Translate

anzak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anzak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2019 Perşembe

Anzaklar; Rom ve Kokain



MEHMETÇİĞİN karşısında dizleri titremeden savaşsınlar diye roma karıştırılmış kokain alan ANZAK ve BRİTİSH askerleri...
Dedelerinin aldığı bu karışımı her yıl anmak için gelen 'torunlara' da kendi ülkelerinde vermeyi düşünüyorlar !
Biz hoşaf içeriz, kırık buğday çorbası yeriz, çünkü MEHMETÇİK onları içiyordu. ANZAKlar rom ve kokain alır !
İşte aradaki kültür farkı da, yiğitlik farkı da , ANZAKla MEHMETÇİĞİ eşitlemeye kalkanlarında dikkatini çekerek bıraksınlar bu palavraları!
"Mehmetçikler ile Jonnyler arasında fark yoktur" anıtları palavradır. Atatürk böyle bir söz söylememiştir.

Nedeni nedir?
İngiliz ordusu Avustralyalıları, Yeni Zelandalıları askere alırken Birinci Dünya Savaşı'nda:

Henüz o tarihte, onların askere yazıldığı tarihte Türkiye henüz savaşa girmemişti. Onları taşıyan gemileri Avustralya limanlarından ayrılıp Mısır'a oradan da Fransa'ya gidecekti. Almanlarla savaşacaklardı. Zavallı Anzaklar diyeyim, artık ne kadar zavallıysa, kendilerinin Orta Avrupa'da Fransa safında, İngiltere safında Almanlarla savaşaçaklarını sanıyorlardı. Paris göreceklerdi. Avrupa göreceklerdi. Almanları tepeledikten sonra da İngiltere'ye yerleşeceklerdi. Bu şekilde biliyorlardı vapurlara bindiklerinde ve böyle çıktılar yola. Fakat onlar yoldayken, onlar Mısır'a gelip talim görürlerken Türkiye savaşa katıldı. Türkiye savaşa katılınca İngiltere bunları hayallerini kurdukları gibi Avrupa'da değil, Gelibolu'da savaşa soktu. Birinci hayal kırıklıkları bu.

İkincisi dopingli oldukları halde Mehmetçiğin Allah Allahları karşısında siperlerini terk edip, eninde sonunda gemilerine binip kaçmak zorunda kaldılar. Yenildiler. İkinci travmaları da bu oldu. Tahliye olmadılar, başarılı kaçıştı!

Ondan sonra "Barbar Türk" dedikleri uygar çıktı. Barbar Türk katledeceklerdi, karşısındaki insanlar uygar çıktılar. Onların yaralılarına ateş etmeyerek. Yaralılarını taşıyıp siperlerine götürüp bakın arkadaşınız yaralı diyen Türkler. Şok oldular. Barbar ve vahşi Türk değildi karşılarında. 

Başlarına gelen yenilginin faturasını da İngiliz komutanların beceriksiz askeri yeteneksizliklerine çektiler. Ve böyle döndü sağ kalanlar Avustralya'ya. Bu aldıkları travma neyle onarılacaktı? Türkler onları överse şayet, onların travması, acıları biraz dinecekti. Övdürttüler ! İngiliz psikolojik savaş daireleri çalıştı ve Anzakları Mehmetçik kadar öven, Anzakları Mehmetçik düzeyine çıkarırken, Mehmetçiği Anzak düzeyine düşürdüğünün farkında... olmadığını varsayarak iyimser bakalım ! Ama tabi içimde bir sezgi öyle demiyor ! İngiliz ordusu onuru kırılmış Anzakları rehabilite edecek diye Mehmetçiğimi Anzak düzeyine düşüremem!

Atatürk'e atfedilen lafların hepsi uydurmadır. İngiliz propagandasıdır.


Cengiz Özakıncı
Tarihin Bilinmeyen Yüzü, Levent Yıldız (link)
29.04.2017 - Kanal B
| 1915 Çanakkale Kara Savaşında, İngiltere'nin Uçaklardan Mehmetçiğe Attığı Propaganda Bildirileri 
| 1915 Çanakkale Savaşı'nda Kullanılan İngiliz Propaganda Bildirilerinin Kökeni,  G.H.FitzMaurice'in 1908 Meşrutiyet Devrimine Karşı Ürettiği Argumanların Yinelenmesinden İbaret 
| İttihat ve Terakkicilere Yahudi, Mason, Dinsiz Damgası Basan İngiliz Propagandasını Üreten ve 31 Mart 1909 Ayaklanmasını Örgütleyen Kişi,  İngiltere Büyükelçilik Baştercümanı Gerald H. FitzMaurice 
|  Celal Bayar, Doğan Avcıoğlu, FitzMaurice'i Anlatıyor | Cephelerdeki Subaylarımızı "Allahsız Dinsiz Siyonist İttihat ve Terakkiciler" Olarak Damgalayan İngiliz Propagandası, 102 Yıldır Siyasal İslamcılar Tarafından Yineleniyor 
| Siyasal İslamcıların 1908 Meşrutiyet Devrimi ve 1923 Cumhuriyet Devrimcilerine Karşı Suçlamalarının Tümü, 110 Yıl Önce İngiltere'nin Psikolojik Savaş Dairelerinde Üretilmiştir 
| Ali Ulvi Kurucu'nun Anılarında, İkinci Dünya Savaşı'nda Hitler'e Hizmet Eden Kudüs Müftüsü Emin El-Hüseyni'ye Atfettiği Sözler: Çanakkale'de Subaylar'ın Onda Sekizi Savaş Meydanında Namaz Kılmıyor, İçki İçiyordu, vs. İddiaları Çürüten Belgeler 
| Philip Mattar'ın Emin el-Hüseyni Biyografisi 
| Subay Mehmet Fasih Bey ve Bazı Asker-Subayların 1915 Çanakkale Cephesinde Esrar İçtiği Suçlamasını Çürüten Belgeler 
| 28.12.1918 Günlü Peacock - Mustafa Kemal  Görüşme Haberi Avustralya Basınında 
| Gelibolu'ya Çıkan Avustralya ve YeniZelanda (ANZAK) Askerleri, İngiltere Genelkurmayı'nın Her Gün Düzenli Olarak Kendilerine Verdiği Rom+Kokain İle Dopingli Olarak Mehmetçikle Savaştı.


"The armed forces of the warring parties dispensed cocaine to keep the combatants energized and fuel their fighting spirit. It usually helped soldiers with shattered nerves calm down a little and improve perfomance. ...

For example, shortly before an attack at the battle of Gallipoli (April 1915 - January 1916), the Australian soldiers were administered significant amounts of the drug. Further to that, the wounded and sick soldiers of the Australian and New Zealand army corps were treated by not overly competent medics, who routinely prescribed the easiest and most effective treatment, that is to say, the two potent pain medications: morphine and cocaine. ...

Such was the grim reality among the armies of European great powers !

The British Army used extensively a medicine available on the market from the beginning of the twentieth century under the trade name 'Tabloid' or 'Forced March'. The drug contained cocaine and cola nut extract and was manufactured by Burroughs Wellcome & Co., a well-known London pharmaceutical company and also the first one the launch the production of cocaine in tablet form....

Given the addiction of epidemic proportions among the veterans of the First World War, there are reasons to believe that the conflict left hundreds of thousands of men addicted to cocaine. The combatants, particularlt on the Western Front, were in all probability usually unaware of being given a white 'boosting' powder mixed with food or drink. Based on her research Conny Braam concludes that British soldiers "got a cup of rum before they went over the top and the cocaine might have been in the rum, because with alcohol it works doubly well. I think a lot of these soldiers had no idea"...



Honey Soy, April 2017 (link)
Rum and Coke Stains Added to Legacy Foundation’s Official ANZAC Day Memorabilia; Alongside Lavender and Badges

The Returned Servicemen’s League (RSL) has this year expanded its range of official ANZAC Day memorial insignia by accepting a half-spilt rum and coke down a white shirt. While Australians have unofficially displayed their appreciation and pride on ANZAC Day by spilling half a rum and coke down their best shirts for decades the decision has come as a welcome move by many punters across the country.

As a part of the announcement scores of volunteer school children will be selling pre-packed half rum and cokes alongside their usual lavender pins and badges at the dawn service and throughout the day to raise funds for Legacy foundation.

Australia’s politicians have also signalled their support of the initiative in the lead up to ANZAC Day with former-PM Tony Abbot stating in tweet to his followers: “Bloody stoked mate, bloody stoked YTB”

While opposition leader Bill Shorten asked when probed on the matter in an interview last night “What’s a rum and coke?”

Rumours are also circulating that the federal government is considering allowing all Australians to legally purchase a bag of cocaine for consumption on next year’s ANZAC Day similar to the tolerance of ‘Two-Up’ annually.

“The lads and I break the bank every year to buy a bag of booger sugar to show our support and appreciation” commented regular ANZAC Day celebrant Phil Donaldson “Hopefully next year it’ll be legal”





1915'te Çanakkale'de Savaşan ESKİ İNGİLİZ ASKERLERİN 1934 GELİBOLU ZİYARETİ ve ATATÜRK'ÜN MESAJI


İngiliz Daily Telegraph gazetesi,13 Nisan 1934 günlü haberinde; “Gelibolu Yarımadası'nın tarihi savaş alanları, çok yakında define avcılarıyla dolacak,” diyordu; “Dünya Savaşı'nda buradaki çarpışmalara katılan İngiliz subay ve erlerinden 500 kişi, yakında Duchess of Richmond gemisiyle İngiltere'den yola çıkacak. Bunlar, 1915'te Gelibolu'dan çekilirken toprağa gömdükleri altın torbalarını da arayacaklar. Teğmen Stanton-Hope, Daily Telegraph muhabirine Gelibolu'da definelerin olduğunu anlattı:

"Burada görev yapan erlerden çoğu, öteden beri bankalara güveni olmayan ve bütün paralarını altın olarak yanlarında taşıyan Tyne'liler. Bunlar çatışma alanına giderken üzerlerindeki altınları birer çukura gömerek saklıyorlardı. Gömülen her torbada yaklaşık 40 İngiliz altını vardı. Bunlardan biri, altınlarını bir ağacın dibine gömmüş ve yerini unutmamak için fotoğrafını çekmişti. O fotoğraf bendedir. Bu adam ateş altında vuruldu ve bir daha altınlarına kavuşamadı. Altınları saklayan 8. Welch Alayı'ndandır; askerlerin listesi ve adresleri bendedir. O ağacın yerini bulup altınları çıkartırsam sahibini arayarak göndereceğim..."

Askerlerden biri de bir galon alkollü içkiyi (rom) Suvla Körfezi'nde sahile gömmüş, haritasını çizmiş; bu harita da gemiye asılacak; bu rom galonunu bulmakta her ziyaretçinin eşit şansı olacak. 1915 Çanakkale Savaşı'nda işgal askerlerine verilen gündelik alkolün göstergesi olan bu rom galonunu aramak, gezinin en eğlenceli yanı...”


