Translate

germany etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
germany etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2017 Perşembe

Soykırım ve Almanya



Almanya’ya karşı yapılan 1904-1908 Herero ve Nama soykırımı suçlamasına ilişkin olarak Almanya ve Namibya’nın sessiz sedasız Eylül ayı sonunda Berlin’de toplantı gerçekleştirdikleri haberleri çıkmıştır. Almanya’nın Namibya’yla yürüttüğü müzakere sürecinde sergilediği tavır, kendi çıkarları uğruna soykırım tartışmalarında uyguladığı çifte standardı somut bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu konuda daha önceden yayınlamış bir yazımız bulunmaktadır,[1-link] ancak konuya yeniden değinilmesi faydalı olacaktır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın Yahudilere karşı gerçekleştirdiği Holokost’a duyulan uluslararası tepki, 1948 yılında Birleşmiş Milletler nezdinde Soykırım Suçunun Önlenmesine Ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme’nin imzalanmasının temel dayanağını oluşturmuştur. Ancak Almanya, evrensel olarak soykırım olarak nitelendirilen Holokost’u gerçekleştirmesinden çok yıllar önce, bir başka sistematik yok etme kampanyasının faili olmuştu. 1904-1908 yıllara arasında, günümüzde Namibya’ya ait olan topraklarda, Alman sömürge yönetimine isyan eden Herero ve Nama kabilelerine karşı bir yok etme emri çıkarılmış (Al. Vernichtungsbefehl)[2] ve bu doğrultuda bu kabileler sistematik bir yok etme kampanyasına maruz tutulmuştu.

Günümüzde Namibya halkı 1904-1908 yılları arasında gerçekleşen bu olayları soykırım olarak nitelendirmektedir. Namibya halkı aynı zamanda Almanya’nın bu olayları soykırım olarak tanımasını, bu olaylarla ilgili özür dilemesini ve tazminat ödemesini talep etmektedir.[3] Namibya ve Almanya, bu olayların nasıl tanımlanması ve sürecin nasıl işlemesi gerektiği hakkında bir müzakere süreci yürütmektedir. Bu müzakere süreciyle ilgili en son olarak -başta değinildiği gibi- Eylül sonunda bir toplantı gerçekleştirilmiştir.

İlginç bir şekilde bu toplantının yapılmasına Alman basınında tek bir kaynak dışında[4] neredeyse hiç yer verilmemiş, bahsi geçen tek kaynakta ise Alman hükümetinin bu müzakere süreci hakkında topluma hiçbir açıklama yapmak istemediği belirtilmiştir. Alman hükümetinin hoşnutsuzluğuna rağmen toplantıyla ilgili bilgiler Namibya heyeti tarafından kamuyla paylaşılmıştır.[5]

Holokost’tan dolayı derin bir utanç içerisinde olan Almanya için Namibya’dan gelen soykırım suçlaması çok rahatsız edici niteliktedir, zira Almanya’nın soykırımla lekelenmiş tarihi bu suçlamayla beraber bir kez daha lekelenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Utanç unsurunun ötesinde talep edilen tazminat miktarı da Almanya’yı tedirgin etmektedir, zira talep edilen miktarın 400 milyar Namibya Doları (yani 25 milyar Avro veya 30 milyar Amerikan Doları) olduğu belirtilmektedir.[6] Bu sebeplerden ötürü Almanya bu meseleyi olabildiğince gizli tutmaya çalışmakta, dışarıya bilgi verilmeden Namibya ile görüşerek ve Namibya’ya (tazminat ödemek yerine) çok ciddi kalkınma yardımı yaparak bu suçlamaları sonlandırmayı amaçlamaktadır. Nitekim Almanya, Namibya’ya en çok kalkınma yardımı sağlayan ülke konumundadır ve bu zamana kadar 800 milyon Avro değerinde yardım sağlamıştır.[7] Son olarak geçtiğimiz Eylül ayında Almanya’nın “teknik ve mali işbirliği projeleri ve programları” için Namibya’ya 133,5 milyon Avro değerinde yardım sağlayacağı Namibya basını tarafından bildirilmiştir.[8]

Ancak tüm bu kalkınma yardımları bir yana, Almanya’nın soykırım suçlamasıyla ilgili sergilediği tavır, iki ülke arasındaki müzakerelerin sonuçsuz kalmasına sebep olmaktadır. Almanya, 1904-1908 Olaylarına soykırım denilmesinin ancak siyasi bir niteliği olabileceğini, bunun hukuken bağlayıcı olmayacağını, zira 1948 Soykırım Sözleşmesinin geriye yürüyemeyeceğini belirtmektedir. Bu çerçevede de Almanya bu olayları resmi bir şekilde soykırım olarak tanınmasının ve tazminat ödenmesinin mümkün olamayacağını ifade etmektedir.[9] Namibya Temmuz 2016’da tanıma, özür ve tazminat ile ilgili bir müzakere pozisyon belgesini Almanya’ya iletmiş olmasına rağmen, Almanya bu belgeyi teslim aldığını onaylamakla yetinmiş, belgenin esasına ilişkin henüz bir cevap vermemiştir.[10] Namibya ise tanıma, özür ve tazminat olmadan Namibya halkının herhangi bir anlaşma kabul etmeyeceğini ifade etmiştir.[11]

Namibya hükümeti mevcut durumu diplomatik bir dille nitelendirirken, Nama ve Herero kabileleri temsilcileri daha sert bir üslup kullanmaktadır. Namibya hükümetinin müzakerelerdeki özel temsilcisi Zed Ngavirue, Almanya’yla son yapılan toplantının düzgün bir şekilde geçtiğini, ancak toplantıdan bir netice alınamadığını ifade etmiştir. “Herhangi bir ilerleme kaydedilebildi mi?” sorusuna cevaben Ngavirue, “her şey hakkında mutabakat sağlanmadan hiçbir şey hakkında mutabakat sağlanamaz” demiştir.[12]

Nama ve Herero kabileleri temsilcileri ise Almanya’yı, sergilediği tavır sebebiyle müzakereleri tıkanma noktasına getirmekle suçlamıştır.[13] Kabile temsilcileri aynı zamanda (muhtemelen Almanya’nın engellemeleri sebebiyle) müzakere sürecinde adil bir şekilde temsil edilmediklerini[14] ve gerek görürlerse Almanya’dan ayrı bir şekilde tazminat talep edeceklerini ifade etmişlerdir.[15] Ancak Namibya Başbakanı Saara Kuugongelwa-Amadhila, bu tür endişeleri gidermek adına, müzekerelerin sonuçlandırılmasından sonra kamuoyunun bilgilendirileceğini ve talep edilen tazminatın nasıl dağıtılacağıyla ilgili olarak tüm Namibya halkına danışılacağını ifade etmiştir.[16]

Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere, soykırım suçlamalarıyla ilgili olarak Almanya’nın sergilediği tutum Namibya ve Almanya arasındaki müzakere sürecini yokuşa sürmektedir. Bu çerçevede sergilediği tutumla ilgili olarak Almanya’nın bazı soruları cevaplaması gerekmektedir (bu soruların benzerleri bir önceki yazımızda da sorulmuştur):

1) Mart 2016’da Alman Federal Meclisi’ne 1904-1908 Olaylarının “Namibya Soykırımı” olarak tanınması için karar tasarısı sunulmuş, ancak bu tasarı Meclis tarafından reddedilmişti. Ancak Alman Federal Meclisi, Haziran 2016’da, 1915 Olaylarını soykırım olarak nitelendiren bir karar çıkarmıştı.[17] Alman Federal Meclisi, ne hukuksal ne de tanımsal anlamda soykırım olarak nitelendirilemeyecek 1915 Olayları hakkında hevesli bir şekilde soykırım kararı çıkartırken, tanımsal anlamda soykırım olarak nitelendirilebilecek 1904-1908 Olayları hakkında neden soykırım kararı çıkarmayı reddetmiştir? Bu çelişkili tutumun herhangi bir iyi niyet veya adalet arayışı yansıttığı söylenebilir mi?

