Translate

bm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2016 Salı

Kıbrıs'da neler oluyor?



Almanya’nın garantörü AB dışında bir ülke

Kıbrıslı Rumlar 21 Aralık 1963 tarihinde adanın tümünü ele geçirmek ve Kıbrıslı Türkleri aynen Girit’te yaptıkları gibi adadan sürmek ve yok etmek için saldırılara başladıkları vakit kendilerini aslan, Kıbrıslı Türkleri de bir lokmada yutulacak tavuk gibi görüyorlardı dört misli nüfusa ve devlet olanaklarına sahip oldukları için.


Makarios kendini muzaffer bir komutan ve bölgenin en güçlü lideri, Türkiye’yi ve Batı dünyasını da dikkate alınmayacak kuruluşlar olarak addediyordu. Türkiye’nin adada soykırım altında kırılan Kıbrıslı Türkleri bu mezalimden kurtarmak için harekete geçemeyeceğinden, BM’de politik üç beş protesto yaptıktan sonra yerine oturacağından adı gibi emindi. Bu nedenle de 1960 Anayasasında var olan EK 1, Garantiler ve İttifak Anlaşması onun için çok önemli değildi. Nasıl olsa güçlü olan kendisi, zayıf olan da Kıbrıslı Türkler ve Türkiye’ydi. Her zaman güçlü olanın kuralları geçerliydi ve güçlü olan neyi isterse onu yapmakta serbestti.


Makarios’un, Rum siyasilerin, RMMO komutanı ve subayları ile Kıbrıs Rum halkının görüşleri aynen bu şekildeydi 15 Temmuz 1974 tarihinde Yunanistan’ın adayı ilhak etmek için Kıbrıs’ta yaptığı darbeye kadar. Darbe ve darbe sonrası 20 Temmuz 1974 tarihinde gerçekleşen “Mutlu Barış Harekatı” Kıbrıslı Rum siyasilerin ve Kıbrıs Rum halkının bu inanışını kökünden yıktı ve değiştirdi.


Bizden dört misli fazla nüfusa sahip oldukları için kendilerinin yenilmez ve karşı konulamaz bir ordu olduklarını zannederek BM Barış Gücü’nün ada bulunmasına rağmen, her istedikleri vakit Kıbrıslı Türklerin gözünü korkutmak, sindirmek ve öldürmek amaçlı zayıf ve korumasız Kıbrıslı Türklere saldırmayı bir marifet sayan ve ele geçirdikleri köylerde ellerinde Türk Bayrakları ile gösteriler yapan Rum Milli Muhafız Ordusunun, Türk Ordusu karşısında nasıl ayakları kıçlarına vura vura kaçtıklarının gözleri ile gören canlı bir göz şahidiyim ben.


1974 Mutlu Barış Harekatı ile kendilerinden daha güçlü orduların olduğunu ve Türkiye’nin de gerek gördüğü anda uluslararası haklarını kullanarak adaya müdahale edebileceğini gören ve yaşayan Kıbrıslı Rumlar, o gün bu gündür Türkiye’nin Garantörlüğünü ve garanti Anlaşmasını dillerine dolamaya başladılar. Biliyorlar ki Rum Milli Muhafız Ordusu asla Türk Ordusunun karşısında duramaz ve tutunamaz. Bu nedenle de Türk ordusu adadan gitmediği müddetçe de adanın tümüne hakim olmaları sadece pembe bir düştür ve pembe bir düş olarak kalmaya da mahkumdur.


Makarios’un 1977’de ölümünden sonra başa geçen Kyprianu’dan başlamak üzere başa geçen her Rum Başkanın Kıbrıs Rum halkına verdiği ilk söz, Türkiye’nin garantörlüğünün ve garanti sisteminin kaldırılması, Türk askerinin adadan tümüyle gitmesi ve Türkiye’den gelen kardeşlerimizin tümü ile geri gönderileceği yönünde çalışmak oldu.


Anastasiadis’in, hepimizi enayi yerine koyarak öne sürdüğü gerekçe “Bir AB devletinin garantörünün AB dışından olamayacağı, bu nedenle de Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılması, Türk askerinin de geri gitmesi” şekline dönüştü. Bu söylemini de her platforma dile getiriyor artık, özellikle de müzakerelerin devam ettiği bu süreçte.


Anastasiadis bu işe şimdi AB’yi de bulaştırdı ve Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini de Kıbrıs’a yaptığı ziyarette “Kıbrıs için en iyi garantinin AB olduğunu” dile getirdi. Anastasiadis niye acaba bize AB’nin kurucusu ve lokomotifi olan Almanya’nın garantörünün AB dışındaki bir devlet olan ABD olduğundan hiç bahsetmiyor, gerçekten de çok merak ediyorum.



Bu konuda ABD Başkanı Barak Obama’nın resmi bir açıklaması var. -  (the WHITE HOUSEPRESIDENT BARACK OBAMA, The White House, Office of the Press Secretary, For Immediate Release June 07, 2011 - Fact Sheet: U.S.-Germany Security Cooperation
https://www.whitehouse.gov/the-press-office/2011/06/07/fact-sheet-us-germany-security-cooperation) - sayfasındaki bu açıklama ABD ile Almanya arasında Güvenlik anlaşması olduğunu ve Almanya’da 51,000 kişilik bir ABD ordusu bulunduğunu ortaya koymakta.


ABD’nin Almanya’nın garantörü olduğu konusu Detlef Junker’in derlediği, “The United States and Germany in the Era of the Cold War, 1945-1990”, A HANDBOOK Volume 1: 1945-1968, University of Heidelberg, GERMAN HISTORICAL INSTITUTE, Washington, D.C. and Cambridge UNIVERSITY PRESS adlı kitabın 7. Sayfasında da yer alıyor.


AB dışındaki bir ülkenin AB’nin temel direği olan Almanya’da USEUCOM, USAFRICOM, USAREUR, USAFE adlı askeri merkezleri (military Headquarters) ve ordusu olacak ama KKTC’de Türk askeri olmayacak diyor Kıbrıslı Rumlar. Üstüne de bu tutarsızlığı, bu saçmalığı utanmadan, sıkılmadan ortaya atıp savunuyorlar… Pes doğrusu.


Prof.Dr.Ata ATUN
31 Ekim 2016





Kıbrıs Milli Kurtuluş Mücadelesi’nin Kuvay-i Milliye’si olan TMT



Kıbrıs Milli Kurtuluş Mücadelesi’nin Kuvay-i Milliye’si olan TMT önceden örgütlenmemiş olarak var olmasaydı; bugün Kuzey Kıbrıs’ta bağımsızlık bayrağı altında 40 yıldır yaşamakta olan bir Türk Devleti var olacak mıydı?

Bilindiği gibi Rumların, ortak devletin Türk kanadına darbesi ve soykırımına girişmesi üzerine; Türkiye Başbakanı İsmet İNÖNÜ Kıbrıs’a askeri müdahele kararı almış ve askerleri gemilere bindirmiştir. Bu durum karşısında ABD Başkanı JOHNSON; İsmet İNÖNÜ’ye gönderdiği sert bir mektupla harekâtın durdurulmasını istemiştir. Aksi takdirde Akdeniz’deki Amerikan savaş gemileriyle önleneceği tehdidinde bulunmuştur. Bu yüzden İsmet Paşa çok kızmış ve harekâtı durdurmuk zorunda kalmıştır. Böyle bir durumda; Türk askerinin günü geldiğinde Kıbrıs’a çıkacağının bilincinde olan TMT MÜCAHİTLERİ yılgınlık göstermemişlerdir.

İşte o tarihi, efsanevi ve muzcize güç TMT’nin kahraman mücahitleri öyle bir RUH’a sahiptiler ki; halkını kurtarmanın yanı sıra bir Türk Yavruvatan’ının doğmasını sağladılar.

Neydi Milli TMT Ruhu? Türkiye’den Kıbrıs’a gönderilen uzman Türk subayları, Kıbrıs Türk toplumu liderleri ve bazı aydın kişilerin tavsiyeleriyle teşkilata yemin ettirilerek alınan Kıbrıslı Türk mücahitleri; komutanları olan o subaylar tarafından öyle bir sıkı disiplin ve gizlilik içinde eğitilmiş ve yetiştirilmişlerdi ki;kendilerinde mevcut olan Milli duygu, vatanseverlik, cesaret, azim ve kararlılıkla birleşince onları zafere götüren MİLLİ bir TMT RUHU oluşmuştur.

Şimdi Kıbrıs hükümetinin değerli devlet adamlarına bir öneride bulunmak istiyorum. Gerçekleştirilmesini temenni ettiğim önerimin içeriği şudur: Kuzey Kıbrıs’ta Türk toplumunda var olan; sonra da gelecekte katılacak olan genç kuşakların TMT’nin Milli Mücadelelerindeki yeri ve fonksiyonunun her yönüyle iyice anlatılması, TMT Mücahitlerinin sahip oldukları o tarihi “Milli TMT Ruhu” ile beyinlerinin yıkanmasıdır.

Hatırladığıma göre Kıbrıs’ta geçmişte bir gün bir üniversitede gerçekleştirilen sempozyumda Kıbrıs Türk gençliği konusu tartışılırken; bir Kuzey Kıbrıs Devlet büyüğü bu konuda gençlerin ihmal edilmiş olduğunu itiraf ederek acı acı yakınmıştı.

1974 yılında Türkler binbir türlü engelleri aşarak Kıbrıs sorununu, Milli politikaların hedefi istikametinde gerçekleştirerek Kıbrıs sorununu çözümlediler. Düşmanlar bu defa da hazırladıkları hain ve sinsi davranışla kurulmuş bulunan bağımsız Kıbrıs Devleti yapan Milli ve kutsal kavramlardan mahrum etme yolunu seçtiler. Bu arada Türkiye’nin müttefiki olan o ikiyüzlü dostları, bir yandan da yerli işbirlikçileri yeni kuşak gençlerin gönderdikleri ajanlar tarafından beyinlerinin Avrupa Birliği sevdası ile yıkanmasıyla uğraştılar.

Örneğin; Kıbrıs sorunun çözümü için BM Genel Sekreteri Kofi ANNAN’ın hazırladığı planın referandumundan önceki dönemde AB Ajanları yoğun bir çabaya girmişlerdir. Bir yandan yeni kuşak Türk gençlerinin beyinlerini sapık ideolojilerle ve de özellikle de Avrupa Birliği’nin güzellikleriyle yıkamaya çalışırken;öte yandan T.C. ve KKTC Hükümetleri de izledikleri AB’ye katılım politikaları gereği olarak; Türk toplumunun ANNAN Planı’na “EVET” oyu verilmesi yolunda seferber olmuşlardır. Fakat; Türk tarafının %65 “EVET” oyuna karşılık Rum tarafından %75 “HAYIR” oyu kullanılması bütün tarafları hayal kırıklığına uğratmıştır. Ne hazindir ki; o dönemde vatansever Türklerin Milli duygularını ve onurlarını inciten öyle olaylar olmuştur ki, utanç duymamak mümkün değildir.

