Translate

devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2025 Cumartesi

Sivil Örümceğin Ağında - 4


 "Çevre" ve "tarih mirası"nın anlamı, eylemlere parasal yardımda bulunanların çıkarına göre değişmektedir.


* Rockefeller'in dolarıyla 'geniş kafalılık'

ARI yayınlarında 'profesyonel' olarak tanıtılan görevli, belki de, önemli bir gerçeği ortaya koymaktaydı. Onun sözlerinden şu anlam çıkarılabilir. Bugüne dek para hep dışarıdan geldiğinden, yabancı (Batılı) örgütlerin lehine bir durum var, yani denge yok denmek isteniyor olabilir. Bu açıklamalar için düşünce ayrımlarını gösteren kanıtlardır denilip geçilebilir, ama 'Tarih' genel sekreteri buna izin vermiyor:

"... başka devletlerle veya o devletler adına faaliyet gösteren kuruluşlarla ilişkide gardımızı indirirsek duyarlılığımızı, dikkatimizi bırakırsak yarın kamuoyu önünde -ben bundan çok korkarım- 'STK aslında yabancıların kullandığı bir alettir' diye birkaç örnek ortaya konur, bu kötü örnekler dar kafalılığın, yabancı düşmanlığının aracı haline getirebilir."

Yanıt işte bu denli kısa ve özlüdür. Buraya dek yazılanlar, biraz akla uygun geldiyse ve dolarlı proje işleri biraz şaşkınlık yarattıysa, hatta biraz da öfke oluşturduysa, günaha da ortak oldunuz demektir. 'Günah' nitelenmesi az gelir. Genel sekreterin yorumuyla 'dar kafalılığın yabancı düşmanlığının' tipik örneğini sergilemiş olacaksınız.

Ne ki bu açıklamaları izleyen aylarda, atölye çalışmalarını içeren bir kitabın iç kapağına "Heinrich Böll Vakfı'nın katkılarıyla yayınlanmıştır" diye yazılacağı hesap edilmemiş olmalı. Hatta, bu işler, 'Zeugma'yı kurtarmak' diye başladıktan sonra, ne denli baraj varsa o denli çetin bir tarih kurtarma projesine girişip, 'barajlara evet ama tarihsel mirası da koruyalım" diye sürdürülen ve sonunda nerede olursa olsun tüm 'barajlara hayır' kampanyası gibi, belki de hiç istenmeyen sonuçlara yol açılmıştır. Kurtarma kampanyasına adanan kitabın ilk sayfalarında 'Rockefeller Vakfı'nın katkılarıyla yayınlanmıştır' diye yazılmış.

Bu özgün sivil yaklaşım için, 'workshop' ilişkilerinde hiçbir ek açıklamaya gerek yoktur. Görüldüğü üzere, 'katkılarıyla' denilip geçilmektedir. Petrol kartellerinin sahibi Rockefeller'in Türkiye'nin barajlarıyla neyi alıp veremediği ve enerji üretilecek bu barajların 'tarihsel mirasa' ve o olmazsa börtü böceğe, o olmazsa herhangi bir doğal canlı ya da cansızca, binlerce kilometrekarelik bir alanda küçük bir oran tutan bir ortamda vereceği zararı sergileyecek çalışmalara para bastırmasının nedenini anlamak o denli zor olmasa gerek. Anlaşılması asıl zor ola; doğaya ve tarihe bu denli tutkun olan yerli 'sivil' eylemcinin kitap yayınlamak için, dışardan para ya da onların sıkça kullandıkları deyişle 'proje desteği' almaya gereksinmesidir. Türkiye'yi oltadaki balık olarak gören ve 'Oltadaki balığın yeme ihtiyacı yoktur' diyen Rockefeller sülalesinin kurduğu sivil örgütün yardımlar listesinde şu satırlar yer alıyor:

"Economic and Social History Foundation of Turkey)

İstanbul, Turkey- November 17, 2000 / $ 150.100

Toward the costs of the 'Local History Initiatives' and museum projects. Program: Creativity & Culture Benefit Regions: Turkey"


Sivil yöneticinin de açıklıkla belirttiği gibi, şimdi 'geri kafalının biri' durduk yerde, şu sorularla ortalığı bulandırabilir: Başka devletlerle ilişkiye girmek, hep öyle doğrudan doğruya olmayabilir; o başka devletleri ve dünyayı yönlendiren, kaynaklarını emen şirketlerle dolaylı da olsa kurulan ilişkilerde indirilme olasılığı bulunan 'gard' hangisidir?

Hatta daha da ileri gidip, "Bir ülkenin enerjisiz bırakılması kimlerin işine geliyor?" gibi sorularla tartışmalara kapı açılamaz mı? "Komşu ülkelerde, örneğin Ermenistan'da köhnemiş nükleer santrallar insanlığın ortak tarihsel mirasına ve yalnız vadilerdeki 'nebatata' değil, insanoğlunun kendisine de zarar vermez mi?" gibi sorular eklenmesinin yolu açılmış olmaz mı?

Görüldüğü gibi, 'katkılarıyla' denilip geçilmesi, soru üstüne soru çıkarabiliyor. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki kendi çıkarları için yüzlerce yıldır insan yaşamını hiçe sayan, daha yakın geçmişte salt petrol-gaz çıkarları için komplolar kurmaktan, kan dökmekten geri kalmamış olan bir yönetimin ve o yönetimi güdüleyen kartellerin çevre korumacısı olduklarına bilerek ya da bilmeyerek inanmak, inananları ilgilendirir, deyip geçemeyiz. Çünkü bu tür girişimlerin dünya egemeni olmanın önemli bir aracı olduğunu unutmak, yeni sömürgeciliğin ve çağdaş sömürgeciliğin arkasına halk desteği yığmak anlamına gelebilir.

'Çevrecilik' ya da 'tarihsel mirasçılık' imajının en usta oyuncusu Clintonlar olmuştu ve Türkiye'ye geldiklerinde bu imajdan bolca yararlanmışlardı. Bu işler salt geziyle kalsa iyi, ama ABD yönetimi ipin ucunu asla bırakmaz. Şimdi, çevre ve uygarlık koruyucusu Mimar Sayın Oktay Ekinci'nin, o Türkiye gezisindeki Clinton imajı tazeleme günlerinden, çok değil yalnızca iki yıl sonra "Hillary, Neredesin?.." başlığını atarak yazdıklarına bakalım:

"18 Kasım 1999'da antik sahneye kurulan kürsüde bir konuşma yapan Hillary'nin söyledikleri ise yerli ve yabancı medyadan dünyaya özetle şöyle duyurulmuştu: 'ABD, insanlığın ortak mirasına sahip çıkıyor... Bayan Clinton, tarihsel zenginliklerin dünya değeri olduğunu vurgulayarak, korunmalarının da uluslararası görevleri olduğunu belirtti. Ben de aynı konuşmadaki özellikle 'Anadolu ve Mezopotamya' için söylediklerine dikkat çekmiş, çarpıcı sözleri arasındaki şu vurgulamasının ise 'Ortadoğu'da barışın da güvencesi' olması gerektiğini yazmıştım: 'Amerika'dan binlerce yıl önce yazı yazmasını bilenlerin yaşadığı bu topraklardaki tarihten, insanlığın öğreneceği çok şey var." Cumhuriyet, 20 Ocak 2000.

Mimar Oktay Ekinci, yazısının sonraki satırlarında, ABD'nin çevre alanıyla ilgisinin ne denli içten olduğunu düşündürecek açıklamalarda bulunuyordu.

