Translate

aydınlarımız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aydınlarımız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Kasım 2018 Cuma

Biz Kaybettik ! Nedim Çakmak





BİZ KAYBETTİK!


50 yıl önceki lise mezunları bilim adamı formatındaydı,
şimdiki profesörler bile neden eski lise mezunları
kadar bilim adamı değildir? Film adamıdır !..
Biz Kaybettik !
Karanlıklar kazandı...
Vatanımızda sadece üç üniversite varken,
Aydınlar vardı..
Şimdilerde 150 üniversite ile,
neden ve nasıl karanlıklar geldi?
Kendi hayatımın kısa romanını okuyunca anlarsınız...

*
Türkiye'nin Geri Kalmışlığın Tarihi...

Kendi başıma gelenler:
Köy öğretmeni olarak hayata başladım.
Babamın çiftliğinde daha yedi yaşında iken,
traktörlerle çift sürüyordum, 
traktör parkındaki makine ve ekipmanlar kendimi erkenden
yetiştirmemi teşvik etmişti...
İzmir Sanayi Bölgesinde,
ilk gençlik yıllarımda,
ne tür faaliyetler varsa hepsine katıldım.
Çınarlı Meslek Lisesinin Radyo-Elektronik
bölümünün gece eğitimini de Öğretmen Okulu ile birlikte bitirdim.
Elektroniğin piri Celal Dutar benim hocamdı...
Öğretmen Okulu'nda her türlü eğitim kolları,
faaliyetleri vardı, ama teknoloji kolu yoktu...
Sonradan senatör olan,
Öğretmen Okulumuzun müdürü Tevfik Elmas Bey'in
teşvikleri ile,
tarihte ilk defa Radyo-Elektronik olunu kurdum...

19 Yaşında bir dağ köyüne Öğretmen oldum.
Bilgilerimi hayata geçirmek için can atıyordum.
O yıllarda Grunding marka transistörlü
Radyolar 900 TL idi..
Öğretmen maaşı 450 TL...
Yani, iki Öğretmen maaşına bir transistörlü radyo..
Bugünkü değeri 6.000 TL'sına bir Transistörlü Radyo satılıyordu !
Bu millet öyle soyuluyordu...
Bu duruma çok içerlemiştim..
İzmir-Çankaya Caddesinde elektronik hurdacıları vardı,
atılmış radyo kondansötörleri aslında radyonun kalbidir,
gerisi kolay...
Hurdacıdan aldığım parçalarla bir transistörlü
radyo 30 TL'sına mal oluyordu...

Öğretmenlik yaptığım dağ köyünün muhtarı İrfan,
Muhtarlık binasını verdi, Burası senin, dedi..
Muhtar marangozdu, çok özel bir çalışma masası yaptı,
çalışmaya başladık...
Radyo elemanlarını monte ettim,
en son hoparlörü kalmıştı..
Muhtara, "Hazır ol", dedim,
"Tut şu kablonun ucunu, hoparlörün gibine değdir"...
Değdirdiği gibi oyun havaları patladı,
Ankara Radyosu çalıyordu..
Muhtar sevinçle dışarı fırladı,
"Öğretmenimiz radyo icat ettiiii !" diye
Köy meydanındaki kahveye koştu.
Köylü merakla muhtarlığa doluştu,
"Uleen 900 gaymelik iş bu muymuş" diyorlardı...
Onlar "Öğretmenimiz radyo icat etti" dedikçe,
"Öyle değil, başkaları icat etti, ben imal ettim" diye
uyarıyordum.
Ama onlar sen icat ettin diye ısrar ediyorlardı...
İlk önce muhtara, azalara ve kendime,
sonra köylülerime 900 TL'lik radyoları,
30 Türk Lirasına mal ediyordum...
Marangoz muhtar özel radyo kutularını yapıyor,
hoparlör çıkışının deliklerini açıyordu...
Kutunun yan tarafındaki kondansatör düğmesinden,
İstasyon araması yapılıyordu...
Iskala yoktu, ama olsun ses kulağa gelince
İstasyon tamamdı...
Para da almıyordum ama onlar da beni özel bakıma alarak,
Maneviyatlarını tamamlıyorlardı,
HERKES ÇOK MUTLUYDU...

Günlerden bir gün,
Jandarma Başçavuşu devriyede iken,
Bizim Uzun Memet radyosunu armut ağacına asmış,
keyifle tarlasında çalışırken,
Başçavuş yakaladı:
- Nedir ülen bu?
- Radyo Baş Efendi..
- Böyle radyo mu olur ülen?
- Olur Baş Efendi, Öğretmenimiz icat etti.
- Neee, kaçak radyo yapmış, tut Onbaşı, zabıt Tut!..

Zaptı tutmuşlar...
O yıllarda Öğretmenlerin milletvekili gibi
dokunulmazlığı vardı, Jandarma veya Polis Karakoluna
çağıramazlardı.
Maarif müdürmüz ifade alır,
Savcılık soruşturmasına maarif müdürümüz
tavassut ederdi...
Maarif müdürümüz Ahmet Bey,
Öğretmenimiz bana bir uğrasın diyecek kadar kibardı...
Uğradım..
Maarif müdürümüz beni aldı Kaymakam Beyin
Makamına götürdü.
"O muhteşem mucit bu", dedi..
Dedi ama...
Kaymakam suçumu tebliğ etti, Savcılığa vermemek için bir yol,
yordam arıyorlardı...
Mevzuat hazretleri çok kesindi...
Radyoların yıllık vergisi vardı,
Vergi kaçakçılığı her radyo başına ayrı para cezası,
İzinsiz radyo imal etmek,
Casusluk gibi bir şeydi !
Yıllarca hapis cezası...
Bir yol buldular,
Önce takdir ettiler,
Sonra bir Sürgün cezası ile işi kapatarak,
Savcılığa kaptırmamak için,
Ödemiş Bozdağları'ndaki Kızılkeçili Köyü'ne Sürgün ettiler,
İş kapanmıştı...
ama Vatanımın geri kalmışlığının yaraları
Kapanmamıştı...