Örneğin; İŞGALCİ Türk Askeri Kıbrıs’tan çekilsin, Türkiye’den gelen göçmenler ülkelerine iade edilsin, küstahlıklarında bulunulmuştur. Bu arada; TMT’yi aşağılamak için türlü kötüleme de bulunup, suçlamışlardır. Hükümetlerimizin 40 yıldır izledikleri dışa bağımlı politikalara rağmen bütün yavruvatan sahip olduğu bütün Milli Devlet kavramlarını yitirmeden dimdik ayaktadır. Halen onun atmosferini kaplayan kara bulutların dağıtılarak parlak geleceğe kavuşulacağına inancımız tamdır.

Ancak hali hazırdaki durumda gelecekteki kötü ihtimallere karşı hazırlıklı olunabilmesi için bir önerim var: Yediden yetmişe bütün Kıbrıs, Türk halkı; genç bir vücut, bir yumruk gibi birleşmiş olarak o muhtemel tehlikeye karşı hazır bulundurulmalıdır. 


AKILLARI AB SEVDASIYLA BULANDIRILAN KIBRIS TÜRK GENÇLERİNİN BEYİNLERİ, EFSANEVİ MİLLİ TMT RUHU İLE YIKANMALIDIR.

İsmail TANSU / Emekli Albay
Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Merkezi Yayını
Kıbrıs Mektubu-Cilt 26, No:6, Kasım - Aralık 2013



*


“Dünkü anlaşmalara attıkları imzalarını bugün inkar eden kimselerin gelecekteki vaadleri yerine getireceklerine itimat edilmez.” - 1963

“Rum liderliğinin arkasında EOKA’yı yaratan ve hala yaşatmakta olan eli kanlı Rum Ortodoks Kilisesi vardır. Bu kilisenin ezeli ve ebedi siyaseti, Kıbrıs’ı Yunanlılaştırmak, Yunanistan’a ilhak etmektir. Bu siyasette Türk’ün yeri, erimeye mahkum azınlıklara
tahsis edilen yerdir. Tanrı bize Kıbrıs’ta, Eoka’nın ve Eoka’yı yaratan Kilisenin hakim olduğu günleri göstermesin!” - 1980
Dr. Fazıl KÜÇÜK





Tavsiye Kitap:
GİRİT NASIL KAYBEDİLDİ - GİRİT'TEN KIBRIS'A YUNAN YAYILMACILIĞI
Sabahattin İSMAİL




ilgili:






6 Mart 2016 Pazar

Birleşmiş Milletler Hocalı Utancını Daha Ne Kadar Taşıyacak?






Hocalı Soykırımı'nın 24.yılını andığımız bu yılda ne yazık ki vahşice katledilen bine yakın Azeri Türkü ile ilgili Birleşmiş Milletler (BM) halen herhangi bir ciddi adım atmış durumda değildir. Aynı durum işgal altındaki Azerbaycan toprakları için de geçerlidir. Dağlık Karabağ Savaşı devam ederken BM Genel Kurulu'nun 1993'de almış olduğu 822, 853, 874 ve 884 sayılı kararlar ile Azerbaycan topraklarının işgal altında olduğu ve "Ermenilerin" acil işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini vurgulamıştır.


Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, kararda "Azerbaycan topraklarının işgal edildiği" ifade edilirken ülke ismi belirtilmektsinin işgalin "Ermenilerce" sona erdirilmesinin istenmesidir. Böylece, bu işgalden Ermenistan devlet olarak suçlanmaktan kurtulmaktadır. Ayrıca Ermenilerin işgal ettiği topraklardan çıkmaması durumunda herhangi bir yaptırımın öngörülmemesi (Irak'ın Kuveyt'i işgalinde olduğu gibi) sorunun çözümsüz kalmasında etkili olmuştur.


Aslında BM'nin İslam Dünyası'na yönelik çifte standardını daha önce de Srebnitza Soykırımı ile ilgili alınan kararda açıkça görülmüştü. Bilindiği gibi Yugoslavya iç savaşı devam ederken BM tarafından güvenlikli bölge olarak ilan edilen ve silahsızlandırılmış binlerce Boşnak Müslümanın sığındı Srebrenitza, burayı korumakla görevli Hollandalı askerler tarafından Sırplara teslim edilmiş ve 10 bine yakın Boşnak erkek Sırplar tarafından vahşice öldürülmüştü. Gözü dönmüş Sırplar tarafından görüntüleri dahi çekilen bu olay BM'nin başlıca yargı organı olan Uluslararası Adalet Divanı'nın 2007'de aldığı kararla "soykırım" olarak değerlendirilmiş ancak aynen Dağlık Karabağ'ın işgali ile ilgili BM Genel Kurulu'nun aldığı karar gibi, bu olaydan "Sırbistan" devlet olarak suçlanmamış yalnızca bu soykırıma katılan bazı Sırp askerler ceza almıştır.


Bu noktada bazı sorular akla gelmektedir. Eğer Ermenistan (Srebrenitza'da Sırbistan) devlet olarak bu olaydan sorumlu değilse, bu olaya katılan askerler ve kullanılan silahlar kimin? Karabağ Savaşı'nın çıkmasını tetikleyen en önemli olay 20 Şubat 1988'de Azerbaycan'a bağlı Dağlık Karabağ Yerel Konseyi'nin Ermenistan'a bağlanma konusunda aldığı karardır.(*) Bir an Ermenistan'ın bu kararda herhangi bir desteğinin olmadığını varsayalım. Bir ülkenin (Azerbaycan) belli bir bölümü (Dağlık KArabağ) başka bir ülke ile birleşme yönünde karar veriyor ve bağlanılmak istenilen ülke (Ermenistan) buna karşı çıkmıyorsa, bu ülkenin bu işgalden sorumlu olmadığı düşünülebilir mi?


İran dışında tüm komşularından toprak talebi olan Ermenistan'ın dün olduğu gibi bugün de saldırgan  tavırları devam etmektedir. Ekonomik bunalım yaşayan, nüfusu her geçen gün azalan, sınırları dahi Rusya tarafından korunan Ermenistan, mütecaviz tavırları ile kendisini her geçen gün kendi ördüğü duvarlara hapsetmektedir. Çözülemeyen ekonomik sorunlara ek olarak radikal grupların ülke idaresinde yıllardır bulunması Ermenistan'ı gün geçtikçe yalnızlaştırmaktadır. 1991-1994 yılları arasında Dağlık Karabağ Savaşında Ermeni askerilerini bizzat yöneten günümüzdeki Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın 17 Mayıs 2001'de yaptığı konuşmada " İşgal ettiğimiz topraklar var. Bunda utanılacak bir şey yok. Güvenliğimiz için yaptık. Biz bunu 1992'de de söylüyorduk, şimdi de söylüyoruz" şeklindeki itirafı veya 2011 yılında "Karabağ'ı bizim neslimiz aldı, Ağrı'yı da size bırakıyoruz" şeklindeki sözleri Erivan'ın saldırgan ve ütopik düşüncelerin bir yansıması niteliğindedir.


Sonuç olarak, Sırbistan'ın devlet olarak suçlanmaması çok büyük bir eksiklik olmakla birlikte en azından Srebrenitza BM tarafından Soykırım olarak değerlendirilmiştir. 23 yıl geçmesine rağmen faili belli, mağduru belli, görüntüleri çekilmiş, tanıkları halen hayatta olan Hocalı Soykırımı'nın BM tarafından hala dikkate alınmaması, tarihe büyük bir Kara Leke olarak geçmiştir.


Bununla birlikte Ermenis lobisinin tüm çabalarına rağmen bugün dünyada 9 ülkenin Hocalı'da yaşananları "soykırım" ( Azerbaycan, Pakistan, Bosna Hersek, Meksika, Kolombiya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Peru, İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamentoları arası Birliği ve Honduras), ABD'nin 13 eyaletinin ise (Massachusetts, Teksas, New Jersey, Georgia, Maine, New Mexico, Arkansas, Oklahoma, Tennessee, Pensylvanya, Batı Virginia, Connecticut ve Florida) katliam olarak kabul etmesi çok önemli bir başarıdır.


Bu noktada Pakistan'ın üzerinde biraz daha fazla durmak gerekmektedir. Bilindiği gibi, Milli Mücadele döneminde (Pakistan 1947 de kurulmuştur, ondan önce Hindistan'dı-SB) ve sonrasında Türkiye'ye büyük yardımlarda bulunan Pakistan, bugün aynı desteği Azerbaycan'a da vermektedir. Azerbaycan'ı Türkiye'den sonra tanıyan ikinci ülke olan Pakistan, Bakü'de temsilcilik açan ilk ülkeler arasındadır. İslamad Dağlık Karabağ Sorununda her zaman Azerbaycan'ın yanında yer alırken, mütecaviz ülke Ermenistan'ı Dağlık Karabağ'daki işgal sonlandırana kadar tanımayacağını açıklamıştır. 


Türkiye'de ise sivil toplum örgütlerinin ve üniversitelerin öncülüğünde yapılan çalışmalar dışında Hocalı'nın "soykırım" olarak tanıtılmasına yönelik ciddi bir adım atılmaması oldukça üzücüdür. Ne yazık ki cesetlerin üzerinde dahi işkence yapıldığı, çocukların derilerinin yüzüldüğü, hamile kadınların karınlarının deşildiği bu olay sadece Türkiye'de değil diğer Türk Cumhuriyetleri'nde de halen soykırım olarak tanınmamaktadır.


Büyük bir Türk Dünyası sevdalısı olan Atatürk gibi "Azerbaycan'ın sevinci sevincimiz, üzüntüsü üzüntümüzdür" idyerek Hocalı'yı soykırım olarak tanıyacağımız günlerin gelmesi dileğiyle; Hocalı'da şehit edilen tüm soydaşlarımızı ve bu soykırımın dünyaya tanıtılmasında büyük emeği geçen Azerbaycan'ın milli kahramanı şehit gazeteci Cengiz Mustafayev'i saygı ve rahmetle anıyorum



Esma Özdaş , 26 Şubat 2016
Güney Kafkasya-İran-Pakistan Araştırmaları Merkezi










EKLER ve NOTLARIM:

Acı olan; Türkiye daha kendi topraklarında yaşanan soykırımı "Soykırım Günü" olarak ilan etmemişken .... Van'a, Ahtamar Adası'na, yabancı diplomatların ziyaret ettiği Ankara'ya "Soykırım Anıtı" dikilmemişken...


(*): Dağlık Karabağ Cumhuriyeti, hukuken Azerbaycan'a ait Dağlık Karabağ ve çevresindeki 7 Azerbaycan ilini kapsayan topraklar üzerinde işgal sonrası kurulmuş fiilen bağımsız olan bir ülkedir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra yükselen etnik gerilim, Ermenistan'ın desteklediği Ermeni militanlarla Azerbaycan arasında çatışmaların çıkmasına neden oldu. Ermeni güçlerinin bölgeye girişiyle birlikte Azerbaycanlılara yönelik başlattıkları katliamlar halkı göçe zorlamıştır. 10 Aralık 1991'de "Azerbaycanlıların boykot ettiği" ve "yalnız Ermenilerin katıldığı" halkoylaması sonucuna göre bağımsızlık kararı alındı ve 6 Ocak 1992'de de bağımsızlık resmen ilan edildi. Fakat Ermenistan dahil, hiçbir ülke veya uluslararası kuruluş Dağlık Karabağ'ın bağımsızlığını tanımadı. 20 Şubat 1988'de Dağlık Karabağ Özerk Oblastı Ulusal Konseyinin "Ermeni temsilcileri" bölgenin Ermenistan ile birleşmesi için oy kullanmışlardır. 