"... 13 Ocak 2000'de, Tepebaşı'ndaki binada, ABD'nin aynı konudaki uzmanlarıyla 'uydu' iletişiminde kurulmuş bir 'ekranı' kullanıp 'birbirimiz görerek' karşılıklı konuştuk... (...) her söz aldıklarında, hep şu tür bir girişle başlıyorlardı: 'Bayan Clinton, çok önemli bir hareketin öncüsü oldu... ABD, insanlığa karşı bir görevi daha yapmaya hazırlanıyor ve buna, Türkiye gibi dünya tarihinin merkezi olan bir ülkede başlanması çok anlamlı... ABD silahlı güçleri, önceki First Lady'lerinin 'bizden binlerce yıl önce yazıyı kullananların ülkesi' dediği Mezopotamya'yı, üstelik 'insanlık adına koruma' sözünü verdiği Anadolu topraklarını da çiğneyerek bir kez daha 'tahrip etmeye' hazırlanıyor... Acaba, ABD elçiliği, bu kısa mesajımı da aynı şekilde Washington'a iletir mi: "Hillary, neredesin; gel Aspendos'ta bir konuşma daha yap..." (Cumhuriyet, 15 Ocak 2003, '...' arasındakiler tarafımızca yapıldı, y.n.)


Tarih vakfınca barajlara karşı başlatılan kampanya içinde de, şöyle ya da böyle iyi niyetle yer almış olan birçok kişi gibi, korumacılık konusunda içtenliğinden kuşku duyulmayacak olan Mimar Oktay Ekinci, 2003 başında bile iyi niyetini yitirmeden, Clinton'dan tarihsel kalıtın kurtarılması için yardım istiyor.

Oysa Hillary Rodham Clinton, kartellerin, vakıfların verdikleri milyon dolarlık destekle artık senatör olmuş ve hemen teşekkür etmek üzere İsrail'e koşmuştu. Hillary, İsrail'de yeni bir ABD'li 'imajı' oluştururken İsrail tankları da Filistin'i yerle bir etmekte, soykırıma varan katliamlara girişmekte, İnsanlığın binlerce yıllık canlı ve cansız tarihini yok etmekteydi.

Aslına bakarsanız, çevreyi ve tarihsel mirası korumasından medet umulan Clintonlar döneminde de o Mezopotamya haftada en az bir ya da iki kez, İncirlik'ten ve Katar'dan kalkan uçaklar tarafından bombalanmaktaydı. Clinton ya da Bush! Politika aynı; ABD yönetimi elli yıldır izinden gittiği bir projeyi yaşama geçiriyor ve Ortadoğu'yu işgale başlıyordu.

"Çevre" ve "tarih mirası"nın anlamı, eylemlere parasal yardımda bulunanların çıkarına göre değişmektedir.

Bağdat'ta kütüphanelerin yakılmasıyla kül olan miras petrol kartellerini pek ilgilendirmezken Türkiye'deki birkaç bin kilometrekarelik bir alandaki bitki ve böceklerin baraj suyu altında kalması ilgilendiriyor; barajlarda birikecek su ile yeşerecek olan geniş bölgelerdeki yeni bitkiler ve yaşam alanında doğacak yeni böcekler ve öteki hayvanlar çok ilgilendirmiyordu. Güneydoğu Anadolu'da, Kuzeydoğu Anadolu'da ya da Mezopotamya'da olunca "çevre" ve "tarihsel miras" olacak, Filistin'de olunca kim bilir ne olacak?!

Bu ilginç örnekten sonra konumuza dönersek, Tarih Vakfı Sekreterinin de belirttiği gibi, "başka devletler adına faaliyet gösteren kuruluşlarla ilişkide gardımızı(n) indirilmesinin" nereye varacağı belli olmamaktadır. Hem de bir kitap yayını uğruna. Adı "vakıf", simgesi "STK" olan "sivil" örgütün gardının indirilmesiyle Genel Sekreter'in, haklı olarak, "korktuğu başına" gelmiştir. Nedenini, başka devletler adına etkinlikte bulunan kuruluşlarla ilgili bir iki örnekle anlayacağız: "STK aslında yabancıların kullandığı bir alet" midir, değil midir? (s.66-69)


Mustafa Yıldırım

Sivil Örümceğin Ağında


***

ilgili:

Casus Arkeologlar 1'den - 9'a


Sivil Örümceğin Ağında - 3

 

Soros der ki,

“milliyetçilik sadece düşmanlığa, tahribe, ırkçılığa ve savaşa neden olur." 


Ona göre, milliyetçiliğin yapıcı bir yöne sahip olması bile olanaksızdır. Öyleyse ulus devlet yıkılmalıdır ve yerini tüm dünyaya egemen olacak bir güce bırakmalıdır.

Mustafa Yıldırım - Sivil Örümceğin Ağında



Liberal Enternasyonal

Adı "liberal" kendisi muhafazakâr hareketin dünya odağında, İngiltere'de Mont Pelerin Society (MPS) ile ona bağlı olarak ABD'de kurulan Atlas Foundation (Atlas Vakfı) ve IFP (Uluslararası Özgürlük Projesi) adlı örgütler görülüyor.

MPS, dünyaya dağılmış 500'e yakın seçkinden oluşan üyeleriyle ilginç bir örgüte benzemektedir. 'Serbest Pazar' ekonomisine tapınan bir tarikat benzeri MPS, Avusturyalı Friedrich Hayek tarafından 1947'de İsviçre'nin Mont Pelerin kenti yakınlarında yapılan bir toplantıyla kuruldu. MPS, kuralsız finansal düzen, sonsuz özelleştirme ve serbest ticaret politikalarını tasarımladı. Kurucuların kökleri, Avusturya Macaristan İmparatorluğu kurucusu Habsburg Hanedanı ve 16.yüzyıldan başlayarak imparatorluğun istihbarat ve posta hizmetlerini gören 'Thurn und Taxis' gibi, Avrupa'nın eski ailelerine dayanır. Bu hanedanın üyeleri, 1920 ve 1930'larda Hitler'i desteklemişlerdir.

MPS, 'muhafazakâr devrim' çağrısıyla, ulus devletlerin ortadan kaldırılmasını ve 1920-1930'larda Avrupalı faşist hareketlerin isteklerini karakterize ede, çağdaş görünümlü feodalizme dönüş amacını güden bir düşünceye dayanır. Her ne denli 'liberal' bir söylem tuttursa da sonunda ulusal devletlerin yıkılmasını amaçladığından, dünyayı sermayedarların diledikleri gibi sahiplendikleri eski feodal mülklere çevirmektir niyetleri.

Bu düşüncenin dünyaya bilim adı altında ihraç edildiği merkez London School of Economics (LSE)'dir. Bu okulun en ünlü öğrencisi para piyasalarının 'vur-kaç' işlemlerini temsil eden ve ulusal piyasaları içerden yıkan George Soros'tur. Soros, ulusal devletlerin zararlı olduğunu, dünyaya düzen verecek bir yeni imparatorluk kurulmasını savunur; hanedanların, Büyük İsrail destekçilerinin, Hollanda Antilleri'nde posta kutusundan ibaret Quantum'un parasını işletir.

