Translate

pdf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pdf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2018 Pazartesi

YENİ SÖMÜRGECİLİK AÇISINDAN GIDA EMPERYALİZMİ


AÇLIK KORKUSU


“Sessiz Savaş” isimli kitabımı yayınladığım günden bu yana Türkiye'de ve Dünya'da olup bitenleri, görebildiğim kadarı ile değişik bir açıdan incelemeye ve bu kitapla okurlarıma bildiklerimi aktarmaya çalıştım.


«Açlık Korkusu» ismi ile yayınlanan bu kitap, ABD Tarım Bakanı Orville L. Freeman'ın, Chicago'nun lüks otellerinden birinde karnını tıka basa doyurduktan sonra açlık üzerine çektiği bir nutuk ve Philip Noel-Baker isimli ünlü bir barışçının UNESCO tarafından yayınlanan «Le Courrier» isimli dergide yayınlanmış, barışı öven ve gerçekte savaş korkusunu bir yağ lekesi gibi Dünyaya yaymaya çalışan makalesi, nihayet çocukluk çağıma ilişkin iki korku öyküsüne dayalı üç ayaklı bir sehpa üzerine kurulmuş ayrıca üzerinde bir süredir ısrarla durduğumuz gıda yardımları ve doğum kontrolü ile geri ülkelerdeki emperyalist uygulamalara, kolayca görülemeyen ayak oyunlarına kitapta yer verilmiştir.

Açlık sorununu korku açısından incelemek elbette lüzumludur. Çünkü yüzyıl önce insanlar sorunlarına bu açıdan bakamıyor ve korkularının ezgisi altında gerçekleri göremiyorlardı. Şartlandırılmış milyonları korkuları üzerinden koyun sürüleri gibi güderek, ürettiklerinden yararlanan ve varlıklarına el koyan açıkgözler, insanların gözü açılmasın diye ellerinden ne geliyorsa hepsini yaptılar. İnsanı uyuşturmak için afyon ve korkutmak için silah kullanıldı. Bugün ise açlık ve açlık korkusu ile aynı milyonlar hem uyuşturuluyor ve hem de korkutuluyorlar. Bu kitabı, bu noktaya kadar sabırlı okuyanlar daha önce, “Gıda Emperyalizmi”, “Çağımızın Beslenme Sorunları”, “Barış ve Emperyalizm”, “Sessiz Savaş” isimli kitaplarımızı da okumuşlarsa Türkiye'nin meselelerine değişik açıdan bakabilecek, hem açlık ve hem de savaş korkusunun Dünyamızda neden dolayı bu kadar yaygınlaştığını daha iyi anlayabileceklerdir

Endüstrilerine pazar hazırlamak için savaş çıkaran toplumlar, tarımsal ürünlerine pazar bulmak için aç milyonlar yaratmanın gereğine inanıyorlar. XX nci yüzyıl insanının başında Demokles'in kılıcı gibi asılı duran bu iki korku kasıtlı olarak yayılıyor ve yoğunlaştırılıyor.

Oysa Tabiat ana Dünyaya gözünü açan her insan yavrusunu besleyecek kadar cömert ve şefkatlidir. İnsanlar birbirinden nefret ederek çatışacak yerde, sevişerek ve dost olarak da yaşayabilirler. Çıkarları insanların çatışmasında ve aç kalıp onlara el açmasında olan insafsız bir azınlık, kurduğu tezgâhı işler halde tutup çıkarlarını sürdürebilrnek için çağımızı bir korku çağı haline getirmiştir. Şişirilerek toplumları etkileyen savaş ve açlık korkusu yanında, kişilerin günlük yaşantısını etkileyen yüzlerce küçük korku içinde yaşıyor ve daha doğrusu yaşadığımızın farkında bile olamıyoruz. Şehirlerarası yollarda trafik kazaları, kırlarda asayişsizlik kol gezmekte, Doğu'da yaşayanlar eşkiya korkusunun baskısı altında ezilirken, batıda geçim sıkıntısı, işini kaybetme korkusu insanları bunaltmaktadır.

Elinde cop ve başında plastik mihverle dolaşan toplum polisi, bir korku kaynağıdır. Vurdu mu eziyor. İnsanların arasındaki ilişkiler sevgiye değil de, korkulara dayanıyorsa, bu hale gelmiş toplumlarda mutluluktan ve nurlu ufuklardan söz edilemez. Böyle olmasına rağmen, politikacının gerçek dışı konuşması, borcu bini aşmış ve uçan kuşa borçlanmış bir toplumu en kısa süre içinde nurlu ufuklara götüreceğinden söz etmesi insanı bir daha korkutuyor. Sözüm senettir deyip de sözünü yerine getirmeyen Devlet adamlarının yönetimi altında ve ülkeyi 850.000 ton buğday açığı ile kendi haline bıraktıktan sonra istifa eden bir tarım bakanının, bunun hemen akabinde 250 otomobil ile karşılanarak tekrar seçildiği bir ülkede korkmadan yaşamak için önce düşünme yeteneğini yitirmek lazım.

Küçük ve büyük korkular birleşince insanlar uyuşuyor, kişiliğini ve amaçlarını unutmuş sindirilmiş kalabalıklar ortaya çıkıyorlar. Robot gibi her sabah işine gidip akşam gecekondusuna dönen işçinin temel korkusu gecekondusunun yıkılması, memurun korkusu müdür beyin asabiyet buyurup onu işten atması, köylünün yağmur yağmaması veya bankanın kredi vermemesi, ağanın kaşlarını çatması aç kalmak ilahdır.

Günlük yaşantımızın bu küçük korkulan yanında bazen savaşçı toplumların kaşlarını çattıklarına tanık oluyoruz. Limanlarımızı savaş gemileri ziyaret ediyor, ya da kuzey komşumuz tarafından tehdit ediliyoruz.

Her yıl ortaya çıkan buğday açıklarını kapamak ve halka hiç değilse kuru ekmek yedirmek mesele oluyor. Bu arada tepemizde peyklerin dolaştığını, iki karşıt bloktan astronotların fezada dolaştıklarını öğreniyoruz.

Böyle bir Dünyada yaşamak çoğunluk için zevkli bir iş değildir. Fakat madem ki Dünyaya gelmişiz, yaşayacağız diyor ve yaşıyoruz. Haklarınızı aramaya başladınız mı korkular yoğunlaşıyor ve baskılar artırılıyor. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ile birçok Anayasaların insanlara tanıdığı hakları XX nci yüzyılın ikinci yarısında almak ve hele kullanmak zor bir iş. Açlık Korkusu çağımızın en etkin ve en baskın korkusu olarak, geri ülkeleri ve özellikle Türkiyemiz’i etkisi altına almıştır. Bu korkuyu körükleyip, korku çarklarını çalıştıranların amaçları ise gün gibi ortada...

Bunu bilmenin sayısız yararı var. Halkımız ve aydınımız bunu böylece anlamalı ve korkularından arınmanın yollarını aramalıdır. 

Toplumun özellikle topluma yön ve cesaret verecek olan aydınların gerçekçi bir davranışla korkuların üzerinde kalmaları, sorunların üzerine üzerine yürüyerek devrimi gerçekleştirmek için çaba harcamaları gerekiyor.

Korkusuz liderlerin yönetiminde, korkulardan arınabilen ülkeler emperyalizmin baskısından kısmen olsun kurtuluyorlar. Biz de Atatürk'ün yönetiminde bu korkulardan sıyrılmış ve savaş korkusunun üzerine üzerine yürüyerek şişirilen balonları patlatmıştık. Şimdi karşımıza yeni korkular dikiyor ve bizi bu korkuların etkisine sokarak yozlaştırmak, kendilerine köle, boğazı tokluğuna çalışacak bir uşak haline getirmek istiyorlar.

Oysa tarih boyu kimseye uşaklık etmemiş ve başkalarını uşak olarak kullanmayı hoşgörmeyecek kadar efendi bir yapısı örfü, adeti, hayat anlayışı ile bugün de dimdik ayakta olan Türk toplumu ve diğer toplumlar meseleyi ergeç anlayacaklar, korkutulduklarını farkettikleri gün korkularının üzerine yürüyeceklerdir.