(**) 15 milyon değil 45 milyon (2015).
(***) Azeri değil, Azerbaycan Türkleri.










- Çingiz Mustafayev (1960-1992) Karabağ Savaşı Şehidi....
Dünya onu daha çok Hocalı'da çektiği filmle tanıdı. Cengiz Mustafayev'in Hocalı'da Ermeni askerlerce yapılan katliamı gözler önüne sermesi ile de Ermenistan'ın imajı sarsıldı. 15 Haziran 1992 tarihinde Hocalı rayonunun Nahçıvanlı Köyü'nde Azerbaycan Türkleri ile Ermeni askerleri arasında çıkan çatışmayı görüntüleyen Cengiz Mustafayev, kamerası kayıttayken vuruldu, son sözü "Öldüm" olurken, kamerası çekim yapmaya devam ediyordu....anısına açılan sayfa:








-  Türkiye ve Azerbaycan’ın Ermenistan ile Sorunları
Karabağ Sorunu - Ömer Engin LÜTEM
E. Büyükelçi, ASAM Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Başkanı.

"Karabağ sorunu bir çözüme kavuştuğu taktirde Rusya Federasyonu’nun Ermenistan üzerinde halen sahip olduğu büyük nüfuz giderek azalacaktır. Bu çerçevede Ermenistan’daki Rus askeri üstlerinin kapanması da beklenebilir. Buna karşılık, Karabağ sorununun çözümlenmesinin yaratacağı barış atmosferinin, bölgenin Abhazya, Güney Osetya ve Çeçenistan gibi diğer anlaşmazlıkları üzerinde psikolojik alanda olumlu bir etki yapması da mümkündür. Bu durumdan Rusya Federasyonu olduğu kadar Gürcistan da yararlanacaktır.

Iran, ülkesinde yaşayan on beş milyon (**) kadar Azeri’nin (***) Azerbaycan ile birleşmesi olasılığından endişe duyduğu için Karabağ sorununda Ermenistan’ı desteklemiştir. O itibarla Karabağ sorununun çözümlenmesi ve Azerbaycan’ın refah düzeyine ulaşması İran’da memnunlukla karşılanmayacaktır. Ancak bu anlaşmazlık sonsuza kadar sürmeyeceğine göre İran etnik sorunlarını, başka usullerle, mesela Azerbaycan’la iyi ilişkiler kurmak ve ülkesinde Farisi olmayan halklara geniş kültürel haklar tanımak suretiyle aşmaya çalışmalıdır. "




- "BM Genel Kurulu "Sırbistan"ı devlet olarak suçlamamış yalnızca Srebrenitza Soykırımı'na katılan bazı Sırp askerlere ceza vermiştir." Bu açıklamaya göre Türkiye'ye de çifte standart uygulanmaktadır. Çünkü, Uluslararası platformlarda sözde soykırım ile Türkiye ülke olarak , tüm Türklerde millet olarak suçlanmaktadır. Türk tarafından (Cumhuriyet kurulmadan önce) bazı vahim olaylarda, sorumlu olan kişiler cezalandırılmıştır (sorumlu olmayanlarda dahil!). Halbuki, Türk Soykırımı yapan Ermeniler, Ruslar  ve diğer milletlerden olan sorumlulardan hiçkimse cezalandırılmamıştır. (bk.Justin McCarthy-Canberra Parlamentosu konuşması - İngilizce)











30 Ağustos 2014 Cumartesi

ATATÜRK’ÜN 1932 MİLLETLER CEMİYETİ ZAFERİ



 WELCOME TO THE TURKISH DELEGATION

Dünyanın en büyük uluslararası topluluğuna Türkiye'nin katılması için yapılan öneri karşısında Gazi Mustafa Kemal şöyle dedi:
"Başvurmayı düşünmüyoruz, fakat davet ederlerse katılırız."





Topluluk, "Başvurma zorunluluğunu" uygulamaktan 
ilk kez vazgeçti ve 43 üyenin oybirliğiyle, 
Türkiye'nin topluluğa davet edilmesine karar verdi.

Bu davet üzerine Türkiye, 
Milletler Cemiyeti'ne katılmayı kabul etti.


Yıl 1932 idi.









ATATÜRK’ÜN 1932 MİLLETLER CEMİYETİ ZAFERİ

Birinci Dünya Savaşı sürerken, 2 Nisan 1917 günü yansızlığı bırakan Amerika, Almanya'ya karşı İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya'nın yanında savaşa katılmış; ardından 1917 Ekim Devrimi'yle Rusya'da yönetimi elegeçiren sosyalistler, devlet arşivinde buldukları gizli Sykes-Picot Antlaşmasını 23 Kasım 1917 günlü İzvestia ve Pravda gazetelerinde yayınlamış, İngiliz Manchester Guardian gazetesi de bunları 26 Kasım 1917 günlü sayısında dünyaya duyurmuştu.

İtilaf devletlerinin Osmanlı topraklarını aralarında paylaşmak amacıyla anlaşarak savaşa girmiş oldukları gerçeğini ortaya çıkaran bu “skandal” üzerine ABD Başkanı Woodrow Wilson, 8 Ocak 1918 günü kongrede bir konuşma yapacak ve “Ondört Nokta” olarak açıkladığı barış koşullarında, bütün gizli paylaşım anlaşmalarının geçersiz olduğunu duyuracaktı.


Wilson'un onikinci ilkesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşta yitirdiği topraklar dışında elinde kalantopraklarda çoğunluğu Türk olan yerlerde Türk egemenliğinin kurulmasını öngörüyordu.




Wilson’un “Ondört Noktası”nda Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk yoğun toprakları üzerinde 
Türk egemenliğinin kurulacağını duyuran onikinci madde.




Savaş sonunda yenilen devletler, silah bırakışması antlaşmalarını, Wilson’un “Ondört Nokta”sında yer alan“kendi kaderini tayin hakkı”nın nasıl olsa kendilerine de tanınacağına güvenerek imzalıyorlardı. 

Örneğin, 3 Mart 1918 günü Sovyet Rusya ve Almanya arasında imzalanan Brest-Litovsk anlaşmasında Osmanlı Delegelerinin de imzası vardı ve bu anlaşma Wilson’un “kendi kaderini tayin hakkı” çerçevesinde düzenlenmişti. 

Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918’de imzaladığı “Mondros Mütarekesi” de yine Wilson’un kendi kaderini tayin hakkı ve onikinci maddede özellikle yazılı bulunan Türk yoğun topraklarda Türk egemenliğinin tanınacağına güvenilerek imzalanmıştı. 

Mustafa Kemal, “Mondros Mütarekesi” nin imzalanmasından iki hafta sonra, 13 Kasım 1918 günü, İstanbul’a geldi. Mütareke koşulları çok ağırdı; ancak,Wilson ilkeleri Osmanlı Devleti’nde Türk egemenliğini tanıdığına göre; mütarekenin bu egemenliği yok sayacak  biçimde uygulanamayacağı düşünülüyordu. 

Ne denli Wilson’un 1918 yılında yayınlanan haritasında Doğu Anadolu’da bir Ermenistan ve bir Kürdistan gösterilmişse de, buralarda çoğunluğun Türk olduğu saptanır saptanmaz, tüm Anadolu Türk egemenliğine bırakılacaktı. 

Böyle düşünen Halide Edip vs. aydınlar, mütarekenin imzalanmasından kısa bir süre sonra 4 Aralık 1918 günü İstanbul’da bir “Wilson Prensipleri Cemiyeti” bile kurmuşlardı.




Mustafa Kemal'in tasarısı, Wilson'un Osmanlı topraklarında özerk Ermenistan ve Kürdistan öngören tasarısına uymuyordu; O, 30 Ekim 1918 günü mütareke imzalandığı anda işgal edilmemiş ve o tarihte Osmanlı Devleti'nin elinde bulunan topraklarda yaşayan bütün nüfusu -etnik köken ve dinsel inançlara göre ayırmaksızın- bölünmez “Osmanlı Milleti” olarak adlandırıyor; ve Osmanlı devletinin işgale uğramamış toprakları üzerinde, Wilson'un önerdiği etnik özerklikleri değil, “Osmanlı Milleti”nin ülkesiyle ulusuyla bölünmez bütünlüğünü savunuyordu. 


Yeryüzünde iki tür “millet (ulus) oluşumu vardı: 

Biri “Ethnic Nationalism” dedikleri,etnik kandaşlık soydaşlık temeline dayanan Alman örneğindeki “millet” (ulus); diğeri “Civic / Civil Nationalism” dedikleri, eşit özgür birey yurttaşlığı temel alan Fransız örneğindeki “millet”(ulus) oluşumu...


Mustafa Kemal'in mütareke döneminde savunduğu “Osmanlı Milleti” tasarısı, etnik temele dayanmıyor; eşit özgür birey yurttaşlık temeline dayanıyordu. 

Nitekim, Anadolu'ya geçtikten sonra Bağımsızlık Savaşı'mızın amacı olarak benimsenen “Misak-ı Milli” de Mustafa Kemal'in bu tasarısına uygun olarak düzenlenecekti. Mustafa Kemal, yalnızca bir ordu komutanı değil, aynı zamanda devletler arası güçler dengesini, güçler arasındaki ilişkileri ve çelişkileri an be an izleyip, hangi zamanda ne yapılması gerektiği konusunda en doğru kararları veren bir “stratejist” ti; 

18 Ocak 1919 günü başlayan ve ABD Başkanı Wilson’un çok sayıda danışmanıyla birlikte Avrupa’ya gelip başkanlık ettiği Paris Barış Konferansı’nda, galip devletlerin Osmanlı Devleti’nin geleceği konusunda verecekleri kararın Wilson ilkelerinin Türk egemenliğini tanıyan onikinci maddesine uygun olup olmayacağını görmeden önce, hemen bir silahlı direniş başlatılmasını doğru bulmuyordu. İstanbul’da kaldığı sürece, bir yandan yurtseverlerin devlet yönetiminde görev alması için çalışırken, diğer yandan galip devletlerin İstanbul’daki yetkilileriyle görüşmeler yapıyor ve Paris Barış Konferansı’nda olup bitenlere ilişkin haberleri dikkatle izliyordu.

İstanbul’daki İtalyan yetkili Kont Sforza, yakında Yunanlıların İzmir’e asker çıkartacaklarını, Yunan askerinin İzmir’e çıkmasını önlemek için Türklere para ve silah vermeye hazır olduklarını fısıldıyordu gizli toplantılarda. 