MPS'nin ideologları, Friedrich Hayek, Ernard De Mandeville (Hell Fire Clubs of Walpoles England) ve 'monetarist' politikanın mucidi Milton Firedman'dır. 1970'lerde dünya turuna çıkan MPS kurucuları, birçok ülkede kendilerine bağlı 'think-thank' kulüpleri örgütlediler. Sözde liberal, ekonomik alanda kartellere tapınan örgütün uygulamadaki hedefleri kısa başlıklarla şunlardır:


- Finansal serbestlik.
- Yol, su gibi altyapı yatırımlarının kısıtlanması.
- Sosyal hizmet ve sağlık yardımlarının kaldırılması.
- Kırsal sanayide ve tarım üretimindeki korumaların sıfırlanması.
- Merkezi adil ücretlendirme sisteminin tümüyle bozulması.
- Kamu işletmelerinin özelleştirilmesi.
- Devlet varlıkları yok edilerek devletin küçültmesi.
- Ulaştırma ve iletişimde mikro-ekonomik reformlar yapılması.
- Sendikaların etkisizleştirilmesi.
- Enerji sektörünün kurumsal yapısının parçalanmasının ardından enerji denetim ve yönetimin çokuluslu şirketlere verilmesi....


MPS, ABD'de muhafazakârlara bağlanmıştır. En koyu muhafazakâr örgüt olan ve 'project democracy' operasyonunun babası Reagan'ın büyük destekçisi 'Heritage Foundation'ın Başkanı Edwin J.Feulner, MPS'de hem ikinci başkan hem de mütevelli heyeti üyesidir. Türkiye'de 'liberal' denince 'özgürlük' ve 'ilericilik' anlayan solcu sivil elemanlar, Heritage'in geçmişindeki NAZİ ilişkilerine bir baksalar, liberalliğin eski hanedanlıkların çağcıl araçlarla donatılmış finans-kartel işi olduğunu göreceklerdir.

'Think-Thank' örgütleri partilerin ideologlarıyla ve bürokratik ağıyla devletleri yönlendirmeyi başardılar. (s.138-139)

Mustafa Yıldırım
Sivil Örümceğin Ağında



***

EK:

MPS (Mont Pelerin Society), Atlas Ekonomik Araştırma Vakfı tarafından fonlanan Think-Thank'larla sıkı bağları var:

- Foundation for Economic Education (Ekonomi Eğitim Vakfı), State Policy Network (Eyalet Politak Ağı)'nın bir üyesidir. Bu Network'un kurucusu Thomas A Roe 'The Heritage Foundation (Miras Vakfı)'ın mütevelli heyetindeydi. 1947'deki ilk konferanslarına William Volker Fonu, Alfred Suenson-Taylor yardımıyla İngiltere Bankası ve Credit Swiss finans sağlamıştır.

- William Volker Fonu 1978'de feshedildi ve varlıkları Kansas hayır kurumlarıyla Stanford Üniversitesi'ndeki Hoover Enstitüsü'ne dağıtıldı.
- İngiltere Bankası, merkez bankasıdır.
- Alfred Suenson-Taylor Gelibolu'da bize karşı savaşmış binbaşı, politikacı, banker.
- Credit Swiss - İsviçre küresel yatırım bankası.

Atlas Network'un bağışçıları:
- Charles Koch Vakfı ve Charles Koch Enstitüsü.
- Donors Trust : Siyasi sağın 'karanlık para ATM'si' olarak görülür. The Heritage Foundation gibi vakıflara, enstitülere bağış yapar. Sahipleri arasında John M. Olin Vakfı, Castle Rock Vakfı, Searle Freedon Trust ve Bradley Vakfı görülür. Robert - Rebekah Mercer Vakfı, Marble Freedom Trust ve Barre Seid büyük bağışçılarındandır.
- Lynde ve Harry Bradley Vakfı (muhafazkâr hayır kurumu. Misyonu anayasal düzen, eğitim, sivil toplum ve sanat-kültür)
- John Templeton Vakfı (Bilimsel araştırma ve Dini çalışmalar). 2025'te ödül verdikleri kişi ki kendi ifadeleriyle; "Doğu Ortodoks Hristiyanının ruhani lideri olan Konstantinopolis Ekümenik Patriği Bartholomeos"tur .
- Lilly Vakfı (Din, eğitim, topluluk geliştirme) Bu vakıftan yararlanan İlahiyat Okulları Derneği aynı zamanda Rockefeller tarafından da finanse edilir.

State Policy Network'un 'bağışçıları;
- Lovett ve Ruth Peters Vakfı (önceliği anaokuldan ortaokula eğitim),
- Castle Rock Vakfı (misyonu geleneksel Amerikan değerlerini koruma),
- Bradley Vakfı (anayasal düzen, eğitim, sivil toplum ve sanat-kültür alanı),
- Koch Kardeşler/Ağı/Endüstrisi (IHS-Institure for Humane Studies/İnsanlık Çalışmaları Enstitüsü ile birlikte genç liberalleri yetiştiriyor, akademisyenleri destekliyor),
- Philip Morris (1994 yılında CEO William Campbell, sigaraların tüketicilerde olumsuz sağlık etkileri yarattığını bilmesine rağmen, nikotinin bağımlılık yapıcı özellikleri hakkında Kongre'ye yemin altında yalan söyledi),
- Kraft Foods (gıda ve içecek sektöründe dünya 5.incisi)
- GlaxoSmithKline (GSK plc) ilaç ve biyoteknoloji şirketi. Onaylanmamış ilaç tanıtımı, güvenlik verilerini bildirmeme ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki doktorlara rüşvet verme suçlarını kabul etti ve 3 milyar ABD doları (1,9 milyar £) tutarında bir anlaşma ödemeyi kabul etti.  Bill & Melinda Gates Vakfı tarafından finanse edilen Küresel İlaçlara Erişim Endeksi listesinde birkaç kez birinci sırada yer aldı.
- Facebook (Mark Zuckerberg-Harvard Koleji. Sözde salgında sansür uyguladığını ve sosyal ağdaki verileri devlete verdiğini kabul etti)
- Microsoft (Bill Gates)
- AT&T (American Telephone and Telegraph Company)
- Time Warner Cable (Telekomünikasyon, Kitle iletişim araçları)
- Verizon (Telekomünikasyon)
- Comcast (Telekomünikasyon, medya, eğlence)



Bu kitabı okumamış olan yeni kuşakların okuması dileğiyle.... SB


Sivil Örümceğin Ağında - 2

 

"Türkiye yapaydır."

Udo Steinbach, 1998 / Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye Danışmanı



Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye danışmanı eski asker Udo Steinbach, 15 Eylül 1998'deki konuşması:

"Türkiye yapaydır. Gerçekte varolan Türkiye, bir adamın önemli bir adamın, tarihsel öneme (sahip) bir adamın dikte ettirmesiyle yaratılmış bir yapay oluşumdur. Bunu (yapan kişinin) adı Mustafa Kemal Atatürk'tür. Bu adam, tek (başına) bir devlet yaratmıştır. Türkiye'nin bugünkü sorunu işte budur. Bu adam (Mustafa Kemal), yapay olan bir devlet yaratmıştır. Bugün, Türk cumhuriyetinin temeli olarak, Kemalizm'in iki unsuru, laiklik, dinin ve siyasetin (birbirinden) ayrılması ve Türk ulusalcılığı, gerçekle bağdaşmamaktadır."

ABD Kongresinin "Lozan Raporu"ndaki görüşlerle Steinbach'ın görüşleri örtüşmektedir:

" Türk devleti yeniden yapılanmaya zorlandı. Mustafa Kemal Atatürk, İslam'ı bir kalemde silebilirdi (silebileceğini düşündü). Yirmi yılın sonunda (Kemalizm'in) ikilisi (bu süreç) öldü. Böylece bu olay hallolmuştu; ama bu (Kemalizm) hiçbir şeyi değiştiremedi. Çünkü Anadolu, bin yıl içinde İslamileşmişti. Bu bir şey değiştirmedi; çünkü Türkiye, Kemalistlerin büyük Osmanlı geçmişinin bir devamıydı. Ve öteki, iyi ve güzel Türk milliyetçiliği, Ermenileri kovdu, öldürdü ve katletti. Yunanlıları mübadele etti. Fakat birçok halk grubu (etnik) ve kültürler (Anadolu'da) kaldı. Örneğin Kürtler, her nasılsa (hâlâ) yok edilemediler."

