'ye gitmek isteyen yabancı cihatçılar konusunda "harika bir iş çıkardığını" söyledi.
bbc





* * * 



Irk olayına gelince....


"Dünyada binlerce halk var, onlar biyolojik ve fiziksel olarak 4 gruba bölünür, buna ırk denir, Türkler de bu ırklardan birine aittir..

Dünyadaki 4 ırk ; Avropoid (Beyaz, Kafkas), Negroid, Mongoloid, Avustraloid ; bu bakımdan ayrıca "Türk ırkı" deyimi ilmi değildir, Türkler Avropoid ırkının aralıkdenizi tipidir, hiç kimse "Rus ırkı", "Çin ırkı", "Fransız ırkı" gibi deyim kullanmaz, kullanamaz. Bu Avropoid ırkın içinde Rus da, Macar da, Alman da, Fars da, Türk de geçer.

Rus dediklerimizin zaten çoğu Türk kırması ve Macarlar kendilerini biz ile bir görüyor. Almanların içinde Saka (İskit) ve Kıpçak kırması çok, Farsilerin işgali gözüken İran ülkesinin %70 i Türk, Güney Azerisi zaten.

Ama halk (boy, budun) gibi, ayrıca bir toplumdur. Dünyada en eski, en gelişmiş, en çok boyu olan, Avrasiya'ya yayılmış, dünyada en çok, 150-den fazla, devlet kurmuş, en güzel en gelişmiş dili olan bir etnostur, millettir Türk" ...

Prof.Dr.Firudin Celilov Ağasıoğlu-Bakü




Yani kendisini "üstün" gören BATI'nın hiçbir farklı özelliği yoktur....Tıpkı diğer insanlar,  milletler, ırklar gibi....İNSAN.






BU EMPERYALİST OYUNUNUZU BOZACAĞIZ....
KARŞINIZDA TÜRK VAR....