2) Siyasetçileri, akademisyenleri ve kurumları ile Almanya bir ülke olarak 1915 Olaylarını soykırım olarak nitelendirmekte pek bir hevesli olmasına ve bu doğrultuda tarihi olguları ve uluslararası hukuku hiçe saymakta ısrarcı iken, neden 1904-1908 Olayları söz konusu olunca hukuka işaret ederek kendini savunmaya çalışmaktadır? Almanya neden sadece kendi çıkarları söz konusu olunca hukuk ilkelerini hatırlıyormuş gibi davranmaktadır?

3) 1915 Olaylarının Almanya’da siyasi bir malzeme olarak kullanılmasından dolayı Alman basını bu olaylara yer vermesine rağmen; aynı Alman basını Eylül ayı sonunda Namibya ve Almanya arasında gerçekleşen toplantıya neden yer vermemiştir? Alman sömürge yönetiminin 20’inci yüzyılın başında Nama ve Herero kabilelerine karşı uyguladığı sistematik yok etme kampanyası neden Alman kamuoyunun ilgisini çekmemektedir? Almanya, bir ülke olarak sergilediği çelişkili tutumun farkında mıdır? Böyle bir durumda Almanya’nın kendisini ahlaken daha üstte konumlandırmaya ve Türkiye'ye “tarihsel adalet” konusunda nasihat vermeye çalışması ne kadar mantıklıdır?


Fotoğraf: Deutschlandfunk.de


Daha önceki yazımızda ifade ettiğimiz gibi; “… Almanya nüfuzunu kullanarak kesin bir şekilde tanımlanmış hukuki ‘soykırım’ terimini kendi çıkarlarını uygun bir şekilde eğip bükecek ve Namibya’yla bir yandan öncelikli olarak Almanya’nın çıkarlarını koruyan, diğer yandan da Herero ve Nama kabilelerini dışlayan bir anlaşmaya”[18] varmayı amaçlamaktadır. Almanya’nın Namibya-Almanya müzakerelerinde sergilediği tutum; Almanya’nın zaman kazanmaya çalıştığını, Namibya’yı kendi halkının çıkarlarına görmezden gelen ve sadece Almanya’nın çıkarlarına uygun bir anlaşmayı kabul etmeye zorlamaya çalıştığını ortaya koymaktadır. Almanya’nın müzakere sürecinde ortaya koyduğu bu çelişkili davranışları bu eleştirel gözle takip etmeye devam edeceğiz.



MEHMET OĞUZHAN TULUN
SOYKIRIM VE ALMANYA – II
Avrasya İncelemeler Merkezi - AVİM, 13.10.207

[1] Mehmet Oğuzhan Tulun, “Soykırım ve Almanya,” Avrasya İncelmeleri Merkezi (AVİM), Analiz No: 2017 / 3, 11 Ocak 2017
[2] “20. Yüzyıl Başında Sömürgeleştirilmiş Afrika’da Toplu Katliam Politikaları: Namibya’daki Soykırım ve Çıkarılan Dersler – Prof. Joseph B. Diescho’nun Mayıs 2015’de Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve AVİM’de Yaptığı Konuşma” (Avrasya İncelmeleri Merkezi (AVİM), AVİM Konferans Kitabı No. 16, Mayıs 2015), 12, PDF
[3] Albertina Nakale, “Namibia: PM Allays Fears Over Genocide Negotiations,” AllAfrica.com, 25 Eylül 2017 link
[4] Christiane Habermalz, “Viel Druck im Kessel bei Verhandlungen mit Namibia,” Deutschlandfunk, 30 Eylül 2017, link
[5] Erdem Güneş, “Berlin’in Soykırım Pişkinliği,” Aydınlık, 2 Ekim 2017, link
[6] Ndanki Kahiurika, “Talks smooth but no agreement – Ngavirue,” The Namibian, 3 Ekim 2017, link
[7] Güneş, “Berlin’in Soykırım Pişkinliği.”
[8] Alvine Kapitako, “Germany avails N$2 billion to Namibia,” New Era, 25 Eylül 2017, link
[9] Güneş, “Berlin’in Soykırım Pişkinliği.”
[10] Ndanki Kahiurika, “Public to decide what to do with genocide reparations,” The Namibian, 25 Eylül 2017, link
[11] Güneş, “Berlin’in Soykırım Pişkinliği.”
[12] Kahiurika, “Talks smooth but no agreement…”
[13] Güneş, “Berlin’in Soykırım Pişkinliği.”
[14] Eveline de Klerk, “Genocide negotiations deceptive and undemocratic – Kooitjie,” New Era, 27 Mart 2017, link
[15] Kahiurika, “Talks smooth but no agreement…”
[16] Kahiurika, “Public to decide what to do…”
[17] Ali Murat Taşkent, “ALMANYA FEDERAL MECLİSİ’NİN TÜRKİYE’YE VE TÜRK HALKINA YÖNELİK DOSTÇA OLMAYAN KARARI,” Avrasya İncelmeleri Merkezi (AVİM), Yorum No: 2016 / 34, 14 Haziran 2016, link
[18] Tulun, “Soykırım ve Almanya.”









4 Haziran 2016 Cumartesi

Türkler, artık geçmişinizle yüzleşin diyenlere cevap



Prof.Ataöv, Ermeni lobisinin iddialarını ve Alman Meclisi'nin aldığı kararı 18 maddede çürüttü. İşte Ataöv'ün o yazısı.


Birtakım yabancı ülkelerin meclisleri kabul ettikleri yasalar ya da kararlar ve açıkladıkları bildirilerle bize "Ey Türkler, artık geçmişinizle yüzleşin!" iletilerinin altını çiziyorlar. Bunlar sözde "yüzleşme yürekliliğini" gösterebilmemiz için bize bir anlamda yardımcı olacaklarını da ekliyorlar. Yanıtımız: Peki, yüzleşelim! Ancak, önce bunun ne demek olduğunu biz de bilelim, onlar da öğrensin. Şöyle ki:

l. 
Önce, geçmişle yüzleşmek bir tarih sorunudur. Geride kalmış olayları aydınlatacak belgelerin kapsamlı, eksiksiz, doğru, yansız ve dengeli biçimde ortaya konması gerekir. Bu uğraş bilimin görevidir. Geçmişte ne olduğunu belirlemenin ilk koşulu siyasilerin kararlarını bir yana itmektir. Bilimsel gerçek yalnız bir görüşü yayma amacıyla yürütülen bir kampanyanın malzemesi yapılamaz. Bilimin görevi ortaya geçmişte ne olduysa onu yan tutmadan yansıtan, kanıt değerinde belgelere dayalı ve doğruluktan ayrılmayan bir kütük çıkarmaktır. Yöntemi genel olarak bilimsel araştırmalarda, özel olarak da tarihte kullanılan belgeci yaklaşımdır.

2. 
İncelenen konu, anlaşmazlığa taraf olanlardan biri ya da birkaçı için bir kin ve öç kaynağı olamaz. Hele egemen olmaya özenen görüşün doğruluğunu sorgulayan ikinci görüşlerin eşit olarak dinlenmediği, savunulamadığı, dikkate alınmadığı, hatta yasak olduğu, üstelik sözü edildiğinde para, tutukluluk ve hapis cezalarının geçerli sayıldığı kurullarda, ortamlarda ve ülkelerde siyasal amaçlar için kullanılamaz. Yabancı meclislerin özgür araştırma kapılarını sımsıkı kapayıp yalnız tek bir yorumu geçerli sayması, skandal ölçüsünde bir saptırmadır. Bir tarih yorumu iç siyaset yapısının kendine özgü koşullarında iyi örgütlenmiş varlıklı baskı kümelerinin desteğine kavuşmak, bu yoldan oy toplamak ve maaşa ek olarak birçok yönden yüksek gelirli temsil mesleğini sürdürme tasarısına tutsak edilemez. Böylelerinin bildiri, karar ya da yasaklarının "son söz" olacağı asla kabul edilemez.

3. 
Dünyanın uzak bir köşesinde, yüz yıl önce yer almış olaylar başka bir ülkedeki günümüz iç iktidar savaşımında yerel baskı örgütlerinin buyruğunda yorumlanamayacağı gibi, ulusal düzeyde siyasetin ya da uluslararası güç dengesinde bir çıkar arayışının da aracı olamaz. Her ülkenin dışa karşı ulusal ve başka ulus-devletler topluluğu içinde kendine bir yer arayışı olacaktır. Ancak, başka ulusların tarihi herhangi bir ulusun dış dünya önünde topluca konumunun bir malzemesi durumuna sokulamaz. Tarihi incelemede, başka bir deyişle geçmişle yüzleşmede "sebep-sonuç" ilişkisinden, yani bilimsellikten, iyi niyetten ve onun parçası olan yansızlıktan vazgeçilemez.