İşte bu olay Yeni Sömürgeciliğin sonu olacak ve Dünyamız’da insan haysiyetine saygılı yeni bir dönem başlayacaktır.


Osman N. KOÇTÜRK
19 Ekim 1969, Ankara
AÇLIK KORKUSU // TMMOB ZİRAAT'tan PDF









Teksas Senatörü “Wright Patman” gıda maddelerinin stratejik bir savaş aracı gibi kullanılabileceğini ve Amerika'nın yiyecekleri bugün bu maksatla kullanmakta olduğunu aşağıdaki şekilde ifade etmektedir:

"Uluslararasındaki savaşlarda bugüne kadar kullanılagelen, silahların en etkilisi besin maddeleridir. Birleşik Amerika bu silaha sahip olma ve bunu daha uzun süre kullanma bakımından uluslararasındaki üstün durumunu daha uzun süre muhafaza edecektir. İleri ve geri kalmış ülkelerden hiçbiri bizim sahip olduğumuz miktarda yiyecek stoklarına ve üstün üretim olanaklarına sahip değildir. Örneğin, Rusya feza çalışmalarında üstün bir başarı sağlamış olmasına rağmen, yiyecek üretimi bakımından bizim çok gerimizde kalmış bulunuyor. Bundan dolayı Amerikan tarımı, açlığın eline düşmüş ve dünyanın diğer bölgelerinde yaşamakta olan milyonlarca insana karşı kullanılagelen bu silahı etkili bir hale getirmek için, bugünkü kalıplarını da değiştirmek zorundadır. Bu silahın kullanılması sırasında, diğer ateşli silahların aksine olarak karşı tarafın nankörlüğü ile karşı karşıya kalabiliriz. Fakat barışı seven, cömert ve özgürlüğe düşkün Amerikan halkının asıl hedefi, uzun bir zaman akımı içinde su yüzüne çıkacak ve nasıl olsa anlaşılacaktır. Bu mümkün olduğu zaman, öldürücü ateşli silahlara olan ihtiyacın çok azalmış olacağını tahmin ediyorum”(National Food and Farming, Temmuz 1966, Sahife 19.)


Ünlü Teksas Senatörü Patman'ın bu açık itirafı, bizim yöneticilerimiz ile milletvekili ve senatörlerimizi uyarmalıdır. Nitekim bunu temin için ve gıda emperyalizminin metotlarını açıklama maksadı ile hazırladığımız bir yorumu Kim dergisinde yayınlamış ve fakat hiçbir yankı uyandırmadığını üzülerek müşahede etmiştik. (Koçtürk, Osman N., Milli Güvenlik Kuruluna Bir Teklif, Kim Dergisi, 24-30 Ağustos 1966.)

Görüldüğü gibi Türkiye'de söylenmesi hoş karşılanmayan bazı önemli gerçekler, demokratik bir ülke olan Amerika'da verdikleri paraların dış ülkelere yiyecek yardımı olarak değerlendirilmesini hoş karşılamayan vergi mükelleflerine ve seçmenlerine hesap vermek için senato ve üniversite kürsülerinden yetkili kişilerin ağzı ile açıklanmaktadır. Yardımı yapan ülkede rahatça mümkün olan bu açıklamaların, yardımı gören ve bu suretle sömürülen ülkede öfkeli davranışlar ile ithamlara ve kişileri etkisiz hale getirmeye vesile teşkil etmesi çok acı bir gelişmedir. Amerika'daki yayınları takip edenler ile bunların Türk basınına intikal edenlerini değerlendirebilenler, yiyecek yardımlarını azaltmak veya emperyalist amaçlarla daha etkin araçlar olarak kullanılmasını sağlamak maksadı ile çok daha korkunç bazı tekliflerin yapılabildiğini göreceklerdir. Geçenlerde Missouri Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Dr. Chafee isimli bir zat, Amerika'dan yiyecek yardımı gören ve bu arada hızla üreyen toplulukların ihtiyaçlarını azaltmak için bunlara uyku hapı verilerek ayılar gibi kış uykusuna yatırılmalannı teklif etmişti.

Uyuyan insanların ayakta dolaşan insanlara nazaran % 80 daha az besinle yetinebileceklerini ifade eden ilim adamı (?), uyuyacakların da onun gibi insan haklarına sahip kişiler olduklarını ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile bu hakların dünyaya gelen bütün fertlere tanınmış bulunduğunu unutmuş görünüyordu. Esasen derin bir cehalet uykusu içinde bulunan bu insanların, uyandırılarak üretime yö- neltilmesi ve çekilen yiyecek sıkıntısının hafifletilmesi şekli varken, bunları haplarla uyutmayı düşünmenin uygar düşüncenin ve bilimin ana kurallarına aykırı düşeceği bilinmekte ve dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi yardım gören bir ülke olduğumuz için Chafee'nin bu teklifi Türkiye'de de alay ve nefretle karşılanmış bulunmaktaydı. Böyle olmasına rağmen, olay emperyalistlerin amaçlarına ulaşmak için ne kadar ileri gidebileceklerini gösterme bakımından gerçek bir değer taşımaktadır. (Cumhuriyet Gazetesi, 13 Nisan 1966.)

Emperyalistler geri kalmış ülkelerin kaynaklarını uzun süre içinde tamamen ele geçirmek ve bu ülkelere silahlı bir mukavemetle karşılaşmadan girebilmek için, göze kestirdikleri toplumlarda iç yardımcılarını da harekete getirecek doğum kontrol projeleri uygulamaktadırlar. Nüfus artış hızını azaltarak tasarrufun artırılacağı ve bu suretle yatırımların hızlandırılacağı gerekçesiyle bu uygulama maalesef Türkiyemiz’de de bir kanun konusu olmuş ve Sağlık Bakanlığımız doğum kontrol çalışmalarına dört elle sarılmıştır. Bu çalışmalar böyle devam ettiği takdirde 20 yıl sonra Türkiye'de milli çıkarlarımızı savunacak ve Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği genç sayısı çok daha az olacak ve yaşlıların eyyamcı politikaları emperyalistleri durdurmak için yeterli olamayacaktır. Geri kalmış -daha doğrusu geri bırakılmış- toplumların yaşlılarını yağ ve tahıl gibi boş kalori kaynakları ile besleyerek, genç kuşakları da doğum kontrol hapları kullanarak aşındırmakta karara varmış görünen sömürgeciler, çok gayri insani çarelere başvurmayı düşünmektedirler. Amerika'da yayınlanan Natural Food and Farming isimli bir derginin verdiği bir haber, Dr, Joseph W. Goldziher isimli bir bilim adamının korkunç teklifini açıklamaktadır. Goldzieher şöyle diyor .

“Modern kültür avantajlarına sahip olmayan toplumlarda doğum kontrol çalışmalarını daha etkili bir hale getirebilmek için, bu maksatla kullanılan kısırlaştırıcı maddeler şehir sularına ve yiyecek maddelerine karıştırılmalı ve bu suretle büyük bir kitlenin kısırlaştırılması sağlanmalıdır. Bunu sağlayabilmek için iki cins etkili maddeye ihtiyaç olacaktır. Bunlardan birincisi suya ve yiyeceklere katılarak kısırlaştırmayı temin edecek, ikincisi ise, birinci maddenin etkilerini yok edip çocuk yapmak isteyenlere bu imkânları sağlayacaktır.”

Dr. Joseph W. Goldzieher'in “Pacifie Medicine and Surgery” dergisinde yazdığı bir makaleden (Natural Food and Fanning, Mart 1966) dergisine iktibas edilmiş olan bu teklif, önceki açıklamalardan çok daha korkunçtur. Böyle bir teklifin ortaya atılması bize yiyecek yardımı yapan ve bunu emperyalizmin veya savaşın bir aracı olarak kendi senatörü ile ilim adamının ağzından ifade eden bir toplumun, çocuklarımızın içtiği süte, bize verdiği yemeklik yağ ve una bu maddeyi rahatça karıştırabileceğini akla getirmektedir. Kendi yurdumuzdaüretilen yiyecekleri iyi kötü muayene veya kontrol ederek pazara arzına müsaade eden hükümet, hiçbir kontrole tabi tutmadan yurda soktuğu ve beşikteki çocuktan yataktaki hastaya, işçiye ve memura kadar herkesin kullandığı yiyecek maddelerini bu yönden de muayeneye tabi tutmalı ve bunu bir milli güvenlik konusu olarak ele almalıdır. 