Bahar aylarında Bozdağlara geldim,
İsviçre gibi bir yer,
Burada ne yaparım, yaparım...
Artık sürülecek bir yer yok,
Bozdağlarının tepesinde Allah var,
son köy Kızılkeçili,
Oradan sürülecek yer yok...
Alabalıkların oynaştığı bir serin dere,
Dereboyunda keşfe çıktım,
Terkedilmiş üç su değirmeni vardı...
Kasabada elektrikli değirmenler çıktığı için,
Papucu dama atılmış su değirmenleri...
Birinin suyu aktif,
Kapağı kapatınca dikine tribün borusundan adamı
Bulsa parçalayacak Zaplı Su,
böyle boşu boşuna akar mı?
Olmaz öyle şey !
O yıllarda hiç bir köyde elektrik yoktu...
Hafta sonunu dar ettim, İzmir Sanayi Bölgesinde
Ahmet Beyi buldum, Manisa Sanayicisi büyük adam,
Ahmet Tütüncüoğlu abimizden yardım aldım...
Bir alternatör ve voltaj karalığı sağlayan
Kollektör ve konjüktör...
Jeneratörün miline kayışla monte edilecek,
Tirübün kanatlarını kendi ellerimle kaynak yaptığım,
Bir Değirmen Çarkı..
Parçaları sanayici Ahmet Bey Köyüme kadar 
kendi cipi ile getirdi..
Bir kaç günde montajı yaptım...
Köy kahvesine, okuluma, camiye ve köy meydanına,
Kılavuz aydınlatma için kablolar çektim...
İlk açılış için akşam karanlığını seçtim...
Köylü merakla toplanmış bakıyor,
Birden su kapağını açıverdim,
Ortalık gündüz gibi oldu...
Suyun gücü ONBEŞ KÖYÜ aydınlatacak elektrik
Üretebilirdi...
KÖYLÜ SEVİNÇTEN ÇIĞLIK ATIYORDU,
"Öğretmenimiz elektrik icat etti!" diye konuşmayın
Kardeşim, başıma iş açarsınız...
O gece devreyi kapatmadım,
Elektrik parası yok,
Sabaha kadar Efeler Diyarının Efeleri Zeybek Oynadılar,
Kimi dua ederek, kimileri rakı içerek kutladılar...

İKİ GÜN SONRA BASILDIK,
Tüm İlçe Jandarması Terör Örgütünü basar gibi
KÖYÜ BASMIŞTI..

EMİR ALDIK :
-- SÖKÜN BUNLARI YOKSA FENA OLUR !

Söktük...
Kasabaya indim, istifa ederek...

SİZİN MEVZUATINIZI DA,
PALAVRA EĞİTİMİNİZİ DE,
EŞEKLER DİKSİN DEDİM,
HALA EŞEKLER DİKİYOR !..
BEN DENİZLERE KOŞTUM,
DENİZLERE AÇILDIM...
ÖNCE TELSİZ VE GV. VARDİYA ZABİTİ,
SONRA SÜPER TANKER SÜVARİLİĞİ...
YILLAR SONRA DÖNDÜĞÜMDE GÖRDÜM Kİ,
SIĞIRLAR AYNI YERDE OTLUYORLARDI !.. 


Nedim Çakmak





* Beyin göçü neden oluyor sanıyorsunuz? 
Eğitim düzeyinizi düşürün ve iş alanı yaratmayın siz çünkü...

Zeki ve de Akıllı olanlarınızı bize gönderin, zaten onlar sizin değil bizim hakkımız, eğitimini biz verelim ki icat ettikleri bizim üniversite adımızla dünyaya duyurulsun, patenti bizde kalsın, biz gelişelim size satalım, ve her iki durumda da biz kazanalım, 
siz istediğimiz düzeyde kalın ki sizi sömürebilelim, sizlere hükmedebilelim... 
Zaten sizin topraklarda casuslarımız vasıtasıyla kışkırtarak desteklediğimiz ve çıkardığımız savaşlarla uğraşmaktan eğitime ve bilime vakit ayıramayacaksınız. Sizler medeniyet düzeyine çıkamıyacak, geri kalacak ve hatta daha da gerilere düşeceksiniz. 
Her konuda bana muhtaç olacaksınız. Böylece tüm arzularımız gerçekleşecek... 
Efendilerinizin önünde diz çökün!

SB



16 Ocak 2017 Pazartesi

KALEMiN NAMUSU



Aydını omurgasız (“nomossuz”) olan toplumların; karanlıktan aydınlığa çıkmasına, dik durmasına olanak yoktur!
Türkçe "Om" kökünden türeyen Omurga; parçaların kendisine bağlandığı birlik, bütünlük, uyum sağlayıcıdır.




KALEMİN NAMUSU
"Namus" Sözcüğünün Kökeni ve Anlamı: 

Dilimize ‘Namus’ olarak çevrilen ‘Nomos’ sözcüğünün kökenlerini araştırırken; İsa’dan yaklaşık 600 yıl önce yazıya geçirilen Musevi din kitabındaki kimi sözcüklerin, Türkçe’den İbranice’ye geçmiş olabileceğini gördüm. Arapların “Tevrat” dedikleri kitaba Museviler İbranice “Torah” (Okunuşu: Tora) derler. Bu sözcüğün, Türkçe “Töre” sözcüğüyle ses benzerliği yanısıra anlamdaş olması düşündürücüdür. İslam öncesi Türkler yüce dağları “Tanrı” sayarlarmış. Musa’nın Tanrı ile düz ovada değil de dağa çıkarak konuşması, eski çağlarda kalmış “Türk işi” bir davranıştır.


Musevi din adamları, daha önce yüzyıllarca sözlü olarak belleklerinde tuttukları “Tora”yı (Tevrat) ilk kez İ.Ö. 6. yüzyılda Babil’de yazıya geçirmişlerdir. Bu kitapta geçen “ki” edatının, Türkçe “ki” edatıyla sesdeş ve anlamdaş oluşu da, ayrıca düşündürücüdür. İskit Türkleri İ.Ö 1200’lerde ve daha sonra İ.Ö 600’lerde iki kez Asya içlerinden kalkıp Doğu Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır’a doğru yayılmış; Musevilerin yaşamakta oldukları Filistin’i de kapsayan topraklarda egemenlik kurmuşlardır. O dönemlerde İskit Türklerinin egemenliği altında yaşayan ve bir bölümü daha sonra Babil’e göç eden Museviler; Türkçe “ki” edatını ve “Töre”yi, işte o dönemde dillerine katmış olabilirler.


