Translate

justin mc carthy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
justin mc carthy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2015 Salı

Diplomatların Rolü



Büyükelçilerin bilgilendirme, uyarma, görüş bildirme gibi görevlerinin yanı sıra, belki bunlardan da önemli görevi, bulundukları ülkelerde veya kuruluşlarda kendi devletinin itibarını en iyi biçimde korumaktır.

Türkiye gibi çoğu zaman haksız eleştirilerle, incitici davranışlarla karşılaşan ülkeler bakımından bu görev özel bir önem taşır. Türkiye’nin yakın geçmişi bu görevi yüksek başarıyla yerine getiren diplomatların örnekleriyle dolu. 

Hafızalardan uzun yıllar çıkmayacak bir örnek, 1973 yılında Türkiye’nin radikal Ermeni gruplarının Marsilya’da Türkiye’yi incitici ifadeler taşıyan bir anıt dikmek istemelerine gösterdiği tepkiydi. Türkiye’nin Paris Büyükelçisi Hasan Esat Işık, bu girişime şiddetle karşı çıkmış, bu konuda büyük mücadele vermişti. Her düzeyde gerekli girişimi yapmış ve bu girişimin durdurulmasını istemişti. Marsilya Belediye Başkanı Gaston Deferre’in Ermenilerin girişimini engelleme niyeti yoktu. Paris’teki Fransız makamları da bu konunun Türkiye için taşıdığı hassasiyeti yeterince değerlendirip bu girişime engel olamamışlardı. Dışişleri Bakanı Ümit Haluk Bayülken derhal Hasan Esat Işık’ın Ankara’ya geri çekilmesi için talimat verdi. Büyükelçi’nin beklentisi de buydu. Ankara’ya şöyle bir telgraf çekti: “ Yarın sabahki ilk uçakla Türkiye’ye dönüyorum. Daha erken gelmem uygun görülüyorsa talimatlarının bildirilmesi…” Anıt 11 Şubat 1973 tarihinde açıldı. Büyükelçi Hasan Esat Işık 12 Şubat günü Türkiye’ye döndü. Bayülken ve Işık, Cumhuriyet Türkiyesi’ne yakışanı yapmışlardı. Işık bir daha Paris’e dönmedi….

Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Büyükelçi Osman Olcay’ın Kıbrıs barış harekatından sonra Güvenlik Konseyi’nde Türkiye’yi ağır ifadelerle eleştiren Fransız temsilcisine verdiği cevap da unutulmayacak nitelikte. Olcay 18 Ağustos 1974 tarihinde Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada şöyle demişti:

“Fransa’ya şahsımın ve milletimin büyük saygısına rağmen, sormaktan kendimi alıkoyamıyorum: Türkiye’nin eylemlerini ve bunların Birleşmiş Milletler ilkelerine uygunluğunu yargılayan Fransa, Yabancı Lejiyonların Fransası mı, Sakiet Sidi Yusuf’taki Fransa mı, paraşütçülerin Fransası mı, Süveyş’teki Fransa mı, yoksa Mururea’da (nükleer) denemeleri yapan Fransa mı?...Bir kere daha belirtmek isterim ki, Türkiye Paris’teki hayal mahsulü beyanlardan alınmış cümlelerle dikte edilecek koşullarda müzakerelere başlamaz. Bu beyanlar Elize Sarayı’ndan yapılmış olsa bile…”

Büyükelçi Olcay’ın mesajı, şahsiyetli bir ülkenin kararlı tutumunu yanısıtıyordu. Türk milletinin diplomatlarından beklediği de, işte böyle bir dille kendini savunmalarıydı.

Buna benzer bir örnek de Vaşington’da yaşandı. Orada da aşırı eğilimli Ermeni grupları, ülkenin her köşesinde Türkiye aleyhinde yoğun bir propaganda yapıyorlardı. Ermeni militanlardan biri, 27 Ocak 1973 tarihinde Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile yardımcısı Bahadır Demir’i öldürmüştü. Radikal Ermeniler faaliyetlerini Amerikan Kongresi’nde yoğunlaştırmışlardı. Amaçları Kongre’den Türkiye’yi soykırım iddiasıyla suçlayacak bir karar çıkartmaktı. 

İşte bu ortam içinde Türkiye’nin Vaşington Büyükelçisi Şükrü Elekdağ, bu militanlarla büyük bir mücadeleye girişti. Amerika’nın birçok eyaletinde yaptığı konuşmalar ve verdiği konferanslar sırasında bu militanlar Elekdağ’ı defalarca tehdit ettiler. Hatta Ermeni yanlısı 60 Kongre üyesi Elekdağ’ın yürüttüğü yoğun temas ve girişimleri engelleyemeyince, kendisinin “istenmeyen şahıs” ilan edilerek Amerika’dan Türkiye’ye geri gönderilmesi için ABD Dışişleri’ne başvuruda bulundular. Ama Elekdağ mücadelesini cesaretle sürdürdü, hiçbir zaman geri adım atmadı ve Ermeni militanlar Türkiye aleyhindeki çabalarında başarıya ulaşamadılar.

Türkiye’ye yönelik haksız eleştirilere, suçlamalara karşı hayatlarını ortaya koyarak cesaretle mücadele eden Türk diplomatlarının öyküleri ayrı bir kitap konusu olacak kadar çoktur.

Büyükelçi Hasan Esat Işık’ın geri çekilmesi kuvvetli bir mesajdı ama Fransa’nın Ermeni militanlarına karşı hoşgörülü politikasını değiştirmesini sağlamaya yetmedi. 1973 yılından itibaren Ermeni terör örgütleri önce Amerika’da, sonra Avrupa ülkelerinde, hatta Avustralya gibi uzak kıtalarda Türk diplomatlarına karşı saldırı eylemine geçtiler. Beşi büyükelçi olmak üzere, 34 diplomatı veya ailesi, Ermeni teröristlerinin saldırıları sonucunda şehit oldu.

Bu saldırıların yoğunlaştığı ülkelerden biri de Fransa’ydı. Bu cinayetlere rağmen, Fransız makamları teröristlere karşı çekingen tutumlarını sürdürüyorlardı. Paris Orly Havaalanı’nda meydana gelen ve bazı Fransız vatandaşlarının da hayatına mal olan bir saldırıdan sonra Fransız hükümeti Ermeni teröristlerine karşı etkili önlemler almaya başladı. 

Fransa’nın tutum değiştirmesine yol açan önemli bir gelişme de Ankara’da yaşandı. 1984 yılında Fransa’nın ünlü şirketi Framatom’un Türkiye’deki temsilcileri Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu’nu ziyaret ettiler. Akkuyu’da yapılması öngörülen atom santralı için çok cazip bir teklifleri vardı. Verdikleri bilgiye göre hem teknik hem de ekonomik açılardan kendi önerileri rakip firmalardan çok daha iyiydi. Halefoğlu kendilerine şunları söyledi: 

“ Teklifiniz gerçekten çok cazip olabilir. Ama size açık söyleyeyim, bu odayı ter ettiğiniz anda bana verdiğiniz projeleri çöp sepetine atacağım. Ülkenizde Türkiye’ye yönelik terör faaliyetlerine karşı gerekli önlemlerin alınmadığı bir dönemde ben bir Fransız firmasının projesini, hükümetime teklif dahi edemem.”

