Translate

hükümet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hükümet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2018 Salı

Kim yoldu sizleri bu kadar hemşerim?..




"İnsan bu derece yoksul kalır mı? 
"Ne yükseği? Ne alıyorum ben?..."
____________________________


Sadullah'ın kızı Cemile ameliyat olmazsa ölecek, ama çok para ister hastane, çare arar Sadullah, milletvekiline gider, o da kartvizit verir, doktor indirim yapsın diye, ama işler istediği gibi gitmez, sonra tekrar çıkar milletvekilinin karşısına....


- Salondaki koltuklardan birine oturdu Sadullah. Bekledi biraz. Bekledi, nice sonra İçel milletvekili boynunda havluyla çıkıp geldi. «Bu sizin işlere çok üzülüyorum !» dedi. «Yani bilemiyorum ne olacaksınız böyle teker teker ... teker? O kadar çoksunuz ki! O kadar bitkinleşmiş ki hastalarınız! Sonra çok da yoksulsunuz canım! İnsan bu derece yoksul kalır mı? Kim yoldu sizleri bu kadar hemşerim? Yoksa dedikleri gibi, tembelliğinizden mi bunca yoksulluk? Çok zor sizin işler çooook! .. »

«Sağol, Allah razı olsun!» dedi Sadullah.

Salon bir tuhaf kokuyordu. Bayat sigara dumanı kokusuydu sanki. Her yere sinmişti.

«Böyle perakende, böyle teker teker değil de, toptan çözümlemeli sizin işleri! Ama ona da yüzyıl gerek. O yüzyıl gelesiye de senin kız dayanmaz. Neyse! Şimdi sadece seninkine bakalım. Bak, sana soı uyorum, şimdi bana açık açık söyle . Benden ne bekliyorsun? Nasıl yardım edebilirim sana? Erdoğan Beye gittin, 3.000'i yarıya indirtti. Şimdi ne bekliyorsun?»

«Valla Beyim, Allah seni vatana millete bağışlasın, bakan, başbakan etsin! Erdoğan Bey l.500'ünü kırdırdı, ama l.500'ünü gene istiyorlar. Ben de bulamıyorum. Ankara'nın ortasında, sanki derin bir denizdeyim, ne yapacağımı şaşırdım ...»

«Para mı istiyorsun benden?»

«Çok ayıp ama ... Yani bana bu parayı verirsen... Eylüle kalmadan ... Yani satar savar, üstünün fayızıyla ... Hatta vallahi alır gelir elimle teslim ederim! Nasolsa aylığın çok yüksek, Allah daha da yükseltsin ...»

Birden kızdı İçel milletvekili :

«Deme bunu! İşte bunu deme! Kes! Yani öyle sakat konuştun ki! Ne yükseği? Ne alıyorum ben? On iki bin dört yüz! Diyelim 13.000! Ay sonunda ne kalıyor elimde, biliyor musun? Hiç!» Ellerini birbirine çarpıp ayırdı İçel milletvekili. «Bir çay parası bile kalmıyor cebimde! Evet, yüksek, ama ona göre de giderim var! Vaşington Restoran'da bir porsiyon pirzola yiyorsun kırk elli kaat! üs+üne bir de İsletme Vergisi biniyor. Bir karın doyurayım diyorsun, doksandan yüzden aşşa düşmüyor! İki arkadaş alıp götürsen, üç kişi 300 kaat! İçki miçki de oluyor. Durum icabı. Bak mesela, Doktor Erdoğan Bey bir kart alıyor benden, üç bini, bin beş yüze indiriyor. Az değil: Yarı yarıya indirim! Nasıl oluyor bu? Böyle yedirip içirmelerle. Sen onu görüyorsun, o da seni görüyor! Milletvekilliğinin parası bol sanılır. İçyüzü bambaşkadır. Karşıdan kimse bilemez. Şimdi demek benden 1.500 istiyorsun? Vah vah vah! Yahu hiç insafın da yok! Beş yüz falan da değil, 1 .500! Yani bak, çok yaşlı, çok muhterem bir adamsın, belki Ulusal Savaş'a da girdin, hemşerim oluyorsun, Kargalı köyünü severim; böyle olmasa vallahi koğardım seni ! Haydi gene neyse, neyse! Bak ne diyorum: Gene iyilik beride kalsın, sana bir kart daha yazayım, vereyim eline, Doktor Erdoğan Beye bir daha git, biraz daha indirim yaptırsın. Hatta temelli parasız olsun. Millet yoksul olunca, milletvekilliği çok zorrr!» 