İngiltere'de olduğu gibi Avustralya ve Türkiye'de de Define Avı olarak yankılanan Daily Telegraph çıkışlı bu haber, Çanakkale Savaşına ilişkin az bilinen gerçekleri dile getiriyordu. Gelibolu'da savaşan işgal gücü askerlerine yaz-kış hergün rom veriliyordu. Avustralyalı asker Roy Retchford, Gelibolu sahilinde karaya neşe içinde, güle oynaya çıktıklarını anlatıyor; bir İngiliz subay da 1922' de; "Eğer rom olmasaydı, Dünya Savaşı'nı kazanabileceğimizi hiç sanmıyorum." diyordu.

Askerler romu argoda "alkolün verdiği cesaret" anlamında "Dutch Courage" olarak adlandırıyordu. Bir alkollü içki olarak rom, işgalci askerlerin Gelibolu'da yaptığı gibi, sıcak kahveyle karıştırılarak alındığında, etkisi doruğa çıkıyor, onlara savaşta gereksindikleri cesareti sağlıyordu. 

Bu rom bildiğimiz rom deği, "orduya özel üretilmiş rom"du. İşgal güçleri komutanları, Aralık 1915'te Gelibolu'dan çekilmeden önce, bu "rom"un Türklerin eline geçmesini -ve tabii içeriğinin tahlil edilmesini önlemek için seramik kavanozların tümünü kırdırmışlardı. İşte eski İngiliz savaşçıların 1934 Gelibolu ziyaretinde, bir askerin 1915'te kırmayıp toprağa gömdüğünü söylediği bir galonluk rom kavanozunu arayacakları haberi, bu bakımdan anlamlıydı.

Ziyaretçilerin, kimi askerlerce 1915'te Gelibolu'da toprağa gömülen altın para torbalarını arayacakları haberi de göründüğü gibi değildi. Anzak Subayı G. Barclay, Gelibolu'da savaşırken, Yeni Zelandalı mühendislerin su bulmak için bir kuyu açtıkları sırada, 10 metre derinlikte altın madeni filiziyle karşılaştıklarını açıklamış ve yerini de bildirmişti. Gelibolu'yu ziyaret edecek olan eski İngiliz askerleri, belki de toprağa gömülü altın para çıkınlarını ararmış gibi yaparak, gerçekte 1915'te Yeni Zelandalı Anzak askerlerinin bulduğu söylenen altın madenini arayacaklardı.

Geziyi düzenleyen örgüt, 1915'te Çanakkale'de savaşmış emekli İngiliz deniz subaylarının kurduğu Kraliyet Deniz Kuvvetleri Derneği'ydi. 1915 Çanakkale Savaşı'nın baş sorumlusu Sir Winston Churchill ve işgal güçleri komutanı Sir Ian Hamilton bu derneğin onursal konuklarıydı. Gelibolu'ya gelecek eski İngiliz askerleri arasında, Sir Francis Davies ve Sir Archibald Paris gibi Çanakkale Savaşı'nda görev yapmış on general de vardı. Lozan Barış Antlaşması, Gelibolu Savaş Mezarları'nın, mezarlık dışında, askeri, ticari, vs. başka amaçlarla kullanılmasını yasaklıyordu. 

Gelgelelim, Daily Telegraph'ın 13 Nisan 1934 günlü haberi; bu geziye mezarlık ziyaretine ek olarak bir de "define arayıcılığı" boyutu eklendiğini gösteriyordu. Bu, antlaşmaya aykırıydı. Atatürk bu haberden hemen bir gün sonra, 14 Nisan 1934 günü Çanakkale'ye gidecek; Çanakkale Valisi ile görüşecekti.

Atatürk'ün Çanakkale Valisi ile neler konuştuğunu bilmiyoruz. Ancak, Lozan Antlaşması'na uygun yapılması gereken bir mezar ziyaretine, antlaşmaya aykırı olarak, define avcılığı boyutu ekleyenler, bu davranışlarının karşılığını göreceklerdi:

1- Aralarında çok sayıda emekli generalin bulunduğu ziyaretçiler, devletin üst düzey temsilcilerince değil, yerel düzeyde, Çanakkale Valisi, Belediye Başkan Vekili ve yöre halkından 10 kişi tarafından karşılanacaktı.

2- Gelibolu'daki mezar ve anıtlarına koymak üzere, ziyaretçilerin İngiltere'den yanlarında getirdikleri 85 çelengin her birinden 31 sterling gümrük vergisi alınacaktı.

3- İstanbul Taksim'de, içinde Atatürk'ün de simgelendiği anıta koymak üzere İngiltere'den getirdikleri dev boyutlu bir çelenk için, çok yüksek bir gümrük vergisi istenecek ve ziyaretçiler koca çelengi ülkelerine geri götürmek zorunda bırakılacaklardı.

4- Gelibolu Savaş Mezarları alanında kazı yapıp define vs. aramanın, Lozan Antlaşması'na aykırı olduğu, ziyaretçilere tam kazı yapmaya kalkıştıkları anda bildirilecek; ve toprağı eşelemeleri yasaklanacaktı.

Atatürk Türkiyesi, Duschess of Richmond gemisinin yaklaşık 700 yolcusuyla 30 Nisan 1934 günü Gelibolu'ya ulaştığı andan başlayarak yukarıda belirttiğimiz tüm eylemleri gerçekleştirdi. Gemi yanaşır yanaşmaz, Çanakkale Valisi Süreyya Bey başkanlığında Türk heyeti gemiye çıktı, konuklara "hoşgeldiniz" dedi.

Sonra eski İngiliz askerleri ve diğer yolcular karaya çıktılar; Gelibolu çarpışmalarında yaşamlarını yitiren kendi askerlerinin mezarlarını ziyaret ettiler; anıtlarına çelenk koydular. Kendilerinden çelenk başına 31 sterling gümrük vergisi alındı.

Bu arada Türk heyeti de Anzak mezarlarının bulunduğu Tek Çam (Lone Pine) anıtına çelenk koydu. Ziyaretçiler toprağa gömülü para torbalarını ve rom kavanozunu aramaya yeltendikleri anda, Türk görevliler yasak olduğunu bildirerek bunu engellediler.

700 ziyaretçi 2 Mayıs 1934 akşamı Gelibolu'dan gemiyle İstanbul'a geçti; onları İngiliz Büyükelçisi Sir Percy Loraine başkanlığında elçilik görevlileri karşıladı. Çanakkale gazisi Pertev (Demirhan) Paşa Başkanlığındaki Türk heyeti İstanbul'a gelen ziyaretçilere "hoşgeldiniz" dedi. Yemekte her iki tarafın heyet başkanları karşılıklı söylevler verdiler. 

Sonunda Duchess of Richmond gemisi, 3 Mayıs 1934 günü 700 yolcusuyla, kırılmış bir seramik rom galonundan arta kalan küçük parçalarla; ve define, altın vs. arayamadan, İstanbul'dan ayrıldı.

2000'li yıllara gelindiğinde, üzerinden nice on yıllar geçmiş olan 1934 gezisi, çoktan unutulmuştu. Gezinin yıllar sonra anımsanmasına yol açan şey; 1978'den sonra "Atatürk 1934" imzasıyla Anzak anıtlarına İngilizce olarak kazınan şu sözlerdi: 

"Kanlarını döken ve yaşamlarını yitiren kahramanlar... Sizler şimdi dost bir ülkenin toprağında yatıyorsunuz. Bu nedenle huzur içinde yatın. Ülkemizde yan yana yattıkları yerde bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında fark yoktur. Uzak ülkelerden oğullarını gönderen analar, gözyaşlarınızı silin; oğullarınız şimdi bağrımızda huzur içinde yatıyor; bu topraklarda yaşamlarını yitirdikten sonra, artık onlar bizim oğullarımız olmuştur. Atatürk 1934"

Atatürk döneminde İçişleri Bakanı olan Şükrü Kaya, Atatürk'ün ölümünden 15 yıl sonra, 1953'te yayımlanan bir söyleşisinde, Atatürk'ün yazıp kendisine verdiğini ileri sürdüğü bu sözleri Çanakkale'de Mehmetçik Anıtı başında, bütün dünyaya hitaben okuduğunu; orada bulunan gazetecilerin bu söylevi gazeteleri aracılığıyla dünyaya duyurduklarını; bunun üzerine dünyanın çeşitli yerlerinden kutlama yazıları geldiğini söylemişti.

2000'li yıllarda "Bilişim Devrimi" gerçekleşti. Milyonlarca sayfadan oluşan gazete arşivleri, 1700'lü yıllardan başlanarak bilgisayarlara aktarıldı. Araştırmacılar, gazete arşivlerini taradılar ve o sözlerin, 1919-1938 arası Atatürk döneminde, hiç bir tarihte hiç bir gazetede yayımlanmadığı ortaya çıktı. Ş.Kaya bu söylevi, Atatürk döneminde dünyaya hitaben verdiğini söylemişti. İngilizlerin 30 Nisan-3 Mayıs 1934 arası gerçekleştirdikleri 700 kişilik Gelibolu gezisi, bu tanıma uyuyordu.

Bu geziyi konu alan biricik belgesel, 1934 ziyaretinde gemide bulunan 1915'te Gelibolu'da savaşmış eski İngiliz subayı Stanton-Hope'un, 1934'te yayımlanan "Gelibolu'yu Yeniden Ziyaret" (Gallipoli Revisited) adlı kitabıydı.

Prof. Dr. Anthony Pym, bu kitaptaki fotoğraflardan birinde Ş.Kaya'nın bulunduğunu; onun 1953 söyleşisinde "sözlerini Atatürk yazmıştı" dediği söylevi, 1934'te, Çanakkale'de savaşmış eski İngiliz askerlerinin bu ziyareti sırasında onlar huzurunda okuduğunu; "İngilizce bildiği düşünülemeyecek"(!) olan Ş.Kaya'nın, tüm dünyaya seslenen bu söylevi "aptalca bir tutumla, çeviri olmaksızın, Türkçe" olarak verdiğini; orada hazır bulunan İngilizler ve uluslararası basın görevlileri Türkçe bilmedikleri için, onun bu söylevini anlamadıklarını; Atatürk'ün on yıllar sonra "Atatürk 1934" imzasıyla anıtlara kazınacak olan sözlerini içeren "1934 Şükrü Kaya Söylevi"nin, o tarihte bu nedenle dünya basnında yankılanmamış olabileceğini, vs. vs. ileri sürdü.

Oysa gerçekler, bu iddiaların tersini kanıtlıyor:

1- Ş.Kaya anadili düzeyinde Fransızca biliyordu. Fransızca'dan Türkçe'ye kitaplar çevirmişti. Dahası, İngilizce de biliyordu. 700 ziyaretçinin de Türkçe çevirmenleri vardı: 125 yıldır Türkiye'de yaşamakta olan İngiliz kökenli Levanten Whittall Ailesi... Pym'in, ziyaret sırasında çeviri yokluğu (untranslation) iddiası gerçeğe aykırıdır.

2- Ziyaretçileri karşılamakla görevli Türk heyetinin başkan ve üyelerinin adları o günün gazetelerinde duyurulmuştur. Bunlar arasında Ş.Kaya yoktur.

3- Çanakkale Valisi'nin Gelibolu' daki Tek Çam anıtına çelenk koyması sırasında çekilmiş fotoğrafta, Şükrü Kaya yoktur; çünkü o tarihte Ankara' da olduğu kanıtlıdır. (Eğer İçişleri Bakanı Ş.Kaya orada olsaydı; anıta çelenk koymak Çanakkale valisine düşmezdi.)

