Translate

niyazi berkes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
niyazi berkes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2015 Pazartesi

İkiyüz Yıldır Neden Bocalıyoruz?







"Batı tarihçiliği iki tür benciliğin hala etkisi altındadır : 
Biri Hıristiyan bencilliği (Christocentrism) , 
diğeri ırk bencilliği ( Ethocentrism). 
Batı tarihçiliğindeki bu iki bencilliğin en iyi göstergesi "Türk"tür. Tüm nesnellik ölçüleri, 
konu "Türk"e gelince hemen ortadan kalkar ve Hıristiyan kültürüyle Avrupa ırkçılığı her yandan sırıtmaya başlar. 
"Türk"ten ağzı burnu çarpılmadan söz eden Batı tarihçisine rastlamak güçtür. 
Hiçbir Batılı okuyucu da bunların önyargılarında; nesnelliğe, bilime aykırı bir şey görmez. 
Onlar için bunlar, evrensel gerçeklerdir. "Türk", Batı tarihçiliğinin bilim efendiliği ölçülerinin dışında kalan bir şeydir. 
Batılı tarihçi bu konuda istediği gibi konuşabilir."
 Prof.Niyazi Berkes 
(Vural Savaş'ın "Aşk, Şiir ve Müziğin Coşkusuyla" kitabından)




____________




Onyedinci yüzyılda Osmanlı toprak rejimi tamamıyla çökmüş, tarımsal üretim düşmüş, dış ticaret tamamıyla Batılı deniz ticaret şirketlerinin tekeli altına girmiş, ticaret muvazenesinin aleyhe dönüşü yüzünden memleket artık kesin olarak hammadde memleketi haline gelmiş, bu yüzden zaten on altıncı yüzyıl sonu dünya fiyat devriminden ve yarattığı mali buhrandan sonra sarsılmış olan Türk maliyesi altın ve gümüş varlığını oluk gibi dışarıya akıtmaya başlamış, bütün bunların tesiri ile devlet, esnaf ve köylü ekonomik anlamda büyük darbeler yemiş bir haldedir. Böyle olduğu halde, topluma yeni bir şekil vermek için, Batı'da yeni ekonomik görüşlerin ve siyasetlerin doğduğu bu devirde Türkiye'de bu konuda şümullü hiçbir fikir doğmamıştır. Tarih kaynaklarında sadece akla gelen bazı tedbirlerden başka bir şeye rastlanmaz.


Mustafa III zamanında olduğu gibi, bazı sıkı tedbirlerle maliyenin düzeltildiği oluyordu. Ama ekonomik olmayan usullerle başarılan bu Hazine ahvalini düzeltme başarıları, sık sık girişilen Rusya savaşları uğruna yok edilir, memleket ve Hazine eskisinden harap hale gelirdi. (1)


Selim III zamanında ilk defa olarak güdülen "şahsi teşebbüs yolu ile ekonomik kalkınma" tedbirleri de başka sebeplerle iflas etti. Mahmut II zamanında yapılan reformlardan sonra ancak 1840 yıllarında devlet eli ile bir ekonomik kalkınma siyaseti düşünüldü. Gerek tarım, gerek endüstri alanında devlet eli ile teşebbüslere geçildi. Fakat, ileride dokunacağımız nedenler yüzünden, her iki alandaki teşebbüsler de Türk toplumunda ve ekonomisinde temelli bir değişim yapamadan iflas etti. Bu iflas Türk ekonomisine çok pahalıya mal oldu. Özel ve kamu teşebbüsleri ile modern ekonomiye katılma çabalarının birinci "raund"u o zaman kaybedildi.


Demek ki eski müesseseleri ıslah etme, Batı'da başlayan yeni ve ekonomik ve teknolojik devrimi benimseme ve taklit etme hareketi şimdi sözü getireceğimiz birtakım köstekleyici etkenlerin tesirinden kurtulamıyordu. Bu köstekleyici engeller olmasaydı daha başlangıçtan birçok Batı dışı uluslardan önce bu hareketi başlatmış olan Türkiye'de başarılı doğru adımlar atılabilirdi. Yani başarısızlıklar, bunları gören o zamanki Batılıların sandığı gibi Türk'ün doğasal ekonomik kabiliyetsizliğinden değildi. Türkiye'den çok sonra aynı yola düşen mesela Japonya gibi Asyalı bir ulus, modern ekonomiyi benimseyip uygulamanın mümkün olduğunu göstermiştir.


Türkiye'de güdülmek istenen gelişmeyi çelmeleyen başlıca üç olay boyuna işin içine karıştı ve yukarıda söylediğimiz başarısızlıkları sonuçlandırdı. Bu üç olay bugüne kadar peşimizi bırakmamıştır; zamanımızda da gene onlarla karşılaşıyoruz; ve bizi asıl ilgilendiren de budur. 


YENİLEŞMEYE ENGEL OLAN KUVVETLER


Bunların birincisi, memleket içinde değişmeye karşı daima direnen ve savaşan gerici kuvvetlerdir. Bu gerici kuvvetler çok kere ilerici kuvvetlerden üstün  gelmiştir. İlerde tartışacağımız nedenlerle, ilerici kuvvetler köksüz, gerici kuvvetler ise toplumun dibine kadar kök salmış durumdadır. Bu kökler, ileride göreceğimiz gibi, hâlâ tamamıyla sökülmemiştir; bazıları hâlâ yerinde duruyor.


İkincisi, Batı'dan alınan fikirlerle kendini ıslah etme işine giriştiği zamanlar Türkiye'nin kendini daima Batı dünyasında olup giden çekişmelerin içinde bulması, bunlardan kaçınacağına onlara bulaştığı için Batı devletlerinin politik ve ekonomik peyki haline gelmesi, hiçbir programı sürekli olarak uygulayamamasıdır.


Üçüncüsü, reform teşebbüslerine hep bu çekişmelerin Türkiye'ye yönelmiş olduğu zamanlarda hazırlıksız olarak kalkışılması, bu yüzden, dış baskıların karışması ile yapılan işlerin halk kütlelerinin durumunu iyileştireceğine kötüleştirmesidir. Bu yüzden halk kütleleri arasında devrim veya reform teşebbüslerine karşı daima güvensizlik, hatta nefret yaratılmıştır. Bu durum birçok hallerde irtica hareketlerine, hatta geri tepici ayaklanmalara yol açmış; bu da gericilerin köklerini biraz daha derinlere salmalarına yaramıştır. Yani Türk evrimi kuşaktan kuşağa kangallaşan bir "fasit daire" (kısır döngü) içine girmiştir.


Daha başka bir deyimle, (a) Osmanlı İmparatorluğu'nun iç yapısından, (b) modernleşme hareketine girişildiği zamanların dünya politikasındaki şartlarından, (c) ıslahat veya reform işini yürüteceklerin yetersizliklerinden ileri gelen üç olay (yani gericilik, emperyalizm ve ekonomik yoksullaşma) Türk toplumsal değişimini ve evrimini daima baltalamış, onun ileriye doğru gelişme olmak yerine bir çökme ve devamlı gerileme olmasına sebep olmuştur. İleriye doğru değişmeyi engelleyen, bu yolda yapılmış çabaları faydalı olmak yerine tesirsiz, hatta bazan zararlı şekle sokan bu etkenleri, bugünün reform meselelerini daha iyi kavramak için, tarih açısından biraz daha yakından tanımağa çalışacağız. Çünkü bu engellerin üçü de hâlâ ortadan kalkmamıştır.