Masanın çekmecesini açtı, kart kutusunu aldı. Bir kart çekti, yazdı, imzaladı, verdi Sadullah'ın eline. Sadullah bakıyordu. İlle de para isteyen bir hali vardı.

«Bakma, hiç bakma yüzüme ! Bakmanın bir yararı yok! Bak hastam ağır diyorsun, bir an önce git, Erdoğan Beyi gör. Haydi, işin rasgider işallah! Kusura bakma...»

Kalkmaktan başka çare yoktu, kalktı Sadullah. Dolmuş durağına doğru yürüdü ağır ağır. «Şu Cemile var ya! Benim öz kızım! Taşıdım geldim sırtımda ta buralara! Vallaha gelirken; köyden susaya çıkarken, kamyon devrilip öleydi, bundan eyiydi!» dedi. «Ay benim gözel Allahım!» dedi sonra. «Sen de bizi unuttun! İ:Iele beni temelli unuttun ay kara gözlüm!» dedi. «Bugünece hiçbir dediğinden şaşmadım. Hiçbir emrine karşı gelmedim. Hocanın bütün dediklerine uydum. Düzenli düzenli gittim camilere cumalara! Oruçları felfın hep düzenli tuttum. Yıldan yıla kurbanlarımı da kestim eyi kötü. Amma çok ağır hastalıklar verdin kızımın başına! Yoksulluğun da en beterini verdin! Şimdi tedavi için dönüp duruyorum Ankara' da! Görülmüyor işim. Dönüyorum boyuna. Kızılca kıyamet bir yangının içindeyim, güvenip adlarını çağırdıklarım sidiklerini bile esirgiyorlar! Senden başka kimseciği tanımıyorum! .. »

«Gene bir kart verdi! "Bir daha git, belki biraz daha tenzil eder, belki temelli bedavaya indirirler! " dedi. Gideceğim bakalım, bir umut! ..» ...

Bazen içinden bir ses, «Tut kendini Sadullah, yapma Allaşkına! Germe sinirlerini şunların! İşin görülsün! Bak yüzdün yüzdün burnuna getirdin, biraz daha sabırlı ol babam!» diyordu, ama sabredemiyordu, söylüyordu artık ...

«Yahu ne ala memleket!» Elazığ köylerinden Cevdet hatırladı. «Öküz bağıracakken kağnı bağırıyor!» Dedelerinin sözünü söyledi. Kalmıştı kafasının bir kıyısında.

«Ne öküzü, ne kağnısı Beyim! Yani insanı ağlatan nedir? İnsan neye cayırdar? Yani ben buraya hiç de keyfimden gelmiş değilim! Kızım ölümcül hasta, yatıyor handa! Almıyorsunuz hastahanaya! Soracak olursanız her yıl bir dünya vergiyi de veriyoruz gık demeden!»

«Haha haha!» Güldü Cevdet Bey. «Sizin köyün verdiği vergi, hurda bir memurun yıllık maaşına yetmez, anladın mı? Siz ne vergisi veriyorsunuz Allaşkına? Vergiyi biz veriyoruz asıl, biz! Yani, biziım maaşlardan tırak kesiyorlar ki, maaşımız kadar vergi...»

Biraz durup düşündü Sadullah:

«Yani çok yalvardım Allahıma ki, beni kurtar bunlardan; kurtarmadı! Vardır bir bildiği! Oğullarımı asker ettim. Kendim de bütün savaşlara girip çıktım. Devlete güvenerek buraya kadar geldim, hasta kızımın çaresine baksın tokdurlar dedim. Ama onların hepiciği benden para soruyor! İlk işleri para sormak; para para para! Devletimiz de maşşallah çok yokarlarda geziyor! Yapılarını felan epey böyük dikmiş ! Yollarını dersen asfalt kaymak! Cila sürüp her yakayı parlatmış! Haggaten çok gözel yapıları kapıları, yolları ! Fakat ... » ....