Stiftung [vakıf] elemanına göre her şey çok açıktır. Türkiye'de ulus yapaydır. Zorlamalayla bir devlet kurulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin "yapay bir ulus" yani gerçekte olmayan bir ulusa dayanılarak kurulduğu savıyla yola çıkanlar, Türkiye'yi olabildiğince gruplaştırmaya çalışırlarken, ipin ucunu iyice kaçırmışlardır.

Alman vakıflarında "Alevi-Sünni-Kemalist-Kürt-Türk" kimlik çatışmalarına uzanan tezler üretilmektedir. (...)

Bu tür incelemeyi ciddiye alacak bilim oltası peşinde koşanların, oralara dek uzanıp, kimin etnik azınlık, kimin çoğunluk olduğuna ve devletin egemenliğini güvence altına alan ceza yasalarına bir bakmalıdırlar. Demokrasi ve azınlık hakları pazarlayıcısı vakıflarla, "think-thank" denenlerle "işbirliği" yapan Türk Demokrasi Vakfı'na 1991 yılında, CIPE adlı Amerikan işadamları örgütü aracılığıyla NED fonundan 80.000 dolar destek verildi.... (s.184-188)


Alman CDU'nun uzantısı Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye şubesi 1984'te açıldı. Bu vakfın yerel yönetimlerin güçlendirilmesi projelerine ilgisi yüksektir. Alman sosyal demokratların partisi SPD'ye bağlı Friedrich Ebert Vakfı 1988'de İstanbul'da şube açtı. Öncelikle CHP'yle birlikte çalışt. FES, CHP gençlerine kurs düzenledi. CHP üst yönetiminin uçak paralarını karşılayarak Almanya'ya konferanslara çağırdı. Alman FDP'nin liberal vakfı Friedrich Naumann Stiftung ise 1991'de İstanbul'a yerleşti. Liberallerle, ARI-TDV gibi "siviller" ile ortak çalışmalar yürütüyor. Alman Yeşiller Partisi'nin örgütü Heinrich Böll Stiftung da 1995/96'da İstanbul'da çalışmaya başladı. Robert Bosch Stiftung ise 2000 yılında İstanbul'a yerleşti... Bu vakıfların tümü, Alman devletinin Politik Eğitim Fonu'ndan para almaktadır. Alman Dışişleri'nin yayınlarında, ülkelerin iç siyasetlerine göze batmadan, karışmanın uygulanabilir yöntemleri verilmekte ve "diyalog programları ile yapıcı bir rol oynayacakları" açıklanmaktadır.


** 2.Dünya Savaşı sonrası kurulan Konrad vakfı Türkiye'de şu kuruluşlarla işbirliği içindedir: Türk Demokrasi Vakfı (TDV), Türkiye Orta Ölçekli Sanayici ve Serbest Meslek Mensupları ve Yöneticileri Vakfı (TOSYÖV), Türk Belediyeler Birliği Derneği (TBBD), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), Karadeniz Ekonomik İşbirliği Daimi Sekreteryası (KEİB).

Ortakları; Bahçeşehir Üniversitesi Finans Merkezi (BFRC + BAU Financial Research Center) , Türk-Alman Dayanışma ve Entegrasyon Derneği (TANDEM), Türk-Alman Üniversitesi Göç ve Uyum Araştırmaları Merkezi (TAGU).


Alman siyasal partileri, dış ülkelere yönelik çalışmalarını yönlendirebilmek üzere kendilerine bağlı vakıflar örgütlediler. 1984'te Ankara'da şube açtılar. Şubenin yöneticileri Max George Meier ve Lars Peter Schmidt (1995-2001 Türkiye) idi.

[1990 yılında İller ve Belediyeler Dergisi'nde yayımlanan "Sosyo-Ekonomik Sorun Olarak Bölgesel ve Yerleşimsel Gelişim Eğilimleri" başlıklı makalenin yazarı Max George Meier]


Necip Hablemitoğlu*, Alman vakıfları ve benzeri yabancı kuruluşların Türkiye'de kitleleri içerden yönlendirmek üzere çalıştıklarını söylemiştir. Bergama Ovacık'ta altın madeni işletilmesine karşı oluşturulan hareketin ardında Alman vakıflarının varlığını ortaya çıkarmıştı.

* Alman vakıfları hakkında açılan davaya bir hafta kala, 2002'de evinin önünde öldürüldü...! Bergama Altın Dosyası kitabı nedeniyle Konrad Adenauer Vakfı'nın açtığı dava 8 Ekim 2002'de, Friedrich Ebert Vakfı'nın açtığı dava 1 Mayıs 2003'te, Heinrich Böll Vakfı2nın açtığı dava 4 Aralık 2003'te karara bağlanmış ve Necip Hablemitoğlu lehinde sonuçlanmıştır. Liberal Düşünce Topluluğu Derneği aleyhinde Necip Hablemitoğlu varisleri tarafından "hapıyutmuşoğlu" gibi hakaret yayınları nedeniyle açılan dava ise Liberal Düşünce Topluluğu Derneği'nin suçlu bulunmasıyla sonuçlandı.


/


TDV ve ARI Derneği ile Konrad Adenauer Vakfı'nın ortaklaşa kotardıkları "Anayasa Konferansı".... (...)

Türkiye'nin anayasası öyle bir değişmeli ki Türkiye durup dururken o bağımsızlık ilkesini ihraca kalkmasın! ARI Derneği başkanı bu isteği şöyle açıklıyordu:

" Türkiye sadece rejimiyle değil, anayasasında yer vereceği bu değerler itibariyle de bölge ülkelerine örnek olmalıdır." (...)


Alman'dan "Atatürk'e dur" dersi

Türkiye Cumhuriyeti'nde yıllar etnik ayrıştırma ve dinsel azınlık yaratma işini, Alevi kimliği altında TC yurttaşlarını devletle çelişkisi bulunan topluluk konumuna indirgemenin her çeşit manevrasının, Almanya'da hazırlanmış olduğunu unutmak ne mümkün?

Unutmak ne mümkün ki Almanya'da yasaklı bir hareketin, oluşumun değil pankartını ya da bayrağını, o oluşumun simgesi renkleri üstünde başında bulundurmak bile yasaktır. Almanya'da şu ya da bu eyaletin ayrılması için savaşan bir örgütü beğenen sözler etmek bir yana, ayrılmayı çağrıştıracak herhangi bir şey söylemek bile ceza konusudur. Türkiye sivilleriyse yabancıya salonları açıp, ulusa ders verdirtmeyi bir başka sivil iş olarak görmektedirler. (...)

Türkiye'nin anayasasının değiştirilmesiyle ilgili konferansa katılan TC yöneticileri, Dr.Christian Rumpf'un konferans üstüne yaptığı değerlendirmeleri beğenirler mi bilinmez. Dr.Rumpf, 'ulusal egemenliği' bireyin egemenliğine dönüştüren anayasa toplantısına yüksek düzeyde katılımın önemini şu sözlerle belirtiyor:

"Adalet Bakanı'nın yanı sıra, Cumhurbaşkanı'nın da vakit ayırıp ilk yarım gün katılmaları, kongrenin organizasyonunun siyasal iktidar tarafından ne derece önemsendiğini göstergesidir."

