Translate

Yeni Dünya Düzeni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeni Dünya Düzeni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2020 Çarşamba

ABD Seçim Turnuvası

 

‘Demokrasinin şartı seçimdir’ diye bir aforizma var ya… Son Amerikan seçimleri yine gösterdi ki seçimlerin ne demokrasiyle ne eşit vatandaşlık hakkıyla ne özgür iradeyle ilgisi var. Seçim  oyununu oynayan elitler.. Kendi aralarında düzenledikleri turnuva iki takımlı bir turnuva.  Diğer partilerin adı bile yok. Son günlerde de Türkiye’de ‘Trump mı Biden mı’ tartışması yapanlar ve birinden birini cansiperane savunanlar içler acısı. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler birbirinin karşıtı görünse de aslında halka karşı  birbirine yaslanarak ayakta kalan  ve halkın haklarına tecavüz ederek  siyasi mekanizmayı çıkarları için kullanan elitler. Biz yoksul Amerikan halkına bakalım. Nüfusun yarısını oluşturan onlar. Bu yoksul emekçi kesimin  kendi çıkarlarını savunan bir parti olmadığı gibi,  seçmek istediği bir parti olsa da oy kullanma hakkını elde etmek için önlerinde epey engel var.


Örnek:   Florida eyaletinde çıkarılan yasaya göre kişi yanlışlıkla bile olsa  herhangi bir suçtan ceza almışsa, bir hüküm giymişse sonrasında beraat etmiş bile olsa mahkemeye başvurup bu durumu onaylatmamış ise oy kullanamıyor.    Kişilerin mahkeme masrafı veya benzer en ufak bir kamu   borcu varsa   oy hakları gaspediliyor.. Florida’da  774 bin kişi bu durumda.  (OPPOSE VOTER ID LEGISLATION - FACT SHEET/link)


Ayrıca 21 eyaletde geçerli bir  yasaya göre   ‘Seçmen kimliği’ olmayan seçmen oy kullanamıyor. Yoksulluk sınırı altında yaşayan Amerikan halkının sayısının yüzde 40’lara ulaştığını düşünürsek, bedeli  50 ile 150 dolar arasında  değişen kimlik bedelini (Voters ID) büyük çoğunluğun veremeyeceği açık.. Ayrıca  Amerika’da Seçmen kimliği çıkarmak için bir hüviyet kartına ihtiyaç var ki fotoğraflı hüviyet kartı sahibi olmayanların  sayısı bir hayli fazla.. 


Amerikan Sivil Haklar Birliği uzmanlarına göre  hiç nüfus kağıdı, pasaport, ehliyet vs sahip olmamış insan sayısı 20 milyonu aşıyor.   Yani bu insanların oy kullanma lüksü yok!


Diyelim canlarını dişlerine taktılar  paralarını ceplerine koydular bu sefer de Covid 19 tedbirlerine takılıp uzun bir süre beklemek zorunda kalabilirler…


Sözün özü seçim oyununda halk sadece dekor ... Bu oyun uzun zamandır elitler arasında iktidar değişimi için oynanıyor. Oyunda kuralsızlık kurallaşmış gibi görünüyor.  En iyi örneğini 2000 yılında Bush – Gore arasında yaşanmıştı. . Hatırlayın Al Gore Florida’da 537 oy farkıyla kazandığı koltuğu Bush’a geri vermek zorunda kalmıştı. Çünkü  sistem hak hukuk adalet üzerine değil içiçe geçmiş oyunlar üzerine inşa edilmiştir.


Amerikan sisteminde başkanı seçen halk değil, 538 adet  delegeden oluşan Seçmenler Kuruludur. Her eyalette çoğunluğu alan parti tüm delegeleri kazanmış olur.. Yani en fazla oyu kimin aldığının hiçbir önemi yoktur.. 2000 seçimlerinde Al Gore yüzde 48.4 Bush ise yüzde 47.9 oy almış ama delege sayısı Gore’dan fazla olan Bush  başkan olmuştur. Sonuç Yüksek Mahkemeye taşınmış, al takke ver külah  mahkeme azaları arası pazarlıklar felan fişmekan derken George W. Bush,   Demokratların 8 yıllık iktidarına son vermiştir.


Seçim oyunu  demokrasi adı altında,  halkın özgür iradesini kullanarak yönetimi belirleme gibi bir  söz salatası ardında, elitler arasında  oynanır ve   4 yılda bir halka karşı, halka rağmen ve halk kullanılarak  sahneye konur.   Amerikan seçimleri ile pek bir ilgili, geleceğini bu seçimlere bağlayan, Biden ile Trump’ı kıyaslamaktan bir hal olan zevat şunu bilmelidir ki öndeki kuklaların ardında karmaşık derin yapılar karar verici olanlardır ve kim Beyaz Saraya gelirse gelsin yön verici onlardır.  


Banu AVAR

4.11.2020




***

"Trump büyük ihtimalle dört seneyi daha göğüsler, ama seçimler sonrasında Soros beslemesi BLM ve Lübnan'daki SSNP'nin ABD ayağı ANTIFA sokağa salınacak gibisinden duyumlar alıyorum. 

Hele de oy çalma olayları hiç bir seçimde bu kadar tavan yapmamıştı. Demokratlar hemen hemen her eyalette oy çalma işlemlerine ağırlık verdiler. Liberaller işi resmen yüzsüzlüğe vurdu.

Kukla Biden ve arkasındaki Londra bankerleri, Britanya İmparatorluğu ile birlikte kırmızı alarmdalar. Hele FED'nin Hazine Bakanlığına devredilmesi işlemlerinin başlatılmasından sonra, yalnız ABD'deki değil, bütün dünyadaki siyonist tefeciler Trump'i düşman ilan ettiler. 

Adamın suçu, Çin'deki Illuminati'nin Li Ailesi'nin çıkarlarını değil de kendi ülkesinin milletinin çıkarlarını savunuyor olması. Küreselci emparyalistlere, Yeni Dünya Düzenci neoconlara ve neoliberallere çok kötü bir darbe indiriyor." 

Güşan Yediç / 30 Ekim 2020, Amerika


"Trump hiç bir zaman Korona'ya yakalanmadı. O olayın nedeni, suikast girişiminde bulunulacağı haberi alındığı için Trump Beyaz Saray'dan uzaklaştırıldı.

Anketlerde Trump'ın Biden'in gerisinde kaldığını iddia eden, siyonist masonlardır. Türkiye'de mason köpeği medya da bunu tekrarlıyor devamlı. Gerçek ise, başından beri tek bir gün bile Biden'in Trump'ın önüne geçmediğidir. Medya kartelinin satın aldığı o anketçi sıfatlı satılmış soytarıların lafını ciddiye almayın. Trump bu seçimi iki ay önce kazandı, ama demokratlar hala bütün eyaletlerde oy çalıyorlar... Seçimden sonra ortalık karışacak!

İŞİN GERÇEĞİ ŞU

Avrupa'da da kilise ile siyonist masonlar çok kötü kapıştılar. Tabii ki siyonistler açık açık biz kilise ile savaşıyoruz diyemeyecekleri, okların kendi üzerlerine yönelmesini istemeyecekleri için, her zamanki gibi bakın Müslümanlar terör estiriyor çığırtkanlığı yapıyorlar.

Kilise'nin Trump'a yönelik desteğinden sonra, çıldırdılar ve Trump'a yönelecek desteği engellemek için aptal Hristiyan kesimi yanlarına çekmeye çalışıyorlar. Türkiye'deki ürkekler ve siyonist medya da bu gerçeği halkımıza duyurmaya cesaret edemiyor. Olayın aslı bu...

Kilise ile siyonistler arasındaki savaşta kiliseyi destekliyoruz.

Allahsız küreselci siyonistler ile işimiz olmaz."


Güşan Yediç / 03.11.2020

Not: Fransa konusunda tapınakçılar bile Macron'u kınadılar.



Başpiskopos Vigano'dan Trump'a Açık Mektup

"Great Reset"çileri durdurun ! / link

Archbishop Viganò: Open Letter to Donald Trump, Warns About

‘Great Reset’ Plot to ‘Subdue Humanity,’ Destroy Freedom


As I said when I wrote my letter to you in June, this historical moment sees the forces of Evil aligned in a battle without quarter against the forces of Good; forces of Evil that appear powerful and organized as they oppose the children of Light, who are disoriented and disorganized, abandoned by their temporal and spiritual leaders.

Daily we sense the attacks multiplying of those who want to destroy the very basis of society: the natural family, respect for human life, love of country, freedom of education and business. We see heads of nations and religious leaders pandering to this suicide of Western culture and its Christian soul, while the fundamental rights of citizens and believers are denied in the name of a health emergency that is revealing itself more and more fully as instrumental to the establishment of an inhuman faceless tyranny.

A global plan called the Great Reset is underway. Its architect is a global élite that wants to subdue all of humanity, imposing coercive measures with which to drastically limit individual freedoms and those of entire populations. In several nations this plan has already been approved and financed; in others it is still in an early stage. Behind the world leaders who are the accomplices and executors of this infernal project, there are unscrupulous characters who finance the World Economic Forum and Event 201, promoting their agenda.

The purpose of the Great Reset is the imposition of a health dictatorship aiming at the imposition of liberticidal measures, hidden behind tempting promises of ensuring a universal income and cancelling individual debt. The price of these concessions from the International Monetary Fund will be the renunciation of private property and adherence to a program of vaccination against Covid-19 and Covid-21 promoted by Bill Gates with the collaboration of the main pharmaceutical groups. Beyond the enormous economic interests that motivate the promoters of the Great Reset, the imposition of the vaccination will be accompanied by the requirement of a health passport and a digital ID, with the consequent contact tracing of the population of the entire world. Those who do not accept these measures will be confined in detention camps or placed under house arrest, and all their assets will be confiscated.

Mr. President, I imagine that you are already aware that in some countries the Great Reset will be activated between the end of this year and the first trimester of 2021. For this purpose, further lockdowns are planned, which will be officially justified by a supposed second and third wave of the pandemic. You are well aware of the means that have been deployed to sow panic and legitimize draconian limitations on individual liberties, artfully provoking a world-wide economic crisis. In the intentions of its architects, this crisis will serve to make the recourse of nations to the Great Reset irreversible, thereby giving the final blow to a world whose existence and very memory they want to completely cancel. But this world, Mr. President, includes people, affections, institutions, faith, culture, traditions, and ideals: people and values that do not act like automatons, who do not obey like machines, because they are endowed with a soul and a heart, because they are tied together by a spiritual bond that draws its strength from above, from that God that our adversaries want to challenge, just as Lucifer did at the beginning of time with his “non serviam.”.... 


more to read : By His Excellency Carlo Maria Viganò, Global Research, November 01, 2020, LifeSite 30 October 2020


***


Trump seçimleri büyük ezici çoğunlukla kazanacak.

Amerika'nın her yerinde kalabalık km'lerce konvoylar var.

Geçtiğimiz haftalarda Florida'da yer yerinden oynadı.

California ve Beverely Hills demokratların kalesiydi.

Halk şehirlerini, memleketini geri alıyor.

Elbet seçim sonuçlarını kabul etmiyecekler, elbet ağlaşıp yakıp yıkacaklar. Bu biliniyor.

İkinci Trump 4 senelik dönemine hazır olun.

Kendinizi yalancı medyanın sahte sondajlarına ve haberlerine kurban etmeyin.

Serap Balaman / 1 Kasım 2020


Biden: "We have put together the most extensive voter fraud organization?" link

"açık açık oy sahtekarlığı yapacaklarını söylüyor" Serap Balaman



2016 - 2020 dönemi Trump yönetiminin içindeki çoğu aktor neocon idi. Trump onları kovdu. Yeni yönetimde ise ipler Michael Flynn'in elinde olacak ve onun oluşturacağı kadro, Türkiye için tarihte görülmemiş kadar olumlu.

Güşan Yediç / link



**********************************************************************

Bunları paylaştığım için beni Trumpcı sanmayın, değilim....

Ancak Biden Türkiye için çok çok daha tehlikeli !!!