CAN PARASI
FAKİR BAYKURT

* Beyninde ur olan Cemile'ye ne mi oldu?.. Tahmin edebilirsiniz...



Kim yoldu sizleri bu kadar hemşerim?.. 
KİM?...










7 Ağustos 2016 Pazar

Kitleler Psikolojisi...





"Kitlelerin hayal gücü üzerine etki etmek sanatı, onları idare etmek sanatıdır."






Kitleyi meydana getiren bireyler kimler olursa olsun; yaşama biçimleri, işgüçleri, karakterleri yahut zekaları ister benzer, ister ayrı olsun, kalabalık haline gelmiş olmaları onlara bir nevi kollektif ruh aşılar. Aşılanan bu ruh onları, her biri tek başına, ayrı ayrı bulundukları halde duyacaklarından, düşüneceklerinden ve yapacaklarından tamamiyle başka hissettirir, düşündürür ve yaptırır. Bazı düşünceler, bazı duygular ancak kitle halinde bulunan bireylerde kendini gösterir veya hareket alanına çıkar.


Psikolojik kitle, aynı cinsten olmayan unsurlardan toplanma bir an için birbirleriyle kaynaşmış, geçici bir yaratık gibidir. Tıpkı canlı bir vücudun hücrelerinin bir araya gelerek bu hücrelerden her birinin sahip olduğu özelliklerinden pek farklı özellikler kazanmış bir varlık oluşturmaları gibi.


Herbert Spencer gibi büyük bir filozofun kaleminden nasıl çıktığına hayret edilen bir düşünceye aykırı olarak, bir kitleyi oluşturan yığınlarda, ögelerin ne ortalaması ne de tamamı vardır. Fakat yeni karakterlerin oluşumu ve yaratılışı mevcuttur. Kimyada olduğu gibi, bazı ögeler, örneğin alkaliler ve asitler yanyana getirilince, bunların ayrı ayrı sahip oldukları kimyevi özelliklerden bambaşka özelliklere sahip olan yeni bir madde oluşturmak üzere birbiriyle kaynaştıkları görülür.


Kitleler halinde bulunan bireyin başlıca özellikleri:

1- Bilinçli kişiliğin kaybolması.
2- Bilinçaltı ile hareket eden kişiliğin hakimiyeti.
3- Düşüncelerin, duyguların siyaret yoluyla aynı yöne doğru yönelişi.
4- Telkin edilen düşüncelerin uygulamasına hemen başlamak isteği.


Bu özellikleri taşıyan insan artık kendisi değildir, iradesi kendisine rehber olmaktan çıkmış bir otomak haline gelmiştir.


Bu durumda bir kitleye bağlı olması yüzünden insan, uygarlık merdiveninden bir çok basamak aşağı iner. Yalnız bulunduğu zaman terbiyeli, aydın bir kimse iken, kitle halinde ise içgüdüleriyle hareket eden bir yaratık, bir vahşi olmuştur. Artık ilkel bir adamın davranışına, şiddetine, merhametsizliğine, heyecanlarına ve kahramanlıklarına sahiptir.


Kelimelerle, tasvirlerle kolay etkilenmek en açık çıkarlarını ayak altına alabilecek hareketlere sürüklenebilmek yöneleriyle de, kitleye bağlı olan bireyler ilkel insanlara yaklaşırlar. Kitle içindeki birey, rüzgarın istediği gibi kaldırdığı kum taneleri arasında, bir tek kum tanesi gibidir.


Bu yönüyledir ki, üyelerinden her birinin kişi olarak uygun bulmayacağı hükümler veren jüriler, üyelerinden her birinin ayrı ayrı red edeceği kanunları kabul eden millet meclisleri görülmüştür. Ayrı ayrı alındıkları takdirde Konvansiyon'un adamları barışsever burjuvalardı. Meclis halinde toplanınca, bazı öncülerin etkisi altında, en bariz şekilde masum olan kimseleri giyotine göndermekte gecikmediler ve bütün çıkarlarına aykırı olarak dokunulmazlık haklarından vazgeçerek, kendi kendilerini kırıp geçirdiler.