Ama, Wilson ilkelerinin Türk egemenliğini tanıyan onikinci maddesine ve Wilson’un Ege’yi Türk olarak gösteren 1918 haritasına ters düşen bu olasılığa inanmak kolay değildi. Yine de dikkate alınmış ve İtalyanlarla sıkı ilişkileri bulunan Cami Baykurt, İzmir’e giderek, olası bir Yunan işgaline karşı Müdafaayı Hukuk ögütlenmesini başlatmıştı. 

Bu sırada, ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya’dan oluşan “Dörtler Konseyi”, 28 Nisan 1919 günü Paris Barış Konferansı’nda aldıkları bir kararla, Wilson’un ondördüncü ilkesini yerine getirerek, “Cemiyet-i Akvam” denilen “Milletler Cemiyeti” ni kurmuşlardı. Wilson ilkelerinin Paris Barış Konferansı’nda galip devletlerce benimsendiğini gösteren bu haber, barış görüşmelerin sonunda, Türk egemenliğinin tanınacağına duyulan umudu da pekiştiriyordu. Şimdiki Birleşmiş Milletler Örgütü’nün öncülü olan “Cemiyet-i Akvam” ilkelerine dayanması, “Mondros Mütarekesi” maddelerinin de Wilson’un Osmanlı Türk egemenliğini tanıyan onikinci maddesine aykırı biçimde uygulanamayacağına kanıt oluşturuyordu.





Gelgelelim, Milletler Cemiyeti’nin kuruluşundan çok değil 18 gün sonra, 15 Mayıs 1919 günü, bu kuruluşun üyesi olan Yunanistan, Milletler Cemiyeti’nin dört kurucusundan biri olan İngiltere’nin onayıyla, İzmir’e asker çıkartacak ve böylece, İtalyanların bir süre önce verdikleri haber de doğrulanacaktı. 

Milletler Cemiyeti üyeleri, kurucu Wilson’un ilkelerini çiğneyerek, üzerinde Türk çoğunluğun yaşadığı Osmanlı topraklarını işgale başlamışlardı. 

Milletler Cemiyeti üyesi devletlerin, kurucu Wilson’un ilkelerini çiğneyerek giriştikleri bu işgal; her şeyden önce kendi ilkeleriyle tutarsız ve dolayısıyla da savunulamaz bir eylem olduğundan; Anadolu’da başlatılacak silahlı direnişin haklılığı tüm dünyaca kabul edilecekti.

İşte Mustafa Kemal, Yunan işgalinin başlamasından bir gün sonra, 16 Mayıs 1919 günü, böyle bir ortamda Anadolu’ya geçecek; ve kendi kurucu ilkelerini bizzat kendileri çiğneyerek işgale girişen Milletler Cemiyeti üyesi devletlere; başka bir deyişle “Yedi Düvele” karşı, ulusal direnişin önderi olacaktı. 

Sevr’de karşımıza dikilenler de, Lozan’da karşımıza dikilenler de, hep “Milletler Cemiyeti” üyesi devletlerdi. 

Milletler Cemiyeti yasasının 10. maddesi, üye devletlerin toprak bütünlüğünü ve siyasal egemenliğini korumayı yükümleniyordu. 

Türkiye, bu kuruluşa üye olmadığına göre; toprak bütünlüğüne saygı gösterilmeyecek; ve Milletler Cemiyeti, 5 Haziran 1926 günlü kararıyla, Musul’u Ankara’ya değil, Irak’a bağlayacaktı. 

Milletler Cemiyeti’nin bir de Azınlıklar Komitesi vardı. Lozan’da gayrı müslim cemaatlere ilişkin hükümlerin uygulanması da Milletler Cemiyeti’nin denetimine bırakılmıştı. 

1925-26’da, gayrı-müslimlerin Medeni Kanun dolayısıyla; azınlık ayrıcalıklarından feragatleri, Yunanistan ve Almanya tarafından Milletler Cemiyeti’ne götürülecek; Milletler Cemiyeti, 1927’de bu itirazları kabul etmeyerek gayri müslimlerin “anlaşmalı azınlık” konumundan çıkıp “özyurttaş” konumuna geçişlerini onaylayacak; fakat Milletler Cemiyeti’nin başını çeken İngiltere ve Fransa, Türkiye’nin etnik olarak bölünmesine yönelik çabalarını aralıksız biçimde sürdüreceklerdi.

İngiltere, daha çok Irak ve İran üzerinden; Fransa ise daha çok Suriye üzerinden Türkiye’ye karşı bölücü etkinlikler yürütüyor; buralarda örgütleyip silahlandırdıkları etnik ayrılıkçıları Türkiye’ye yollayarak yurttaşlarımızı etnik ayrılıkçı ayaklanmalara yöneltiyorlardı. 

İngiliz, Fransız güdümlü etnik ayrılıkçı örgütler, Milletler Cemiyeti’ni kendileri için uluslararası bir dayanak olarak görüyordu. Kalkıştıkları her ayaklanmada haklılıklarını tescil etmesi için Milletler Cemiyeti’ne başvuruyor; ve bastırılan her ayaklanmalarından sonra, Türkiye’yi şikayet etmek üzere, yine Milletler Cemiyeti’ne dilekçeler yağdırıyorlardı. 






1925 Şeyh Sait Ayaklanması’nın hemen ardından, 1926’da İran’dan Anadolu’ya sızan ayrılıkçı örgütler 1926-1930 arası dört yıl boyunca “Ağrı İsyanı” adıyla bilinen ayaklanmalar gerçekleştirmişler; “Agri” adında bir gazete çıkartmışlar; ve söylentiye göre, 1928’de “biz burada Ağrı Kürt Cumhuriyeti kurduk” diyerek, resmen tanınmak üzere İngiltere aracılığıyla Milletler Cemiyeti’ne başvurmuşlardı.

İsyanın Ağrı'da çıkartılmasının özel bir amacı vardı. 

Sovyet Ermenistan'ıyla sınırdaş olan Ağrı'da isyan, hem Ermenileri Sovyetler'den ayrılıp Büyük Ermenistan'ı kurmaya özendirecek; hem Kürt kardeşlerimizi Türkiye'den ayrılmaya özendirecekti. 

Ağrı İsyanı, hem Sovyetler Birliği'nin hem de Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tehdit ediyordu. O tarihte Ağrı dağının yarısı Türkiye sınırları içinde, diğer yarısı İran sınırları içindeydi. İsyancılar,Türk Ordusu gelince dağın İran tarafındaki eteklerine kaçıyor; ordu çekilince yeniden Ağrı dağının tepesine tırmanıp bayrak dalgalandırıyorlardı. 

Sonunda Türk Ordusu, Rus Kızılordusu ile uyum içinde çalışarak, isyancıların İran’a kaçış yollarını kesmiş ve ayrılıkçı isyan önderleri yakalanıp etkisizleştirilerek ayaklanma bastırılmıştı. Türkiye, ileride aynı sorunla karşılaşmamak için 23 Ocak 1932’de İran’la bir antlaşma imzalayarak Ağrı Dağı’nı bütünüyle Türkiye sınırları içine katacak; ve etnik öbeklenmeleri dağıtıp tüm yurda yayarak etnik kaynaşmayı sağlamak amacıyla düzenlenen İskan Yasa Tasarısı, 5 Mayıs 1932 günü T.B.M.M. tarafından kabuledilecekti.


Türkiye ile Rusya’nın arasına Ağrı merkezli bir Kürt + Ermeni Koalisyon Devleti sokarak, bu iki ülkeyi birbirinden ayırma girişimlerinin, Türk-Sovyet dayanışmasını daha da güçlendirdiğini gören; bu yöndeki her kalkışmanın Türk-Sovyet ortak harekatlarıyla bastırılacağını anlayan; “Kürt Kartı”nın işe yaramadığını kavrayan İngiliz ve Fransızlar; Türkiye’ye karşı etnik ayırımcılık politikalarını gözden geçirmek zorunda kalacaklardı.


Mustafa Kemal Ağrı İsyanı’nın bastırılmasından sonra İngilizlerin Türkiye’ye karşı etnik bölücü politikalarını gözden geçirmekte olduklarını, Türkiye’yi Sovyet Rusya’dan koparmak istediklerini sezmişti. 

Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Ağrı Dağı’nın bütünüyle Türkiye sınırları içine katılmasından 3 ay gibi kısa bir süre sonra, Cenevre’de, Milletler Cemiyeti’nin Silahsızlanma Konferansı’nda yaptığı bir konuşmada, “Eğer Milletler Cemiyeti Türkiye’yi katılmaya davet ederse, Türkiye Hükümeti bunu memnuniyetle kabul edecektir.” diyecek; ve bir gazeteyle yaptığı söyleşide, aynı sözleri yineleyecekti. 

İlk kez, Eski Bern Elçimiz Cemal Hüsnü Taray'ın 6 Kasım 1962 günlü Cumhuriyet'te; sonra Büyükelçi Dr. Üner Kırdar'ın 10-17 Kasım 1971 arası Milliyet'te yayımlanan makalelerinde ve daha sonra Mahmut Goloğlu'nun 1974'te yayımlanan “Tek Partili Cumhuriyet”adlı kitabında yer alan Türkiye'nin Milletler Cemiyetine davet edilmesi süreci, Dışişleri Bakanı T.R. Aras'ın bu demeçleriyle başlamıştı.

Aras’ın sözleri, bir türlü bölemedikleri ve Sovyet Rusya’dan uzaklaştıramadıkları Türkiye’ye karşı ne yapacaklarını şaşırmış durumda olan İngilizlerin dikkatini çekmişti. 

Rusya ve Türkiye, her ikisi de Milletler Cemiyeti üyesi değillerdi. Eğer Türkiye Milletler Cemiyeti’ne alınırsa; böylelikle Türkiye’yi Rusya’dan uzaklaştırma amacına ulaşılmış olurdu. Milletler Cemiyeti, azınlıklara özerklik öngörüyordu. Eğer Türkiye Milletler Cemiyeti’ne girmek istiyorsa, azınlıklara özerklik tanımayı da kabul edebilir; ve onca uğraşmayla sağlanamayan etnik özerklik, Milletler Cemiyeti’ne üyeliğin bir koşulu olarak dayatılabilirdi.

Milletler Cemiyeti Genel Sekreti İngiliz Sir Eric Drummond, derhal Aras’ı Milletler Cemiyeti’ndeki makamına davet etmiş; Türkiye’nin örgüte üyeliği konusunu kendisiyle özel olarak görüşmüş; ve yardımcısı Comert de Türkiye’nin örgüte katılması için yapması gereken zorunlu işlemleri Aras’a anlatmıştı. 

Buna göre: Milletler Cemiyeti’nin üye olmak isteyen devletleri davet etmek gibi bir yetkisi yoktu. Üye olmak isteyen devlet, davet edilmez, kendisi Cemiyete üyelik başvurusunda bulunurdu. Türkiye Cumhuriyetinin davet edilmesi, örgütün yasalarına aykırıydı.

Fakat Türkiye, Meksika’yı örnek göstererek, “davet edilmek” konusunda diretiyor; ve şayet örgüt kendisini davet etmeyecek olursa, üyelik için başvurmayacağını söylüyordu. 