İbranilerin “Tora”sı, Eski Yunanca’ya “Nomos” olarak çevrilmiştir. Eski Yunanca ‘Nomos’tan dilimize geçtiği öne sürülen ‘Namus’un kökenini araştırırken; İ.Ö.500’lerde Eski Mısır ve Anadolu Uygarlıkları’nın öğrencisi olan Eski Yunanlıların kökü Yunanca olmayan “Nom” sözcüğünü “os” ekiyle “Nomos” olarak dillerine kattıklarını ve “Nomos”u ı “töre”; ıı “aynı töreye bağlı olarak yaşayan topluluk”, “aynı törenin uygulandığı yöre” anlamlarında kullandıklarını saptadım.


‘Nomos’un kökü ‘Nom’dur. ‘Nom’un kökü ise, büyük olasılıkla, 5. yüzyılda Tibet Türk Budizmi’yle birlikte ortaya çıkan “Om Mani Padme Hum” mantrasının ilk sözünü oluşturan “Om”dur. ‘Om’un Sanskritçe’de ne anlama geldiği tam olarak saptanamamıştır. İlk sözü “Om” olan mantranın, bir kesim Türklerin Budizmi benimsemesiyle zamandaş olarak ortaya çıktığını saptayan araştırmacılar, nedense, “Om”un İslam öncesi dönem Türk dilinde tanrısal bir varlık adı olarak geçen “Omay”ın kökü “Om” ile bağlantılı olabileceği üzerinde durmamışlardır. Dahası, Türkçe “Om” kökünden türeyen Omurga; parçaların kendisine bağlandığı birlik, bütünlük, uyum sağlayıcıdır. 


“Om” benzeri diğer bir Eski Türkçe sözcük de “Yom”dur. Dede Korkut kitabında, “Yom vereyim Hân’ım; yerli Karadağlar’ın yıkılmasın; gölgelice kaba ağacın kesilmesin!” tümcesinde geçer.


Günümüzde unutulmaya yüz tutan “Yom” sözcüğü; Kars ili Kağızman ilçesinde halk ağzında “yöm” olarak kullanılmakta; “yömsüz adam”, “yömsüz itoğlit” gibi deyişlerde yaşamaktadır.


Eski Türkçe “Yom’dan türeyen “Yomuş” (Yumuş); “toplumun omurgasını oluşturan töreye uygun davranış” anlamına gelir. Eski Türkçe’de kimi Türk boyları söz başındaki “Y” sesini “N”ye dönüştürürler; örneğin “Yumurta” kimi boyların ağzında “Nımırtka” olur. Oğuz Türkçesinde “Yom” ve “Yomuş” sesleriyle dilegetirilen bu kavramların; söz başındaki “Y”leri “N”ye dönüştüren (örneğin “Yumurta”ya “Nımırtka” diyen) kimi Türk boylarının ağzında “Nom” ve “Nomuş” olacağı açıktır. Buna göre, Nom (Yom) > Nomos (Yomuş) > Namus sözcüklerinin, Eski Türkçe Omurga’nın kökü olan ‘Om’dan türediği söylenebilir.


İslam öncesi Bizans tüccarlarıyla ve Yunan diliyle yoğun ilişkide bulunan, çeşitli dilleri konuşan bir çok tüccarın değiş-tokuş odağı olan Mekke’de, Arap dilinde “Nom(os)”; “Neam” (Enam) olmuştur. Bu sözcük, Kur’an’da, Fatiha Suresi’nde; [“İhdina (...) sırat elleziyne enam te aleyhim”], Türkçesi [“Bizleri “Enam” [yani: “Nom(os)”; eski Türkçesi “Yom” > “Nom”; (uyum yasaları; töre; dirlik, düzenlik; uyum, geçimlilik, uygarlık) verdiklerinin yoluna kılavuzla”] anlamında geçmektedir. (Çeviri benim-C.Ö).


“Om”dan türeyen “Nom” (Oğuz Türkçesiyle: “Yom”); gerek Türklerin batıya göçleriyle, gerekse Büyük İskender örneğinde olduğu gibi, Eski Yunanca konuşan kitlelerin Asya derinliklerine uzanıp oralarda Bactria gibi yerleşimler oluşturmalarıyla; “İpek Yolu”, “Baharat Yolu”, “Yeşim Taşı’ yollarıyla; Arap ve İbrani tüccarların Asya topraklarında dolaşımlarıyla; Asya’dan çıkıp Ortadoğu, Anadolu, Kafkasya ve Balkanlarda konuşulan bütün dillere yayılmıştır. Eski Türkçe “Omurga”nın kökü “Om”dan türeyen “Nomos” > “Namus”; işte böyle, Hindu, Arap, İbrani, Yunan, Pers dillerine geçmiş; dinsel öğretilere girmiş; pek çok dilde çeşitli biçimler alarak dünyaya yayılmış; "uluslararası" olmuştur.


Namus [Om > Omurga > Yom > Nom > Nomos]: Başıbozukluğun, başına buyrukluğun, ilkesizliğin, uygunsuzluğun, tutarsızlığın, yasasızlığın karşıt anlamlısıdır. Namussuz [“Om”- suz > “Omurga”sız > “Yom”suz > “Nom”suz > “Nomos”suz"]: İlkesiz, töresiz, tüzesiz, kuralsız, uygunsuz, tutarsız, geçersiz, vs. demektir. Namussuz: “Om”suzdur, “Omurgasız”dır.



Her İş Alanının Kendi Namusu (Omurgası) Vardır:


Eskiden Anadolu'da Ahilik (Kardeşlik) örgütü Lonca'lar (işkolu örgütleri) varmış, ayakkabıcılık, dokumacılık, kuyumculuk, ağaç işçiliği, deri işçiliği gibi iş kollarında çalışanlar, yaptıkları işin “namus”unu (omurgasını) korurlarmış. Yaptıkları işin ‘namus’-una aykırı davranışları denetleyip önler; özürlü ürün verenleri kınayarak işkolu örgütünden atar; onlara karşı işkolundan uzaklaştırmaya dek varan bir takım yaptırımlar uygularlarmış. Bugün de, topluma karşı sorumluluk gerektiren tüm uğraş öbeklerinin kendilerine özgü birer "namus"ları (omurgaları) vardır. Basın dalında “Basın Erdem Yasası”, sağlık ve sağaltıcılık alanında Hipokrat Andı, bunlara örnektir.