Kitle halinde bulunan kimse yalnız yaptığı işler açısından benliğinden ayrılmaz. Bütün kişiliğini kaybetmezden önce, bu kimsenin düşünceleri, duyguları, cimriyi cömerde, inkarcıyı inanana, namusluyu namussuza, korkağı kahramana çevirecek derecede değişmeye uğramıştır. Meşhur 4 Ağustos 1789 gecesi sırasında ve bir heyecean anında bütün haklarından vazgeçtiklerine dair asiller tarafından verilen oylar, eğer onlardan ayrı ayrı istenmiş olsaydı, hiç birisi tarafından kabul edilmeyecekti.


Bu gözlemlerden çıkan sonuçlara göre, kitleler zekaca münferit insanların aşağısındadırlar. Fakat duygular ve bu duyguların davet ettiği hareketler bakımından kitleler durum ve şartlara göre ya daha iyi veya daha fena olurlar. Her şey onlara yapılan telkinlerin çeşidi ve tarzına bağlıdır.



Kitleler için baskı ve taassup, kolayca katlandıkları gibi uyguladıkları gayet açık duygular oluşturur. Kitleler güce karşı saygı beslerler ve zayıflığın bir şekli gibi anladıkları iyiliğe karşı pek az ilgili görünürler. Kitlelerin eğilim ve sevgisi hiç bir zaman iyi hükümdarlara değil, kendilerini şiddetle baskı altın bulunduran baskıcılara karşı olmuştur. 


Zayıf bir hükümete karşı ayaklanmaya her zaman hazır olan kitle, güçlü bir hükümet karşısında esir gibi eğilir. Eğer hükümetin etki gücü değişiklikler gösterirse kitle daima en taşkın hislerine bağlı olduğundan, birbiri ardınca esirlikten anarşiye ve anarşiden esirliğe geçer.


Kitlelerde devrimci içgüdülerin güçlü olduğunu sanmak, onların psikolojisini bilmemektir. Onların şiddetleri bizi bu noktada hataya düşürür. İsyan ve yıkım patlamaları daima çabuk geçer. Bilinçaltının yönetiminde fazla kaldıkları ve dolayısıyla asırlar boyunca birikmiş irsi etkilere fazla bağlı olduları için son derece tutucudurlar. Kendi hallerine bırakıldıkları zaman aradan çok geçmeden karışıklıklardan yorgun oldukları halde içgüdülü olarak köleliğe doğru yöneldikleri görülür.


Bonapart bütün özgürlükleri kaldırdığı ve demir yumruğunu olanca şiddetiyle duyurduğu zaman, jakobenlerin en kibirlileri de hiç sözden anlamıyanları da onu içten alkışladılar.



Gustave Le Bon
Kitleler Psikolojisi 
(The Crowd: A Study of the Popular Mind-PDF)
Hayat Yayın, İstanbul-1997














13 Mayıs 2016 Cuma

Baskı yapan hükumetler kaplanlardan daha dehşet vericidir...






'Tai Dağı'nın yanından geçerken, Konfüçyüs, bir mezarın başında acı acı ağlayan bir kadına rastladı. 
Üstat adımlarını hızlandırıp hemen kadına yaklaştı ; sonra da Tze-lu'ya kadının ağlamasının sebebini sordurdu.



"Senin ağlaman" 
dedi Tze-lu kadına, 
"acı üstüne acı çekenlerin ağlamasına benziyor."


Kadın, 
"Öyle" 
dedi, 
"bir seferinde kocamın babasını bir kaplan öldürmüştü, 
sonra bir başka kaplan kocamı öldürdü, 
şimdi aynı şekilde Oğlumu da bir kaplan öldürdü."


Üstat, 
"Öyleyse neden bu diyardan gitmiyorsun?" 
diye sordu.


Kadın şu cevabı verdi: 
"Burada hükümet baskısı yok da ondan."



Bunun üzerine Üstat şöyle dedi: 
Unutmayın çocuklarım: 
Baskı yapan hükumetler kaplanlardan daha dehşet vericidir ...



Tai Dağı ya da Taishan (Tài Shān)
TAİ zaten Türkçede Tay-Tau-Dağ demek değil midir?
Çincede Shan 'dağ' demektir.