Fakat geri kalmış ve daha önce açıklanan esaslar üzerinden sömürülmekte olan ülkeler derin bir uyuşukluk ve şarkvari bir açıkgözlük davranışı içinde kendilerine ucuza verilen her yiyeceği kaparak almakta ve muayene etmeden kullanmaktadırlar. Emperyalistler çeşitli yollardan yaptıkları etkiler ile bu muayeneleri önleme ve hatta kendi ülkelerinde yazılıp çizilenlerin bu geri ülkelerde halkın kulağına ulaştırılması olanağını da kısıtlama imkânını bulmuşlar ve bütün projelerini rahatça tatbik etmişlerdir. Kennedy zamanında Rusya'ya satılan buğdaylara zehirli maddeler karıştırılmasına teşebbüs edilmesi ve bunun son dakikada Başkan tarafından haber alınarak önlenmiş olması, bu kabil teşebbüslerin bundan sonra da yapılabileceğini göstermektedir.

Bu konuda daha yüzlerce örnek vermek kabildir. Margarinlerin sağlık için zararlı oldukları Amerika'da rahat söylenebilen bilimsel bir gerçek iken bunun Türkiye'de tekrarının suç sayılması ve Sağlık Bakanlığı’nın bile bu bilimsel gerçeğin karşısında vaziyet alması, insanları kurşun yerine yağla öldürmenin kabil olabileceğini gösteriyor. Nitekim Türkiye'de margarin kullanılmaya başlanıldıktan sonra kalp ve damar hastalıklarından ölüm çok artmış ve son açıklamalar nispetin % 21 e ulaştığını göstermiştir. Bu oranı açıklayan Sağlık Bakanlığı’nın, aynı zamanda işin nedenleri üzerinde durmayarak margarinlerin savunuculuğunu bir ticari firma gibi üzerine almış olması ve hiçbir besin maddesinin besleyici değeri ile Cumhuriyet kurulalıdan beri ilgilenmemiş bir kuruluşun margarinler için radyolarda övücü tebliğler yayınlaması, işin hangi noktaya kadar geldiğini açık ve seçik olarak göstermektedir.

Kitabın hacmi içinde daha da artıramadığımız dört örnek yardımı ile besinlerin emperyalist amaçlara ne suretle alet edilebilecekleri Amerikalı bilim ve idare adamlarının ağızlarından ifade edilmiş bulunuyor. Bu şartlar altında biraz insafı olanlar bizim bir tekrardan ibaret olan açıklamalarımız dolayısıyla bizi itham edemeyecekler ve muhtemelen uyanarak tehlikenin büyüklüğü hakkında bir fikir sahibi olabileceklerdir.


Diğer Ülkelerde Eski ve Yeni Uygulamalar:

Gıda emperyalizmi ve tüm olarak neoemperyalizm yalnız Türkiye üzerinde uygulanan bir proje değildir. Sömürgeciler geçen yüzyıllarda silah zoru ve şiddetle girdikleri sömürgelerinden çıktıktan sonra ve hemen ertesinde onları yeni sömürgeciliğin kurbanları haline getirmişler ve sömürmelerine daha etkili bir şekilde devam etmişlerdir. Eskiden sömürge olup da bugün bundan kurtulmuş veya kurtarılmış olan pek az toplum tanıyoruz. Böyle olmasına rağmen Üçüncü Dünya dediğimiz Afrika ülkelerinde her iki bloka karşı güçlü bir direnme ve uyanma başlamıştır. Bazı ülkelerde aydınlar ve liderler sömürgecilerin baskılarına karşı koymakta ve sıkıntılı ve fakat gelecek için ümitli bir hayat yaşamaya ve kendi kaynaklarını kullanarak, çalışıp kalkınmaya çabalamaktadırlar. Türkiyemiz’de de 1960 devriminden sonra ve yeni Anayasanın getirdiği imkânlar içinde emperyalistlere karşı bir uyanma ve direnme başlamış, milliyetçi hareketler her iki bloka ilişmenin de mahzurlarını ortaya koymuştur.

Bu şartlar altında dış yardımlar, yabancı sermaye, teknik yardımlar ve gıda yardımlarına karşı şüphe artmış, olaylar aklın ve mantığın yardımı ile değerlendirilmeye başlanılmıştır. Amerika, bu kitapta olduğu gibi eleştirilirken, kültür ilişkileri ve votka fabrikası ile işe başlamak isteyen bir Rusya da aynı çizgide hareket ettiği için, aydın gruplar Türk gücünden ve kendi kaynaklarımızdan başka hiçbir şeye güvenmek ve dayanmak istememektedirler.

Diğer ülkeler ve komünist bloktaki küçük topluluklar ayrı bir düzen içinde benzer metotlarla sömürülürken, Amerika kapitalist bir düzen içinde kendine yaklaşan toplumların kaynaklarına el atmakta ve gıda emperyalizmi, petrol emperyalizmi, sermaye ve kredi oyunları ile kendi refahını artırırken, geri toplumlar daha gerideki noktalara iteklenmektedirler. Sömürgeciler değişik toplumlar üzerinde geçmiş çağlarda çeşitli araçlarla etkili olmuş ve afyondan başlayarak pirinç, buğday ve yağ gibi maddeleri bile bir araç olarak kullanmışlardır. Afyonla başlayıp, pirince ve pirinçten şeker, tahıl ve yağ ile margarine atlayan gıda emperyalizmi bu kitapta ana hatları ile ve anlaşılabilir tarzda açıklanmaya çalışıldığı için okuyucuların konu etrafında yeterli bir şekilde aydınlanmış olacaklarını ve Türkiye'de olup bitenleri bu kitabı okuduktan sonra daha iyi değerlendireceklerini tahmin ediyoruz. Türkiye yakın gelecekte daha çok Birleşik Amerika ile ilişkiler kurmuş ve yiyecek alışverişi de bu ülke ile yapılmış olduğu için “Gıda Emperyalizmi” nin incelenmesi ve anlaşılması için daha çok bu ilişkiler üzerinden örnekler vermiş bulunuyoruz.

Fakat Avrupa ekonomik sistemi ile Doğu ekonomik sisteminin, gıda emperyalizmini kendilerinden daha güçsüz toplumlar üzerinde uygulama şekillerinde maksat ve gaye bakımından fark olmadığını ve Türkiye'de olup bitenlerin batı ekonomik sistemini kabullenmiş bütün geri kalmış ülkelerde Amerika, İngiltere ve Batı Almanya gibi ekonomileri kuvvetli ve bilinçli toplumlar tarafından, Doğu blokunda ise Rusya ve blokun diğer güçlü toplumları tarafından aynen uygulanmakta olduğunu bilmekte fayda vardır. İlişkilerimiz zayıf olduğu için Türkiye üzerinde kendi dünya görüşlerine ve usullerine uygun olarak uygulamalara girememiş olan Doğu bloku ülkeleri bu fırsatı ele geçirmenin arzu ve hasreti içindedirler. İlişkilerin kurulması için bir şans ele geçirildiğinde kültür münasebetleri ile başlayacak olan saldırılar, votka fabrikaları ve diğer tesisler, daha sonra yiyecek alış- verişi üzerinden devam edecektir. Bütün mesele Türk toplumunun ve yöneticilerinin konu etrafında bilinçlenmesine bağlı bulunuyor.

Yeni sömürgeciliğin tüm olarak işleyiş tarzı ve bilhassa gıda emperyalizminin metotları ayrıntılı bir şekilde öğrenilmediği sürece hem batı ve hem de Doğu ekonomik sistemi içinde bulunmanın bize zarardan başka bir şey getirmeyeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Ekonomik sistemin farklı oluşu, yönetim tarzı ve ilişkilerin Batı veya Doğuya avantaj tanımış bulunması, bilinçsiz toplumların bilinçli ve güçlü toplumlar tarafından alabildiğine sömürülmesini engellemez. Bütün mesele bilmekte ve tedbirli olmaktadır. Bize verilen her şeyi kabullenmek ve iç üretim politikamızı, muslukların her zaman böyle akacağını düşünerek kalıplamak, bugün olduğu gibi yarın da bize zarar veren bir davranış olarak kalacaktır. Sömürgeciler, sömürge imkânlarını geliştirmek için dost ve düşman tanımadan kendilerinden olmayan her toplumu bir defa yoklamakta ve eğer başarabilirlerse sonsuz sömürmektedirler. 