Fransız hükümeti Türkiye’nin mesajını almıştı. Kısa bir süre sonra, Türkiye’nin dostu olarak bilinen, Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yapmış olan eski diplomatlardan Etienne Manac, Cumhurbaşkanı Mitterand’ın özel temsilcisi olarak Türkiye’ye geldi. Getirdiği mesaj bir dostluk mesajıydı. Fransa, Türkiye’ye yönelik terörist faaliyetlere karşı daha dikkatli olacaktı, gereken önlemleri alacaktı. Aldı da… Bunu izleyen yıllarda Türk-Fransız ilişkilerinde büyük gelişme oldu. Türkiye’nin Airbus uçaklarının alımına karar vermesi ticari ilişkileri geliştirdi. Bir yılda Fransa’nın Türkiye’ye ihracatı yaklaşık %50 arttı. Türk-Fransız ilişkilerinde yeni bir dönem başladı. Ne yazık ki, son yıllarda Fransa’nın, Ermeni örgütlerinin Türkiye’nin itibarını zedelemeyi hedefleyen davranışları, Türk-Fransız ilişkilerine gölge düşürdü.


“Atatürk’ün izinden giden genç Türk diplomatlarına”


Onur Öymen








“YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ” 
_____________________________



"Ermeni Örgütlerinin Türk büyükelçilerine saldırıları 1973 yılında başlamıştır. Dört farklı kıtada Türk büyükelçilerine yönelik gerçekleştirilen suikastlar, dünya tarihinde başka hiçbir diplomatik teşkilatın başına gelmemiştir. Bu suikastlar sonucu Ankara’da bir şehitliğimiz bile oluşmuştur. Öldürülen diplomatların tamamı 1915 sonrası doğumludur ve 
sadece Türk oldukları gerekçesiyle öldürülmüşlerdir."

Emekli Büyükelçi, diplomat, tarihçi
kitapları: Malta Sürgünleri, Bizim Diplomatlar, Ermeni Meselesi,British Documents On Ottoman Armenians,...



Açık Kriptolar / Ermeni Soykırım İddiaları Avrupa'da Irkçılık ve Türkiye'nin AB Üyeliği 








Cengiz Özakıncı


Ruslar Ermenilere karşılıksız toprak vermiştir. Ruslar Kafkaslardaki Müslümanları kovup, Ermenileri yerleştirmiştir. 
Erivan'da Türk nüfus, Ermeni nüfusundan fazlaydı. Tek kelimeyle Türklere dürüstçe davranmayı reddeden Avrupalılar var. 
Ülkelerin dostu yoktur, çıkarları vardır.






5 Haziran 2015 Cuma

Arşiv Belgeleriyle Tehcir Ermeni İddiaları ve Gerçekler - Necdet Sevinç








"... 8 metre çapında bir çukur açmışlar. İçi çoluk çocuk her yaştan ve cinsten Türk ölüleriyle dolu! Vurmuşlar, süngülemişler, soymuşlar ve bir çukura doldurmuşlar. Mamahatun'da yalnız bir ev halkı dağlara kaçıp kurtulabilmiş."
Kazım Karabekir


"... aç bir köpeğin, Ermeniler tarafından öldürülmüş, yolun kenarına bırakılmış bir Türk cesedini parçalaya parçalaya yediği görülüyor. Kâh köpeklerin önünde dişleri sırıtmış çocuk kellelerine tesadüf ediliyordu. Duvar dipleri, viraneler, yangın yerleri hep Türk ölüleri, kol parçaları, kafatasları, yağlı bacak kemikleri, henüz çürümemiş insan gövdeleriyle doluydu." 
Ahmet Refik






Prof. Mc Carthy, 19. yüzyılın son çeyreği ile 20. yüzyılın ilk çeyreği arasındaki 50 yılda, Osmanlı coğrafyasındaki etnik çatışmalarda; 40 bin Yunanlı ve 580 bin Ermeniye mukabil, 5 milyon 5 yüz bin Türk'ün hayatını kaybettiğini yazıyor.



Ermeni meselesini tarihi süreç içinde inceleyen bu kitap, Mc Carthy'nin tespitine rağmen Türkiye'de Ermeni tezlerini savunanların yüzünde patlayan bir Türk sillesidir.

(Tanıtım Bülteninden)






Arşiv Belgeleriye Tehcir, Ermeni İddiaları ve Gerçekler, ''Türk Ermeni İlişkileri'', '1915 Zorunlu İskan Yasası', 'Ermeni İsyanları' gibi son derece önemli ve tartışmalı kavramları ele alıyor ve Ermeni iddialarını olabildiğince tarafsız bir yaklaşımla irdeliyor. Çalışmanın bir diğer özelliği ise şu ana kadar açılmış arşiv belgelerini mümkün olduğu kadar kullanarak iddiaları dönemin belgeleri ışığında ele almaya çalışması. 

Yazar, Osmanlı Ermenilerinin, diğer ülkelerin ve radikal grupların teşvikiyle nasıl ayaklandıklarını, yüzlerce yıl birlikte yaşadıklarını komşularına nasıl saldırdıklarını ve tüm bu hatalarının bir sonucu olarak nasıl bir bedel ödediklerini tarafsız bir gözle anlatıyor. Osmanlı yönetimine atılan ''katliam, soykırım' iddiaları da çalışmanın konuları arasında. 


Kitap, suçlunun sesinin daha çok çıktığı ortamlarda masumun 'katil', katilinse nasıl 'masum' gösterildiğini akıcı bir dille anlatıyor. Arşiv belgeleriyle Tehcir, Ermeni İddiaları ve Gerçekler bir büyük yanlışın düzeltilmesi için ortaya konulmuş gayretlerin en yenilerinden.





"Türk Kurtuluş Savaşı boyunca azınlıklar Türk ordusu ve Türk milleti ile mücadele halinde idiler. Kuva-yı Milliye ile mücadele halinde idiler. Biz Türklerle birlikte yaşamak istemediklerini defalarca ilan etmişlerdi. İstanbul'un işgali üzerine şehrin her gün başka bir frenk semtinde tertiplenen çılgın sevinç gösterilerini toprak taleplerinin netleştirilmesi takip etti. 
Mademki, Türkler mağlup olmuştu, o halde imha edilmeli idiler."

""Yunan Ordusu Bizim Ordumuzdur"

Anadolu'nun derinliklerinde ilerleyen Yunan Ordusu için "bu ordu bizim ordumuzdur''984 diyebilecek kadar Türk Milleti'ne düşman ve saygısız bir bakan vardı. Boşnak Ali Rüştü Efendi adındaki bu Adliye Nazırı, 10 Temmuz 1920 tarihli Peyam-ı Sabah'a verdiği demeçte Yunanperestliğinin gerekçesini şöyle açıkladı: - "Çünkü Yunan Ordusu bizim programımıza dahil olan Mustafa Kemal'e ceza verme işini yapıyor! Mustafa Kemal'in ordusu haydutlardan, yağmacılardan kuruludur."