4- Sözkonusu fotoğrafta saç ve alın yapısı Ş.Kaya'ya benzeyen kişi; ziyaretçiler arasında bulunan R. D. Blackburn olabileceği gibi, bir başkası da olabilir. (Anzakların 1960 ziyareti sırasında İstanbul'da çekilmiş fotoğraflarda bile, 1959'da ölmüş olan Ş.Kaya'ya benzer bir kişi bulunabiliyor.)

5- Atatürk'ün 700 kişilik 1934 Gelibolu ziyareti dolayısıyla gemiye gönderdiği mesaj; hem o günün gazetelerinde, hem de Stanton Hope'un kitabında yayınlanmıştır. Metni Fransızca olan bu mesajda, yıllar sonra anıtlara "Atatürk 1934" imzasıyla kazınan sözler yoktur.

6- Ziyaretin İstanbul'da geçen son gününde, İngiliz ve Türk heyet başkanlarının karşılıklı söylevleri, o günün gazetelerinde yayımlanmıştır. Bu söylevlerde de "Atatürk 1934" imzasıyla anıtlara kazınan sözler yoktur.

7- 1915 Çanakkale savaşına katılmış İngiliz askerlerin İngiltere'den getirdikleri dev çelengi, kendisinin İstanbul Taksim'deki anıtına koymalarını gümrük engeli çıkartarak geri çevirmiş olan Atatürk'ün; bu eski askerlere, bu ziyaretleri sırasında, Homerik şiirsel övgüler sunduğu iddiası kanıttan yoksundur.

"Bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında fark yoktur" vs. sözleri anıtlara kazıyıp, altına "Atatürk 1934" imzasını atanlara; ve Atatürk'ün bu sözleri eski İngiliz askerlerine 1934 Gelibolu ziyareti sırasında Şükrü Kaya aracılığıyla iletmiş olduğunu ileri sürenlere; Atatürk'ün şu sözlerini anımsatırım:

"Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır. Gazi Mustafa Kemal 1931." 








ilgili link:

"Her millet kendi kaybı için ağlar."

MEHMETÇİĞİN KARŞISINDA "KOKAİN DOPİNGİYLE" SAVAŞANA da KAHRAMAN DENEMEZ !...



6 Mayıs 2017 Cumartesi

Avustralya’da Atatürk’e ve Türklüğe Karşı Propaganda





Türklerin 1914-1923 arası Ermenilere, Rumlara, Süryanilere soykırım uyguladığı yalanını yayan odaklar, pek çok ülkede olduğu gibi, Avustralya’da da yoğun bir çalışma içerisinde.


Öyle ki, 1994’te Yunan Parlamentosu, Atatürk’ün Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 gününü Pontus Rum Soykırımını Anma Günü ilan etmiş; Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Atatürk’ü soykırımcılıkla suçlayan bu kararı tanıyan ilk kuruluş, 2013 yılında Avustralya New South Wales parlamentosu olmuştu. “Assyrian Universal Alliance”, “Australian Hellenic Council”, “Armenian National Committee” vs. adlar altında etkinlik gösteren Ermeni, Yunan, Süryani örgütleri, Avustralya parlamentosundan Türkleri soykırımcılıkla suçlayan kararlar çıkartmak amacıyla çalışıyor. 


Tarihçi Prof. Dr. Peter Stanley’in, Sydney’de kuyumculuk yapan Vicken Babkenian ile ortak bir kitap yazarak Ermeni Soykırımı yalanının misyonerliğini üstlenmesi ve Türkiye’yi soykırımcılıkla suçlayan yayınların çoğalması, Avustralya’da yaşayan Türkleri soykırım yalanlarını çürütmek üzere daha çok çalışmak durumunda bırakıyor.


Avustralya’daki Türkler, gelecekte 25 Nisan Anzak Günü yürüyüşlerinde, Avustralyalıları etkileyecek yeni sözler içeren pankartlar taşıyarak, Ermeni, Rum, Süryani propagandacıların Avustralyalıları kandırmalarını önleyebilirler; ve böylece soykırım propagandalarını boşa çıkartabilirler.


Örneğin, 1915’de Gelibolu’da Hafif Süvari Birliği Komutanı olarak Türklere karşı savaşmış Avustralyalı General Sir Granville Ryrie’nin, 1932’de Milletler Cemiyeti’nde, Türkiye’nin üyeliği görüşülürken, Avustralya temsilcisi olarak yaptığı konuşma şöyle: 


“Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne davet olunmasına ilişkin verilen öneriye Avustralya Hükümeti hararetle destek olur. Çağlar boyu ulaştığı çok yüksek kültür düzeyine ve olağanüstü ciddî ulusal niteliğe sahip olması, Türkiye’nin en belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır. Bu nitelikler geçen yüzyıllardan çok, bugün gelişmiş bulunmaktadır. Dünya Savaşı’nın savaşçılarından ve Gelibolu, Filistin, Sina ve Suriye cephelerinde savaş alanlarında bulunmuş bir insan olarak söylüyorum: Türk askerinin savunmadaki eşsiz kahramanlığını ve hücumdaki güç ve yeteneğini hayretle görmek fırsatlarına eriştim. Gelibolu’da arkadaşlarım ve ben Türklerin cesaret ve dayanıklılıkları karşısında pek çok kez hayretler içerisinde kaldık. 


Türk ordularının Avustralya makineli tüfeklerine karşı ve Britanya donanmasının gülle yağmuru altında korkusuzca ileri atıldıklarını gördük. Türklerin değer ve direniş güçleri hakkındaki yüksek düşüncelerimi işte ben, böyle elde ettim. Savaşın felaketlerini bu denli yakından gören bu milletin, geleceğini savaşa engel olmaya adayacağı inancı o zamandan beri diğer her hangi bir duygunun üstünde olarak bende kesin biçimde yer etmiştir. Milletler Cemiyeti’nin tuttuğu yol, savaşı yasadışı saymak ve uluslararası uyuşmazlıkları barışçıl yollarla çözmektir. Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne girmesi bu ülkenin geleceğini bu ülkülere adayacağını gösterir. Böyle bir olayın birinci derecede öneme sahip olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu olay ayni zamanda Türkiye’nin ulusal yaşamında yeni bir dönemin başlangıcını oluşturacaktır. Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’nde çalışma ortaklığı olağanüstü değerli olacaktır. Kararı büyük bir mutlulukla destekliyorum.”



Gelibolu’da savaşmış Anzakların ülkelerine döndükten sonra Türklere ilişkin övgüleri, pek çok yayına konu olmuştur. Bu yayınlarda, Türklerin dürüst savaşçılar olduğunu dile getiren -soykırım suçlamalarını boşa çıkaracak- pek çok tanıklık vardır .


Dahası, UNESCO, Atatürk’ün 100. Doğum Günü’nün dünya çapında kutlanmasına karar verirken, onu şöyle tanımlamıştır: 


“(...) UNESCO'nun yetkisi içerisine giren tüm alanlarda onun olağanüstü bir reformcu” (...) 

“Özellikle sömürgecilik ve emperyalizme karşı açılan ilk savaşlardan birinin önderi” (...)

“İnsanlar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayırımı gözetmeyen bir uyum ve işbirliği çağının doğacağını tüm yaşamı boyunca savunmakla, halklar arasında karşılıklı anlayış ruhu ve dünyanın ulusları arasında kalıcı barışı teşvik konusunda seçkin bir örnek” (...) 

“Türkiye Cumhuriyeti'nin her zaman barışı, insan haklarına saygıyı ve uluslararası anlayışı teşvik etmek doğrultusunda çaba göstermiş olan kurucusu Atatürk.(...)”


UNESCO’nun bu kararı, Atatürk’e ve Türkiye Cumhuriyeti’ne Ermeni, Rum Pontus, Süryani vs. soykırımcılığı damgası yapıştırılamayacağının sayısız kanıtlarından birini oluşturmaktadır. Venizelos’un 1934’te Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne aday göstermiş olması da Pontus Rum Soykırımı yalanını boşa çıkartacak diğer bir olgudur. Venizelos’un Nobel Ödül Komitesi Başkanı’na mektubu şöyledir:


Atina, 12 Ocak 1934
“Bay Başkan,

Yedi yüzyıla yakın bir süre boyunca Yakın Doğu ve Orta Avrupa’nın büyük bir bölümü kanlı çarpışmalara sahne olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ve sultanların mutlakiyetçi yönetimleri bunun başlıca nedeniydi. Hristiyan milletlerin İmparatorluğa bağlanmaları ve bundan kaynaklanan Haç’ın Hilâl’e karşı yaptığı kaçınılmaz mücadeleler, kurtulma amacı ile bu milletlerce yapılan isyanlar, Osmanlı İmparatorluğu sultanların yönetiminde kaldığı sürece devamlı tehlike kaynağı oluşturan bir durum ortaya çıkarıyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın muhasımlarına karşı yaptığı milli harekâtın galibiyetle sonuçlanması ardından 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, bu istikrarsız duruma son verdi. Bir milletin yaşamında bu kadar kısa bir süre içinde böylesine köklü bir değişme seyrek gerçekleşmiştir. Teokratik bir rejim içinde yaşayan, din ile hukuk kavramlarının birbirine karıştığı çökme yolundaki bir imparatorluğun yerini güç ve hayat dolu modern ve milli bir devlet almıştır. Büyük devrimci Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı hızla, mutlakiyetçi sultanlar rejimi yıkılmış ve gerçekten laik bir devlet kurulmuştur. Millet tümüyle çağdaş uygarlıkların önünde yer almak için şevk ile ilerleme yolunda bir atılım yapmıştır. Barışı pekiştirme hareketi yeni ve seçkin Türk devletine bugünkü görüntüsünü veren tüm iç reform hareketleriyle birlikte yürümüştür. Türkiye Osmanlı’nın yabancı unsurlarla meskûn vilâyetlerini terk etmek konusunda tereddüt etmemiş ve antlaşmalarda belirtildiği üzere kendi milli sınırları ile samimi biçimde yetinerek Yakın Doğu’da barışın gerçek bir savunucusu olmuştur. 

Kanlı mücadeleler nedeni ile uzun yıllar Türkiye ile düşman durumunda kalan biz Yunanlılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun yerini alan bu ülkede vuku bulan bu köklü değişikliğin etkilerini duyan ilk kimseler olduk. Anadolu faciasının hemen ardından kendini yenileyen Türkiye’ye bir anlaşma fırsatı görerek elimizi uzattık. O, bu uzanan eli içtenlikle kabul etti. Ciddi anlaşmazlıklarla ayrılmış olan milletlerle içten bir barış örneği veren bu yakınlaşmadan sadece, iki ülke için olduğu kadar Yakın Doğu barışı için de yararlı sonuçlar doğmuştur. Barışın borçlu olduğu bu değerli katkının sahibi kişi Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’dır. Bu nedenle 1930 yılında Yunan Hükümet Başkanı olarak ben Türk-Yunan Paktı’nın imzası ile Yakın Doğu’da barışa doğru yeni bir dönem başlarken, Mustafa Kemal Paşa’yı Yüksek Nobel Barış Ödülü için aday göstermekle şeref kazanırım.

