Translate

ingiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ingiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2025 Pazar

Türk Milis Gücü Devrede

 


Türk Milis Gücü Devrede

İngiliz gizli belgelerine göre, bu sırada Batı Anadolu'da Türkler, Yunan istilacılarının uygulamakta oldukları imha planına karşı koymaya çalışıyorlardı. Bunlardan, Aydın ve Muğla yöresi milis gücü lideri Demirci Mehmet Efe, Yunan komutanına 20 Ekim 1919'da gönderdiği yazıda şöyle diyordu:

"Yunan askerlerinin Aydın'a girişleri, yüzyıllar boyunca düzen ve uyum içinde yaşamış olan Rum ve Türk halklarının talihsizliklerinin başlangıcı olmuştur. Türklere kötü muamele yapıldığını ve bunun son günlerde arttığını öğrenmiş bulunuyorum. Bu durumu sizin de istemediğinize eminim. Türk ve Müslüman oldukları için uygarlık haklarından yoksun bulundukları sanılan kardeşlerimize karşı uygulanmakta olan bu kötü işlemin sürüp gitmesi, bize, misillemede bulunma hakkını vermekle birlikte, uygulamakta olduğumuz siyaset ve almış olduğumuz terbiye gereğince adalete saygı gösterdiğimiz için, şimdilik yeterince kan dökülmüş olduğunu düşünerek bundan imtina ediyoruz. Bu insanların uğramış oldukları talihsizliğin sona ermesi, Müslümanlara karşı yapılmakta olan saldırıların durdurulmasına ve yapmakta olduğum bu uyarının olumlu biçimde karşılanmasına bağlıdır. Aksi takdirde, sorumlunun kim olduğu, yüce devletlerce yapılacak soruşturmaya ve uluslararası kamuoyuna bırakılacaktır." 

Yunan başkomutanının ona bu konuda yanıt verip vermediğini gösteren herhangi bir belge İngiliz arşivinde bulunamamıştır.


Yine Mehmet Efe, İstanbul yönetiminin Harbiye Nazırı Mersinli Cemal Paşa'ya 3 Kasım'da ve Yunan kesimini sınırlamış olan İngiliz işgal gücü başkomutanı General Milne'e 11 Kasım'da gönderdiği mektuplarda, Türk ve Yunan güçlerine tahsis edilen yeni hatlara çekilmeye karşı çıkmış; General Milne'i, Yunanlıları Anadolu'yu boşaltmaya ikna etmeye davet etmiş ve şu uyarıda bulunmuştu: "Ölünceye kadar tırnak ve dişlerimizle kendi kendimizi savunmak zorunda kalacağız. "

İzmir valisi, Demirci'nin bu uyarılarına karşı çıkmış ve ilçedeki Osmanlı yetkililerini de buna karşı çıkmaya çağırmıştı. Akhisar'daki Türk milis gücü lideri Ethem Bey de, İngiliz Deniz Yarbayı Harry Luke'e, "Türk halkının Yunan istilasına karşı son ferdine kadar direneceğini" söylemişti.  Bu bilgiyi 23 Eylül'de İngiliz Yüksek Komiseri Robeck'e gönderen Harry Luke şu yorumu yapmıştı: "Halk arasında Türk yurtseverliği gerçekten şahlanmış bulunuyor . . . "


Rumlar ve Ermeniler Arasında İşbirliği

Bu arada, Türklere karşı Rum-Ermeni işbirliği sürüyordu. 

17 Ekim'de Ermeni Patriği, Rum Ortodoks Patrik Vekili ve "Sen Sinod" üyelerinden üç kişiyle birlikte İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Richard Webb'i ziyaret ederek, Türkiye'de ulusal akımın başarılarının Hıristiyan toplumlar için ciddi bir durum yarattığını bildirmiş; aynı görüşü daha sonra ziyaret etmiş oldukları Fransız, İtalyan ve Amerikan yüksek komiserlerine de yansıtmışlardı. Ayrıca, Türkiye'de yaşam, onur ve can güvenliği olmadığını; Anadolu'daki Hıristiyanların panik içinde sahile yakın yerlere ve kentlere sığındıklarını; İstanbul'daki yönetimin Türk ulusalcıların etkisi altına girdiğini; ulusalcı (Türk) liderlerin Hıristiyanları kırıma tabi tutmayı istemediklerini, çünkü bu tür bir davranışın kendi savlarını Avrupalılar nezdinde zarara uğratacağını bildiklerini söylemişti. Bu arada "Doğu Hıristiyanları eski kölelik dönemine mi mahkum edileceklerdir" sorusunu sormuş; İngiltere'nin harekete geçme vaktinin geldiğine değinerek durumun çok ciddi olduğunu, bir çözüm bulunmazsa, patriklerin istifa ederek sorumluluklarını İtilafçılar'a devredecekleri tehdidinde bulunmuştu. İtilafçılar, İstanbul'la diğer illerde askeri güçlerini harekete geçirerek sıkıyönetim ilan etmeliydiler, çünkü "güce karşı güçle karşı konulabilirdi."

Amiral Webb, bu görüşme hakkında 18 Ekim'de Londra'ya bilgi iletmişti. Öte yandan, 23 Ekim'de patrikhane, Rumlara, Osmanlı Meclisi seçimlerine katılmamayı emretmişti. 10 Kasım'da Rum ve Ermeniler Türkleri İstanbul'dan çıkarmak amacıyla ortak stratejiler uygulamayı görüşmek için Büyükada'da bir toplantı yapmışlardı. Bu sırada Londra'dan alınan haberlere göre, İngiltere'deki Hıristiyan Kiliseleri Birliği, İtilafçılar'dan, Ayasofya'nın derhal kilise haline getirilmesini talep etmişti.

Öte yandan, 31 Ekim'de, Bergama ve Soma arasındaki bölgede Yunan ve Türk askerleri arasında çarpışmalar olmuştu. Bu çarpışmaların nedeni şuydu: Yunan Başkomutanı, İngiliz Generali Milne tarafından saptanmış ve Yüksek Konseyce onaylanmış askerden arınmış bir bölgeye, Konseyin kararını beklemeden ve Venizelos'un emriyle girmeleri için Yunan askerlerine emir vermişti. Bu hareket İngiltere'de bile olumsuz etki yaratmış; Savaş Bakanlığı bu olayla ilgili olarak şikayette bulunmuş; Venizelos sadece özür dilemekle yetinmişti. İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Robeck, 12 Kasım'da Curzon'a şu ilginç yazıyı göndermişti:

"Yunan işgali altındaki bölgenin çevresinde, kimi yerlerde, İngiliz aleyhtarı duygular belirmeye başlamıştır. Yunanlılara karşı savaşmak için Batı Küçük Asya'da toplanmış ulusalcı güçler, şimdi iç bölgelerdeki ulusalcılarla birleşmiş ve Mustafa Kemal'le meslek arkadaşlarının etkisi altına girmişlerdir. Onlar, İngilizler aleyhindeki duygularını hiçbir zaman gizlememişlerdir. Batı illerindeki Türk çeteleri, İngiltere'nin Yunanlıları desteklediğine inanıyorlar . . . İzmir sorununun çözümlenmesinde kaydedilmiş olan gecikme, halkta bir gerginlik yaratmıştır ve her (gerçek veya hayali) olay, onların duygularını daha da kışkırtmaktadır. Özellikle üzücü olan şudur: Türkler, İngiltere'nin Küçük Asya'daki Yunan saldırganlığını desteklediğine inanıyorlar. Bu durum beni ciddi ölçüde meşgul ediyor . . . İzmir'le çevresinin işgali, Yunan ordusunun Küçük Asya'ya girişini izleyen dönemde kaydedilmiş üzücü olaylar, İttihat ve Terakki'nin yeniden dirilmesine ve şimdi ülkeyi egemenliği altına alan Ulusal Hareket'in doğmasına neden olmuştur. Yunanlılarla İtalyanların ülkeden çıkmaları, kendi görüşümce, bu ulusların askeri varlığına dayanan nedenleri ortadan kaldıracak ve ulusalcılar, İtilafçılar'ın çıkarlarına ciddi bir tehlike oluşturmayacaklardır."


Bakanlık yetkililerinden Lord Hardinge bu konuyla ilgili olarak şu notu düşmüştü:

"Anadolu'ya ve İzmir'e Yunan askeri gönderilmesinden İngiltere'nin sorumlu olduğu gerçektir ve bu suçlamalardan kaçınamayız. Amiral Robeck'e sempatim vardır, onun görüşlerine genellikle katılırım; ancak ona şu söylenmelidir: İngiliz yönetiminin niyeti Türkiye üzerinde hakimiyet kurmak değildir."


Yunanlılar, işgal ettikleri bölgelerde Türkleri başka yerlere sürgün etmeye başlamışlardı. 13 Kasım 1919 tarihli İngiliz gizli istihbarat raporuna göre, sadece Ödemiş'ten 400 Türk sürgün edilmiş; 60'ı, Türk milis güçleriyle ilişki kurmak gerekçesiyle hapsedilmişlerdi. Demirci Mehmet Efe, İzmir'deki İngiliz temsilcisi James Morgan'a 11 Kasım' da gönderdiği mektupta, 23 Türk'ün Atina'ya sürgün edildiğini belirtmişti. Morgan da bu sürgün olayının gerçek olduğunu 29 Aralık'ta, İstanbul'daki İngiliz yüksek komiserliğine bildirmiş; şunları eklemişti:

"Yunan mahkemelerince mahkum edilmiş 23 Türk, İzmir merkez hapishanesinde yer olmadığı için; ayrıca, güvenlik nedenleriyle, cezalarını çekmek üzere Atina'daki Singros hapishanesine nakledilmiştir. Ölüm cezası infaz edilmeyecektir. Türkler, cinayet işlemek, hırsızlık, silahlı ayaklanma, isyan, Yunan ordusu aleyhinde casusluk yapmak ve düşmanla ilişki kurmakla suçlanmaktadırlar."


İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nın aşırı Türk düşmanlarından biri olan ve bakanlıkta yüksek bir mevki işgal eden Eyre E. Crowe, 17 Kasım'da, bakanlık yetkililerinden Kidston'a Paris'ten şu yazıyı göndermişti: 

"Mustafa Kemal'e karşı ne yapılabilir? . . . İster Mustafa olsun, isterse olmasın ve Anadolu'da bir Türk devletine ne gibi uluslararası denetim uygulanırsa uygulansın, İstanbul işgalimiz altındadır ve istersek, yarın onu Anadolu'dan koparır ve Boğazlar'ın geriye kalan bölümlerini işgal edebiliriz. Yunanlılar İzmir'i ve çevresindeki bölgeyi işgallerinde tutuyorlar ve ben, Venizelos'un şu sözlerine inanırım: "Yunanistan, Mustafa Kemal'in kendilerine karşı harekata geçireceği herhangi bir güce karşı koymaya muktedirdir."


Kidston buna 28 Kasım'da şu yanıtı vermişti:

". . . Bugünkü durumun ortaya çıkmasında (Yunanlıların) İzmir'e çıkmalarının önemsiz bir rol oynadığı görüşüne katılamam. Yunanlıların lzmir'e çıkmaları, onları, reklamlarda patente edilen gıdalar gibi, oldukça küçük ve zararsız bir bebekken arsız ve olay çıkaran bir çocuk haline getirmiştir."


Eyre Crowe'un görüşünce, Yunanlıların İzmir'e çıkmaları ve bunun eleştirilere yol açması gerçekte iyi bir politikaydı, çünkü en azından, Türkiye'ye nihai koşullar empoze edilirken, ulusal bölgelerden biri sağlamca işgal edilmiş olacak ve potansiyel Hıristiyan rehinelerinin büyük bir kısmı güvenlik içinde olacaktı. Ancak bu görüşe karşı çıkan bakanlık müsteşarı Lord Harding şu yorumu yapmıştı: 

"Sir Eyre Crowe hiçbir zaman İstanbul ve İzmir'e gitmemiştir; gitmiş olsaydı, İzmir'le ilgili o yazıyı yazmazdı. İzmir sancağını ulusal bir Grek bölgesi olarak nitelendirmek büsbütün safsatadır."


İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Sir John de Robeck, 19 Kasım'da İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği "ivedi ve gizli" yazıda şöyle diyordu: 

"Yunanistan'ın İzmir'i işgalinden İngiltere'nin sorumlu olduğu görünümü verilmektedir. Olayları incelemek için bir soruşturma komisyonu kurulmasında da İngilizlerin rolü olduğu iddia ediliyor. Türkler, haklı olarak yaptıkları şikayetlere bir çözüm bulunmasını İtilafçılar'dan bekliyorlar. Bizim Anadolu'da düzeni kurmada büyük çıkarımız vardır. Ancak şunu yine tekrarlamak isterim: Yunanlılar İzmir'de kaldıkları sürece bu görevi yerine getiremeyiz."


Yine Amiral Robeck, Dışişleri Bakanlığı'na 20 Kasım' da şu ilginç ve gizli telgrafı göndermişti: 

"Yunan işgalinden kaçan Aydın halkı, son 5 aydan beri, Yunanlıların işgalindeki bölgenin dışında toplanmış bulunuyor. Kış yaklaşmaktadır ve bu insanlar arasında ölüm oranı çok yükselecektir. Türk yönetimi de onlara barınak sağlayacak durumda değildir. Bu bölge Yunanlıların işgali altında olduğu sürece evlerine dönmeleri ümit edilmiyor."


Bakanlık yetkililerinden W. S. Edmonds bu konuyla ilgili olarak 22 Kasım'da şu yorumu yapmıştı: "Menderes vadisinden çıkarılmış olan Türklerin durumu üzücüdür ama bundan kaçınılamaz. Türklerin orada yiyecek v.s. sağlamalarına Yunanlıların engel olmasına General Milne'nin müdahale etmesi gerekir."

George Kidston adlı yetkili de şunları eklemişti: "Amiral Robeck' in anlatmak istediği şudur: Bu Türklerin, yardım sağlamak için fonları (paraları) yoktur." Lord Curzon ise şunu belirtmişti: "Bu, askeri bir kararın sonucudur ve bundan sorumlu olan İngiltere Savaş Bakanlığı'dır."



Öte yandan Mustafa Kemal, 30 Kasım'da, İstanbul'daki İngiliz yüksek komiserine Sivas'tan şu mektubu göndermişti:

"Soruşturma komisyonu ayrıldıktan sonra Yunanlıların Müslümanlara yeniden zulüm yaptıkları bilgisi bize ulaşmış bulunuyor. Buna ek olarak Yunanlılar seçimlere engel oluyor ve hatta camilerin kapılarına bekçiler yerleştiriyorlar. Ulusal ve vatani görevimiz olarak şunları bildirmek isteriz: (Türkiye'de) Yunanlılarca işlenen tüm cürüm ve olayların sorumluluğu İtilaf güçlerine aittir. İtilafçılar, Yunan zulmüne karşı ilgisizlik gösteriyor ve hatta bunu cesaretlendirme siyaseti uyguluyor; Aydın ve ilini gerçek ve yasal sahipleri olanlara iade etmiyor ve onları kana susamış olan güçlere karşı korumuyorlar."

(...)


"Yunan İşgali Haçlı Seferi Biçimini Almıştır"

P. E. Marrack, 20 Aralık 1919 günü Donanma Bakanlığı'na gönderdiği yazıda, Anadolu'daki durumla ilgili olarak şu yorumu yapmıştı:

"Türkiye'deki durumun ana nedeni, Yunanistan'ın lzmir'i işgaline dayanır. Bu durum sürdüğü sürece Türk direnişinin nüvesini oluşturacaktır. Türkler, başlarına gelenlerden İtilafçılar'ın sorumlu olduğuna inanıyor ve Yunan işgalinden dolayı İngiltere'yi sorumlu tutuyorlar. İzmir olaylarını soruşturma komisyonu bu konuda hazırlamış olduğu raporu Barış Konferansı'na sunmuştur. Oybirliğiyle kabul edilmiş olan bu rapor Yunanistan'ı lanetliyor. Venizelos, bu raporu etkisiz bırakmak için Yüksek Konseyi inandırmaya çalışıyor . . . Onun öne sürmüş olduğu özür şudur: Türklerin bu konuyla ilgili olarak vermiş oldukları ifadeler, bu komisyonun delegelerinden biri olan Yunan temsilcisinin bilgisine sunulmamıştır. Müslümanlar arasında, İngilizlerin iyi ve adil olduğu konusunda var olan izlenimi zedelememek için Yüksek Konsey'in bu konuda Venizelos'a karşı çıkarak bu raporu yayınlamasını ümit ederim. Bu rapor rafa kaldırılırsa başlıca İslam gücü sayılan İngiltere'nin saygınlığı zedelenecektir. Sonra şu olasılık da vardır: Bu rapor resmen askıya alınmış olsa bile, sonuçta Amerikan basınına yansıtılacak ve böylece, Amerika'daki İngiliz aleyhtarlarına, İngilizlerin kötü niyeti olduğunu yinelemek fırsatını verecektir. İzmir'e Yunan ordusu gönderilmesinin nedeni olarak Batı Anadolu'da güvenliği sağlamak bahanesi öne sürülmüştü. Ancak, Yunan işgali, bu amacı yerine getirmek şöyle dursun, bir çeşit Haçlı Seferi olmuştur. Bunun sonucu olarak Aydın'daki Türklerin birçoğu şimdi evsiz, hasta ve aç göçmenler durumuna düşürülmüştür. Acınacak bir durumda olan 30 bin kadar göçmen, Yakındoğu'daki saygınlığımıza zarar verecektir. Dolayısıyla, İzmir sorunu ivedilikle sona erdirilmeli ve Yunanlılar İzmir'i boşaltmalıdır. Türkiye cezasız bırakılmamalıdır, ancak bu ceza, üstün nüfusu Osmanlı olan illerin bölünmesini gerektirmez. Türk halkı bu denli bir bölünmeyle karşı karşıya kaldığı sürece, İttihat ve Terakki'yle işbirliği yapmakta olan Ulusalcı Parti, doğudaki İngiliz güvenliğine karşı bir tehdit oluşturacaktır."


Anadolu'daki Olaylar Sürüyor

1919 yılı Kasım ayında Kaymakçı ve Ödemiş olayları yer almıştı. James Morgan, 26 Kasım'da İzmir'den İngiliz yüksek komiserliğine gönderdiği raporda bu olaylarla ilgili olarak şunları bildirmişti:

"Ödemiş'in Müslüman sakinleri, izinsiz olarak kentten ayrılamıyor; bu izni Yunan yetkililerinden ve çoğu kez güçlükle sağlıyor; ama verilen izne bile saygı gösterilmiyor. Bunun sonucu olarak kent halkının ürünleri çalınıyor veya tahrip ediliyor. Nif ilçesine bağlı iki köyde Rumlarla Yunanlılar, halkı camilere toplamış, soymuş, dövmüş ve evlerini yağmalamışlardır."


3 Aralık'ta Besdeyni, Gürçova, Kaymakçı ve Bucak yörelerini ziyaret eden Ödemiş'teki İngiliz istihbarat subayı, aynı gün kaleme aldığı raporda şöyle diyordu:

"21 -22 Kasım'da burada (Kaymakçı ) çarpışmalar olmuştu. Yunan güçleri, Paris Barış Konferansı'nın çizmiş olduğu yeni hatları işgal etmek için Besdeyni'den ilerlemeye başlamıştı. Uzun süren çarpışmalarda her iki yanda epey kayıp vermişti . . . Türk köylüler geri dönerlerse evlerini boş ve çevredeki ovaları bir çöl olarak bulacaklardır."


Bu raporda anlatılan olaylara içerleyen İngiliz Yüksek Komiseri Sir John de Robeck, Lord Curzon'a 27 Aralık'ta şu yazıyı göndermişti:

"Bu raporlar, Kaymakçı, Ödemiş ve Tire yörelerinde yadsınamaz bir durumu yansıtıyor. Yunanlılara kendi stratejik durumlarını düzeltmek için verilen izin üzerine, onlar 4 bin kişiyi daha, kışın başlangıcında evsiz ve yoksul bırakmışlardır. Buna benzer raporlar alınınca, kişi, Batı Anadolu'daki bu hareketlerin, İtilafçılar'ın uğrunda savaşmış oldukları ilke ve ideallere ne kadar ters düştüğünü anımsamaktan kendini alamaz."


Demirci Mehmet Efe de, 7 Aralık 1919 tarihli "İzmir'e Doğru" adlı gazetede yayınlanan mektubunda, Ödemiş Savaşı'nı ve Yunan barbarlıklarını anlatmış; "General Milne'nin belirlediği sınırlar içinde bulunan Gürcova, Ayasuluk, İki Çaplı, Kaşıkçı, Kesir, Uzundere ve Çerkesköyler'in üç saat süren top ateşine tutulduğunu; halkın yakındaki köylere kaçtığını; dağlara kaçanların ve kadın ve çocuklardan oluşan 30'a yakın insanın soğuktan donarak telef olduğunu; kaçamayan kimi yaşlıların öldürüldüğünü, genç kadın ve kızlara tecavüz edildiğini" bildirmişti.


Londra'daki Türk dostu bazı İngilizler, 15 Aralık'ta İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na gönderdikleri yazıda, Yunanlıların İzmir'i işgallerinden bu yana 10 bine yaklaşık Müslümanın öldürüldüğünü; birçoklarının kaybolduğunu ve 100 binden çok Müslümanın evsiz göçmen durumuna düşürüldüğünü bildirmişlerdi.

İtalyan ordusunda irtibat subayı görevinde bulunan İngiliz yüzbaşı A. Waterfıeld de, 1 Kasım'da kaleme aldığı raporda, bu insanlar için bir şey yapılmazsa, sonbahar yağmurları başlayınca çoğunun yaşamını yitireceğini bildirmişti.

1919 yılının sonlarına doğru, Türklerin İstanbul'dan çıkarılmaları konusu yeniden öne sürülmeye başlanmıştı. Bu nedenle, Paris'te yayınlanan "Gaulois" adlı gazetenin siyasi editörü M. Rene d'Ardal, gazetenin 26 Aralık tarihli sayısında şunları belirtmişti:

"Türklerin İstanbul'dan çıkarılması ve Boğazlar'ın uluslararası bir rejime tabi tutulması görüşünden sorumlu olan İngiltere'deki sömürgeci partidir. Ancak bu proje Avrupa için iki tehlike yaratmaktadır: 1 . İslam dünyasının Hıristiyanlara karşı isyana kışkırtılması, 2. bunun etkisiyle Cezayir, Fas, Mısır ve Hindistan da bir hareketin başlaması. Bu hareketler önceden tahmin edilemeyecek kadar tehlikeli olabilir."

(...)


İzmir'deki ABD temsilcisi David Forbes da bu söylentilere büyük ilgi gösteriyor; İstanbul'daki ABD Büyükelçiliği yetkililerinden William Buckler'e 10 Ocak'ta gönderdiği yazıda şöyle diyordu:

"(Ulusalcı) Türk liderler, Yunanlıların İzmir'i işgalini asla kabullenmemekte kararlıdır. Paris Konseyi bu konuda ne karar alırsa alsın, İzmir Yunanlılardan geri alınmazsa, ulusalcılar, Yunanlılar ülkeden çıkıncaya kadar savaşı sürdüreceklerdir. . . Bu durumda, dünyanın bu kesiminde savaş öncesi koşullara dönülmesi için pek ümitli değilim; tam tersine, İzmir'in işgali, Küçük Asya'da yeni bir Balkan anarşisi yaratılmasına neden olmuştur. İzmir ili Yunanistan'a ilhak edilirse en erken vakitte, oldukça uzun sürecek ciddi düzensizlikler dönemine girmiş olacağız. Türkler geniş ölçüde silahlanmayı başararak Yunanlıları bu ülkeden çıkaracaklardır."

(...)