* * * 


Türkiye için "gelişmemiş toplum", "geri kalmış toplum" deyip geçerken üzerinde durmadığımız, fakat şimdi tartışılmasına sıra gelen bir noktaya dokunmak isterim. Ulusal Kurtuluş Savaşı ile kurulan Türkiye bugün anlaşılan ve son yıllar içinde hep bir ağızdan benimsediğimiz anlamda gelişmemiş bir toplum mudur? Onun, değişme ve gelişme halinde bir toplum olma imkânları kendi içinde, yapısında ve temelinde yok mudur?


İki yüz yıllık bocalamadan sonra, Kemalizmin açtığı yolda Türk ulusunun kısa zaman içinde ileri bir toplum haline gelme şansları, bugün kalkınma çabası içinde bulunan birçok uluslara nazaran fevkalade denecek derecede yüksektir. Burada vereceğimiz hükümler, başka ulusları aşağı ve kabileyetsiz görmek gibi bir düşünceden ileri gelmiyor. Her insan toplumunun kalkınmaya hem hakkı, hem kabiliyeti vardır. Bu, hiçbir üstün ulusun veya ırkın tekeli altında değildir. Söylemek istediğimiz şey, Türk ulusunun bazı elverişli tarihi şartlara malik olmakta talihli bir durumda olduğudur.


Türkiye 1924'ten itibaren, toplumsal kalkınma savaşına girdiği zaman (daha o zamandan arkasında uzun bir tecrübe devresi vardı), bugün geri kalmış birçok ulusların gıpta edeceği önemli avantajlara malikti. Bu avantajların ne olduğunu görmezsek, bazı Amerikalı kalkınma iktisatçılarının yaptığı gibi, Türkiye'yi Nijerya veya Tanganyika gibi toplumlar kategorisine sokmuş ve kalkınma ile ilgili önemli noktaları onlar gibi yanlış anlamış oluruz. Türkiye'nin bu saydığım memleketleri bırakın, Hindistan ve Pakistan gibi, talihsiz analizleri yüzünden halklarının yüksek kabiliyetleri ile mütenasip avantajları olmayan memleketlere nazaran bile talihli bir durumu vardı.


Her şeyden önce Türkiye'nin adeta mucize denecek şekilde, modern bir ulusal bütün olmak için gerekli asgari unsurları hazırdan elinde bulunuyordu. Bunların çoğu, bugün gelişmemiş memleket denen yerlerde yoktur. Türk toplumu korkunç dil, din, ırk, kast ayrılıklarına; prensler, racalar, nuvaplar, vs gibi imtiyazlı zümrelere; kabile, aşiret gibi bölünmelere uğramış bir yapı değildi. Bu açılardan Türk toplumu demokratik, laik ve modern bir ulus olmaya hazır bir halde idi. Daha önce anlattığımız ortaçağ nizamından kalma sakatlıklar toplumsal reformlarla düzeltilebilecek şeylerdir. Halbuki, geri kalmış toplumların çoğundaki parçalıklar insanın başını döndürecek, ümitlerini kıracak kadar büyük dertlerdir. (Mesela, Hindistan'ın sadece dil durumunun meselelerini düşünmeniz yeter).


Türkiye, birçok geri kalmış ulusların aksine sömürgelikten çıkmış, hata sömürgelilik halinin yarattığı bir toplum da değildi. Sömürge ulusları, özellikle Müslüman olanları, tabi oldukları sömürge idarelerinin tesiri altında birçok kötü geleneklere varis olmuşlardır. Bu kötü gelenekler yüzünden laik ve ulusal eğitim sistemleri bile yoktur. Daha garibini söyleyelim: Generalleri, hâkimleri, avukatları kendilerine yabancı ve hatta kendilerine düşman saydıkları memleketlerde tahsil görürler. Donanmaları veya orduları yabancı komutanlar elinde olanlar bile var. Türk halkı siyasi varlığını ve efendiliğini muhafaza etmiş bir ulustur. Daha dün diyeceğimiz zamanlara kadar birçok ulusları, hem de ulusluklarına dokunmadan, idare etmek sanatında pişmiş bir ulustur. Bunu, övünmek ve şovenizm için değil, sırf bir gerçek ve bir olay olarak bilmek ve hatırlamak gerektir.


Türk toplumun aydınları daha imparatorluk dağılmadan önce hem ulusal şuur, hem çağdaş uygarlık şuurunu kazanmış kimselerdi. Halkının bütünü, siyasi devlet birimini ulusal ve çağdaş anlamda olmasa da tabii bir olay olarak benimsemişlerdir. Mesela Hindistan ikiye bölünüp bundan Müslüman bir devlet çıkınca bu memleketin halkını bırakın, aydınları bile ulusal ve laik devlet kavramını kabullenememişlerdir. Bu devletin genel ve ulusal bir dili olmadığından resmi dil olarak kimsenin bilmediği Arapçayı almak isteyenler olmuş; buna bile karar veremediklerinden İngilizcesiz bu devlet işlemez, çeşitli bölgeleri arasındaki halk birbirini anlamaz olmuştur. İdeal hâlâ Hazret-i Ömer devletidir. Şu bizim politikacılarımızın bir türlü anlayamadığı Atatürk devrimleri Asya ve Afrika'nın geri kalmış uluslarının bugün bile varamadığı merhaleye Türkiye'nin şöyle böyle yarım yüzyıl önce varmış olduğunun bir ifadesidir. Bu devrimler sayesinde, modern Türkiye'nin politik bağımsızlığı gerçekleştiği zaman, Türkiye'nin bugünkü geri kalmış birçok ulusun karşılaştığı çok ciddi meselelerle uğraşmak derdine düşmemek gibi tarihi bir talihliliği vardı.


Türkiye'nin hatırı sayılır bir devrim ve kalkınma geleneği de vardı. Ve bu Batı uygarlığına yegâne kavuşmuş Batı dışı bir toplum olan Japon toplumunun değişim tarihinden öncesine kadar gider. Türkiye üstün bir uygarlıkla karşılaşmış olmanın verdiği dersler altında yoğrula yoğrula, modern uygarlığın fırını içinde pişe pişe çağdaş uygarlığın gerçekliklerini ve zorunluluklarını tanımıştır. Atatürk devrimleri, bütün bu deneylerin mahsulüdür. O, Atatürk'ün sulh siyaseti ile bütün imparatorluk iddialarını bırakmış, emperyalist iddialı devletlerin kavgalarının dışına çekilmiş; Birinci Cihan Savaşı'ndan sonraki sulh devresinden faydalanma ve kendi ekonomik kalkınmasını başlatma uyanıklığını da göstermişti. Bu sulh devresinde uygarlık ve teknik devriminin bazı önemli metotlarını da bulmuş, uygulamaya başlamıştı. Gerek ekonomi, gerek eğitim alanlarında Kemalist Türkiye'nin kendi deneyleri ile bulduğu şeyleri hâlâ bugün bile bulamamış uluslar çoğunluktadır. Türkiye'nin bu deneyleri hakkında Batı'da, özellikle iktisatçılar arasında, esaslı bilgiler olmadığı halde son zamanlarda bazı Amerikalı iktisatçılar bile kalkınma meseleleri bakımından bunun belli belirsiz farkına varmağa başlamışlardır.  Mesela, evvelce sözünü ettiğimiz Uluslararası Kalkınma Bankası'nın uzman heyetinin Türkiye ekonomisi hakkında hazırladığı ve kitap halinde yayınlanan raporunu tenkit eden iki önemli Amerikalı iktisatçı (Kindleberger ve Spengler) bu raporu tenkit ederken birbirinden habersiz olarak ikisi de şöyle bir hükme vardılar:


"Türkiye eğer 1950-52 sıralarında bu uzmanlara hak verdirir gibi gözüken kalkınma alâmetleri göstermişse bunu, dış yardım veya özel teşebbüs ve yabancı sermaye yatırımından ziyade Atatürk devrimlerinin ve devletçilik siyasetinin hazırladığı temelde aramak lazımdır. Bütün bu elverişli şartlar üstünde, nihayet, Türkiye'nin Atatürk gibi büyük bir öndere, Batı devlet adamlarından kuşak kuşak ilerilerde bir büyük adama malik olmak gibi eşsiz bir talihliliği vardı. Bağımsız Türk ulusu ve devleti Sir Ebubekir veya imam bilmem ne gibi garip unvanlı zatlarla değil, böyle bir adamla kurulmuştur. Geri kalmış toplumların hiçbiri, henüz daha bu çapta bir kurucuya kavuşmamıştır."


Türkiye'nin tarihsel şartlarının sağladığı, onu sonradan çıkma, yeniden yapılma bir toplum değil, kökleri geçmişte bulunan bir ulusal varlık yapan olumlu avantajlar bunlar. Geçmişe ve temele ait bu yanlardan başka, bugünkü durumda Türkiye'nin gelişme halinde çağdaş bir toplum olmasına elverişli şartlar var mıdır? Türkiye'ye özellikle dışarıdan bakıldığı zaman, dünya ulusları arasında onun kendini özgü bir durumu göze çarpar. Bugün toplumlar, gittikçe ulus birimleri haline gelmekle beraber, çeşitli açılardan gruplaşmalar gösterirler. Bir kısmı belirli uygarlıklara mensuptur. (Batı uygarlığı ulusları gibi); bir kısmı ideolojik kümelenmelere mensupturlar (kapitalist veya sosyalist gruplar gibi); bir kısmı ekonomik kümeler teşkil ederler (Ortak Pazar veya İngiliz uluslar kümesi gibi); kültür, din veya dil kümeleri teşkil edenler var (Müslüman toplumlar veya Arap kavimleri gibi). 


Türkiye bu çeşit kümelenmelerin yalnız başına hiçbirine mensup olmayan tek başına, adeta yalnız bir toplumdur. Her biriyle az buçuk yaklaştığı bir şeyler varsa da hiçbir açıdan tüm şuna veya buna mensup değildir. Bugünkü Türkiye ne bir Müslüman devleti, ne bir Batı ulusudur; ne Hıristiyanlık camiasına, ne sosyalist veya kapitalist Batı ulusları camiasına mensuptur. Ne Asyalıdır, ne Avrupalı. Gerçi Türkiye'nin bütün tarihi boyunca ekonomik ve siyasi münasebetleri Doğu ile olmaktan ziyade. Batı ile olmuştur. Osmanlı tarihinin üstün eğilimi Doğu'ya doğru olmaktan çok Batı'ya doğrudur. Fakat kültürce Doğulu kalış, Türkiye'yi Batı dünyasının bir parçası olmaktan alıkoymuştur. Son yarım yüzyılda kuvvetlenen Batılılaşma hareketi yüzünden Batı Avrupa ile olan münasebetlerin ekonomik ve politik unsurları artmışsa da bu hep tek yanlı ve daima aleyhe işler şekilde olmuş; geleneği olmayan, Türk halkına çok pahalıya mal olan ıstıraplı ve şüpheli bir münasebet şeklinde kalmıştır. 


Avrupa Türkiye'yi hiçbir zaman kendinden bir parça saymamıştır. Bizim aramızda bunun aksine bir sanı varsa da buna bizden başka kimse inanmamaktadır. Askeri ve siyasi düşüncelerle Batı, Türkiye'yi Avrupalı sayar gibi gözüktüğü hallerde bile bu, büyük karşılıklar ödemek şartıyla mümkün olmuştur. Bazı Avrupalı memleketler Türkiye'nin NATO'ya kabulüne başlangıçta açıkça itiraz etmişlerdir. Türkiye'nin coğrafyadaki gerçek yeri Yakın ve Ortadoğu denen yerdir; fakat oradaki kendine benzer komşularının hiçbiri ile tam anlamı ile ekonomik, politik ve kültürel birliği yoktur. Bir kısmı ile ciddi ihtilaf halindedir.


Demek ki Türkiye bugün iç dokusu ile kuvvetli bir ulus olmanın bütün unsurlarına malik olduğu halde, yakın ve uzak çevresi ile olan ekonomik, politik ve kültürel münasebetleri bakımından tam bir yalnızlık içindedir. Türk aydını, bugünkü Türkiye'nin bu bakımlardan olan durumunu ve yönünü anlamak, aydınlamak, belirlemek zorundadır. İç yönlerdeki karışıklığın yaratılmasında bu dış yönsüzlük halinin büyük tesiri vardır. Türkiye, bugün bütün dünyada serbestçe düşünülen, tartışılan ekonomik ve politik ideoloji ve doktrinlerle meselelerinin çözümünü aramak sorusu ile karşılaştığı halde, hâlâ Batıcılık, İslamcılık, Turancılık, Osmanlıcılık gibi yönsüzlük yani tarihsel şaşkınlık ifadesi olan manasızlıkların baskısı altındadır. Bunların politik alanda bocalamalar yaratmasına fırsat verilmesi, karşılaşılan tehlikelerin en büyüklerinden biridir.


Fakat bu içinden çıkılamayacak bir iş değildir. Bunun çözümü yani bu kadar yıllık bocalamalara bir son verilmesi, kısaca iç ve dış yönün bulunması imkânsız değildir. Türk ulusunun yönünü bulması ne hayali ve soyut fikirlerle, ne emperyalist ihtiraslarla, ne kişi çıkarları ile, ne de diplomat pazarlıkları ile değil, Türk toplumunun ulusal iyiliğinin gerekleri ölçü olarak alınmakla mümkündür. Asyalı veya Müslüman olarak fakir ve geri olmaktansa; Avrupa'nın borçlusu veya Amerika'nın fahri vilayeti olmaktansa, kendi kendimizin efendisi olmak yeğdir, ama bunun gerektirdiği bağımsızlık yolunda yılmadan yürümek şartıyla.


Çizdiğimiz bu özel durumun, aleyhte gözüken yanlarına rağmen, özlenen amaç halamından lehe olan yanları vardır. Bunların en önemlisi Türkiye'nin ekonomik ve siyasi emperyalist çıkar ve çalışmaların hedefi olmayacak bir memleket haline gelmiş olmasıdır. Bunu gerçekleştirmede olduğu kadar, bunun anlamlarını kavramada en başta gelen adam Atatürk olmuştur. Bu anlayıştan ötürü o, Türkiye'nin her anlamda en zayıf olduğu bir zamanda cesur ve korkusuz bir dış siyaset uygulamıştır. Öyle bir korkusuz dış siyaset ki cesur olduğu ölçüde dost ve emniyet kazanan bir siyaset olmuştur. Onun devrinde Türkiye hiçbir kudretli devlete dayanamadığı halde, hiçbir kudretli devletten de bir sataşma görmemiştir. Son on beş yıl içinde ise bunun ikisi de olmuştur. 