Yüksek Saygılarımın kabulünü rica ederim, Bay Başkan.
İmza: E.K. Venizelos”



Eğer Birinci Dünya Savaşı’nda Türkler Rumlara soykırım uygulamış olsalardı, Venizelos Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterebilir miydi? Kuşkusuz, hayır. 


Soykırım Propagandacıları, yukarıda aktardığımız sözlerde dile getirilen gerçeklerin artık unutulmuş olmasından doğan boşluğu, soykırım yalanlarıyla dolduruyor. Avustralya vs. ülkelerde yaşayan Türkler, yalana dayalı soykırım propagandalarını, gerçeği dile getiren bu sözleri ortaya koyarak çürütecektir.


Cengiz Özakıncı
Bütün Dünya Dergisi, Nisan 2017








ilgili:
"Tehcir sırasında kullanılan yollarda yaşananlara ilişkin Alman, Fransız, İngiliz ve Amerikan yetkililerin raporlarında ortak tespitler ve Ermenilerin Türkler tarafından korunduğunu belirten değerlendirmeler vardır. " 
Gürbüz Evren; Erzurum Ermenilerinin Kastamonu’ya Gönderilmesi / PDF









23 Mart 2015 Pazartesi

ÇANAKKALE - DİRİLİŞ







Bir gün bir arkadaşımız Mehmet Emin Bey'in bir şiirini okudu. Şiir şu dizeyle başlıyordu: 

"Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur."

Duyar duymaz içim titremişti. Şair bu şiiriyle 'Diril ey Türk!' diye bağırıyor ve bizi uyarmaya çağırıyordu. Bu bağırışı duyduk, bu çağrıya uyduk. Bir arayış, uyanış ve sonunda diriliş başladı. Bir kuru kalabalık değil bir millet olduğumuzu anlamaya başladık. İbrahim Binbaşı doğru söylemiş, yeniden doğuyoruz, canlanıyoruz, diriliyoruz. Türk geri geliyor! Tarih bir millete bir kez dirilme hakkı verir. Yeniden uyursak, oyuna gelirsek, bir daha dirilemeyiz. Biz olmaktan çıkar, kaybolur gideriz. Bu sözümü unutmayın!" 

23 NİSAN günü hava güzelleşti. Akdeniz'e özgü bir mavi gün başladı.

Amiral de Robeck ve General Hamilton düğmeye basıp yüzlerce parçadan oluşan dev planı çalıştırdılar. 

Askerlerle dolu gemiler demir aldı. Limandan çıkmak için savaş gemilerinin arasından geçerek ilerlediler. Güverteleri dolduran denizciler ve askerler birbirlerini selamlayıp alkışlıyorlardı. Zafere birlikte ulaşacaklardı. Coşanlar "İstanbul'a!" diye bağırıyorlardı. Bu coşkuya bazı savaş gemilerinin bandoları marşlar çalarak katıldılar. Heyecan büyüdükçe büyüyordu. Bir geminin bordasına büyük harflerle "Türk lokumu'", bir başkasının bordasına ise "İstanbul'a ve haremlere" diye yazılmıştı. Sanki savaşa değil, uysalca yağma edilmeyi bekleyen İstanbul'a inliyorlardı. 

İSTANBUL, benzer duyguları İngiltere'nin sevilen genç Ģairi Hubert Brooke'ta da uyandırmıştı. Şair, yedeksubay olarak 'İstanbul Seferine' katılmak için yola çıkarken şöyle yazmıştı: 

"İnanılmayacak kadar güzel bir şey bu. Kaderimizin bize bu kadar yardımcı olacağını tasavvur edemezdim. Demek ki Galata Kulesi 15'lik toplarımızın altında paramparça olacak. Demek deniz top gümbürtüleriyle kana boyanıp leş gibi olacak. Demek Ayasofya'nın mozaiklerini, lokumları, halıları yağmalayacağım! Demek ki bizler tarihte bir çağın dönüm noktası olacağız. Oh Tanrım! Hayatımda bu kadar mutlu olmamıştım. Birden anladım ki hayatımın tek arzusu İstanbul'a karşı bir askeri sefere katılmakmış." ***

*** (Rupert Brooke çıkarmadan bir gün önce 24 Nisan 1915'te ölür, Skyros adasına gömülür.)


24 NİSAN Cumartesi günü 300 gemi ve deniz aracı, Bozcaada ile Gökçeada arkasında toplanmıştı. Çıkarma için gerekli son düzeni alıyorlardı. Rus donanması da sabah bir dayanışma gösterisi olarak İstanbul Boğazı'nın iki yanındaki Karadeniz kıyılarını bombardıman etti. 150 büyük mermi attı. 

General Hamilton kara-deniz işbirliğini kolaylaştırmak için karargâhını Queen Elizabeth'e taşıdı. Amiral de Robeck tarafından törenle karşılandı. Ön direğe Hamilton'un forsu da çekildi. 

Türkler ve Almanlar Birleşik Ordu'nun ve Birleşik Donanma'nın ertesi sabah harekete geçeceğini öğrenememiş ve anlamamışlardı. Liman Paşa 11. Tümene tatbikat yaptırmak için Çanakkale'ye geçmişti. Tatbikatın konusu Beşige'ye yapılacak bir olası çıkarmaydı. Liman Paşanın Saros ve Beşiğe saplantısı artarak sürmekteydi. Çanakkale'deki Hava Bölüğü de uyumuştu. Uyumayan yalnız Seddülbahir'deki 3. Tabur Komutanı Binbaşı Mahmut Sabri Bey'di. 

Deniz ve hava hareketlerine bakarak hemen, büyük olasılıkla ertesi gün çıkarma olacağını kestirmişti. Önlemini aldı. Bölüklerine özetle şu emri verdi: 

"Yedek cephanelerinizi de yanınıza alın, matraları ve su tenekelerini doldurun. İki gün bunlarla idare etmek zorunda kalabiliriz."

DOĞU ve Güneydoğu Anadolu'daki Valiler ve Komutanlardan Ermenilerin silahlandıkları, devlet güçlerine karşı geldikleri, Rus birliklerine yardım ettikleri, çeteleştikleri ve isyana hazırlandıkları hakkında sürekli bilgiler geliyordu. 17 Nisan 1915 günü ilk olarak Van isyanı patladı.

Hükümet artık bir karar vermek gerektiğini anladı. Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) 'Ermeni komite merkezlerinin kapatılmasını, belgelerine el konulmasını ve komite elebaşlarının tutuklanmasını' bir genelge ile bütün illere bildirdi. Bu genelge üzerine İstanbul'da Emniyet Müdürlüğü de bugün (24 Nisan) bilip izlemekte olduğu tüm elebaşıları sessizce tutukladı. Akşam dışarda hiçbir elebaşı kalmamıştı. Bu, Ermeni isyancılar için büyük bir darbe oldu. Gafil avlanmışlardı. Bu günü unutmayacaklardı.***

*** (Ermenilerin her yıl kıyım tarihi diye gösteriler yaptıkları 24 Nisan elebaşların tutuklandığı bu gündür. Olaylar gelişecek ve hükümet, Doğu Anadolu'daki Ermenilerin Kuzey Suriye'ye göç ettirilmelerine karar verecektir.)

BİRLEŞİK ORDU ve Donanma harekete hazırdı. Akşam herkese sıcak yemek verildi. Dileyenler evlerine son mektuplarını yazdılar. Bir asker üzerinde 3 günlük yiyecek ve 200 fişek taşıyordu. Gece yarısı güvertelere çıkılacaktı. Herkesin yeri işaretlenmişti. Gemiler Türklerin görmemesi için ufuk çizgisinin gerisinde bekliyorlardı. Ay batınca harekete geçilecekti.

KIYILARI bekleyen küçük/büyük bütün birliklerde, gözlerini bir saniye bile ufuktan ayırmayan gözcüler ve nöbetçiler dışında, yatsı namazı açıkta ve topluca kılınmış, birlikte dua edilmiş, Allah'tan yardım ve zafer dilenmişti. Komutanlar ertesi günün zorlu bir gün olabileceği düşünceyle, kaç zamandır, erlerin erkenden uyumalarına dikkat ediyorlardı. Çoğu uyumuştu. 

Subaylar son denetimleri yapıyor, son bilgileri alıyorlardı. Hiçbir olağanüstülük görünmüyordu. Balıkçı Damları-Kabatepe kuzeyi arasından, kısacası Arıburnu kesiminden sorumlu bölüğün komutanı Yüzbaşı Faik de son bilgileri aldı, durumu Kabatepe'deki 2. Tabur Komutanı Binbaşı İsmet Beye telefonla bildirdi. Toprağa oturdu. Yorulmuştu. 

Sırtını bir kaya parçasına dayadı, kendini gecenin büyüsüne bıraktı. Çeyrek ay pırıl pırıldı. Deniz sessizce kumsalı okşuyordu. Hava bahar kokuyordu. "Ne güzel, ne mübarek bir yurdumuz var.." diye düşündü, "..Yerlisi, göçmeni, dağlısı, ovalısı, doğulusu, batılısı, hepimiz, bir aile, bir millet olsak, birbirimizi sevsek, çok çalışsak, yollar, fabrikalar, okullar, hastaneler yapsak, ilkellikten, bağnazlıktan kurtulsak, mutluluğu, refahı, uygarca ve özgürce yaşamayı biz de tanısak.." 

Özlemle içini çekti. Yüzbaşı Faik'i büyüleyen, hayallere salan bu güzellik gün ışırken kana bulanacaktı.


SEDDÜLBAHİR Gelibolu yarımadasının güneyiydi. Burun kesimi 5 km. enindeydi (Teke Burnu ile Eski Hisarlık arası). Donanma üç yandan birden sarıp ateş altına alabileceği için buradaki Türk savunması fazla önemsenmiyor, çıkarma ve ilerlemenin zor olmayacağı düşünülüyordu. 
Seddülbahir'de 5 yere birden çıkacaklardı: Soldan sağa doğru, Pınariçi Koyu, İkizkoy, Teke Koyu, Ertuğrul Koyu ve Eski Hisarlık.(Teke koyun asıl adı Tekke koyu)

Ama asıl çıkarma Ertuğrul Koyu ile Teke Koyu'na yapılacaktı. Saros, Beşiğe ve Kumkale'deki gösteriler, Türklerin buraya takviye yollamalarını engellemek için yapılacaktı. Pınariçi, Eski Hisar ve İkizkoy'a çıkarmaların amacı, bu büyük çıkarmayı kolaylaştırmak, güven altına almak ve hızlandırmaktı. Hepsi derinlikte birleşip Alçıtepe'ye akacaktı. 

Günün ilk hedefi 10 km. uzaktaki Alçıtepe'ydi. General Hamilton, Liman Paşa asıl çıkarmanın nereye yapılacağını anlayıp da, buraya kuvvet yollayana kadar Alçı Tepeye ulaşacaklarını hesaplıyordu. Binbaşı Mahmut Sabri Bey yatsı namazından sonra yakınlardaki subayları topladı. Takım komutanları oğlu yaşındaydı. Ertesi gün bu çocuklar belki de toprağa düşeceklerdi. Gözünün yaşarmasına engel olmayı başardı. Dedi ki:


"Yarın çıkarma başlarsa, geriden cephane gelmesi imkânsız. Düşman donanması göz açtırmıyor. Onun için her kurşun hesaplı atılacak. Keskin nişancılar önce subayları, komutanları temizleyecek. En zor durumda bile askerin yemeği ihmal edilmeyecek. Gözcüler dışındaki askerleri bu gece geriye, sığınaklara alın. Ateş bitince yerlerimizi döneriz. Haydi çocuklarım, gazamız mübarek olsun!" 