Hamid Francis adlı bir İngiliz de, İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na 25 Şubat'ta gönderdiği yazıda şöyle diyordu:

"İzmir'de yıllarca yaşadım. İtilafçılar'ın, Asya veya Avrupa Türkiye'sinde ticari açıdan en önemli liman olan İzmir'i, Aydın ve Bursa illerinin herhangi bir bölgesini, gaddar, bencil ve oldukça haysiyetsiz Yunan'a vererek insafsız ve korkunç bir hata işlemelerini önleyiniz . . . Helenlerin bu bölgeyi yönetmede hiçbir hakları ve gerekçeleri yoktur, çünkü her yanda Müslüman, Hıristiyan ve diğer halklarla büyük çoğunluk onlardan nefret eder ve aşağı görülürler. İtilafçılar, Yunan ordusuna bu ili işgal etmeye izin vermiş oldukları günden bu yana bu ordu köyleri yakmış; kaçamayan Müslüman halkı kırımdan geçirmiş ve ülkeyi yıkmıştır. Dünyadaki en barışsever ve yasalara itaat eden rençberler olan bu Müslümanlar Yunan gaddarlıklarının kurbanı olmuşlardır. Bunun sonucu olarak tarlalarının birçoğu ekimsiz kalmıştır. Bu muhteşem ve iyice sürülüp ekilmiş olan toprakları. . . rüşvet düşkünü ve zalim Yunanlılara vermek, bu mutsuz ülkeyi ve halkını bilenler ve sevenler açısından olmuştur. . . Dolayısıyla Müslüman sakinler ve diğer Hıristiyanlar, hiçbir tolerans duygusu olmayan ve Levant'in en zalim ve haysiyetsiz bir halkı olan Yunanlıların boyunduruğunu asla kabul etmeyeceklerdir. Bunun sonucu olarak, Yunan yönetimi buradan kovuluncaya kadar, her yanda isyanlar çıkacak ve sivil savaş patlak verecektir. İzmir'i Yunan'a vermeye, Liverpool'u Rusya'ya ve Marsilya'yı veya Havr'ı Almanya'ya teslim etmeye benzer."

(...)


Osmanlı Hıristiyan toplumunun ruhani ve sivil kimi liderleri, kendilerine Osmanlı devleti içinde verilmiş olan ve devlet içinde devlet olma (imperium in imperio) niteliklerine sahip geniş ölçüde hak ve ayrıcalıklardan yararlanarak, yabancı devletlerle entrikalar yapmaya başlamışlardı. Özerklik veya bağımsızlık sözleriyle aldatılmış olan bu liderler, Osmanlı devletini bölerek ortadan kaldırmaya çalışan o devletler ve güçler tarafından ustalıkla kullanılıyor; böylece kendi etki ve yetkilerinin artacağını sanıyorlardı. Osmanlı devletinin gücünü zayıflatmak ve daha çok bu devlet savaş durumundayken, bundan pay koparır ümidiyle, kendi ülkelerinin düşmanlarıyla sık sık işbirliği yapıyorlardı.

Son zamanlarda araştırıcılara açılmış olan Batı arşivlerinden sağlanmış olan belgeye ve yayınlanan birçok yapıta göre, bu Hıristiyan azınlıklarından ve aldatılmış olan kimi Müslüman aşiretlerinden bazılarının da Osmanlı devletinin parçalanmasında önemli bir rol oynamış oldukları kanıtlanmıştır. Bu azınlıkların amaç ve tutkuları tümüyle gerçekleşmiş olsa, Osmanlı devleti büsbütün ortadan kaldırılacak ve onun yerini, koruyucuları olan güçlü devletlere itaat edici kukla devletçikler alacaktı; oysa Hıristiyan azınlıklar, Anadolu'nun hiçbir ilinde toplam nüfusun yüzde 15'inden çoğunu oluşturmuyorlardı. Buna karşın, 1877-8'de, hatta daha önceleri, Osmanlı devletindeki çeşitli Hıristiyan mezheplerinden bazıları, Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı'nda doruk noktasına erişen ilişkilerinin henüz ilk döneminde, emellerine nail olmak için birbirleriyle işbirliği yapmaları gerektiğini anlamışlardı. Aynı zamanda, Osmanlı devletinin içindeki ve dışındaki denge bozucu güçlerle işbirliği yapmanın bu devletin bölünmesinde çıkarları olan devletlerin aletleri olarak çalışmanın, herhangi bir Osmanlı krizinden yararlanmanın veya bu devletler azınlıklar için müdahalede bulunur ümidiyle, bu denli krizleri yaratmanın ve her şeyin üstünde, Türkiye ve Türk ulusuna karşı propaganda kampanyası başlatmanın önemini anlamışlardı. Dünyanın her yanında, özellikle Avrupa ve Amerika'daki güçlü, bol kaynaklı ve aldatıcı Hıristiyan propaganda örgütleri ve araçları tarafından ustalıkla kullanılan Hıristiyanlık dünyasını ve kimi Müslüman aşiretlerini aldatarak, onlardan yardım sağlamışlardı.

Propaganda sahasında Osmanlı Hıristiyanlarıyla kimse yarışamazdı. Onların kimileri, güçlü devletlerin büyükelçilik ve konsolosluklarında yaptıkları tercümanlık görevlerinden yararlanarak, o devletleri, kendi masallarına ve onların refah memurlarını, misyonerlerini ve ruhani liderlerini, kendi savlarının gerçek olduğuna inandırmışlardı. Çoğu kez Batılı bir gazeteci onların çığırtkanlıklarıyla tuzağa düşmüş; onların hikayelerini çevreye yaymıştı. Dahası, Osmanlı ülkelerindeki Avrupalı diplomat ve gezginler, kendileri gibi aynı dinden olan ve çoğunlukla yabancı dilleri bilen bu kişilerin tuzağına düşerek onların yalanlarını geniş ölçüde yaymışlardı. İstanbul'daki Amerikan Robert Koleji'nin (şimdi Boğaziçi Üniversitesi) ilk başkanı rahip Dr. Cyrus Hamlin'e göre, Türklere karşıt haberlerin yayılmasını sağlamak amacıyla, 1870'lerde Londra'da bir propaganda bürosu kurulmuştu. Hamlin'in de doğruladığı gibi, herhangi bir halk hakkında bu denli "tek yanlı ve güvenilmez enformasyon veya propaganda", birkaç yıl sonra, kolayca giderilemeyecek düşmanlık ve nefret kışkırtır. Hamlin ayrıca şu yorumu yapar: "Doğu hakkında bilgi veren bir gazeteyi elime her aldığımda şöyle dua ederim: Tanrım, bu haberlere inanmamak için bana yardımcı ol."

Türkler dindar ve ağırbaşlı oldukları için; boşboğaz olmadıkları ve sessizlik içinde sıkıntı çekmeyi çığırtkanlık yapmaya yeğ tuttukları için, Osmanlı Hıristiyanlarının fanatikleri ve onların koruyucuları, Türkler ve öteki Müslümanlar aleyhinde akla hayale sığmayan efsaneler ve kendi nefret duygularını çevreye yaymada meydanı boş bulmuşlardır. Bu denli yalanları kanıtlamak için, hiçbir sorumluluk ve vicdan azabı duymadan sahte belgeler öne sürmüş veya var olan belgeleri çarpıtmış aleyhlerindekileri de kaçırmışlardır. Onların, var olmayan belgeleri varmış gibi göstermedeki ustalıkları, bir bakıma beyazın siyah olduğunu kanıtlamaya çalıştıkları ve çoğu kez bunda başarı sağlamış oldukları, bu biçim bir "beyin yıkamaya" sık sık maruz kalmış olan devletlerin arşivlerinde bulunan çeşitli ilk kaynaklardan saptanmıştır.

(...)


Öte yandan, Osmanlı devletinin son dönemini oluşturan 1821 ile 1922 yılları arasında 5 milyondan çok Müslüman kendi topraklarından sökülmüş; 6 milyona yaklaşık Müslüman da yaşamlarını yitirmişlerdi. Onların kimileri savaşlarda, kimileri de göçmen olarak açlık ve hastalıklardan olmuş; onların Osmanlı ülkelerindeki mal ve mülkünü, savaşlarla isyanlar sonucunda kurulmuş olan devletlerin halkları ele geçirmişti. Yani, bu yeni devletler, ülkelerinde yaşayan ve çok ıstırap çeken Türk ve öteki Müslümanların imhası veya sınırdışı edilmesi üzerine kurulmuştur. Çarlık Rusyası da genişlerken milyonlarca Müslümanın yaşamlarını yitirmelerine neden olmuştur. Amerikalı araştırmacı Justin McCarthy'nin de açıklamış olduğuna göre, bu Müslüman kayıplarının tarihi önemine karşın, Batı'da yayınlanan eserlerde bunlardan pek az söz edilmekte veya hiç söz edilmemektedir. Bu gibi yapıtlar ve tarih kitapları, İtilafçıların, Greklerin ve Ermenilerin kırıma tabi tutulduklarını hiçbir esaslı kanıta dayanmadan ve bol keseden sıralar, Türklerle öteki Müslümanlara karşı yapılan canavarlıklardan hiç söz etmemektedir.

Son olarak şunu belirtmek gerekir: Anadolu halklarını büyük bir felakete sürüklemiş olan başlıca yayılmacı devletler: Rusya, İngiltere ve Fransa; ayrıca Yunanistan, Ermenistan, İtalya, Almanya, Avusturya ve ABD, tarih huzurunda bu eşsiz felaketin sorumluluklarından kaçınamazlar; ama bu felakete, kimi Osmanlı yönetimleri de katkıda bulunmuştur. Öte yandan, Osmanlı Hıristiyan toplumlarının birçok lider de bu felaketteki sorumlulukları göz ardı edilmemelidir. Bu liderler, hem kendilerini, hem de kendi halklarını güçlü devletlerin aleti yapmakla bu felakete büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Ne kadar üzücüdür ki, Türkiye'yi yıpratma ve bölme çabaları hâlâ sürmektedir.


Salahi R. Sonyel

İngiliz Gizli Belgelerinde Türk-Yunan İlişkileri, 1821-1923

Remzi Kitabevi, 2011, s.195-201, 203-205, 207-209, 369-372



2 Mayıs 2019 Perşembe

Anzaklar; Rom ve Kokain



MEHMETÇİĞİN karşısında dizleri titremeden savaşsınlar diye roma karıştırılmış kokain alan ANZAK ve BRİTİSH askerleri...
Dedelerinin aldığı bu karışımı her yıl anmak için gelen 'torunlara' da kendi ülkelerinde vermeyi düşünüyorlar !
Biz hoşaf içeriz, kırık buğday çorbası yeriz, çünkü MEHMETÇİK onları içiyordu. ANZAKlar rom ve kokain alır !
İşte aradaki kültür farkı da, yiğitlik farkı da , ANZAKla MEHMETÇİĞİ eşitlemeye kalkanlarında dikkatini çekerek bıraksınlar bu palavraları!
"Mehmetçikler ile Jonnyler arasında fark yoktur" anıtları palavradır. Atatürk böyle bir söz söylememiştir.

Nedeni nedir?
İngiliz ordusu Avustralyalıları, Yeni Zelandalıları askere alırken Birinci Dünya Savaşı'nda:

Henüz o tarihte, onların askere yazıldığı tarihte Türkiye henüz savaşa girmemişti. Onları taşıyan gemileri Avustralya limanlarından ayrılıp Mısır'a oradan da Fransa'ya gidecekti. Almanlarla savaşacaklardı. Zavallı Anzaklar diyeyim, artık ne kadar zavallıysa, kendilerinin Orta Avrupa'da Fransa safında, İngiltere safında Almanlarla savaşaçaklarını sanıyorlardı. Paris göreceklerdi. Avrupa göreceklerdi. Almanları tepeledikten sonra da İngiltere'ye yerleşeceklerdi. Bu şekilde biliyorlardı vapurlara bindiklerinde ve böyle çıktılar yola. Fakat onlar yoldayken, onlar Mısır'a gelip talim görürlerken Türkiye savaşa katıldı. Türkiye savaşa katılınca İngiltere bunları hayallerini kurdukları gibi Avrupa'da değil, Gelibolu'da savaşa soktu. Birinci hayal kırıklıkları bu.