Alman Profesör, konferanstan o denli mutludur ki Mustafa Kemal ile bağların koparılmasını isteyebilmekte ve bu bağın Avrupa Birliği'ne girişin önündeki en önemli engel olduğunu ileri sürmektedir. Bununla kalsa iyi; kendi kendine 'Kemalist milliyetçiliği' deyip, bu ilkenin 'çağın gerisinde' kaldığını a söyleyebilmektedir:

"Konuşmalarda ve tartışmalarda buna karşılık devlet ideolojisine değinilmemiştir. (...) Buna karşın Kemalist prensiplerin ideolojiden koparılması talep edilmelidir. Burada kesinlikle Cumhuriyet'in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün liyakatlarını temelde sorgulamak söz konusu olmamakla beraber, kendisini ve o zamanki partisinin temel düşüncelerini bugünkü Avrupa'nın entegrasyon gelişmeleriyle bağdaştırmak zorunludur.(...) özellikle Kemalist milliyetçiliğin çağın gereksinimlerine aykırı olan yorumu, AB'ye entegrasyonun beraberinde getirdiği(,) milliyetçi strüktürlerin bir kısmının tasfiyesine çelişki arzetmektedir."

Dr.Rumpf'un toplantı katılımcılarının bir türlü açıkça söyleyemediklerini yazıvermesi, asıl amacı dışa vurmaktadır... Atatürk'e saygımız ve hayranlığımız sonsuz; ama kendisinin çağı geçmiştir, demeye getiriyor. 'Kemalist milliyetçiliğin' hangi yorumunun 'çağın gereksinimlerine aykırı' olduğunu açıkça belirtmiyor. İçerdekiler, Batı'nın söylem bulanıklığına 'diplomatik nezaket' deyip geçiyorlar.

Anayasa reformu toplantısının amacı, Rumpf'un "AB'ye entegrasyonun" gereği olarak "milliyetçi strüktürlerin (kurumların) bir kısmının tasfiyesi" olarak değerlendirmesinden daha açık anlatılamazdı. Çok düşünülerek kurulduğu belli olan tümcenin anlamı aslında kısa ve yalın: AB ile bütünleşmenin yolu "Kemalist milliyetçiliğin" tasfiyesinden geçer. Anayasa işte bu nedenle değiştirilmelidir. (...)

IRI ve TDV'nin ortağımız dedikleri Almanlar "Siyasal parti kurma özgürlüğü" derken, dinsel ve etnik temele dayalı partileri kolluyorlar ve dil konusunda gerçeği açıkca tersyüz ediyorlar. ...

Rumpf, daha sonra "azınlık hakları" konusunda konuşmacılardan Zafer Gören'in sözlerine destek verirken de açık sözlü davranmıyor:

"Gören, Kopenhagen kriterlerinin 'azınlık haklarının' değil azınlıkların korunmasının garantisini istediği hususuyla önemli bir konuya değinmiştir... Türk Anayasa Teorisi açısından da azınlıkların korunması, azınlık statüsüne bağlanan haklarının sağlanması sorunudur. Bu doktrine göre, Kürtçenin anadil olarak öğrenilip öğretilmesi gerektiği hususu ya siyasal takdire ya da eşitlik prensibinin yorumuna bağlıdır. Schönbohm tarafından birkaç kez altı çizilerek dile getirilen Kürtçe yayın yapan televizyonlar hakkında sorun buna göre sadece kanuni platformda tanımlanan düşünce özgürlüğünün çerçevesi ve sınırını ilgilendiren bir sorundur."

Toplantıyı düzenleyen dernekçilerin ve vakıfçıların, Rumpf'un bu sözleri karşısında sustukları kesin. Lozan anlaşmasındaki "azınlıklar" tanımının "Müslüman azınlıklar" tanımına evirilmesine kalkıp da itiraz etseler, Almanlar karşısında ayıp etmiş olacaklar; o da olmadı, ağızlarındakini yutup gidecekler.

Öyle olmasaydı, "Dr. Rumpf! Biz bilimsel bir hukuk konferansı düzenlediğimizi sanıyorduk. Oysa siz, Lozan anlaşmasındaki tanımıyla, Türkiye'de azınlık haklarının garantisi olmadığını öğretmeye çalışıyorsunuz. Bu bilimsel bir çalışma değil, olsa olsa 'manipülasyon' yani kurcalayıp, yönetmedir. Kusura bakmayın, bunları konuşacağınız yer Berlin ya da Brüksel olabilir; ama Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenlik alanı olamaz! derler ve eklerlerdi; 'Kürtçe'nin anadil olarak öğrenilip öğretilmesi yasak mı ki?"

Bunları sormayacaklardı; çünkü onlar Rumpf'tan, Türkiye'de ordunun kışlasına itilmesi gerektiğini açıkça belirten NDI (National Democracy Institute) ile işbirliği yapmayı çağın gereği saymaktadırlar. (...)

Yabancıların bu girişimleri, ulusal güvenliğe karışmadır, diyecekler olabilir. Anımsamalıdır ki ülkelerin başkentlerine dışarıdan gelip yerleşenlerin ulusal savunma kurumlarını açıktan eleştirme özgürlüğü, ABD'de ve Batı Avrupa'da Kopenhag kıstasları kapsamında değil, ulusal güvenlik kapsamında değerlendirilir. (s. 174-181)


Mustafa Yıldırım


***

Asıl yapay olan Almandır, Almanya'dır!

1- German kelimesi "Germanca" değil ki ilk kez MÖ 2.yy'da karşımıza çıkar. Kendilerine Germani dediklerine dair bir kanıt da yoktur. Sözcüğün ne kökenini ne de anlamını bilmiyorlar. Heredot'ta geçen Germanii, yani Kirman (İran) bölgesindeki Saka/İskit Türkleri Avrupa'ya taşınır ve geldikleri bölgeye istinaden bu adla anılırlar. Öyle ki Krali Oğuz İskitlerin yaşadığı Odessa eyaletinde toponim olarak karşımıza çıkar; Antik şehir Tyras (Tur-As), sonradan Ak-Kirman adını alır. Avrupa'daki topluluklarla karışırlar, ancak Roma döneminde hepsine German demişlerdir.

2- Alamani ilk kez MS 2.yy'da Cassius Dio eserinde görülür ki kendi tarihlerini Charlemagne ile başlatsalar da adları "Kutsal Roma İmparatorluğu (MS 800-900'ler)" idi, Almanya değil! Almanya'nın Almanya olması ise 19.yy'da gerçekleşir. Üstelik onlar da saf "Alamani" değillerdir; İçlerinde Kelt ve İskandinav unsurları görüldüğü gibi İskit, Hun, Avar ve Hazar Türklerinin izleri vardır.

3 - Türkler Turukki ve Turki olarak ilk kez MÖ 2300'lerde Şartamhari metninin 15.satırındaki Kral İl-Şu Nail Turki’de görülür. Yani, İl-Şu Nail Turuk(ki) Beyliği’nin kralıdır ve beyliğin adındaki bu Tur kökünde Türk sözünü görürüz. Avesta’da Sakaların bir diğer adı da Tur’dur ki Deniz Kavimleri (MÖ 1200’ler) arasındaki Etrüsklere de Tur-Saka (Tursha) denilir ki Turova (Troya) da öyledir.

Turuk, Türk, Türkoman varken "Alamani" neredeymiş? Kim yapaymış?...


SB


14 Ağustos 2018 Salı

Kim yoldu sizleri bu kadar hemşerim?..