Bu, Türkiye'nin büyük devletler çatışmasında veya emperyalist çıkar yarışında hedef olmak gibi bir hali olmasından değil, Atatürk diplomasisinin eski Osmanlı devri "dragoman"larını andıran diplomatlar elinde tersine çevrilmesinden ileri gelmiştir. Kemalist Türkiye'nin en büyük başarısı kimseden ne alacağı, kimseye ne vereceği olmayan bir memleket haline gelmesi ve bunun böyle olduğunu tanıtması olmuştur. Halbuki bu dragoman tipli diplomatlar, Türkiye için eski Osmanlı devletinin "tamamiyeti mülkiyesi düvel-i muazzama tarafından garanti edilmedikçe devlet yaşayamaz" diplomasisini ihya etmişler; başlangıçta bu fikirde olmayan yabancı devletlere bunu adeta zorla kabul ettirmişler; Birleşmiş Milletler'de yıllarca "kahve döğücülere" " hık " demekten başka ses çıkarmamışlar; hiçbir önemli dünya meselesi hakkında Türkiye'nin sesini duyurmamışlar, hemen hemen bütün milletlerin güvensizliğini davet etmişlerdir.


EKONOMİK BAĞIMSIZLIĞIN VE KALKINMANIN TEMELLERİ


Bağımsız olmak zorunda olan bir toplum için yukarıda saydığımız bulunmaz bir mazhariyet olan yanlardan
başka, Türkiye'nin aynı derecede önemli bir avantajı daha vardır. Birçok memleketlerden farklı olarak Türkiye, kendine yeter bir ekonomik birim halini, kalkınmasını kendi tabiat ve insan kaynakları ile harekete getirmesini çok geniş ölçüde sağlayabilecek bir memlekettir. Bu kaynaklar muazzam ölçülerde olmamakla beraber, mutedil, çeşitli ve birbirini tutacak, destekleyecek şekildedir.


Bir defa Türkiye; İngiltere, Japonya, Yunanistan, Lübnan gibi tabii kaynaklarca mahdut olduğundan refahının ekonomik temelini kuvvetli bir dış ticaretten sağlama zorunda olan bir memleket değildir. İkincisi, Türkiye petrol, pamuk, kauçuk gibi dünya piyasalarına tabi ve daima kudretli sermayelerin tamah hedefi olan maddelerden birine ekonomisini dayandırma zorunda olan bir memleket değildir. Bu gibi ülkelerin zayıf ve geri olanları özellikle petrolü olanlar, bir bakıma büyük avantajlara malikseler de hem bağımsızlıklarını, hem kalkınmalarını güçleştiren durumlar yaratması yüzünden daha çeşitli ekonomilerle kendilerini emniyete almak zorundadırlar. Bu durum bizde kendiliğinden vardır. Son on beş yıldır yabancı sermaye çekmek için çok tavizler verildiği halde, bu sermayenin fazla itibar göstermemesi bundandır. Aksi halde, bu tavizlerle Türkiye tam bir sömürge haline gelebilirdi.


Üçüncüsü, kendi tabiat ve insan kaynaklan ile Türkiye, dengeli bir iç ekonomi düzeni kurabilecek durumdadır. Bunu da ilk ve en iyi kavrayan Atatürk olmuştur ve devletçilik siyasetini başlatabilmek bundan ötürü mümkün olmuştur. Bu, Türkiye'nin Amerika ve Rusya gibi kendi kendine yeter olabileceği demek değildir; fakat, İsviçre gibi ufacık bir memleketin, Japonya gibi dar ve tabii kaynaklarca adeta fakir bir memleketin üstün seviyede bir refah sağlayabilmesi sağlam bir ekonomik temel kurmada önemli amilin büyüklük değil, idare, bilgi ve emek olduğunu gösterir.


Dördüncüsü, Türkiye tabiat kaynaklarını nüfus ve insan gücünü planlı kullanma yolu ile kalkınmasının tabii ve içten takılmış motoru haline koyabilecek bir memlekettir. Dışarıdan motor aramaya ihtiyacı yoktur Devletçiliğin, evvelce gördüğümüz gibi, dar şekilde uygulanışı bile bunun mümkün olduğunu göstermiştir. Bir felaket haline gelebilecek nüfus artışını, tersine, bir saadet haline getirecek şekilde kullanılması bu şekilde mümkündür.


Bu şartlar altında Türkiye'nin tek zayıf tarafı, kalkınması için gerekli teçhizat ve bilgi sermayesini dışardan sağlamaya hâlâ muhtaç durumda bulunmasıdır. Bu, ithalat-ihracat dengesizliğini tehlikesiz durumda tutmayı gerektiren ve bunun için gerek sanayi, gerek tarım ekonomisini planlamayı daha da zaruri yapan bir durumdur. Japonya, Rusya, Amerika, Almanya gibi sanayi uygarlığına sonradan girmiş memleketlerde bile başlangıçta böyle olmuştur. Bunun, bugün bizim için daha da zaruri bir hale gelmesinin diğer bir sebebi ekonomice bağlı olduğumuz Batı Avrupa'nın bugün görülmedik bir yükselme safhasına girmiş olmasıdır. Daha şimdiden işçi gündelikleri Amerika'daki seviyeye gelmiş ve hatta geçmektedir. Çağdaş uygarlığı şimdiye kadar çok pahalıya satın almış olan Türkiye için, ekonomice ona bağlı kaldığı sürece, bu durum daha sıkı davranmayı gerektirecek bir tehlikedir. O uygarlığın eserlerinin gittikçe pahalılaşması bizim verebileceğimizin gittikçe ucuzlaması demektir. Ortak Pazar'a girmek heveslerini bu açıdan değerlendirmeliyiz.


Dış dünya ile münasebetlerin bu özellikleri iç ekonomik ve siyasi münasebetlerin özelliklerini belirleyecek noktalardır. Her iki anlamda bunun gerektirdiği şey, Atatürk'ün anladığı anlamdaki "milli siyaset"tir. Cart curtçuluk milliyetçiliği olmayan bu ulusal siyaseti Atatürk şu çok veciz sözlerle anlatır:

"Bizim aydın ve uygulanır gördüğümüz siyasi meslek ulusal siyasettir. Ulusal siyaset dediğim zaman kastettiğim anlam şudur: (a) ulusal sınırlarımızın içinde, (b) her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak, (c) ulus ve ülkenin gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak, (d) gelişigüzel büyük emeller peşinde ulusa oyalamamak ve zararlandırmamak, (e) uygarlık dünyasından uygarlıklı ve insanca muamele, karşılıklı dostluk beklemek."






Son on yedi yıllık iç ve dış siyaset, Atatürk'ün anladığı anlamdaki bu ulusal siyaset değil, hemen her noktada ona zıt olan bir siyaset olmuştur. Yeni bir ulusal siyasete dönülebilmesi, ulusal ekonomik siyasetin yürümesini tıkayan, bu incelemede tartıştığımız engellerin ortadan kaldırılması ile mümkün olacaktır. Atatürk devrimleri ile doğru yoluna girmiş olan Türk evrimini baltalayan, ekonomik kalkınma tedbirlerinin toplum üzerine etkisiz kalmasına sebep olan, etkisi olduğu zaman da bu etkinin toplumu modernleştirme amacını gerçekleştirmeyen bir etkisi olmasına sebep olan kuvvetlerin neler olduğunu tarihsel incelememiz yeteri kadar göstermiştir. Bunların yarattığı tıkanıkların nerelerde olduğu, bunların nasıl giderileceği bu tarihsel tartışmada beliriyorsa da bunların derinliğine incelenişi böyle bir incelemenin değil, aktüel davaların tartışılması çevresine girer.