İkincisi dopingli oldukları halde Mehmetçiğin Allah Allahları karşısında siperlerini terk edip, eninde sonunda gemilerine binip kaçmak zorunda kaldılar. Yenildiler. İkinci travmaları da bu oldu. Tahliye olmadılar, başarılı kaçıştı!

Ondan sonra "Barbar Türk" dedikleri uygar çıktı. Barbar Türk katledeceklerdi, karşısındaki insanlar uygar çıktılar. Onların yaralılarına ateş etmeyerek. Yaralılarını taşıyıp siperlerine götürüp bakın arkadaşınız yaralı diyen Türkler. Şok oldular. Barbar ve vahşi Türk değildi karşılarında. 

Başlarına gelen yenilginin faturasını da İngiliz komutanların beceriksiz askeri yeteneksizliklerine çektiler. Ve böyle döndü sağ kalanlar Avustralya'ya. Bu aldıkları travma neyle onarılacaktı? Türkler onları överse şayet, onların travması, acıları biraz dinecekti. Övdürttüler ! İngiliz psikolojik savaş daireleri çalıştı ve Anzakları Mehmetçik kadar öven, Anzakları Mehmetçik düzeyine çıkarırken, Mehmetçiği Anzak düzeyine düşürdüğünün farkında... olmadığını varsayarak iyimser bakalım ! Ama tabi içimde bir sezgi öyle demiyor ! İngiliz ordusu onuru kırılmış Anzakları rehabilite edecek diye Mehmetçiğimi Anzak düzeyine düşüremem!

Atatürk'e atfedilen lafların hepsi uydurmadır. İngiliz propagandasıdır.


Cengiz Özakıncı
Tarihin Bilinmeyen Yüzü, Levent Yıldız (link)
29.04.2017 - Kanal B
| 1915 Çanakkale Kara Savaşında, İngiltere'nin Uçaklardan Mehmetçiğe Attığı Propaganda Bildirileri 
| 1915 Çanakkale Savaşı'nda Kullanılan İngiliz Propaganda Bildirilerinin Kökeni,  G.H.FitzMaurice'in 1908 Meşrutiyet Devrimine Karşı Ürettiği Argumanların Yinelenmesinden İbaret 
| İttihat ve Terakkicilere Yahudi, Mason, Dinsiz Damgası Basan İngiliz Propagandasını Üreten ve 31 Mart 1909 Ayaklanmasını Örgütleyen Kişi,  İngiltere Büyükelçilik Baştercümanı Gerald H. FitzMaurice 
|  Celal Bayar, Doğan Avcıoğlu, FitzMaurice'i Anlatıyor | Cephelerdeki Subaylarımızı "Allahsız Dinsiz Siyonist İttihat ve Terakkiciler" Olarak Damgalayan İngiliz Propagandası, 102 Yıldır Siyasal İslamcılar Tarafından Yineleniyor 
| Siyasal İslamcıların 1908 Meşrutiyet Devrimi ve 1923 Cumhuriyet Devrimcilerine Karşı Suçlamalarının Tümü, 110 Yıl Önce İngiltere'nin Psikolojik Savaş Dairelerinde Üretilmiştir 
| Ali Ulvi Kurucu'nun Anılarında, İkinci Dünya Savaşı'nda Hitler'e Hizmet Eden Kudüs Müftüsü Emin El-Hüseyni'ye Atfettiği Sözler: Çanakkale'de Subaylar'ın Onda Sekizi Savaş Meydanında Namaz Kılmıyor, İçki İçiyordu, vs. İddiaları Çürüten Belgeler 
| Philip Mattar'ın Emin el-Hüseyni Biyografisi 
| Subay Mehmet Fasih Bey ve Bazı Asker-Subayların 1915 Çanakkale Cephesinde Esrar İçtiği Suçlamasını Çürüten Belgeler 
| 28.12.1918 Günlü Peacock - Mustafa Kemal  Görüşme Haberi Avustralya Basınında 
| Gelibolu'ya Çıkan Avustralya ve YeniZelanda (ANZAK) Askerleri, İngiltere Genelkurmayı'nın Her Gün Düzenli Olarak Kendilerine Verdiği Rom+Kokain İle Dopingli Olarak Mehmetçikle Savaştı.


"The armed forces of the warring parties dispensed cocaine to keep the combatants energized and fuel their fighting spirit. It usually helped soldiers with shattered nerves calm down a little and improve perfomance. ...

For example, shortly before an attack at the battle of Gallipoli (April 1915 - January 1916), the Australian soldiers were administered significant amounts of the drug. Further to that, the wounded and sick soldiers of the Australian and New Zealand army corps were treated by not overly competent medics, who routinely prescribed the easiest and most effective treatment, that is to say, the two potent pain medications: morphine and cocaine. ...

Such was the grim reality among the armies of European great powers !

The British Army used extensively a medicine available on the market from the beginning of the twentieth century under the trade name 'Tabloid' or 'Forced March'. The drug contained cocaine and cola nut extract and was manufactured by Burroughs Wellcome & Co., a well-known London pharmaceutical company and also the first one the launch the production of cocaine in tablet form....

Given the addiction of epidemic proportions among the veterans of the First World War, there are reasons to believe that the conflict left hundreds of thousands of men addicted to cocaine. The combatants, particularlt on the Western Front, were in all probability usually unaware of being given a white 'boosting' powder mixed with food or drink. Based on her research Conny Braam concludes that British soldiers "got a cup of rum before they went over the top and the cocaine might have been in the rum, because with alcohol it works doubly well. I think a lot of these soldiers had no idea"...



Honey Soy, April 2017 (link)
Rum and Coke Stains Added to Legacy Foundation’s Official ANZAC Day Memorabilia; Alongside Lavender and Badges

The Returned Servicemen’s League (RSL) has this year expanded its range of official ANZAC Day memorial insignia by accepting a half-spilt rum and coke down a white shirt. While Australians have unofficially displayed their appreciation and pride on ANZAC Day by spilling half a rum and coke down their best shirts for decades the decision has come as a welcome move by many punters across the country.

As a part of the announcement scores of volunteer school children will be selling pre-packed half rum and cokes alongside their usual lavender pins and badges at the dawn service and throughout the day to raise funds for Legacy foundation.

Australia’s politicians have also signalled their support of the initiative in the lead up to ANZAC Day with former-PM Tony Abbot stating in tweet to his followers: “Bloody stoked mate, bloody stoked YTB”

While opposition leader Bill Shorten asked when probed on the matter in an interview last night “What’s a rum and coke?”

Rumours are also circulating that the federal government is considering allowing all Australians to legally purchase a bag of cocaine for consumption on next year’s ANZAC Day similar to the tolerance of ‘Two-Up’ annually.

“The lads and I break the bank every year to buy a bag of booger sugar to show our support and appreciation” commented regular ANZAC Day celebrant Phil Donaldson “Hopefully next year it’ll be legal”





1915'te Çanakkale'de Savaşan ESKİ İNGİLİZ ASKERLERİN 1934 GELİBOLU ZİYARETİ ve ATATÜRK'ÜN MESAJI


İngiliz Daily Telegraph gazetesi,13 Nisan 1934 günlü haberinde; “Gelibolu Yarımadası'nın tarihi savaş alanları, çok yakında define avcılarıyla dolacak,” diyordu; “Dünya Savaşı'nda buradaki çarpışmalara katılan İngiliz subay ve erlerinden 500 kişi, yakında Duchess of Richmond gemisiyle İngiltere'den yola çıkacak. Bunlar, 1915'te Gelibolu'dan çekilirken toprağa gömdükleri altın torbalarını da arayacaklar. Teğmen Stanton-Hope, Daily Telegraph muhabirine Gelibolu'da definelerin olduğunu anlattı:

"Burada görev yapan erlerden çoğu, öteden beri bankalara güveni olmayan ve bütün paralarını altın olarak yanlarında taşıyan Tyne'liler. Bunlar çatışma alanına giderken üzerlerindeki altınları birer çukura gömerek saklıyorlardı. Gömülen her torbada yaklaşık 40 İngiliz altını vardı. Bunlardan biri, altınlarını bir ağacın dibine gömmüş ve yerini unutmamak için fotoğrafını çekmişti. O fotoğraf bendedir. Bu adam ateş altında vuruldu ve bir daha altınlarına kavuşamadı. Altınları saklayan 8. Welch Alayı'ndandır; askerlerin listesi ve adresleri bendedir. O ağacın yerini bulup altınları çıkartırsam sahibini arayarak göndereceğim..."

Askerlerden biri de bir galon alkollü içkiyi (rom) Suvla Körfezi'nde sahile gömmüş, haritasını çizmiş; bu harita da gemiye asılacak; bu rom galonunu bulmakta her ziyaretçinin eşit şansı olacak. 1915 Çanakkale Savaşı'nda işgal askerlerine verilen gündelik alkolün göstergesi olan bu rom galonunu aramak, gezinin en eğlenceli yanı...”


İngiltere'de olduğu gibi Avustralya ve Türkiye'de de Define Avı olarak yankılanan Daily Telegraph çıkışlı bu haber, Çanakkale Savaşına ilişkin az bilinen gerçekleri dile getiriyordu. Gelibolu'da savaşan işgal gücü askerlerine yaz-kış hergün rom veriliyordu. Avustralyalı asker Roy Retchford, Gelibolu sahilinde karaya neşe içinde, güle oynaya çıktıklarını anlatıyor; bir İngiliz subay da 1922' de; "Eğer rom olmasaydı, Dünya Savaşı'nı kazanabileceğimizi hiç sanmıyorum." diyordu.

Askerler romu argoda "alkolün verdiği cesaret" anlamında "Dutch Courage" olarak adlandırıyordu. Bir alkollü içki olarak rom, işgalci askerlerin Gelibolu'da yaptığı gibi, sıcak kahveyle karıştırılarak alındığında, etkisi doruğa çıkıyor, onlara savaşta gereksindikleri cesareti sağlıyordu. 

Bu rom bildiğimiz rom deği, "orduya özel üretilmiş rom"du. İşgal güçleri komutanları, Aralık 1915'te Gelibolu'dan çekilmeden önce, bu "rom"un Türklerin eline geçmesini -ve tabii içeriğinin tahlil edilmesini önlemek için seramik kavanozların tümünü kırdırmışlardı. İşte eski İngiliz savaşçıların 1934 Gelibolu ziyaretinde, bir askerin 1915'te kırmayıp toprağa gömdüğünü söylediği bir galonluk rom kavanozunu arayacakları haberi, bu bakımdan anlamlıydı.

Ziyaretçilerin, kimi askerlerce 1915'te Gelibolu'da toprağa gömülen altın para torbalarını arayacakları haberi de göründüğü gibi değildi. Anzak Subayı G. Barclay, Gelibolu'da savaşırken, Yeni Zelandalı mühendislerin su bulmak için bir kuyu açtıkları sırada, 10 metre derinlikte altın madeni filiziyle karşılaştıklarını açıklamış ve yerini de bildirmişti. Gelibolu'yu ziyaret edecek olan eski İngiliz askerleri, belki de toprağa gömülü altın para çıkınlarını ararmış gibi yaparak, gerçekte 1915'te Yeni Zelandalı Anzak askerlerinin bulduğu söylenen altın madenini arayacaklardı.

Geziyi düzenleyen örgüt, 1915'te Çanakkale'de savaşmış emekli İngiliz deniz subaylarının kurduğu Kraliyet Deniz Kuvvetleri Derneği'ydi. 1915 Çanakkale Savaşı'nın baş sorumlusu Sir Winston Churchill ve işgal güçleri komutanı Sir Ian Hamilton bu derneğin onursal konuklarıydı. Gelibolu'ya gelecek eski İngiliz askerleri arasında, Sir Francis Davies ve Sir Archibald Paris gibi Çanakkale Savaşı'nda görev yapmış on general de vardı. Lozan Barış Antlaşması, Gelibolu Savaş Mezarları'nın, mezarlık dışında, askeri, ticari, vs. başka amaçlarla kullanılmasını yasaklıyordu. 