Etrafı yakıp yıkarak, ırza, namusa saldırarak ilerleyen Yunan Ordusu'nun başarısı için halkın dua etmesini dahi isteyebilecek kadar alçaklaşan Ali Rüştü Efendi, kaçıp gittiği Saraybosna'da, Sivas Kongresi'ni basmaya yeltenen Ali Galip at canbazlığı yaparak ekmek parasını kazanmaya çalıştığı Köstence'de, Selanik ve İzmir'i bir tek mermi atmadan düşmana teslim eden 
Ali Nadir Paşa Mısır'da sefalet içinde ölmüşlerdir. 
Gizli celsede 150'likler meselesi görüşülürken Ertuğrul Mebusu Dr. Fikret Bey'in "Yunan bayrağını öptü!' dediği adam, 
işte bu adamdır.

150 kişilik listenin 102'inci sırasına kaydedilen Neyir Mustafa adında bir kaymakam vardır. Bir Hürriyet ve İtilaf militanı olan bu kaymakam, Yunan işgal kuvvetlerine sunduğu hizmetlerin karşılığı olarak Yunan parlamentosuna Edirne milletvekili olarak girer. Neyir, Alman işgali sırasında Almanlarla işbirliği yaparak, Türkiye'den sonra Yunanistan'a da ihanet edince ülkeden kovulacak, oğlu Muammer iç savaşta Yunan çeteciler tarafından öldürülecektir."

Necdet Sevinç
İstiklal Harbi'nde ETNİK İHANET





Asırlardır Anadolu toprakları üzerinde hoşgörüye mazhar olan bu etnik gruplar, Osmanlı İmparatorluğu’nun âdeta can çekişmesinden istifade ederek ve bir takım tarihi tezler öne sürerek Türkiye’nin çeşitli noktalarına hâkim olmak ve ilerleyen süreçte bu noktalarda kendi hâkimiyetlerini kurabilmek için harekete geçtiler. Amaçlarını gerçekleştirebilmeleri, bireysel teşebbüslerden ziyade organize olmuş örgütler temelinde projelerini uygulamalarına bağlıydı.

Nitekim Rumlar tarafından Mavri Mira, Pontus Rum ve Etnik-i Eterya; Yahudiler tarafından Alyans İsrail ve Makabi; Ermeniler tarafından Hınçak, Taşnak cemiyetleri kurularak siyasi ve askerî alanlarda, imparatorluğun içine düştüğü vahim durumdan istifade ederek önemli kazanımlar elde edilmeye çalışılmıştır.

Görünen gerçek o ki Osmanlı ülkesinde yüzyıllardır ticaret, zanaat ve diğer meslek kollarında rahatça hayatlarını kazanan ve dinî hususlarda Osmanlı İmparatorluğu’nun sağladığı muazzam hoşgörü politikasıyla ibadetlerini istedikleri gibi sürdüren azınlıklar; aynı hoşgörüyü Türkler adına Mondros Mütarekesi’nden sonra ortaya çıkan karanlık dönemde göstermeyeceklerdi.

Nitekim 13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul’u fiilen işgal altına almasıyla özellikle Rumların âdeta kaplarından çıktığı görülmüştü. Öyle ki ev ve iş yerlerini Yunan bayraklarıyla donatan Rumlar, İtilaf Devletleri donanmasındaki Yunan baş gemisi Averof adlı zırhlıyı âdeta kutsal bir ziyaretgâh hâline getirmişlerdi. Ayasofya’yı tekrar kilise hâline getirmek için teşebbüslerde bulunmaya başlamışlardı. Anadolu’nun çeşitli coğrafyalarında kurmuş oldukları çetelerle katliam faaliyetlerine girişmişlerdi.

Bu dönemde, Osmanlı Devleti’ne karşı dostça davranmamaya başlayan ve Türkler için belalı bir dönem olan mütareke döneminde “ne koparabilirsek kâr” mantığıyla hareket eden Yahudiler, fırsattan istifade ederek İtilaf Devletleri denetimine giren Filistin topraklarından nasıl bir pay alabiliriz mantığıyla zaman zaman da Rumlarla işbirliği yaparak İtilaf Devletleri nezdinde çeşitli teşebbüslerde bulunmuşlardır.

Yüzyıllar önce II. Bayezid döneminde İspanya’da büyük bir katliamdan kurtarılarak Batı Trakya civarlarına getirilip yerleştirilen Yahudiler yaklaşık dört yüz elli yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu’na teşekkürlerini bu şekilde bildiriyorlardı.

Türkler için mütareke döneminin olumsuz koşullarını kendisi için avantaja çevirmeye çalışan bir diğer azınlık grubunu da Ermeniler teşkil ediyordu. Gerçi Ermenilerin özellikle 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında giriştikleri örgütlenme ve bu örgütlerin desteğiyle gerçekleştirdikleri kanlı eylemlerle istek ve arzularını Yahudi ve Rumlara nazaran çok daha açık bir biçimde belirtmişlerdir.

Özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında Doğu Anadolu, Rus ordusunun arkasına sığınarak gerçekleştirdikleri kanlı faaliyetler mütareke sonrası dönem adına da Ermenilerin emellerine ulaşabilmeleri için gözlerini dahi kırpmadan bilerek, isteyerek ve arzulayarak Türk kanı dökebilecekleri hususunda çok önemli ipuçları sunuyordu. 


Bununla birlikte; Osmanlı İmparatorluğu’nun üzerini kaplayan karanlık tablonun içerisinde yer alan önemli temaları sadece Yahudiler, Ermeniler ve Rumlar gibi azınlıklar oluşturmuyordu.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra Mondros Mütarekesi’nin ülke topraklarına üzerine yaydığı karanlık bulutlar bir taraftan İtilaf Devletlerini ve bu devletlerin desteğini alarak şımaran azınlıkların iştahını kabartırken; kimi devlet adamı, kimi edebiyatçı, kimi bilim adamı olmak üzere bazı Osmanlı ileri gelenlerini çaresizlik içinde büyük devletlerin merhametine müracaat etmeye itiyordu. 

Nitekim İngiliz Muhipleri, Wilson Prensipleri adlarıyla kurulan ve millî varlığa zararlı faaliyetlerde bulunan cemiyetler bizzat Türkler ya da Osmanlı tebaası bireyler tarafından vücuda getirilmişti. Umutlarını yitiren aralarında Sait Molla, Refik Halit Karay, Halide Edip Adıvar, Celal Nuri İleri, Ahmet Emin Yalman, Yunus Nadi Abalıoğlu gibi aydınlar bu cemiyetlerin teşekkülü ve gelişiminde önemli roller oynadılar.

Kimisi daha sonradan yaptıkları yanlışın farkına vararak Ankara Hükümeti lehine faaliyette bulunmakla birlikte azımsanmayacak bir kısmı da Millî Mücadele yılları boyunca Anadolu’da Ankara merkezli gelişen harekete oldukça ağır eleştirilerde bulunarak yaptıkları çeşitli resmî faaliyetler ve matbuat yoluyla bu hareketin önünü kesmeye çalışacaktır.

İşte, Osmanlı topraklarını bir uçtan diğer uca kaplayan karanlık tablonun içinde yer alan diğer önemli temalardan bir kısmını da bizzat Türkler tarafından oluşturulan zararlı cemiyetler oluşturmaktaydı. Kısacası tablo Türkler için can yakıcı bir hâl alırken aynı zamanda zengin bir kompozisyon olarak tarihteki yerini alıyordu.