Çünkü Biden, Suriye'deki savaşın devam etmesini, Kafkaslara sıçramasını istiyor. Zaten hali hazırda Azerbaycan'ın Ermenistan tarafından işgal edilen topraklarını geri alma çabasıyla, öğrendik ki bir çok PKK gibi ayrılıkçılar Ermenistan'a gitti. Ayrıca Biden bir Yunan taraftarı olarak Mavi Vatan'a da karşı !!!

Ben kendi ülkem için endişe ederim, yoksa ABD'deki seçim umurumda bile değil.

Biden ve çevresindekilerinin kim olduklarını öğrenmek istiyorsanız Roger R. Richards - AUYRN Yapımı (link) "A THOUSAND PIECES - A TRUE CONSPIRACY DOCUMENTARY (link)" izlemelisiniz !... Yozlaşmayı, İnsan Ticareti ile Sübyancılığı, MK-Ultrayı ve Suikastleri anlatan bir belgesel... Gerçekler acıtır, ama özgür kılar...


SB







16 Ocak 2017 Pazartesi

Satın Alınan Gazeteciler!..





Alman gazeteci Udo Ulfkotte 56 yaşında dün (14 Ocak 2017) bir kalp krizi sonucu yaşama veda etti. Dünya çapında büyük ses getiren bir açıklaması olmuştu. Gizli servislerin kendi adı ile imzalayarak yazmasını istedikleri konuları önüne koyduklarını ve bütün dünyada ana akım gazeteciliğin böyle olduğunu açıklamıştı. Gazetecilerin satın alındıklarını ve asla özgür olmadıklarını söylemişti. Irak'ta kaldığı sürece kansere yakalandığı söylenen gazetecinin bu üçüncü ve son kalp krizi olduğu söyleniliyor! Arkasında büyük bir gerçeği haykırmış olan bir kariyer bırakarak.

Aktaran Serap Balaman.



"I’ve been a journalist for about 25 years, and I was educated to lie, to betray, and not to tell the truth to the public. But seeing right now within the last months how the German and American media tries to bring war to the people in Europe, to bring war to Russia — this is a point of no return and I’m going to stand up and say it is not right what I have done in the past, to manipulate people, to make propaganda against Russia, and it is not right what my colleagues do and have done in the past because they are bribed to betray the people, not only in Germany, all over Europe."



Basından- 2014:


Dr. Udo ULFKOTTE:  Dış ülkeler ile Almanya arasında büyük farklar var. Dış ülkelerden muazzam reaksiyonlar alıyoruz. Ama Almanya’daki reaksiyonlar tam tersi. Benim için deli diyorlar. Yahut bütün bunların yalan olduğu, uydurulmuş hikaye olduğu söyleniyor. Daha bugün bir İsviçreli Haber Magazinine uzun bir röportaj verdim. Aynı tepkiyi alınca… İşte bütün bunların yalan olduğu vs. Kendisine ”bakın ne yapalım şimdi biliyor musunuz? Kitabımda “Gizli” olarak belirtilen, dünya kamuoyunun görmediği bir fotoğraf ve bir kaç fotoğraf ve belge göstereyim size!” Bunu da yaptım. Ardından beni geri aradı ve: “Böyle birşey olamaz. Siz “gizli belgeler” olarak belirtilen fotoğraf ve dokümanlar üzerine bir kitap yazıyorsunuz ve bunun üzerine yalan, uydurulma hikâye deniyor!” dedi.

Bilmiyorum haberiniz var mı? Uzun bir süre önce, 1988 Temmuz’unda Türkiye’nin komşusu İran’daydım. Amerikalıların kontrolü altında ve Alman gazıyla İranlıların nasıl zehirlendiğini görüntüledim. Bunu da görüntülemem istendi; ama Almanya’da bunun hakkında yazmama izin verilmedi. Görüntüleri başka dergi ve gazetelere vermem de yasaklanmıştı.

Biliyorsunuz 1980’den Temmuz 1988’e kadar sürmüştü. Iraklıların Kürtlere Halepçe’de Mart 1988’de uyguladığı gazlı saldırı herkes tarafından bilinirken, Temmuz 1988 de Alman gazıyla İranlılara uygulanan gazlı saldırıdan kimsenin haberi olmamıştı.

Ve bakın Alman gazeteciler bile bu olaya yalan ve uydurma diyorsa benim bir Alman olarak bu sorumluluğu yüklenmem gerekiyordu. Nasıl oluyor da, bu Alman gazeteciler böyle davranabiliyor? Almanlar Yahudileri gazlarken kendilerini suçlu görmeleri gerekiyor, çünkü Yahudileri gazlamışlardı. Nasıl oluyor da, onlarca yıl sonra İranlılar gazlanıyor. Hiçbir Alman devlet başkanı Tahran’a gidip diz çökerek özür dilemez tabiî. Bu önemsiz bizim için, hem Amerikalıların kontrolü altında olmuş, sorun yok o zaman.

Ben bunu resimlerle belgeleyen ilk gazeteciyim. Hatta CIA bir internet sitesi üzerinden Irak’ın zehirli gazları hakkında belgeler yayınlıyor, bu linki dilerseniz size gönderebilirim. Orada başka meseleler ile birlikte 1988 Temmuz’unda Zübeyde Cephesinde, yani benim bulunduğum bölgede, zehirli gaz kullanıldı. Tabii Amerikalıların kontrolü altında ve Alman gazı olduğu yazılmıyor. Öyle ortaya koyuyorlar ki sanki Kötü Saddam bu olayı gerçekleştirdi.

Sonradan canavar ilan edildi. 1990 Ağustos ayından sonra… O zamanlar Saddam iyiydi ve biz Almanlar finans ve politik nedenlerle Saddam ne istiyorsa gönderiyorduk. Silahlar, örnek olarak silah yapımı için teknik donanımlar…

Dr. Udo ULFKOTTE:  Ve aniden Saddam Hüseyin kötüdür denildi. Aptalca olan Ağustos 1990’a kadar Alman halkı için iyi olan Saddam Hüseyin’in bir gecede televizyon izleyicilerine neden Kötü olduğunu anlatmak zorunda kalmaktı. Bu sebeple uydurma bir hikaye bile yazdılar. Bilmiyorum o dönemi yaş olarak hatırlıyor musunuz? O dönemler kuvöz kutularıyla ilgili bir hikaye uyduruldu. Amerikalı bir reklam ajansı -Ellen Norten- tarafından uydurulan bu hikayede, Saddam Hüseyin’in 02 Ağustos 1990’da Kuveyt’te girdiği zaman hastanelerdeki kuvözleri alabilmek için, bu kuvözlerin içinde bulunan bebekleri yerlere attırdığı ve öldürdüğü anlatılıyordu. Bu görüntülere ait fotoğraflar yayınlanmıştı. Ama bu fotoğraflarda aslında oyuncak bebekler bulunuyordu ve ketçapla süslenmişti.


UDO ULFKOTTE: ABD ÇIKARLARI İÇİN YAZAN, 
SATILMIŞ “TÜRK” GAZETECİLER VAR


Dr. Udo ULFKOTTE:  Mesela Türk gazetecilerin isimlerini Almanya’da bulunan Amerikan yanlısı Vakıf ve Organizasyonların senelik raporlarını takip ederek çıkarabilirsiniz. Mesela Atlantik Brücke, Esmunt Institut, German Marshall Fund… Bunların hepsini kitabımda da belirtiyorum zaten. Bunların senelik raporları yayınlanıyor. Bu senelik raporların içinde hangi gazetecilerin Amerika’ya davet edildiği ve finansal olarak desteklendiği görülebilir. Ve geçmişe yönelik olarak bu raporlar incelendiğinde, orada ne kadar Türk gazetecinin bu davetlere iştirak ettiği tespit edilebilir. Birde hangi bu vakıf ve organizasyonlar CIA’ye yakın, bakmamız lazım.

Mesela Atlantik Brücke CIA’ye cok yakın. Bu Vakıf “Vernon A. Walters Award” adli bir Ödülü veriyor. Yani “Vernon Walters Ödülü”. Bu Varnen Walters tanınmış bir CIA üst yöneticisiydi. CIA’ye yakın olanlar fazla da gizli yapmıyor bu işi. Eğer Türk gazetecilerinin isimlerine meselâ Atlantik Brücke Vakfının raporlarında rastlarsanız, Amerikalıların bu gazeteciler üzerinde baskı veya kazanma çalışmaları uyguladığını anlayabilirsiniz. Tabii hangilerinin satılmış olduğunu söyleyemem, bilmiyorum, ama sonuçta sadece Amerikan yanlısı yazmaya başlıyorlarsa, Türkiye’nin çıkarlarına değil de, Amerikalıların istediği gibi Amerikan Askerlerinin Türkiye’deki NATO Üs’lerinde bulunmasına yönelik haberler yayınlıyorlarsa satılmış olduklarını söyleyebilirim. Elbette Amerikalıların etkilediği birçok satılmış Türk gazetecisi vardır denilebilir. Bunlar Türkler için ve Türkiye için değil, sadece Amerikan çıkarları için, NATO bakış açısıyla, Amerikan silahlarının satın alınmasına yönelik sırf Amerikalıların istediği doğrultuda yazarlar.


ABD askerlerine yapılan protestolar ile ilgili:


Dr. Udo ULFKOTTE:  Evet, bu tip aksiyonlar sadece Türkiye’de olmuyor. Örneğin Almanya’nın Eifel bölgesinde ister dinci olsun, ister sağcı ya da solcu halkın çoğu Amerikan askerlerini ülkemizde istemiyor. Çünkü Eifel bölgesinde önceden beri, Alman Halkının rızası olmadığı halde, Amerikan Atom Silahları konuşlandırılmış durumda. Ama buna karşı bir protesto yürüyüşü veya politik bir faaliyet burada yasak. Hemen radikal olarak damgalanıyor insanlar. Aynen Türkiye’de olduğu gibi burada da düşünce özgürlüğü yok.

Önceleri tam bir Emperyalizm yanlisiydim ama bugün Anti-Emperyalist’im.... Emperyalist biri olarak, bu sekil büyütüldüm, eğitildim ve beyin yıkamasını yaşadım. Ve bu sistemin içine entegre edildim. Bu şekilde düşünmem için... artık tamamen NATO’ya ve emperyalizme karşıyım.

Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki sürtüşme, Amerika’nın AB’yi sürekli kışkırtması… Ulfkotte cevabı çok net ve kestirmeden söyledi:

-Savaş istiyorlar… Resmen Savaş…



ek:
World Class Journalist Spills the Beans, Admits Mainstream Media is Completely Fake:(link) videolu
CIA hat seit 1975 Herzinfarkt-Pistole:(link)
CIA'nın Kalp Krizine yol açan Silahı: video ingilizce:




Satılmış Gazeteciler
Politikacılar, Gizli Servisler, Büyük Sermaye, Almanya'nın Kitle İletişim Araçlarını Nasıl Kullanıyor?




ilgili:

Alman medya grubu DW tepkiler üzerine özür diledi Almanya'nın önde gelen medya gruplarından Deutsche Welle Kayseri'deki hain saldırı üzerinden alçakça bir algı operasyonuna kalkışarak iç savaş çığırtkanlığı yapmıştı. DW, gelen tepkiler üzerine geri adım atarak özür diledi.  - 18.12.2016 /Haberiyakala


PKK terör örgütünün en büyük destekçilerinden Almanya'nın önde gelen medya gruplarından Deutsche Welle (DW) aşağılık bir algı operasyonuna kalkıştı. "Almanya'nın Sesi" olarak kabul edilen DW sebebi ve destekçilerinden biri oldukları Suriye'deki iç savaşın Türkiye'ye sıçradığını ileri sürecek kadar küstahlaştı.

İstanbul ve Kayseri'deki son terör saldırılarını bahane ederek internet sitesinde "Suriye savaşının yeni cephesi: Türkiye" ve "Suriye iç savaşı Türkiye'ye sıçradı" başlıklarıyla haberler yapan ve teröre hizmet etmekten başka hiçbir amacı olmayan bu haberleri sosyal medya üzerinden yayan DW'ye Türkiye'den çok sert tepkiler geldi.