Gelgelelim, Daily Telegraph'ın 13 Nisan 1934 günlü haberi; bu geziye mezarlık ziyaretine ek olarak bir de "define arayıcılığı" boyutu eklendiğini gösteriyordu. Bu, antlaşmaya aykırıydı. Atatürk bu haberden hemen bir gün sonra, 14 Nisan 1934 günü Çanakkale'ye gidecek; Çanakkale Valisi ile görüşecekti.

Atatürk'ün Çanakkale Valisi ile neler konuştuğunu bilmiyoruz. Ancak, Lozan Antlaşması'na uygun yapılması gereken bir mezar ziyaretine, antlaşmaya aykırı olarak, define avcılığı boyutu ekleyenler, bu davranışlarının karşılığını göreceklerdi:

1- Aralarında çok sayıda emekli generalin bulunduğu ziyaretçiler, devletin üst düzey temsilcilerince değil, yerel düzeyde, Çanakkale Valisi, Belediye Başkan Vekili ve yöre halkından 10 kişi tarafından karşılanacaktı.

2- Gelibolu'daki mezar ve anıtlarına koymak üzere, ziyaretçilerin İngiltere'den yanlarında getirdikleri 85 çelengin her birinden 31 sterling gümrük vergisi alınacaktı.

3- İstanbul Taksim'de, içinde Atatürk'ün de simgelendiği anıta koymak üzere İngiltere'den getirdikleri dev boyutlu bir çelenk için, çok yüksek bir gümrük vergisi istenecek ve ziyaretçiler koca çelengi ülkelerine geri götürmek zorunda bırakılacaklardı.

4- Gelibolu Savaş Mezarları alanında kazı yapıp define vs. aramanın, Lozan Antlaşması'na aykırı olduğu, ziyaretçilere tam kazı yapmaya kalkıştıkları anda bildirilecek; ve toprağı eşelemeleri yasaklanacaktı.

Atatürk Türkiyesi, Duschess of Richmond gemisinin yaklaşık 700 yolcusuyla 30 Nisan 1934 günü Gelibolu'ya ulaştığı andan başlayarak yukarıda belirttiğimiz tüm eylemleri gerçekleştirdi. Gemi yanaşır yanaşmaz, Çanakkale Valisi Süreyya Bey başkanlığında Türk heyeti gemiye çıktı, konuklara "hoşgeldiniz" dedi.

Sonra eski İngiliz askerleri ve diğer yolcular karaya çıktılar; Gelibolu çarpışmalarında yaşamlarını yitiren kendi askerlerinin mezarlarını ziyaret ettiler; anıtlarına çelenk koydular. Kendilerinden çelenk başına 31 sterling gümrük vergisi alındı.

Bu arada Türk heyeti de Anzak mezarlarının bulunduğu Tek Çam (Lone Pine) anıtına çelenk koydu. Ziyaretçiler toprağa gömülü para torbalarını ve rom kavanozunu aramaya yeltendikleri anda, Türk görevliler yasak olduğunu bildirerek bunu engellediler.

700 ziyaretçi 2 Mayıs 1934 akşamı Gelibolu'dan gemiyle İstanbul'a geçti; onları İngiliz Büyükelçisi Sir Percy Loraine başkanlığında elçilik görevlileri karşıladı. Çanakkale gazisi Pertev (Demirhan) Paşa Başkanlığındaki Türk heyeti İstanbul'a gelen ziyaretçilere "hoşgeldiniz" dedi. Yemekte her iki tarafın heyet başkanları karşılıklı söylevler verdiler. 

Sonunda Duchess of Richmond gemisi, 3 Mayıs 1934 günü 700 yolcusuyla, kırılmış bir seramik rom galonundan arta kalan küçük parçalarla; ve define, altın vs. arayamadan, İstanbul'dan ayrıldı.

2000'li yıllara gelindiğinde, üzerinden nice on yıllar geçmiş olan 1934 gezisi, çoktan unutulmuştu. Gezinin yıllar sonra anımsanmasına yol açan şey; 1978'den sonra "Atatürk 1934" imzasıyla Anzak anıtlarına İngilizce olarak kazınan şu sözlerdi: 

"Kanlarını döken ve yaşamlarını yitiren kahramanlar... Sizler şimdi dost bir ülkenin toprağında yatıyorsunuz. Bu nedenle huzur içinde yatın. Ülkemizde yan yana yattıkları yerde bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında fark yoktur. Uzak ülkelerden oğullarını gönderen analar, gözyaşlarınızı silin; oğullarınız şimdi bağrımızda huzur içinde yatıyor; bu topraklarda yaşamlarını yitirdikten sonra, artık onlar bizim oğullarımız olmuştur. Atatürk 1934"

Atatürk döneminde İçişleri Bakanı olan Şükrü Kaya, Atatürk'ün ölümünden 15 yıl sonra, 1953'te yayımlanan bir söyleşisinde, Atatürk'ün yazıp kendisine verdiğini ileri sürdüğü bu sözleri Çanakkale'de Mehmetçik Anıtı başında, bütün dünyaya hitaben okuduğunu; orada bulunan gazetecilerin bu söylevi gazeteleri aracılığıyla dünyaya duyurduklarını; bunun üzerine dünyanın çeşitli yerlerinden kutlama yazıları geldiğini söylemişti.

2000'li yıllarda "Bilişim Devrimi" gerçekleşti. Milyonlarca sayfadan oluşan gazete arşivleri, 1700'lü yıllardan başlanarak bilgisayarlara aktarıldı. Araştırmacılar, gazete arşivlerini taradılar ve o sözlerin, 1919-1938 arası Atatürk döneminde, hiç bir tarihte hiç bir gazetede yayımlanmadığı ortaya çıktı. Ş.Kaya bu söylevi, Atatürk döneminde dünyaya hitaben verdiğini söylemişti. İngilizlerin 30 Nisan-3 Mayıs 1934 arası gerçekleştirdikleri 700 kişilik Gelibolu gezisi, bu tanıma uyuyordu.

Bu geziyi konu alan biricik belgesel, 1934 ziyaretinde gemide bulunan 1915'te Gelibolu'da savaşmış eski İngiliz subayı Stanton-Hope'un, 1934'te yayımlanan "Gelibolu'yu Yeniden Ziyaret" (Gallipoli Revisited) adlı kitabıydı.

Prof. Dr. Anthony Pym, bu kitaptaki fotoğraflardan birinde Ş.Kaya'nın bulunduğunu; onun 1953 söyleşisinde "sözlerini Atatürk yazmıştı" dediği söylevi, 1934'te, Çanakkale'de savaşmış eski İngiliz askerlerinin bu ziyareti sırasında onlar huzurunda okuduğunu; "İngilizce bildiği düşünülemeyecek"(!) olan Ş.Kaya'nın, tüm dünyaya seslenen bu söylevi "aptalca bir tutumla, çeviri olmaksızın, Türkçe" olarak verdiğini; orada hazır bulunan İngilizler ve uluslararası basın görevlileri Türkçe bilmedikleri için, onun bu söylevini anlamadıklarını; Atatürk'ün on yıllar sonra "Atatürk 1934" imzasıyla anıtlara kazınacak olan sözlerini içeren "1934 Şükrü Kaya Söylevi"nin, o tarihte bu nedenle dünya basnında yankılanmamış olabileceğini, vs. vs. ileri sürdü.

Oysa gerçekler, bu iddiaların tersini kanıtlıyor:

1- Ş.Kaya anadili düzeyinde Fransızca biliyordu. Fransızca'dan Türkçe'ye kitaplar çevirmişti. Dahası, İngilizce de biliyordu. 700 ziyaretçinin de Türkçe çevirmenleri vardı: 125 yıldır Türkiye'de yaşamakta olan İngiliz kökenli Levanten Whittall Ailesi... Pym'in, ziyaret sırasında çeviri yokluğu (untranslation) iddiası gerçeğe aykırıdır.

2- Ziyaretçileri karşılamakla görevli Türk heyetinin başkan ve üyelerinin adları o günün gazetelerinde duyurulmuştur. Bunlar arasında Ş.Kaya yoktur.

3- Çanakkale Valisi'nin Gelibolu' daki Tek Çam anıtına çelenk koyması sırasında çekilmiş fotoğrafta, Şükrü Kaya yoktur; çünkü o tarihte Ankara' da olduğu kanıtlıdır. (Eğer İçişleri Bakanı Ş.Kaya orada olsaydı; anıta çelenk koymak Çanakkale valisine düşmezdi.)

4- Sözkonusu fotoğrafta saç ve alın yapısı Ş.Kaya'ya benzeyen kişi; ziyaretçiler arasında bulunan R. D. Blackburn olabileceği gibi, bir başkası da olabilir. (Anzakların 1960 ziyareti sırasında İstanbul'da çekilmiş fotoğraflarda bile, 1959'da ölmüş olan Ş.Kaya'ya benzer bir kişi bulunabiliyor.)

5- Atatürk'ün 700 kişilik 1934 Gelibolu ziyareti dolayısıyla gemiye gönderdiği mesaj; hem o günün gazetelerinde, hem de Stanton Hope'un kitabında yayınlanmıştır. Metni Fransızca olan bu mesajda, yıllar sonra anıtlara "Atatürk 1934" imzasıyla kazınan sözler yoktur.

6- Ziyaretin İstanbul'da geçen son gününde, İngiliz ve Türk heyet başkanlarının karşılıklı söylevleri, o günün gazetelerinde yayımlanmıştır. Bu söylevlerde de "Atatürk 1934" imzasıyla anıtlara kazınan sözler yoktur.

7- 1915 Çanakkale savaşına katılmış İngiliz askerlerin İngiltere'den getirdikleri dev çelengi, kendisinin İstanbul Taksim'deki anıtına koymalarını gümrük engeli çıkartarak geri çevirmiş olan Atatürk'ün; bu eski askerlere, bu ziyaretleri sırasında, Homerik şiirsel övgüler sunduğu iddiası kanıttan yoksundur.

"Bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında fark yoktur" vs. sözleri anıtlara kazıyıp, altına "Atatürk 1934" imzasını atanlara; ve Atatürk'ün bu sözleri eski İngiliz askerlerine 1934 Gelibolu ziyareti sırasında Şükrü Kaya aracılığıyla iletmiş olduğunu ileri sürenlere; Atatürk'ün şu sözlerini anımsatırım:

"Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır. Gazi Mustafa Kemal 1931." 








ilgili link:

"Her millet kendi kaybı için ağlar."

MEHMETÇİĞİN KARŞISINDA "KOKAİN DOPİNGİYLE" SAVAŞANA da KAHRAMAN DENEMEZ !...



27 Eylül 2018 Perşembe

Suriye'yi Kaybettiğimiz Bozgunun Yüzüncü Yılı



Suriye'yi Kaybettiğimiz Bozgunun Yüzüncü Yılı
Deniz Berktay


Türk aleyhtarı filmler arasında en meşhurlarından biri olan ve 1.Dünya Savaşı'nda Araplar'ın Türkler'e karşı kışkırtılmasında önemli rol oynayan İngiliz subayı Thomas Edward Lawrence'ın maceralarını bire bin katarak anlatan Arabistanlı Lawrence filmini seyredenler hatırlayacaktır: Peter o'Tool'un canladırdığı Lawrence karakteri, Omar Sharif'in canlandırdığı Şerif Ali ile çölde ilerlerken, uzaktan, geceyi gündüze çeviren patlamalar görürler. İngiliz topları Türk hatlarını dövmektedir. Şerif Ali "O ateşin altında olanın Allah yardımcı olsun" der. Başından geçen çeşitli olaylar sonucunda Türkler'e kini iyice artan Lawrence, nefret dolu bir ifadeyle "O ateşin altında Türkler var" der. Bunun üzerine Şerif Ali ona "Öyleyse Allah Türkler'in yardımcısı olsun" der.