Canalıcı soru şudur: 
Aydınların bir ‘namus’u (işkolu yasaları) var mıdır? Aydınların “iş”i nedir?


"Aydın" sözcüğünü, toplumsal iş bölümünde "düşünce üreticisi" olarak öbeklenen topluluk için kullanıyorum. Özellikle de düşünceyi salt düşünce olarak dile getiren, salt düşünce olarak topluma sunan kişileri aydın sözcüğü ile adlandırıyorum. Düşünce üreticileri, bir toplumsal öbek olarak, yaptıkları işin, yani ‘düşünce üretimi’nin ‘namus’unu (omurgasını) saptamışlar mıdır? Yaptıkları işte uymaları gereken kurallar yok mudur? İşi düşünce üretmek olan kişiler, ürettikleri düşüncenin doğru mu yoksa yanlış mı, geçerli mi yoksa geçersiz mi olduğunu umursamayabilirler mi? Üretilmiş bir düşüncenin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu ayırt etmeye yarayacak bir ölçütleri yok mu? Böyle bir ölçütleri var ise, niçin bu ölçütü “Aydın Namusu” (işkolu yasası) olarak topluma duyurmazlar? Niçin bu “namus”a bağlı bir işkolu örgütü kurmazlar? Niçin bu “namus”u (işkolunu ayakta tutan omurgayı) çiğneyenlere işkolu örgütü olarak yaptırım uygulamazlar? Bütün bunların olabilmesi için, öncelikle “Aydınlar Namusu”nun ne olduğunun saptanması gerekiyor. Benim “Aydınlar Namusu” olarak benimsenmesini önerdiğim “omurga” şudur: Aydınlar Namusu



"Doğru düşünmenin evrensel kuralları" vardır. İşleri düşünce üretmek olup, topluma doğru düşünceler sunmak ile yükümlü olan aydınlar, isteseler de istemeseler de bu kurallar ile tartılmak durumundadırlar. Bundan kaçınma özgürlükleri yoktur. Bir aydın, bir düşünce üreticisi olarak “Mantık” (Logic) yasalarına yakırı üretim yapıp, topluma doğru düşünce diye sunabilir mi? Böyle yaparsa ona aydın denebilir mi? Denemez. Peki, nedir “Mantık”?


Arapça kökenli “Mantık” sözcüğü, Eski Yunanca “Logic”in birebir Arapça çevirisidir. [Belki, Eski Yunan yazmalarını kendi dillerine çevirmeye başladıkları 700’lü yıllardan önce Arapça’da böyle bir sözcük yoktu.] Eski Yunanca “Logic”in kökü “Logos”, “söz”, “söylem” anlamındadır. Bunun Arapça çevirisi olan “Mantık” (Logic) da, Arapça “Nutuk” (Logos) tan gelir ve “Nutuk” da Arap dilinde “söz, söylev” anlamına gelir. Özetle, Eski Yunanca “logic” = Arapça “mantık” = Türkçe “söyleme, konuşma, dile getirme” yasalarıdır. Düşünce, salt düşünce olarak, öncelikle “söz”le dile getirildiği için, "doğru söz" = "doğru düşünce" sayılmıştır. Söz; düşünceyi taşıdığı, başkalarına aktardığı için; ve “düşünce”, “söz”e dönüşerek dışavurulduğu için; “söz” = “düşünce”; “düşünce” = “söz” sayılmıştır. Arapça ‘mantık’ın, ‘nutuk’, ‘nutuk’un, ‘natık’; ‘natık’ kökünün de ‘tık-tık’ yansıma sözcüğüyle ilgisi açık olduğu gibi; “mantık” anlamına gelen eski Yunanca “logic”in, “logos”, “logo-s”un “log” ve “log”un de ‘lak-lak’ yansıma sözcüğüyle ilgisi açıktır.


Türkçe’de "çok konuşma!" anlamında "lak-lak etme" denir; ve "lakırdı" buradan gelir. Türkçe “Lakırdı” sözcüğünün kökü olan “Lak” ile; Eski Yunanca “Logos”un kökü “Log”un ses ve anlam benzerliği de düşündürücüdür. Tıpkı, Eski Yunanca “barbar” sözcüğünün kökeni olan “vara vara” > “vır vır” yansıma sözcüğünün de; Yunanlının anlamadığı sözlerle “dır dır” eden (= anadili Yunanca olmayan yabancı) anlamına geldiği gibi.


Sözün özü: Arapça’dan dilimize geçen “Mantık”; Yunancası “Log(ic)”; Türkçe “Lak(ırdı)” ile anlamdaş bir sözcük olup; kavramsal düzeyde “Tutarlı Söylem” anlamına gelmektedir. Mantıksızlık ise; söylemde tutarsızlık, demektir.


Söz'ün düşünce ile doğrudan bağı nedeniyle, kendisi topluma doğru düşünceler sunmak ile yükümlü olan aydınlar, abuksabuk sözler (dolayısı ile abuk-sabuk düşünceler) üretemezler. Eğer üretirlerse, aydın olmaktan da çıkarlar.


"Aydınlar Namusu”nun birinci kuralı; “Mantıksal Doğruluk Yasası” eşdeyişle “Söylemde Tutarlılık İlkesi”dir. İkincisi ise, doğru bilgi vermektir. Bilgi, olgusaldır. Biliyorum, demek, beş duyumla algıladım, demektir. Bilmek sözcüğü, yaşantılamak, deneyimlemek ile ilişkilidir. Olgusaldır. Olguya ilişkindir. Uygulayımsaldır. Aydınlar topluma tutarsız sözler (dolayısıyla ipe sapa gelmez düşünceler) sunamayacakları gibi; beş duyuyla algılanan gerçek olgulara aykırı bilgiler de sunamazlar.