YALANA SIĞINDILAR, Türkiye'den gelen haklı tepkiler üzerine Twitter hesabından açıklama DW, "Türkiye'yi karalamak için uydurma haber yaptıklarını" itiraf edercesine "haberlerinde uzmanların görüşlerine yer verdiklerini" yalanına sarılmaya çalıştı.



Yukarıdaki örnek ile "Medyanın nasıl "yalanla" halkı yönlendirdiğini, proveke ettiğini görüyoruz!..



* * *


Serap Balaman çevirisi…
10 Trilyon Dolar’a mal olan savaş
"Haber Tarihi 16 Mayıs 2016"


“15 Mart 2016 tarihinde neredeyse dünya savasına dönüşecek önemli bir bölgesel savaş olan Suriyedeki savaş altıncı yılına giriyor. Bu Riyad ve Ankara (ve onların müttefikleri) tarafından Suriye ve İrana karşı yeni bir saldırı başlatmak için seçilen tarih.

Birkaç gün içinde, hiç yoktan onlarca Arap uydu kanalları tarafindan İran’a karşı “ultra şahin” tarzı yayınlar ortaya çıkdı. Aynı zamanda, Suudi ve Batı Typhoon ve F-15 ler Türkiye’nin güneyindeki üsse konuşlandırıldı. (Sekiz NATO ve iki Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerini hatırlatıyor)

Bu arada NATO sürekli biçimde Rusya’ya karşı tavrını sertleştirirken, Doğu Avrupa’da dolaylı provokasyonlarını artırıyor.

Moskova’da, Kremlin ilk kez bir dünya savaşından söz etti ve ve Suriye’ye karadan herhangi bir müdahalenin çatışmayı uzatmakla eşdeğer olduğunu vurguladı. Dikkat ederseniz, ne zaman gerçek bir tehlike olsa, Putin medya dünyasından çekilir ve yerini Başbakan Dimitri Medvedev’e bırakır.

Yemen’de bir çok güçlü ABD, İngiliz, İsrail askeri ve lojistik desteğine rağmen saplanıp kalan Riyad (Saudi Arabistan) Rus ruleti oynamaya kalkışdı. Petrol savaşı Rusyayı dizlerinin üstune çökertmedi ve İran’in Suriye’ye askeri ve ekonomik desteğini askıya aldıramadı.

Suriye’de hükümet güçleri Rus uçakları tarafından desteklenerek Riyad ve Ankara tarafından silahlandırılip, finanse edilen isyancıların yerleşim bölgelerine yaklaşıyorlar. Bu, imparatorluğun propaganda makinesinin paniğini açıklıyor.. Suudiler, imparatorluğun savaşlarının büyük karşılıyıcıları. Şimdi Rusya, İran ve Suriye’ye karşı bir savaşta 10 trilyon dolardan daha fazla harcamaya hazırlar. “Özgür” bir dünyada, mali ve ekonomik kriz sırasında, bu milenyumun fırsatıdır.

Birlesik Arap Emirligi Yemen’in bir adası olan Socotra’yı nakit para karşılığı Centcom’a (ABD’nin Birleşik Savaş Birimleri’ne) sunmak için satın aldı. Riyad daha çok ilerliyecek…. Önümüzdeki günlerde garip gelişmeler göreceğiz ”

Çeviren: Serap Balaman
Cumhuriyet Postası / Haberin kaynağı



* * *


Serap Balaman Yazdı…
Suriye Türkmenleri…
"Haber Tarihi 17 Aralık 2015" - Cumhuriyetpostası


Hassas Oyunlar, Hassas Dengeler arasında gerçek durumu okuyabilmeliyiz.

2011 Mart ayında Egemen Batı güçlerinin Muhalif kuvvetler adı altında önceden hazırlayıp kışkırttıkları Özgür Suriye Ordusu , 80 ayrı milleten oluşan paralı asker kadrosu ile Suriye de ayaklanmalar başlatıp, sivil halkı öldürdüler…

Özgür Suriye Ordusu kendisine bayrak olarak Suriye’nin Fransız sömürge tarihlerinden kalan sömürge bayrağını sembol olarak kullandı. Siyah Beyaz Yeşil renklerde olup içinde üç tane kırmızı yıldız olan bu bayrak « Muhaliflerin » sembolü oldu.

Özgur Suriye Ordusu daha sonra El–Kaide ve El–Nusra gibi ülkeye akan diğer cihatcı savaşçı özel ordular ile işbirliği ile büyüdü.

İlk zamanlar PYD ve tüm Kürt güçler Özgur Suriye Ordusu ile birlikte çatışıyorlardı. Suriye Halkını öldürüp, Suriye Halk Ordusuna karşı Siyonist- Evangelist patronlarnın isteği doğrultusunda,. NATO/ Londra/ Vatikan /Washington ve Israil aksında savaşıyorlardı .

PYD ve diğer Kürt güçler ve de Özgur Suriye Ordusu daha sonra 2013 yılında taraf değiştirerek Suriye Halk Ordusu ile anlaşdılar ve bu defa eski dost olduklarına karşı savaştılar.

Suriye Türkmenleri de bu cihatcı savaşçılara dahil edilindi ve hatta Türk Hükümetinin desteği ile, Ana Yurt dışında, Ana Ülkeye bağlı masum kardeşlerimiz kandırılarak EL Kaide ve El Nusra nın kucağına atıldilar ve onlarla birlikte içinde yaşadıkları ülkenin yasal ordusuna karşı savaştılar. İhanet ettiler.

2011 yılından beri bu konuyu her tartışma ortamında dile getirmeme rağmen şimdiye dek ciddiye alınmadım.

Suriye Türkmenleri kardeşlerimiz El kaide ile çok iç içe geçtiler. Su son haftalarda Suriye Devletinin davetlisi olarak Rus Askeri güçleri Suriyede IŞİD a ve tüm Terörist güçlere karşı savaşdalar. Koalisyon ülkelerinin varlıkları ve hava saldırıları yasa dışı. İşgal güçleri durumundalar ve kendi besleyip büyüttükleri terör gruplarını koruyorlar. Operasyon yaparmış gibi yapıyorlar.

Ne Suriye Ne de Rus Askeri güçleri Özel olarak Türkmen kardeşlerimizi öldürmüyorlar. Terörist unsurlar ile iç içe geçmiş ve birlikte yaşayan elemanlar hava saldırısına uğruyorlar ve bu ne yazık ki Türkmen kardeşlerimiz. Acılari bizim acımız. Fakat bu güne kadar kimse bu olup bitene ses çıkartmamış ve seyirci kalırken şimdi mi herkesin aklına geldi Suriyede Türkmenler olduğu?

Bir anda herkes anında tepki veriyor. Yeni mi uyandık??? Nato/ Vatikan/ Israil/ABD/ Londra aksı Kürt enerji koridorunu kurmak için BOP planı çerçevesinde hareket ederken , Bizden istenen Suriyeye karşı savaşa girmemiz. Bundan iyi bahane olmaz.

Oysa ki Suriyeye karşı bu kanat ile birlikte hareket edersek, onların savaşını meşrulastırmış olup, kendi ellerimizle Kürt Koridoru, Barzanistan ve ileride olacak Büyük Israil’in kuruluşuna yardım etmiş olacağız ve karşımıza Suriye, Rusya Çin'i alarak.

Gerçekten istediğimiz bu mu ? Türkmenler konusunda ortalık yangın yerine dönüşürken soralım bakalım.. 2011 yılından beri Suriyeli Türkmen kardeşlerimizi çiğ insan ciğeri yiyen katil sürüsü ile işbirliği yapmalarından neden kurtarmadık? Neden şikayet etmedik?



SERAP BALAMAN
(başharflerimizin benzerliği yanıltmasın, yukarıdaki yazı ona aittir bana değil, Serap olayları net olarak değerlendirebilen çok değerli bir arkadaştır.)






ilgili:










Yeni Dünya'nın Türkiye'ye yönelik tehditleri artıyor




Dünyamızın artan nüfusuna karşı azalan doğal kaynakları ile bunların özellikle zengin ülkeler tarafından paylaşılıyor olması göz önüne alındığında önümüzdeki yıllarda Türkiye olarak ne tür önemli sorunlarla karşılaşabileceğimiz konusu ciddi şekilde gündeme gelmekte. 

Ali Külebi, 2008


İşte bu sorunların boyutlarının üniter yapımızı ve bağımsızlığımızı etkileyecek olması da ülkemizde bugün milliyetçi-ulusalcı kesimin yenidünya düzeninin topraklarımızdaki temsilcilerine, yani küreselcilere karşı mücadele etmesini gerekli kılıyor. Başta ABD olmak üzere küreselcilerin arkasındaki güçlerin ve kullandıkları başat araç olan Batı kapitalizmin kendi çıkarları doğrultusundaki isteklerinin ise sonu yok. Bu sonsuzluk nedeniyle yitirilmiş milli kuruluşlar ve yitirilmekte, yabancılara yok pahasına satılmakta olan öteki varlıklarımız bizi maalesef adı konmamış ama sömürgeci olduğu açık olan bir yörüngeye teslim ediyor. Yenidünya düzeninin özelliği bu uygulamanın bir veya birkaç ülkede gerçekleştirilmesi değil. Bu olgu sömürülmeye uygun ve doğal kaynakları olan bütün ülkeler için geçerli. 

Ülkelerin kontrol altına alınmasındaki önemli bir diğer yöntem de ulusal kurumların ele geçirilmesi. Hatta yenidünya düzeni, yerleşmek istediği ülkelerde kendi çıkarlarına dönük yasalar çıkarmayı da sistematik bir uygulama haline getirmiş durumda. Bu olgu ise devlet sistematiği ve bağımsızlık açısından kabul edilemez bir husus.

Uygulamada bu yeni sömürgeciliğin en önem verdiği yöntem ülkelerin küçültülerek zayıflatılması ve daha kolay kontrol edilebilirliğinin sağlanması. Batı ülkelerinin bu hususta çok deneyimli olduğu ve nerede ne gibi yöntemle ülkeleri kontrol altına alacağını çok iyi bildiği açık. Yerine göre etnik milliyetçilik, yerine göre işbirlikçi kesim ve onların kontrolündeki yazılı ve görsel medya ve son zamanlarda çok daha etkin olduğu ortaya çıkan ümmetçi kesim bu konuda onlar için yararlı enstrümanlar.

Yeni sömürgecilik yöntemiyle zengin ülkelerin çabaları ortadayken aslında dünya bütününde bu zengin ülkelerce Sovyetler Birliği'nin dağılmasının yarattığı boşluktan doğan müstakbel nüfuz alanları için kendi aralarında kapışmanın da hala sona ermemiş olması önemli ve dünya barışını tehdit eden bir diğer unsur. Zira bu topyekün sömürünün yanı sıra ABD ve dünyanın öteki klasik sömürgeci ülkeleri arasında gizli bir paylaşım mücadelesinin yaşandığı da bir gerçek.

Bu durum, dünyanın birçok bölgesinde ya yeni çatışma dinamikleri yaratmakta ya da mevcut sorunları büyüterek sürdürmektedir. Petrol zengini Ortadoğu'daki çatışmaların temelinde de bu ince nüansların yattığını söylemek mümkündür. Yine madalyonun öteki yüzünde ABD açısından ortaya çıkan yeni fırsatlar da söz konusudur. 

Yenidünya düzeninde ortalığı boş bulan ABD, yeni koşullarda kendisini avantajlı duruma getiren askeri ve politik üstünlüğünden yararlanmakta tereddüt etmemektedir. Bunu da öteki devletlere örnek/ibret olsun diye güç gösterisiyle ortaya koymaktan hiçbir şekilde kaçınmamaktadır.