4. 
Bir tarih olayını ele almaya çalışanlar, kimi ulusları ya da halkları önyargılı bir biçimde "iyi" ya da "kötü" diye ikiye ayıramazlar. Tarih dersi vermeye kalkanlar, aynı düzeye yerleştirdikleri, hem Tanrıya hem şeytana inanan Zerdüştlükten doğma mezhepler örneği ayrı ayrı toplumları bıçakla keser gibi ikiye bölüp birine iyi, ötekine kötü işlem uygulayamaz. Değişen yorumlara göre iyi ya da kötü kişiler ve yöneticiler vardır, ama iyi ya da kötü ulus ve halk ayrımı yapılamaz. Yoksa o tavrın kaynağı ancak ırkçılık olur. Tarihçilik özelliklerini taşımayan kimi Batı meclislerinin savcı edasıyla ortaya atılmaları ancak ırkçılıkla tanımlanabilir. Siyaset pazarından gelen bu kişilerin davranışı kökeni Haçlı Seferlerinde olan "Müthiş Türk" simgesini canlandırıp günümüze oturtma ve bunun armağanını cebe indirme çabasıdır. Ne var ki, böylesine çıkarcı oyun insanlığın uzun birikimine de ters düşer.

5. 
Bilimin kendinde tüm belgeleri inceleme, öne sürme ve gerçek olanları sahtelerinden ayırma gereği vardır. Özellikle "Ermeni sorunu" nda Osmanlı belgelerini yok saymak değil, tam karşıtı, onlara özel önem vermek gerekir. Eğer konu Osmanlı devletinin 1915 yılı ve dolaylarında ya da herhangi bir zamanda Ermenilere ilişkin siyasetinin ne olduğunu saptamaksa, bunun yanıtı önce ilk elden kanıtlar olan Osmanlı belgeliklerindedir. Başka devlet belgelerine de karşılaştırma amacıyla kuşkusuz bakılabilir. Ancak, gerçekte Osmanlı resmi tavrını belirleyecek olan ilk elden belgeler orada bulunur. Diyelim, Britanya'nın Waterloo Savaşı'ndan önce Napolyon' a ilişkin siyasetinin ne olduğunu belgelere dayalı olarak anlamak için ilk önce (Alman ya da Japon değil) Britanya arşivine bakmanın kaçınılmaz olması gibi, Ermenilere ilişkin Osmanlı siyasetinin anahtarları da Osmanlı tarih hazinesindedir. Üstelik, birbiriyle bağlantılı bu belgeler ülkemizde taranmış, birçoğu yayımlanmış, filme alınmış ve dünyanın önemli kütüphaneleriyle araştırma merkezlerine yıllar önce armağan edilmiştir.

6. 
Ancak, bunlardan yararlanmak için Türkçe ve Osmanlıca bilmek gerekir. Ayrıca, kimileri bugünkü dile, hatta yaygın yabancı dillerden İngilizceye bile çevrilmiştir. Bunlara "ne olacak, Türk belgeleri!" deyip bakmayanlar, bu tarih konusunu incelemeye yetkili değillerdir. Tarihçilerin son birkaç kuşaktır yaptıkları Osmanlıca, Arapça ve Farsça öğrenip eski Batılı yazarların yanlışlarını düzeltmek, önyargılarını açıklamak ve boşlukları doldurmaktı. Günümüz yabancı siyasetçileri şimdi eskinin dengesiz sunumlarına yeniden özeniyorlar. Özellikle, Osmanlı belgeleri soykırımın varlığını kanıtlamıyor, ama başka gerçekleri ortaya çıkarıyor ve yabancıların beğenisini bu nedenden ötürü kazanamıyorlarsa, önyargılı bu tavrın bilimsel değerlendirmede yeri yoktur. Türkçe ve Osmanlıca öğrenip uzun yıllar Doğu araştırmalarında deneyim kazandıktan sonra, buyursunlar, 200.000 dosyalık Babıâli Evrak Odası'na girsinler, 224 ciltlik Meclis-i Vükelâ Mazbataları'na, 117 ciltlik Tezakir-i Seniye ve 46 ciltlik İradat-ı Seniye dosyalarına, ardından Harbiye, Dahiliye ve Maliye sicillerine baksınlar, Mesail-i Mühimme yazanaklarını ve Gayrimüslim cemaatlere ait defterleri ve daha birçok şeyi incelesinler, il salnamelerine de insinler, ancak ondan sonra ahkâm kesmeye aday olsunlar. Amerikalı hiç İngilizce bilmeyen ve hiçbir Amerikan belgesine elini sürmeden ABD'yi anlatmaya koyulan birinin değerlendirmesini baş tacı ediyor mu? Gerçek şu ki, Osmanlı yönetiminin soykırım tasarladığını ve uyguladığını gösteren tek bir güvenilir belge yoktur.

7. 
İleri sürülen sorun "soykırım"ın varlığı ya da yokluğu ise -ki odur- kimi Ermeni ya da kimi Türk ve Müslüman ailelerinin başlarına gelenler (acılı olmakla birlikte) bu çerçevenin dışında kalır. Ancak, sorun kişisel boyutta da ele alınabilir. Ama konu o zaman soykırım incelemesinin dışına çıkar. Kişisel boyutta kalsa bile, Türklere yapılanların da eksiksiz incelenip gereği gibi değerlendirilmesi gerekir. Doğu Anadolu yalnız kurşunlanarak ve süngülenerek değil, görülmemiş yöntemlerle boğazlanmış çeşitli Müslüman kümelerini örten çok sayıda toplu gömütlüklerle doludur. Bu gömütlükler tanıklar huzurunda birer birer açılıyor. Kaldı ki, yabancı tarihçilerin, giderek kimi Ermeni yayınlarında da bu gerçeklere göndermeler vardır. Birtakım yabancı siyasetçiler bunlardan habersizseler derslerini iyi çalışmadıkları anlaşılır. Ama biliyor ve susuyorlarsa, aktörelerinden kuşku duyulur.

8. 
Tarih olaylarının sunumunda zaman zaman sahte "belgeler" in öne sürüldüğüne rastlanıyor. Bu konuda Ermeni tarafı bu yanıltmacı olanağa çok ve sürekli olarak başvurmuştur. Seçtikleri örnekler sıradan kişiyi hemen kazanacak nitelikte, yani duygusallığı ağır basan düzmecelik türündendir.

Örneğin, Vasili Vereşçagin adlı bir Rus ressamının 1871′de yaptığı yağlıboya (üstelik oldukça iyi bilinen) ve kurukafalardan oluşmuş tepeyi gösteren bir tablo "barbar Türklerin 1915′te öldürdükleri Ermenilerin kafataslarından oluşup Anadolu'yu kaplayan tepeler" diye sunulmuş, bu düzmece Almanca, Fransızça, Farsça, İspanyolca ya da Bulgarca yazılmış çeşitli kitapların kapağında, yazı içlerinde ve kartpostallarda yer almıştır. Gene örneğin, Mustafa Kemal Atatürk' ün göreceli olarak az bilinen bir fotoğrafının altına ve ayaklarının dibine (aslındaki dört köpek yavrusu silinerek) basit bir foto-kurguyla bir (sözde Ermeni) çocuk cesedi yerleştirilmiştir.

Araştırma yapma ya da kitap okuma alışkanlıkları ve vakitleri olmayan yabancılar bu çarpıcı örneklerle hemen etkilenmekte ve "Ermeni sorunu" nun özünü kavradıklarını sanarak Türkleri bir sözcükle "barbarlık" la suçlamaktadırlar. Türk tarafı bu konuda dünya kamuoyunun önüne bir tek düzmece bile sürmemiştir.
Gene Ermeni tarafının "Ararat" ya da "Musa Dağı'nda Kırk Gün" benzeri çok sayıda filmin ardında aynı yanıltma amacı vardır ve uzun araştırmalar yapmak yerine göze hitap ettiği için kısa süre içinde yandaş kazanmaktadır.