"Aydınlar Namusu"nun ikinci kuralı; “Olgusal Gerçeklik Yasası”dır. İşte bu iki değişmez ilke, "Aydınlar Namusu"nu oluşturmalıdır. Bir aydın, bağımsız özgür düşünce üreticisi olmaktan çıkıp bir takım çıkar odaklarının sözcüsü, çığırtkanı durumuna düşmeyi göze almadıkça, yaptığı işin, yani “düşünce üreticiliği”nin bu iki yasasını çiğneyemez. Öyleyse, aydın, ancak bu iki yasayı, “doğru düşünce üretmenin evrensel yasaları”nı çiğnemesi durumunda eleştirilebilir, kınanabilir, dahası kınanmalıdır.


“Namussuz (Omurgasız) Aydın”ı, “Namuslu Aydın”dan Ayırdetmenin yolu; “Eleştiri”dir. Eleştiri, ilkeleri saptanmış; yolu-yordamı, yöntemleri belli bir uğraştır. Başlıca iki tür eleştiri vardır.


1- Dış Tutarlılık Eleştirisi [Aşkın (Transcendent) Eleştiri]: Ortaya konulan düşünce ürününü, varolan (dış-somut) gerçeklere uygun düşüp düşmediği açısından sorgular. Düşünce ürününün somut gerçeğe aykırı yanları varsa, bunları ortaya koyar.


2- İç Tutarlılık Eleştirisi [İçkin (immanent) Eleştiri]: Ortaya konulan düşünce ürününü, onu üreten Aydın’ın savunduğu değerlere uygun düşüp düşmediği açısından sorgular. Düşünce ürününün içinde, onu üreten Aydın’ın kendi değerlerine aykırı yanlar varsa, bunları ortaya koyar. Aydın’ın ürününü, onun kendi değer yargılarıyla yargılar. "Diyalektik bir eleştiri olma niteliğini taşıyan biricik eleştiri, bu 'immanent' (içkin) eleştiri yöntemidir" (Bkz: Theodor W. Adorno—"Estetik Ve Politika"— s. 284) 


Max Horkheimer'ın "Akıl Tutulması" adlı kitabının önsözünde, Orhan Koçak'ın “İçkin (immanent) Eleştiri” yöntemi konusundaki açıklaması şöyledir: Frankfurt Okulu, sosyal bilimlere en ciddi katkılarından birini, eleştiri alanında içkin eleştiri kavramıyla yapmıştır. 'Eleştirel Teori', 'düşünceler' ile 'gerçek' arasındaki açıklığı ölçme çabasıdır. Kullandığı yöntem de içkin (=immanent) eleştiridir. İçkin eleştiri demek; "Varolan (ortaya konulmuş bulunan yapıt)ın karşısına, o yapıtın yazarının kendi kavramsal ilkelerinin iddialarıyla çıkmak, böylece ikisi arasındaki ilişkiyi (ya da çelişkiyi) eleştirmek ve aşmak" demektir. (s. 47, 48) - "Bir olguyu, kendi ilkesiyle eleştirmek"tir bu... (ya da birini kendi kullandığı silahla vurmak). K. Marks'ın "Ekonomi Politiğin Eleştirisi" kitabında kullandığı yöntem de bu içkin eleştiriden başkası değildir." (s. 48)


İç Tutarlılık Eleştirisi; ister laik olsun, ister dinsiz ya da Tanrıtanımaz olsun, ister herhangi bir dinin bağlısı olsun, hangi inanç öbeğinden olursa olsun, tüm aydınlara ve yapıtlarına uygulanabilir, çünkü evrensel olarak benimsenmiş bir yöntemdir. 'İç Tutarlılık Eleştirisi” Kur'an'a uygundur: “Siz başkalarına verdiğiniz öğüdü kendiniz yapmıyor musunuz?”- ”O söz Tanrı’dan gelmeseydi içinde çelişkiler bulunurdu” "İç Tutarlılık Eleştirisi" yöntemi İncil’e uygundur: "Siz başkalarını hangi ölçekle ölçerseniz, başkaları da sizi o ölçekle tartacaklar!" (Luka 6/38) "Siz başkalaını hangi değerle yargılarsanız, başkaları da sizi o değerle yargılayacak!” (Matta 7/1) "Başkalarının size nasıl davranmalarını istiyorsanız, siz de başkalarına öyle davranın!. (Matta 7/12)


“İç Tutarlılık Eleştirisi” Konfiçyüsçu inanca uygundur: “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma”  “İç Tutarlılık Eleştirisi” Geleneklere, göreneklere uygundur: "Ne ekersen onu biçersin!”


Demek ki Aydın’ın düşünce ürünlerini onun kendi mantığıyla, kendi üslubuyla, kendi söylemiyle, kendi değer yargılarıyla tartmak; Aydın’da iç tutarlılık, düşünce ürününde iç tutarlık aramak demek olan 'İçkin Eleştiri' yöntemi gelenek, görenek alanında, başka bir deyişle ‘örf'te de geçerlidir. Eleştirmenler, ‘Aydın’ın ortaya koyduğu ‘düşünce ürünü’nü gerek ‘Dış Tutarlılık’ açısından, gerek ‘İç Tutarlılık’ açısından tartabilirler; bu iki yöntemden birini seçerek uygulayabilecekleri gibi, ikisini birden de kullanabilirler.


“Aydın Namusu” ve yazarlık alanında “Kalemin Namusu”; ancak düşünce ürünlerinin yöntembilimsel eleştiri süzgecinden geçirilmesi ve eleştiri sonuçlarının tüm topluma yayılmasıyla korunabilir. “Aydınlar Namusu” yaşama geçirilebilirse "düşünce üreticisi" Aydınlarımız üretirken daha sorumlu, "düşünce tüketicileri"miz bir düşünceyi alıp benimserken daha "ince eleyip sık dokuyucu" olabilirler umudundayım. Amaç, düşünsel üretim, düşünsel tüketim ilişkilerinde ortaya gerçek bir tartım değeri koyarak, “alıcı”nın da “üretici”nin de bu ortak değeri kullanmasını sağlamaktır.


Aydını omurgasız (“nomossuz”) olan toplumların; karanlıktan aydınlığa çıkmasına, dik durmasına olanak yoktur!