Tanrı
Sumerce : Dingir
Çince : Tien
Türkçe : Tengri (Orh.), Tigir-Ter (Hk.), Deer (Tv.), Tura (Çv.), Tangara (Yk), Tanrı (Tr.Az.)
















5 Ağustos 2015 Çarşamba

KENNEDY





"Bayanlar Baylar,

Gizlilik sözcüğü, özgür ve açık bir toplumda tiksindiricidir ve bizler insan olarak doğamız ve tarihimiz gereği gizli topluluklara, gizli yeminlere ve gizli işlemlere karşıyızdır.

Karşı olduğumuz, dünyayı sarmış durumda olan ve öncelikle; kendi etki alanını genişletmek için gizli saklı amaçlara dayanan kocaman ve acımasız bir komplodur. Bu komplo, saldırı yerine içimize sızmaya, seçim yerine hükümeti yıkmaya, devirmeye, özgür seçim yerine korkutmaya ve kaosa dayalı bir komplo (örgüt-teşkiltar, vs..) dur.

Bu öyle bir sistemdir ki, muazzam miktarda insani ve maddi kaynakları, sıkıca ördüğü askeri, diplomatik, istihbari , ekonomik, bilimsel ve siyasi operasyonlarla birleştirerek, yüksek verimli bir makine haline getirip, emellerine doğru sürükler. Onun hazırlıkları gizlenir, belli edilmez, yayınlanmaz, onun hataları gömülür, gazete manşetlerinde göremezsiniz. Onun (gizli örgütün, teşkiltanın) muhalifleri susturulur, övülmez. Hiçbir harcamaları sorgulanmaz, hiçbir sırları ışığa çıkmaz.

Bu nedenledir ki, Atinalı yasa koyucu Solon (MÖ.6.yy), onu tartışmaktan korkan, kaçan (fikirlerini söyleyemeyen) her vatandaş için suç saymıştır, addetmiştir.

Olağanüstü bir vazife olan, Amerikan Halkını uyarma ve aydınlatma konusunda sizlerden yardım istiyorum. Sizin yardımınız sayesinde rahatlıkla şunu söyleyebilirim, insan doğduğu şekilde olacaktır, özgür ve bağımsız."

J.F.KENNEDY






Amerika'nın 35.Başkanı, 22 Kasım 1963'te suikast sonucu öldürülmüştür. Suikastçı, asker kökenli Oswald olarak açıklandı ve 
ne gariptir ki o da 2 gün sonra 24 Kasım 1963'te öldürülmüştür! 
Oswald aslında kısacası MK ULTRA PROJESİ olan bir Mançurya Kobayı'dır. - SB


Başkan Kennedy Konuşması 












Zamanın CIA direktörü Allen Dulles, Princeton Üniversitesi'nde 1953'te 
şöyle bir konuşma yapmıştır: 


"Hedef 'insan zihnindeki savaşı' da kazanmaktır. Bu savaşın ilk cephesi propaganda, depolitizasyon ve sansür ile kitlesel sindirmeyi sağlamaktır. İkinci cephe ise bireyin beyninde kazanılacaktır; hedef beyin yıkama, zihin kontrolü, ideolojiyi değiştirme ve gerektiğinde birçok Mançurya Kobayı (Manchurian Candidate) yaratabilmektir!" 


Mançurya Kobayı (Manchurian Candidate) kendi iradesi dışında, bir takım beyin yıkama seanslarının, ilaçların veya hipnozun etkisiyle başkalarının istediği bazı eylemleri yapanlara verilen isimdir. 


Kelime Mançurya'dan ve Kore savaşından gelmektedir. Kore savaşı sırasında Amerikalı askerlere Çinliler tarafından bir dizi beyin yıkama deneyi ve işkencesi yapıldığı bilinmektedir. Bu terim Frank Sinatra'nın ünlü 'Manchurian Candidate' filmine konu olmuştur. Filmi CIA finanse edip çekmiştir. Hedef tehlikeyi büyük gösterip devletten bu konuda fonlar alabilmektir. Filmde robotlaştırılan bir Amerikan subayının nasıl ulusal güvenliğe zarar verdiği anlatılmaktadır. 