9. 
Bir suç söz konusuysa ve suçu işleyen(ler) saptanmış ve yaşıyorsa, kınama ve cezalandırma söz konusu olabilir. Ancak, suçlama ve ceza yalnız bir taraf için uygulanamaz.
Sanıklar ve suçlular tarih ve yargı önünde eşittirler, kişilerden kimileri belirli topluluk, halk, ulus ya da devletten diye ayrıcalıklı durumda olamazlar. Yalnız Osmanlı belgelerinde değil, üçüncü taraf yayınlarında, hatta Ermeni ordularının eski komutanlarının anı kitaplarında ve savaş tarihini inceleyen Ermeni yazarlarının kitaplarında Ermenilerin neden olduğu kıyımların kanıtları bulunmaktadır.

Yurtdışındaki günümüz Ermenilerinin çerçeve dışına çıkardıkları şu önemli gerçekler var: Silahlı ayaklanmalar, Müslüman kıyımları, Osmanlının savaş düşmanı Çarlık Rusyası, İngiliz, Fransız ve Yunanlılarla işbirliği, Türklere karşı savaşlar, 1914-18 arasında bir düzine savaşa katılmaları, salgın hastalıkların neden olduğu ölümler ve yerleri değiştirilenlerden büyük çoğunluğunun yeni yerlerine varmaları, tehcirin kalkmasıyla birçoğunun eski yerlerine dönmeleri ve bunlardan kimilerinin geniş kıyım yaptıkları gerçeği. Amerikalı Protestan ve Fransız Katolik din yayıcılarına göre, İsa'nın sevgili kulları olan bu kişiler yakıp yıkma, öldürme ve tecavüz gibi bol acımasızlık örnekleri verdiler mi? Evet! Ermeni yayınları (örneğin bugün"Agos" gazetesi) bunlara gereği gibi yer veriyor mu? Hayır! Ermenilerin suçlu olanları hiçbir yargı yerinde bu yaptıklarının hesabını verdiler mi? Hiçbir yerde!

10. 
Bununla bağlantılı olarak, suç kanıtlanmışsa, onun sorumlusu ortaklaşa olarak tüm halk ya da ulus değildir. Bir suç belirli bir ırktan, etnik kökenden, dinden ya da dilden olanların tümünü kapsamaz. Suç ve ceza yalnız suçu işleyen kişi için geçerlidir. Yakın tarihlerde (2003′te) yayımlanan ( "Birinci Dünya Savaşı Sözlüğü" başlıklı) önemli İngiliz kitabında bile (Britanya belgelerine dayalı olarak) "Türkler daha seferberlik hazırlıkları içindeyken Ermeniler doğuda Ermeni olmayan 120.000 kişiyi boğazladılar, Van'ı ele geçirip devletten ayırdılar, Rus ordularının koruması altında orada bağımsızlıklarını açıkladılar ve 50.000 kişi daha öldürdüler" diye yazmasına (s. 34-35) karşın, savaş sonunda hiçbir Ermeni yargılanmamış, yalnız Türkler ceza yemiştir. Bu uygulama "yenginlerin adaletini" simgeler ve yenilenin hakkını işgalci durumundaki güçlü devletin buyurganlığına bırakır. 1918′den sonra Türklere yapılan buydu. Oysa, bu durumda, hak güçlünün olur; sözde hukuk yenginden yana çıkar.

11. 
Suç ve ceza, olayla ilgili olmayan yeni kuşakları da içine alamaz. Öyle olursa, kimi ulusların yurttaşlarının, başkalarından farklı olarak, toptan ve istisnasız biçimde, sanki bir günahla doğmakta oldukları onaylanmış olur. Böyle bir yaklaşım metafizik, doğaötesi ve akıldışı bir yorumu geri getirmek anlamına gelir. Ne Türklerin, ne Ermenilerin ve ne de başka bir ulusun bir suç yüküyle dünyaya geldikleri saçma düşüncesi kabul edilemez.

12. 
Bununla bağlantılı olarak, suçlama ve cezalandırma geriye, diyelim, yüz yıla ya da yüzlerce yıl geriye götürülemez. Tarih incelenir, olaylar saptanır ve değerlendirmeler yapılır. Yalnız tek bir olayda, üstelik tek bir yan suçlanarak hesap sormak gibi bir yaklaşım seçicilikten de öte bir önyargı örneğidir. Geçmiş olayların tümü içinde birini, aradan geçen uzun süreyi de dikkate almayarak başkalarından ayıklayıp öne çıkarmak, tarih yönteminin onaylamayacağı bir yanlıştır. En başlara gidersek, hele sırasıyla İspanya, Hollanda, Britanya, Fransa, Rusya, Almanya, Amerika ve Japonya'nın büyüme dönemleri yanlış aktarılan efsanelerle doludur. Gerçek olan ise, acımasızlık, kan dökümü, kıyım, eşkıyalık, hırsızlık, gaddarlık, yabanıllık ve sömürü tarihidir.

13. 
Bu yanlışlar art arda yapılarak konunun siyasal atışmaya dönüştürülmesi beklenen açıklık yerine karmaşa getirir. Eğer tarihte olanları kimi yabancı devletlerin meclisler gibi iktidar kurumları karara bağlayacaksa, o zaman Amerika, Fransa, İsviçre ve Almanya gibi ülkeler açıkça "gerçek bakanlığı" adıyla bakanlıklar da kursunlar. Bugün yaptıkları da adını koymadan aşağı yukarı budur. Bizler de tüm gerçekleri o merkezden öğrenelim(!). Batı dünyası hızla böylesine yalın bir buyurganlığa doğru yol alıyor. Ekonomiyi ondan soruyor, onların kültür kasırgasına hedef oluyoruz. Şimdi de sıra geri kalanını da onlardan öğrenmekte mi? Tarihsel gerçek araştırması bu yoldan kurban edilemez.

14. 
Ayrıca, biliyoruz ki, Türkiye'yi sınamak, onu sanık sandalyesine oturtup gene bir daha yargılamak isteyen yabancıların kendi geçmişleri yoğun, görülmemiş ve uzun sömürü tarihi, hatta ondan da öte, insan haklarını yüzyıllarca çiğneme tarihidir. Asya'da, Afrika'da ve bugün Amerika denen Yeni Dünya'da hem uzak hem de yakın geçmişte uluslararası hukuku ve insancıllığı görülmemiş biçimde ayaklar altına alıp koca anakaraların çeşitli ve milyonlarca halklarına kıymış ve türlü acılar çektirmiş olanlar Türkiye'nin karşısına yargıç ya da savcı gibi çıkamazlar. Amerika, Asya, Afrika ve Avustralya tarihleri Kızılderililere, siyahlara, Çinlilere, Filipinlilere, Magriplilere, Çingenelere, İnuitlere, Güney Afrikalılara, Orta ve Güney Amerikalılara, Avustralya yerlilerine ve Balkanlar'dan Kafkasya'ya Türklere ve öteki Müslümanlara yapılanlar eksiksiz anlatılmadıkça yazılamaz. Yüzyılları kapsayan bu gaddarlıkların yeni halkaları çevremizde bile bugün de sürüyor.

15. 
Kaldı ki, kimi Batılı ülkeler kazandıkları savaşlardan sonra mahkemeler de kurmuş, başkalarının tartışmalı ilişkilerinde kendi çıkarlarına uyan yanı desteklemişlerdir. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra oluşturulan Nürnberg ve Tokyo mahkemelerinde savcılar ve yargıçlar kazananlardan, suçlananlar da yeniklerdendi. Oysa, örneğin, Nazi Alman savaş uçaklarının Londra'yı bombalaması gibi Müttefik hava kuvvetleri de Alman sivil yerleşim bölgelerinde taş üstünde taş bırakmamışlardı ve ilk iki atom bombası da Hiroşima ve Nagazaki'de sivillerin başlarında patlamıştı. Tokyo Mahkemesi'nin kuruluş belgesine göre, mahkemenin kararını yenik Japonya'daki Amerikan işgal güçleri komutanı tek başına değiştirebilirdi. Daha sonra, Yugoslavya'da, Sierra Leone'de, Kamboçya'da ve benzeri yerlerde farklı ölçüler kullanıldı. Ayrı ayrı örneklerdeki uygulamalar da değişik olamaz. Değerlendirmelerde çifte ölçülere bağlı kalınamaz. Doğruyu bulmak için yapılan bilimsel araştırmada ve son değerlendirmede hangi yöntemlere başvurulması gerekiyorsa, anlaşmazlıkların aydınlığa kavuşmasında da aynı yöntem kullanılır. Tarih araştırmasında da, bilimin her dalında olması gerektiği gibi, siyaset dışında bağımsız değerlendirme vazgeçilmez koşuldur.