Bu tarihsel inceleme bize göstermiştir ki Türkiye'nin bugün gelişmemiş toplumların karşılaştığı problemlerin aynı olan problemlerle karşılaşması, onun tarihinin zorunladığı bir şey değildir. Bu durum onun, gelişen bir toplum olmadaki çok kuvvetli imkânları ile telif edilir bir şey değildir. Türkiye, iki yüz yıllık çabalardan sonra yolunu bulmuş, gelişme haline gelmiş, çağdaş bir toplum olma yoluna çoktan girmiştir. Onun bu durumdan gelişmemiş toplumların durumuna düşürülmesi, bu incelemenin ikinci kesiminde anlattığımız geriletici kuvvetlerin eseridir.


Bu kadar elverişli şartlar içinde Türkiye'nin, ekonomik kalkınma, toplumsal değişme, çağdaş uygarlığa uyma işlerini başaramamış olmasını izah için, bu kuvvetlerin ötesinde sebep aramamıza lüzum yoktur. İlk yüz yıllık bocalama hikâyesindeki gözlemlerimiz; yersiz bir bedbinliğin değil, Türk toplumunun taşıdığı büyük imkânların dar kafalı çıkarcıların elinde öldürülmüş olması karşısında Türk aydınının aciz kalışının verdiği acının eseridir.




200 Yıldır Neden Bocalıyoruz II
Prof.Dr.Niyazi Berkes (1908-1988)
ilk baskı 1997

Niyazi Berkes, 1940’lı yıllarda Türkiye’de kaynatılan “cadı kazanı” sırasında ırkçı turancı saldırılara hedef olmuş, Behice Boran (1910-1987) ve Pertev Naili Boratav (1907-1998) ile birlikte Ankara Üniversitesi’nde yürütülen tasfiye sonucunda kürsüsü elinden alınmış bilim adamlarımızdan (sosyolog) biridir. ("Unutulan Yıllar" arka kapak)
Ayrıca Emre Kongar 'dan "Niyazi Berkes'ten Çağdaşlaşma Kavramı" makale için





(1) Batılı devletler, özellikle Fransa bu savaşları tahrik ederler, fakat ittifaka yanaşmazlardı. Rusya 'ya karşı bize Batı 'dan teknik yardım ve uzman gelmesi on sekizinci yüzyılda başlar. Batı devletleri teknik subay, harita ve istihkâm uzmanları gönderirler; fakat bunlar Türkiye 'nin müdafaası işlerinden ziyade kendi devletlerinin çıkarlarına yarayacak işlerle uğraşırlardı. Mesela, Boğazlar ve Süveyş gibi önemli yerlerin mesahalarını, haritalarını, resimlerini yaparlar, kendi hükümetlerine sunarlardı. Bunu mazur göstermek için, Türklerin cahil ve bunlardan anlamaz olduğu fikrini yayarlardı. Bu uzmanların o zaman en meşhuru olan Baron de Tott, Türkler hakkında mübalağalı uydurmalarla dolu bir kitap yazmış; bu kitap birçok Avrupa dillerine çevrilmişti. Avrupa, yarım yüzyıl Türkleri bu kitapta edindiği fikirlerle tanımıştır. Vaktinin birçoğunu çapkınlık peşinde geçiren bu zat, sözde teknik yardım uzmanı, aslında bir Fransız askeri müfettişi idi; asıl ödevi Fransa 'nın Yakın Şark 'a ve Mısır 'a hâkim olması şartlarını hazırlamaktı. Mısır beyleri ile yaptığı gizli müzakereleri hükümet haber almış, Cezayirli Gazi Hasan Paşa 'nın pençesinden yakasını zor kurtarmıştı.




__________________________
__________________________



21 Ocak 2015 Çarşamba

BATI TÜRKLERİ NEDEN SEVMEZ?




Hitler'in zulmünden kaçarak ülkemize sığınan ve İstanbul Üni.öğretim üyeliği yapan, Yahudi asıllı Prof.Dr.Neumark ile bir kısım öğrenci Boğaziçinde gezintiye çıkar. Öğrencilerden biri Neumark'a şu soruyu sorar:"Avrupa bizi neden sevmez?"


Neumark şu yanıtı verir:

"Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı, Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Nedenine gelince :
- Müslüman olduğunuz için sevmez. Ama faraza laik şöyle dursun, Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam eder.

- Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındalar : Tarihten Türkler çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkar ise, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.

- Avrupa'nın pazarı idiniz, Şimdi Avrupa'yı pazar yapmaya başladınız.

- En az dört yüzyıl Avrupa'da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.

- Selçuklular Anadolu'yu, Osmanlılar ise Orta Avrupa ve Balkanlar'ı Haçlı Ordusuna mezar ettiler.

- Sizi silahla yenemeyenler sizleri kendilerine benzeterek egemenlik sağladılar.

- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydi, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi. Kaldı ki Vehabiliği kuranlar da İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyeti, sapık inançlara kanalize etti ama Osmanlı, Asr-ı Saadet anlayışını devam ettirdi. 

- Kilise, size kan kusturmaktadır ve nedenleri yukarıda anlattığım gibidir.

- Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversiteniz var. (Şimdi neredeyse her ilde bir üniversite var.) 

-  Siz, gerçek kimliğinize döndüğünüz an, Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır. 

- Yine siz, Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.  

basın
...



Halil İnalcık 2003 te düzenlenen törende:

Batı'nın şimdiki tavrı 1850'den başlayan "Şark Meselesi" alışkanlıklarının değişmediğini göstermektedir. Batı bugün de Türkiye'yi kendi politikaları çizgisinde yürümeye zorlamak için etnik ayrılıkları kışkırtarak, tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi, müdahaleci, vesayetçi baskı metodlarını, başka bir kamuflaj altında devam ettirmek peşindedir. 

Batı, bütün bunları "Islahat Fermanı" zamanındaki gibi, Türkiye'nin Batı hukuku ve insan hakları standartlarına uygun hale getirilmesi için yapmak gerekliliğine bizi inandırmak istiyor...

Yanılmayalım, strateji bakımından dünyanın nazik bir yerini işgal eden Türkiye, dünya milletleri arasında yanlız bir ülkedir. Tarihten gelen dinmez bir husumetin daima hedefi olmuştur, olmaktadır... Bu tarihin bize bıraktığı alınyazıdır. 

Mustafa Kemal, Osmanlı'yı tarihe gömmüş, tam bir inançla Batı'ya dönmüş, fakat yine de o tarihi kin ve düşmanlığı yenememiştir. Bugün sözde Ermeni davası, Batı parlamentolarında ayakta alkışlanarak benimseniyorsa, bu sadece bize tarihi husumet psikozunun asla ölmediğini gösteriyor...


...


Prof.Niyazi Berkes :

Batı tarihçiliği iki tür benciliğin hala etkisi altındadır : Biri Hıristiyan bencilliği (Christocentrism) , diğeri ırk bencilliği ( Ethocentrism). Batı tarihçiliğindeki bu iki bencilliğin en iyi göstergesi "Türk"tür.