Nitekim ABD'nin 1991'de Irak'a saldırdığı ilk Körfez Savaşı ve bunu izleyen Afganistan işgali ile İkinci Körfez Savaşı birer güç gösterisiydi. Başka bir deyişle bu savaşlar yeni döneme özgü emperyalist müdahaleler serisinin başlangıcını oluşturan önemli bir dönüm noktasıdır. Sırada, bize komşu İran ve Suriye gibi ülkelerin olabileceği ihtimali bizim yaşadığımız coğrafyanın özelliğini ortaya koyarak karşı karşıya kalabileceğimiz problemleri de söz konusu ediyor.


YENİDÜNYA DÜZENİNİN KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ


Küresel sermayenin çıkarları gereği dünya çapında çelişkilerle örtülü, büyük toplumsal ve uluslararası çalkantılar, savaşlar ve iç savaşlarla karakterize edilebilecek yeni bir döneme girmiş olduğumuz açıktır. Bunun bütün işaretleri bugünkü konjonktürde mevcuttur. Üstelik küresel güçler de bunun farkındadır. O nedenle de liderliğini şimdilik kabul ettikleri ABD'nin önderliğinde tüm hazırlıklarını buna göre yapıyor olmaları "normal" karşılanabilir. Dünya artık bir bütün olarak, bir topyekun savaş öncesini andıran sinyaller vermekte ve yenidünya düzeninin bundan sonrasının Irak ve Afganistan gibi acılarla dolu yeni çatışma ve savaş alanları ile sürmesi söz konusu. Bu bağlamda konuyla ilgili olarak şu tespitlerde bulunabiliriz;

- Yenidünya düzeni, sömürgeciliğin günümüze uyarlanmış şeklidir.

- Burada eskiden sömürgeci devletlerin yerini küresel, yani uluslararası sermaye ve şirketler almıştır.

- Bu yeni düzen acımasızdır. Çıkarları uğruna ittifaklara girişebilirken aynı zamanda da bir tek kutupluluk içerir.

- Saldırganlık küresel güçlerin sömürülmesini istedikleri her bölgeye yönelik bir istidat gösterir. Ama jeopolitik konumumuz açısından en büyük tehdit merkezi Türkiye'dir.

- Enerji deposu olan Ortadoğu "BOP" gibi bahanelerle kontrol altına alınmaya çalışılırken bölgenin en güçlü ülkesi Türkiye'nin bundan etkilenmemesi olanaksız olacaktır.

- Küresel tehditler açısından bölgesel ve ulusal açıdan bizi etkileyecek hususlar; terör, küresel terör, olası etnik çatışmalar, radikal akımlar, ekonomik istikrarsızlık ve problemler ile çevremizdeki artma eğilimi gösteren kitle imha silahlarıdır.

- Giderek küresel sermayeye daha çok teslim olma yörüngesine girip ulusal değer ve tesislerini yitiren ülkemizin "yenidünya düzeni"nin vahşiliğine karşı hazırlıklı olması ve önlemler alması gerekir.



YENİDÜNYA DÜZENİNDE ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER


- Dünyada artarak süregelen hegemon baskılar sonucu ulus devlet bilincinin artacağı veya artması gerektiği gerçeği gün geçtikçe ortaya çıkmaktadır.

- Süreç içinde uluslararası ittifakların önem kazanması söz konusu olacaktır.

- Türkiye olarak bağımsız kalmak için yeni, güçlü ve gerçekçi ilişkiler kurmak durumundayız. Bu ilişkilerin bizim doğumuzda Türk Avrasya'sı coğrafyasında olduğu gerçeği de ortadadır. Çünkü küresel güçler, din, kültür, ekonomi ve askeri yönden ülkeleri kontrol altına almak istemektedirler. Buna ancak bizle beraber olan soydaşlarımızla karşı koyabiliriz.

- Kültürde ve dilde ulusal kimliğin korunması üniter bütünlük açısından vazgeçilmezlerimizden olmalıdır.

- Bugün emperyalistlerce yapay etnik gruplar yaratılarak üzerimizde bölünme senaryoları üretilen Anadolu ve özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun bizim açımızdan tarihsel gerçeği de bu nedenlerden dolayı açıktır.

- Ne var ki şimdiden hazırlıklı olmamız gereken bir gerçek vardır ki, o da, ABD'nin özellikle 2015'den sonra bölgede güç kaybedeceği gerçeğidir ve Türkiye'nin bu geleceğe, belirleyici güç olarak hazırlıklı olması gerekmektedir. Bu bağlamda ulusalcı/milliyetçi çizgide, teorik zemine Türkçülüğü oturtarak daha gerçekçi yaklaşımlarla bir politika belirlemek ve bu politikayı hayata geçirmek, uygulamak için daha hızlı hareket etmek kaçınılmazdır. 

Bu söz konusu vahşet ortamında milletimizin çıkar ve bekasını her ne pahasına olursa olsun garantiye almamız gerekir. Bunun yolu da yabancı tesirleri silkip atmaktan geçer.


Ali Külebi
Yeni Dünya'nın Türkiye'ye yönelik tehditleri artıyor
Ekonometri, Sayı:31, Eylül-Ekim 2008




UYGARLIK ŞİZOFRENİLERİ VE TÜRKLER
Dr. Dursun AYAN 

“KENDİLİK ALGISI” VE “BAŞKASININ BİZİ” BİLGİSİ

Son yıllarda piyasalara bir kavram olarak düşen “uygarlıkları çatıştırma” işi için tasarlanan çerçeve çok genel olarak “biz” ve “başkası” ayrımlarına dayanmaktadır. Çerçeveye yerleştirilen  “biz” ve “başkası”, piyasası yükselen cazip bir deyimle “öteki” ayrımında kendini gösteren manzara, “bir başkası”nın “biz”e (“ben”e) kendi iktidarı için dolaylı veya doğrudan bir dayatması olmaktadır. Bununla beraber, bunlar aslında “biz”in kendimizi algılamak ve konumlandırmak konusunda eksikliklerimizle belirlenen, hatta kabullenmeye meyyal olduğumuz şeylerdir. Kendimiz ve başkası üzerinde kurabileceğimiz egemenliğimizin erozyona gelir taraflarıdır. Çünkü “kendilik algımız”daki eksiklikler başkasının bizde dayatmalar yaratacağı en önemli boşlukları oluşturmakta; “biz”de kendimizi  “başkası”nın “biz”i çerçevesinde algılayabilme tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktayız.

“Biz” kim olarak varız?

Doğu-Batı çatışmasında Batının Doğuya mal etmeye can attığı “Barbar Türk” olabileceğimiz gibi Doğu İslâm Dünyası’nın dinî gidişatını pek de beğenmediği, Batıya yaklaştığı ve yakınlığı için, özellikle, bazı Arap ve Pers söylemlerde “İslâm’dan tard edilmek istenen Türk” olabiliriz. Hangi tarafın bilgisiyle olur ise olsun, böyle bir durumda  “alınganlığa düçâr” olan herkes bir  “kendilik algısı” sorunu ile karşı karşıya kalabilir ki bunun sonucu bireysel ve toplumsal boyutlu gönül ve kültür göçgünlüğü (depresyon) ile özümüzde iktidar kaybının başlangıcıdır. Gönülde ve/ya toplumda göçgünlük yaratabilecek bilgi bu bilgiyi ortama bir silah (teknoloji) olarak süren odağın yani, “başkası”nın bir tasarısı olabileceği gibi, bilgiye muhatap olan “biz”in bu bilgiyi olduğu gibi kabullenmeye meyletmesiyle yakından alakalıdır. Ancak böylece amacına ulaşmış olacaktır.

Yıllarca ordu sevk edenlerin, aklı başında büyük stratjistlerin bile temkinli kullandığı ama bugün bürokratından tutun da gazetecesine, politikacısına kadar herkesin ağzını ballandıra ballandıra kullandığı strateji (strategicon) kavramını burada bir ölçüye kadar anımsamak olasıdır.

Son çeyrek yüzyılın Türkiye siyaset mugalâtalarında “bilgi toplumu” kavramı asla ve asla sosyolojik boyutuyla kullanılmadığı gibi “sosyolojik bilginin” bilgi toplumu kavramı içinde algılanması da “iflahsız dertlere düştüm” deyip perhize girmeyen adamın çırpınışı gibi netameli ve özünü ezer (mazoşist) niteliktedir. “Kendini algılamak”, “sana seni şöyle ya da böyle algılatmak” nasıl bir bilgiye denk gelmektedir, bunun toplumsal bağlamı nedir, konu uygarlıklar çatışması piyasasında neden önemlidir?

“Bilgi toplumu” denilince sadece bilgisayar ve diğer mühendislik teknolojileri kullanmayı anlayan “düz ayak transformasyon müptelaları”nın yaygın olduğu, uygulamaya tapınan (tekno-fetişist) toplumsal kesimlerde, diğer uluslara ve onların teknolojisine, bilimine kapısını kapattığı zaman tüm kötülüklerden kurtaracağını sanan “muhafazakar alınganlar”ın oluşturduğu kesimlerde bilgi beşerî ve teknik boyutlarından mahrum edildiği için asla algılanamayacaktır. Çünkü bilgi toplumuna dahil olmak çok yönlü “kabullenişleri” ve “farkındalıkları”  zorunlu kılmaktadır. Bu işe herkes gönül verememekte, belki gönül vermiş taklidi yapmaktadır. Dolayısıyla bilgi ile etki alanı yaratan ileri toplumların iktidarına karşı çıkanlar ve hâşâ, onlara göre kıble ayarlayanlar biri birinden ayırt edilemez hale gelir.

Tekrar konuya dönülürse: “Uygarlıklar Çatışması” görüşünün günümüz Türkiye’sinde farklı mensubiyet çevreleri tarafından farklı okunduğu ve algılandığı bilinmektedir. Azınlık bir öbek eleştirel tavır sergilerken diğer bir öbek tüm dünya tarihini açıklayan şifreyi bulmuş gibi rahatladı. (hazır Tevrat’ın ve Leonardo’nun bile şifresi bulunmuşken) Konuya duyarsız olanlar ve ilgilenmeyenler de var; belki onlar biraz daha şanslı çünkü olumsuz bilgiden etkilenmeyecek kadar güvenlik içindeler. Bir ölçüye kadar bunlar kendi iktidar anlayışları “kendilerinde” kalan insanlar.  Hele ki Onbir Eylül (9/11) Olayı’nın patlak vermesiyle tarihî bilginin laboratuarda test edilmişçesine, bilimsel ve pozitivist bir etki yaratmasından sonra “kendinde” habersizlerin ve duyarsızların şansı daha da yüksektir. Özellikle pozitivizmi eleştiride geri durmayan çevrelerde; hem de beşerî bilimler, hele de, tarih denilince memlekette akan suların durulduğu, durulan suların bulandığı ve tarih bilinci eksikliğinden yakınmaların düşünce bulutlarını kapattığı şu günlerde.

Türklerin tarihini at heybesinde veya terkisinde beyhude bir hayat gibi gören samimi gündelik hayat solcuları ve bunun böyle olduğuna hulus-u kalp ile inanan samimi, hamasete ve dinine düşkün milliyetçiler için denecek bir şey yok. Ancak Türk kültürünü (hatta uygarlık demeyi gerektiren çok neden de var)  dünya tarihinde etkin rol oynamış kültürlerden biri olarak değerlendirenler “uygarlıklar çatışması” olgusu içinde Türkleri nasıl konumlandıracak, bu fikre ne diyecek ve kendi iktidarları için bu atı nasıl gemleyecek? Bu konumlanışı sadece gazete ve televizyon haberlerine, bilemedin evimizi sabahçı kahvelerine çeviren televizyon tartışmalarına dayandırmayıp tarihî bir boyut kazandırmaya çalıştığımızda bu tarihî konumlanış bugüne ve geleceğe yansıyacak ne gibi ipuçları verecek? Yoksa yıllardır ufak tefek, mütevazı ama uzun soluklu Türkmen atıyla göçen bu insanları yarışlarda, bahislerde göz dolduran İngiliz veya Arap atına mı bindirecekler?