İşte o sahnelerde tasvir edilen ve Osmanlı'nın Suriye'yi büyük bozgunlarla, ağır kayıplarla terketmesine neden olan Nablus Muharebeleri'nin bugün 100.yıldönümü. İngilizler'in Suriye'nin güneyindeki Osmanlı hatlarını yarmasıyla başlayan muharebe sonucunda Osmanlı orduları darmadağın olmuş ve Suriye Arapları'nın isyan etmesi sonucunda, koskoca Suriye bir ay içinde elden çıkmıştı. 30 Ekim 1918'de Mondros'ta mütareke imzalanırken, Osmanlı kuvvetleri aşağı yukarı bugünkü Türkiye sınırlarına çekilmiş bulunuyordu.

Süveyş'te Türk Askerini Harcayan Almanlar

1.Dünya Savaşı'nda Arap Yarımadası'nın doğusunda Türkler'le İngilizler arasındaki savaşlar, Irak Cephesi'nde İngilizler'in Basra'yı işgaliyle başlarken (21 Kasım 1914); "Batı Arabistan" olarak adlandırılan bölgedeki çatışmalar, 1915 başlarında, Cemal Paşa'nın Almanlar'ın teşvikiyle Süveyş Kanalı'na harekat düzenlemesiyle başlamıştı (Birinci Kanal Harekatı). Avrupa cephelerinde İngilizlerin özellikle Hindistan ve Avustralya'dan sömürge askerlerini naklederek cephede üstünlük elde ettiğini gören Almanlar, o zamanki İttihat ve Terakki yönetimini, Süveyş Kanalı'na akın edip "Mısır'ı fethetme" konusunda ikna etmeyi başardılar. Suriye'de 4.Ordu Komutanlığına getirilen Cemal Paşa'nın emrine verilen Baron Kress von Kressenstein (bizdeki adıyla Von Kress Paşa), kanala taarruz hazırlıklarına, Osmanlı Devleti'nin henüz resmen savaşa katılmadığı 1914 Eylül ayında başlayacaktı.

Sonunda, 1915 başlarında Kanal'a hücum eden Osmanlı kuvvetleri, İngiliz tahkimatlarının karşısında ağır hezimete uğradı. Savaştan sonra 1938 yılında hatıralarını kaleme alan Von Kress, kendisinin uzun süren keşif ve incelemelerinin ardından, bu taarruzun başarı şansının olmadığını baştan anladığını, fakat kendileri açısından asıl meselenin, Osmanlı'nın İngiltere'yle savaşa girmesine rağmen henüz kan dökülmemiş olması ve bu durumda, Almanya'ya yakın olan Talat ve Enver Paşalar'ın devrilmesi halinde Osmanlı'nın savaştan çekilme riski bulunması olduğunu, böyle bir riski önlemenin yolunun da Türkler'le İngilizler arasında bir an önce kan dökülmesini sağlamak olduğunu söylemiştir (Von Kress, Kuma Gömülen İmparatorluk, Yeditepe Yayınları 2007). Sonuçta kanal İngilizler'den alınamasa, hatta kanalı uzun süre ulaşıma kapatmak bile mümkün olamasa da, Türkler'le İngilizler arasında kan dökülmüş ve İngilizler'in tedirginliği nedeniyle, Avrupa cephelerine gönderilebilecek askerlerin bir bölümü, Mısır'a bağlanmış olur.

Arap İsyanı'nın Patlak Verişi

Kanal Cephesi'nde 1916'da Türkler'in bazı küçük çaplı başarıları olur fakat bu yıl düzenlenen İkinci Kanal Seferi de, - bu sefer Kanal'ın doğu yakasında tahkimatlar yapmış ve sağlamca yerleşmiş olan - İngilizler tarafından bozguna uğratılır.

İngilizler uzun zamandan beri gözlerine kestirmiş oldukları Arap Yarımadası'na Mısır'dan sefer düzenlemek istemekte fakat Hicaz'da ve Akabe'de bulunan Osmanlı kuvvetleri, buna engel teşkil etmektedir. Fakat, 1916'nın Haziran ayında Mekke Emiri Şerif Hüseyin'in isyan ederek Mekke'yi zaptetmesi, Medine'yi kuşatmaya alması ve 1917'nin Temmuz ayında, Yüzbaşı T.E.Lawrence'ın örgütlediği Bedeviler'in İngiliz Ordusu'nun işini epey kolaylaştırır. Zira, Akabe'nin ele geçirilmesiyle İngilizler, sonraki hamlelerinde çok önemli bir üsse sahip olmuşlardır. Bundan da ötede, Akabe'nin ele geçirilmesiyle, kuzeye doğru ilerleyecek İngiliz kuvvetlerinin, güneydeki bir Türk varlığından çekinmesini gerektirecek bir neden kalmamıştır.

1917 yılında İngilizler, Gazze'ye üç defa taarruz ederler. Osmanlı kuvvetleri, bu kuvvetleri, bu taarruzların ilk ikisini püskürtse de, üçüncü Gazze Muharebesi, bir taraftan İngilizler'in sayıda Osmanlı kuvvetlerinden çok daha üstün hale gelmesi, diğer taraftan da İngiliz Generali Edmund Allenby'in şaşırtma taktikleri sonucunda, Osmanlı'nın ağır bozgunuyla sonuçlanır ve Kudüs de dahil olmak üzere, Filistin'in büyük bölümü, İngilizler'in eline geçer. Cemal Paşa, hatıralarında bu bozgunun nedeninin, Suriye'deki Osmanlı ordularının (Yıldırım Orduları Grubu) komutasını üstlenen Alman eski Genelkurmay Başkanı Von Falkenhein olduğunu söylemektedir. Gerçekten de, Verdun Muharebeleri'nde Alman Ordusu'nun bozguna uğraması üzerine, bu başarısızlığın sorumlusu olan Von Falkenhein, sürgün görevi olarak Osmanlı'ya gönderilmiş ve burada, emrindeki Türk askerlerini su gibi harcamaktan çekinmemişti. Meselenin bir diğer boyutu da, Kudüs'ün İngilizlerin (yani yeniden Hıristiyan bir devletin) eline geçmesini sadece İtilaf Devletleri'ne mensup milletlerin değil, Osmanlı'nın müttefiki olan Almanya ve Avusturya'da da geniş kesimlerin kutlamış olmasıydı !

Suriye'nin Elden Çıkması

1918 ortalarında İngilizler, Suriye'ye yönelik genel taarruz için hazırlıklarını yoğunlaştırır. O dönemde Osmanlı Ordusu'nda Tümen Komutanı olan Hans Guhr da, Eylül ayı başlarında, İngiliz Ordusu'nun hiçbir ateşe karşılık vermediğini, bu durumun, taarruz öncesi son hazırlıkları gizleme amacını taşıdığını yazmaktadır (Hans Guhr, Anadolu'da ve Filistin'de Türkler'le Omuz Omuza, İşbankası Kültür Yayınları 2016). Yıldırım Orduları Grubu (4.cü,7.ci ve 8.ci Ordulardan oluşmaktadır) bünyesindeki 7.Ordu'nun kumandanı olan Mustafa Kemal Paşa, Kudüs'ün düşmesinden sonra Falkenhein'in yerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olan Liman von Sanders'i, İngilizler'in 19 Eylül'de taarruza girişeceklerine ilişkin istihbarat aldığı konusunda uyarır, fakat Von Sanders gerekli önlemleri almaz.

Mustafa Kemal Paşa 19 Eylül gecesi telefonda diğer komutanlarla görüşüp kaygılarını ilettiği sırada, İngiliz topları ateşe başlar. 8.Ordu tamamen, Mersinli Cemal Paşa (Küçük Cemal Paşa) komutasındaki 4.Ordu ise büyük ölçüde imha olmuştur. İngilizler'in getirdikleri yeni savaş uçakları, tepsi gibi dümdüz çöllerde, Türk askerlerini tarar. Hicaz Demiryolu Hattı'nın köprüleri, İngiliz güdümündeki isyancı Araplarca havaya uçurulup kullanılmaz hale getirildiğinden, demiryolunu kullanarak düzenli geri çekilme imkanı da hemen hemen kalmamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun en büyük şehirlerinden olan Şam, panik halinde terkedilir ki bu en çarpıcı şekilde o dönemde Suriye'de görev yapmış olan Selahattin Günay "Bizi Kimlere Bırakıp Gidiyorsun Türk" adlı hatıralarında nakletmektedir.

Günay, Suriye'deki çatışmalar sırasında, 4.Ordu Komutanı Mersinli Cemal Paşa'nın emrine girmiştir. Şam'a geldiklerinde, Suriyeli olan eşini bir eve yerleştirebilmek için paşadan birkaç saat müsaade ister. Mersinli Cemal ona, "Tamam, işlerini bitirip akşam 5'te karagahta ol" der. Günay, işlerini daha erken tamamlayıp saat 3'te karargah binasına geldiğinde bir de bakar ki karargahın yerinde yeller esmektedir. Tesadüfen karşılaştığı bazı askerlerden paşanın "cephede aniden değişen durum karşısında" otomobiline binip Halep'e doğru hareket ettiğini öğrenir. Yani, ordu komutanı Osmanlı'nın en büyük şehirlerinden birini, yanındakilerden kimseye bildirimde bile bulunmadan terkedip gitmiştir. Hükümet Konağı'nın orada, tesadüfen emir erini bulur. Emir eri, ona olan biteni şöyle aktarır: "Bir kalabalık geldi. bir kısmı, hükümet konağının önünde durdu. Bir kısmı içeri girdi. Balkona çıktılar. sonra birisi bir şeyler söyledi. Sonra bizim bayrağı aşağı indirdiler. Acayip bir bayrak çektiler. Bir sarıklı dua etti. Diğerleri de amin dediler. Sonra birkaç askerimizi hükümet önünde vurdular. Bu sırada ben bir sağa, bir sola hayvanı gezdiriyordum. Kimse bana bir şey sormadı. Sonra siz gelip beni buldunuz". (Selahattin Günay, Bizi Kimlere Bırakıp Gidiyorsun Türk? Suriye ve Filistin Anıları, İşbankası Kültür Yayınları 2011)

Bu şartlar altında Mustafa Kemal Paşa, askerlerini sayıca çok üstün İngilizler'in eline esir düşmekten kurtarmak için, süratle Halep'e doğru çekilir. 23 Ekim'de Halep önlerinde muharebeler başlar. Fakat, Mustafa Kemal Paşa'nın çok daha sonradan hatıralarında belirttiği üzere, Halep'te evlerin damlarından ateş açılması ve bombaların atıldığını görmesi üzerine, böyle bir şehrin düşmana karşı savunulmayacağını anlar (hatta bir ara isyancıların ortasında kalıverir ve tek başına olmasına rağmen, üstün zekası ve soğukkanlığı sayesinde, hala Osmanlı karşısında psikolojik ezikliğini yenememiş olan isyancılara kırbacını şaklatarak talimatlar verir ve ellerinden kurtulur.) Böylelikle Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı 30 Ekim 1918'e doğru Arap bölgeleri hemen hemen tamamen terkedilerek bugünkü milli sınırlarına çekilmiş olur. Prof.Dr.Ergun Aybars "Türkiye Cumhuriyeti Tarihi" adlı kitabında, sadece bu 40 gün kadar süren muharebe döneminde (19 Eylül - 30 Ekim) Yıldırım Orduları'nın insan, silah, uçak, lokomotif, vagon kayıplarının Kurtuluş Savaşı'nda zorlukla elde edilen miktara eşdeğer olduğunu belirtmektedir.

İmparatorluktan Ulus Devlete

İlber Ortaylı "Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfuzu" adlı kitabında, Rusya'nın toprak vererek 1.Dünya Savaşı'ndan çekildiği 3 Mart 1918 tarihli Brest Litovsk Antlaşması hakkında şunları yazmaktadır: " O akşam Brest Litovsk'ta Rus İmparatorluğu'nun dağılışını kutlayan Alman, Avusturya ve Osmanlı devlet adamları, kısa bir süre sonra kendi imparatorluklarının da aynı akıbete uğrayacağını göreceklerdi. Brest Litovsk'ta akşam, imparatorlukların üzerine çökmüştü."