Bilimsel yöntemlerle ideal bir Mançurya Kobayı yaratma arayışı, nazilerden beri süre gelmiştir. Soğuk savaşla birlikte, bu konuda KGB ve ABD'li istihbarat örgütleri içindeki araştırmalar hız kazanmıştır. Klinik Psikoloji, psikaytri, nöroformakoloji, elektrofizyoloji ve parapsikoloji bu hedefe ulaşmak için kullanılmıştır. 





CIA BİLİMADAMLARINI NASIL AVLIYOR? 


CIA'nın, Amerika'daki her üniversitede anlaşmalı öğretim üyeleri vardır. Bunlar, ulaşılması gereken kişiyle önce dostluk kurarlar. Bazı konularda yardım ederler. Amerika'daki üniversitelerde araştırma yapabilmek için, NIH (Amerikan Sağlık Teşkilatı) gibi kurumlardan grantler (araştırma parası) alınması gerekir; oysa bilim insanları üniversitelerde kalıcı pozisyon bulamazlar. CIA bu biliminsanlarının grant almasına ve kalıcı pozisyon bulmasına yardımcı olur. Bu yolla kazanamadığı bazı kişileri ise tehdit ve şantajla elde etmeye çalışır. Bu konuda Dr. Harvey Weinstein'nin yazdığı " Psikiyatr ve CIA" isimli kitap, bu kişilerin CIA'ya nasıl devşirildiklerini ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Ayrıca John Marks, ünlü "Mançurya Adayını Arayış" isimli kitabında bilim adamlarının hangi yemlerle tavlandıklarını detaylı anlatmaktadır. 


Her şeyden önce bu bilim insanlarına garantili, kalıcı pozisyon ve grant (araştırma fonu) parası verilir. Ayrıca CIA ile ilgil yaptıkları işlerden de özel uzmanlık ücreti alırlar. CIA ile birlikte çalışan bir biliminsanının kolay kolay sırtı yere gelmez. Yani biraz daha fazla refah ve güven için bu bilim adamları tavlanır; çok kritik işlerde çalışanlar ise daha sıkı kontrol edilmek için skandala yol açarak bilgi veya şantaj olguları karşılığında veya durumlarla sürekli tehdit altında tutulurlar. Bu biliminsanları, her zaman CIA'ya çalıştıklarını bilmezler. Devletin güvenliği ile ilgili bir iş için çalıştıklarını sanırlar. 


Fakat son 30 yıllık gelişmelerden sonra, biliminsanları arasında CIA'ya karşı yaygın bir güvensizlik başlamıştır. Üstelik çok yarışmacı bir ortamda bulunan bu bilim insanları, CIA tarafından korundukları için haketmedikleri yere gelen pek çok yeteneksiz kişiye şahit olmuşlardır. CIA ile işbirliği yapan birisi, gerektiğinde yalan söylemek, yalan yayın yapmak, bildiklerini açıklamamak veya mesleki yemini bozmak zorundadır. 





CIA TARAFINDAN YARATILAN DİNLER 


Bazı satanist (şeytana tapan) kültler, " Children of good" isimli hristiyan mezhebi ve Jim Jones'un kurduğu "Halkın Tapınağı"nın da CIA tarafından yaratıldığı ortaya çıkarılmıştır. Bilindiği gibi Halkın Tapınağı'nın 910 müridi 1970'li yıllarda toplu intihar etmişti. 


Yeni yaratılan dinlerden birisi de 2. İsa olduğunu iddia eden ve "Reverend Moon" isimli Koreli kişinin yarattığı Moon dinidir. Moon dini sayesinde "dinleri birleştireceğini" iddia eden Reverand Moon, CIA hesabına çalışan uluslararası "deli-ajan"dır. Moonistler her yıl dünyanın bir yerinde toplanmakta ve binlerce farklı dine mensup kişiyi "bedeva" ağırlayıp bir dizi konferans vermektedirler.


Amaç dinleri "sözüm ona birleştirmektir". 