Bu insafsız görüşün gerçekte sömürgeci bir toplum olan ve İkinci Dünya Savaşından sonra zayıf düşen Fransa üzerinde bile denendiğini ve Amerikalıların Fransa'yı ürettikleri tavuk etleri için bir pazar haline getirme maksadıyla denemeye girdiklerini kısa bir süre önce gördük. Fransa ile Amerika arasında "Piliç Harbi” denilen bir ekonomik savaşın cereyanına sebep olan olaylara Fransız hükümet başkanı General De Gaulle bile müdahale zorunda kalmış ve Fransa'yı bu saldırıdan korumak hayli zor olmuştur. Ulaştıkları teknolojik ve bilimsel seviye dolayısıyla tavuk etini, Fransa'ya nazaran çok daha ucuza mal edebilen ve üretim fazlaları için pazar arayan Birleşik Amerika, donmuş piliçlerle Fransa pazarına girmek ve bir zamanlar Türkiye'de yaptığı gibi mahalli üretimi baltalamak istemişti. Fransız yöneticiler bundaki tehlikeyi derhal sezmiş ve halklarının tavuk etini daha pahalı yemeleri bahasına Amerikan piliçlerinin Fransa'ya sokulmaması için adeta bir savaş açmışlar ve bunda başarıya da ulaşmışlardır. Bu basit örnek sömürgecilerin kurbanlarını seçerlerken sadece geri kalmış ve Türkiye gibi bilinçlenmemiş toplumlar üzerinde ısrar göstermelerini ve eğer imkân bulabilirse birbirlerini de sömürmeye niyetli olduklarını gösteriyor. Ortak Pazar ve çeşitli ekonomik topluluklar içinde bu anlayışın mücadelesi yapılmakta, bilen bilmeyeni ve güçlü güçsüzü alabildiğine sömürmektedir. Şüphesiz Avrupa toplumu gibi bilinçlenmiş bir ekonomi düzeni içinde, kolay kalkınma heveslisi bir Türkiye'nın Ortak Pazardaki alınyazısı da gene sömürülmek olacaktır.

Doğu blokunda Rusya bilinçli ve güçlü bir toplum olarak kendi etrafına topladığı küçük sosyalist toplulukları aynı düzeyde sömürmekte ve bazen bilgiyi ve bazen politik baskıyı araç edinerek bu ülkelerin varlıklarını kendi insanlarının hizmetine sokmaya çalışmaktadır. Hindistan bu iki blok arasında paylaşılamayan bir sömürge olarak, bazen birine ve bazen bir diğerine muhtaç hale gelmekte ve geçenlerde hükümeti devralan bayan Gandi, bundan dolayı önce Washington'u ve daha sonra da Moskova'yı ziyaret etmiş bulunmaktadır. Muhtaç ve bilinçlenmemiş toplumlar, içinde bulundukları şartları yenene kadar iki ekonomik düzenin de sömürgesi olmaktan kendilerini kurtaramayacaklardır. Mısır ve Yugoslavya örnekleri ve bunların kısa devreler içinde her iki bloka karşı sık sık değişen dış politikaları, güçlü ekonomilerin birinin bıraktığı avı derhal diğerinin kapmak istediğini ve tecahülü ariften gelerek maksatlarına uzun sure içinde ulaşmak için, bir blokla anlaşmazlığa düşen bir ülkeyi derhal diğer blokun kucakladığını gösteriyor. Kalkınabilmek ve kendi gücü ile var olmak için ise en iyi şekil, bunların ikisine de itibar etmeyip kendi kaynaklarına dayanmak olacaktır. Büyük Atatürk'ün Türk toplumuna tavsiye ettiği yol da esasen bu idi. Şimdi Türkiye serbest tartışma düzeni, içinde bilinçlenmekte ve halk tabakaları yapılan geniş yayınların yardımı ile aydınlatılmaktadır. Neoemperyalizm ile Doğu ve Batı bloklarının bu metodu kullanış kalıpları halk tabakaları ve yönetici kadrolar tarafından iyice öğrenildikten sonra Batı ile olduğu gibi Doğu ile de ekonomik ilişkiler kurmakta sakınca kalmayacaktır.

Fakat yeterli bir şekilde bilinçlenmeden bir Batıdan ve bir de Doğudan yana olmanın, bunlardan biri ile küsüp biri ile barışmanın bize bir şey kazandırmayacağını ve şartlarımızı daha da kötüye götüreceğini artık anlamalıyız. Hindistan ve bu ülkede cereyan eden olaylar bize ibret olacak niteliktedir. Yüzyıllarca pirinç yediği için İngilizlerin boyunduruğu altında kalan ve sterlin bölgesi olarak yönetilen bu kalabalık toplum, bugün bu boyunduruktan şeklen kurtulmuş ve fakat kendisine buğday veren Amerika'nın sömürgesi haline gelmiş bulunuyor. Sterlin bölgesi olmaktan kurtulup, dolar bölgesi haline gelmek bu ülkeye bir şey kazandırmadığı gibi, Rusya'dan yardım alıp, ruble bölgesi olmak da hiçbir şey kazandırmayacaktır. Hindistan'da insanlar eskiden olduğu gibi sokaklarda ölmekte ve Amerika'nın yılda 12 milyon tahıl vermek suretiyle bu ülkeye yardım etmekte oluşu şartları değiştirmemiş bulunmaktadır. Çünkü bu yardımı yapanlar ve yardım olarak verdikleri yiyecek paketleri yerine yardımı sembolize etmek için toka yapan iki el resmi koyanlar, gizli ellerle bu toplumun gırtlağını sıkmaktadırlar. Kutuların ve torbaların üzerindeki resimlerle, perde arkasında çalışan ellerin gördükleri iş arasında büyük farklar vardır.

Yabancı uzmanlar, teknik yardımlar, dostluk heyetleri ve kültürel temaslar, viski ve votka fabrikaları, krediler hep sömürgeci toplumun çıkarları için çalışmakta ve yardım gören topluluklar uyutulmaktadırlar. Geri kalmış ülkeleri uyutmak için tarih boyunca kullanılan usulleri ve Türkiye'nin bu uygulamalar içindeki yerini Türkiye Milli Gençlik Teşkilatının yayın organında ayrıntılı bir şekilde açıklamıştık. (Koçtürk, Osman N., Beslenme ve Yeni Sömürgecilik, Gençlik Dergisi, Sayı 101, Temmuz 1966.) Sözü daha fazla uzatmamak için bu konuya burada daha fazla yer ayırmak istemiyoruz. Ekmek, Barış, Uygarlık ve Özgürlük arasındaki ilişkileri öğrenmek isteyenler de (Koçtürk, Osman N., Barış, Ekmek, Özgürlük ve Agrindus Anlamı Üzerine, Gençlik Dergisi, Sayı 102, Ağustos 1966.) başlıklı makaleyi okumalıdırlar. Sömürgeciler değişen dünya şartlan içinde, Teksas Senatörü Patman'ın dediği gibi ateşli silahlardan çok daha öldürücü ve özgürlüğü kısıtlayıcı araçlar bulmuş, bu defa insanları öldürmek için doğum kontrol hapları ile besin maddelerini sahneye çıkarmış bulunuyor. İnsanları öldürmek için kurşun yerine margarin veya tahıl, genç kuşakları dünyaya gelme şansını yitirmek için doğum kontrol hapları kullanılmaya başlanınca geri toplumlar ve bu arada bizim toplumumuz da yanıltılmış ve bu mekanizma bir süre işlemiştir. İçinde bulunduğumuz sıkıntılı durumdan kurtulmak Doğuya ve Batıya muhtaç olmadan kendi gücümüzle kalkınmak ve çocuklarımıza mutlu bir Türkiye bırakmak istiyorsak, bu konuda bilinçlenmek ve bildiklerimizi birbirimize öğretmek durumunda bulunuyoruz.

Bu yapılmayacak olursa parti tartışmaları ile kardeş çatışmaları Türkiye'yi kurtaramayacak ve koşullar her gün biraz daha bozulurken sömürgeciler daha uygun bir ortamda daha çok sömürme olanağı bulacaklardır.