Keskin kalemi ve tartışılmayacak enerjisiyle 1970’li yılların başından günümüze basın-yayın faaliyetlerinin içerisinde bulunan Necdet Sevinç, akademik alanda faaliyet göstermese bile özellikle Millî Mücadele tarihi alanında kaleme almış olduğu eserleriyle adından söz ettirmiş usta bir kalemdir.


Yrd.Doç.Dr.Yenal Ünal ,2013











Türk çocuklarının, başlarını kartallar gibi gökyüzünün yüce katmanlarında dolaştırarak yaşamaları için kendilerini fedâ eden kahramanların aziz hâtıralarına armağan edilen bu kitap, efsanevî Antep Harbinin yegâne belgesel romanıdır.

Bayrağına düşman eli uzandığı anda, hiç kimsenin uygun görmesine lüzum görmeden şeref ve haysiyetini kurtarmak için silâha sarılan bir şehrin yaşanmış hikâyesidir, bu kitap. Bir kutsal isyanın, bir başkaldıranın, savaşın galiplerine meydan okuyuşun hikâyesidir. 

Fransızlar; topları, tankları ve uçakları ile halk ibadet hâlinde iken camileri vurmuştur! Çarşıları vurmuştur! Hanları, kervansarayları, bedestenleri vurmuştur! Evleri vurmuştur! Yalnız Kozanlı Mahallesinde 2 bin 657 ev obüs mermileri ile çökmüş, kasabadaki 10 bin evden 8 bini harâbe haline gelmiştir! Tespit edilebilinen şehit sayısı 6 bin 317, yaralı sayısı 11 bindir!

Bütün bunlara rağmen ne sitem edilmiştir, ne ah, aksine bir türkü söylenmiştir siperlerde her sabah:
Vurun Antepliler namus günüdür
Vurun Türk uşağı namus günüdür!











"Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asli cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalınmasın."
M. Kemal ATATÜRK











30 Mayıs 2015 Cumartesi

Ermeniler masum insanları öldürdü





ABD'li tarihçi Justin McCarthy, "Masum köylüler ve kasaba halkı yüksek sayıda öldürüldü" dedi.


Türkiye Çalışmaları Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi ve ABD'deki Louisville Üniversitesinden tarih profesörü Justin McCarthy, Kars Kafkas Üniversitesi (KAÜ) tarafından "100 Yılında Ermeni Meselesi" etkinlikleri kapsamında Necdet Leloğlu Salonu'nda düzenlenen "Ermeni İsyancıların Suçu" konulu konferansa katıldı.


Osmanlı'nın Ermenileri tehcir etmesinin gerçek bir tehdide karşı makul bir yanıt vermesi anlamına geldiğini anlatan McCarthy, "Çünkü Ermeniler bir tehditti. İsyancılar Osmanlı imparatorluğuna karşı savaş açmak niyetindeydi. Burada nüfusunun 4'te 3’ü Müslüman olan toprakları Ermenistan istiyordu. Burada Müslümanlar da azınlık tarafından yönetilecek bir devlete karşı çıkacaklardı. Bu bağlamda Ermeniler için tek çözüm Müslümanları o topraklardan çıkarmak oldu" dedi.


Savaş başlamadan hemen önce isyancıların liderlerinin Rusya’ya gittiğini ve yaklaşan savaş için finansman bulduklarını ifade eden McCarthy, şöyle devam etti:


"Broşürler, kitapçıklar, el ilanları üzerinde isyanın detaylı planları yazıyordu. Ermeni köylerine dağıtıldı. Bunun dışında isyanlar için detaylı planlar hazırlandı. Van şehrinde isyancılar bir araya geldi ve savaş başlamadan 6 ay önce saldırı planları yaptılar. Savaş başlamadan hemen önce askere zorunlu çağrı yapılmıştı. Ancak Doğu Anadolu'daki genç Ermeniler evlerini terk ettiler.


Diğer Osmanlı tebaası ve halkı gibi Ermeniler'in de gelip orduya katılıp hizmet sunmaları bekleniyordu. Bu zorunlu çağrı askere çağrı memurlarının raporlarına baktığımızda haritada işaretlenen yerde neredeyse hiç Ermeni kalmamıştı. Bunların çok büyük bir kısmı askere katılmak istemedikleri için kaçmıştı ama büyük bir kısmı Rusya'ya kaçmış casus askerler ve savaşçılar olarak onlara katılmıştı. Burada diğer kalanlarda ormanlara ve tepelere kaçmış partizan çetelere katılmış ve Osmanlı'ya aslında savaş çabaları kapsamında büyük bir hasar vermişlerdi."


McCarthy, Ermenilerin sakladıkları silahlara bakıldığında isyancıların, büyük bir isyana hazırlandıklarının görülebildiğine dikkat çekerek, o tarihte hükümetin isyancıları soruşturmaya almasının Avrupalı güçler tarafından engellendiğini aktardı.


Özellikle de Birinci Dünya Savaşı'nın gidişatına bakıldığında belirli kısıtlamalar bulunduğunu, yetkililerin bu saklanan silahları ve depoları aramasının yasak olduğunu anlatan McCarthy, şöyle konuştu:


"Ancak aramalar yapıldığında inanılmaz derecede silahlar bulundu. Mesela Harput'ta 5 bin ordu tüfeği ve tabanca bulundu, Gürün kazasında bin 221 tüfek ve tabanca, Kayseri'de 400 adet ordu tüfeği ve bin 200 tabanca, Develi'de 220 adet ordu tüfeği ve 45 adet tabanca, Urfa'da 720 adet ordu tüfeği ve çok fazla sayıda Anadolu şehrinde benzer silahlar keşfedilmişti ve bulunmuştu. Bombaların ve dinamitlerin zulaları İzmit ve İzmir gibi şehirlerde bulunmuştu. İzmit, Doğu Anadolu’dan ne kadar uzak bir yer. Yani Ermeni milliyetçilerinin talep ettiği topraklardan çok uzak yerler buralar. Bunlar ordu binalarına ve hükümet binalarına saldırmak için kullanılıyordu. Evlere, kiliselere, manastırlara saklanıyordu silahlar, tarlalara gömülüyordu. Önceden yetkililer için kutsal sayılan bu mekanlar silah ve dinamitlerle doldurulmuştu.''


Ermeniler masum insanları öldürdü


Ermeni isyancılarının jandarmaya ve Doğu Anadolu’daki diğer yetkililere de saldırdıklarını anımsatan McCarthy, "Masum köylüler ve kasaba halkı yüksek sayıda öldürüldü. Burada isyancılar kısa sürede olsa Urfa gibi, Şebinkarahisar gibi, Başkale gibi yerleri zapt etti ve el koydu. Daha da önemlisi Ermeni isyancıları Van şehrini almışlardı. Güney Doğu Anadolu bölgesindeki en önemli şehirlerden bir tanesiydi. Şehrin çok büyük bir kısmını zapt ettiler. Osmanlı silahlı kuvvetlerini hisar ve kalenin içine sürdüler, hükümet binalarını yok ettiler, Müslüman evlerini yaktılar. Burada aslında Rus istilacılarının yardımı gelene kadar Osmanlı ordusunu geri tuttular. Ruslar oraya vardıklarında Ermeniler aslında Ruslara şehrin anahtarını vermiş, sunmuş oldu" diye konuştu.