16. 
Hele yabancı bir siyasal iktidar ya da onun parçası, birtakım dış merkezler, onların bilgi yoksulluğu önyargılarıyla yarışan kurulları ve geleceklerini güçlü baskı örgütlerinin acımasına bağlamış görünen siyaset kişileri ulusların tümünü ilgilendiren anlaşmazlık konularını bir pazarlık konusu yapamazlar. Tarih anlaşmazlığa taraf olanlardan birinin günümüzdeki çıkarlarına hizmet edecek biçimde değiştirilemez. Hele "Ermeni sorunu" gibi bir konu Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılması için önde gelen önkoşullardan biri gibi açıkça ya da gizli olarak ileri sürülemez.

17. 
Yalnız Türkiye ya da herhangi bir devlet tek başına "günah keçisi" gibi seçilemez. Geçmişle ve tarihle yüzleşme gerekiyorsa, bu, tüm ülkeler için uygulanabilir olmalıdır. Sayıları iki yüze yaklaşan tüm dünya devletlerinin eksiksiz her biri kendi tarihiyle yüzleşecek olursa, biz de aynını yapalım. Yabancılara ve onlar gibi düşünen kimi yurttaşlarımıza söylemek isteriz ki, aynı süreçten tümümüz geçelim. O zaman, bizi suçlamaya kalkanlar ilk önce kaçan devletler olacaklar. Daha da öte, böyle bir yüzleşmeye hiçbiri yanaşmayacak. Örneğin, ABD yeni kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne katılmamış, kendi asker ve sivil görevlilerinin başkalarınca hiçbir biçimde yargılanamayacağını duyurmuş, bunun için özel yasalar geçirmiştir. “Savaşı kazananın ya da güçlü olanın kendi tarihiyle yüzleşmesi gerekmez" diye bir şey olamaz.

18. 
Kendi çıkarları için Türkiye'yi suçlama yolunu seçen hiçbir yabancı devlet böyle bir sınamayı göze alamayacaksa da, buna razı olduklarını bir an için düşünsek bile, Amerika, Fransa, Almanya ya da her hangi bir başkası geçmişinin ipoteği altına sonsuza değin konamaz. Böylesine bir sınamaya herkesle birlikte bizim de razı olduğumuzu bir an için düşünelim. O zaman, Türklerin geçmişi, en beyaz çıkan bir kaçının içinde yer alacaktır.

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
03 Haziran 2016 - Yeniçağ





I. Dünya savaşında müttefikimiz olan Almanya Ermenilerin 1915’te Osmanlı Devleti tarafından, yani Türkler tarafından soykırıma tabi tutulduğunu dün parlamentolarında kabul ettiler. Bu konuda söylenecek çok şey var. Ama kısaca şunları söyleyim: 

* Alman konsolosları tarihte Anadolu’daydı. Bir katliam yapılıyorsa neden müdahale etmediler? 
* Katliam yapılmışsa katliama uğrayanlar nereye gömüldü? Şimdi göstersinler açalım. 
* Alman belgelerine baktığımızda bir kısım Kürtlerin Ermenileri öldürdükleri ve bunları Osmanlı ordusunun engellediği ve katliamdan kurtardığı yazmaktadır. Dolayısıyla devletin bunu yapmadığı ve yaptırmadığı ortaya çıkmaktadır.
* Bu durumda nasıl soykırım yapıldı diyeceksiniz? 
* O tarihlerde Alman papaz Lepsius Alman belgelerini tahrif ederek Ermenilerin katliama uğradıklarını ispata çalışmış mıdır? Bu kişinin Mavi Kitap yazarı Toynbee ile bağlantısı var mıdır? 
* Soykırım tabiri bile 1938’den sonra ve Almanların Yahudilere karşı yaptıkları soykırım ile ortaya çıkmasına rağmen geçmişe nasıl bağlanabilmektedir? 
* O zaman Haçlı seferlerinin de bir soykırım olarak nitelendirilmesi gerekmektedir. 
* Cemiyeti Akvam adına Kasım 1922’de Ermeni nüfusunu araştıran İngiltere ve ABD’nin Türk topraklarında ve diğer ülkelerde yaşayan Osmanlı Ermenilerinin nüfusunu 1 milyon 200 bin olarak vermelerine rağmen (Osmanlı nüfus sayımında 1914’te 1 milyon 294 bin) nasıl soykırım yapılmıştır? 
* Fransa için ölenlerle Doğu’da savaşta ölenler ne olacak? 

Bütün bunlara karşılık, herhalde kendine soykırımı daha önce yapan bir yandaş aramaktadır. Göz göre göre gelen bu harekete rağmen Hükümet ne ile meşguldü? Başkanlıkla herhalde.


Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu
04 Haizran 2016 - İlkkurşun




"They" are accusing the Turks and Turkey about the events in 1915...
But Malta Tribunals was ended in 1921... 
There was no evidence of so-called Armenian genocide and the Case was Closed!
On the contrary...many evidence of "Turkish Genocide"...





Presentations made by Professor Justin McCarthy, Professor and Historian at the University of Louisville, Kentucky, and Mr. Bruce Fein, a US lawyer specializing in constitutional and international law, who served as an advisor to the former US President Ronald Reagan... CTC Press Conference - Canadian Parliament 26-Feb-15 video



Prof. Justin McCarthy's speech at the Federal Parliament in Canberra - Part1  /  Part2







What did Germany in his Past, besides WW2


Like many modern historians, Förster from the museum in Cologne considers the Herero Rebellion the first genocide of the 20th century. “It was clearly a command to eliminate people belonging to a specific ethnic group and only because they were part of this ethnic group,” Förster said.

Namibia on Sunday marked the 100th anniversary (2004) of the Herero Rebellion, remembering one of the darkest chapters of Germany’s colonial past in what was once German Southwest Africa.

On January 11, 1904, Herero tribal leader Samuel Maharero called for his people to rise up and fight against their German colonial rulers in the southwestern part of Africa that would one day become modern Namibia.

Angered by encroaching German settlers, the dividing of their land by new railroads and the decimation of their herds of cattle, the Herero violently heeded that call and killed 100 German civilians and 13 soldiers in just a few days. However, those deaths would eventually elicit a response from the Germans that many Herero consider tantamount to genocide.

Completely unprepared for the unrest, Governor General Theodor Leutwein was unable to keep the insurrection from quickly spreading throughout the entire colony and after an unsuccessful six-month bush war the government in Berlin ordered 14,000 German soldiers to the region to put down the rebellion. Heading the force was Lieutenant General Lothar von Trotha, a man who already had a infamous reputation from other conflicts.

“You can say the whole thing became more brutal at that point,” Larissa Förster, a Namibia expert at the Museum for Ethnology in Cologne, told Deutsche Welle.

No quarter from von Trotha

After a decisive battle for the Germans on August 12, 1904 near the Waterberg, the surviving Herero fled into the Omaheke desert. What happened next still continues to haunt many Herero today. Confronted with the very real possibility of dying in the desert, many hoped to surrender to the Germans and head back to their lands. But on October 2, von Trotha ordered all Herero, armed or unarmed and including women and children, to be shot if they attempted to return.

Although the German Kaiser Wilhelm II and Reichskanzler von Bülow supposedly disagreed with this decision, they apparently also did little to stop von Trotha, who was now determined to exterminate the Herero, from carrying it out.

Those Herero that were not killed where eventually put in camps that many Namibians now compare to Nazi concentration camps. Forced labor, disease and malnutrition took their toll. By 1908, when the camps were emptied, an estimated 50 to 80 percent of the entire Herero population had died.

Like many modern historians, Förster from the museum in Cologne considers the Herero Rebellion the first genocide of the 20th century. “It was clearly a command to eliminate people belonging to a specific ethnic group and only because they were part of this ethnic group,” Förster said.