Bu dinde, örneğin evlenmek Reverand Moon'un izni olmadan yapılamaz ve kimin kimle evleneceğine Moon karar verir, diyelim ki devletin güvenliği ile ilgili bir işte çalışıyorsunuz ve Moonie'siniz! Canınız evlenmek istedi, "Reverand Moon" babaya danıştınız, o da size Hawaili bir güzel Moonie seçti! Sadece onunla evlenmek zorundasınız, ama evlendikten sonra, önce bir veya iki yıl ayrı kalmak zorundasınız; bu iki yıl boyunca Hawaili güzelin nerede "eğitim göreceğinden" tabiki haberiniz olmayacak! Tabii bu saçmalıkları kılıfa uyduracak açıklamaları da "ilahi bir biçimde" Moon'un dini kitaplarında bulacaksınız. İşte size bir mezhep dolusu Mançurya Kobayı. Binlerce adamın evleneceği kadının seçimini, kendini 2. İsa sanan bir deliye bırakmasından daha iyi Mançurya Kobaylığı olabilir mi? 


1978 yılında Walter Boward adındaki Arizonalı gazeteci yazar, Operation Mind Control (Zihin Kontrol Harekatı) adında yayınladığı kitabında şunları anlatmaktadır: 


"CIA tarafından uyuşturucu ilaçlarla yapılan deneyler ABD hükümetinin uyguladığı çok gizli zihin kontrol projesinin yalnızca bir kısmıdır. Bu deneyler binlerce kişi üzerinde 35 yıl devam etmiştir. Bu araştırmalar; hipnoz tekniği, narkotik-hipnoz, elektronik olarak beyinin uyarılması, ultrasonik, mikrodalgalar, alçak ses frekanslarıyla davranışların etkilenmesi ve davranış değişiklikleri terapisidir. 


CIA psikolojik silah stoklarını, psişik silahların değişik tiplerini geliştirmeyi başararak artırmıştır. Şimdi bu kabiliyetleriyle yeni tip bir harbe girişmesi mümkündür. Bu harbin görünmez muharebe sahası, insan zihinleridir..." 


Aydınlık
ya da LİNK:
Unshackled a Survivors Story of Mind Control - Kathleen Sullivan
CIA'nin Buyuk Operasyonlari - MARK ZEPEZAUER







John F. Kennedy seemed to be trying to restore the country, not being manipulated by big business and big financial institutions. These are the main parts of JFK's speech, where he warns about the dangers of secret societies.


“The high office of President has been used to foment a plot to destroy the American's freedom, and before I leave office I must inform the citizen of his plight” - Is a dubious quote attributed to JFK 10 days before his assassination.


"The very word "secrecy" is repugnant in a free and open society; and we are as a people inherently and historically opposed to secret societies, to secret oaths and secret proceedings. We decided long ago that the dangers of excessive and unwarranted concealment of pertinent facts far outweighed the dangers which are cited to justify it. Even today, there is little value in opposing the threat of a closed society by imitating its arbitrary restrictions. Even today, there is little value in insuring the survival of our nation if our traditions do not survive with it. And there is very grave danger that an announced need for increased security will be seized upon those anxious to expand its meaning to the very limits of official censorship and concealment. That I do not intend to permit to the extent that it is in my control. And no official of my Administration, whether his rank is high or low, civilian or military, should interpret my words here tonight as an excuse to censor the news, to stifle dissent, to cover up our mistakes or to withhold from the press and the public the facts they deserve to know."


"For we are opposed around the world by a monolithic and ruthless conspiracy that relies on covert means for expanding its sphere of influence--on infiltration instead of invasion, on subversion instead of elections, on intimidation instead of free choice, on guerrillas by night instead of armies by day. It is a system which has conscripted vast human and material resources into the building of a tightly knit, highly efficient machine that combines military, diplomatic, intelligence, economic, scientific and political operations. Its preparations are concealed, not published. Its mistakes are buried not headlined. Its dissenters are silenced, not praised. No expenditure is questioned, no rumor is printed, no secret is revealed."


"No President should fear public scrutiny of his program. For from that scrutiny comes understanding; and from that understanding comes support or opposition. And both are necessary. I am not asking your newspapers to support the Administration, but I am asking your help in the tremendous task of informing and alerting the American people. For I have complete confidence in the response and dedication of our citizens whenever they are fully informed.


I not only could not stifle controversy among your readers-- I welcome it. This Administration intends to be candid about its errors; for as a wise man once said: "An error does not become a mistake until you refuse to correct it." We intend to accept full responsibility for our errors; and we expect you to point them out when we miss them.