Cengiz Özakıncı
İlk kez 1 Ocak 1993 günlü ‘Kitap Gazetesi’nde “Nomossuz Aydınlar” başlığıyla yayımlanan bu yazımın üzerinden 18 yılı aşkın bir süre geçmiş bulunuyor. O gün doğan çocuklar, şimdi yüksek öğretim çağında. Geçen sürede ‘Nomos’suz Aydın’ların sayısı katlanarak çoğaldı. Düşünsel tutarsızlık hızla yayılıyor. Böyle bir ortamda, 18 yıl önce yayımlanan ‘Manifesto’mu güncelleyerek yeniden yayınlamaya karar verdim. Umarım yararlı olur.
Bütün Dünya Kasım 2011, PDF:















Yahudi ırkı yoktur. Samilerin (Araplarla kardeş olan !Yahudiler!) ve Türklerin Musevilik dinini seçmesiyle oluşan bir topluluktur. Hazarlar yani Aşkenazi Yahudileri Türk'tür. Hellenlerin İskit dedikleri Sakalar Asur tabletlerinde Ashguzai olarak geçer. 

Ashguzai - Aşguz- As ve Guz - As ve Oğuz'dur 

Albert Einstein'da bir Aşkenazi'dir. İsrail toprağı diye bir toprak yoktur, yani vadedilmiş toprakları yoktur. Tora dedikleri Tevrat MÖ.5.yy'da yazılmıştır ve Tora Türkçe Töre'den gelir.

Sıkıyorsa düşman bellediğiniz Türklerin atasını öldürün de görelim tarihin kaç bucak olduğunu! Dünyayı kaosa götürenlerin ne ırk, ne din, ne de milletle işi var, onların tek derdi Güç ve Egemenlik! Gerisi fasafiso... SBayraktar.



ilgili:











22 Ekim 2015 Perşembe

Ahmet Taner Kışlalı....






ASIL SUÇLU !

Biz, asıl suçluyu bir kenara bırakıp suçsuzlarla uğraşıyoruz!
Evet… Bugünkü ortamın tek suçlusu Atatürk’tür!..


Eğer bugün 60 milyon insanımız, Batı Trakya’daki Türkün durumunda değilse, bunun suçlusu odur!

Eğer 1923′te, kişi başına düşen ulusal geliri 70 dolar olan bir toplum, şimdi 2700 dolara ulaşmışsa; bunun suçlusu odur!

Eğer 1929 - 39 yılları arasında, bütün dünyada sanayi üretimi yüzde 19 artarken, Türkiye’de yüzde 96 artmışsa; bunun suçlusu odur!

Eğer Türk işçisi, Batı’daki gibi, çocuk yaşta yeraltında günde 14 - 16 saat çalıştığı dönemler yaşamamışsa; bir oy hakkı için bile, Fransız işçisi gibi, 59 yıl kanlı bir savaşım vermek zorunda kalmamışsa; bunun suçlusu odur!

Eğer Türk kadını; yasal olarak erkeğine eşitse; “köle” değilse, seçme ve seçilme hakkını, Fransız kadınından bile önce elde etmişse; kadınlar bugün Türkiye’de vali, bakan, başbakan bile olabiliyorsa; bunun suçlusu odur!

Eğer 1923′te Darülfünun’daki öğrenci sayısı 2100 olan bir Türkiye’de, bugün yüzbinlerce genç üniversitelerde okuyorsa; bunun suçlusu odur!

Eğer açık havadaki klasik müzik konserlerini onbinlerce genç izliyorsa; bunun suçlusu odur!
Eğer şeyhülislamlar “fetva” verip Kuran’ın Türkçe basımını engelleyemiyorsa; ezanlar düşman bayraklarının gölgesinde okunmuyorsa; bunun suçlusu odur!

Eğer bugün, Köy Enstitülü binlerce köylü çocuğu, kültür yaşamımıza damgalarını vurabiliyorsa; bunun suçlusu odur!

Eğer 1923′lerde Ortaçağ karanlığında yaşayan bir toplum, bugün 21. yüzyılın aydınlığında bir ölçüde yaşayabilmişse; bunun suçlusu elbette ki odur!


Atatürk’ün suçları saymakla bitmez.


Bir zamanlar kralların, şahların, cumhurbaşkanlarının, başbakanların Ankara’yı ziyaret için kuyruk olmalarının sorumluluğu da Atatürk’e aittir…

Baskı rejimlerinden kaçan yüzbinlerce Batılı bilim adamının bir zamanlar Kemalist Türkiye’yi seçmesinin sorumluluğu da…

Faşit Mussolini’nin bile Türkiye’yi “Avrupalı” saymasının günahı da…

Ama suçlunun suçlarının iyi anlaşılabilmesi için, suçsuzların suçsuzluklarının da unutulmaması gerekir.

Sokaktaki adamın bile “miras hakkı”na dokunulamaz iken… Atatürk’ün vasiyetini çiğneyerek, Türk Dil ve Tarih Kurumlarını devletleştiren, Atatürk’ün miras gelirlerini, devletin aldığı memurlara dağıtan “beş general” suçsuzdur!

“Ben Atatürkçüyüm ve laikim” diyerek, din derslerinin zorunlu olması hükmünü anayasaya koydurtan, Alevi’nin, Hristiyan’ın, Yahudi’nin, “Sünni inancı”nı öğrenmesini zorunlu hale getiren Marmaris’teki emekli adam suçsuzdur!

Köy Enstitülerini kapatırken imam-hatip liseleri açanlar…

Laik liselerde eğitim görenlerin sayısı son 20 yılda 3 kat artarken, imam-hatip okullarını bitirenlerin sayısının 14 kat artmasını sağlayanlar… Menderes’ten, Demirel’e, Özal’dan Yılmaz’a, tüm “Atatürkçü laik” başbakanlar suçsuzdur!

Milli Eğitim Bakanlığı’nı şeriat yanlılarının işgaline terk edenler…

Sağlık ve Tarım Bakanlıklarını şeriatçılara peşkeş çekenler…

İçişleri Bakanlığı’nın yapısını bozup valilerin, kaymakamların, emniyet müdürlerinin şeriatçı olması için kollarını sıvayanlar…

Hepsi, hepsi suçsuzdur!

Asıl suç, Harp Okulu’nu şeriatçılara açmamakta direnen Kemalistlerdir!..

Sokaktaki adama küfreden suçludur; ama Atatürk’e küfreden suçsuzdur!..