The Herero never completely recovered from the conflict and of the around 100,000 that today live in Namibia many live in poverty or work on the farms of white landowners.

In 2001, tribal leaders tried to sue Germany for compensation in U.S. courts, but the claim for $4 billion (€3.12 billion) never went very far. They also want reparations from Deutsche Bank, which allegedly profited from the forced labor in the camps.

“The war was a gruesome thing. Much blood flowed and there were many victims on both the German side and the side of the Herero. The German soldiers and settlers stole my land and my dignity and they killed my people. Something like that can never be forgotten,” Tjerimo Veseevete, a 75 year-old Herero man who lives not far from the Waterberg near Otumborombonga, told Deutsche Welle.

Germany has expressed its regret over the matter and professes it has a special responsibility is ensuring the future of Namibia, but has so far stopped short of an official apology. And since Berlin is Namibia’s single largest source of foreign aid, it also sees no need for specific financial compensation to the Herero.

The Namibian government, which is dominated by the Ovambo people, has shown little interest in backing the Herero claims. The German ambassador and a few regional officials attended the small ceremony marking the rebellion on Sunday in the Namibian capital Windhuk, but no government representatives took part.

Peter Wozny,
Deutsche Welle, 11.01.2004



Germany has offered its first formal apology for the colonial-era massacre of some 65,000 members of the Herero tribe by German troops in Namibia.

German minister Heidemarie Wieczorek-Zeul told a commemorative ceremony that the brutal crushing of the Herero uprising 100 years ago was genocide.

But the German government has ruled out compensation for victims' descendants.

A group of Herero has filed a case against Germany in the United States demanding $4bn in compensation.

"We Germans accept our historic and moral responsibility," Ms Wieczorek-Zeul, Germany's Development Aid Minister, told a crowd of some 1,000 at the ceremony in Okokarara.

"Germany has learnt the bitter lessons of the past."

But after the minister's speech, the crowd repeated calls for an apology.

"Everything I said in my speech was an apology for crimes committed under German colonial rule," she replied.

The Herero rebelled in 1904 against German soldiers and settlers who were colonising south-west Africa.

In response, the German military commander, General Lothar von Trotha, ordered the Herero people to leave Namibia or be killed.

Herero were massacred with machine guns, their wells poisoned and then driven into the desert to die.

Ms Wieczorek-Zeul repeated that there would be no compensation, but she promised continued economic aid for Namibia which currently amounts to $14m a year.

Germany argues that international laws to protect civilians were not in force at the time of the conflict.

Herero chief Kuaima Riruako said the apology was appreciated but added: "We still have the right to take the German government to court."

However, correspondents say the lawsuit filed in the US three years ago against the German government and two German companies is seen as having a limited chance of success. 

BBC,14.08.2004








2 Haziran 2016 Perşembe

Soykırım Yalanı ile Mücadele





Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası… Ermeni örgütlenmelerini, bölge bölge Ermeni isyanlarını, Ermeni çetelerinin katliamlarını, nüfus hareketlerini, orijinal Ermeni belgeleriyle ortaya koyuyor. Tehcir sırasında yaşanan olayları, tüm resmi yazışmaları, verilen tüm emirleri, orijinal belgeleriyle “birinci ağızdan” anlatıyor.

Uluç Gürkan, Ermeni Katliamı Suçlaması Yargılama ve Karar… Malta yargılamasını orijinal İngiliz belgeleriyle gün ışığına çıkarıyor. Ermeni diasporasının sözde soykırım iddialarına, İngiliz ve Amerikan belgelerinin kıyaslamalı analizleriyle cevap veriyor.

Profesör Hikmet Özdemir, Salgın Hastalıklardan Ölümler… Varlığıyla onur duyduğumuz Profesör Hikmet Özdemir'in Ermeni meselesine dair tüm kitaplarını okumalısınız. Ancak, Salgın Hastalıklardan Ölümler'i özellikle önemsiyorum. Çünkü, birinci dünya savaşında Anadolu halkının salgınlara karşı çaresizliğini anlattığı bu kitap, o dönemin, tehcir atmosferinin görünmeyen yüzünü ortaya koyan yegane bilimsel eser.

İsmet Görgülü, Atatürk'ten Ermeni Konusu… Atatürk, Ermeni sorununa nasıl yaklaştı? Sözde soykırım iddialarına karşı hangi mücadele metodlarını geliştirdi? Neler dedi? Kurtuluş savaşında Ermeni yayılmacılığına karşı nasıl mücadele edildi? Belgelerle.

Bolhovitinov, 11 Aralık 1915 Tarihli Resmi Ermeni Raporu… Rus Kafkas Ordusu Kurmay Başkanı Tuğgeneral Bolhovitinov'un Çarlık makamlarına gönderdiği 65 sayfalık resmi rapor… Rusya Genelkurmay Arşivi'den çıkarılıp, Mehmet Perinçek tarafından Türkçe'ye çevrilen bu rapor, Rus ordusuna destek veren Ermeni çetelerinin tehcir öncesindeki katliamlarını “tanık” olarak anlatıyor.

Profesör Salahi Sonyel, Osmanlı Ermenileri… Ermeni isyanlarının nasıl başlatıldığını, Ermenilerin nasıl alet edildiğini, İngiliz belgeleriyle, resmi diplomatik yazışmalarla ortaya koyuyor.

İlker Başbuğ, Ermeni Suçlamaları ve Gerçekler… Osmanlı neden tehcir yapmak zorunda kaldı? Soykırım propagandası için yazılan “Mavi Kitap”ı yerlebir eden belgeler neler? Yabancı ülkelerin aldığı sözde soykırım kararlarının anlamı var mıdır? Ermenistan'a karşı Türkiye ne yapmalıdır? Tek tek cevaplanıyor.

Profesör Türkkaya Ataöv, Ermeni Belge Düzmeciliği… Ermeni lobilerinin kendi tezlerini güçlendirmek için başvurduğu belge sahtekarlıklarını ve tahrifatları, gerçek belgeleriyle çürütüyor.

Ovanes Kaçaznuni, Taşnak Partisi'nin Yapacağı Bir Şey Yok… Ermenistan'ın ilk başbakanı ve Taşnak partisinin kurucu liderlerinden olan Kaçaznuni'nin 1923'te Taşnak Partisi'nin konferansına gönderdiği raporun tam metni… Rusya tarafından kışkırtılan Ermenilerin hata yaptığını, silaha sarılıp Türkleri katlettiğini, bu yüzden tehcir edildiklerini birinci ağızdan anlatıyor.

Mehmet Perinçek, Rus Devlet Arşivlerinden 150 Belgede Ermeni Meselesi… Rusya'nın İngiltere'nin Fransa'nın Ermeni meselesindeki rolü neydi? Rus askeri mahkemeleri, hangi Ermenileri neden yargıladı? Çarlık generalleri Ermeni çeteleri hakkında neler dedi? Ermenileri kim, nasıl silahlandırdı? Adı üstünde… Rus Devlet Arşivleri'ndeki orijinal belgelerin birebir Türkçe tercümeleri.

Profesör Aysel Ekşi, Belgeler ve Tanıklarla Türk-Ermeni İlişkilerinde Tarihi Gerçekler… Onur Öymen, Şükrü Elekdağ, Gündüz Aktan, Bilal Şimşir, Profesör İlber Ortaylı, Profesör Hikmet Özdemir, Profesör Türkkaya Ataöv, Profesör Ümit Özdağ, Profesör Norman Stone, Profesör Erich Feigl'in makaleleri yeralıyor. İngiliz ve Fransız arşivlerinden orijinal belgelerin Türkçesi aktarılıyor.

Profesör Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri… Hangi Ermeniler mecburi iskan dışında tutuldu? Kafileler hangi güzergahları kullandı? Toplanma merkezleri, tren istasyonları… Nerelerden, kaç kişi, nerelere gitti? Osmanlı arşivlerindeki orijinal belgeler.

Profesör Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün… Neredeyse kızılderilileri bile soykırdığı iddia edilen biz Türklerin, emperyal güçler tarafından kitlesel olarak nerelerde katledildiğini, nasıl sürüldüğünü anlatıyor.