Tüm nesnellik ölçüleri, konu "Türk"e gelince hemen ortadan kalkar ve Hıristiyan kültürüyle Avrupa ırkçılığı her yandan sırıtmaya başlar. "Türk"ten ağzı burnu çarpılmadan söz eden Batı tarihçisine rastlamak güçtür. Hiçbir Batılı okuyucu da bunların önyargılarında; nesnelliğe, bilime aykırı bir şey görmez.

Onlar için bunlar , evrensel gerçeklerdir. "Türk", Batı tarihçiliğinin bilim efendiliği ölçülerinin dışında kalan bir şeydir. Batılı tarihçi bu konuda istediği gibi konuşabilir."

...


1932 yılında toplanan ilk Tarih Kongresine katılan yaşlı delegelerden İhsan Şerif Bey:

"Kırkbeş yıldır tarih okutuyorum. Bu uzun zamanın her yılında, benim için çok üzüntülü günlerim vardır. Bu günler, dersimin, Türkler konusuna geldiği günlerdir. Anlatış biçimim cansızdır, coşkusuzdur, yavandır. 

Nedeni, Orta Asya yaylasına, binlerce yıllık o ata yurduna ilişkin benim de diğer meslektaşlarım gibi , pek az şey bilmem idi. O günlerde çalışır, uğraşır, biraz coşku duymak için yiyecekmiş gibi kitaplara sarılırdım. Saatler geçer, sonunda yorgun, kötümser ve üzgün kalırdım....

Artık o sihirli hazinenin büyüsü bozuldu. Anahtarın sahibi eline aldı; hazineyi açtı. Yüzyıllardan beri özlemini çektiğimiz binlerce belgeyi, binlerce kanıtı demet demet, kucak kucak, evrenin yararlanma alanına saçtı. 

Büyük Gazi, ölmez Söylev'i ile genç, yaşlı bütün Türkler'i vatan ve görev aşkına inandırmıştır. Şimdi Türk'ün tarihini, bütün Türk ırkının geçmişini, durumunu, geleceğini, bilim aydınlığı ile parlattı."




Vural Savaş'ın "Aşk, Şiir ve Müziğin Coşkusuyla" kitabından alıntıdır.






2 Ekim 2013 Çarşamba

SOKRATES MANTIĞI









Sokrates'in Yetiştiği Devir


Eski Yunanlılar zamanında Yunanistan'da ve Yunanistan'ın dışında bütün Helen kavmini içine alan bir millet siyasal birliği yoktu. Birbirlerinden ayrı, bağımsız birçok Yunan devletleri vardı. Bu devletler, bir şehirle onun etrafındaki köylerden meydana gelen, aşağı yukarı bugünkü iller büyüklüğünde siyasal birliklerdi. Eski Yunanlıların polis dediği, bizim bugün şehir devleti dediğimiz bu devletlerin MÖ.beşinci yüzyılda en kuvvetlisi Atina devleti idi. Bu devlet gerek ekonomi, gerek siyaset, 
gerekse kültür hayatı bakımından bütün Yunan devletlerinin en önemlisi olmuştu.


Böyle olmakla beraber, bu devlet bilhassa (Sparta ile yaptığı) Peloponnesos savaşlarından sonra, birçok sarsıntılara uğramıştı. Atina şehrinde şiddetli bir sınıf ve parti çatışması devam ediyordu. Zaten Atina, daha doğrusu bütün Yunan devletleri, hiç değilse iki yüzyıldan beri zengin-fakir çatışmalarına, parti kavgalarına sahne oluyor ve sık sık hükümet değişikliklerine uğruyordu.


bu çatışmaların ve hükümet değişmelerinin temelinde sekizinci ve yedinci yüzyıllardan itibaren Yunanlıların hayatında meydana gelen birçok önemli olaylar vardır. Yunanistan yarım adasına kuzeyden gelerek yerleşen Yunanlılar kabileler halinde yaşıyorlardı; klan başlarının seçtiği ve basileus denen başkanlar tarafından idare ediliyorlardı. Bu devirde hayat pek basit ve iptidai idi; hatta ticaret, sanayi, para, mülkiyet, yazı gibi şeyler bile bilinmiyordu. Herkes her şeyden aynı ölçüde faydalanabiliyordu. Bu devrin insanlara sağladığı eşitlik ve adaleti, 
onu bir daha elde edemeyecek şekilde kaybettikleri devirlerde, 
mesela MÖ.dördüncü asırda Aristo'nun zamanında bile birçok kimseler imrenerek özlüyorlardı.


Fakat Yunanlılar başka kavimlerle temas ettikçe onlardan birçok yeni şeyler öğrendikçe, nüfusları, ekonomik vasıtaları ve bilgileri arttıkça bu ilkel eşitlik hayatı da kalkmaya başladı. Her Yunan devletinde nüfus hür vatandaşlarla hiçbir siyasi hakkı olmayan kölelere, yerli vatandaşlarla vatandaş sayılmayan yabancılara, büyük toprak sahibi zenginlerle küçük toprak sahibi veya topraksız köylülere, fakir oldukları kadar hakir sayılan zanaatkarlara ve işçilere bölünüyordu. Bu bölünüş derinleştiği ve kesinleştiği ölçüde Yunan şehirlerinde siyaset kavgaları genişliyor; hükümetin idaresini eline alan azınlık toprak zenginlerinin kurdukları oligarkhia idaresine karşı fakir çoğunluk ayaklanıyor, bazen bir önderin başkanlığı altında kurulan ve eski Yunanlıların tyrannosluk dediği kanunsuz fakat çok defa fakirlerin lehine çalışan hükümetler kuruluyor, bazen aristokrat zenginlerin sonradan görme ticaret zenginleriyle veya başka bir Yunan devletinin aristokrat ve zenginleriyle el birliği ederek çıkardıkları isyanlar ve savaşlarda kan dökülüyor, hatta oligarkhia taraftarları ile 
demokrasi taraftarları arasında birbirlerini toptan öldürmek gibi korkunç cinayetler işleniyordu.


Eski kabile hayatının bütünlüğünün kalmadığı böyle bir devirde insanların hayatını düzenleyen gelenekler de birer birer yıkılıyordu. Her geleneğin aynı zamanda bir ahlak, bir din, bir halk kuramı sağladığı eski "altın çağ" yerine şimdi her zümrenin ve hatta belki de her ferdin kendi kendine doğru, iyi ve faydalı olanın ne olabileceğini araştırmaya başladığı bir kaynaşma devri gelmişti. Yunan devlet adamlarının olduğu kadar düşünürlerinin karşılaştığı ve çözmeye çalıştığı dava, "azınlığın zenginleştiği, çoğunluğun fakirleştiği bir dünyada cemiyetin ve devletin nimetlerini 
herkese aynı derecede paylaştırmak nasıl mümkün olabilir?" sorusuna çıkar bir yol bulmaktı.


Geleneklere dayanan her toplumsal hayatın sarsılması daima fikir alanında da yeniliklere, araştırmalara yol açar. Yunanlılar arasında fikir hayatının ve bilimsel düşünüşün doğuşuna ilk şahit olan yerler batı Anadolu kıyılarındaki Yunan şehirleri olmuştur. Buralarda yaşayan düşünürleri asıl ilgilendiren mesele, tabiatın özünün ne olduğu meselesiydi. Acaba gördüğümüz madde aleminin bütün çeşitlikleri altında değişmeyen bir dayanak bir "Physis" var mıdır? Varsa bunun mahiyeti nedir? Bu gibi sorulara ne gibi cevaplar verildiğini anlatmak bizim konumuz dışındadır. Fakat, bilhassa Atina MÖ.beşinci yüzyıldan itibaren insan ve cemiyet hayatı hakkında da aşağı yukarı aynı şeyler sorulmaya başlanmıştı.