Durumu inceleyen Dummond: Milletler Cemiyeti’ne üyeliğin yasal biçimi, üye olmak isteyenin başvuruda bulunmasıdır; ancak, şayet bu prosedürü uygulamamız Türkiye Cumhuriyeti’nin örgüte katılmasına engel oluşturacaksa; bu durumda bu yasal uygulamanın bir yana bırakılması gerekir; çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin Milletler Cemiyeti’ne katılmasının örgüt açısından çok büyük bir önemi vardır, diyecek ve bu konuda bir karar vermek üzere Genel Kurulu’nu toplantıya çağıracaktı.

Milletler Cemiyeti’nin 1 Temmuz 1932 günlü toplantısının tek gündem maddesi vardı: “Türkiye Cumhuriyeti’nin Milletler Cemiyetine Katılma Biçimi”…

Türkiye Cumhuriyeti, katılma prosedürü bir yana bırakılarak örgüt tarafından üyeliğe davet mi edilecekti, yoksa diğer ülkeler gibi Türkiye’den de başvuru dilekçesi vermesi mi istenecekti?






İspanya Delegesi Salvador de Madariaga, Türkiye Cumhuriyeti’nin örgüt prosedürü dışına çıkılarak davet edilmesini savunan 29 imzalı bir öneri sundu:

“Biz Arnavutluk, Almanya, Avusturya, Avusturalya, İngiltere, Bulgaristan, Kolombiya, Küba, Danimarka, İspanya, Estonya, Finlandiya, Fransa, Yunanistan, Guatemala, Macaristan, İtalya, Japonya, Letonya, Yeni Zelanda, Panama, Hollanda, İran, Lehistan, Romanya, İsveç, İsviçre, Çekoslovakya, Yugoslavya delege kurulları, bir devletin Milletler Cemiyeti’ne üye olabilmesi için Antlaşmanın birinci maddesinde göz önünde tutulan genel koşulları Türkiye Cumhuriyeti’nin yerine getirmiş olduğunu görerek, Türkiye’nin Milletler Cemiyetine üye olmaya ve değerli işbirliğinden Cemiyeti yararlandırmaya davet edilmesini teklif ediyoruz.”

Milletler Cemiyeti’nin 6 Temmuz 1932 günlü toplantısında üye devlet delegeleri Türkiye’nin davet edilmesini savunan coşkulu konuşmalar yapmışlardı. Yunanistan delegesi Dışişleri Bakanı Mihalakopulos’un sözleri özetle şöyleydi:

“Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa Birliği Komisyonu’nun çalışmalarına da eylemli olarak katılmış ve daima barış için çalışmakta içten isteğini açıkça göstermiştir. İnsanlığa daha iyi bir gelecek  sağlamak için, Türkiye Cumhuriyeti, yapılacak davetin şerefine hak kazanmıştır... Yunan delegeler, Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne girmesini özellikle selamlayacaklardır.”





Avustralya delegesi Sir Granville Ryrie, sık sık alkışlarla kesilen konuşmasında şöyle diyordu:

“Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne davet edilmesine dair öneriyi hararetle destekleriz. Bir çok kuşaklardan süregelmişen yüksek bir kültüre ve olağanüstü ciddi bir ulusal niteliğe sahip olması, Türkiye’nin en belirli niteliklerinden biridir… Genel Savaşın savaşçılarından biri ve Gelibolu, Filistin, Sina, Suriye cephelerinde bulunmuş bir insan olarak söylüyorum: Türk askerinin savunmadaki eşsiz kahramanlığını ve hücumdaki güç ve yeteneğini hayretle görmek fırsatlarını kazandım. Gelibolu’da, arkadaşlarım ve ben, Türklerin cesaretleri ve dayanma güçleri karşısında çok kez şaşkınlıklar içerisinde kaldık. Türk ordularının Avustralya mitralyözlerine karşı ve Britanya donanmasının gülle yağmuru altında, korkusuzca ileri atıldıklarını gördük. Türklerin değerleri ve dayanma güçleri hakkındaki yüksek düşüncelerimi işte ben böyle elde ettim. Savaşın korkunç kötülüklerini bu kadar yakından gören bu milletin, gelecekteki çabalarını savaşa engel olmaya adayacağı kanısı o günden beri her türlü duygunun üstünde olarak bende kesinlikle yer etmiştir. Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne girmesinin birinci derecede öneme sahip olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.”






İtalya delegesi Vittorio Scialoja’nın uzun konuşmasının özeti şuydu:

“Avrupa’nın esaslı bir unsuru olanTürkiye’nin aramızdaki eksikliği açıkça belliydi. Öneriyi desteklemekle sadece Türkiye hakkındaki dostluğumuzu ve içtenliğimizi açıklamış olmuyor, aynı zamanda Gazi’nin aydın yönetiminde genç  Akdeniz Devleti’nin doğuşunu memleketimin nasıl bir güvenlik duygusuyla karşıladığını ve gelişimini de izlediğini Genel Kurulumuz önünde tekrar perçinliyorum.”






Fransız Delegesi Paul Boncour, coşkulu konuşmasında özetle;

 ”Türkiye’nin davet edilmesi için açıklanan duygulara katılmak üzere Fransa adına bizzat kendim gelmek istedim. Avrupa ile Asya arasında bir bağlılık kuran bu çok eski ülkenin Cemiyete katılması, izlenen evrensel değerlerin bir sembolüdür.” diyordu.





İngiliz delegesi Lord Londonderry;

“Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne alınması, dünya çapında memnunluk doğuracaktır. Türkiye çağırıyı kabul ederse, İngiltere hükümeti bunu ilk kabul edeceklerden biri olacaktır.”





Japon delegesi Büyükelçi Naotake Sato;

“Japonya, Batılılarca çok az tanınmış olduğu bir dönemde bile samimi ilişkilere sahip olduğu Büyük Türk Milletini olağanüstü bir memnunlukla karşılar.”





Alman Dışişleri Bakanı Baron Von Neurath adına konuşan Almanya temsilcisi Otto Goeppert;

“Ünlü Başkanı Atatürk’ün isabetli yönetimi altında uluslararası barış yapıtında işbirliğine özellikle layık olan Büyük Türkiye Cumhuriyeti’nin davet edilmesini Almanya memnunlukla karşılar.” diyordu



Diğer ülkelerin delegeleri de söz alıp Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne özel olarak davet edilmesi gerektiğini savunan konuşmalar yaptıktan sonra, oylamaya geçilmiş ve bütün üyelerin oybirliği ile Türkiye’nin davet edilmesine karar verilmişti. 

Örgütün Genel Sekreteri Sir Eric Drummond, Milletler Cemiyeti’nde alınan davet kararını Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a gönderdiği bir mektupla bildirdi. 

Fransız Uluslararası Diplomasi Akademisi’nden Vasiliei Nitikine, Diplomasi Sözlüğü’nde yayımlanan ve Davet’ten kısa süre önce yazdığı “Kürtler” başlıklı makalesinde şöyle diyordu:

“Eğer bir gün Türkiye Milletler Cemiyeti’ne kabul edilmeyi talep ederse, Kürt etnik azınlığının varlığını dikkate alacağını, bütün azınlıkların statüsünün bu konuda Cenevre toplantısında kabul edilen ilkelere uygun olarak gözden geçirileceğine ve düzenleneceğine inanıyoruz.”


Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne “davet edilmesi”; Nikitine’in öngörüsünü boşa çıkartmıştı. 

Bu davet, Türkiye’nin hiç bir konuda hiç bir yaptırımla karşılaşmaksızın hiç bir hesap sorulmaksızın, tüm geçmişinin uluslararası hukuka uygunluğu onaylanarak üyeliğe kabul edilmesi anlamına geliyordu. 

Atatürk’ün Milletler Cemiyeti’ne üyelik başvurusunda bulunmayıp, Milletler Cemiyeti’nden “davet” beklemesinin hukuksal anlamı buydu. 

Bu davetle, Türkiye’nin toprak bütünlüğünün ve siyasal egemenliğinin dokunulmazlığı da Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilmiş oluyordu. 

Bu, Atatürk’ün, 1919’dan bu yana Türkiye’nin bütünlüğünü parçalamaya çalışan Milletler Cemiyeti’ne karşı kazandığı en büyük zaferdi. Türkiye Cumhuriyeti, Milletler Cemiyeti’nin davetine verdiği yanıtta, en başından itibaren o güne dek yaptığı bütün işlemlerin ve anlaşmaların, Milletler Cemiyeti ilkelerine ve uluslararası hukuka aykırılığının iddia edilemeyeceğini özellikle vurgulamaktan çekinmemişti. Türk Dışişlerinin davete yanıtı özetle şöyleydi:


"Sayın Genel Sekreter, Genel Kurul adına yapılan davetinize karşı, Türkiye Cumhuriyeti’nin Milletler Cemiyeti’ne üye olmaya hazır olduğunu ve Türkiye’nin Milletler Cemiyeti üyesi olmayan devletlerle yaptıklarını da içine alan şimdiye kadar yapmış olduğu bütün sözleşmelerle üzerine almış olduğu yükümlülüklerin, Milletler Cemiyeti üyeliği görevi ile bağdaşmaz olmadıklarını bildirmekle onur duyarım. 

Bu hususta zaten Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne kabulünden önce imzalanan bütün anlaşmaların Milletler Cemiyeti üyeliği göreviyle bağdaşmaz olmadıklarını bildirmekle onur kazanırım. Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne kabulünden önce imzalanan bütün anlaşmaların Milletler Cemiyeti üyelerinin çoğununun imzalamış olduğu Paris Misakı’nın ruhuna uygun olarak yapıldığını belirtirim. Bu açıklamayı yaparken, Türkiye’nin 24.7.1923’de Lozan’da imzalanan sözleşmelerden doğan askeri nitelikteki yükümlülüklerden ötürü özel bir durumda bulunduğunu da eklemeyi görev bilirim."

Derin Saygılarımla,
Dr. Tevfik Rüşdü





Türkiye Cumhuriyeti, Milletler Cemiyeti’nin davetine verdiği bu yanıtla; gerek Sovyet Rusya ile imzalamış bulunduğu anlaşmaların; gerek gayrı müslimlerin Lozan’da kendilerine tanınan anlaşmalı azınlık konumundan feragat ederek öz yurttaşlar konumuna geçişlerine dair yapılan yasal işlemlerin; özetle üyelik daveti öncesi gerçekleştirdiği hukuksal işlemlerden hiç birinin Milletler Cemiyeti ilkelerine ve dolayısıyla uluslararası hukuka aykırılığının iddia edilemeyeceğini, Milletler Cemiyeti’ne kabul ettirmiş oluyordu. 