Profesör Taha Niyazi Karaca, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey Olayı… Amerikan ve Fransız misyonerlerin kışkırtmalarını, Ermeni çetecileri ve İngilizlerin iftira propagandasını anlatıyor.


Samiha Ayverdi, Türkiye'nin Ermeni Meselesi… Ermenilerin nasıl maşa olarak kullanıldığını, etnik-dini kökenlerin nasıl kaşındığını, kimin mazlum, kimin asıl suçlu olduğunu ortaya koyuyor.


Profesör Ümit Özdağ/Özcan Yeniçeri, Ermeni Psikolojik Savaşı… İstiklal savaşında İstanbul'dan Anadolu'ya adam kaçıran Pandikyan efendi'ye, Kuvayi milliye'ye silah alınmasına yardım eden Keresteciyan efendi'ye, Türk istihbaratının vefakar parçası Benliyan efendi'ye ve Asala terörünü protesto etmek için Taksim meydanında kendini yakan Türk Ermenisi Artin Penik'e ithaf edilen bu kitap… Türk ve dünya kamuoyunu etkilemek için yürütülen psikolojik savaşı deşifre ediyor, psikolojik savaşın tekniklerini ortaya koyuyor.

Değerli gençler…

100 senelik iftiraya, soykırım iddiasına karşılık verebilmenin, başaçıkabilmenin, mücadele edebilmenin tek yolu, bilgi sahibi olmaktır. Bu kitapları okuyun. Kendinizi donanımlı hale getirin.

Hepsini buraya sığdırabilmem mümkün değil, bazı örnekler verdim. Lütfen, bu kitapları yayınlayan yayınevlerine başvurun, Ermeni meselesine dair başka hangi kitapları okumanız gerektiğini sorun.

Doğru adreslere başvurmanız çok önemli.

Çünkü… Tehlike ve tehdit, zannettiğinizden büyüktür. Bugün piyasada bulunan Ermeni meselesine dair kitapların neredeyse yarısına yakını, diaspora gözlüğüyle, satılık kalemler tarafından yazılmıştır. Bu konuyla alakalı yeterli bilgisi olmayan insanları kandırmaya, etkilemeye, yalana inandırmaya yöneliktir.

Yukarıda örneklerini verdiğim kitaplara dikkat ederseniz… Aralarında bir tane bile “badem” yoktur. Çünkü… Devrimci, ülkücü, sağcı, solcu ayrımı yapmadan, tüm yurtseverler, tüm Atatürkçüler bu yalana karşı mücadele veriyor ama, bademler kılını bile kıpırdatmıyor.

Kendisine “Osmanlı” süsü veren bademlerden, Ermeni meselesiyle alakalı kitabı olan, bu meseleye kafa yoran tek kişi bile bulamazsınız.

Badem iktidarının soykırıma karşı mücadele etmesini beklemek, Papa'nın müslüman olmasını beklemeye benzer. Saray'ın müştemilatı haline gelen devletten de fayda yoktur.


Değerli gençler…

Bizim jenerasyonun angutluğu yüzünden, kabak maalesef sizin başınıza patladı. Görev size düşüyor. İşlemediğiniz suçun utancını yaşamayın.

İnsan bilmediği şeyden korkar.
Okuyun.
Cesur olun.

Yılmaz Özdil
02 Haziran 2016-Sözcü











6 - Cephe gerisinde 2 yaşına kadar olan bütün Müslümanları gördükleri yerde ve her fırsatta öldüreceklerdir.

7 - Müslüman halkın yiyecek, mal ve mülkünü ele geçirecek veya yakıp yıkacaklardır.

8 - Terk edecekleri ev, tarım ürünleri, kilise ve hayır kurumlarını yakıp bunları Müslümanlar yapmış gibi propaganda yapacaklardır.

9 - Resmi devlet dairelerinin havaya uçaracak, Osmanlı jandarmalarını pusuya düşererek öldüreceklerdir.

10 - Cepheden yaralı ve hasta dönen Osmanlı askerlerini öldüreceklerdir.

11 - Şehirde, kasabalarda ve köylerde isyanlar çıkaracaklardır.

14 - Ermenilerin yaptığı isyan ve katliamların faturasını Müslümanlara çıkararak, içerde ve özellikle dışarıda yayınlanacaktır.









e-book






BİZ SOYKIRIM YAPMADIK.




20 Ekim 2015 Salı

GÖÇMENLER TÜRKİYE AVRUPA - REFUGEES TURKEY EUROPE






"Irak birliklerinin Körfez Savaşı'ndan hemen sonra kuzeye yönelik bazı operasyonlarından kaçan 450.000 kişi türkiye'ye sığındı. Bu Türkiye açısından büyük ekonomik ve insani sorunlara yo laçtı. Daha önce de Halepçe saldırıları sırasında binlerce Iraklı Türkiye'ye sığınmıştı. Türkiye bütün bu mültecilerin güvenliğinin ve barındırılmasının sorumluluğunu üstlendi. Bunların büyük çoğunluğu Kürt asıllıydı.


O tarihlerde Batı dünyasında bölgedeki Kürtlerin sorunlarına büyük ilgi gösteriliyordu. Siyasi şahsiyetler bu konuda sık sık beyanatta bulunuyor, bölgedeki devletlerin neyi nasıl yapmaları gerektiği konusunda akıl veriyorlardı. Bu nedenle bu büyük göç harekatının yaralarının sarılması için bu ülkelerin aynı duyarlılığı göstermeleri beklenirdi. Nitekim bazı Batılı ülkelerin dışişleri bakanları ve diğer üst düzey yetkilileri kalabalık bir gazeteci ordusuyla Türkiye'nin güneydoğusunda bu miltecilerin barındırıldıkları kampları gezdiler, nakliye uçaklarıyla bazı insani yardım malzemelerini bölgeye ulaştırdılar.


Ama bu, Türkiye'nin üzerindeki yükün sadece küçük bir bölümünün kaldırılmasına yetti. Türkiye bu göçmenlerin ihtiyaçlarının çoğunu, bu arada sağlık ve eğitim gereksinmlerini kendi bütçesinden karşıladı. Bu iş için 200 milyon dolardan fazla para harcandı.


Göçmenlerin büyük bir bölümü Batı ülkelerine yerleşmek için başvuruda bulundular. Türkiye bu talepleri ilgili ülkelere iletti. Ne yazık ki, gelen cevaplar pek iç açıcı değildi.


Bu insanlarla uzakta oldukları sürece ilgilenen, merhamet gösteren, Türkiye dahil bölge ülkelerini zaman zaman haksız ölçülere varacak biçimde eleştiren bu ülkeler, mesele göçmen almaya gelince pek de cömert olmadıklarını gösterdiler. Batılı ülkelerin tümünün kabul etmeye hazır oldukları göçmen sayısı 1.000'i geçmedi. Onları da iyi eğitilmiş, doktorluk, mühendislik gibi alanlarda diploma sahibi olanlar arasından seçeceklerdi. Gerisi Türkiye'ye kalacaktı.


Onur Öymen
Silahsız Savaş; Bir Mücadele Sanatı Olarak Diplomasi
kitabından





// Tanıdık geliyor mu?
// O 450bin oldu sana 1,5milyon ve de bölücü!
// Suriyeli göçmenlerin 50 yıl sonra ne gibi talepleri olabilir acaba diye düşünüyor musun peki?






Brüksel'de önceki gece yarısına kadar süren AB zirvesinde, Suriyeli mültecilerin masrafı için AKP hükümetinin istediği o zavallı miktar, yani 3 milyar eurocuk hemen onaylandı. Ancak hala anlaşma sağlanamayan iki nokta ise şu:

Ankara ayrıca Türklere vize şartlarının bir an önce gevşetilmesini istiyor ( seçim yatırımı). AB ise bunun için, önce Türkiye`nin, Avrupa`ya sığınacak mülteciler için hemen geri gönderilecekleri ülke statüsünde olmayı kabul etmesinde dayatıyor. Mültecileri, geldikleri ülkeye gönderme politikası Avrupa`da yaklaşık 25 yıl önce başlatılmış, ama uygulamaya konulamamıştı. Kimbilir belki Ankara bu talebi kabul eden ilk baskent olacak! 