Erbakanlar, Mezarcılar, Dicleler… Holding solcuları, numaracı cumhuriyetçi liboşlar… Şeriatçı, Kürt ırkçıları…


Hepsi de haklılar!
Onların ayaklarının altına halıları kim döşedi?
1950′den beri bu ülkeyi yönetenler değil mi?..


A. Taner KIŞLALI (21 Ekim 1999)
Cumhuriyet, 2 Mart 1994








Ölüm haberini aldığımda gözyaşlarım akmaya başlamıştı, inanamamıştım .... "Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği" kitabını daha yeni bitirmiştim.... SB



























19 Aralık 2014 Cuma

NECİP HABLEMİTOĞLU



"Türküm ve başka Türkiye yok!”



“O, bir fırtına kuşuydu, en ağır rüzgarda bile, rüzgara karşı uçtu…”

18 Aralık 2002…Başkent Ankara…
Portakal Çiçeği Sokağındaki evine girmek üzere olan Necip Hablemitoğlu, gözüne sıkılan kurşunlarla katledildi. 

O Kurşunlar cesur bir Cumhuriyet aydınının bedeninde Türkiye Cumhuriyet’inin laik ve üniter yapısına sıkılmıştı…


Devamı İlkkurşun 





 "Devletin gücünü (polis, adalet, maliye..., ellerinden gelse ordu...) devlet savunucularına karşı kullanma aşamasına gelmiş olan fetullahçıların, operasyonel anlamda kayda değer başarıları olmuştur. Operasyonlarında, amaca ulaşmada her yolu mübah sayan ve her türlü sınır tanımaz Fırsatçılık, Ahlaksızlık, Takiye unsurlarını içeren bir konsept çerçevesinde hareket eden fetullahçı istihbaratçıların kullandıkları yöntemler şöyledir: Telefon dinleme, tehdit, sahte belge üretimi ve montaj,çarpıtılmış bilgiye yönelik kampanyalar, hırsızlık, kundakçılık, şantaj amaçlı kadın pazarlama ve görüntü kaydı, her türlü illegal kayıt kullanımı (böcek, gizli kamera vb) rüşvet, gasp, darp, bilgisayar sahtekarlıkları, ev ve işyeri kurşunlama, emniyeti suistimal, "hakim kiralama" ve diğerleri...." ...... Köstebek, 5.8.2002.






Türkiye’deki Alman Vakıfları gerçeği



- Türkiye’de her türlü etnik, dinsel-mezhepsel ajitasyonu gerçekleştiren; toplumsal-siyasal-ekonomik ve hatta genetik alanlarda hazırlattığı projelerle her türlü espiyonaj faaliyetini sürdüren; yerel basında-yerel yönetimlerde-üniversitelerde-sendikalarda-kamu kurum ve kuruluşlarında, kısaca stratejik öneme sahip birimlerde “etki ajanı” ve “Alman sempatizanı” yetiştiren; şeriatçı yapılanmalardan çevreci örgütlere, bölücü yapılanmalardan terör örgütlerine, legal derneklerden siyasal partilere kadar uzanan çizgide, Türkiye’ye, Atatürk ilke ve devrimleri ile Cumhuriyetin tüm değerlerine karşı olan, ulus-devletin parçalanmasını isteyen tüm rejim karşıtlarına lojistik destek vererek bu ülkeyi alttan oyan –deyim uygunsa- bir avuç Alman istihbaratçısıdır.

devamı linkte





" Beni de çevirmezler seni de...
bizim gibi vatansever yazarların hiçbirini çevirmezler....
Batılıların çevirdiği Türk yazarlarının çoğunluğu 
ya haindir, satılmıştır ya da casustur." 

Atilla İlhan














10 Şubat 2014 Pazartesi

AYDINLARIMIZ VE ORHAN PAMUK GERÇEĞİ





Balo Maskesiz Olsun!... 

Kimileri "ortaoyunu"nu maskeli balo ile karıştırıyor.
Ortaoyunu güldür güldür, bu güldürmüyor...
Maskeli balonun bir gizemi vardır, bu ise sadece çirkinlikleri gizliyor. 
Kimileri maskelerin ardındaki gerçeği bilmiyor.
Kimileri ise bildiği halde susuyor.
Ya çıkar gereği... Ya da korkudan!
Balo maskesiz olmalı ki, kimin kiminle dans
ettiği bilinsin... Maskeler inmeli ki, o maskelerin ardındaki suratları beğenmeyenler, aldatılmaktan kurtulsun! 

* * *

Önce, bir romancımızın son kitabının 50 bin adet basıldığı yazıldı. Arkasından kısa sürede 100 binlik bir satışın gerçekleştiği açıklandı.
Derken, çıktığı günden beri ikinci cumhuriyetçi çizgisini korumaya özen gösteren Aktüel dergisi, romancıyı Türkiye´nin "bir numaralı aydını" ilan etti. 

Bu romancımızın adı Orhan Pamuk´tu!

Ben bu "Büyük" (!) yazarımızın bir romanını okumayı denemiştim. Başladığım şeyi bitirme konusundaki tüm inatçılığıma karşın, bitirememiştim.

Ama "Kara Kitap" basında öylesine övüldü ki, ikinci bir deneye girişmekten kendimi alamadım. Ve o çabamda da, daha yarıya gelmeden havlu atmak durumunda kaldım. Tahsin Yücel ve Emin Özdemir gibi, çok saydığım isimlerin bu yazarla ilgili oldukça ağır eleştirilerini anımsadım. Ama beğenenlerin de "beğenme hakkı"na saygı duydum. 

Ta ki... Bir okurum "Kara Kitap"ta gizlenmiş bir bölüme dikkatimi çekinceye kadar... "Çocukluğunda kız kardeşi ile tarlada karga kovalayan sapık bir padişah" gibi bir anlatım vardı bu bölümde! 

* * * 

Prof. Çetin Yetkin yönetiminde, "Müdafaa-i Hukuk" adlı çok değerli aylık bir dergi çıkıyor. İlginç bir rastlantı olarak, derginin Aralık 1998 sayısında, Prof. Fahir İz´in bir incelemesi yayımlandı:"O. Pamuk´taki Atatürk Anlayışı..." 