Mahmut Sabri Bey subaylarını kucakladı, subayları da onun elini öptüler, helalleşildi. Tümenden birkaç kara mayını gelmişti. İstihkâm Bölüğü gece kumsalı mayınlamaya girişti. Işıldaklarını sürekli gezdirerek kıyıları denetim altında tutan nöbetçi düşman gemileri çalışmayı fark edince ateşe başladılar. Çalışma durduruldu.

Hava ılık, deniz durgundu. Aydan dünyaya nur yağıyordu. Ay batınca ölüm filoları harekete geçeceklerdi. GENERAL HAMILTON DA, Liman Paşa da, Türk ordusu hakkında benzer biçimde düşünüyorlardı. 

Türk ordusunun çok uzun zamandan beri ciddi bir başarısı yoktu. Sicili iyi değildi. Daha kısa bir zaman önce Sarıkamış'ta ve Süveyş'te yenilmişti. Yeni bir haber daha vardı: Bir Türk birliği Irak'ta, Şuaybe'de, İngiliz birliğine taarruz etmişse de başarılı olamamış, 14 Nisan gecesi yarı yarıya dağılmış, kalanlar zorlukla geri çekilebilmişti. Bu yenilgiye katlanamayan birliğin komutanı Süleyman Askeri Bey intihar etmişti. ***

*** (A.İhsan Sabis, Birinci Dünya Harbi,c.2-s.398; bu olay başarısızlık üzerine ilk intihar olayıdır, ikincisi Büyük Taarruz'da 27 Ağustos 1922 günü, zamanında Çiğiltepe'yı geri alamayan 57.Tümen Komutanı Albay Reşit Çiğiltepe'nin intiharıdır.)



Üç buçuk ay içinde bu üçüncü yenilgiydi. Birleşik Ordu'nun komutanı ve kurmayları bu nedenlerle Türk ordusunun savaş yeteneğini ve yeterliliğini pek ciddiye almamışlar, planın birçok ayrıntısını bu önyargının etkisi altında hazırlamışlardı.***

*** (Bu ifade C.F.Aspinall-Oglander'ın yazdığı İngiliz resmi tarihindeki ifadedir. 1.cs.175; Aspinal-Oglander bu açıklamayı sonra şöyle tamamlıyor: "1915'te Türk cesur bir düşman olduğu kadar yeterli idi de." )


Liman Paşa da - İngilizler ve birçok Alman gibi - benzer nedenlerle ordunun savaş yeteneğinden ve yeterliliğinden kuşku duymaktaydı. O da bu kuşkusuna uygun bir savunma yöntemi seçmişti. Çok yanıldıklarını sabahleyin anlayacaklardı. Bu ordu, başka, bambaşka, yeni bir orduydu! ***

*** (Liman Paşa anılarının başında bu güvensizliği belli eder. Hemen her şeyi eleştirir, yapılan her şeyi küçümser. Subayların ve Mehmetlerin önemini ve değerini zamanla anlayacaktır. Ama çok kurban verdikten sonra.)

*** (Bir yanda dünya egemenlerinin hesapsız zengin ordusu ve donanması, öte yanda yoksul Türk ordusu. İkisinin arasındaki farkı anlatmak bile zor. Sonunda Türk ordusu galip gelecek. Başka mucize aramaya gerek var mı? Bu sonuç mucizenin ta kendisidir! Ne güçlü bir diriliş! Öyle güçlü ki bu mucizeyi Milli Mücadele ve Cumhuriyet dönemi ile iki kez daha göreceğiz. Daha da kesin, etkili ve kalıcı olarak. Cumhuriyet ordusu ise, bütün Türk tarihinin en güçlü ordusudur.)


...


ARIBURNU'NDA Balıkçı Damları ile Kabatepe'nin kuzeyi arasındaki uzun kıyıya yayılmış olan Yüzbaşı Faik'in 250 adamı mıh gibi dikilmiş ve direnmişti. Biri bile 'düşman it sürüsü gibi kalabalık, çekilelim' dememiş, yılgınlık göstermemişti. Bir adım geri gitmeyi hepsi alçaklık saymıştı. Görevleri gerideki asıl kuvvetler yetişene kadar düşmanı durdurmak ve oyalamaktı.

Canlarını bunun için severek vermişlerdi. Takımlar erimiş, Bölük Komutanı Yüzbaşı Faik Bey ile 3. Takım Komutanı Astsubay Süleyman yaralanmıştı. Az sonra Haintepe'de savaşan 2. Takımın komutanı Asteğmen Muharrem de yaralandı. Beş-on asker kalmıştı takımdan geriye. Savaşmayı sürdürseler komutanları düşman eline düşebilirdi. Bu nedenle direnişi kesip çekilmeye karar verdiler. 

Emireri Mehmet Ali dağ gibi bir askerdi. Ona "Komutanı al git!" dediler. Kendileri ikisini korumak için geriden geleceklerdi. "Allaha emanet olun!" Mehmet Ali Asteğmen Muharrem'i derin bir şefkatle sırtına aldı, geri çekilip fundalığa daldı. Komutanı kendinden daha gençti. Sarsmamaya dikkat ederek hızlıca yürüyor, bir yandan da hıncından, hırsından çocuk gibi ağlıyordu. "Büyük Allahım ayağını öpeyim, bu günün öcünü almama izin ver." Ağlaya ağlaya dere tepe aşacak, Asteğmen Muharrem'i sahra hastanesine yetiştirecekti. 

Bu arada bir gün sonra Kanlısırt adını alacak olan tepenin üzerindeki bataryanın dört topundan üçü düşmana kaptırılmış, ancak biri ve mermiler kurtarılabilmişti. Topçular kan ağlıyorlardı.

Düşman da çok kayıp vermiş ama ilk bocalamayı atlattıktan sonra daha iyi savaşmaya başlamıştı. Bazıları vahşice dövüşüyor, hiç vakit harcamıyor, yaralı ve esir düşen Türkleri süngüleyip öldürüyorlardı. 

En uzakta, Balıkçı Damları'nda, Asteğmen İbrahim Hayrettin'in komutasındaki 1. Takım vardı. İlk çıkan Anzak bölüğünü mahvetmişti. Ama çıkanların sayısı artıyor, Takım eriyerek direniyordu. Asteğmen düşmanın Kocadağ'ın eteklerindeki tepeleri ele geçirdiğini gördükçe kahrolmaktaydı. 
Bir müfrezenin dağın yukarısına doğru ilerlediğini fark etti. Teğmen Tulloch'un girişken müfrezesiydi bu. Daha başka birlikler de dağa çıkmaya başlamışlardı. Sağ kalan askerlerini alarak, Kocadağ'ın doruğuna doğru çekilmeye karar verdi. Bu müfrezeyi doruğa varmadan önce engellemek gerektiğini düşünüyordu. "Haydi arkadaşlar!" 

Balıkçı Damları ile Kocadağ arası, en dik yokuşlar, en sarp yarlar, en gür ve sık fundalıklarla doluydu. Elleri, yüzleri kesilerek, dizleri yaralanıp parçalanarak tırmanmaya koyuldular. Düşman müfrezesini korkutmak, yavaşlatmak, geri çevirmek için de ara sıra durup ateş ediyorlardı. Zaman hışım gibi geçmekteydi. Anzaklar giderek çoğalıyor, Kocadağ'a yayılıyorlardı. Sağ kalabilen bir avuç Türk de topçular gibi kan ağlıyordu artık. Bitmek üzereydiler. Nerede kalmıştı gerideki kurtarıcı kuvvetler? Hani bir yere çıkarma olunca Alaman Paşa bütün birlikleri yardıma yollayacaktı? Oynak savunma sistemi böyle çalışmayacak mıydı? 

Ümitsizliğe düşmek üzereydiler. Bir haber mermi hızıyla askerden askere yayıldı. 27. Alay yetişmişti. Saat 07.40'tı.

Alay çapraşık, dar, zor yolları iki saatten önce almıştı. Uçaklardan sakınmak için ikide bir yolun iki yanına dağılıp yatmasalar daha önce gelebilirlerdi. Taşıdığı ağırlık 30 kiloyu geçen asker yorulmuştu. Şefik Bey kısa bir mola verdi. Tümene, Kabatepe'nin batısından düşmana taarruz edeceğini bildirdi. Kritik yer Kocadağ'dı. Düşman orayı ele geçirirse hem alayın arkasına dolanmış, hem gelecek için çok tehlikeli bir noktaya yerleşmiş olurdu. 

Ama elindeki asker sayısı, cephesini, orayı koruyacak kadar uzatmaya yetmiyordu. 19. Tümenin Kocadağ'ı tutmasını diledi. 

M. Kemal'in 57. Alayla tam da o saatte yola çıkmış olduğunu bilmiyordu. 

Çevreyi dikkatle inceledi. Taarruza başlamak için düşman elinde bulunan Kanlısırt'tan daha yüksek olan 165 yükseltili tepeyi seçti. 1. Tabur solda, 3. Tabur sağda taarruz edecekti. Dört Maksim ağır makineli tüfeği yakınında ve emrinde tuttu. Gelmesi gereken dağ bataryası, komutanının beceriksizliği yüzünden toparlanıp da daha gelememişti. Bu sırada Kanlısırt'ta üç topu düşmana kaptırılan bataryanın komutanı ile mürettebatı, kurtarıp sakladıkları dördüncü topla gelip alaya katıldılar. Şefik Bey sevindi. Öteki üç kardeşini kurtarmak için bu topa çok iş düşecekti.

Askerlerin sırt çantalarını geride bırakmaları önerisini, çeviklik sağlayacağı için yararlı görüp kabul etti. Askerler yanlarına yedek fişeklerini, matra ve ekmek torbalarını alacaklardı. Askerler sırt çantalarından temiz çamaşır alıp ekmek torbalarına koydular. Sırt çantaları geride bırakıldı. 

Bu arada sağ kalan direnişçiler taburlara katılıyor, büyük sevgiyle karşılanıyorlardı. İçleri yanıyordu ama ilk istedikleri su değil, dövüşe devam için cephaneydi. Taburlar taarruz düzenine girmek için yayılıp açılmaya başladılar. Fundalık arazi bu hareketleri düşman gözünden saklıyordu. Tabur Komutanlarına bir emir götüren Emir Subayı Asteğmen Cevdet, dönüşünde gözleri dolu dolu, "Komutanım.." dedi, "..bir şey görmenizi istiyorum." 

Şefik Bey çok önemli bir şey olduğunu anladı. Sessizce Asteğmeni izledi. Biraz ilerleyince gördü. Onun da gözleri dolup taştı. Askercikler kirli çamaşırlarını dürüp fundaların diplerine bırakmışlar, temiz çamaşırlarını giyerek şehit olmaya hazırlanmışlardı. Allah'ın huzuruna insan ve asker olarak temiz çıkacaklardı.