Kabile düzeni içinde insanlar bu düzeni sağlayan geleneklerin nedenliğini sormayı hatırlarına bile getirmezlerdi. Nasıl çıktığını kimsenin bilmediği, tanrıların koyduğuna inanılan eski adetler içinde herkes doğar, büyür ve ölürdü. Bu gelenek veya kanunların tanrısal ve değişmez kuramlar olduğundan kimsenin şüphesi yoktu. İnsan kafası ile düşünülmüş, insan eliyle yürütülen kanunlar yoktu. Herkes, içinde doğup yaşadığı kendi cemiyetinin usullerinin mutlak, değişmez en iyi ve en doğru olduğuna inanıyordu.


İşte MÖ.beşinci yüzyılda bu çeşit düşünüş artık yıkılmış bulunuyordu. Yunanlıların kendi eski gelenekleri değişiyordu. Yeni usuller, kuramlar, kanunlar konuyor, yeni bilgiler öğreniliyor, başka kavimlerin yaşayış tarzları, kanunları tanınıyor ve gayet tabi olarak sosyal hayat alanında görülen bu kadar çeşitliliklerin altında yere, zamana göre değişmeyen 
bir takım temeller olup olmadığı sorusu akla gelmeye başlıyordu.


Yunan dünyasında fikir hayatının bu sıralarda en çok gelişmiş bulunduğu yer olan Atina'da bu çeşit problemleri ilk ortaya atanlar sofistler olmuştur. Sofistler memleket memleket dolaşan, her yerde başka bir adete veya kanuna rastlayan, çoğu Atina'nın yerli vatandaşı olmayan kimselerdi. Bunlar bilgisi, görgüsü zengin ve çeşitli insanları kendi çevresinde, kendi memleketinin, hayatında gördüğü her şeyi olduğu gibi kabul eden, onları biricik gerçekler sana kimselere çok garip ve şaşırtıcı gelen, hatta birçoklarının kızdıran aşırı fikirleri vardı. Bunlar kah dil, kah din, kah kanun, kah ahlak meselelerini ele alırlar; bunların hepsinin sonradan konma, insan uydurması kuramlar olduğunu, gerçek tabiatta bunların bulunmadığını, hiç değilse bulunup bulunmadığını bilmediğimizi veya bilemeyeceğimizi öğretiyorlardı.


Sofistlerin böyle şimdiye kadar insanların zihnin yormamış olan çatallı problemleri kurcalamaları, gelenekleri olduğu gibi yaşatmak isteyen kimseleri tabii kızdırıyordu. Buna rağmen, insanların cemiyet hayatında hiçbir şeyin değişmeyeceğine herkesi inandırmak artık imkansızdı. Zaman ve yer şartları değişmeyi bir zorunluluk haline getirmiştir. Fakat insan zihni sadece bu gerçeği anlamakla kalmaz. Çünkü her şey değişiyorsa, hiçbir şey olduğu gibi kalmayacaksa insanların düzenli bir cemiyet hayatı yaşaması nasıl mümkün olur? düzenli bir cemiyet hayatının mümkün olabilmesi için herkesin üzerinde birleştiği, anlaştığı ve gerçek olarak kabul edeceği birtakım ölçüler olması lazım değil midir? İşte Sokrates'in cevap bulmaya çalıştığı problem bu idi.


Sokrates'in Savunması / Platon
Prof.Dr.Niyazi Berkes










''SOKRATES YÖNTEMİ''; 'Evet, evet'...


İnsanlarla konuşurken, söze farklı görüşte olduğunuz konuları tartışarak başlamayın. Fikir birliğinde olduğunuz noktaları vurgulayarak başlayın ve bir süre bunları vurgulamayı sürdürün.Aynı amaç için çabaladığınızı ; amaçta değil, yöntemde farklı olduğunuzu belirtin.


Başlangıçta karşınızdaki kişinin “Evet.evet!” demesini sağlayın. “Hayır” yanıtı almaktan olabildiğince kaçının. Profesör Harry Overstreet’e göre “hayır” yanıtı aşılması çok zor bir handikaptır. Bir kez “Hayır!” dediğinizde kişiliğiniz ve onurunuz bu yanıtı değiştirmenize engeller. Daha sonra “hayır” yanıtı vermenizin yanlış olduğunu hissetseniz bile o değeri gururunuzu düşünmek zorunda kalırsınız, ağızdan çıkan söze sadık kalınmalıdır. Bu nedenle bir insanın sözlerine olumlu yanıt vererek başlaması çok önemlidir.


Yetenekli bir konuşmacı başlangıçta pek çok “evet” yanıtı almayı başarır. Bu durum psikolojik açıdan dinleyicileri olumlu yönde etkiler. Bunu bir bilardo topunun hareketine benzetebiliriz. Topun bir kez yönlendirildiği yönden sapması için belirli bir güç gerekir. Ters yöne gitmesini sağlamak içinse çok daha fazla güç sarf etmeye ihtiyaç vardır.

Buradaki psikolojik şema son derece açık. Eğer bu insan “hayır” diyorsa ve gerçekten bunu kastediyorsa, sadece beş harflik bir kelime sarf etmekten çok daha fazlasını yapıyor demektir. Tüm organizma bezler, kaslar, sinirler bir karşı çıkma eyleminde işbirliği yapmaktadır. Kısaca tüm nöromasküler sistem olumlu bir yanıtı engellemek için savunmaya geçmiş demektir. Oysa ki bir insan “evet” dediğinde bu tür bir karşı çıkma eylemine gerek kalmaz. Organizma ileri dönüktür, durumu kabullenmiştir, dışa açıktır. Bu nedenle ne kadar çok “evet” yanıtı alırsak o kadar ilgi çekmiş oluruz.


Eğer herhangi bir öğrenci, bir çocuk, bir müşteri, karı ve kocadan biri “hayır!” diyecek olursa onların fikirlerini olumlu yönde değiştirmek için Hazreti Süleyman aklı ve sabrı gerekir. 


“Evet! Evet!” yöntemi New York’taki bir bankada çalışan James Eberson’un kaybetmekte oldukları bir müşteriyi geri kazanmasını sağlamıştır.


“Bu adama bir hesap açtırmak için gelmişti,” diye anlatıyor Bay Eberson. “Ona doldurması için her zamanki standart formu uzattım. Bazı soruları gönlünce yanıtladı, ama bazı soruları yanıtlamayı kesinlikle reddetti. Eğer insan ilişkileri konusundaki derslere katılmamış olsaydım, bu müstakbel yatırımcıya bankanın istediği bilgileri vermeyi reddediyorsa bizim de ona hesap açmayı reddedeceğimizi söylerdim. Geçmiş yıllarda bu şekilde davranmış olduğum için suçlu olduğumu utanarak kabul etmeliyim. Doğal olarak bu tarz bir ültimatom beni rahatlatıyordu. Ona kimin patron olduğunu, bankanın kural ve yöntemlerine karşı çıkılamayacağını göstermiş oluyordum. Hiç kuşkusuz bu tür bir davranış müşteri olma amacı ile gelen kişide kendisine önem verilmediği ve hoş karşılanmadığı izlenimi yaratıyordu.