Meğer benim artık okumayı denemediğim kitaplarında daha neler varmış! İşte birkaç örnek:

"Sonra kasaba alanına dolanır. Atatürk heykellerine sıçan güvercinleri ayıplar..."

" Atatürk kendini içkiye vermiş meyhane kalabalığına, cumhuriyeti emanet etmiş olmanın güveniyle gülümsüyordu..." 

"Atatürk´ün leblebi zevkinin ülkemiz için ne büyük felaket olduğunu..."

"Sonra bir cumhuriyet, Atatürk, damga pulu havasına girdiğimizi hatırlıyoruz..."

Sayın İz, 275 sayfalık bir kitapta, tam sekiz yerde ve " hiç gerekmediği halde" Atatürk´e sataşıldığını saptamış. Şöyle diyor: "Bunlar kitaptan çıkarılsa hiçbir şey değişmez. Yalnız yazarın kimi ruhsal gereksinimleri tahmin edilmemiş olur!" 

Kim bilir, belki de Orhan Pamuk´un " en birinci aydın" ilan edilmesinde, bu incelemenin de büyük katkısı olmuştur!

* * * 

Ben, inandıklarını açıkça savunanlara hep saygı duymuşumdur... 
O düşüncelere karşı olsam bile! 

Ama o yürekliliği gösteremeyip de bunu sinsice yapmaya çalışanlara... oraya buraya "bityeniği" sokuşturanlara... hep tiksinerek bakmışımdır. Bunu hep zayıf bir kişiliğin, zavallı bir ruh halinin yansıması olarak görmüşümdür. 

Oyun maskesiz oynanmalıdır! Çirkinlikleri gizleyen maskelerin indirilmesini de tüm "gerçek aydınlar" görev saymalıdır! Ve de Pamuk adlı yazarı, isteyen okumalı, isteyen sevmelidir... 

Ama ne olduğunu, kim olduğunu bilerek!.. 

Maskenin arkasındaki gerçek yüzü görerek!...


A. Taner KIŞLALI - 
Cumhuriyet, 27 Ocak 1999




____


"Bunca kitap yazmıştır, 
fakat hiçbir yapıtı yabancı dillere çevrilmemiştir 
Atilla İlhan'ın"....


Bu konuyu konuştuğumuzda :

" Beni de çevirmezler seni de...
bizim gibi vatansever yazarların hiçbirini çevirmezler....
Batılıların çevirdiği Türk yazarlarının çoğunluğu 
ya haindir, satılmıştır ya da casustur." 

demiştir bana.

Cengiz Özakıncı
Musevi Tarihinde Bin yıllık Türk Damgası
Derin Yahudi syf:125

...

- Ahmet Taner Kışlalı
0

- Uğur Mumcu
0

- Necip Hablemitoğlu
0

- Bahriye Üçok
Yenshchiny Rulers in Moslem States by Bahriye Ucok 
(Russian Edition!) 

- Muammer Aksoy
0

!

Orhan Pamuk
The White Castle - Victoria Holbrook 
My Name Is Red - Alfred A. Knopf 
The Black Book - Harcourt Brace & Company
The New Life - Random House
Snow - Vintage International
Istanbul: Memories and the City - Vintage International
The Museum of Innocence - Vintage International
The Innocence of Objects
Silent House - Vintage International
The Naive and the Sentimental Novelist - Vintage International
Other Colors: Essays and a Story by Orhan Pamuk and Maureen Freely
My Father's Suitcase: The Nobel Lecture by Orhan Pamuk 
El museo de la inocencia
Das Museum der Unschuld 
Das Neue Leben
Das schwarze Buch
Das stille Haus 
Der Koffer meines Vaters
Der Blick aus meinem Fenster
Die Unschuld der Dinge
Istanbul (German Edition)
Die weisse Festung
Rot ist mein Name
Schnee by Orhan Pamuk 




!Tabii, tabii Hepsi tesadüftür....

_____


Nobel "Barış" Ödülü sahibi Orhan Pamuk, yaptığı bir konuşmada, Türkiye’de 1915-1917’de Ermenilere yönelik etnik temizlik yapıldığından ve 1984 yılından bu yana da Kürtlere kötü davranıldığından söz ediyor :

“Bu topraklarda 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü ve benden başka hiç kimse bunu söylemeye cesaret edemiyor. O halde ben yapıyorum ve bu yüzden benden nefret ediyorlar.”!

Kitaplarında Atatürk'e hakaretler yağdırıyor!

Günümüz Türkiye’sinde ”özgürlük, ifade özgürlüğü ” terimleri alt/üst olmuş durumda. 

Ayrıca onun kim tarafından yetiştirildiği, hangi emeller için "var edildiği" de bilinen bir konudur. Türk/Yahudi/Ermeni/Kürt farketmez, sonuçta bu vatanın kimliğini taşıyorsa ve hainlik yapıyorsa Haine "Hain" demek te moda olan "ifade özgürlüğüne" girer...Lakin bu ifade gerçektir ve iftira değildir. 

Ne günler yaşıyoruz , Nobel "Barış" Ödülüymüş. "İftira" ve "Hakaret" içeren ifade özgürlükleri olmaz olsun, bu ödülü de almak isteyen varsa da şimdiden sıraya girsin, vatanımızın hainleri çoğaldı, kuyruk uzun...


Saygılar
SB.
______


Orhan Pamuk’un bildiğim kadarıyla 2 romanı intihaldir. Birini yayınladım daha önce, Beyaz Kale’yi. Bir romanı daha vardır ama ismini şimdi vermeyeyim. O da çok önemli bir Amerikalı yazardan çalıntı. Nobel ödül komitesinin bu Amerikalı yazarı bilmemesi imkânsız. Dolayısıyla Nobel tamamen siyasi bir ödüldür. 

Murat Bardakçı - HT Pazar İzzet Çapa   basın






İlk Nobel alan İlk Türk Orhan Pamuk değil 
Polonya Tatar Türkü Henryk Sienkiewichz'dir 
(Pamuk'un kendisi Sefarad yahudisidir Türk değildir) 


Lipka Tatarları (Litvanya ve Polonya daki 
Tatar Türklerine denilir...
Aralarında dünyaca ünlü 
Nobel almış biri Polonya'dan Lipka Tatar olan 
Henryk Sienkiewichz de vardır. 

T.Can.



____________