Başka sorular da var; uygarlık çatışmalarının olduğu dönemlerde Türklerin farklı konumlanışından söz etmek mümkün müdür? Belirli uygarlık öbekleriyle Türklerin ilişkisi nasıldır? Bazı uygarlık öbekleri çatıştı da Türkler bunun cefasını mı çekti? Yoksa “uygarlıklar çatışması”ndan daha farklı bir başka uygarlıklar ilişkisinden söz edebilmek olanaklı mı? Bunu gözümüze almaya gerek var mı?  Tarihin gerilerine giderek bu konuları Huntington’un görüşüyle karşılaştırmaya çalışalım. Olur ki sürekli çatışmaya giden göçebe (?) atından zaman zaman inip bir uygarlık ortamında soluklanmak veya “iki arada bir derede kalmanın” griliğinden dem vurmak söz konusu olabilir. 

YA ÇATIŞ YA BARIŞ:  SİYAH-BEYAZ MUGÂLATA

Huntington’un “uygarlıklar çatışması” dediği şey  “savaşmak” ise, bu durum farklı kültür ve uygarlıklar için yeni bir olgu olmadığı gibi, aynı uygarlık öbeklerinde olup da bölgesel, dinî ve meshebî iktidarlar için biri birini gözünü oymayan, kanını akıtmayan kavim nerede ise yok gibi. Eğer onun kastı bu günü de görüp geleceği tahmin etmek ise bu iş başka; bu durum kehanet değil “ön deyi” veya “kestirim” (prediction), hatta sibernetik olmalıdır. Bunu söyleyen de, kim olursa olsun, her çağda insan gerçeğinin bir yanını ifade eden herhangi biri olmaktan ileri gidemeyecektir. Yok, hep savaş ön koşuna çıkartılarak, bir bayrak yarışı takımına katılır gibi farklı zamanlarda farklı uygarlıkların insanlığın hizmetine koşulduğu görmezlikten gelinecekse, Huntington’un yaptığı, sanki yokmuş da onun demesiyle canlanacak olan savaş düşkünlüğünün tellallığı olacaktır. Ya da Huntington, bilemedin, Haçlı Seferlerinden birinden veya İstanbul’un Fethi’nden veya bilemedin Japonya’ya atılan atom bombalarından hemen sonra ahirete intikal ederken son sözünü söyleyen ve kendisinden sonra da dünyanın değişmeden kalmayacağını sanan bir fâni olacaktır.

Bu durum aslında bir kaç açıdan önemlidir; birincisi Huntington’un bir Amerikan(sı)/(cı) düşünür olmasından gelebilir. Çünkü Amerika, kendi özgün beşerî bilim (humain science)  kadrolarını yetiştirmekte önceleri Avrupa entelektüeline, sonraları ise Amerika’da tutunmak için Amerikan gerçeğini görmeden Amerika(cı) olan devşirme parlak zekâlara bağımlı kalmaktadır. Aslında, bu Anti-amerikancılar ve Amerika aleyhine konuştukça kendilerini aydın sananlar için de geçerlidir ve onların durumu daha da vahimdir. Özellikle Amerika “Doğu” sorununa bakmada Müslüman-Yahudi ve/ya din-mistisizm gerilimde kalırken şimdi bu gerilim Angloamerikan-Avrupa Birliği gerilimine kaymaktadır. Hal böyle olunca, genellikle Doğu ve özellikle de Türkler yetersiz okunmaktadır. Ama şunu da belirtmek gerekir; Oryantalizme karşı laf söylemekten başka yeteneği olmayan “miskin meşrep” doğulunun yanında Amerikalıların Doğu araştırmalarına katkısı teşekküre değecek kadar önemli ve etkilidir.

BEŞERÎ BİLGİNİN TEKNOLOJİSİ

Böyle okunmak, böyle bilinmek Türkler için bir mukadderat olmuş gibi. Aslında bu eksiklik, Türklere yaklaşımda, tarihin bir maluliyetidir. Gerçi bizim de bilim ve uygarlık tarihini dikkate almayan Batı okumalarımızda pek onlardan eksik kalır yanımız yoktur.  Türkleri yetersiz okumak bugün sadece Amerika için değil Araplar ve İsrailler için de geçerlidir. Hatta bir adım daha ileri gidelim. Kendi dışındakilerin bilgileriyle kendini okuduğunu sanan Türk düşünüm (entelektüel) geleneği de burada bir yerdedir. Biz Türkler yerli okumaların dışına, son zamanlarda hemen hemen sadece İngilizce’ye dayalı okuma daralmasında bakarken belki de Amerikalılar ve Araplardan da daha büyük bir epistemik sıkıntı, zafiyet içindeyizdir. Bu “epistemik zafiyet” dışımızdan bize gösterilen, bilerek veya çaktırmadan dayatılan iktidar çerçevelerini görmemize engel olmaktadır.

Doğu sorunu içinde (sorun mu?) Türklerin ayrı bir yerinin olduğunu belki de günümüz yabancı beşerî bilimcileri Karl Marx’ın yaklaşık 150 yıl önce dikkate aldığı kadar bile dikkate alamamaktadır. Yöntem açısından bile, ideoloji babası olmasına rağmen, Marx’ın, önce “Doğu Sorunu”nu bir kenara ayırma gereksinimi duyması, bu bağlamda Türk tarihi gerçeğine bakışındaki ideolojik engel denebilir ki Pragmatist Amerikan ideolojisinin önündeki engelden daha az tehlikeliydi. Fransız Aydınlanmacılar ve Türkiye’deki parti ve tarikat merkezli yerli milliyetçi ve dinci entelektüeller, sosyalist havalarda sivil toplumcu bilgi meraklıları da batılı pragmatistlerle birlikte ele alınabilir. Huntington’a yansıyan yöntem ve epistemik sorun buralarda bir yerdedir. Eğer Amerikan beşerî bilimler geleneği Türkleri doğulular içinde harcı âlem bir öbek olarak görme engelinden kurtulursa hem kendi gerçeğine daha iyi bakabilecek hem (tarih–sosyoloji de dahil) beşerî bilimlere uluslar arası katkısı daha nitelikli olacaktır. Çünkü bugün için Amerika felsefe arayışlarında, bilim, teknoloji ve spor alanında uygarlık unsurlarını taşıyan iyi bir bayrak yarışçısıdır ve bu noktada Amerikan gerçekliğine hakkını teslim etmek gerekir.

İkinci bir konu; aslında Huntington iyi bir Amerikalı olabilir ve ulusal bilinci yüksektir. Durum böyle ise Huntington Amerika’nın askerî gücünün yüksek olduğu bu dönemde konuyu sürekli çatışmaya çekerek çatışma ve savaş simülasyonları (..miş gibi) ile kendini güçlü göstermenin yolunu bulmuştur. Bu konuda mantıklıdır ve bundan Amerika kârlı çıkacaktır. Savaş simülasyonlarıyla ilgili olarak Bodrillard’ın dediği bu olsa gerek; Amerika savaşır, Vietnam, Afganistan, Irak ve yarın dünyanın her yerinde diye bir etki sürekli kendini yeniden işlevselleştirerek, aslında Amerika kısmi kayıplara uğrasa da, Amerikan kimliğini ve etkisini (image) tarihe taşımaktadır. Bunu normal hatta sevinçle karşılamak gerekir. Çünkü Hegel’in dediği, insanda en son gelişen bilinç ulus ve kültür bilincidir. Böylelikle Amerika’yı taklit eden pek çok ulus da tarih ve kültür bilincinin gelişimi için eli kulağa atmış demektir. Böylelikle, Türkler de ulusal bilinç aşınımına engel olup, daha önceki erozyonda gidenleri de geriye kazanabilir.

Eskiden, sadece Sovyet karşıtlığını milliyetçilik ve muhafazakârlık bildiği için, bugün ise Türkiye’nin tek düşmanı olarak sadece Amerika’yı gördüğü için piyasa yapan muhafazakâr gelenek, olur ki Hegel’in görüşünden, Amerika vesilesiyle, nasiplenir. İktidar kavramı açısından bakılırsa ulusal bilincin Amerika için varlığı inkâr edilmez Kaldı ki Amerikan gerçekliğinin kendi içinde tutarlı iktidar anlayışı bu tür egemenlik simülasyonlarını zorunlu kılmaktadır.

Uygarlıklar çatışması anlayışı eğer ulusların biri birileriyle savaşmaları ise zaten baştan bugünkü ayrım esprisini kaybetmiş olduğu gibi dünkü görünümler de bugünküne benzer hatalar ve kabullenişlerle dolu olacaktır. Türklerin, yani ne zamana kadar hangi kavimlerin Doğusunu, hangi kavimlerin Batısını tuttuğu konusu ciddi bir tarih bilgisi gerektiren bu kavmin bugünkü durumu çatışan dünyada biraz daha tartışmaya değer. Zamanlar Fransız Aydınlanmasını gösteriyordu. Batı bir uygarlık anlayışının kuramsal çatısını (temelini) öyle bir attı ki hem de aydınlanma adına. Kendinden önceki Haçlılara rahmet okutacak kadar önemli bir durumdu bu. Aydınlanma, “insanın düştüğü bir ergin olmayan durumdan insanın, gene kendini kendi gayretiyle kurtarması” durumu olarak Kant tarafından tanımlanmıştı. Avrupa Birliği gibi bir olgunun fikir babasının Kant olduğunu unutmamak gerek.

Kant’daki aydınlamadan çıkan Fransız yorum ne kadar ilginç ise Avrupa Birliği’nin de o kadar ilginç sonuçlar doğurmasına şaşmamak gerek. Ancak yüzyıllarını güneşin batışını yakalamak için koşuşturmakla geçiren Türklerin aslında aradığı batan güneş değil, batıdan doğan uygarlık güneşiydi. Bu gün de bundan vazgeçmenin bir anlamı yoktur, ancak Avrupa Birliği üyesi olma halini bir kimlik sorunu haline getirmeden, ama Avrupa’ya takılmaktan da korkmadan. Çünkü Avrupalılar ile bırakın şakacıktan çatışmayı, onlarla adam gibi savaşan Kurtuluş Savaşı kadrosu bile Avrupa’yla ilişkiyi kesmeyi, diğer ülkelere karşı içe kapanmayı düşünmemiştir.

Bazen büyük Türkler (Osmanlılar) dense de Fransız Aydınlamacıları yazdıkları eserlerde Türklere  (Müslümanlara) ve Yahudilere ilginç aşağılamalarda bulunuyorlardı. Reform Hareketi’nin ağa babası Luther Türkleri, muhayyilelerde bir korku ve gazap unsuru olarak Hıristiyanlar üzerine salarken de pek uygarca bir bakış taşımıyordu. Ama o bunu Protestan egemenlik için yapmak zorundaydı. Kaldı ki Yahudilerin Endülüs’ten Katoliklerce “terk-i diyar”a zorlanmaları bunlardan Aydınlanmadan daha erken, Reformla çağdaş bir örnek.  Aslında Katolik Fransa’yı Avrupa’ya karşı Osmanlı yandaşı olarak tutan, Alman Protestan Cihadı’na muhatap olan, kovalanan Yahudilere ev sahipliği yapan Türklerin batının düşmanlığını bu kadar hak etmesinden daha normal ne olabilirdi ki. Bugün herkes diline pelensek ettiği Amerikan düşmanlığı ile kaim değil mi?

Eh, Türk olmak zor meslek anlaşılan; tarih sahnesinde kimseye yaranamazsınız; İster Selçuklu ol Abbasi Halifesi burun kırın etsin, ister Hazarlı ol Yahudi dünyası adını okumasın, ister Cumhuriyet kur Batılı beğenmesin. Doğuda Çinliler de sevmezmiş zaten. Dişlerini temizleyen Türklere “bunlar dişlerini keskinliyor” diyorlarmış. Oysaki Bilge Kağan ile Tonyukuk ne güzel de anlaşıp gidiyorlardı; dönemin “çatışma” lafının büyüsüne kanmadan; ama savaşarak, barışarak; savaşmanın, barışmanın, savunmanın kadrini bilerek, gereğini yaparak. Çatışmanın kuramından daha önemli ve somut bir çatışma göstergesi varsa, bunun uzaydan bile göründüğü söylenen “Çin Seddi” olduğu ne kadar ortadadır.