Justin McCarthy, o dönemde Müslümanlar için Van'ın kaybedilmesinin sadece bir toprak kaybı olmadığını vurgulayarak, şunları söyledi:


"Ermeniler sıklıkla yardım alıyordu ve Müslümanlar da Van şehrinde evlerinden atılıp öldürülüyordu. Bu bağlamda isyancıların başarısının Kürtler ve Türkler açısından ölüm anlamına geldiği oldukça açık ve aşikar bir gerçek haline geldi. Ermeniler aslında Ruslar için Osmanlı'nın kaybı açısından etkili ve tesirli görevleri yerine getirdiler. Partizan olarak, savaşçı olarak, cephe gerisinde savaştılar ve Rus istilacılara yardımcı oldular. Ermeni gerilla çetecileri Doğu boyunca çalıştı ikmal hatlarını kestiler, Kuzeydoğu'da bin kadar asker aslında sürekli devriye gezmek zorundaydı, sırf telgraf hatlarının korunabilmesi ve ordunun iletişiminin korunabilmesi için.


Ancak askerler bu iletişimi koruma konusunda başarılı olmadılar bir hattı koruduklarında Ermeniler diğer hattı kesiyorlardı. Osmanlı garnizonları Güney Doğu'da yalnızca İstanbul’daki merkezi komutayla iletişim kurabiliyordu. Bunu da at sırtında mesaj gönderip daha sonra başkente Bağdat ve Şam'dan telgraf çekerek iletişim kurabiliyorlardı. Aslında Osmanlı'nın savaş çabalarının zarar görmesinde Ermeniler başarılı oldu. Burada isyancılar çok daha fazlasını yapmaya çalıştılar. Eğer İngilizlerin biraz daha algıları açık olabilseydi, kavrayabilseydi Ermeniler çok daha büyük bir zafer sunabilirdi onlara, savaşın süresi çok daha kısalabilirdi."


Tehcir iddiası


Osmanlı'nın bu isyanlar başlamadan önce herhangi bir Ermeni’yi tehcir etmediğini ve Osmanlı ordusuna Ermenilerin zarar verdiğini bilmenin çok önemli olduğunu dile getiren McCarthy, şunları söyledi:


"Çünkü buradaki tehcir hem isyan hem de isyan tehdidiyle yapılmıştır. Ermenileri öldürme isteğiyle yapılmamıştır. Burada tabii ki Osmanlı Ermenilerin transferini sağladı. Aslında gerçek anlamda tehcirin istatistiklerine baktığımızda açık ve net bir şekilde şunu görebiliyoruz transfer edilenler yada savaş ortamında potansiyel anlamda tehdit teşkil edenler, Müslümanlar için tehdit olanlar tehcir edildi. Tehdit olarak algılanmayanlar yerlerinde bırakıldı. İstanbul, İzmir, Edirne ve birçok batı Anadolu ve Trakya'daki Ermenilerin taşınmadığını, transfer edilmediğini görüyoruz. Buradaki propagandalara baktığımızda sanki bütün Ermeniler Osmanlı tarafından gönderilmiş, çok da kötü yerlere gönderilmiş gibi Fırat nehrinin oradaki yerler söyleniyor ama bu doğru değil."


 "Tehciri araştırırken duygu yüklü sözcüklerden kaçınmak lazım"


Ermenilerin çok büyük bir kısmının tehcir edilmediğini anımsatan McCarth, sözlerini şöyle tamamladı:


"Aslında tehcir edilenlerin çok az bir kısmı zor yerlere gönderildi. Çok büyük bir kısmı bugün İsrail ve Filistin olan yerlere gönderilmişti. Ermenilerin çok büyük bir kısmı Anadolu'nun başka bölgelerine gönderildi. Artık tehdit olmayacakları yerlere evlerinden çıkıp gönderildi. Evinde kalan Ermeniler belirli bölgelerde yaşıyordu çünkü o bölgelerdeki hükümetin kontrolü oldukça iyiydi ve tehlike arz etmiyorlardı. Ermenilerin tehcirini araştırırken duygu yüklü sözcüklerden kaçınmak lazım. Çünkü bu gerçeğe gölge düşürür. Nüfus bilimcilerde zorunlu göç adı verilen teknik bir terim kullanılıyor. Zannediyorum en iyi terim de bu. Zorunlu göç çok daha kapsayıcı bir terim. Çok da önemlidir bu. Yani hükümet tarafından gönderilen taşınan, gönderilen insanları da kapsar, hükümetin emri olmadan kendisi korkudan kaçanları da kapsar bu göç terimi. Bu bağlamda tarihi nüfus bilimcilerinin hesaplamalarına baktığımızda kaç kişinin kaçtığı ve kaç kişinin öldüğünün anlaşılması çok büyük önem arz etmektedir." 

(AA)
28 Mayıs 2015















"Savaş bittikten sonra geri dönenlerin mal varlıklarıyla ilgili Osmanlı hükümetinin verdiği kararlar var. Mülkleri geri veriliyor. Daha sonra Lozan'da Ermeniler diye açık olarak belirtilmemekle birlikte, Lozan Antlaşması'nda da dönmüş olanlara mallarının geri verilmesi kabul ediliyor. Yine bazı geri dönenler oluyor, mallarını, gerek taşınmazlarını geri alıyorlar. Daha sonra tabii, geri dönmeyenler açısından da bir zaman aşımı söz konusu, yani mülkiyet hakkı zaman aşımı ile ortadan kalkabilecek. O hakkı değerlendirmediğiniz, kullanmadığınız zaman zaman aşımı ile ortadan kalkar.

İşin ilginç tarafı, bu Amerika'daki Ermeniler açısından da önemli, 1923 yılında Amerikan hükümeti Türkiye'ye diyor ki : Benim Amerikan vatandaşı olan Türkiye'den göç ettirilmiş, veya işte Amerika'ya yerleşmiş olan , benim Ermeni kökenli vatandaşlarımın mallarıyla ilgili bize tazminat verin diyor. Türk hükmetiyle Amerikan hükümeti arasına uzun süreli müzakereler devam ediyor ve 1937 yılında Türkiye bu konuda , şimdi tam rakamı hatırlamıyorum ama 800 bin küsürat , yaklaşık 900 bin dolar Amerika'yaya veriyor , oradaki Ermeniler için.

Ve bu mesele orada bitiyor zaten. Yani Türkiye bu konudaki, Ermenilerin Türkiye'deki taşınmazları konusunda tazminatını vermiş. Bu hak tanınmış, kullananlar kullanmış, kullanmıyanlar açısından bir zaman aşımı oluşmuş, ve özellikle Türkiye ile Amerika arasında imzalanan 37 yılındaki anlaşma ile tazminat verilmiş.

Dolayısıyla artık uluslararası hukuk açısından, gelip oradaki malları, gayri menkulleri, taşınmazları tekrar alma şansları bulunmuyor."

Mehmet Perinçek
video


"The Republic of Turkey, which settled the issue of Ottoman debts in accordance with the Treaty of Lausanne, also paid US$899,840 (dollars of the 1930s) to the US government for distribution to its citizens on the basis of the Agreement of 24 December 1923 and Supplemental Agreements, concluded and implemented between the US and Turkey. The Supplemental Agreement of 25 October 1934 concluded by the two governments provided for the settlement of the outstanding claims of the nationals of each country against the other; Article II of the agreement is as follows:

The two Governments agree that, by the payment of the aforesaid sum [$1,300,000], the Government of the Republic of Turkey will be released from liability with respect to all of the above-mentioned claims formulated against it and further agree that every claim embraced by the Agreement of December 24, 1923, shall be considered and treated as finally settled.