Türkiye’nin, Anadolu’daki etnik öbekleşmeleri nüfus içine dengeli bir biçimde yaymaya yönelik olarak daha önce çıkartıp uygulamış olduğu zorunlu iskan yasalarının Milletler Cemiyeti ilkelerine aykırılığı da iddia edilemeyecekti. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin Milletler Cemiyeti tarafından üyeliğe davet edilmesi, Türkiye’nin o güne dek gerçekleştirdiği bütün iç ve dış hukuk işlemlerinin, Milletler Cemiyeti tarafından uluslararası hukuka uygun olarak kabul edilmesi anlamına geliyordu. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Milletler Cemiyeti davetine verdiği yanıt, örgütün Genel Kurul’unda Başkan Hymans tarafından okunmuş; Türkiye’nin üyeliğinin kabul edildiğine ve Türk delegelerin dönem toplantılarına çağrılmasına ilişkin karar tasarısı, üye devletlerin oyuna sunulmuş; ve Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne üyeliği, toplantıda bulunan 43 üyenin oybirliğiyle kabul edilmişti.



İşte o gün, etnik ayrılıkçı örgütler için “kara bir gün”dü. 


O güne dek İran, Irak ve Suriye’de yuvalanmış, İngiliz Fransız parası ve silahlarıyla örgütlenerek Türkiye’ye sızıp yurttaşlarımızı etnik ayrılıkçı eylemlere katılmaya zorlayan; aşiretleri “ulus” diye etiketlendirip kışkırttıkları aşiret isyanlarını “ulusal kurtuluş savaşı” diye yutturan ve yabancıların buyruğuyla “intiafada” (!) lar, “serhildan” (!) lar gerçekleştirip, Ağrı dağının tepesinde Kürt Cumhuriyeti kurduk diye Milletler Cemiyeti’ne başvurup zılgıtlar çeken Herekol Azizan kod adlı Celadet Ali Bedirhan önderliğinde ayrılıkçı Hoybun örgütü; o gün karalar bağlamıştı. 

Güvendikleri İngilizlerin Fransızların kışkırtmasıyla Milletler Cemiyeti tarafından tanınacaklarına inandırılarak çıkardıkları Ağrı isyanının bastırılmasından sonra; bölmek istedikleri Türkiye, Milletler Cemiyeti tarafından davet edilmiş; o güne dek devlet olarak yaptığı bütün işlemlerin uluslararası hukuka uygunluğu tescil edilmiş; dahası toprak bütünlüğüyle siyasal egemenliği de Milletler Cemiyeti’nce onaylanmıştı. 

Milletler Cemiyeti o günden sonra Türkiye’de dinsel ya da etnik azınlıklardan ve bunlara ayrıcalıklar, özerklikler tanınmasından vs. söz edemeyecekti.

1930’ların etnik bölücü terör örgütünün başı Celadet Ali Bedirhan, Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne üyeliği haberinden sonra, iki yıl kendine gelemeyecek; Millet Cemiyeti’ne öfke kusan ve kendilerine ihanet etmekle suçlayan Fransızca bir kitapçık yazmakla geçirecekti günlerini: “De La Question Kurde”.. Bedirhan bu kitapçıkta özetle şöyle diyordu: 

“Rus-Türk yakınlaşmasının ertesinde, müttefikler Kürt sorunuyla ilgilerini kestiler ve Kürtleri ulusal özlemleriyle birlikte Ankara’nın insafına terkettiler. (sf.16) Ankara, Milletler Cemiyeti’ne kabul edilişinin arifesinde, genel olarak azınlıkların çıkarlarını savunmak ve korumak ve üye devletlerin azınlıklarla ilgili yönetimlerini denetlemekle görevli olan Yüksek Kurul’a meydan okur gibi, 5 Mayıs 1932 Mecburi İskanYasası’nı hazırladı, resmen yayınladı ve uygulamaya sokmaya çalıştı. Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne kabulü sırasında hiç bir üye ülke Türkiye’deki azınlıklar rejimini tartışmayı uygun görmedi. Çünkü büyük güçlerin çıkarları böyle gerektiriyordu. (sf.19)”


O yılların bölücü silahlı örgüt elebaşılarından Dr. Nuri Dersimi de 1952 yılında Halep’te yayımlanan “Kürdistan Tarihinde Dersim” adlı kitabında, aynı olgulardan yakınıyordu:

“Sovyetlerle Türkler arasında dostluk anlaşmasına dayanarak Ruslar Kürt harekatına engel olacak derecede Türk kuvvetlerine yardımda bile bulunmuşlardı. İngiliz ve Fransızlar, bir taraftan Musul petrolleri ve diğer taraftan Fransızlarla Türklerin henüz çözülmemiş anlaşmazlıklarının kendi çıkarları doğrultusunda çözümlenmesi için Türklere karşı (etnik ayrılıkçı) Hoybun (örgütünün) faaliyetini kullanmışlardır. Türklerle olan sorunlarını çıkarlarına uygun şekilde hallettikten sonra (etnik ayrılıkçı) Hoybun (örgütünün) faaliyetlerine engel olmuşlardır. Hoybun, dünya siyasetinin gidişatına ayak uydurarak çalışmalarına son vermek zorunda kaldı (Sf. 252).”


Atatürk Türkiyesi’nin Sovyet Rusya ile dostluk anlaşmaları ve 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne üyeliği,etnik ayrılıkçı bölücü örgütlerin dış kaynaklarını kurutmuş ve Dersim’i Tunceli’ye dönüştüren 1937-1938 harekatlarından sonra, yaklaşık kırk yıl boyunca hiç bir etnik ayrılıkçı örgüt bir daha silaha el sürememişti. 
Bu da, etnik ayrılıkçı örgütlerin dış güçler beslediği sürece var, dış destek kesildiği an yok oluverdiklerinin kesin, somut, yadsınamaz kanıtını oluşturuyor.

Etnik ayrılıkçı örgütler, Türkiye’yi her zaman Milletler Cemiyeti’ne şikayet etmişlerdir. Ağrı İsyanı dolayısıyla Türkiye’yi suçlayan Celadet Ali Bedirhan imzalı şikayet dilekçeleri de, Dersim Olayları dolayısıyla Türkiye’yi kitle kıyımı yapmakla, zehirli gaz kullanmakla suçlayan Nuri Dersimi imzalı şikayet dilekçeleri de; Ermeni Taşnak Örgütünün Türkiye’yi soykırımcılıkla suçlayan şikayet dilekçeleri de; bunların hepsi 1946 öncesi Milletler Cemiyeti’nin arşivindedir.

Milletler Cemiyeti, Türkiye’ye yönelik bu gibi şikayetleri haklı bulmamış; incelemeye değer görmemiştir.

Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne “davet”le girişi; girmeden önce gerçekleştirdiği bütün işlem ve tasarruşarın uluslararası hukuka uygunluğunun, Milletler Cemiyeti üyesi bütün devletlerce kabul ve tescil edilmiş olduğu anlamına geldiği gibi; bu Cemiyet 1946’da Birleşmiş Milletler Örgütü’ne dönüşünceye dek Türkiye’nin yaptığı bütün işlem ve tasarruşarın uluslararası hukuka uygunluğunun da yine üye devletlerce tescil edilmiş olduğu anlamına gelmektedir.

Atatürk, kurucusu olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uluslararası hukuka uygunluğunu, “davet” yoluyla Milletler Cemiyeti’ne tescil ettirmekle; “Benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktır” sözünü eylemle perçinlemiştir. 

Atatürk’ün “Milletler Cemiyeti’ne Davetle Katılma” zaferi; herhangi bir devlet ya da uluslararası kuruluşun Türkiye’nin karşısına dikilip, parmağını sallayarak, “sen geçmişte şu suçu işlemiştin, geçmişte şu haksızlığı yapmıştın” diyerek tarihsel suçlamalarda bulunma hakkını ortadan kaldıran, ve böylesi densizlikleri boşa çıkartmaya yetecek bir dayanaktır.


Türkiye Cumhuriyeti, Milletler Cemiyeti’nin pasif bir üyesi olmamış, yönetsel görevler üstlenmiştir. 

1934’te, Afganistan’ın Milletler Cemiyeti’ne üyelik başvurusunu incelemek üzere kurulan özel komisyonda başkanlık ve raportörlük görevi üstlenen Türkiye, 1934-1936 arası Milletler Cemiyeti Konseyi üyeliği ve 1935’de Milletler Cemiyeti Konseyi’nin 84’üncü ve 85’inci dönem başkanlığını üstlenmiş ve 1937’de Milletler Cemiyeti genel kurul başkanlığını yapmıştır. (Dr. Üner Kırdar, Milliyet, 15.11.1971)


Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, 1937 yılında Türkiye adına Milletler Cemiyeti başkanı seçildiği zaman, eski başkan onu şöyle tanımlamıştır : 

“Genel Kurul, oybirliğiyle Türkiye birinci temsilcisi Sayın Rüştü Aras’ı başkanlığa seçmiştir. Kendilerinin çok seçkin bir politik meslek yaşamları vardır ve üstün nitelikleri geniş görgü ve deneyimleri, sonsuz incelikleri ile, Milletler Cemiyeti’ne katıldıkları ilk günden bu yana herkesin derin sevgi ve saygılarını kazanmışlardır. Genel kurul kendilerini başkan seçmekle, yalnızca bu devlet adamı ve kuruluşun iyi hizmetkarına değil, aynı zamanda temsil ettikleri Mustafa Kemal Türkiyesi’ne ve ulusuna karşı duyduğu saygıyı da belirtmek istemiştir.”


Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri, 10 Kasım 1938 günü ölüm haberini aldığında  Atatürk’ü “Barışın Dahi Yapıcısı” olarak nitelendirmiş ve Milletler Cemiyeti’nin Atatürk’e duyduğu saygı ve hayranlığı bir kez daha belirtmek üzere, cenazesine özel bir temsilciler kuruluyla katılmıştır. (Dr. Üner Kırdar, Milliyet, 11.11.1971)





Bugün, özellikle de Atatürk dönemine sövgüler yağdırarak, Türkiye Cumhuriyeti’ne soykırım, toplu katliam gibi iftiralarda bulunan devletlere; kendilerinin geçmişte Atatürk’e ve Türkiye Cumhuriyeti’ne övgüler yağdırıp Milletler Cemiyeti’ne alkışlarla “davet” etmiş olduklarını anımsatacak kimse yok mu devletimizde?

Milletler Cemiyeti arşivindeki Türkiye ile ilgili bütün belgeleri, tıpkı basımları ve Türkçe çevirileri ile birlikte, anıtsal bir kitap halinde basarak; bu kitabı, hem ders kitabı hem de Türkiye’ye yöneltilen suçlamalara karşı yanıt olarak kullanmak; üniversitelerimize düşen en onurlu görevlerden biri değil midir?


Ölümünün 72. yılında, Atatürk’ü, “1932 Milletler Cemiyeti Zaferi”yle; başka bir deyişle, Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün tasarruşarının uluslararası hukuka uygunluğunu tescil ettirerek, ülkemizi ölümünden sonra 40 yıl süreyle etnik ayrılıkçı terörden kurtarmış olan uluslararası diplomasi zaferiyle anıyorum.