"İnsan bu derece yoksul kalır mı? 
"Ne yükseği? Ne alıyorum ben?..."
____________________________


Sadullah'ın kızı Cemile ameliyat olmazsa ölecek, ama çok para ister hastane, çare arar Sadullah, milletvekiline gider, o da kartvizit verir, doktor indirim yapsın diye, ama işler istediği gibi gitmez, sonra tekrar çıkar milletvekilinin karşısına....


- Salondaki koltuklardan birine oturdu Sadullah. Bekledi biraz. Bekledi, nice sonra İçel milletvekili boynunda havluyla çıkıp geldi. «Bu sizin işlere çok üzülüyorum !» dedi. «Yani bilemiyorum ne olacaksınız böyle teker teker ... teker? O kadar çoksunuz ki! O kadar bitkinleşmiş ki hastalarınız! Sonra çok da yoksulsunuz canım! İnsan bu derece yoksul kalır mı? Kim yoldu sizleri bu kadar hemşerim? Yoksa dedikleri gibi, tembelliğinizden mi bunca yoksulluk? Çok zor sizin işler çooook! .. »

«Sağol, Allah razı olsun!» dedi Sadullah.

Salon bir tuhaf kokuyordu. Bayat sigara dumanı kokusuydu sanki. Her yere sinmişti.

«Böyle perakende, böyle teker teker değil de, toptan çözümlemeli sizin işleri! Ama ona da yüzyıl gerek. O yüzyıl gelesiye de senin kız dayanmaz. Neyse! Şimdi sadece seninkine bakalım. Bak, sana soı uyorum, şimdi bana açık açık söyle . Benden ne bekliyorsun? Nasıl yardım edebilirim sana? Erdoğan Beye gittin, 3.000'i yarıya indirtti. Şimdi ne bekliyorsun?»

«Valla Beyim, Allah seni vatana millete bağışlasın, bakan, başbakan etsin! Erdoğan Bey l.500'ünü kırdırdı, ama l.500'ünü gene istiyorlar. Ben de bulamıyorum. Ankara'nın ortasında, sanki derin bir denizdeyim, ne yapacağımı şaşırdım ...»

«Para mı istiyorsun benden?»

«Çok ayıp ama ... Yani bana bu parayı verirsen... Eylüle kalmadan ... Yani satar savar, üstünün fayızıyla ... Hatta vallahi alır gelir elimle teslim ederim! Nasolsa aylığın çok yüksek, Allah daha da yükseltsin ...»

Birden kızdı İçel milletvekili :

«Deme bunu! İşte bunu deme! Kes! Yani öyle sakat konuştun ki! Ne yükseği? Ne alıyorum ben? On iki bin dört yüz! Diyelim 13.000! Ay sonunda ne kalıyor elimde, biliyor musun? Hiç!» Ellerini birbirine çarpıp ayırdı İçel milletvekili. «Bir çay parası bile kalmıyor cebimde! Evet, yüksek, ama ona göre de giderim var! Vaşington Restoran'da bir porsiyon pirzola yiyorsun kırk elli kaat! üs+üne bir de İsletme Vergisi biniyor. Bir karın doyurayım diyorsun, doksandan yüzden aşşa düşmüyor! İki arkadaş alıp götürsen, üç kişi 300 kaat! İçki miçki de oluyor. Durum icabı. Bak mesela, Doktor Erdoğan Bey bir kart alıyor benden, üç bini, bin beş yüze indiriyor. Az değil: Yarı yarıya indirim! Nasıl oluyor bu? Böyle yedirip içirmelerle. Sen onu görüyorsun, o da seni görüyor! Milletvekilliğinin parası bol sanılır. İçyüzü bambaşkadır. Karşıdan kimse bilemez. Şimdi demek benden 1.500 istiyorsun? Vah vah vah! Yahu hiç insafın da yok! Beş yüz falan da değil, 1 .500! Yani bak, çok yaşlı, çok muhterem bir adamsın, belki Ulusal Savaş'a da girdin, hemşerim oluyorsun, Kargalı köyünü severim; böyle olmasa vallahi koğardım seni ! Haydi gene neyse, neyse! Bak ne diyorum: Gene iyilik beride kalsın, sana bir kart daha yazayım, vereyim eline, Doktor Erdoğan Beye bir daha git, biraz daha indirim yaptırsın. Hatta temelli parasız olsun. Millet yoksul olunca, milletvekilliği çok zorrr!» 

Masanın çekmecesini açtı, kart kutusunu aldı. Bir kart çekti, yazdı, imzaladı, verdi Sadullah'ın eline. Sadullah bakıyordu. İlle de para isteyen bir hali vardı.

«Bakma, hiç bakma yüzüme ! Bakmanın bir yararı yok! Bak hastam ağır diyorsun, bir an önce git, Erdoğan Beyi gör. Haydi, işin rasgider işallah! Kusura bakma...»

Kalkmaktan başka çare yoktu, kalktı Sadullah. Dolmuş durağına doğru yürüdü ağır ağır. «Şu Cemile var ya! Benim öz kızım! Taşıdım geldim sırtımda ta buralara! Vallaha gelirken; köyden susaya çıkarken, kamyon devrilip öleydi, bundan eyiydi!» dedi. «Ay benim gözel Allahım!» dedi sonra. «Sen de bizi unuttun! İ:Iele beni temelli unuttun ay kara gözlüm!» dedi. «Bugünece hiçbir dediğinden şaşmadım. Hiçbir emrine karşı gelmedim. Hocanın bütün dediklerine uydum. Düzenli düzenli gittim camilere cumalara! Oruçları felfın hep düzenli tuttum. Yıldan yıla kurbanlarımı da kestim eyi kötü. Amma çok ağır hastalıklar verdin kızımın başına! Yoksulluğun da en beterini verdin! Şimdi tedavi için dönüp duruyorum Ankara' da! Görülmüyor işim. Dönüyorum boyuna. Kızılca kıyamet bir yangının içindeyim, güvenip adlarını çağırdıklarım sidiklerini bile esirgiyorlar! Senden başka kimseciği tanımıyorum! .. »

«Gene bir kart verdi! "Bir daha git, belki biraz daha tenzil eder, belki temelli bedavaya indirirler! " dedi. Gideceğim bakalım, bir umut! ..» ...

Bazen içinden bir ses, «Tut kendini Sadullah, yapma Allaşkına! Germe sinirlerini şunların! İşin görülsün! Bak yüzdün yüzdün burnuna getirdin, biraz daha sabırlı ol babam!» diyordu, ama sabredemiyordu, söylüyordu artık ...

«Yahu ne ala memleket!» Elazığ köylerinden Cevdet hatırladı. «Öküz bağıracakken kağnı bağırıyor!» Dedelerinin sözünü söyledi. Kalmıştı kafasının bir kıyısında.

«Ne öküzü, ne kağnısı Beyim! Yani insanı ağlatan nedir? İnsan neye cayırdar? Yani ben buraya hiç de keyfimden gelmiş değilim! Kızım ölümcül hasta, yatıyor handa! Almıyorsunuz hastahanaya! Soracak olursanız her yıl bir dünya vergiyi de veriyoruz gık demeden!»

«Haha haha!» Güldü Cevdet Bey. «Sizin köyün verdiği vergi, hurda bir memurun yıllık maaşına yetmez, anladın mı? Siz ne vergisi veriyorsunuz Allaşkına? Vergiyi biz veriyoruz asıl, biz! Yani, biziım maaşlardan tırak kesiyorlar ki, maaşımız kadar vergi...»