Anzaklar dalgalı arazide yayılmaktaydılar. Çıktıkları kıyıda, birkaç yüz değil, birkaç bin Türkle savaştıklarını sanıyorlardı. Başlangıçta hayli kayıp vermiş, güçlükle toparlanabilmişlerdi. Şimdi gülümseyerek düşünüyorlardı: 'Korkak Abdul' hemen kollarını kaldırıp teslim olmamış, tabanları yağlayıp kaçmamıştı. Aferin, iyi direnmişti. Ama kahramanlığı az sürmüştü zavallının. O binlerce kişi ortadan kayboluvermişti. İşte şimdi ilk hedefe, Kocaçimen-Kabatepe hattına doğru yürüyorlardı. Hava açık ve serindi.

Çoğu doğa adamı, gezgin, madenci, altın arayıcı, kara ve deniz avcısı olan Anzaklar elde ettikleri sonuçtan çok memnundular. İkinci hedefe de ulaşınca bu gürültülü iş çabucak bitmiş olacaktı. 

Birdenbire kıyamet koptu. Makineli tüfekler takırdamaya, tüfekler cayırdamaya, top gürlemeye başladı. Akılları başlarından gitti. "O my God!" Ne oluyordu? 

Mavi gökyüzü kızıl ateş kesilmiş başlarına yağıyordu. 27. Alay, on bine yakın döğüşken, atılgan Anzak'a karşı taarruza geçmişti.19 Saat 09.00'du. 

M. KEMAL, yaveri Teğmen Kâzım, Tümen Başhekimi, Topçu Taburu Komutanı, 57. Alay, dağ bataryası ve sağlık müfrezesi Kocadağ yolundaydılar. Yolun bir görünüp bir kaybolmasına, sarplığına, darlığına rağmen, hiç durmadan ve hiç döküntü vermeden yürüyorlardı. Topları, topları çeken, makineli tüfekleri taşıyan katırları, cephane, ekmek ve yiyecek arabalarını çetin, fundalık yollardan, derelerin kaya parçalarıyla dolu yataklarından geçirmek çok zordu ama asker bir çaresini bulup geçiriyor, gecikmeden ilerliyorlardı. 

Yol Mazı Çukuru denilen cennet gibi bir vadiye çıktı. Bu cennetin içinden geçtiler. Ne bir an durup şerbet gibi havasını içlerine çektiler, ne bütün vadiyi örten sevinç içindeki kır çiçeklerine bakabildiler. Zamanla yarışıyorlardı. Hızlanarak yürüdüler. Saat 09.15'ti.






DİRİLİŞ - TURGUT ÖZAKMAN
OKUYALIM - OKUTALIM














18 Mart 2015 Çarşamba

57.Alay Esir Edilmedi...





Sancak Avustralya müzesinde değil ve en son Filistin'de savaştılar.


"Bir süredir Türkiye gündemini meşgul eden 57’nci Alay Sancağı ile ilgili gerçeği Hürriyet ortaya çıkardı. Çanakkale Savaşı sırasında son erine kadar şehit düşen Alay’ın sancağının Avustralya’da Melburne Müzesi’nde bulunduğu iddialarının doğru olmadığı belirlendi.

ÇANAKKALE Savaşı’nın 90’ıncı yıldönümü (bugün için 100.yıl) nedeniyle medya ve internet sitelerinde yer alan savaş hikayelerinin belki de en ilginci 57’nci Alay ve Sancağı hakkındaydı. Yazılanlara göre 57’nci Alay Çanakkale Muharebeleri’nde kahramanca savaşmış ve son erine kadar şehit düşmüştü. Bir ağaç dalında bulunan Alay Sancağı ise Avustralyalılar tarafından Melbourne’a götürülmüştü ve müzede sergileniyordu. 

Altında ise şu yazı bulunuyordu:
‘Bu Alay Sancağı Gelibolu savaş alanından getirtilmiştir ama esir edilmemiştir. Türk Ordusu’nun geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, sonuncu muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk Alayı Sancağını selamlamadan geçmeyin.’

Bir başka haberde ise aynı iddia bu kez şöyle dile getirlmişti: ‘Ey ziyaretçi! Önünden geçmekte olduğun sancak dünya müzelerinin en nadir eseridir. Çünkü bu sancak dünyadaki tek esir Türk sancağıdır. Bütün alay şehit olduktan sonra, ağaca dayalı olarak bulunmuştur.’

Çanakkale Savaşı konusunda uzman tarihçi ve yazarlar bu iddiaları zaten yalanlarken, Avustralya’daki müzelerde ne bir Türk sancağı ne de altında böyle bir yazı bulunmadığı ortaya çıktı. Hürriyet konuya son noktayı koymak için Genelkurmay Başkanlığı’na yazılı başvuru yaparak sorularını yöneltti.

Genelkurmay’ın verdiği yanıt şöyle:

MELBOURNE’DE YOK
57’nci Alay’a Çanakkale Muharebeleri’nden sonra, 30 Kasım 1915’te Sultan V. Reşat’ın iradesiyle altın, gümüş imtiyaz ve harp madalyaları verilmiştir. Bu madalyalar, 25 Nisan 1916 tarihinde İstanbul - Şile arasında bulunan Çelebi Köyü’nün kuzeydoğusunda toplanan Alay’ın sancağına törenle takılmıştır. Dolayısıyla Alay Sancağı’nın Çanakkale Muharebeleri sırasında Avustralyalılar tarafından ele geçirildiği iddiası doğru değildir. Bazı yayınlarda bu sancağın bugün Avustralya Melbourne Müzesi’nde sergilendiği iddia edilmektedir. Bu iddialarla ilgili Melbourne Müzesi’nin de içinde yeraldığı dört müze adına Victoria Eyalet Müzesi tarafından gönderilen cevabi yazıda, ellerinde 57’nci Alay’a ait bir sancak bulunmadığı bilgisine ulaşılmıştır.

YOK EDİLMİŞ OLABİLİR
Günümüze dek geçen sürede 57’nci Alay Sancağı’na ilişkin herhangi bir bilgi aydınlığa kavuşmamıştır. Ancak, Türk ordu geleneği göz önüne alındığında, Alay’ın İngilizler tarafından esir alınırken, sancağını teslim etmeyerek imha etmiş olmasının kuvvetli bir ihtimal olduğu değerlendirilmektedir.

En son Filistin’de savaştılar
57’nci Alay, Çanakkale Cephesi’nden sonra, önce Galiçya Cephesi’nde savaşmış, ardından bağlı olduğu 19’uncu Tümen ile birlikte Filistin Cephesi’ne intikal etmiştir. 19’uncu tümen 23 Eylül 1918 tarihinde İngilizler’e esir düşmüştür. 57’nci Alay’ın da 29 Temmuz 1917 - 23 Eylül 1918 tarihleri arasında Filistin Cephesi’nde birçok muharebeye katıldığı, son olarak Nablus Meydan Muharebesi’nde mevcudunun hemen hemen dörtte üçünden fazlasını kaybettiği ve daha sonra muharebe gücünü yitirerek İngilizlere esir düştüğü tespit edilmiştir."


Hürriyet 2005











Kitap: İsmail Bilgin "57.Alay Filistin"


Kendilerini "Susuz Aslanlar" diye niteleyen 57. Alay, Çanakkale Conkbayırı'nda adeta bir kahramanlık destanı yazmasının ardından, önce Galiçya'da çarpışır. Ardından bağlı olduğu 19. Tümen'le birlikte Filistin cephesine doğru harekete geçer. Askerler zorlu cephelerden henüz çıkmalarına rağmen, sahip oldukları her şeyi arkada bırakarak yola çıkmakta tereddüt etmezler. Çetin geçen yolculukta maddî-manevî kayıplar verilir. 1917-1918 arasındaki zaman diliminde, askerler iç ve dış düşmanlarla aynı anda mücadele ederler. 

57. Alay, Filistin cephesinde birçok muharebeye katılır. 19. Tümen'in İngilizlerin eline esir düşmesinin ardından işler zorlaşır. Son olarak Nablus meydan muharebesinde, kuvvetlerinin tamamına yakınını kaybeden 57. Alay, İngilizler tarafından kuşatılır. Canları pahasına bile olsa alay sancağını yere düşürmemek, düşmana teslim etmemek için düşmanla 57. Alay arasında kıyasıya bir mücadele başlar.

İsmail Bilgin'in kitap tanıtımı: 57.Alay Galiçya / 57.Alay Çanakkale / 57.Alay Filistin 








ilgili:








Bir de bazı kendini bilmez istilacıların torunları : " Babamı, dedemi öldürdünüz" demez mi..
Atatürk'ün deyimi ile " Ne işi varmış burada?"
Biz Vatan savunduk, siz ne yaptınız?






















7 Mart 2015 Cumartesi

1915 Çanakkale Savaşı Anıtlarına Kazınan "Conilerle Mehmetçikler Arasında Fark Yoktur" Sözleri Atatürk'e Ait Değil.







1915 Çanakkale Savaşı Anıtlarına Kazınan "Conilerle Mehmetçikler Arasında Fark Yoktur"  Sözleri Atatürk'e Ait Değil.

1915 yılında İngiliz komutasında Gelibolu'ya çıkartılan Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerlerden oluşan birliklere kısaca A.N.Z.A.C (Australian and New Zeland Army Corps) adı verilmiştir. Biz Türkler, onlara "Anzaklar" diyoruz.


Lüleburgaz Atatürk İlkokulu öğretmeni Tahsin Özeken, 15 Nisan 1977 günü, elinde 1969'da yayımlanmış "Belgelere Göre Eceabat Kılavuzu" adlı kitapçıkla Anafarta Ovası'nda dolaşırken; 1915'te İngiliz komutasında Gelibolu'ya çıkan "ANZAC" birliklerinde yüzbaşı olarak görev yapmış yaşlı bir Avustralyalı'yla karşılaşır ve ona elindeki kılavuzda Atatürk'e ait gösterilen şu sözleri aktarır:


"Bu memlekette kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz. sizler Mehmetçikle yan yana koyun koyunasınız....Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı siliniz. Huzur içindedirler. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."


Avustralyalı eski ANZAK askeri 1915'te işgale geldikleri ülkede kendilerini kahraman ilan eden bu sözleri duyunca çok sevinir; Özeken'in yazışma adresini alıp kılavuzla Atatürk'e ait gösterilen sözleri defterine yazar ve ülkesine döndüğünde, "Muharip Anzaklar Derneği"ne iletir.


Avustralya'daki "Gelibolu Çeşmeleri Onur Kurulu Başkanı" Alan J.Campbell, bu sözleri, yaptırmakta oldukları anıta yazıt olarak koymayı düşünür ve Özeken'e gönderdiği 12 Eylül 1977 günlü mektupta, Atatürk'ün bu sözleri hangi tarihte ve nerede söylediğinin belgesiyle birlikte kendisine bildirilmesini ister.