Osman Nuri KOÇTÜRK
YENİ SÖMÜRGECİLİK AÇISINDAN GIDA EMPERYALİZMİ
TMMOB ZİRAAT'tan PDF




Karşıyaka İzmir'deki anıtı 
Koçtürk'ün büstünü Heykeltraş Ahmet Uzun yapmıştır.

Osman Nuri Koçtürk, Ankara Üniversitesi Veteriner Hekimliği Fakültesi'nden (1942) okul birinciliği derecesi ile mezun oldu. 1949-1953 yıllarında ABD Missouri Üniversitesi’nde beslenme üzerine araştırmalar yapan Koçtürk, 1953 yılından itibaren Ankara Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görevine devam etti. Osman Nuri Koçtürk, 1980 yılına kadar 2 bin makale, 63 kitap ve sayısız konferans ile halkı beslenme konusunda bilinçlendirmek için mücadele verdi. Koçtürk, 4 Nisan 1994'te Ankara'da yaşamını yitirdi. 



ilgili:
CIA'in hedefindeki gıda uzmanı: “TARHANA OSMAN”. 
Soner Yalçın (2014 Basın-link)

Ucuz et oyununun arkasındaki korkunç plan! 
Okyanus ötesinden Türkiye’ye yüz binlerce canlı hayvan taşıyan dev gemilerin sırrı ne…
Yusuf Yavuz (2018 Basın-link)




28 Temmuz 2015 Salı

Doğu Anadolu'da Nüfus








Birinci Dünya Savaşı'nın çıkmasını ve bu savaşa Osmanlı Devleti'nin İttifak Devletleri safında katılmasını fırsat sayan Ermeniler doğuda Ruslarla, güneyde Fransızlarla ve İngilizlerle birlikte Osmanlı ordusuna saldırmışlar ve masum halkı katletmişlerdir.


1918 yılının son ayları ve 1919 yılı içerisinde İstanbul basını da Vilâyât-ı Şarkiyye üzerinde sıkça durdu. Gazeteler özellikle bu vilâyetlerde bulunan Müslümanların yek vücut olduklarını söylüyorlar, Ermenilik ve Kürtlük iddialarını reddediyorlardı. Yeni Gün Gazetesi 23 Aralık 1918 'de, Vakit Gazetesi 27 Aralık 1918'de, Hadisat Gazetesi hemen hemen bütün sayılarında bu iddialara cevap veriyordu. Tasvir-i Efkâr Gazetesi 14 Aralık 1918'de Kürt ve Ermeni iddialarını reddettikten sonra harpten önce Vilâyât-ı Şarkiyye'nin nüfusunu şu şekilde veriyordu.




(1)Vilâyet........................... İslam........ Ermeni........ Anasır-ı Muhtelife....... Nüfus-ı Umûmi

Van............................ 179.380......... 67.792............. 11.696....................... 259.141
Mamuretü'l-Aziz......... 446.379......... 76.070..............  2.762........................525.211
Erzurum.....................673.279.........125.657............. 12.347...................... 815.283
Bitlis.......................... 309.999........ 114.704............. 12.776...................... 437.479
Sivas......................... 939.735........ 143.406............. 85.299................... 1.168.440
Diyarbakır.................. 492.101.......... 55.891............. 66.948...................... 614.940

Yekûn.................... 3.040.873......... 583.520........... 196.101................... 3.820.494

(1)Tasvir-i Efkar,14 Kanun-ı Evvel 1334/ 14 Aralık 1918, No: 2590



Yukarıda verilen bilgilerden de anlaşılacağı üzere, Ermeniler bütün gayretlerine rağmen Doğu Anadolu'da nüfus çoğunluğunu sağlayamamışlardır. XIX. yüzyılın başından itibaren Büyük Devletlerin tahrikleriyle harekete geçen Ermeniler bölgede kendilerine ait bir tarih ve devlet oluşturma gayretine girişmişler, fakat bunda başarılı olamamışlardır. Bu başarısızlığın en önemli sebebi, Ermenilerin bölgede nüfus olarak azınlıkta olmalarıdır. Altı Vilayet olarak bilinen Bitlis, Van, Diyarbakır, Mamüretülaziz, Sivas ve Erzurum vilayetlerinde 1912 yılında yaşayan Ermenilerin sayısı 870.000 idi. Dolayısıyla Altı Vilayetteki Ermeni nüfusu toplam nüfusun beşte biri bile değildir.Bu şartlar altında modern bir devlet kurmanın imkansızlığı açıktır. (2)


Birinci Dünya Savaşı'nın çıkmasını ve bu savaşa Osmanlı Devleti'nin İttifak Devletleri safında katılmasını fırsat sayan Ermeniler doğuda Ruslarla, güneyde Fransızlarla ve İngilizlerle birlikte Osmanlı ordusuna saldırmışlar ve masum halkı katletmişlerdir.Yukarıda verilen tablolar tahlil edildiğinde ortaya çıkan genel sonuç şudur: Savaş sona erdiğinde Doğu Anadolu ve Kafkasya’da 1.2000.000 ‘den fazla Müslüman yerlerinden sürülmüş, 1.000.000’dan fazlası da hayatını kaybetmiştir. Anadolu’nun tamamında 600.000 Ermeni ve 2.5000.000 de Müslüman ölmüştür. (3)


Bu sırada göze çarpan diğer önemli bir nokta da, Ermenilerin Türkler tarafından kendilerine yapıldığını iddia ettikleri sürgün ve katliamın daha beterini Doğu Anadolu ve Kafkasya'nın Müslüman Türk sakinlerine uygulamış olmalarıdır. Yalnızca Doğu Anadolu'nun altı vilâyetinde (Erzurum, Sivas, Bitlis, Van, Diyarbakır ve Elazığ) ve Trabzon'da nüfusun yüzde otuzu 1912-1922 yılları arasında ölmüştür. (4) Bu ölümlerin hemen hemen hepsi Ruslar tarafından teçhiz edilerek eğitilen Ermeniler tarafından gerçekleştirilmiştir.




(2) Justin McCarthy, “Ermeni Terörizmi: Zehir ve Panzehir Olarak Tarih”, Ankara Üniversitesi Uluslararası Terörizm Sempozyumu, Ankara, 1984, s.84.

(3) “Eğer Türklerin yaptıkları bir soykırımsa, kurbanlardan daha çok katillerin öldüğü ilginç bir soykırımdır.”McCarthy, “Ermeni Terörizmi...”s.85

(4) Justin Mc.Carthy, Ölüm ve Sürgün, İstanbul, 1998, s.273.





The object of this article is to expose the population of the Provinces of Erzurum, Van, Diyarbakır and Bitlis after the Mondros Armistice. At Paris Peace Conferance Armenians’ population claims were refused with telgraphs came from these provinces governors. These telegraphs showed that the size Turkish population was bigger than the Armenians before and after the World War I in the eastern provinces. Hence these telegrams also proved that there had been no genocide during the war. In this study in addition to the documents ottoman archives the report of foreign observers are also utilized.






MONDROS MÜTAREKESİ’NDEN SONRA VİLÂYÂT-I ŞARKİYYE'DE NÜFUS
Haluk Selvi
pdf   ya da   link







diğer sayılara ulaşmak için linkte sadece sayıları değiştirin


















2 Mayıs 2015 Cumartesi

TÜRK OLAN KÜRTLER !