Mustafa Kemal'in daha 1907 yılında Selanik'te arkadaşlarına söylediği şekilde, Osmanlı İmparatorluğu'nun olduğu gibi korumaya çalışmak yerine, milli sınırlara çekilerek güçlenmek ve ulus devlete dönüşmek konusunda öne sürdüğü ve o zaman kimsenin kabule yanaşmadığı fikirlerin gerçekçiliği, tarih tarafından sınanıp doğrulanmış oluyordu.

Deniz Berktay
21.Yüyıl Türkiye Enstitüsü, 21 Eylül 2018



***

Kerem Çalışkan


Tarih uzmanı değerli gazeteci Murat Bardakçı 30 Temmuz 2017 tarihli Pazar günü Habertürk’teki köşesinde Kudüs’ü ne zaman ve nasıl İngilizlere terk ettiğimizi yazdı. İsrail’in Mescidi Aksa’da İslam dünyasına karşı son provokatif yasaklamaları nedeniyle Kudüs konusu yeniden güncellik kazandı. Bardakçı’nın yazısı da Yenikapı’da Kudüs mitinginin yapıldığı gün yayınlandı. Bardakçı köşesinde belgesini de ilk kez yayınlayarak, Kudüs’ün son Osmanlı yöneticisi Mutasarrıf İzzet Bey tarafından ‘kutsal mekanların bombalanmaması için’ 9 Kasım 1917’de İngilizlere teslim edildiğini yazdı. Bu bilgi hem eksik hem yanlış.

Kudüs o sırada Suriye-Filistin-Gazze cephesinde Alman/Osmanlı orduları ile İngiliz ordusunun savaştığı bölgenin ortasında bir kentti. 401 yıldır Osmanlı hakimiyetinde olan bu kadar tarihi ve kutsal bir kentin savaşın ortasında, bir ‘Mutasarrıf’ın (kaymakam) kararı ile düşmana, yani İngilizlere bırakılamayacağını herhalde Murat Bardakçı da çok iyi bilir.

Çünkü savaşın ortasında böyle bir kararı sivil idareciler değil, ancak savaşı yöneten komutanlar verebilir. Kudüs’ün boşaltılması kararını da Mutasarrıf İzzet Bey vermemiştir… O sırada Kudüs cephesinde Osmanlı’nın Yıldırım Orduları Grubu’nu yöneten Alman Mareşali Erichvon Falkenhayn vermiştir… Falkenhayn bu kararı, Hıristiyanlık adına, Hıristiyanlarca kutsal sayılan mekanların bombalanarak tahrip olmaması için vermiş ve Kudüs’ü ciddi bir direniş göstermeden İngilizlere teslim etmiştir… Mutasarrıf İzzet Bey, kent düşerken Alman Mareşal’in kararını tebliğ etmiştir… 1915 Şubatındaki ‘Kanal Harekatı’ndan beri bölgede en yetkili askeri-mülki komutan olan ve Alman Mareşali Falkenhayn’ın bölgeye gelmesine şiddetle karşı çıkan Cemal Paşa anılarında, Falkenhayn’ın Kudüs’ü terketme kararını uzun uzun dile getirmiş ve acı acı yermiştir.

Şöyle anlatıyor Cemal Paşa: "O sırada Kudüs henüz sükut etmemişti (düşmemişti). Kudüs’ü müdafaaya memur olan kolordunun kumandanı Mirliva (Tuğgeneral) Ali Fuad Paşa’dan (Cebesoy) aldığım hususi malumata göre General Falkenhayn Kudüs’ün müdafaası taraftarı değildi. Fikrimce bundan büyük hata ve Osmanlı saltanat hukukuna bundan açık ihanet tasavvur olunamazdı. Falkenhayn, mukaddes beldenin müdafaası, mübarek makamların top mermileriyle harap olması ile neticeleneceğinden, buna katiyen razı olamayacağını bir konuşma sırasında Ali Fuad Paşa’ya söylemişti. Bundan daha gülünç bir fikir olamaz. Kudüs şehri Haçlı seferleri sırasında evvela İslamlar tarafından Haçlılara karşı ve sonra Haçlılar tarafından Selahaddin Eyyubi’ye karşı müdafaa edilmemiş mi idi? 11. Ve 12. asırda hoşgörülebilen bir şey nasıl oluyor da 20. asırda muvafık görülemiyordu? Şayet Kudüs’teki mübarek makamların harap olmaması lazım geliyorsa, Hıristiyan olan İngiliz ordusunun bu şehre tecavüzden ve şehir üzerine top endahtından (atışından) tevakki etmesi (kaçınması) icap ederdi. Her halde biz şehrin ilerisinde müdafaayı ihtiyar edeceğimiz için, şehre isabet eden mermiler bize değil İngilizlere ait olacaktı." (Cemal Paşa-Hatırat/Arma Yayınları-1996/ Sayfa 206)

Cemal Paşa bu durumda Kudüs’e destek için bir süvari alayı yolladığını, ancak Falkenhayn’ın mevcud kuvveti şehrin müdafaası için yeterli gördüğünü yazar. Cemal Paşa bundan sonra o sırada Kudüs’ü savunan komutan Ali Fuad Paşa’nın (Cebesoy) acı telgrafına yer verir. Bütün taleplerine rağmen Falkenhayn’ın başında bulunduğu Yıldırım Orduları Grubu’ndan destek alamayan Ali Fuad Paşa, İngilizlerin, askerin yorgunluğundan istifade bir sabah baskını ile Kudüs’ü ele geçirdiklerini belirtir ve telgrafını ‘Herhalde bu sükutun mesuliyeti kamilen (tümüyle) Falkenhayn Paşa’ya aittir!’ diye bitirir. Tarihi gerçekler budur!...

Alman Mareşal Falkenhayn, Hıristiyanlarca kutsal mekanların tahrip olmaması için Kudüs’ü Hıristiyan İngiliz ordusuna teslim etmiştir… Bir Hıristiyan dayanışması söz konusudur… Sözde müttefikimiz Hıristiyan Alman mareşal, Hıristiyan İngiliz ordusuna destek vererek Kudüs’ü Osmanlı’dan, İslam dünyasından, Türklerin elinden alarak Hıristiyan dünyaya teslim etmiştir…

Murat Bardakçı yazısının sonunda ‘bir tuhaflık daha’ diyerek, İngiliz General Allenby Kudüs’e girerken, Almanya dahil tüm Avrupa’da kiliselerin zafer çanları çaldığını ve Kudüs’ün yeniden Hıristiyanların eline geçmesini kutladığını aktarır… Burada tuhaflık, müttefikimiz Almanya’da kiliselerin çanlarının çalması değil, Alman Mareşal Falkenhayn’ın Kudüs’ü, Hıristiyan dayanışması ile İngilizlere savaşsız teslim ettiği gerçeğini Murat Bardakçı’nın yazmamasıdır… Tuhaf olan Bardakçı’nın Falkenhayn’dan tek kelime bile söz etmemesidir… Murat Bardakçı gibi tarih uzmanı, birçok değerli eser vermiş bir gazetecinin yukarda sıraladığımız gerçekleri ve Cemal Paşa’nın Kudüs’ün teslimi konusunda Falkenhayn’ı suçlayan anılarını dikkate almaması düşünülemez…

ALLENBY’NİN TÜRBE ŞOVU

İngilizler Kudüs’ün zaptından bir yıl kadar sonra kuzeye ilerleyip Şam’ı da ele geçirirler. İngiliz General Allenby, Emevi Camii’nde Selahaddin Eyyubi’nin türbesine gider. Çizmesiyle sandukaya dokunup ‘Kalk Selahaddin, bak biz yine geldik!’ der… Allenby’nin bu küstah sözleri, Hıristiyan alemin İslam dünyasına Kudüs yüzünden savurduğu 730 yıllık intikam çığlığıdır!..

Bölgemizde Mescidi Aksa üzerinden Kudüs kavgası yeniden alevlenirken, bu tarihi ve kutsal 400 yıllık Osmanlı kentini, ne zaman, kimin kime, niçin teslim ettiğini doğru anlatmak her gazetecinin ve her tarihçinin kaçınılmaz görevidir… Hele bu gazeteci Osmanlı mirası üzerine uzmansa…



***

Okunası Kitap:




26 Temmuz 2018 Perşembe

Siyasal İslamcı İngiltere "Türk Laikliği"ne Karşı




Siyasal İslamcı İngiltere "Türk Laikliği"ne Karşı
Cengiz Özakıncı


Türk basınında Lozan Barış Antlaşması'na karşı propaganda 1945'te çok partili düzene geçilmesiyle başladı. İlk kez Cevat Rıfat Atilhan, Ağustos 1949'da yayımlanan "İslamı Saran Tehlike ve Siyonizm" adlı kitabında, İngiltere Başdelegesi Lord Curzon'un İstanbul Başhahamı Hayim Naum aracılığıyla, Lozan'daki Türk delegelerine; Türkiye'nin bağımsızlığı ancak Türklerin Müslümanlıktan vazgeçmesi koşuluyla tanınacaktır, diye haber gönderdiğini, Türk delegelerinin, Lozan'da bağımsızlığı, Lord Curzon'un önerisi doğrultusunda Müslümanlıktan vazgeçmek karşılığında elde ettiklerini ileri sürmüştür. (1)


Bu yalan, Necip Fazıl Kısakürek'in "Büyük Doğu" dergisinin 21 ve 28 Ekim 1949 ve 6 Ekim 1950 günlü sayılarında genişletilerek yayılmış; buradan 11 Kasım 1950'de Said Nursi'nin "Emirdağ Lahikası" kitabına aktarılmış; 22 Mayıs 1952'de gazeteye dönüşen "Büyük Doğu"da "Hayasız Mütlif" başlıklı yazıda yinelenmiş; Rauf Orbay'ın 1964'te ölümünden sonra, 1965'te Feridun Kandemir tarafından uydurulan hatıratına (2) sokulmuş; Ekim 1965'te Kadir Mısıroğlu'nun "Lozan Zafer mi Hezimet mi?" kitabının ilk cildinde yer almıştır. Müslümanları Lozan Barış Antlaşması'na düşman etmeyi amaçlayan bu yalan, günümüze dek 68 yıl boyunca pek çok gazete, dergi, kitap, radyo, televizyon vs. yayınları aracılığıyla milyonlarca yurttaşımıza gerçek diye benimsetilmiştir.


Oysa Lozan Konferansında İngiltere Türkiye'nin dinden vazgeçmesini önermediği gibi, tersine Aşağıda özetle aktardığımız Lozan Barış Konferansı tutanakları, İngiltere'nin laik hukuka geçmeye hazırlanan Türkiye'ye, Osmanlı din düzenini sürdürmeyi önerdiğini göstermektedir: 


Lozan'da İngiltere Başdelegesi Lord Curzon, Fatih Sultan Mehmet'in 1453'te İstanbul'u aldığında İslam hukukunun gereği olarak gayrimüslimlere tanıdığı adli ayrıcalıkların, kapitülasyonların, Osmanlı tarihi boyunca olduğu gibi, yeni Türkiye tarafından da aynen tanınmasını istemiş; (3) Türkiye'deki gayrimüslimlerin İslam hukuku gereği "vergi (bedel) karşılığı askerlik hizmetinden bağışık tutulmalarını" (4) "vergi ödemeye razı olmak koşuluyla, Küçük Asya'da Hıristiyan azınlıkların tüm olarak askerlik hizmetinin dışında bırakılmaları"nı istemiştir. (5)


Lord Curzon'un Osmanlı'daki İslam hukukunun yeni Türkiye'de aynen uygulanmasını isteyen sözleri, Lozan Barış Konferansı tutanaklarında şöyle yer almaktadır:


"Lord Curzon, İslam hukukunda da, Osmanlı İmparatorluğundaki Müslüman-olmayan toplulukların yararına, din ve öğretime ilişkin bir takım çok özel ayrıcalıkların bulunduğunu, Türk temsilci heyetine hatırlatmak istemektedir. Bu ayrıcalıkların kaldırılmaması ya da onların yerine daha önce yapılmış azınlık andlaşmaları hükümlerinde kabul edilmiş genel hakların konulmaması çok istenir bir şeydir. Lord Curzon, düşüncesini bir örnekle açıklamak için, Sultan Abdül Mecid'in 1839'da ilan ettiği ve Türkiye'de din topluluklarına daha önceleri tanınmış olan ayrıcalıkları yeniden doğrulayan ünlü Gülhane Hattı Hümayunu'nu belirtti. 1856 Pariş Andlaşmasından sonra, Berlin Andlaşmasının 67nci Maddesiyle yeniden belirtilen bu ayrıcalıkları garanti altına alan yeni bir Hattı Hümayun ilan edilmiştir. Son olarak, azınlıkların yararlandıkları ayrıcalıkları garanti altına alan 1876 Anayasası vardır. (...) Lord Curzon, azınlıklara verilecek garantiler bütünü içine alınmak amacıyla, İslam hukukunun bu hükümlerine alt komisyonun dikkatini özel olarak çekmek istemektedir." (6)


Lozan tutanaklarında Yunan Temsilci Heyeti de "Rumlara verilmiş hakların tanınması, fethedenle fethedilmiş ulus arasındaki din ayrılığından doğmaktaydı. Türk devletinde, aile hukuku yalnız şeriatla -din hukukuyla- yönetildiğinden, İslam hukukunu Hıristiyanlara uygulamak mümkün değildir." (7) diyor ve yeni Türkiye'nin de tıpkı Osmanlı devleti gibi İslam şeriatıyla yönetilmesi nedeniyle, gayri müslimlere İslam şeriatının gereği olarak verilmiş olan ayrıcalıkların sürdürülmesini istiyordu. 