Özeken, Campbell'in bu mektubunu, 13 Ekim 1977 günü, Türk Tarih Kurumu'na iletir. Kurum Genel Müdürü Uluğ İğdemir, Campbell'i yanıtlamak üzere hangi tarihte nerede söylendiğini araştırdığı bu sözlerin, Atatürk döneminde İçişleri Bakanlığı yapmış olan Şükrü Kaya'nın 10 Kasım 1953 günlü Dünya gazetesi'nde yayımlanan söyleşisinde geçtiğini saptar.


Şükrü Kaya, o söyleşisinde 1934'te Çanakkale'de Mehmetçik Anıtı'nın başında bir söylev verdiğini, içinde bu sözlerin geçtiği söylev metnini Atatürk'ün bizzat yazıp kendisine verdiğini söylemektedir. İşte 1969'da basılan Eceabat Kılavuzu'nda kaynağı belirtilmeksizin Atatürk'e ait denilerek yayımlanan bu sözler; Şükrü Kaya'nın 1953'te yayımlanan o söyleşisinde, "Atatürk bizzat yazıp bana verdi" diyerek aktardığı o sözlerdir.


İğdemir, Türk Tarih Kurumu adına Alan J.Campbell'e gönderdiği 10 Mart 1978 günlü resmi mektupta: "Atatürk'ün 1934'te Gelibolu'da İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya söylettiği çok anlamlı söylev" olarak nitelediği bu sözleri, İngilizceye çevirerek gönderir. (1)


Campbell, İğdemir'e gönderdiği 7 Nisan 1978 günlü mektupta, bu sözleri birazcık değiştirerek Atatürk imzasıyla Avustralya'da yaptırdıkları anıta koyduklarını bildirmiş (2) ve anıtın bir fotoğrafını da 31 Mayıs 1978 günlü mektubunun ekinde İğdemir'e göndermiştir.







Fotoğrafa bakıldığında, Avustralyalıların yaptıkları "birazcık değişiklik"lerin; (1)


* metne "bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında bir fark yoktur" tümcesini sokmak (II)

* İğdemir'in 1934 olarak bildirdiği tarihi değiştirip 1931 yapmak (III)
* Atatürk'ün ön adını Kemal yerine Kamel biçiminde yazmak olduğu görülmektedir. (3)

İğdemir, Campbell'in mektubuna verdiği 8 Haziran 1978 günlü yanıtta: anıt fotoğrafında görünen 1931'in değiştirilip 1934 ve Kamel'in değiştirilip Kemal olarak yazılması gerektiğini bildirmiş; gelgelelim, Avustralyalıların Atatürk'ün sözü diyerek anıta sokuşturdukları "Johnnyler ile Mehmetler arasında bir fark yoktur" tümcesinin çıkarılmasını istemeyip, "Atatürk'n bu güzel sözleri" diyerek, yapılan "eklemeyi güzel bulduğunu" dile getirmiştir.


12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, Avustralya Hükümeti, Türkiye'den "ANZAK"ların Gelibolu'ya ayak bastıkları yerin adının "ANZAK KOYU" olarak değiştirilmesini ve Türkiye'nin resmi haritalarında bu adla yazılmasını istemiş; Türkiye, bunun karşılığında Avustralya'da uygun bir yere Atatürk adı verilerek Atatürk anıtı dikilmesini istemiş; karşılıklı istemler doğrultusunda, bu sözler, hem Gelibolu'da adı ANZAK KOYU olarak değiştirilen yere dikilen yazıta, hem de Avustralya'da yapılan anıta; altına 1934 K. Atatürk imzası atılarak; resmen yerleştirilmiştir.


Atatürk'e ait denilen bu sözlerle ilgili olarak, 2005'ten bu yana sürdürdüğüm araştırmalar sonucu; anıtlara kazınan ve içinde "Bizim için (işgalci) Johnnyler ile (yurdunu savunan) Mehmetçiklerin bir farkı yoktur" tümcesi geçen bu sözlerin Atatürk'e ait olmadığını bulguladım. Atatürk'ün Şükrü Kaya'ya okuttuğu söylevin tarihi 1934 değil 1931'dir. Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) Şükrü Kaya'nın Çanakkale Mehmetçik Anıtı'na giderek orada çok önemli bir söylev vereceği, 17 Ağustos 1931 günlü Cumhuriyet'in birinci sayfasında kırmızı harflerle en önemli haber olarak duyurulmuştur.







Nitekim Şükrü Kaya, haberde duyurulduğu gibi, 25 Ağustos 1931 günü Çanakkale'ye gitmiş; Kemalyeri'nde bir söylev vermiş; bu söylevin tam metni devletin resmi Anadolu Ajansı'nca -Büyük Taarruz'un yıldönümüne denk getirilerek- 26 Ağustos 1931 günlü gazeteler aracılığıyla dünyaya duyurulmuştur.


Söylevi tam metin olarak yayımlayan Hakimiyet-i Milliye gazetesinin haberi şöyledir:



Dahiliye Vekilinin Kemal Yerinde Vatanperverane Bir Hitabesi Mustafa Kemal'in Çanakkale'yi Kurtardığı Noktada. 


Gelibolu, 25 (A.A.) - Dahiliye Vekili Şükrü Kaya B. bugün refakatlerinde Kolordu Kumandanı Ali Hikmet ve U. Jandarma Kumandanı Kazım Paşalar olduğu halde Peykişevket torpidosu ile İmroz adasından Maydos'a gelmişler ve Karaya çıkarak Kemalyeri'ne gitmişlerdir. Vekil B. Mehmetçik Abidesine Reisicümhur Hazretleriyle Başvekil ve Meclis Reisi Paşalar Hazaratı namına birer çelenk koydukları gibi kendi namlarına ve Cümhuriyet polis ve jandarması  namına da birer çelenk vazetmişlerdir. Ağustosun 27 sinde Çanakkale'ye gelecek heyetin de Kemalyeri'ne çıkarak ziyarette bulunacakları müstahberdir.


Vekil B. refakatindeki zevat ile birlikte otomobille Gelibolu'ya gelmişlerdir. Geceyi burada geçirecekler ve yarın Peykişev ket'le Yalova'ya gideceklerdir.


Maydos 26 (A.A.) - Dahiliye Vekili Şükrü Kaya bey bugün Kolordu Kumandanı Ali Hikmet ve Umum Jandarma Kumandanı Kazım Paşalarla birlikte Kemalyeri'ni ziyaret etmiştir. Dahiliye Vekili bey burada aşağıdaki nutku irat etmiştir:


"ArkadaşIar, Üzerinde bulunduğumuz nokta kürei arzın meçhul her hangi bir noktası idi. Halbuki biz bugün buraya tanınmış meşhur bir mevki olduğunu düşünerek geldik. Bu nokta ne münasebetle tanınmış ve ne diye coğrafi ve askeri haritalarda muayyen isim almıştır: Kemalyeri! Bilhassa asker arkadaşların karşısında bunu izah teşebbüsünde bulunmak istemem. Her türlü İzahlar bittabi onlara aittir. Fakat ben de bu yere ismi verilmiş büyük adamın yakın arkadaşı olmak iytibariyle ondan işittiğim bir hatırayı esas tutarak üzerinde bulunduğumuz yerin, Kemalyeri'nin ne olduğuna dair bir kaç kelime söylemek istiyorum.


Efendiler; üzerinde bulunduğumuz bu noktadan deniz kenarına kadar olan mesafeyi, hep beraber görüyoruz. Bu dar sahada tarihte malum olan büyük kuvvet karaya çıktı. En aşağı iki, üç kilometre cephede yayıldı.(4) Bu vaziyette henüz üzerinde bulunduğumuz noktada büyük Türk evladı Kemal o geniş düşman cephesinin sol cenahında ufak bir kuvvetle göründü. Orada cephanesi kalmamış neferlere süngülerini kullandırarak işe başladı. Bu teşebbüs muvaffakiyetle ilk eserlerini gösterdi. 


Türk'ün büyük ve sevgili evladı Mustafa Kemal o gece çok uğraştıktan ve her hangi bir fatihin kolaylıkla karşı duramıyacağı felaket işaret eden vaziyetleri yendikten sonra karanlık bir gecenin sabahında kendisini bu noktada gördü, ve bu noktanın yüksek Türk taliini kurtaracak mevki olduğuna karar vererek burada kaldı. Bu nokta Mustafa Kemal'in çok faik düşman kuvvetlerini mağlup ederek geriye püskürttüğü ve nihayet onları bütün takviyelerine rağmen yerinde durdurduğu bir Kumandan yeridir.


Bir Türk Kumandanının Türk taliini yükseltmek için münasip gördüğü kumanda yeridir. Ben asker değilim, fakat bilirim ki bu yerden, bu Kemalyeri'nden garbın bütün ufuklarına karşı, garbın bütün denizlerinde en büyük zannolunan kuvvet ateşlerine karşı bu noktadan sadır olan Türk iradesi "bugünkü Türkiye'yi kurtarmış olan faaliyetlerin ilk yeri" olmuştur. Bu iytibarla burada bulunmaktan ve gördüğümüz bu yüksek hatırayı burada yad etmekten çok memnun ve bahtiyarım.


Bizim bu yerde kıymetli hatıraları yad ederek mütehassis olmamız ve bu yere ismini veren büyük Türk'ün bu memlekete ve Türklere yaptığı büyük eserleri hatırlıyarak minnettar olmamız gayet tabiidir. Şeref ve iftiharla görüyoruz ki, bu yerin karşısında en büyük kuvvet ve kudret göstermiş olan büyük devletler de bu Kemalyeri'ne ve bu yere ismi verilmiş olan büyük Türk'e hürmetle takdirle bakmaktadırlar. Ben bu noktada yalnız bütün hassasiyetimin ifadesi olarak tek bir cümle söylemekle iktifa edeceğim:


"Vatanın müdafaası için burada aziz kanlarını döken Türk çocuklarına ebedi minnetler." Bu büyük kahramanlar için henüz bir abide dikilmediğini görüyorum. Bundan fazla müteessir olmak istemem. Biliyoruz ki, bu aziz kahramanların kurdukları ve korudukları yıkılmaz Türk vatanı onların hatıralarını daima taziz ettirecek ifade ve manzarası cihanşümul, en yüksek bir abidedir.


Karşıda da bizimle harp etmiş insanların mezarlarını ve abidelerini görüyoruz. Orada yatanları da takdir ederiz. "Medeniyet tarihi yarın karşı karşıya yatanlardan hangisinin fedakarlığını daha haklı ve daha insani bulacak ve daha ziyade takdir edecektir. Tecavüz etmiş onların abidelerini mi, yoksa vatanını müdafaa eden kahramanların hâlâ el uzatılmamış mukaddes taş ve toprak halinde bırakılmış olan bu izleri, bu kahraman izlerini mi?