* Karakeçili aşireti
* Avşarlar
* Begdili aşireti
* Hınıslu aşireti
* Küresinliler
* Lekler
* Batıkan aşireti
* Herkiler
* Kılıçlı aşireti
* Kürdili aşireti
* Mukriler
* Türkan aşireti
* Şadıllı aşireti
* Çapanoğlu aşireti
* Ertuşiler
* Rişvan aşireti
* Brukan aşireti
* Babat aşireti
* Dersimli aşireti
* Karaçoban aşireti
* Tanas aşireti
* Izzeddinliler aşireti
* Hörmekli aşireti
* Karaballı aşireti
* Pınarlı aşireti
* Kubatlı aşireti
* Deli budak oymağı
* Kara güne aşireti
* Şeyhbizin aşireti
* Aygut oymağı
* Çemişgezeklü aşireti
* Kureyşan aşireti
* Beskan aşireti
* Badıllı aşireti
* Milli aşireti
* Modanlı aşireti
* Burukan aşireti
* Şavak aşireti
* Abbasan aşireti
* Ağuçan aşireti
* Kırgan aşireti
* Zerikan aşiretI

Dr. Otto Blau'dan Kürtleşmiş Türk aşiretlerin daha fazla örnekler:

* Hagilü
* Menemenlü
* Qajalü
* Nadirlü
* Afşar
* Caqallü
* Celikanlü
* Sinamenlü
* Qiliglü
* Atmalü
* Millü
* Kawillü
* Bariklü
* Badlü
* Baljan
* Aljatlü-Riswani
* Qoçköprü
* Geiranlü
* Heideranlü
* Zilanlü
* Zibar
* Sürigi
* Ketkanlü
* Seichanlü
* Oqgi-Izziddinlü
* Delikanlü



Kitap 
Dr. Otto Blau. Nachrichten über kurdische Stämme: 
1. Verzeichniss der kurdischen Stämme unter türkischer Oberhoheit. Zeitschrift der deutschen morgenländischen Gesellschaft, Leipzig, Cilt 16, 1862. sayfa 607 - 627.















_____________



28 Nisan 2015 Salı

Armenian Activities in the Archive Documents of General Staff of the Republic of Turkey







Osmanlı Ordusu
Başkomutanlığı
Numara
108


3 ncü Ordudan: Başkomutanlığa gelen numarasız şifredir.

Cevap. 20 Mart 1916 tarihli İstihbarat Şubesi ... ve Ermeniler tarafından Erzurum’da yapılan mezalim hakkında 10 Mart 1916 tarihinde bilgi arz edilmişti. Düşman işgaline maruz kalan köylerden kaçan halka, düşmanın ve özellikle Ermeni askerlerinin pek canice ve vahşice davrandıklarını, genç çocuk ve kızları kaldırarak bilinmeyen bir tarafa götürdüklerini, mal ve canlarını yağmaladıklarını, zaman zaman katlettiklerini, ırza tecavüzün akla, hayale gelmeyecek derecede bulunduğunu söylemekte ve çeşitli kaynaklardan alınan bilgiler de bunu doğrulamaktadır.


21 Mart 1916
3 ncü Ordu Komutanı
Vehip



Ottoman Army
Office of the Commander-in-Chief
Number
108


Unnumbered code sent from the 3rd Army to the Office of Commander-in-Chief

Rejoinder. dated March 20, 1916 Information Bureau … We have previously presented an intelligence report about the atrocities committed by the Armenians [and] … in Erzurum on March 10, 1916. The people who ran away from the villages that were subjected to the atrocities committed by the enemy have been claiming that the enemy soldiers and especially the Armenian soldiers have been behaving murderously and brutally, and that they have raptured all the youth, children, and the girls to an unknown place, that they have pillaged the houses and the stocks, that they occasionally have committed massacres, and that they were committing rapes beyond any thought; all these information have been proven to be true by other sources.


March 21, 1916
3rd Army Commander
Vehip







Osmanlı Hükûmeti
İçişleri Bakanlığı
Emniyet Genel Müdürlüğü
Özel Kalem
2 nci Şube
Genel: 1382
Özel: 91
Gizlidir


Osmanlı Ordusu Başkomutanlığına
İzmit Amele Taburundaki Ermenilerin eşkıya çetelerine yataklıkları devam ettiğinden, 
bunların başka bir yere nakledilmesine dair

21 Mayıs 1917 tarih ve 1273 numaralı tezkereye Ek’tir. Ermeni çetesinin dolaştıkları alan olan orman içinden, köylerine giderlerken kaybolan ve arattırılmakta oldukları daha önce bildirilen, Serindere (Kocaeli, Bahçecik, Serindere) köyünden Hacı Bilâl’ın kızı Hatice ve Aksığın (Kocaeli, Bahçecik, Aksığın) köyünden Süleyman’ın kızı Gülfedar isimlerindeki iki kadınla, Servetiye ( Kocaeli, Bahçecik, Servetiye) köyünden 13 yaşındaki Ahmet oğlu Cafer’in cesetlerinin yarı çürümüş bir halde Efraziye ve Şefkiye köylerinin alt tarafındaki dere içinde bulunduğu ve yapılan keşif neticesinde bunların enselerinden kesilmek ve yaralayıcı aletlerle parçalanmak suretiyle çete tarafından katledildikleri; kadınların elbiselerinin başka bir yerde bulunmasından, soyularak ırzlarına geçildiği de kesin olarak anlaşıldığından, söz konusu çeteyi koruyan ve yataklık eden İzmit Amele Taburlarındaki Ermenilerin başka yere nakillerinin gerektiği, İzmit Mutasarrıflığından en son gelen yazıda bildirilmesine ve daha önce alınan bilgilere göre gerekenin süratle yapılması ve sonucun bildirilmesine çalışılması hususunda tezkere yazıldı efendim.


28 Mayıs 1917
İçişleri Bakanı
Mehmet Talat




Ottoman Government
Ministry of Internal Affairs
General Directorate of National Police Organization
Private Secretary’s Office
Second Division
General: 1382
Private: 91
Secret



Ottoman Army Command Headquarters
On the issue of the harboring of the gangs by the Armenians in the Izmit Workers Battalion, and their transfers to other places.

In attachment to the note dated May 21, 1917, and numbered 1273. The corpses of two women –Hacı Bilâl’s daughter Hatice from Serindere village, and Suleiman’s daughter Gülfedar from Aksığın village– and of a thirteen-year-old boy, Ahmet’s son Cafer from Şefkiye village, who were lost on their way to their villages and were being searched for ever since their disappearance in the forests near their villages, where an Armenian gang was prevailing. They have been discovered in the creek below Efraziye and Şefkiye villages, and after a close inspection of the corpses it has been observed that the victims were massacred by cutting their necks and by tearing them into pieces by means of piercing instruments. Finding of the women’s clothing in a different place it is concluded that they have first been raped and then massacred. Thus, under the light of the information received from the Office of the Governor of Izmit, it became evident that the transfer of the Armenians, who harbored the members of the mentioned gang in the Izmit Workers Battalion, to other places is necessary. A note has been issued for the acceleration of the legal procedures and dispatching of the final results of the issue.


May 28, 1917
Minister of Internal Affairs
Mehmet Talat









3 ncü Ordu Komutanlığı
Kurmay Başkanlığı                                          3 ncü Ordu Karargâhı
1 nci Şube                                                                       4 Ekim 1917
3 ncü Kısım
Numara
939

Başkomutanlığa
2 Eylül 1917’de 36 ncı Kafkas Tümenine iltica eden 156 ncı Alay 12 nci Bölük Komutanı Teğmen Nikola’nın, Ruslar ve özellikle Ermenilerin Müslümanlara yaptıkları kötülükler ve alçaklıklar hakkındaki dikkate değer ifadesi aşağıda arz olunur: Teğmen Nikola’nın bu konuda ayrıca Rusça olarak ifadesi de Ek’te sunulmuştur.