Batının tutumuna şaşmamak gerek. Çünkü Doğu sahnesinde de Türk Uygarlığı'nın itibarını hakkıyla dikkate almayanlar vardı. Bağdat'ta Halife'nin askeri olursunuz bir dert, Abbasi-Fatımî savaşlarında Bağdat'ı korursunuz bir dert, Bizans'ın, doğu Hıristiyanlığının aktif askerleri olursunuz bir dert, İslamın ve Museviliğin inancını Kafkasların, Hazar'ın ötesine taşırsınız bir dert, yüzyıllarca pek çok İslâm devleti gavura kılıç sallamazken siz Allah yolunda can telef edersiniz bir başka dert, uygarlığın gelişmesine bilimde, felsefede, sporda katkıda bulunursunuz esameniz okunmaz, İran'da devlet anlayışının ihyasında katkınız vardır bunu kimse bilmez, Ulay-ı kelimatullah için Avrupa içlerine kadar savaş açarsınız, Akdeniz'i kontrol edersiniz, bugün tusunami felaketinde kaybettiği candan daha fazlasını kaybeden Açe'ye Hollandalılar ve Portekizliler karşısında anti-emperyalist, anti-koloniyal destek verirsiniz, hutbe okutursunuz gene de iyi müminler listesinde kadriniz bilinmez.

Bugün bile hâlâ Batıya yakın olmanın seküler anlayışından dolayı İslâm dünyası size yüz vermez. Avrasya Müslümanları ve Türkleri adına Lenin'e Sovyet Devrimi'nde destek verisiniz komünistin yanında kıymetiniz olmaz, o gider Pekin'e, Tiran'a yüz vurur. Kore'de komünist bloka karşı fiilen savaşa girersiniz, Moskof aleyhtarlığı yaparsınız hâlâ muhafazakâr politikacınız yeterince Amerikancı olmadığınız için sizi pazarlık malzemesi yapar.

Anadolu insanın deyişiyle "Başkasının biti Türk'ün başında kırılır" da kimse bir şey demez. Çünkü bu bahsedilen etkileşim ortamlarında farklı iktidar çevreleri vardır ve bunların iyi işlerde ortağa tahammülleri yoktur. Dışlanması gerekenler iktidar paranoyaları için işlevseldir. Türklerin dışlanması kadar tarih sahnesi başka ulusların dışlanmasına sahne olmamıştır.

İşte iki dünya; Batı ve Doğu ve arada kaldığı için Arasat’ta olma onuruna en yakın bir uygarlık Türk Uygarlığı. “Uygarlıklar şizofrenisi”ne düşme lüksü olmayan bir yazgı; kendi geleceğini kendi tarih yaratma gücü ile yazmak zorunda olan çile. Bunlara bakmadan, bu konulara kulak kabartmadan uygarlıklar çatışması görüşünde kendimizi Doğuda kolayca kabullenmek, “Doğudasın” diyenlere ses çıkartmamak Batılıyı yanıltmak olacaktır. Çünkü onların da ne yazık ki eleştiriye gereksinimi var. Ya “sen Batıdasın” diyenlerin durumu? Allah korusun, daha beter bir durum, riya dolu. Doğu uygarlıkları içinde etkin bir yeriniz olacak, Batı Doğuya veryansın ettiğinde Türkleri bulacak ve siz doğunun Arap-Pers Şii ve Sünnî piyasalarında  “irapta mahalli” yoklar seviyesinde tutulacak, on iki yüzyıllık tarih sayfalarından silinmek isteneceksiniz.

Önce Edward Said, “Oryantalizm”, eh bir diyeceğimiz yok güzel bir tespit ama Batıda yaşayan bir Hıristiyan Arap bu kavramı pek seviyor. Batının kafasındaki bir şizofreniye doğulu bir isim ve bunu benimsemeye meyyal milyonlarca doğulu. Hani, doğulu düşmanlarının kim olduğunu öğrendi ya bu adamdan. Edward Said Fransız dilinin konuşulduğu ve kültür çevresine girdiği bir Lübnanlı. Acaba Fransız Aydınlamacıların düşünsel yörüngesinde oluşmuş uygarlık ayrımcısı bir zihnin yeni görünümü olmasın?  Ortadoğu’da bir İsviçre yaratılacağına inanan Batı yörüngesinde bir anlayışın kurbanı Lübnan halkının ve Arap devlet anlayışının aczini mi temsil etmekteydi. Batıda öten kuşlardan bile şüphelenen ve doğululuğuna, (Türklüğüne, Müslümanlığına) bu kadar düşkün doğulu birisi bu adamdan neden romantik duygularla bahseder?  Kendini aşağılayanlara hiç eleştiri getirmeyip pozitivzm, felsefe, bilim, batılılaşma denince tüyleri ürperen doğululuk tavrında buna da şaşmamak gerekir. Kendi yerinde kendini algılayarak bulunmak yerine başkasının demesiyle orada ya da burada olma determinasyonunu benimseyen, olmadık bir yerlerde kendini algılayan tüm kültür ve uygarlık çevreleri bu tür göçgünlükleri yaşamışlardır.

Okumalar dışardan bir iktidarın yörüngesindedir. “Her kötülük dışardan gelir, bizde kabahat yok” diyenler kervanına katılmak ayıp düzeyinde bir tutum olacaktır. Dışarıdakinin seni yenmek istemesinden daha mantıklı ne olabilir ki, haklıdır da. Ama asıl sorun kendimizde eksiklik görmeyip, onları giderme yoluna gitmeyip, ağzını açan aslanın ağzına doğru bir koşu yol almaktır. Doğunun kendi iktidarını engelleyen içyapı kokuşması buradan kaynaklanmıştır.

Uygarlıklar çatışması düşüncesinin entelektüel piyasalara düşmesiyle birlikte bir başka düşmanlık konumunu daha öğrenme şansımız oldu. Bu konum XVIII. Yüzyıl sonrası Fransız ve diğer batılı aydınların Birinci ve İkinci Rönesans’a Doğu uygarlığının (Türk, Araplar, Endülüs, Pers) katkısını görmezlikten gelip, Doğu’yu tamamen düşman addeden nankörce tavra benzer emareler taşımaktadır. Uzun yıllar “Karanlık Çağ” yaşayan batının kör yılanlar, köstebekler gibi kendilerine gelen ışıktan rahatsız olması durumunun Rönesans’ta değil de Fransız Aydınlanması’nda kendini daha çok göstermesi bir alınganlığın gecikmiş tezahürü olduğu kadar, yeni çatışmacı kimliklerin kuramsal olarak güçlenmesinin de işareti olabilirdi.

Doğuya bakıldığında ise, uzun yıllarını pasif tasavvufî anlayışlarla, bilim ve felsefe karşıtlığı ile, siyasal gerçeklikleri toplumsal gerçekliklerin önünde algılamanın yarattığı körleşmelerle geçiren bir Doğu karanlık döneminin (VIII-XVI. Yüzyıllar arası hariç)  alınganlığı ve Batı uygarlığının insanlığa yaptığı katkılara duyulan nankörlüğün tezahürü söz konusu idi. Uygarlıkları, biri biriyle yarışsa da, aynı zamanda biri biriyle dayanışan ve birinin bıraktığı yerde diğerinin insanlık bayrağını taşıyan unsurlar olarak görmeyip biri birini karşısına diken Huntington’un Doğuda bu kadar itibar görmesi hiç de anlamsız değildi. Çünkü eleştirel düşünme tembelliği uzun yıllar büyük bir erozyonuna neden olmuş, kolay yandaşlıklar tercih edilmiştir.  Bir futbol maçı iğretilemesi yaparak şöyle demek gerekir: Artık konu maçın sportif niteliği değil fanatiklerinin azgınlığıdır.

Lucien Goldman Kant’ı konu edinen çalışmasında Fransız Aydınlamacıların üst düzey felsefeden pek anlamadıklarını ancak düzayak düşüncelerle ilgilendiklerini belirtmektedir. Bizim burada bu vurguda bulunmamız Fransız Aydınlanmacıların düşünce tarihindekini yerini tamamen inkâr ettiğimiz anlamına gelmemelidir. Ancak bilim ve düşünce tarihi incelemeleri ışığında Leonardo da Vinci, Michalengello ve dönemin aydınlarının gelişmesinde hakkı teslim edilen doğu uygarlık çevrelerinin, Fransız Aydınlamacılarınca olumlu şekilde dikkate alınmaması düşündürücüdür. Benzer durum Doğuda da kendini göstermektedir. Örneğin ünlü Türk-İslâm filozofu Fârâbî kendisinden önceki Yunan düşünürlerini anarak onların hakkını teslim ederken, daha sonraki dönemlerde pek çok kimsenin “Gavur her şeyi bizden öğrendi” diyerek, öncekilerin hakkını teslim edenleri tekfir edilerek hakkaniyetsiz bir üslup takındığı bilinmektedir.

Artık Doğuda iktidarın iç dinamikleri değişmiş, başkasına kötü diyenlerin piyasası yükselmiştir. Batının Doğuya ilişkin bilgi işlevli iktidar mücadelesi, uzun zamanların doğu araştırmaları birikimiyle, bugün gündeme gelebilmektedir. Bu ayrımcı ve çatışmacı (çatışmacılığı sosyolojik kuramlardan olan çatışmacılık olarak değil Huntington’un kullandığı amiyane ve medyatik anlamda kullanıyorum) bir anlayıştır ve insancıl düşünce geleneğinin zayıf halkasını oluşturduğu için eleştiriye muhtaçtır. Ancak Batının tek taraflı çatışmacı anlayışlarını, emperyalizmini eleştiren Doğu-İslâm dünyasındaki modellemeye meraklı, tarihî gerçeklikleri göremeyen ve kendisi dışındaki uygarlık ve kültürlerin hakkını teslim etmeyen anlayış da bir o kadar zayıf bir düşünce halkası oluşturacak nitelikte görünmektedir. Batı karşıtlığının büyüsü insan gerçekliğini göstermeyen bir buğulanmaya neden olduğu sürece tek tek uygarlıkların insanlığa verdiği katkı ve zarar da anlaşılmayacaktır amiyane bilgi türleri piyasa yapacak, ilginç “epistemik cemaatler” oluşacaktır. Bu çatışmacı, simülatif iktidar arayışlarının aynasında her zaman kendini gösterecektir.

Fransız sosyolog Gurvitch, özetle, “tarihçinin korkması gereken geleceğin kehaneti değil de geçmişin kehanetini söylemektir” diyor. Geçmişin bilinmeyeni en az gelecek kadar gizlidir. Bu bilinmeyeni biliyormuş gibi sunarak güne ve geleceğe ipotek koymak bir bilgi müdahalesidir. Beşerî bilgi ile uygulanan bir teknolojidir. Tanjansiyel anlamda iktidar müdahaleleridir. Huntington da Batı dışı dünyanın eleştirmeden iman edeceği bir bilgiyi piyasaya sürerek insanları etkilemiştir. Uygarlıkları çatıştırmak ve bu çatışmada Amerika’yı başa koymak ilk bakışta Amerika açısından bir ayrıcalık gibi görünse de iş Amerikan düşmanlığına dönebilmekte, Amerika(logi) ile onun işe vuruklaşmış (operationel) hali olan Amarika(izim) birbirine karışmıştır. Günden esinle geçmişi anlatmak aceleye getirilmek istenmiştir. Gurvitch’in korktuğu şey başa geldiği gibi, kendini kendi gerçekliğinde ve kendisini engelleyen şeyleri öteleyerek özgürleşebilecek insan eyleminin sosyo-psişik güdüsü arayış içindeki toplumlarda yok edilmek istenmiş, uygarlık arayışlarının yolu tıkanmak istenmiştir. Bu olumsuz bilginin işlevi baş tacı edilmeden, Türklerin art zamanlı ve eş zamanlı olarak Doğu ve İslâm uygarlık öbeklerindeki yeri bir daha dikkate alınmalı, kendilik algısı bir daha zihinlere çağırılmalıdır. 
XVI. yüzyıldan sonra başlayan zayıf tarihsel gidişatın sıkıntıları, zaman zaman tarihcisi (historist) bir alınganlıkla örtülmeye çalışılsa da XX. yüzyıl Türklerin tarih sahnesinde etkin bir rol oynadığını, farklı uygarlık öbekleriyle çatışma ve barışmaya girdiğini göstermektedir. Bu tarihî gerçekliğin önünü ucuz siyasal amaçlı güdülerle perdeleyen anlayışlar Doğunun Batıya en yakın ve en etkin uygarlığında insanların kendilerini ve uygarlıklarını algılamasında gönül göçgünlüğüne neden olmamalıdır.