Kat'i hükmü medeni beşeriyetin insani takdirine emniyetle bırakabiliriz. Yalnız şunu tesbit etmek isterim ki biz Türkler mazinin her türlü manasız, mantıksız, girift eziyetlerini unutarak yeni bir hayat yarattığımıza kaniiz. Bu hayat, Türk'ün ilk ve medeni hayatının alemşümul manasının ihtiva eden bu kanaatimiz, fiiliyatımızla da sabit olmuştur. Karşımızda mezarlar bırakan milletler, bizim bu samimi ve çok yeni mahiyette noktai nazarlarımızı iyi telakki ederlerse bu karşılıklı mezarlar aramızda kin, husumet ve ölmez hisleri (5) yerine muhabbet, dostluk temin eder. Ben, mensup olduğum Türk içtimai heyetinin kurduğu Cumhuriyet hükumetinin mesul bir adamı olarak arzederim ki, Türk milleti bu karşılıklı abidelere hürmetle bakar ve iki tarafın ölülerini rahmetle yadederken dimağında ve vicdanında yaşıyan samimi temenni: "Bu ölü abidelerin bir daha rekzolunmaması" (dikilmemesi-C.Ö.) bilakis bunları kuranlar arasında insanlık münasebetlerinin, insanlık bağlarının yükselmesidir.









Görüldüğü üzere, Şükrü Kaya'nın 1931'de Çanakkale'de Mehmetçik Anıtı başında okuduğu ve 1953'te yayımlanan söyleşisinde metnini bizzat Atatürk'ün yazdığını açıkladığı söylevde, yıllar sonra Atatürk imzasıyla anıtlara kazınan ve işgalci Johnny (Anzaklar, vs.) ile yurdunu savunan Mehmetçiği bir tutan sözler yoktur.


Tersine, söylevde 1915'te Gelibolu'ya çıkan Anzaklar, vs. "düşman cephesi", "düşman kuvvetleri", "tecavüz etmiş olanlar" sözleriyle nitelenmiş; Mehmetçik "vatanını müdafaa eden kahramanlar" olarak tanımlanmış; ve dünyaya; "Medeniyet tarihi yarın karşı karşıya yatanlardan hangisinin fedakarlığını daha haklı ve daha insani bulacak ve daha ziyade takdir edecektir. 


Tecavüz etmiş onların (Johnny'lerin -C.Ö.) abidelerini mi, yoksa vatanını müdafaa eden kahramanların (Mehmetçiklerin -C.Ö.) hâlâ el uzatılmamış mukaddes taş ve toprak halinde bırakılmış olan bu kahraman izlerini mi?" sorusu yöneltilerek; saldırgan, işgalci Coniler ile yurdunu savunan Mehmetçiklerin bir tutulmadığını vurgulanmış; "bu ölü abidelerin bir daha rekzolunmaması" sözleriyle de "ölü" olarak tanımlanan ANZAKLAR vs. İÇİN, BİR DAHA ÇANAKKALE'YE ANIT DİKİLMEMESİ İSTENMİŞTİR.




Gerçek budur....

Cengiz Özakıncı









[NOT: Bu yazıda, duygularımı olabildiğince dışarıda bırakarak, yalnızca belge ve bilgi verip yorumu okuyucuya bırakmaya çalıştım. Ancak, duyarlı okuyucu, Atatürk'ün Anzaklarla ilgili Şükrü Kaya tarafından okunan söyleviyle, Atatürk'e ait denilerek anıtlara kazınan fakat Atatürk'e ait olmayan sözleri irdelediğinde; Atatürk'ü, işgalci coni ile yurdunu savunan mehmetçiği bir tutarmış gibi gösteren tahrifatları bulguladığım an, yüreğimde nasıl bir fırtına koptuğunu duyumsayabilir.]




Atatürk'ün Anzaklarla ilgili gerçek sözleri Çanakkale Deniz Zaferi'nin 100.yıldönümünde ilk kez tam metin olarak Bütün Dünya'da

Mart Sayısı 1.bölüm:
Nisan Sayısı 2.bölüm: 

Kaynakça:
1-Uluğ İğdemir, "Atatürk ve Anzaklar", Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1978, s.8.,14. 
2-Uluğ İğdemir, a.g.e., s. 10. 
3-Anıt fotoğrafında görülen yazıt şöyledir: "Those heroes that shed their blood and lost their lives… You are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side here in this country of ours… You, the mothers, who sent their sons from faraway countries wipe away your tears; your sons are now lying in our bosom and are in peace, after having lost their lives on this land they have become our sons as well." Ataturk, 1934 
4-Gazete dizgisinde görülen "yarıldı" sözcüğünün doğrusu "yayıldı" olacaktır. Karş. Cumhuriyet g. 26.08.1931. Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan metinde, 
5-"ölmez mübareze hisleri" (Mübareze: Çekişme)












THE WORDS
“THERE IS NO DIFFERENCE BETWEEN THE MEHMETS AND THE JOHNNIES”
ENGRAVED ON THE 1915 GALLIPOLI MONUMENTS
DO NOT BELONG TO ATATÜRK.


English inscriptions with the signature “Atatürk 1934” on the monuments erected by the states in Australia, New Zealand, and Turkey is: (vi *) "Those heroes that shed their blood and lost their lives… You are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side here in this country of ours… You, the mothers, who sent their sons from far away countries wipe away your tears; your sons are now lying in our bosom and are in peace. After having lost their lives on this land they have become our sons as well. Ataturk, 1934."

However, in 1934 Atatürk did not give such a speech. The only statement that Atatürk sent to the Australians is this statement that we report at the beginning of this article, and that was published by The Star in Australia dated 25/04/1934: "The April 25, 1915 Gallipoli Landing and all the combat that took place on this Peninsula, has shown the world how sad the losses incurred by this struggle have been for their nations, alongside the heroism of those who shed their blood."

There is no other statement of Atatürk sent to the Australians in 1934, and this statement was not dedicated to the ANZAC (Australia and New Zealand Army Corps) soldiers that were landed on Gallipoli on April 25, 1915, but rather included our soldiers who during the Gallipoli Battles clashed with "ANZAC"s in Gallipoli. The words that appear with the signature “Atatürk 1934” in the English inscriptions on the monuments erected in Canberra (Australia), Wellington (New Zealand), and Arıburnu (Turkey), that adress only “The Johnnies" (ANZAC soldiers) and their mothers, and that include the expression “There is no difference between the Johnnies and the Mehmets”, which we have proven to belong to the Australian Alan J. Campbell, do not belong to Atatürk.

While there are so many of Atatürk’s writings, speeches, and statements published during his lifetime that contain his sayings related to his views on world peace, is there any need to explain Atatürk’s pacifism and humanity by putting his signature under others’ poetic words, instead of just using his own words? 


vi *) The English equivalent of the Turkish columns, which do not correspond exactly with the English inscription text, read: "Heroes that shed their blood on the soil of this country! Here you are in the soil of a friendly country. Rest in peace and quietude. You are side by side, bosom to bosom with the Mehmets. Mothers who sent their sons to war from faraway countries! Stop your tears. Your sons are in our bosom, they are in peace and they will rest in peace. After having lost their lives on this soil they have become our sons. Atatürk, 1934."

PART I. (Eng.)
PART II. (Eng.)






The Star newspaper, in its 25.04.1934 issue published the English translation of Atatürk’s French wire together with the French wire text, under the heading: “Turkey, Old Foe, Remembers. While Atatürk’s wire reads "how sad the losses incurred by this struggle have been for their nations", in the subheading of the news item, the newspaper changed this expression to “heartrending for our nations”. It also referred to Atatürk using the phrase "Kemal Pasha, Dictator of Turkey", and what is more, foisted into the English translation the phrase “will never be forgotten”, which is a phrase non-existent in the original wire text.

Cengiz Özakıncı, 
Bütün Dünya, March and April 2015




Yabancı Akademisyenler Atatürk Anıtlarına Kazınan "Johnnyler ve Mehmetçikler"i Tartışıyor...PDF

Yabancı Akademisyenler Atatürk Anıtlarına Kazınan "Johnnyler ve Mehmetçikler"i Tartışıyor.
Dergimizin Mart-Nisan 2015 sayılarında 1915 Çanakkale Savaşı Anıtlarına Kazınan "Conilerle Mehmetçikler Arasında Fark Yoktur" Sözleri Atatürk'e Ait Değil başlığıyla yayımlanan iki makalemiz; Avustralya'nın önde gelen tarihçisi Prof. Dr. Peter Stanley'in Başkanı olduğu Dürüst Tarih Derneği' nin (Honest History Association) ilgisini çekti.

Prof. Dr. A. Pym "bir tartışma açmak istiyorum" (I want to broach a discussion) sözleriyle başlattığı Johnnies and Mehmets başlıklı bu makalesini, salt Özakıncı'nın Argümanı'nı irdeleyip çürütmeye özgülemiş olduğundan, onun tartışma açma çağrısına katılıp, makalesini yanıtlamak, herkesten önce bana düşüyor; ancak makalesinde öyle çok maddi yanlış var ki, bunları tek tek gösterip düzeltmeye dergimizin sayfa sayısı yetmeyeceği için; kapsamlı yanıtımızı -Türkçe ve İngilizce olarak- internet sitemizde yayınlayacağız.

Cengiz Özakıncı



* the Guardian’da yayınlanan Paul Daley imzalı makalenin tam metni için link:

* the Guardian’da yayınlanan Paul Daley imzalı makalenin Türkçe tam metin çevirisi için link:

* Avusturalya’nın önde gelen tarihçi ve yazarlarının üye oldukları bir araştırma grubu olan Honest History’de, Özakıncı’nın araştırmasına ayrılan sayfa için link:






_____________________








Ayrıca "Önce Özür, Sonra Ayin" ile :
“Bu heykel, parçalanmış bir top arabasına yaslanan ve bir ayağı Türk bayrağının üstündeki örnek bir Avustralyalı askeri temsil etmektedir.” (Anzak askerinin ayağının altındaki kurukafa biçimiyle ne temsil edildiği belirtilmemiştir!) Mete Akyol , Bütün Dünya, Nisan 2015 - PDF








EK:


 "Kurmaca "Mustafa Kemal-Birdwood" görüşmesi, 1983'te Türk Tarih Kurumu'nca yayımlanan U. Kocatürk'ün 

"Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi" kitabında "gerçek olgu" gibi gösterildikten sonra; 
süreç içinde başka kitaplara aktarılarak yayılacaktı."
Cengiz Özakıncı








____________









Conkbayırı'nın Büyük Kahramanı


Tarihimizin en büyük ve en şanlı zaferlerinden biri olan Çanakkale Savaşında Seddülbahir ve Conkbayırı'nın büyük kahramanlarından biri de Denizli'nin Çivril kazasının Madenler Köyü'nden Kadir oğlu Mehmet Çavuş idi.


Bu kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar ve karşı tarafa fırlatırdı. türk siperlerine düşen pek çok bombayı gerisin geriye düşman mevzilerine geri atmış, arkadaşlarının hayatını kurtardığı gibi, sayısı belirsiz düşman askerini de saf dışı etmişti.


İngilizler bunu anlamış olacaklar ki, bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş'un iadesini önlemeye çalışmışlardı.


İşte böyle bir bomba, Mehmet Çavuş'un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Yaralı olarak hastaneye kaldırılan Mehmet Çavuş gözlerini açtığında sağ kolu yoktu.


Ne var ki o, Bombacı Mehmet Çavuş olarak cephede nam salmıştı. Bu yiğit asker, tabur kumandanına hastaneden yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu:


"Sağ kolumu kaybettim, zararı yok. Sol kolum var. Onunla da pekala iş görebilirim. Beni üzen ve yeniden birliğime katılarak, düşmanla çarpışmama engel olan şey, yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastaneden çıkıp, harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz. Affediniz komutanım."