Ve buruk bir şarkı dolanıyor dilime:

“Unutturamaz seni hiç bir şey; unutulsam da ben…” 


CENGİZ ÖZAKINCI









Tevfik Rüştü Aras'ın yazmış olduğu kitap



Atatürk'ün Dış Politikası


1925'ten Atatürk'ün ölümüne kadar 13 yıl Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Tevfik Rüştü Aras'ın bu kitapta yer alan makaleleri seçilirken, Atatürk'ün dış politikasını mümkün olduğunca ortaya koyan yazıların bir araya getirilmesine özen gösterildi.

"Atatürk'ün dış politikası" denince, ilk akla gelen kuşkusuz "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesidir. Tevfik Rüştü Aras'ın bu konuda söyledikleri Atatürkçü dış politikanın bir özetidir. Barışın korunması konusunda son derece gerçekçi saptamalarda bulunan Aras, kitapta yer alan çesitli makalelerinde Türkiye-Sovyetler Birligi dostluğuna özel bir önemle vurgu yapıyor ve Atatürk döneminde olduğu gibi bu ülkeyle yeniden yakın ve dostane ilişkiler kurulmasını tavsiye ediyor.



***

HAVADAN ATIP KONUŞANLARA, 
GÜNDEM YARATIP 
İNSANLARIN KAFALARINI KARIŞTIRANLARA DA 
DERS OLARAK OKUTULSUN. 
HATTA GÖZLERİNE SOKULSUN !!!



SB.

***






11 Temmuz 2014 Cuma

SREBRENİTSA / SREBRENİSCA KATLİAMI








Avrupa’nın göbeğinde 312 bin kişi öldü... 
35 bini çocuktu... 50 bin kadına tecavüz edildi...

Bosnalılar savaş sonrasında hep kelebekleri takip ettiler… 


Mavi kelebekleri… 


Biliyorlardı ki; o kelebekler tek bir çiçeğin üzerine konuyordu… 


Ve o çiçek sadece Bosna’daki toplu mezarların üzerinde çıkıyordu… 


Bu çiçeklerin adına ÖLÜM ÇİÇEKLERİ deniyordu… 


Bosna’da Ölüm Çiçekleri sayesinde 300 toplu mezar bulundu…”[1] 


Bosna-Hersek’te insanlık, en korkunç katliamlardan, en feci dramlardan birine tanıklık etti. Unutturulmak, belleklerden, hafızalardan silinmek istenen bu trajediye tanıklık eden topraklar, haykırmak, göstermek, dile getirmek istercesine bağrındaki toplu mezarları günyüzüne çıkartıyor… 

Sırbistan’ın tercih ettiği söylemle “üç etnik grup arasındaki iç savaş”; Boşnakların söylemiyle soykırım olaylarının üzerinden geçen 16 yıl suç delillerini yok etmeye yetmedi. Bosna’da işlenen soykırımla yüzleşmeyi sağlayan ilk toplu mezarlar dünya gündemine vicdanları sızlatan görüntüler eşliğinde ana başlık konusu olarak girerken bugün artık birer istatistik verisi oldu mezarlar. Stalin’e atfedilen sözü anımsıyoruz: “Bir kişi ölürse cinayet, on kişi ölürse olay, yüz kişi ölürse istatistik olur”. 


İstatistiklere göre:
Avrupa’nın göbeğinde 312 bin kişi öldü…

35 bini çocuktu…
50 bin kadına tecavüz edildi…
2 milyon kişi evini terk etti…
18 bin kişi hala kayıp…


Bosna Mavi Kelebeğin İzinde


İstatistiklere göre Bosna’da yaşanan olaylar, geride 35 bini çocuk 312 bin ölü, 18 bin kayıp bıraktı. Bunlardan 10’unun yeri Kameniça’da ortaya çıkarılan toplu mezar sayesinde artık biliniyor. Bilinmeyen ise bulunan bu son toplu mezardan parçalanmış bedenleri çıkarılanların soykırım suçu mağduru mu, yoksa savaş suçu mağduru mu oldukları. 

Çünkü eğer örneğin Kameniça’da değil de Kameniça’nın 50 kilometre güneyinde bulunan Srebrenica’da (Srebrenitzsa) bulunan bir toplu mezar söz konusu olsaydı soykırım niyetiyle öldürüldükleri kesin olacaktı. 

Elbette ki bu, uluslararası hukuk ve teknik adlandırma açısından önemlidir. Yoksa mantıken 1948 tarihli Soykırım Anlaşması’nda tanımlandığı şekliyle Boşnak Müslümanların tamamının veya bir kısmının yok edilmesi niyetiyle yapılan katliamlar açısından bölge farkı gözetilemez. 

Hatırlanacağı üzere Uluslararası Adalet Divanı (UAD), yaşananların bir soykırım olup olmadığı ve Sırbistan’ın “devlet” olarak sorumluluğunun bulunup bulunmadığına ilişkin yargılamasını 26 Şubat 2007’de açıkladığı kararla hükme bağlamıştı.[2] 

Buna göre 15 hâkimden oluşan mahkeme heyeti, kararda özetle “Srebrenica’da soykırım var ancak Sırbistan’ın soykırım yaptığını ispatlayabilecek yeterli delil yok” diyordu. UAD, Sırbistan’ı soykırım suçundan aklamakla kalmamış Bosna-Hersek genelinde işlenen suçlardan da sadece Srebrenica’da gerçekleşenleri soykırım suçu olarak tanımlamıştı. 

O halde Kamença’da çıkarılan kalıntıların “teknik anlamda” soykırım mağdurlarına ait olduğunun kabul edilebilmesi için adli tıp yetkililerinin araştırmalarının sonuçlanması gerekecek. 

Çünkü bu bölgede daha önce çıkarılan cesetler Srebrenica kurbanlarına aitti. Srebrenica’da ve aslında Bosna-Hersek genelinde bir cesede ait kalıntıların dört ayrı toplu mezardan çıkabildiğini buraya eklemek gerekir. 

Öldürdüler, gömdüler sonra buldozerlerle geri dönüp cesetleri kamyonlara yükleyip ikincil mezarlara naklettiler.[3] Srebrenica Soykırımı kurbanlarına ait olduğu tespit edilen kimi tüm, kimi ise parçalanmış cesetler… 

Cesetler, başka yerlerde öldürülüp gömüldükten sonra olayı gizlemek üzere buldozerlerle kilometrelerce uzaklara bir daha, sonra bir daha nakledilmişti. Katliam yapanlar toplu mezarları gizlemek için çevrenin bitki örtüsüne uygun bitkilerle yeşillendirdiler, uydu resimleri için manyetik değişkenlik taraması yapılamasın diye mezarların içine metal parçalar bıraktılar. Suç izlerinin saklanmasında gösterilen bu özen belki asla bulunamayacak toplu mezarların bulunmasını sağladı. 

Toprağın bu kadar çok kurcalanması, gömülen cesetlerin toprağı beslemesi sonucunda topraktan Artemis isimli çiçekler fışkırdı; sadece bu bitkiyle beslenen mavi kelebekler de hızla çoğaldı. Toprağın jeolojik yapısının değişmesi, toplu mezarların üzerinde çıkan ve kanat kenarları beyaz bir çizgi ile çember halinde çevrili olan mavi kelebekleri besleyen Artemisleri çoğalttı. Bosna’da mavi kelebekler takip edilerek [4] 300 toplu mezar bulundu…


1991 yılına ait nüfus sayımına göre, 
Srebrenitsa belediyesinin nüfusu

36,666 kişiden oluşuyordu. Bunlardan 
27.572’si (yüzde 75,20) Boşnak, 
8.315’i (yüzde 22,68) Sırp, 
38’i Hırvat (yüzde 0,01) ve 

742’si diğerlerinden (yüzde 2,02) oluşuyordu. 


Bugün Srebrenitsa belediyesinde 10-11 bin civarında kişi ikamet ediyor. İki bini Bosna ve Hersek Federasyonu’ndan gelen Sırplar olmak üzere, 10-11 bin kişiden 5,5-6 bini Sırp, 4,5 bini de Boşnaktır. Bosna-Hersek sınırları içinde 9-10 bin, dışında ise yaklaşık 10 bin Srebrenitsa’lı bulunuyor.[5]


Soykırım Versus Etnik Temizlik

Her bir aşaması vahşet örneği olan bu eylemler Bosna-Hersek’in her bir köşesinde vuku buldu ancak sadece Srebrenica’da gerçekleşenler soykırım suçunu oluşturdu. Uluslararası toplum adına yargılama yapan en yüce mahkeme olan UAD, suçları bir bütün olarak değil de ayrı ayrı ele almaya odaklanınca sadece dünya basınının şahitlik ettiği, BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilerek BM askerlerince korunan Srebrenica’da üç gün içinde 8 bin kişinin katledilmesine kayıtsız kalamadı. 

Üstelik Boşnak hükümeti bu davayı UAD’ye henüz katliamlar sürerken ve en geniş çaplı kıyımların yaşandığı Srebrenica katliamının yaşanmasından iki yıl önce 20 Mart 1993’de götürmüştü. 

Bundan önce BM Genel Kurulu’nun 18 Aralık 1992 tarihli ve 47/121 sayılı kararında “daha çok toprak elde etmek uğruna, Sırbistan ve Karadağ silahlı kuvvetlerinin Bosna-Hersek’te yoğunlaşan saldırgan eylemlerinden ciddi kuşku duyuluyor” ifadesi kullanılıyordu. 1992-1995 yılları arasında yaşananların tamamı soykırım idi ama soykırıma “soykırım” diyemeyen BM Güvenlik Konseyi Bosna’da yaşananlar için “etnik temizlik” terimini dünya literatürüne kazandırmıştı. 

Soykırım olduğunu kabul edecek olsaydı derhal harekete geçmek zorunda kalacak olanlar, bir “iç savaş” algısı yaratarak, olayları bastırması için Miloşeviç’e süre tanımış oldular. Aslında UAD’nin tavrı da bu yaklaşımın bir uzantısıydı. Mahkeme Kararının 190. paragrafında şöyle deniliyordu:

“Ne bir politika konusu olarak bir alanın etnik açıdan türdeş hale getirilmesi, ne de böyle bir politikayı uygulamak amacıyla gerçekleştirilen operasyonlar, sadece bu halleriyle soykırım olarak tanımlanamazlar. Soykırımı niteleyen esas unsur, belirli bir grubu tümüyle veya kısmen yok etmektir. Bir grubun üyelerinin sınır dışına sürülmesi veya yaşadıkları bölgenin dışına çıkarılması, zor kullanarak gerçekleştirilmiş olsa bile, bu grubun imhasıyla eşdeğerde olmadığı gibi, böyle bir imha da yer değiştirmenin otomatik sonucu değildir.” 

Yani mahkemeye göre Sırbistan devletinin organ veya görevlileri, katliamlara destek vermiş olabilir ancak bu desteğin soykırım eyleminde kullanılmasını amaçlamış olduklarına dair yeterli delil bulunmamaktadır. 

Mahkemeye göre “Etnik temizlik olarak nitelendirilen bir harekâtın soykırım olup olmadığı Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesindeki fiiller ile grubun sırf bu niteliği ile yok etme kastının mevcut olup olmamasına bağlıdır.” 