Without debate, without criticism, no Administration and no country can succeed-- and no republic can survive. That is why the Athenian lawmaker Solon decreed it a crime for any citizen to shrink from controversy. And that is why our press was protected by the First (emphasized) Amendment-- the only business in America specifically protected by the Constitution-- not primarily to amuse and entertain, not to emphasize the trivial and sentimental, not to simply "give the public what it wants"--but to inform, to arouse, to reflect, to state our dangers and our opportunities, to indicate our crises and our choices, to lead, mold educate and sometimes even anger public opinion.


This means greater coverage and analysis of international news-- for it is no longer far away and foreign but close at hand and local. It means greater attention to improved understanding of the news as well as improved transmission. And it means, finally, that government at all levels, must meet its obligation to provide you with the fullest possible information outside the narrowest limits of national security..."

















The speech of President John F. Kennedy 
in the 25th death anniversary of Atatürk


"Kemal Atatürk'ün ölümünün 25inci yıldönümü anma törenlerine katılabilmekten şeref duymaktayım.

Atatürk'ün ismi insana bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyayı ileri bir görüşle anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır.

Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye'nin doğması, yeni Türkiye'nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk ve Türk milletinin başarısıdır.

Şüphesiz ki, bir ulusun kendine olan güvenini Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan ve o zamandan beri Atatürk'ün ve Türkiye'nin giriştiği köklü devrimlerden daha iyi gösteren başka bir örnek yoktur.

Atatürk, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki geleneksel dosthane münasebetlerle yakından ilgileniyordu. O, demokratik hükümetlerimizi dikkate almış ve ileri bir görüşle "şimdi dostuz, gelecekte çok daha yakın dost olacağız" demişti.

Atatürk'ün bağımsız bir Türkiye'de hür ideallere bağlı bir devlet kurması için hazırladığı sağlam temel şimdiki samimi anlaşmamızın dayanağıdır. Bizi Atatürk'ün memleketine ve onun Türkiye'de ve dünyada yerleşmesine hizmet ettiği ideallere bağlayan bu anlaşmada Amerika Birleşik Devletleri'nin bir ortak olarak bulunmasından gurur duyuyorum.

Ölümünün yıldönümünde, bu Büyük Adamı saygıyla selamlarım."




John F. Kennedy
35. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı
1963 Washington, D.C.






____________________




















23 Aralık 2013 Pazartesi

YOLSUZLUK







Her ayrıcalıklı konum, 
insanın kalbini ve zihnini öldürür. 

Ayrıcalıklı insan, 
politik yâhut ekonomik fark etmez, 

Zihnen ve kalben bozulmuş insandır.


Mihail Bakunin (1814-1876)






______________






3 Nisan 2013 Çarşamba

CİCERO VE HAİNLİK





"Bir Ulus; kendi içindeki aptal ve hatta muhteris olanlarla baş edebilir. Fakat içerisindeki satılmış ve hainlerle yaşayabilmesi olanaksızdır. Sınırları zorlayan düşman silah ve alemlerini açıkta taşıdığı için daha az tehlikelidir. Fakat bir hain, hain gibi görünmez, kurbanları ile aynı aksanda konuşur, onların çehresine bürünür ve onların argümanlarını kullanarak ulusun politik yapısına nüfuz eder. Bütün kapılardan serbestçe geçer, sesi en üst düzey hükümet koridorlarında duyulur. Ulusun ruhunu çürütür. Politik yapıya her türlü hastalık bulaştırarak ulusun yaşam gücünü elinden alır. Bir katil bile daha az korkutur!" 



Marcus Tullius Cicero (MÖ.106 - 43)













“A nation can survive its fools, and even the ambitious. But it cannot survive treason from within. An enemy at the gates is less formidable, for he is known and carries his banner openly. But the traitor moves amongst those within the gate freely, his sly whispers rustling through all the alleys, heard in the very halls of government itself. For the traitor appears not a traitor; he speaks in accents familiar to his victims, and he wears their face and their arguments, he appeals to the baseness that lies deep in the hearts of all men. He rots the soul of a nation, he works secretly and unknown in the night to undermine the pillars of the city, he infects the body politic so that it can no longer resist. A murderer is less to fear.”


Marcus Tullius Cicero (106 - 43 BC)