“Sarıkamış Harekâtı” sırasında Rusya’daki Müslümanlar arasında görülen karışıklıklardan dolayı Elizabetpol (Azerbaycan, Gence), Bakû, Ahıska (Gürcistan, Ahıska ) ve daha pek çok yerde Müslümanlar, Kazaklar tarafından katledilmişlerdir. Şimdi Rus ordusunda Ermeniler, kendilerinden nefret edilen kişiler durumundadırlar. Bunlar savaş sırasında genellikle geriye kaçıp, köylerde istirahat ederler ve yalandan hasta olurlar. Kendi kendilerini vururlar, fakat yağma fırsatını kaçırmazlar. Düşman geri çekildiğinde, ilerleyip ellerine geçen tüfek, bomba vesaireyi toplayıp saklarlar. Gerek Türk, gerekse Rus cenazelerini soyarlar. Savaşın başlangıcında, Horasan’da (Erzurum, Horasan) 39 ncu Tümene bağlı bir alaya ait olan ve Ermeniler tarafından toprağa gömülen altı makineli tüfek, araştırma neticesinde meydana çıkarılıp, suçlular askerî mahkemeye verilmek üzere geri gönderildi. Ermeniler, Türkçe bildikleri için Erzurum’da kendilerini Kafkas Müslümanı olarak tanıtarak, bitmek bilmez tecavüzlere karşı daima korunmaya muhtaç olan zavallı Türklerden kızlarla evleniyorlar, daha sonra da basit bahaneler ve kavgalarla zavallıları boşuyorlar. Gerek şehir, gerekse köylerde halktan, özellikle Müslümanlardan aldıkları malların parasını vermezler, ücra yerlerde ve köylerde her zaman namusa tecavüz ederler. Hatta asayişin sağlandığı zamanlarda bile Erzurum’un kenar mahallerinde birkaç defa bu gibi sarkıntılıklarda bulunmuşlar, fakat yakayı ele verenler cezalandırılmışlardır. Bunların köylerdeki tavır ve hareketleri insanlığa sığmaz. Geçen kış; Erzurum’da odun pahalı olduğu için, Ermeniler Müslüman köylülerin evlerini yıkarak, ağaç ve kirişlerini şehre götürüp satıyorlardı. Bu kirişleri yalnız sakinleri göç eden evlerden sökmüyorlardı. Ermeniler, bir köye gidiyor, herhangi bir eve girerek, evin sahibine, bu odayı bana ver diyor, ya da ev halkını tamamen dışarıya atıp, bir-iki gün oturduktan sonra damını sökerek, yine aynı evin kağnısı ile şehre götürüp satıyorlardı. Müslümanların güzel kızlarını ve gelinlerini, sen önce Ermeniydin diye yakalayıp götürüyorlar. Eğer, kız veya kadın Ermeni değilim diyecek olursa dövüp, tehdit ediyorlar. Şayet bunlardan bazıları idarecilere şikâyet etme fırsatını bulabilirlerse, idareciler bunları Ermenilerin ellerinden alarak ailelerine teslim ediyor. Ermenilerin köylerde ne gibi mezalim yaptıklarını aktarabilmek için, Erzurum’un içinde meydana getirdikleri kötülük ve yüz kızartıcı olaylardan bazılarını anlatmak yeterlidir.

Geçen yılın Haziranında [1916] Müslüman elbiseleri giyinmiş birkaç kişi, bir iki tüfek ve bir mitralyöz ile Karskapısı civarındaki yüksekçe bir evin üzerine çıkarak, buradan Erzurum Müstahkem Mevki Komutanının oturduğu yere ateş etmeğe başladılar. Tabiî yakalandılar. Bunlar kendilerinin Müslüman olduklarını, din ve devlet uğrunda her türlü fedakârlığı yapacaklarını, bütün Müslümanların isyan ederek Rusları perişan edeceklerini, maksatlarının temini için gereğinden fazla asker ve silâhları olduğunu, bir kahraman edasıyla söylediler. Ruslar, bunların bu hareket ve ifadelerinden dehşete düştüler. O sırada Erzurum’da bulunan Yekastritagoravski Polk hemen Müslüman evlerini aratmaya başladı. Ermeniler de güya silâhları meydana çıkarmak ve aranacak yerleri göstermek bahanesiyle rasgelen evlere girdiler, bütün şehri yağma ettiler. Para, gerdanlık, kemer, bilezik, halı, kumaş ne buldularsa götürdüler. Birçok kadına tecavüz ettiler. Arama neticesinde kalemtıraş ve ekmek bıçağından başka bir şey bulunamadı. Aramalar tamamlanınca Müslümanlar toplanarak komutanın yanına gittiler. Talandan, tecavüzlerden şikayet ettiler. Komutan Ermenilerin gasbettikleri mallardan bir kısmını geri alarak sahiplerine iade ettirdi. Türklerin isteği üzerine komutanın karargâhına ateş edenlerle Türkler yüzleştirildi. Haydutlardan birinin, zamanında Erzurum’da kuyumculuk yapan bir Ermeni olduğu anlaşıldı. Erzincan ve Trabzonlu iki Müslüman da diğer iki kişinin Ermeni olduğunu ispat etti. Bunun üzerine Rus idarecileri, Erzurum’da bulunan bütün Ermenilerle civarda bulunan Türkiye Ermenilerinden birçoğunu geri taraflara sürdü. Silâh kullanan söz konusu şahıslara ne yapıldığını iyi bilmiyorum. Erzurum civarındaki köylerde Rus birlikleri bulunuyor. Ermeniler, Kân köyünde (Bayburt, Arslandede.) geceleyin bir Rus nöbetçisini öldürdüler. Cenazeyi parça parça ederek sabahleyin çuval içine koyup, bir Müslüman hamala verdiler. Bu çuvalı, Müslüman ve memleketin ileri gelenlerinden biri olan belediye reisinin evinin önüne bırakmasını tembih ettiler. Hamala yolda rasgelen iki Rus askeri, çuvalda ne olduğunu sorarlar. Hamal, içinde ne olduğunu bilmediğini, götürüp belediye reisinin evinin önüne bırakacağını söyler. Askerler çuvalı açmasını, içinde kendilerine yarayacak şeyler varsa satın almak istediklerini söylerler. Fakat hamal kendisine ait olmadığı için buna razı olmaz. Askerler, sen bize satmak istemiyorsun, götürüp Müslümanlara satacaksın diye çuvalı indirip açarlar. Hamal tutuklandı. Fakat yapılan soruşturma neticesinde katillerin Ermeni olduğu anlaşıldı ve askerî mahkemeye verilmek üzere geri gönderildiler.

Rusların, Erzurum’da gösterdikleri muhalefet ve dikkate rağmen işgalin başlangıcında son derece önemli yağma ve katliam yapıldı. Namusuna tecavüz edilmedik ancak bir-iki yüz kız kaldı desem abartmış olmam. Şu olayı asla unutamam: Erzurum’un güneyinde bir mahallede bir eve giren Ermeniler, genç bir anneyi direğe, babayı da diğer bir direğe bağlayıp, bunların bir yaşında olan çocuklarını da sofa ortasına çaktıkları kazığa geçiriyorlar. Çocuğun cenazesini ben bizzat gördüm. Annesi delirmiş, Erzurum’da başıboş geziyordu. Bu durumundan dolayı kadını evine almak istemeyen kocasını, idareciler eve almaya mecbur ettiler.

Bizim Alayla Hasankale’ye (Erzurum, Pasinler) gideceğimiz sırada, kasabanın doğusunda yol üzerinde rastladığım, insanlık için silinmez leke olan, utanç verici bir manzarayı istemeyerek söyleyeceğim. Cinsel organına kocaman bir kazık çakılmış olarak yerde yatar vaziyette bulduğumuz, güzel ve genç bir Türk kadının cenazesini, gözlerden uzak olacak şekilde yolun uzağına götürüp bıraktık.

Ermenilerin bu hareketleri, Müslüman Türklere karşı duydukları kinden çok, yaratılışlarından kaynaklanmaktadır. Rus ordusundaki yolsuzlukların tamamını Ermeniler yapmışlardır. Meydana gelen kavga, hırsızlık, öldürme, fuhuş gibi olayların failleri mutlaka Ermenilerdir. Ruslar da bu düşüncededir. Herhangi bir Rus’a, hatta Kazak’a, Türk ile Ermeni mukayese ettirilse, Türk’ü daha ılımlı, medenî ve saygıdeğer bulur. Ermenilerin bu hallerinden bıkmış olan Kazaklar, şayet bir Ermeni’ye tenha bir yerde rastlar ve yakalanmayacaklarını da akılları keserse hemen öldürürler. Rus ordusunda Ermeniler hakkında, istisnasız şu şekilde lanet okunduğunu duyarsınız: “Ermeniler Cehenneme” . Bu konuda elde edilecek bilgilerin, sırasıyla görüşlerinize sunulacağı arz olunur.

3 ncü Ordu Kumandanı emriyle
Lojistik Destek Hizmet Müfettişi
Albay Muhittin






3rd Army Command Headquarters
Staff Office                                                   3rd Army Headquarters
1st Division                                                               October 4, 1917
3rd Branch
Number
939


To: General Headquarters
Following is the testimony of Lieutenant Nikola, commander of the 12th Company of the 156th Regiment, who has taken refuge in the 36th Caucasus Division on September 2, 1917. Especially the parts about the Russians’ and Armenians’ vile atrocities directed to the Muslims are worthy of mentioning. Lieutenant Nikola’s testimony in Russian is also attached.