Mahkeme böylesi ağır bir suç için kesinliği kanıtlanmış deliller arıyordu ve ispat yükü de Bosna’ya aitti. 

Sırbistan eylemlerini dahi gizleyebilecek avantaja sahipken Bosna’nın “kasıt” kriterini ispatlayabilmesi ise neredeyse imkânsızdı. Evet, UAD yargılamayı ancak tarafların dava süresince önüne getirdiği bilgi ve belgelere göre yapmak zorunda. Ancak getirilen bütün delillerin mahkemece kullanılmadığı da ciddi bir iddia. Mahkemenin resmi ya da bağımsız sayısız rapor ve delille karşılaştığı ve bunların içinden tarafsız olanları ayıkladığı doğru olmakla birlikte ICTY gibi yine BM tarafından oluşturulmuş mahkemenin verdiği kesin hükümleri “elinde yeterli delil olduğu” gerekçesiyle yargılamaya dahil etmemesi rahatsızlık verici. İşte bu nedenle, soykırım suçu Srebrenica ile sınırlı kaldı. 

Bu nedenle başkent Saraybosna’nın 175 kilometre kuzeybatısındaki Prijedor kasabası yakınlarında bulunan [6] toplu mezardaki 1992-1995 yılları arasındaki Bosna savaşında toplama kamplarında öldürülen kurbanlara ait cesetler “soykırım suçu” değil “etnik temizlik suçu”na ilişkin “istatistiki verileri” oluşturabiliyor. Gerçi her halükarda Boşnaklara tazminat ödenmesi söz konusu bile değil. Çünkü mahkemeye göre Sırbistan’ın önleme yükümlülüğü ihlali söz konusu olmasaydı bile soykırım suçu gerçekleşecekti.

Bosna-Hersek’te 92’den bu yana yaşananlar soykırım suçunun siyasi gelişmelerle bağlantılı bir şekilde yorumlandığının açık bir göstergesi. Çünkü “Güneydoğu Avrupa” olarak anılmaya başlanmasıyla birlikte AB genişleme sürecinde olduğu da artık kesinleşmiş sayılan Balkanlar’ın istikrarı ve stabilizasyonu ancak AB hedefiyle ve AB içinde sağlanabilirdi. Soykırım suçlusu bir üye ülke istenir bir durum değildi. 

Öte yandan Kosova’dan vazgeçmesi için baskı uygulanan bir dönemde bu geçişi kolaylaştıracak iyileştirmeyi de sağlıyordu böylesi bir karar. Daha da önemlisi soykırımı seyretme ve önlememedeki gerçek suçlu olan BM askerleri ve dolayısıyla BM ancak bu şekilde sorumsuzluğunu bir kez daha vurgulayabilir ve aklanabilirdi. Hukuku belirleyenin siyaset, siyaseti belirleyenin de güç ve çıkarlara dayalı taktik olduğu Bosna-Hersek de bir kez daha anlaşıldı.

Aslında UAD kararı, faili belirsiz bir suç tespitinde bulunması bakımından da önemliydi. Suçlu Sırbistan değildi ama kim olduğuna da işaret edilmedi. Katliamlardan sorumlu tutulan bazı üst düzey yetkililer zaten eski Yugoslavya sınırları içinde 1991'den itibaren uluslararası insaniyet hukukunun ağır bir şekilde ihlali kapsamındaki filleri işleyen failleri yargılamak üzere oluşturulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (ICTY) yargılanıyor. 

Ama mahkemesi sonuçlanmandan ölen Miloşeviç, Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da henüz ele geçirilmiş Karaciç ya da hala saklanan Mladiç soykırım fiilini tek başlarına işlemiş olmazdı. Yine istatistikler devreye giriyor. 1995 katliamını soruşturmak için kurulmuş özel bir komisyonun 2005’de yayınladığı rapor,[7] “Srebrenica Soykırımı”nda doğrudan ya da dolaylı olarak 25 bin kişinin rol aldığını, bunların 19 bininin aralarında Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı personelinin de yer aldığı Bosnalı Sırp olduğunu vurguluyordu. Kurbanlar ve yakınları bugün sokakta yürürken ve hatta resmi dairlerde soykırım failleriyle yüzyüze geliyor. İşte bu, Bosna’da bugün dahi süren trajedinin gerçek yüzüdür. Aynı zamanda insanlığı yeni soykırımlara mahkûm eden de Bosna’da gizlenenlerdir.

Sanki soykırım unutturulmak isteniyor gibi bir hava esiyor. Yaralarını sarmada Boşnaklar yalnız bırakıldı, “yüzyılın davası” söylemiyle yapılan yargılama da, faili belirsiz bırakılan suçu da dar kapsamda kabul eden bir kararla sonuçlandı. Batı bu defteri kapatmak istiyor. Bosna artık utanç günleriyle değil AB ile entegrasyon ya da Dayton Barış Anlaşması’nın işleyip işlememesi ile dünya gündeminde yer alıyor.

Savaşlar bitiyor, yıkılan binaların yerine yüksek binalar yapılıyor ancak savaşın acı izleri silinmiyor. Sadece kayıplar geri gelmediği için değil, yaralar sarılmadığı için ve daha da önemlisi suçu kabul eden olmadığı için, suçlular cezalandırılmadığı için… 

Adalet olmadan Bosna’da barışma süreci tamamlanamayacak ve Dayton gibi bir anlaşma da adaletin yerini tutmuyor. Hele ki Dayton Anlaşması’nın altında “Balkan Kasabı” olarak hatırlanan Miloşeviç’in de imzası olunca… 

Dayton, Sırpların etnik temizlikle genişlettikleri toprakların güvencesi olunca… İşlenen soykırımı toprak saklamazken, soykırım defterinin kapatılmak istenmesinin nedeni de bu olsa gerek. Dünya kamuoyunun gün be gün televizyonlardan izledikleri soykırımın, soykırımcıları siyasi hedefine ulaştırdığını gözlemlemesi vicdani sorun yaratırdı. Hem gün gelir BM’nin ve hatta Miloşeviç’in mahkemede işaret ettiği devlet başkanlarının sorumlulukları sorgulanırdı. AB’nin genişlemesi sekteye uğrar, ABD’nin politikaları sorgulanırdı… 


Soykırım hedefine ulaştı 
çünkü bugün Bosna-Hersek’in yüzde 49’u Sırp’ların elinde, 
bu bölgede Sırp olmayan unsur neredeyse hiç yok ve 
Srebrenitsa da bu topraklara dâhil. 
Soykırım hedefine ulaştı 
çünkü Avrupa’nın ortasında 
Müslüman bir devletin kurulması engellendi. 
Uluslararası Adalet Divanı da verdiği kararla 
soykırımı yapan Sırbistan’ı değil, 
soykırımı seyreden bu anlamda 
asıl “soykırımı engelleme suçlusu” olan Batı’yı aklamıştı. 


Müslüman Boşnakların yok oluşunu izleyen Avrupa Birliği aklanmıştır. Aklanan ellerindeki silaha ve “güç kullanma” da dâhil olmak üzere “gerekli tüm önlemleri” alma yetkisi verilmiş [8] BM askerleridir. Aklanan Alman mayınları, Rus silahları, Yunan desteğidir. Batı, muhtemel bir “soykırım niteliğindeki katliamın gerçekleşmesini önlememek ve fail Ratko Mladiç’in yakalanmasına yardımcı olmamak”[9] suçlamasını bertaraf etmiştir. 

Srebrenitsa bölgesi, yaklaşık 45 bin kişi üzerinde değişik deneylerin yapıldığı ve bütün özel savaş çeşitlerinin uygulandığı bir bölgeydi. Su, gıda, ilaç ve diğer temel yaşam malzemelerinin yetersizliği, mülteciler için barınma kapasitelerinin eksikliği, belirli bölgelerin sürekli bombardıman altına tutulması ve Sırp güçlerin sözde güvenli bölgeye baskınları, ahali arasında sürekli korku ve genel bir güvensizliğin hâkim olmasıyla sonuçlanıyordu. Bütün bunlar ise, güvenli bölgenin 1993’teki ilanından önce verilen direnişin bir benzerine yer bırakmadan, Boşnaklardaki savunma isteğine olumsuz etki yapıyordu. 

(Abdurahman MALKİÇ/ Srebrenitsa Belediye Başkanı-Bosna-Hersek)


Gözde KILIÇ YAŞIN
11.07.2011


[1] “Ölüm Çiçekleri” isimli Bosna-Hersek’te yaşananları anlatan ve 20 Mart 2008’de yayına giren 4 bölümlük dizinin fragmanından.
[2] Kararın ayrıntılı bir incelemesi için bkz.Gözde Kılıç Yaşın, “Sebrenitsa Kararı: Dünya Aklandı”, 2023, Nisan 2007
[3] Kayıp Kişilerin Araştırılması Federal Komisyonu Başkanı Amor Maşoviç, “Bosna-Hersek’te Kayıp Kişiler ve Toplu Mezarlar”, Uluslararası Suçlar: Bosna-Hersek Örneği,ASAM Yay., (Der. E. Türbedar, S. Elekdağ)Ankara 2008, s.35-41
[4] TRT’nin Srebrenitzsa Soykırımı’nın 13. yılından itibaren her yıl 11 Temmuz'larda Srebrenica’dan sunduğu programın ismi “Mavi Kelebeğin İzinde”dir. “Srebrenitsa Potocarı Şehitliği”ndeki anma törenleri, TRT Avaz, TRT Haber ve TRT TÜRK kanallarından naklen verilmektedir.
[5] Abdurahman MALKİÇ (Srebrenitsa Belediye Başkanı), “Srebrenitsa: 12 Yıl Sonra”, age. 41-45
[6] NTV, 1 Kasım 2004
[7] Seetimes, 17.10.2005; Erhan Türbedar, “UAD’da Görülen Dava Neden Önemliydi?”, age, s 57-65
[8] BMGK’nin 4 Haziran 1993 tarihli ve 813 sayılı kararı.
[9]Diego E. ARRIA, “Bosna’daki Soykırımın Uluslararası Toplumca Örtbas Edilmesinde Son Perde: Kusursuz Cinayet Srebrenitsa” , Uluslararası Suçlar: Bosna-Hersek Örneği,, ASAM Yay., Ankara 2008, s.45-49

21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
http://www.21yyte.org/



Gözde Kılıç Yasin 11.07.2014 makalesi
Soykırımın 19. Yılı : "ÖLÜM YOLUNDA" BARIŞ YÜRÜYÜŞÜ



....


“After the war, mass graves were searched but their places could not be found. Flowers, which had not been seen before, started to blossom in the district after the massacre. Butterflies started to settle on those flowers. 

When the places, on which blue butterflies settled, were dug, the mass graves came out. Whereever the butterflies settled, dead bodies came out under the ground. So, some of the mass graves were found. According to the beliefs in Srebrenica, blue butterfly shows the places of graves.” 

Vecdi Altay


Documantaire:


Documantaire/Film:


Book: Leila-Alexander Cavellus




____We Remember Srebrenica- 11 Temmuz 2014____