The last US report in 1937 finally estimated that the principal and interest amounted to US$899,840.56 It is remarkable that not a single claimant with an Armenian name was considered by the American civil servants to have made a credible case of seizure and/or destruction of property." - link























Armenians massacred Musulmans on a large scale with many refinements of cruelty....





“The Report of Niles and Sutherland” by Justin McCarthy
Kongreye sunulan bildiriler: XI Türk Tarih Kongresi, Ankara, 1990, Pp,1809-1853




The Report of Niles and Sutherland


The following is a copy of the Niles and Sutherland Report as it appears in the draft copy in the United States National Archives. Being a draft, it contains infelicities of language, mistakes in paragraph numbering, confusind nomenclature, etc. These do not interfere with the message of the report. (Any editorial explanations are in brackets or footnotes).

Constantinople, Aug.16th, 1919

Report of Captain Emory H.Niles and Mr.Arthur E.Sutherland Jr. On trip of Investigation through Eastern Turkish Vilayets.(provinces)



1.Introduction

a.  In accordance with orders from Headquarters Constantinople, 25th of June, 1919, a party consisting of Captain Emory H.Niles and Mr.Arthur E.Sutherland,Jr , left Derindje on the 3rd of July 1919 via the Bagdad Railway fort he purpose of investigating conditions in the Eastern vilayets of Turkey, with a view of ascertaining the needs of this region in regard to Relief and the possibility of furnishing such Relief by the ACRNE (American Committee for Relief in the Near East—‘Near East Relief’)


b.  We proceeded by rail from Derindje to Aleppo, at which point we made an unsuccessfull attempt to engage a Turkish interpreter and a cook. After three days delay we proceeded by rail to Mardin, at which point the territory to be investigated begins. At Mardin we engaged Osman Rohi, a Turkish medical student, who had been discharged from the Army, as interpreter, but we were unable to engage a cook. Two an done-half days were spent by us in preparations, and on the 14th of July, we left Mardin on horseback for Bitlis accompanied by a guard of Turkish soldiers. From Mardin to Bitlis and Bitlis to Van the journey was made on horseback; from Van to Bayazid in carriages; from Bayazid to Erzurum by horse, carriage and railroad ; and from Erzurum to Trebizond by automobile.


The following is a detailed itinerary of the journey:  (see photo-page: 1825, 1826, 1827)


d. The object of this report is to summarize our obserbations as recorded in notes made at the time. This report should be taken in conjunction with these notes and not separately.




II. General Situation

The country through which we traveled falls generally into four regions ; first – from Mardin to Bitlis ;  second from Bitlis through Van to Bayazid ; third, the frontier region from Bayazid through Erzurum, and fourth the Black Sea region depending on Trebizond. (Trabzon)


a.  The region from Mardin to Bitlis consists of the upper Mesopotamian plains and the mountainous region bordering them on the North. It is a country untouched by the war, for no fighting was done South of Bitlis. It is inhabited entirely by Kurdish tribes who are engaged in raising cattle and cultivating the land by primitive means. There are no good roads in the region which is practically inaccessible for any transportation except pack animals.


We found that the harvest this year is excellent and that there is no fear of want fort he coming winter. The whole population seems peaceable and contented and there is no need fort he ACRNE to concern itself with work there.


b.  The second region, from Bitlis through Van to Bayazid, may be described as the basin of Lake Van. It is a district of high mountains and bad roads. In this region there was heavy fighting between the Russians and Armenians and the Turks. There were pillage and massacres committed, with the result that the district was completely ruined. The cities of Bitlis and Van are both more than nine-tenths destroyed, and a large majority of the villages were destroyed also. The country is one of bare mountains and ruins. Last year there was great want in this region, but as a result of the work of returned refugees much of the land is now under cultivation and the coming harvest will support the existing population through the winter. In the two cities, however and in Van particularly there is need of institutional work of the ACRNE.


The population consists chiefly of returned Mussulman inhabitants who have taken the Armenian villages left intact, anda re now working the land. There is also a considerable number of Mussulman refugees (Kurds) from the Armenian Caucasus, now supported partially by the government. Finally, there are a few hundred Armenians, a remnant of those who resisted the Turks, on one of the islands of Lake Van.


In this entire region we were informed that the damage and destruction had been done by the Armenians, who after the Russians retired, remained in occuğation of the country, and who when the Turkish army advanced, destroyed everything belonging to the Musulmans.


Moreover, the Armenians are accused of having committed murder, rape, arson and horrible atrocities of every description upon the Musulman population. At first we were incredolous of these stories, but we finally came to believe them, since the testimony was absolutely unanimous and was corroborated by material evidence.


For instance, the only quarters left all intact in the cities of Bitlis and Van are the Armenian quarters, as was evidenced by churches and inscriptions on the houses, while the Musulman quarters were completely destroyed. Villages said to have been Armenian were still standing, whereas Musulman villages were completely destroyed.


The verbal testimony of the inhabitants regarding personel atrocities was supported by the violent  hatred of Armenians manifested everywhere. At every town and village at which we stopped the inhabitants first desire was to tell us, not of their needs, but of horrors which the Armenians had committed upon them and their families, the details of which were almost exactly the same as those perpetrated by the Turks upon the Armenians. We believe that it is incontestable that the Armenians were guilty of crimes of the same natüre against the Turks as those of which the Turks are guilty against the Armenians.


An inevitable result of the feelings of the inhabitants is that it is impossible for any Armenian to come into the region to live, without any regard to the number of troops which may be stationed there.


c.   The third region from Bayazid to Erzurum and beyond may be termed the “Erzurum Frontier region” and consists of a series of plains surrounded by mountains, and inhabited by Turks, Kurds and Kurdish refugees from the Caucasus. In this region there was much fighting, and the villages and towns are almost completely destroyed. Morover the present inhabitants have had no opportunity to cultivate the land and there is therefore insufficient food fort he coming winter. There are very imperfect communications and consequently the natives have been unable to procure seed or grain for bread. They are now subsisting largely on “grass” which means a sort of wild vegetable named “Ebehgumedgi” (Ebegümeci) and a wild grain named “Everik”, neither of which have much food value. Catlle are very scarce and consequently milk products cannot be made. Already famine is reported, although the report is probably exaggerated, but it is certain that the inhabitants of this region will suffer and die in large numbers next winter unless some outside food relief is provided.


Included in this district is the city of Erzurum in which there is need of institutional work. At Bayazid also there is institutional need, although neither of these places are in as bad as state of material ruin as Van of Bitlis. Although difficult transportation of supplies to the region is possible. There is an auto road from Trebizond (Trabzon) to Erzerum (Erzurum), an auto road from Kars to Erzerum through Khorasan (Horasan) and Hasan Kale, and a railroad ?Ekkh? Takto in Persai on the Batum-Tiflis Railway to Kara Kilissa (Kara Kilise).


In this region the racial situation is intensely aggravated by the proximity to the frontier of Armenia, from which refugess are coming with stories of massacres, cruelty and atrocities carried on by the Armenian Government, Army and people against the Musulman population.