Uygarlık şizofrenilerinin bulandığı bir alan yaratmak için tarihten bazı ilginç çağırışımlar yakalamakta fayda var. Bu “biz” ve “başkası” ayrımında bugün için ne kadar kısmî kalındığını göstermek, gazete yazısı ile tarih metni arasındaki farkı belirtmek açısından önemlidir. Ayrıca Alev Alatlı’nın bulanık/saçaklı mantık (fuzzy logic) modeline de bir örnek teşkil etmesi bakımından anlamlı olabilir. 1-0, siyah-beyaz, Doğu-Batı yanında çünkü çok değerlilik denilen konumlar akla gelebilir, bugünkü çıkarım öncüllerinin geçmişin öncülleri ile farklı olduğu kendini gösterebilir. 
Bugün Batı uygarlık çevresinde değerlendirilen Yahudiler (Museviler demek tarihi anlamda daha kapsayıcı ve doğrudur) kaynak olarak doğuludur; Filistin (Judaica) topraklarında kurdukları devletler Hıristiyanlar tarafından yıkılmış, hatta Palestinea adı onların izini silmek için Judaica yerine kullanılmıştır. Bugün en büyük düşmanları kuzen kavim olan Araplardır. Kendileri ırk olarak Yahudi (Sâmî) olmayan, dört yüz yıl resmî devlet dini olarak Musevîliği benimseyen Hazar Türk devleti hem İslâm ordularıyla, hem de Bizans ordularıyla savaşmamak için bu yolu seçmiştir diyenler var. Arthur Köstler başta olmak üzere, Doğu ve Orta Avrupa Yahudiliği’nin ırk olarak Türk kökenli olduğunu, Hitlerin Yahudiler yerine ırk olarak Türk olan Musevileri kırdığı fikrini benimseyenler var. Neresi çatışma neresi buluşma? Alman kime kıydı, Roma kimin devletini yıktı?

Hazarların yıkılmasından sonra o topraklarda önemli hareketler olmuş ama son sözü Slav kavimler söylemiş. Türk uygarlık çevresine mensup olan Bulgarlar Slavlarla, Macarlar kuzey Katoliklerle birleşerek uygarlıklar çatışması kuramını haksız çıkarırken, kavimdaşlarının yenilgiye uğradıkları Karadeniz kuzeyi topraklarda Slavlarla mücadele etmek yerine biri birisiyle çarpışan Timur ve Beyazıt gibi iki Türk hakanı da şaşırtıcı bir durum sergilemiş sayılırlar.

“ÇOK DEĞERLİ MANTIK” VE “DİYALEKTİK”İN İKTİDAR SÖYLEMLERİ İÇİN BİR MODELDE KULLANILMASI MÜMKÜN MÜDÜR?

Tarih üzerine sosyolojik, antropolojik vurgulamalarda bulunarak çalışma yapan Sencer Divitçioğlu, Türk tarihinin verilerinden hareket ile “yönetim ve/ya iktidar antropolojisi”  açısından Türklerle ilgili bir ayırıcı özelliğe dikkat çekmiştir. Bunun ayrıntısına girmeyeceğim, ama özetle, Batı iktidar kurma anlayışının Türk tarihinden farklı bir anlayışta olduğudur. Ancak Batı, eğitim, para ve siyasal güç kullanımıyla, tarih yaratanlara “tarih yaratmanız da benim gibi olsun” diye bir model dayatmaktadır anlaşılan. Beşerî bilimlerde yabancı dilde kaynak kullanılması, İngilizce eğitim yaptırılması ve sancılı Batı hayranlığı ve karşıtlığının oluşturduğu psikolojik hava buna bir nedendir. Diğer yandan ulus kavram yerine ümmet kavramının ön koşuna çıkartılarak, sanki ulus olmak on iki asırlık Türk Müslümanlığı ümmet dışılıkmış gibi benimsetilmek istenmiştir. Pers ve Arap kültür çevrelerine bende kılınmak istenen dindarlık ile aşarı din karşıtlığı Türk kültürünün özgün okunmasını engellemektedir. Dolayısıyla özgün sosyolojik ve antropolojik özellikler gösteren Türklerin iktidar modellemelerindeki yerinin Batıdan farklı olduğu anlaşılamamıştır.

Sâmî (Arap-İsrail) uygulamalardan farklı olduğunu gösterecek yeterli çalışma henüz yoktur. Ancak İran coğrafyasında kalınan süre Pers-Türk ve Sâmî kavimlerin dinini kabul etmekten kaynaklanan Türk-İslâm etkileşimlerinin özgün Asya-Türk özelliklerden ayrıştırılması ele alınmalıdır. Bunun malzemesi tarih kitaplarında ve siyasetnamelerde su yüzüne çıkabilecektir. Bu açıdan bakılırsa Türk iktidar kurma düzeninin ana ırası Batı ve Sami düzenden farklıdır, ama ara bir değer, ara bir seçenek değildir. Siyaset dilinin Fars etkide gelişmesi ve iki önemli siyasetnamenin (Kutadgu Bilig ve Siyasetname) farklı etkilerle ve dillerde olsa da aynı kültür çevresinde yazılması düşündürücüdür. Gerçi Göktürk anıtları da bir siyasetname olarak Çince-Türkçe yazılmıştır ama ulusal niteliğin Çin’den de farklı olduğu ortadadır.

İktidarın, oluşturulma aşamalarının bir yerinde, mutlaka bir çatışmayı zorunlu kılacağı kesindir. Ancak çatışma dışı yapı özelliklerinin de varlığını hesaba katmak gerekir. Bu, ara değerlerden çok, bir diyalektik bakışı gerektirecektir. Pers, Batı ve Sâmî okumalara göre Türk siyaset ve iktidar geleneği dışarıda bir yerde sınıflandırılabilir ancak Türklerin etkileşeme girdikleri kültür yapıları ile oluşturdukları siyaset ve egemenlik anlayışları bir çırpıda içinden çıkılacak bir durum olmadığı gibi “uygarlıklar çatışmasında” Huntington’un kolayca yer bulacağı bir konum da değildir. Huntington mutlaka bu kadar beşerî bilim emeğinin, mesaisinin karşılığını almayı hak etmiştir. Ona yapılacak eleştirilerde de beşerî bilimlere katkı olarak çorba tuzu kadar işlev görebilir.

Pratik felsefe alanında kıssaları hep kullanılmasına rağmen gerçek felsefi kimliğini yeni yeni öğrenebildiğimiz engellenmiş, heba edilmiş Nasrettin Hoca’nın “Sen de haklısın” diye bilinen kıssasından kuramsal bir hisse çıkarmaya yeltenelim. Hoca “herkese haklısın derken” saçmaladı dersek Hoca’nın şanına yakışmaz ve bize de uymaz. Alev Alatlı’nın dediği gibi çok değerli bir mantık yürüttü dersek, kıssanın kurgusunu gözden kaçırmış oluruz. Ama Alev Alatlı Hoca’nın eşi gibi konuyu dışardan düşünerek değerlendirirken bir ara yapı yakalayabilmekte, ama kendi haklılığı gündeme geldiğinde yapı çoklu değil iki değerli bir mantığı zorlamaktadır. Şöyle demek de gerekebilir; diyalektik bir anlayışla Nasrettin Hoca kendi gerçeğini ortaya koymaktan korkan kendisi dışındaki gerçekleri kendi açısından anlatanlara kendi bağlamında hak verebilmekte, başkası öyle ayıttığı (dediği) için bilgi sınırlarının haddini bilerek geçici bir epistemik yapı oluşturmaktadır.

Bu bakımdan diyalektik bir yol açma vardır. Huntington da haklıdır, kendi derdini öyle anlatmıştır. Sencer Divitçioğlu da haklıdır. Bir Türk siyaset antropolojisi yaklaşımı çizmiştir. Asıl konu bu iki insanı, Hocanın davacıları gibi, birlikte dinlemeyip dışardan bir karar verme durumunda oluşudur. Ama bilimsel bilginin her zaman “kendi eksiğinin farkında olan” ve “hata yapabildiğini peşinen kabul eden” onurundaki çıkar gözetmezlik gelecek kuşaklara daha sağlıklı bir düşüncenin yolunu açmaktadır.  

Dr.Dursun AYAN (Sosyolog, phil.)
Uygarlık Şizofrenileri Ve Türkler 








"Tarihin kurbanı değil, öznesi olmak istiyorlar. Tanrı'nın gücüyle özdeşleşiyorlar ve kendilerinin tanrısal olduğuna inanıyorlar. Temel delilikleri bu. Bir arketip tarafından alt edilmişler; egoları psikotik bir şekilde genişlemiş, nerede başlayıp nerede bittiğini anlayamıyorlar. Bu kibir değil, gurur değil; egonun en uç noktasına kadar şişirilmesi - tapanla tapılan arasındaki kafa karışıklığı. İnsan Tanrı'yı ​​yemedi; Tanrı insanı yedi."
The Man in the High Castle
Philip K. Dick






5 Ağustos 2015 Çarşamba

KENNEDY





"Bayanlar Baylar,

Gizlilik sözcüğü, özgür ve açık bir toplumda tiksindiricidir ve bizler insan olarak doğamız ve tarihimiz gereği gizli topluluklara, gizli yeminlere ve gizli işlemlere karşıyızdır.

Karşı olduğumuz, dünyayı sarmış durumda olan ve öncelikle; kendi etki alanını genişletmek için gizli saklı amaçlara dayanan kocaman ve acımasız bir komplodur. Bu komplo, saldırı yerine içimize sızmaya, seçim yerine hükümeti yıkmaya, devirmeye, özgür seçim yerine korkutmaya ve kaosa dayalı bir komplo (örgüt-teşkiltar, vs..) dur.

Bu öyle bir sistemdir ki, muazzam miktarda insani ve maddi kaynakları, sıkıca ördüğü askeri, diplomatik, istihbari , ekonomik, bilimsel ve siyasi operasyonlarla birleştirerek, yüksek verimli bir makine haline getirip, emellerine doğru sürükler. Onun hazırlıkları gizlenir, belli edilmez, yayınlanmaz, onun hataları gömülür, gazete manşetlerinde göremezsiniz. Onun (gizli örgütün, teşkiltanın) muhalifleri susturulur, övülmez. Hiçbir harcamaları sorgulanmaz, hiçbir sırları ışığa çıkmaz.

Bu nedenledir ki, Atinalı yasa koyucu Solon (MÖ.6.yy), onu tartışmaktan korkan, kaçan (fikirlerini söyleyemeyen) her vatandaş için suç saymıştır, addetmiştir.

Olağanüstü bir vazife olan, Amerikan Halkını uyarma ve aydınlatma konusunda sizlerden yardım istiyorum. Sizin yardımınız sayesinde rahatlıkla şunu söyleyebilirim, insan doğduğu şekilde olacaktır, özgür ve bağımsız."