During the “Sarıkamış Campaign,” Cossacks taking the tumultuous events between the Muslims in Russia for granted have massacred a lot of Muslims in Elizabetpol, Bakü, Ahıska, and else where. Now the Armenians in the Russian Army are abhorred. They generally run away from the fronts and stay in the villages pretending to be ill during the war. They shot themselves, but they never miss the opportunity of pillaging. When the enemy withdraws they gather the guns and ammunitions and hide them away. They loot both the Turkish and Russian corpses.

In the beginning of the war, six machine guns that were hidden away by the Armenians affiliated to the 39th Division, in Horasan, were unearthed after the investigations; the felons were caught and were sent to Martial Court. Since the Armenians could speak Turkish, by introducing themselves as Caucasian Muslims they were marrying the poor Turkish girls who are desperately in need of protection from the never-ending attempts of rape. Then, by making up simple pretexts they are divorcing them. They never pay for the goods they take either in the town or in the villages, especially for the goods they take from the Muslims, and they always rape people living in the remote areas, and in the villages. Even at the times when the public order was established, they have attempted rapes at the outskirts of Erzurum; however, those who were captured have been punished.

Their behaviors and actions in the villages cannot be considered humane at all. Last winter, because the wood was expensive, the Armenians were pulling down the Muslim houses and were selling their timber and beams in the town. They were not taking the beams from the deserted houses only. When the Armenians went to a village they would enter a house and claim a room for a night or two, or they would throw the household out, stay there for coupe of days; and as they leave they would pull down the roof, load it on the oxcart of the house, take it to the town and  sell it there. They were taking away the beautiful Muslim girls by saying that they were previously Armenians. If they were to resist, the Armenians would beat them to death, or threaten them. If those women could find a way to complain about the events to the administrators, they are returned to their families by rescuing them from the hands of the Armenians. In order to be able to narrate the atrocities committed by the Armenians in the villages better, it will be enough to mention some of the disgraceful events in Erzurum.

Last year, in June [1916], couple of people in disguise of Muslim climbed the roof of a house with two guns and a machinegun, and opened fire on the house where the Commander of Erzurum Fortified Rank dwelled. Of course they wee caught. They claimed in a despising manner that they were Muslims, that they were ready to make sacrifices to do anything for the government, that all the Muslims were ready to rebel against the Russians, and that they had more than enough soldiers and arms to achieve their goals. Upon hearing these Russians fell into despair. Yekastritagoravski Polk who was in Erzurum then started a search on the Muslims’ houses. Armenians under the pretext of showing where the weapons were hid entered the houses and pillaged the whole town. They took away everything they could find like money, necklaces, belts, bracelets, carpets, and fabrics. They raped a lot of women. Nothing except pencil sharpeners and bread knives were found during the searches.

When the searches were over Muslims gathered and visited the commander. They complained about the pillaging and the rapes. Commander by taking some of the stolen articles from the Armenians returned them to their owners. Upon the request of the Turks the ones who opened fire on the commander’s headquarters were brought before the Turks. It was understood that one of the bandits happened to be an Armenian jeweler in Erzurum previously. Two Muslims from Erzincan and Trabzon proved that the other two were also Armenians. Upon this, the Russian administrators sent all the Armenians in Erzurum and some of the Turkish Armenians away into the rear regions. I am not sure about what happened to those who opened fire on the headquarters.

There are Russian Army Units in the villages neighboring Erzurum. Armenians killed a Russian guard in Kân village. They tore his body limb by limb, put in a sack, and gave it to a Muslim porter. They told him to leave the sack in front of the mayor’s house, who was one of the leading men of the town and the Muslim community. Two Russian soldiers whom he met on the way asked him what was in the sack. He told them he was ordered to take the sack to mayor’s house and leave it there. The soldiers told him to open the sack and if there were something they could purchase they would buy it. The porter saying that the sack was not his, refused their wish. But the soldiers saying that he was taking the sack to the Muslims to sell, opened the sack. Porter was arrested. Upon an interrogation it was understood that the murderers were Armenians, and they were sent to Martial Court. Despite the Russians’ utmost opposition and attention there have been extremely important pillaging and massacring in Erzurum. I would not be exaggerating if I said there are only one or two hundred girls left untouched. I can never forget this incident. 

Armenians who entered into a house in southern Erzurum, having tied a young mother to a beam of the house, and the father to another beam impaled their child of only a-year-old. I saw the child’s corpse myself. His mother went mad, and she was wandering in Erzurum alone. Her husband who did not want to take her in the house was forced by the administrators to take her in.

I will not tell on a scene, which I believe is an inerasable shame for the mankind, we have met on the eastern part of the town with our regiment on our way to Hasankale. We found a body of a young and beautiful Turkish woman, lying on the road, who was impaled from her genitals at the site, and carried her off the way to somewhere out of side.

Those atrocities do stem not from Armenians’ hatred towards the Turks, but rather from their very nature. The Armenians committed all the impropriety in the Russian Army. The instigators of the fights, pillaging, murders, and prostitutions are the Armenians. Russians are in the same belief. If one asks for a comparison between a Turk and an Armenian to any Russian or even to a Cossack, they will find the Turk more moderate, more civilized and respectful. Cossacks, who had enough of these Armenians’ actions, would kill them without any hesitation at all if they find it plausible and meet them in lonely places. You can always hear a curse in the Russian Army on the Armenians. “Armenians to Hell” Further information to be received, will be presented to your considerations.

Upon the orders of the 3rd Army
Logistic Support Services Inspector
Colonel Muhiddin










Dokuzuncu Ordu Kumandanlığı Kars
Erkân-ı Harbiyyesi 29-8-34
1 nci Şu’be
4098
3445

Şark Orduları Grubu Kumandanlığına
Ermenistan dâhilinde firâr ederek Dokuzuncu Fırka Karargâhına gelen iki Müslimân’ın ifâdesine nazaran Antranik’in Zengezor havâlîsinde bulunan kuvvetleri on beş gün mukaddem Arpa mevkii şimâlindeki Savur ve Darlağıski havâlîsine gelmiş ve Malişki; Keşişkend; Hasankend köyleri mıntakasında bulunuyormuş. Antranik de şimdiki hâlde Hasankend köyünde imiş. Hudûd hâricine çıkartdığımız Ermeniler de Antranik kuvvetlerine iltihâk ederek havâlî-i mezkûrede İslâmlara her türlü zulm ve cefâ icrâ etmekde ve evlerinden çıkartarak açlığa mahkûm edilmekde ve muhâceretlerine de müsâade edilmemekdedir. Hatta bu iki adam otuz erkek kadar arkadaşlarıyla bu tarafa firâr ederken Antranik kuvvetleri bunların yollarını keserek üzerlerine âteş etmiş, ancak bu ikisi kurtulmuşlardır. Ve mütebâkîsinin ne olduğu belli değildir. Hatta köylerinden çıkmayan ve toplu bulunan İslâm ahâlîye karşı top isti’mâl etdiklerini mezkûr iki Müslimân söylemişdir. 

Binâen aleyh bu husus ve bi-l-hâssa bu mıntaka hakkında evvelce de arz edildiği vechle İslâmların Ermenistan dâhilinde vaz’iyyetleri fevk-al-âde elîm bir hâl almışdır. Ve Ermenilerin bu tarz hareketleriyle bir ay sonra memleketlerinde hiçbir İslâm bırakmamak ve dâhilen serbestledikden sonra zemîn-i fa’âliyyet ve teşebbüslerini hudûdun bu tarafına kadar tevsi’ etmek maksadını ta’kîb etdikleri anlaşılmakda olduğunu arz ederim.

 Dokuzuncu Ordu Kumandanı
 Mîr-livâ
 Şevkî 
(CİLT 2)








ARŞİV BELGELERİYLE ERMENİ FAALİYETLERİ 
1914-1918 - CİLT II
ARMENIAN ACTIVITIES IN THE ARCHIVE DOCUMENTS 
1914-1918 -VOLUME II

Genelkurmay ATASE ve Genelkurmay Denetleme Başkanlığı 
Yayınları, ANKARA








______________
______________









ilgili