Although several hundred Armenians are actually living in the vilayet of Van, it would seem impossible that Armenians could live in the rural regions of the vilayet of Erzurum, since the utmost hatred of them is manifested by all. Here also the Armenians before retiring ruined villages, carried out massacres and perpetrated every kind of atrocity upon the Musulman population and the doings of the Armenians just over the frontier keep alive and active the hatred of the Armenians, a hatred that seems to be at least smouldering in the region of Van. That there are disoreders and crimes in Armenia is confirmed by refugees from Armenia in all parts of the region and by a British officer at Erzurum.


Although we were unable to see it personally we were told that the region of Erzindjan (Erzincan) is in very great need. It seems probable that the same conditions prevail there as in the neighborhood of Erzerum, since the country is similar, it was fought over at the same time and the causes of want are the same. We saw the country as far as Namoukatoon, and it was in a condition exactly like that east of Erzerum. The country to the northwest as far as Baiburt (Bayburt) seems to be in the same state of ruin and want as well.


An important indication of the general feeling against Armenians in this region is the congress being held at Erzurum when we were there to protest against any annexation of Turkish territory to Armenia.


d.  The fourth region is the watershed leading to the Black Sea and depending on Trebizond (Trabzon) and smaller Balck Sea ports. It is a region of mountain sides, fertile and well-watered, inhabited largely by Greeks. As far as we could judge, the inhabitans were in no need. Owing to the fact that this region is already being assisted by the ACRNE, we maden o attemt at investigation.

(see photos 1831)



2. Population
City of Bitlis                        Before War        August 1919
Musulman                             30.000                  4.000
Armenian                              10.000                  ---



There are no refugees from other places in the city. Those who fled from Bitlis are coming back slowly. The population of the city is 50% Turks and 50% Kurds. In the vilayet the population is almost exclusively Kurd.



3. Destruction
City of Bitlis                                     Houses Intact
                                               Before War        August 1919
Musulman                               6.500                     --
Armenian                                1.500                     1.000



About nine-tenths of the town is destroyed, chiefly through neglect, since roofs are of mud and mud is used in walls instead of cement. Walls of most houses are still standing, but roofs, Windows and all furniture are göne. Mosques, shops, public buildings and bridges are destroyed. The Armenians quarters are those which have suffered least, and almost the entire population is now housed in Armenian buildings.


Buildings materials can be found in the ruins sufficient fort he needs of the present population. Wood is scarcei but cut stone is abundant and mud is used form artar. There is abundant wood in the mountains to the South.


a.   The American buildings are not destroyed. The walls, roofs and floors are still intact, but Windows and furniture are göne and the whole compound is in a state of filth and decay.

b.  Turks are rebuilding about 100 Armenian houses with consent of the Government.



4.Food

Although  the governor-general thinks the food supplies will not suffice for next winter, other officials think there will be no lack. We observed large quantities of grain both to the South and in the region to the North of Bitlis. We believe that there will not be famine in this region next winter.

(See photo 1833)



2 Population

a.  Vilayet of Van                      Before War            August 1919
Musulmans                                       301.000                150.000
Armenians                                        68.000                        700
Nestorians                                        42.000                   ---


All present population are returned emigrants. On the basis that 50% of those who emigrated are killed there are expected in this region:


Musulman                              75.000
Armenian                               34.000
Total                                     109.000


But this basis in inexact. Probably not more that 50.000 persons are still alive.



b.  City of Van                         Before War          August 1919
Musulmans                                43.000                    5.000
Armenians                                 35.000                         60*
Total                                          78.000                    5.060

*not including about 100 in the orphanage and hospital.



3. Destruction

a. Vilayet of Van                                     Villages
                                            Before War                Intact 1919
Musulmans                             1.373                          350 (repaired)
Armenians                                 112                              ---
                                                  187                           200 (both)
Total                                      1.672                            550



Rebuilding proceeds Daily and Vali (governer) expects                that by end of year not more that 300 villages will remain in condition of absolute destruction. When villages are repaired they may not be as large as before, but some houses at least are habitable.


c.       City of Van                                        Houses
                                                      Before War        August 1919
Musulman                                         3.400                          3
Armenian                                          3.100                   1.170


(see photo 1835, 1836,1837)



Orphanage contains 40 girls and 43 boys, about one-third of whom are Armenians.     

(so two-third are Musulmans !- SB)                      
                                                              
(see photo 1838, 1839)


Sandjak (Sancak) of Bayazid
Number of Musulmans killed by Armenians in this region is 7.000. And 205 Musulman villages are destroyed, while the Armenian villages are intact !


(see photo 1840)


d.   It was at Bayazid that Musulmans refugees of the Caucasus made their strongest appeal on account of atrocities committed by Armenians, upon them and those Musulmans who remain. The notes taken at the time Show what the Armenians are doing now in Caucasus and what they did at Bayazid during their occupation. There is amost intense bitterness and thirst for revenge against the Armenians here, and it would be utterly out of the question for a single Armenian to come into the country tol ive. It is equally impossible for a Musulman to go into Armenia. We tried to get a man to take a letter to Erivan, but no one could be found who would undertake to go.


(Because, Erivan was once a Turkish city, nobody lives there now!- SB)


(see photo 1841)


c.   It is strongly recommended that the situation of Musulmans int the Caucasus be investigated and if the statements of refugees be found true, that energetic steps be taken to bring the Armenian government to repress massacress and atrocities at present going on. Whatever haas occurred in the past, and whatever the rights and wrongs of the case may be, the disorders now occuring merely keep alive the hatred of Musulmans and Armenians and make a final peaceful settlement further distant and more difficult.


(But today in 2015 , we the Turks don’t hate them, are not in hostile behavoir, but the Armenians, are in hostile behavoir, and grow up with hatred.  False allegations of them to us, that’s what makes us upset! SB)



D.  Erzurum, Frontier District, i.e. Diadin, Kara Kilissa, Alashgird, Zeidekan, Velibaba, Khorasan, Keupri Keui, Jaghan, Hassan Kale, İlidja, Karabijik, Baiburt.



1.Roads

The Region from Bayazıd along the frontier to Erzurum comprises a district about 300 kilometres in length, consisting of a series of oval shaped plains surrounded by high mountains, through which run rivers draining the plains. At the east the principal river is the Araxes, which flows east into the Caspian Sea, and at the West the chief river is the Euphrates, which at this point flows West towards Erzindjan. The region has been fought over and was occupied for a considerable time by the Russians in 1916.


During their occupation, the Russians made many improvements in the way of communications, building roads and railroads. On the Russian retirement, however, the Armenians destroyed many of the Russian improvements and most of the Musulman villages, they massacred the Musulman inhabitants, and retired leaving the country in a complete state of desolation.


At the present time there is only one road available for automobiles east of Erzurum – that leading from Erzurum through Hassan Kale, Keupri Keui (Köprü Köy) and Khorasan (Horasan) over the frontier to Sari Kamish (Sarı Kamış) and Kars. A narrow gauge railroad follows the same route, but the section in operation ends at Khorasan, about  100 km. east of Erzurum. From Khorasan east through Veli Baba, Zeidekan and Alashgird (Eleşgirt) to Kara Kilissa (Kara Kilise) east about 100 km. through Diadin to Bayazıd there is a narrow gauge railroad in operation. This road leads to Shakh taktu, in Persia , the junction with the Batoum railway, but this last section, though intact, is not in operation.