Türk Temsilci Heyetinden Münir Bey "Türkiye hükümeti yakında çağdaş yasalar hazırlamak niyetindedir. (...) Türkiye hükümeti, bu eski kurallar yerine, ayırım yapmaksızın, hem Müslümanlara hem de Müslüman olmayanlara uygulanacak kurallar koymağı düşünmektedir." (8) diyerek, gayrimüslimlere devlet içinde devlet demek olan hukuk vs. ayrıcalıkların verilmeyeceğini duyurmuştu.


Fransız Temsilci Heyetinden uzman hukukçu Henri Fromageot; "Evlenme yaşı konusunda Hıristiyan gelenekleri 16 yaşında olmayı öngörürken, Türk kanununda 10 yaşında olma öngörülmektedir. Örneğin böyle bir sorunun (Müslümana ve Hıristiyan'a tek kanun konulduğunda) nasıl aydınlatılabileceğini anlayamıyorum" (9) diyordu.


İngiliz Temsilci Heyetinden Sir Andrew Ryan; "Türk Temsilci Heyeti'nin (...) tümüyle laik çağdaş ilkelere dayanan yeni yasalar, din ayırımı yapmaksızın herkese uygulanacaktır" açıklamasına şiddetle karşı çıkarak; "Ayırım yapılmaksızın hem Müslümanlara hem de Hıristiyanlara uygulanabilecek herhangi bir ilke bilmediğini; Türk Temsilci Heyetinin, başka hiç bir Devlette bulunmayan bir durum yaratmağa çalıştığını; sömürgelerinde Müslüman uyrukları olan İngiliz İmparatorluğu, Fransa ve İtalya gibi Avrupa Devletlerinin bu uyruklarını, kendi dinlerine özgü kanunların uygulanmasından yoksun bırakma yoluna hiç bir zaman gitmediklerini" (10) söylemiş; Türk hükümetinin hangi dinden olursa olsun her yurttaşa uygulanacak tek laik yasa hazırlamasına karşı çıkmıştı.


Türk Temsilci Heyeti'nden Rıza Nur Bey; "Hükümetinin salt dünya işleri niteliğinde bir temele dayanan yeni yasalar çıkarma niyetinde olduğunu" (11) vurgulayınca, İngiliz Temsilci Sir Andrew Ryan; "hem Müslümanlara hem de Müslüman olmayanlara aynı kanunun uygulanmasında bir yarar görmediğini söyledi. Böyle bir tedbir, Müslümanlar kadar Hıristiyanları da, kendi özel göreneklerinin uygulanmasından yoksun bırakma sonucunu doğuracaktır. Bu ise, azınlıkların göreneklerine saygı gösterilmesini isteyen andlaşmaların özüne aykırıdır. Hindistan'da uygulanan İngiliz politikası bu ilkenin bir örneğidir." (12) dedi.


Buna karşılık "çeşitli ulusal topluluklarla çeşitli dinlerin bir arada yaşadıkları Avrupa ülkelerinde, yurttaşlar kanununun [medeni kanunun] çeşitli dinsel yasalara uygun düşme kaygısında olmadığını" belirten Münir Bey; "bütün Avrupa ülkelerinde Museviler vardır; fakat bu ülkelerden hiç birinin kanunları, Musevilik yasalarına uyma kaygısında değildir. (...) böyle (her cemaate ayrı hukuk ayrıcalığı tanımak) özellikle, Türk Hükümetinin çağdaş hukukun ilkelerine dayalı (laik) bir kanun çıkartmaya hazırlandığı bir sırada mümkün değildir." (13) diyecekti.


İtalya Temsilciler Heyeti'nden Giulio Cesare Montagna da İngiltere ve Yunan temsilcileri gibi, yeni Türkiye'nin Osmanlı din düzenini bırakıp laik hukuka geçmesine karşı çıkıyordu. Hıristiyan Müslüman Musevi vs. din ayrımı "yapmaksızın bütün Türk uyruklarına uygulanabilecek genel bir kanun çıkartmanın mümkün olmadığını düşünmekteydi. Batı ülkeleri örneği geçerli değildir" diyordu; "gerçekten bu ülkeler ulusal özellik bakımından olduğu kadar, dil, soy ve din bakımından da türdeştirler. Azınlıkların büyük kütleler halinde bulunduğu Türkiye'nin durumu böyle değildir. Herkese aynı ilkeleri uygulamak istemekle, Türk hükümeti, ayırım göstermeksizin herkesi gücendirmek ve herkese haksızlık yapmak tehlikesiyle karşılaşır. Üstelik, Müslümanlar arasında yürürlükte olan görenekler, Hıristiyanlar arasında yürürlükte olan göreneklerden özü bakımından farklıdırlar; çünkü, bunlar, herşeyi ile, hatta bir takım fizyolojik başkalıklarla bile ayrı olan halkların, yüzyıllardır süre giden alışkanlıklarının ürünüdürler. Gerçekten Batı yurttaşlar hukukunun [medeni hukukunun] ilkelerine uygun davranmış olmak üzere, 10 yaşında evlenebilen bir Müslüman kadının, meşru bir evlenme yapabilmesi için 18 yaşına kadar bekletilmesi, mantığa aykırı görünmektedir." (14) sözleriyle, Türk delegelerin laik hukuka geçiş açıklamalarına karşı çıkıyordu.


Rıza Nur Bey; "Türk Hükümetinin hazırlamak istediği laik yasalardan" (15) söz edince, Yunan Temsilci Heyeti'nden Demetrios Caclamanos buna karşı çıkarak, yeni Türkiye'nin İslam yasalarıyla yönetilmesini ve bunun bir gereği olarak da Türkiye'deki gayrimüslim Rumlara tıpkı Osmanlı din düzeninde olduğu gibi devlet içinde devlet niteliğinde hukuk ayrıcalıkları tanınmasını savunacaktı. Caclamanos: "Türk Hükümetine dilediği gibi kanun koyma hakkı tanınırsa, azınlıkların göreneklerine saygı gösterme ilkesinin özü bakımından sarsılmış olacağını düşünmektedir. (...) (Osmanlı devletinin 25 Ekim 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi-) 9 yaşını dolduran kadınların evlenmelerine izin vermektedir. Bu konularda Müslüman görenekleriyle Hıristiyan görenekleri arasında ayrılıklar öylesine derindir ki, kendisi, ayırım yapmaksızın herkesin isteğini yerine getirebilecek yasalar düşünmenin imkânsız olduğu görüşündedir." (16)


Münir Bey; "Caclamanos'un belirttiği hükümler (Osmanlı devletinin 25 Ekim 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi) dinsel bir niteliktedir. Fakat (...) bu yasalar yerine, tümüyle çağdaş yasalar konulacaktır. Türk Temsilci Heyeti, (hangi dinden olursa olsun) herkese uygulanabilir bir kanun hazırlamanın imkansız olmadığını düşünmekten vazgeçmemektedir." (17)


İngiliz Temsilci Heyetinden Sir Harold Rumbold, "İngiliz Hükümetinin, ayırım yapmaksızın, Hindistan'da yaşayan herkese uygulanabilecek bir kanun çıkartmanın imkansız olduğunu belirtti." (18)


Münir Bey, "Bu kanıtın geçerli olduğunu sanmam; çünkü Hindistan bir sömürgeden başka bir şey değildir; Hindistan'ın durumu Türkiye'nin durumuyla karşılaştırılamaz." dedi.


Yukarıda özetle aktardığımız Lozan Barış Konferansı tutanaklarında görüleceği üzere: İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan delegeleri, yeni Türkiye'ye, gayrimüslimlere devlet içinde devlet konumu sağlayan Osmanlı/İslam hukuk düzenini aynen sürdürmeyi önermişlerdir. Türkiye ise bu önerileri reddetmiş, gayrimüslimlere ayrı hukukla devlet içinde devlet ayrıcalığı tanıyan Osmanlı din anlayışını bırakıp, hangi dinden olursa olsun ayırımsız bütün yurttaşlara uygulanacak çağcıl bir laik hukuk düzeni kuracağını açıklamıştır. 


Lozan Barış Konferansı tutanakları, 68 yıldır milyonlarca yurttaşımıza gerçek diye belletilen "Laiklik Türkiye'ye Lozan'da İngilizlerce dayatılmıştır; hilafet Lozan'da İngilizlerin isteğiyle kaldırılmıştır" gibi sözlerin tümüyle uydurma olduğunu kanıtlamaktadır. 




Bütün Dünya, 11/2017 - PDF
Kaynakça:
1- Cevat Rıfat Atilhan," İslamı Saran Tehlike ve Siyonizm", Cemal Azmi matbaası, İstanbul, s.175, 176. 
2- Feridun Kandemir, 'Hatıraları ve Söyleyemedikleriyle Rauf Orbay" Sinan Matbaası, İstanbul 1965. 
3- "Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar Belgeler", Çeviren: Seha L. Meray, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1970. 31.12.1922 Çarşamba Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s.213. 
4- a.g.e. 31.12.1922 Çarşamba Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s.217. 
5- a.g.e. 14.12.1922 Perşembe Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s.224. 
6- a.g.e. 14.12.1922 Perşembe Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s.224. 
7- a.g.e. 26.12.1922 Salı Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s. 338. 
8- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2. s.229. 
9- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.228 
10- a.g.e. 30. 12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.230 
11- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.231 
12- a.g.e. 30.12. 1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.231 
13- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.231
14- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.231-232 
15- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.232 
16- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.232 
17- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.232 
18- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.232





Cengiz Özakıncı (25.07.2018)

"ATATÜRK, 1923'te Fransa hükümetinin SECRET (gizli) damgasıyla yayımladığı Lozan Barış Konferansı Tutanaklarını Türk halkından GİZLİ tutmamış, DERHAL TÜRKÇE'YE ÇEVİRTMİŞ ve 1924'TE TAM METİN OLARAK ÇOĞALTIP YAYMIŞTIR. Yobazın "Lozan'da GİZLİ madde" iddiaları uydurmadır, yalandır.



Lozan Barış Konferansı'nın SECRET (Gizli) damgalı 1923 Fransa basımı tutanaklarını uzun süre aradım. Onu bir kütüphanede bulduğumda bu haldeydi: "GİZLİ" damgalı tutanaklar 1968'de Türkiye'de Dışişleri Bakanlığımızca S.L.Meray'ın çevirisi ve İ.İnönü'nün sunumuyla yayınlanmıştır."

Lozan (Lausanne) Barış Konferansı'nın 1923 Gizli Damgalı Fransızca Tutanakları (link):
PROTOCOLES DES SÉANCES PLÉNIÈRES DE LA CONFÉRENCE