J.F.KENNEDY






Amerika'nın 35.Başkanı, 22 Kasım 1963'te suikast sonucu öldürülmüştür. Suikastçı, asker kökenli Oswald olarak açıklandı ve 
ne gariptir ki o da 2 gün sonra 24 Kasım 1963'te öldürülmüştür! 
Oswald aslında kısacası MK ULTRA PROJESİ olan bir Mançurya Kobayı'dır. - SB


Başkan Kennedy Konuşması 












Zamanın CIA direktörü Allen Dulles, Princeton Üniversitesi'nde 1953'te 
şöyle bir konuşma yapmıştır: 


"Hedef 'insan zihnindeki savaşı' da kazanmaktır. Bu savaşın ilk cephesi propaganda, depolitizasyon ve sansür ile kitlesel sindirmeyi sağlamaktır. İkinci cephe ise bireyin beyninde kazanılacaktır; hedef beyin yıkama, zihin kontrolü, ideolojiyi değiştirme ve gerektiğinde birçok Mançurya Kobayı (Manchurian Candidate) yaratabilmektir!" 


Mançurya Kobayı (Manchurian Candidate) kendi iradesi dışında, bir takım beyin yıkama seanslarının, ilaçların veya hipnozun etkisiyle başkalarının istediği bazı eylemleri yapanlara verilen isimdir. 


Kelime Mançurya'dan ve Kore savaşından gelmektedir. Kore savaşı sırasında Amerikalı askerlere Çinliler tarafından bir dizi beyin yıkama deneyi ve işkencesi yapıldığı bilinmektedir. Bu terim Frank Sinatra'nın ünlü 'Manchurian Candidate' filmine konu olmuştur. Filmi CIA finanse edip çekmiştir. Hedef tehlikeyi büyük gösterip devletten bu konuda fonlar alabilmektir. Filmde robotlaştırılan bir Amerikan subayının nasıl ulusal güvenliğe zarar verdiği anlatılmaktadır. 


Bilimsel yöntemlerle ideal bir Mançurya Kobayı yaratma arayışı, nazilerden beri süre gelmiştir. Soğuk savaşla birlikte, bu konuda KGB ve ABD'li istihbarat örgütleri içindeki araştırmalar hız kazanmıştır. Klinik Psikoloji, psikaytri, nöroformakoloji, elektrofizyoloji ve parapsikoloji bu hedefe ulaşmak için kullanılmıştır. 





CIA BİLİMADAMLARINI NASIL AVLIYOR? 


CIA'nın, Amerika'daki her üniversitede anlaşmalı öğretim üyeleri vardır. Bunlar, ulaşılması gereken kişiyle önce dostluk kurarlar. Bazı konularda yardım ederler. Amerika'daki üniversitelerde araştırma yapabilmek için, NIH (Amerikan Sağlık Teşkilatı) gibi kurumlardan grantler (araştırma parası) alınması gerekir; oysa bilim insanları üniversitelerde kalıcı pozisyon bulamazlar. CIA bu biliminsanlarının grant almasına ve kalıcı pozisyon bulmasına yardımcı olur. Bu yolla kazanamadığı bazı kişileri ise tehdit ve şantajla elde etmeye çalışır. Bu konuda Dr. Harvey Weinstein'nin yazdığı " Psikiyatr ve CIA" isimli kitap, bu kişilerin CIA'ya nasıl devşirildiklerini ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Ayrıca John Marks, ünlü "Mançurya Adayını Arayış" isimli kitabında bilim adamlarının hangi yemlerle tavlandıklarını detaylı anlatmaktadır. 


Her şeyden önce bu bilim insanlarına garantili, kalıcı pozisyon ve grant (araştırma fonu) parası verilir. Ayrıca CIA ile ilgil yaptıkları işlerden de özel uzmanlık ücreti alırlar. CIA ile birlikte çalışan bir biliminsanının kolay kolay sırtı yere gelmez. Yani biraz daha fazla refah ve güven için bu bilim adamları tavlanır; çok kritik işlerde çalışanlar ise daha sıkı kontrol edilmek için skandala yol açarak bilgi veya şantaj olguları karşılığında veya durumlarla sürekli tehdit altında tutulurlar. Bu biliminsanları, her zaman CIA'ya çalıştıklarını bilmezler. Devletin güvenliği ile ilgili bir iş için çalıştıklarını sanırlar. 


Fakat son 30 yıllık gelişmelerden sonra, biliminsanları arasında CIA'ya karşı yaygın bir güvensizlik başlamıştır. Üstelik çok yarışmacı bir ortamda bulunan bu bilim insanları, CIA tarafından korundukları için haketmedikleri yere gelen pek çok yeteneksiz kişiye şahit olmuşlardır. CIA ile işbirliği yapan birisi, gerektiğinde yalan söylemek, yalan yayın yapmak, bildiklerini açıklamamak veya mesleki yemini bozmak zorundadır. 





CIA TARAFINDAN YARATILAN DİNLER 


Bazı satanist (şeytana tapan) kültler, " Children of good" isimli hristiyan mezhebi ve Jim Jones'un kurduğu "Halkın Tapınağı"nın da CIA tarafından yaratıldığı ortaya çıkarılmıştır. Bilindiği gibi Halkın Tapınağı'nın 910 müridi 1970'li yıllarda toplu intihar etmişti. 


Yeni yaratılan dinlerden birisi de 2. İsa olduğunu iddia eden ve "Reverend Moon" isimli Koreli kişinin yarattığı Moon dinidir. Moon dini sayesinde "dinleri birleştireceğini" iddia eden Reverand Moon, CIA hesabına çalışan uluslararası "deli-ajan"dır. Moonistler her yıl dünyanın bir yerinde toplanmakta ve binlerce farklı dine mensup kişiyi "bedeva" ağırlayıp bir dizi konferans vermektedirler.


Amaç dinleri "sözüm ona birleştirmektir". 

Bu dinde, örneğin evlenmek Reverand Moon'un izni olmadan yapılamaz ve kimin kimle evleneceğine Moon karar verir, diyelim ki devletin güvenliği ile ilgili bir işte çalışıyorsunuz ve Moonie'siniz! Canınız evlenmek istedi, "Reverand Moon" babaya danıştınız, o da size Hawaili bir güzel Moonie seçti! Sadece onunla evlenmek zorundasınız, ama evlendikten sonra, önce bir veya iki yıl ayrı kalmak zorundasınız; bu iki yıl boyunca Hawaili güzelin nerede "eğitim göreceğinden" tabiki haberiniz olmayacak! Tabii bu saçmalıkları kılıfa uyduracak açıklamaları da "ilahi bir biçimde" Moon'un dini kitaplarında bulacaksınız. İşte size bir mezhep dolusu Mançurya Kobayı. Binlerce adamın evleneceği kadının seçimini, kendini 2. İsa sanan bir deliye bırakmasından daha iyi Mançurya Kobaylığı olabilir mi? 


1978 yılında Walter Boward adındaki Arizonalı gazeteci yazar, Operation Mind Control (Zihin Kontrol Harekatı) adında yayınladığı kitabında şunları anlatmaktadır: 


"CIA tarafından uyuşturucu ilaçlarla yapılan deneyler ABD hükümetinin uyguladığı çok gizli zihin kontrol projesinin yalnızca bir kısmıdır. Bu deneyler binlerce kişi üzerinde 35 yıl devam etmiştir. Bu araştırmalar; hipnoz tekniği, narkotik-hipnoz, elektronik olarak beyinin uyarılması, ultrasonik, mikrodalgalar, alçak ses frekanslarıyla davranışların etkilenmesi ve davranış değişiklikleri terapisidir. 


CIA psikolojik silah stoklarını, psişik silahların değişik tiplerini geliştirmeyi başararak artırmıştır. Şimdi bu kabiliyetleriyle yeni tip bir harbe girişmesi mümkündür. Bu harbin görünmez muharebe sahası, insan zihinleridir..." 


Aydınlık
ya da LİNK:
Unshackled a Survivors Story of Mind Control - Kathleen Sullivan
CIA'nin Buyuk Operasyonlari - MARK ZEPEZAUER







John F. Kennedy seemed to be trying to restore the country, not being manipulated by big business and big financial institutions. These are the main parts of JFK's speech, where he warns about the dangers of secret societies.


“The high office of President has been used to foment a plot to destroy the American's freedom, and before I leave office I must inform the citizen of his plight” - Is a dubious quote attributed to JFK 10 days before his assassination.


"The very word "secrecy" is repugnant in a free and open society; and we are as a people inherently and historically opposed to secret societies, to secret oaths and secret proceedings. We decided long ago that the dangers of excessive and unwarranted concealment of pertinent facts far outweighed the dangers which are cited to justify it. Even today, there is little value in opposing the threat of a closed society by imitating its arbitrary restrictions. Even today, there is little value in insuring the survival of our nation if our traditions do not survive with it. And there is very grave danger that an announced need for increased security will be seized upon those anxious to expand its meaning to the very limits of official censorship and concealment. That I do not intend to permit to the extent that it is in my control. And no official of my Administration, whether his rank is high or low, civilian or military, should interpret my words here tonight as an excuse to censor the news, to stifle dissent, to cover up our mistakes or to withhold from the press and the public the facts they deserve to know."


"For we are opposed around the world by a monolithic and ruthless conspiracy that relies on covert means for expanding its sphere of influence--on infiltration instead of invasion, on subversion instead of elections, on intimidation instead of free choice, on guerrillas by night instead of armies by day. It is a system which has conscripted vast human and material resources into the building of a tightly knit, highly efficient machine that combines military, diplomatic, intelligence, economic, scientific and political operations. Its preparations are concealed, not published. Its mistakes are buried not headlined. Its dissenters are silenced, not praised. No expenditure is questioned, no rumor is printed, no secret is revealed."


"No President should fear public scrutiny of his program. For from that scrutiny comes understanding; and from that understanding comes support or opposition. And both are necessary. I am not asking your newspapers to support the Administration, but I am asking your help in the tremendous task of informing and alerting the American people. For I have complete confidence in the response and dedication of our citizens whenever they are fully informed.


I not only could not stifle controversy among your readers-- I welcome it. This Administration intends to be candid about its errors; for as a wise man once said: "An error does not become a mistake until you refuse to correct it." We intend to accept full responsibility for our errors; and we expect you to point them out when we miss them.


Without debate, without criticism, no Administration and no country can succeed-- and no republic can survive. That is why the Athenian lawmaker Solon decreed it a crime for any citizen to shrink from controversy. And that is why our press was protected by the First (emphasized) Amendment-- the only business in America specifically protected by the Constitution-- not primarily to amuse and entertain, not to emphasize the trivial and sentimental, not to simply "give the public what it wants"--but to inform, to arouse, to reflect, to state our dangers and our opportunities, to indicate our crises and our choices, to lead, mold educate and sometimes even anger public opinion.


This means greater coverage and analysis of international news-- for it is no longer far away and foreign but close at hand and local. It means greater attention to improved understanding of the news as well as improved transmission. And it means, finally, that government at all levels, must meet its obligation to provide you with the fullest possible information outside the narrowest limits of national security..."

















The speech of President John F. Kennedy 
in the 25th death anniversary of Atatürk


"Kemal Atatürk'ün ölümünün 25inci yıldönümü anma törenlerine katılabilmekten şeref duymaktayım.

Atatürk'ün ismi insana bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyayı ileri bir görüşle anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır.

Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye'nin doğması, yeni Türkiye'nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk ve Türk milletinin başarısıdır.

Şüphesiz ki, bir ulusun kendine olan güvenini Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan ve o zamandan beri Atatürk'ün ve Türkiye'nin giriştiği köklü devrimlerden daha iyi gösteren başka bir örnek yoktur.

Atatürk, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki geleneksel dosthane münasebetlerle yakından ilgileniyordu. O, demokratik hükümetlerimizi dikkate almış ve ileri bir görüşle "şimdi dostuz, gelecekte çok daha yakın dost olacağız" demişti.

Atatürk'ün bağımsız bir Türkiye'de hür ideallere bağlı bir devlet kurması için hazırladığı sağlam temel şimdiki samimi anlaşmamızın dayanağıdır. Bizi Atatürk'ün memleketine ve onun Türkiye'de ve dünyada yerleşmesine hizmet ettiği ideallere bağlayan bu anlaşmada Amerika Birleşik Devletleri'nin bir ortak olarak bulunmasından gurur duyuyorum.

Ölümünün yıldönümünde, bu Büyük Adamı saygıyla selamlarım."




John F. Kennedy
35. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı
1963 Washington, D.C.






____________________