Biraz durup düşündü Sadullah:

«Yani çok yalvardım Allahıma ki, beni kurtar bunlardan; kurtarmadı! Vardır bir bildiği! Oğullarımı asker ettim. Kendim de bütün savaşlara girip çıktım. Devlete güvenerek buraya kadar geldim, hasta kızımın çaresine baksın tokdurlar dedim. Ama onların hepiciği benden para soruyor! İlk işleri para sormak; para para para! Devletimiz de maşşallah çok yokarlarda geziyor! Yapılarını felan epey böyük dikmiş ! Yollarını dersen asfalt kaymak! Cila sürüp her yakayı parlatmış! Haggaten çok gözel yapıları kapıları, yolları ! Fakat ... » ....


CAN PARASI
FAKİR BAYKURT

* Beyninde ur olan Cemile'ye ne mi oldu?.. Tahmin edebilirsiniz...



Kim yoldu sizleri bu kadar hemşerim?.. 
KİM?...










12 Haziran 2017 Pazartesi

Dünyayı Ahlak Değil, Güç Yönetiyor.






İlkel insanda dinsel düşünceleri yaratan korkudur her şeyden önce: Açlık korkusu, vahşi hayvan, hastalık, ölüm korkusu. Varlığın o döneminde,olayların nedenleri arasındaki ilişkileri anlamaya gücü yetmeyen insan kafası az çok bize benzer varlıklar uydurmuş ve korkulan olayları onların isteklerine ve eylemlerine bağlamıştır. 

Bu varlıkları bizden yana davrandırmak ve öfkelerini dindirmek için insanlar bir takım işler yapmayı, kurbanlar vermeği düşünmüşler ve bunlar çağdan çağa aktarılarak bir inanç olmuştur. Buna korku dini diyorum. Bu dini kimse yaratmamış, özel bir din adamları bölüğünün kurulmasıyla dondurulmuştur. Bu bölük kendine, korkulan varlıklarla halk arasında bir aracı süsü vermiş ve «yönetici güc» durumunu bunun üzerine kurmuştur.

Çoğu zaman, önder, hükümdar ya da ayrıcalıklı bir sınıf, yeryüzündeki egemenliğini güçlendirmek için, ona dinsel görevler eklemiştir, ya da politik gücü elinde tutan sınıfla papaz sınıfı arasında bir çıkar ortaklığı kurulmuştur.

Albert Einstein









"In spite of all that moralists may say and preach, power and not morality still governs the world."

It is strength rather than goodness that primitve man admires, worships, and fears. In the struggle for existence, at any rate in its earlier stages, physical strength plays the most important part. The old instinctive pride of strength which enabled our first ancestors to battle successfully against the forces of nature and the beasts of the forest, still survives in the child and the boy. 

The baby still delights to pull off the wings and legs of the fly that has fallen into its power ; and the hero of the playground is the strongest athlete, and not the best scholar or the most virtuous of schoolboys.

A sudden outbreak of political fury like that which characterised the French Revolution shows how thin is the varnish of conventional morality which covers the passions of civilised man, and Christian Europe still makes the battlefield its court of final appeal.

Like the lower animals, man is still governed by the law which dooms the weaker to extinction or decay, and gives the palm of victory to the strong. In spite of all that moralists may say and preach, power and not morality still governs the world.


The religions of ancient Egypt and Babylonia (page 7)
Archibald H. Sayce (1845-1933)
Antik Mısır ve Babil Tanrıları (kitap Türkçeye çevrilmiş,2013)









"İlkel insan, iyilikten çok güce hayranlık duyar, tapar ve güçten korkar. "
" Tüm ahlakçılar vaaz verip konuşsalar da, hala dünyayı ahlak değil, güç yönetiyor."






14 Haziran 2016 Salı

Türkiye Savaş mı Kaybetti de Yabancılar Yeni Anayasa Dikte Ediyor?






"Savaş kaybeden devletlere, güçlü devletler diz çöktürüp, ülkelerini nasıl yöneteceklerini, ilkelerinin ne olacağını belirleyen anayasalar hazırlatmışlar. Peki şimdi ne oluyor? Türkiye savaş mı kaybetti? Niye bize yabancılar sürekli bir yeni anayasa dikte etmeye çalışıyorlar?"

Emekli Büyükelçi ve CHP eski Milletvekili Onur ÖYMEN, Yeni Anayasayı Türkiye'den yabancıların istediğine dikkat çekerek, dünyada savaşı kaybedenlerin anayasalarını savaşı kazananlar tarafından dikte ettirildiğine dikkat çekti ve dünyadan örnekler vererek Türkiye'deki Yeni Anayasa talebinin kaynağını anlattı.

Dış politikanın en önemli konusu nedir?” diye soracak olursanız, “Anayasa” konusudur.  “Dış politika ile anayasanın ne alakası var?” diyeceksiniz.

Büyük devletler başka ülkeleri etkilemek istedikleri zaman önce Anayasalarını değiştirtmek isterler. Mesele burdan kaynaklanıyor. Kendi Anayasalarını değiştirmezler.

Amerikan Anayasası 230 yıldan beri değişmemiştir; 30 kere değişiklik yapılmıştır çeşitli maddelerinde ama Anayasa değişmemiştir. Belçika Anayasası, 1831’den beri değişmemiştir. Ama başka ülkelerin anayasalarını değiştirmek için özel bir çaba harcarlar.

Örneği var mı? Var. 2. Dünya Savaşı bitmiş; Japonya ve Almanya mağlup devletler. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ilk yaptıkları iş bu ülkelere anayasa dayatmak. Önce Japonlara diyorlar ki size bir anayasa hazırlatacağız, “Yok” diyor Japonlar, “Biz hazırlarız, İmparator, Başbakan, Hükümet, Meiji Anayasası var bizde 19. Yüzyıldan kalma, onu biraz güncelleştireceğiz, bizim anayasamız o olacak.” “Katiyyen olmaz” diyor Amerikalı Komutan, “Biz yazacağız sizin Anayasanızı.” Kendi hukukçu subaylarına anayasa yazdırıyor, bugün yürürlükte olan Japon Anayasası, Mc Arthur’un hukukçu subayları tarafından yazılmıştır ve hala yürürlükte.

Bir tek Japonya’da mı? Bir tek maddesini değiştiremediler. “Savaş açmasını ya da herhangi bir şekilde savaşa girmesini” yasaklayan madde var Japon Anayasası’nda. Diyorlar ki “Hiç değilse, saldırıya uğrarsak savunma gücümüzü kullanma hakkımız olsun.” Bir maddesini değiştirmek istediler, değiştiremediler. Bugün hala Japonya, Mc Arthur’un hazırladığı Anayasa ile idare ediliyor. Bir tek Japonya olsa, diyeceğiz ki istisna; öyle değil.

Peki Alman Anayasası nasıl hazırlanmış?

1946 yılında, gene Amerikalı hukukçuların yönetiminde Bavyera bölgesi için temel yasa hazırlıyorlar; ondan sonra 1948 yılında galip devletler Londra’da bir toplantı yapıp birkaç komisyon kuruyorlar; bu komisyonların görevi, Alman Anayasası’nı hazırlamak. Alman Anayasa’sını hazırlamakla görevli komisyonlarda bir tane Alman yok. Hazırlıyorlar anayasayı, Başbakan Adenauer’e götürüyorlar; “Biz bunu kesinlikle kabul edemeyiz, bu felaket” diyor, “Biz 1919 tarihli Weimarr Anayasası’na uygun bir anayasa hazırlayacaktık. Böyle bir şeyi kabul edemeyiz.” Ama 3-5 kelimesini değiştirerek kabul etmek zorunda kalıyor.