Thus both the eastern and western section of the district between Erzurum and the Armenia frontier are accessbile; but the central section, where the need is greatest in not. The region West of Erzurum is accessible by the automobile roads between Trebizond, Erzurum and Erzindjan (Erzincan); it is a region (that) includes İlidja, Karabıyık, Namoukatoun and Baiburt. The whole country under consideration is in the vilayet of Erzurum, and statistics for it were obtained both from the inhabitants of certain towns and from the central authorities at Erzurum. These figures are to be found in the reports appended.


(see photo 1842, 1843, 1844, 1845, 1846, 1847, 1848, 1849)




IV.ATROCITIES


Although it does not fall, within the excat scope of our investigation one of the most salient facts impressed on us at every point from Bitlis to Trebizond was that in the region which we traversed the Armenians committed upon the Turks all the crimes and outrages which were committed in other regions by Turks upon Armenians.


At first we were most incredulous of the stories told us, but the unanimity of the testimony of all witness, the apparent eagerness with which they told of wrongs done them, their evident hatred of Armenians, and strongest of all, the material evidence on the ground itself, have convinced us the general truth of the facts, first, that Armenians massacred Musulmans on a large sacel with many refinements of cruelty, and second that Armenians are responsible for most of the destruction done to towns and villages.


The Russians and Armenians occupied the country for a considerable time together in 1915 and 1916, and during this period there was apperantly little disorder, although doubtless there was damage committed by the Russians. In 1917 the Russians Army disbanded and left the Armenians alone in control. At this period bands of Armenian irregulars roamed the coutry pillaging and murdering the Musulman civilian population. When the  Turkish Army advanced at Erzindjan, Erzurum and Van the Armenian army broke down and all of the soldiers, regular and irregular, turned themselves to destroying Musulman property and committing atrocities upon Musulman inhabitants.


The result is a country completely ruined, containing about one-fourth of its fromer population an done-eight of its former buildings, and a most bitter hatred (of) Musulmans for Armenians which makes it impossible for two races tol ive together at the present time. The Musulmans protest that if they are forced tol ive under an Armenian Government, they will fight, and it appears to us that they will probably carry out this threat. This view is shared by Turkish officers, British officers and Americans whom we have met.


A further aggravating condition is the state of affairs across the border. We have no way of knowing how far the complaints of the refugess prove true and how far the Musulmans are themselves to blame by organizing resistance to the Armenians.  In any case the inhabitants of the Turkish side of the frontier believe that their co-religionists on the Armenian side are being massacred and treated with utmost cruelty and this belief intensifies the feeling against the Armenians. It is most strongly urged that conditions in the Caucasus be investigated with a view to ascertaining the true state of affairs, and if the Musulman reports are true, that steps be taken in order to prevent disorders that make a permanent settlement in this region more difficult that the present circumstances already make inevitable.



The report of Niles and Sutherland by Justin McCarthy - pdf






Footnote:
"The Turkish government has more than once declared that it was ready to consider and eventually accept the conclusion of historians and legal experts who will meet to study the tragic events of 1915–1916; but Yerevan refused. Nevertheless, Ankara has since 2004 supported the Vienna platform, which in 2009 published a large compilation of documents. Turkey gave full access to its archives – unlike the Armenian Revolutionary Federation and the Armenian Patriarchate at Jerusalem."





























































"According the US archives,47 644,900 Armenians returned and settled in Anatolia after the war, even before the Treaty of Sevres was signed."

"The Republic of Turkey, which settled the issue of Ottoman debts in accordance with the Treaty of Lausanne, also paid US$899,840 (dollars of the 1930s) to the US government for distribution to its citizens on the basis of the Agreement of 24 December 1923 and Supplemental Agreements, concluded and implemented between the US and Turkey. The Supplemental Agreement of 25 October 1934 concluded by the two governments provided for the settlement of the outstanding claims of the nationals of each country against the other; Article II of the agreement is as follows:

The two Governments agree that, by the payment of the aforesaid sum [$1,300,000], the Government of the Republic of Turkey will be released from liability with respect to all of the above-mentioned claims formulated against it and further agree that every claim embraced by the Agreement of December 24, 1923, shall be considered and treated as finally settled.

The last US report in 1937 finally estimated that the principal and interest amounted to US$899,840.56 It is remarkable that not a single claimant with an Armenian name was considered by the American civil servants to have made a credible case of seizure and/or destruction of property."

"The fact that Turkey does not recognize the 1915–1916 events as a crime of genocide does not violate the 1948 Convention. One should emphasize that if Armenia had seen the slightest evidence of Turkey’s responsibility in the matter, it would have attempted to bring the case before the ICJ many years ago.

It should be clear from the above that:

the Turkish Republic paid all the Ottoman debts;

the tribunals of the Ottoman state tried those who infringed Ottoman laws during the relocation of the Ottoman Armenians;

amnesty was declared for all other suspects and/or criminals.

We believe that no one now has the right to make any kind of demand of Turkey regarding the events which took place before the signing of the above-mentioned Moscow, Kars, Ankara, and Lausanne Treaties58 and the Claim Settlement Agreement with the US.

Finally, we are of the opinion that those who complain of an internationally wrongful act for which the Turkish Republic is responsible may be well advised to take their complaints to the relevant international institutions, like the UN, the ICJ, the Council of Europe, or any other similar establishment, instead of making very questionable accusations."



Pulat Tacar 
Co-Chairperson of the Turkish National Commission for UNESCO (1995–2006); he was Ambassador of Turkey to UNESCO (1989–1995), Ambassador of Turkey to the European Communities (1984–1987) and to Jakarta (1981–1984).
and Maxime Gauin
researcher at the International Strategic Research Organization (USAK, Ankara) and a PhD candidate at the Middle East Technical University






"Bitlisten doğru Van'a, [doğu] Bayezit'a kadar tüm bölgedeki hasar ve yıkımın , Ruslar geri çekildikten sonra ülkede işgali sürdüren ve Türk ordusu ilerlediği zaman,Müslümanlara ait herşeyi imha edilmesinin Ermeniler tarafından yapılmış oldugu bize bildirildi. Dahası, Ermeniler; cinayet, tecavüz, kundaklama ve Müslüman nüfusun üzerinde her türlü korkunç zalimlikleri işlemekle suçlanıyor. İlk başta bu hikayelere [karşı] çok fazla şüphecidik, fakat ifadenin tamamen oybirliği [ile] olduğu ve [suçların] maddi deliller ile doğrulandığı andan itibaren sonunda [anlatılanlara] inandık. Örneğin, Müslüman mahalleleri tamamen imha edilmişken, Bitlis ve Van şehirlerinde, Kiliselerin ve Evlerin üzerindeki yazıtlar tarafından kanıtlandığı gibi kalanlar sadece - hiç dokunulmamış - Ermeni mahalleleridir..... "



Kaynak : Yüzbaşı Emory Niles ve Mr. Arthur Sutherland, (1919 yılında) Amerika Birleşik Devletleri tarafından doğu Anadoludaki durumu soruşturmak için görevlendirilmiş Amerikalılardı. Raporları, [yardım kuruluşu] Near East Relif için Amerikalı komisyon tarafından Ermenilere destek yardımı vermek için kaynak olarak kullanılmışdı [U.S. 867.00/1005]. Justin McCarthy - "Ölüm ve Sürgün"