Merkel önceki gece konuşmasında, Avrupa`ya geçiş ülkesi olan Türkiye`nin büyük mülteci sorunu yaşadığını ve şimdiye kadar 7 milyarı aşkın masraf ettiğini, dolayısıyla AB`nin bu sorunun yükünü Ankara ile paylaşması gerektiğini söyleyerek 3 milyar vermenin uygun olacağını savundu. "Çünkü" dedi Merkel hanım : " Türkiye olmadan biz mülteci sorununu çözemeyiz."

Bütün bunlar olurken, mültecilere karşı yürüyüşler başlayan Hollanda`da dün, Maliye Bakanı Jeroen Dijsselbloem, 40 bin mültecinin masrafını 1 milyar euro olarak hesaplıyor ve Suriyeli mülteci dalgasına dur diyordu! 

Hollanda`da da mülteciler topluca kamplara konuyor ve ufak tefek yardımlarla yaşıyorlar sefalet içinde! Bakanın hesabı doğruysa, yani 40 bin multecinin 1 Milyar Euro masrafı oluyorsa, o zaman Türkiye`deki 2,5 milyar Suriyeli mülteci için AB`nin EN AZ 60 MİLYAR EURO KATKIDA BULUNMASI GEREKİR!!!

3 milyar vererek `Yükü paylaşacakmış` Merkel hanım! Sevsinler! Ne kadar da yardımsever ve bonkörler! AKP hükümeti ise hangi hakla ve ne amaçla 3 milyarcığa teslim oluyor?

AB, Batı`nın yarattığı mülteci sorununu, yani yurtlarından ettiği o zavallı insanların sorununu, 3 milyar eurocuğa kapatmak istiyor!

DÜNYANIN EN MERHAMETSİZ İNSAN SATIŞI TÜCCARI BATI VE AVRUPADIR.

Ali Develioğlu,ulusal kanal









Onur Öymen, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Türkiye ziyaretindeki gündemini eleştirdi. Öymen, “Bize fazla yük olmayın, parayla sizi tatmin edelim. Bizim topraklarımıza fazla insanlar gelmesin’ diyorlar. Merkel’e, üzerimizdeki yükün yarısını Avrupa paylaşsın’ denmeliydi” dedi. Öymen, Merkel’in, PKK’yı Kürtlerin temsilcisi olarak gördüğünü de söyledi.

Merkel’in para teklifi gurur verici değil!

Almanya Başbakanı’nın, Erdoğan ve Davutoğlu ile görüşmesini değerlendiren Emekli Büyükelçi Onur Öymen “Merkel mültecileri Türkiye’ye satıyor” yorumu yaptı.

Almanya Başbakanı Angela Merkel, Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu ziyaret ederek, Türkiye’ye mülteciler konusunda maddi yardım yapmak istediğini söyledi. Merkel’in tavrını sert sözlerle eleştiren Emekli Büyükelçi Onur Öymen, para karşılığında Almanların istediği dış politikanın aşılandığını söyledi. Öymen, “Buna ‘check’ diplomasisi diyorlar. Yani ’Biz size belirli bir para verelim ve bunun karşılığında bizim istediğimiz politikaları takip edin. Bize fazla yük olmayın parayla sizi tatmin edelim. Bizim topraklarımıza fazla insanlar gelmesin.’Bunlar Türkiye hesabına göre çok gurur verici bir tablo değildir. Söylenecek cevap şudur. Biz sizin paranızın peşinde değiliz. Önemli olan bu yükü paylaşmaktır. Bize eğer katkıda bulunmak istiyorsanız, üzerimizdeki bu yükün yarısını Avrupa ülkeleri arasında paylaşsınlar. Avrupa 1 milyon mülteciyi alamayacak durumda mıdır? Ortak bir politika ile çözelim ki mülteci sorunu kendiliğinden halledilsin” dedi.

Kavgalı değiliz ki!

Çatışmaların durması halinde insanların evlerine geri döneceklerini dile getiren Öymen, silah zoruyla Esad’ı devirme politikası yerine, “Gelin siyasi bir çözüm arayalım denmesi gerekirken, bize para verecekler diye büyük bir sevinç içindeyiz” diye konuştu. Merkel’in Başbakan Davutoğlu’na söylediği, “Türkiye, Kürtlerle barışmalıdır” söylemlerini anımsatan Öymen, sözlerine şöyle sürdürdü: “Biz Kürtlerle kavgalı değiliz ki barışalım. Ama teröre o kadar çok tolerans gösterdiniz ki siz teröristleri Kürtlerin temsilcisi gibi gördünüz. Bu teröristler 40 bin kişiyi öldürdü. 40 bin kişiyi öldüren bir terör örgütünü Kürtlerin meşruiyet çizgisi mi sayıyorsunuz. Almanya’da uzun yıllar Kürtleri destekleyen sivil toplum örgütleri oldu. Alman hükümeti de 1993’e kadar beklediğimiz kararı göstermedi. Ancak ne zaman bir Türk vatandaşını Kürtler kahvede yaktılar, ondan sonra saklamak zorunda kaldılar. Hiçbir PKK militanını Türkiye’ye iade etmediler. Almanlara bu konuda çok söylenecek söz var.”

PKK’yı palazlandırdılar

Almanlarla birçok konuda anlaşılmasına rağmen bu konuda anlaşma sağlanamadığını anlatan Öymen, “Biz dedik ki ‘PKK Almanya’ya adam kaçırıyor.’ Bunu bir türlü anlatamadık. PKK’nın palazlanmasında Avrupa ve Almanların büyük katkısı oldu. Terör örgütünün öldürdüğü 40 bin insanın büyük çoğunluğu Kürt’tür. Bir şey söyleyecekseniz terör örgütü PKK’ya diyeceksiniz. Merkel’den silahları kayıtsız şartsız bırakın çağrısı geldi mi? Bunu söylemekten hep kaçındılar. Avrupa’nın fikrine göre, ‘PKK’nın verdiği mücadeleyi Türkiye taviz vererek durdurmalı, bu taviz de PKK’nın talepleri doğrultusunda olmalı’. Bu talepler de Almanya’nın senelerdir takip ettiği politikalardan da farklı değildir” şeklinde konuştu.

yeniçağ,20.1.2015









THE TRUTH ABOUT EUROPE'S MIGRANT CRISIS:
EUROPE and USA CREATED THE CHAOS IN MIGRANTS HOMELAND 
SO EUROPE MUST ACCEPT THE CONSEQUENCES !


Just as tellingly, the UK has welcomed just 187 Syrians through legal mechanisms at the last count. 
Turkey has around 2.6 million.


Turkey has risen to 1st in the rankings of refugee hosting countries, having been 59th just three years ago, because of the number of Syrian refugees entering the country. There are now 1.59 million refugees in Turkey. 
During 2014 there were 1 million Syrian refugees newly registered in Turkey.








Hungarian Camerawoman Apologizes for Kicking, Tripping Refugees!!! news 

Macaristan polisinin sınırdaki mültecilere gaz bombası ve coplarla müdahale etmesine 
BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon'dan tepki geldi.





It’s not about that Europe didn’t accept them or embrace them as refugees, it’s about not dealing with the cause. If you are worried about them, stop supporting terrorists. That’s what we think regarding the crisis. 
This is the core of the whole issue of refugees. 
Assad İnterview





3rd refugee shelter torched in Sweden in 6 days
"İsveç'te son 6 gün içinde yakılan üçüncü göçmen sığınağı" 






Refugees Camp in FRANCE - link

Refugees Camp in TURKEY














2 million more.....comes to Turkey!!!
2 Milyon daha geliyor ! haber linki
Alman basının iddiasına göre hali hazırda 2 milyon civarında Suriyeli'ye ev sahipliği 
yapan Türkiye 2 milyon Suriyeli daha alacak.





// AVRUPA'DA GÖÇMEN KRİZİ VARMIŞ !
// ŞİMDİ ANLADINIZ MI MERKEL NİYE GELDİ!




Demokratik ve hümanist geçinen "Avrupa"..... Sebep olduğu karmaşa ve kaostan doğan olayların sonuçlarına uzaktan bakmayı tercih eder. O uzaktan bakmada da sana sadaka verir, gerisini de senin sırtına yükler, Ayrıca kendisini de "seni eleştirebilecek bir konumda" zanneder!... SB.