“O sabah bir av mantığı ile hareket etmeye karar verdim. Bankanın istekleri yerine müşterinin istekleri doğrultusunda hareket edecektim. Ona daha başlangıçta ‘Evet ,evet!’ dedirtmeyi her şeyden çok istiyordum. Bu nedenle ona hak vererek yazmak istemediği bilgilerin çok fazla gerekli olmadığını söyledim.


“Öldüğünüz zaman bu bankada paranız olduğunu varsayalım. Bankanın paranızı yasal varisiniz olan en yakın akrabanıza transfer etmesini ister misiniz?’ diye sordum. “Evet , elbette isterim,"diye yanıtladı.


“Bu isteğinizin öldüğünüzde herhangi bir yanlışlık ve gecikme olmadan yerine getirilmesi için bize en yakın akrabanızın ismini vermeniz sizce iyi bir fikir değil mi?’ dedim. Yanıtı ise “Evet” oldu.


“İstediğimiz bilginin bizim yararımıza değil de kendi yararına olduğunu öğrendiğinde genç adamın tutumu değişmiş, yumuşamıştı. Bankadan ayrılmadan önce yalnızca istenen bilgileri vermekte kalmamış, önerim üzerine annesi adına da bir hesap açmamızı istemiş ve annesi ile ilgili tüm soruları da yanıtlamıştı.


Westinghouse Elektrik Firması’nın temsilcisi Joseph Allison’un da bize anlatacakları vardır:

“Bölgemde şirketimin satış yapmaya çok istekli olduğu bir adam vardı. Benden önceki temsilci on yıl boyunca ona hiçbir şey satamamıştı. Ben de bir sipariş almadan tam üç yıl ona düzenli olarak uğradım. Sonuç olarak on üç yıl uğraştıktan sonra ona birkaç motor satmayı başardım. Eğer onlardan memnun kalırsa yüzlerce motorluk bir sipariş bekliyorum. Motorların istediği gibi olduğundan öylesine emindim ki üç hafta sonra ona uğradığımda gerçekten havaya girmiştim.

“Bu mühendis beni, “Allison, geri kalan motorları sizden almayacağız” diye karşıladığında şok oldum.

“Niçin?” diye sordum şaşkınlıkla.
"Çünkü motorlarınız çok ısınıyor, elimi süremiyorum."

“Tartışmanın, karşı çıkmanın bir yarar sağlamayacağını biliyordum. 

Bunu daha önce denemiştim. Bu nedenle ’Evet! Evet!” yöntemini demeye karar verdim.

“Bakın Bay Smith, size yüzde yüz katılıyorum,’ dedim. ‘Eğer bu motorlar ısınıyorsa, bir daha satın almamalısınız. Ulusal Elektronik Aletler Üreticileri Birliği’ nin standartlarına uygun ısıdaki motorları almalısınız,değil mi?’

Beni onayladı böylece ilk ‘evet’imi elde etmiş oldum.

“Elektrik Üreticileri Birliği’nin yönetmenliğine göre iyi bir motorun ısısı oda ısısından 72 °F yüksek olabilir, doğru mu?"

"Evet!’ diye onayladı. ‘Kesinlikle doğru, ama sizin motorlarınız daha fazla ısınıyor"

Onunla tartışmadım, sadece sordum.

“ ‘ Fabrikanızda ısı kaç olacak?’
“ ‘ Aşağı yukarı 75 °F’
“ ‘ Pekala , fabrika ısınız 75 °F. Buna 72’yi ekleyelim, toplam 147 °F eder.

Bu sıcaklıktaki bir suya elinizi soksanız haşlanmaz mı?’

“Yanıtı yine ‘Evet’ oldu.

“ ‘Öyleyse,” diye önerdim.‘ Motorlara eliniz dokundurmasanız daha iyi olmaz mı?’

“ ‘ Evet, sanırım haklısınız’ demek zorunda kaldı. Konuşmamızı biraz daha sürdürdük. Daha sonra sekreterini çağırdı ve gelecek ay için 35.000 dolarlık bir sipariş verdi.

“Tartışmanın yararsız olduğunu anlamam için yıllarım boşa gitmiş ve binlerce dolar zararım olmuştu. Konuya karşınızdakinin bakış açısı ile yaklaşmak ve ona ‘Evet, evet!’ dedirtmek çok daha kazançlı bir yöntem.”

Kaliforniya’daki kurslarımızın sponsoru Eddie Snow, dükkan sahibi ona “Evet, Evet!” dedirttiği için onun nasıl iyi bir müşterisi olduğunu anlattı.

Eddie ok ve yay ile avlanmaya merak sarmış ve bir dükkandan yüklü bir alışveriş yaparak araç gereç almıştı. Erkek kardeşi onu ziyarete geldiğinde bu dükkandan onun için bir yay kiralamak istedi. Satıcı ona yay kiralamadıklarını söylediğinde bir başka dükkana telefon etti. Eddie olayı şöyle anlatıyor: 

“Telefonumu nazik bir beyefendi yanıtladı. Kiralama konusundaki sorunuma yaklaşımı diğer satıcıdan çok farklıydı. Olanaksızlıkları nedeniyle artık yay kiralayamadıklarını söyledi. Sonra bana daha önce yay kiralayıp kiralamadığımı sordu. Ben ‘Evet, birkaç sene önce" diye yanıtladım. Bana bunun için 25-30 dolar ödemiş olmam gerektiğini hatırlattı. Yanıtım yine ‘Evet!’ oldu. Sonra bana parasını iyi kullanmasını bilen bir insan olup olmadığımı sordu. Doğal olarak ‘Evet!’ dedim. Şu anda sattıkları yayın tüm diğer gereçlerle birlikte 34.95 dolar olduğunu söyledi. Sadece 4.95 dolarlık bir fark ödeyerek bunları satın alabileceğimi anlattı ve bu nedenle kiralama işine son verdiklerini belirtti. Bu daha mantıklı değil miydi? ‘Evet !’ yanıtımı siparişim takip etti. Onu almaya gittiğimde başka şeyler de satın aldım ve o günden sonra sürekli müşterisi oldum.”


Sokrat dünya’nın gelmiş geçmiş en tanınmış filozoflarından biridir. Sokrat, tarih boyunca ancak bir avuç insanın yapabildiğini başardı ve insan düşüncesinin yönünü tamamen değiştirdi ve şimdi ölümünden yirmi dört yüzyıl sonra birbirleriyle dolaşan kişilerin dünyasında onları etkileyebilen akıllı insanlardan biri olduğu için saygı ile anılmaktadır.


Sokrates nasıl bir yöntem kullandı? 
İnsanlarla yanılgılarını mı söyledi? 
Hayır, bu Sokrates’in tarzı değil; o çok akıllıydı. 
Onun yöntemi bugün “Sokrates yöntemi”olarak adlandırılmaktadır ve “Evet! Evet!” yanıtı almaya dayanmaktadır. 
Sokrates karşısındaki kişiye “ Evet!” dedirtecek sorular yöneltirdi ve birbiri ardına olumlu yanıtlar alırdı. 
Sonunda birkaç dakika önce ona karşı çıkanlar, farkında olmadan onun düşüncelerine kucak açarlardı.




Birbirine yanıldığını söyleyeceğiniz zaman Sokrates’ı anımsayın...




bu bölüm ise webmasterdan alıntıdır.












"Eğitimin pahalı olduğunu düşünüyorsanız, cehaletin bedelini hesaplayın."
Howard Gardner
(çoklu zeka kuramı)






_________________