Bugün yürürlükte olan Alman Anayasası, Londra’da bir tek Almanın iştiraki olmaksızın hazırlanan bir anayasa.

Peki bu örnekler, Türkiye’yi neden ilgilendiriyor? Ne alakası var Türkiye ile?

Bu iki devlet savaş kaybetmiş. Savaş kaybeden devletlere, güçlü devletler diz çöktürüp, ülkelerini nasıl yöneteceklerini, ilkelerinin ne olacağını belirleyen anayasalar hazırlatmışlar. Peki şimdi ne oluyor? Türkiye savaş mı kaybetti? Niye bize yabancılar sürekli bir yeni anayasa dikte etmeye çalışıyorlar?

“Türkiye yeni anayasa hazırlasın” lafı yabancılardan çıktı. Bunun kamuoyu pek farkında değil çünkü medyada o kadar başarıyla “algı yönetimi” işini beceriyorlar ki, neyin ne olduğunu insanların takip etmesi, anlaması gerçekten imkansız hale geldi.

“Yeni Anayasa gerekli”, “Yeni anayasa lazımdır” diye kalıplar öne sürüyorlar.

Nerden çıktı bu? Niye gerekliymiş yeni anayasa?

Amerikan Anayasası değişmedi de bu kadar yıl, niye Türk Anayasası değişsin, bunu soran yok. Bu ihtiyaç nerden kaynaklanıyor, bunu soran yok. Amerikan Anayasası kabul edildiğinde, Amerika’da hala kölelik düzeni vardı. Ondan sonra ne gelişmeler olmuş, 65 yıl sürmüş kölelik, sonra kölelik kalkmış, sonra iç savaş olmuş, 2 tane dünya savaşı olmuş, Amerika’da çok şey değişmiş, eyaletlerin sayısı artmış vs. vs... Bunların hiçbiri bir anayasa değişikliği için yeterli sebep değil.

Ama Türkiye’ye gelince, “Türkiye yeni anayasa yapsın, kim söylüyor? Amerikalılar söylüyor? Ne zaman söylüyor? İşte işin ilginç tarafı budur. Bugünkü iç politika, dış politika, güvenlik politikası, bunlarla doğrudan doğruya bağlıdır anayasa dayatmaları.

Raporlarında “Türkiye yepyeni bir anayasa hazırlasın ve Türk kelimesi geçmesin” diyorlar ve bu konular gündemimize giriyor. Meselenin kökenine bakacaksınız. Kim başlatıyor?

Türkiye’de “yeni anayasa” lafını yabancılar başlatıyor.

Peki niçin yepyeni bir anayasa istiyorlar, bunun cevabını da yabancıların raporlarında, kitaplarında okuyoruz. Açık konuşalım, Türkiye’nin sıkıntıları açık konuşmamaktan kaynaklanıyor.

Yabancılar Atatürk Cumhuriyeti’nden, Kemalizm’den rahatsızlar.

Graham Fuller “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı bir kitap yazdı. Artık Türkiye Cumhuriyeti zamanını tamamlamıştır, artık onu bir tarafa bırakın ve bugünkü iktidarın politikaları çerçevesinde Türkiye yeni bir anayasa hazırlasın, yeni bir rejim içine girsin.

Atatürk’ten niye rahatsızlar, mesele burda başlıyor.

Atatürk’ten yabancılar da rahatsız, içerde de bazı çevreler rahatsız Kemalizmden. Wikileaks belşgelerini okursanız, o tarihte CHP’den bahsederken, “CHP, Kemalist,laik, milliyetçi” kötü sıfatlar, kendi hükümetine bizi eleştirmek için Ankara’daki Büyükelçi CHP’yi böyle tarif ediyor. Onlara göre Kemalist olmak büyük bir günah. Niye?

Çünkü Kemalizmin özünde, dış politikasının da özünde tam bağımsızlık yatıyor. Cumhuriyetin dış politikasının özünde tam bağımsızlık var. Yabancıların tahammül edemediği bu, çünkü istiyorlar ki hassas bölgelerde bulunan devletler, onlar ne istiyorsa onu yapsın, yabancılar ne istiyorsa onu yapsın, farklı bir politikası olmasın, kendi menfaati farklı yönde de olsa, büyük devletler ne diyorsa onu yapsın. Ama Atatürk Türkiye’si buna uygun değil. Atatürk’ün ilkeleri buna uygun değil.

Cumhuriyet döneminde görüyoruz, Türkiye daima kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa, onu yapmış. Hatay’da Fransa’ya boyun eğimiş mi? Türkiye kendi politikasını, kendi çıkarlarını savunmuş ve başarılı olmuş. Daha sonraki yıllarda Ecevit, dış baskılara boyun eğerek Kıbrıs’a çıkartma yapmaktan vazgeçti mi, geçmedi. Kardak’a çıkartma yapmaktan vazgeçtik mi, geçmedik. İşte bu rahatsız ediyor. En sonunda 1 Mart tezkeresinde Amerika’nın Türkiye üzerinden Irak’a bir cephe açma girişimine TBMM bu girişimi reddetti. Amerikalılar hükümetin verdiği söze güvenmişler, Türkiye sahillerine, İskenderun’a gemilerini göndermişler; sonra Meclis bir karar alıyor reddediyor, bunlar palas pandras gidiyorlar. Amerikan tarihinde böyle bir örnek yok.

Türkiye’de en kötü dönemde bile milli çıkarları koruma refleksi var.

Ulusal politikalarla Türkiye’nin çıkarlarını koruma refleksi var idi. 1 Mart 2003’te 99 AKP’li kendi hükümetinin önerisinin aleyhine veya çekimser kalarak bizim gibi oy verdi ve o sayede biz bu tezkereyi reddettik. Türk Amerikan ilişkilerinde, bu tezkereden sonra büyük bir bunalım çıktı. Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz’e soruyorlar gazeteciler nedir bu iş diye, önce askerleri suçluyor, diyor ki sorumluluk askerlerdedir çünkü askerler siyasetçilere liderlik yapamadılar. Askerin siz siyasete karışmasını mı istiyorsunuz, karışmamasını mı? Karışmıyor, niye karışmadın? Karışıyor, niye karışıyorsun?

Mesele şu, ister karışsın, ister karışmasın, sonunda bizim istediğimiz olsun. “Türkler diyecek ki” diyor, “Amerika için iyi olan neyse bizim için de iyi olan odur diyecekler ve bizim her dediğimizi yapacaklar.” diyor. Düşünebiliyor musunuz dış politika ne hale gelmiş? Bunu söyleme cesaretine sahip, Atatürk’ün döneminde böyle bir şey söyleme cesaretine sahip insan çıkabilir miydi? İsmet İnönü zamanında çıkabilir miydi? Ecevit zamanında çıkabilir miydi? Şimdi çıkıyor. Demirel zamanında bile çıkamadı. Kıbrıs harekatından sonra Demirel Başbakan oluyor, Demirel zamanında Amerikan Kongresi 1975 yılında Türkiye’ye silah ambargosu uygulama kararı alıyor. Demirel Amerika’ya tebligatta bulundu, 3 gün içinde Türkiye’deki bütün askeri üsleri ve tesisleri terk edeceksiniz dedi. Amerikalılar şaşkınlık içinde kaldı, hiç beklemiyorlardı böyle bir tepki. Üç gün içinde bütün Amerikan askerlerinin hepsi çıktı gitti Türkiye’den. Amerika o sırada Sovyetler Birliği’nden sağladığı istihbaratının yüzde 60’ını kaybetti bir günde. Türkler böyle insanlar.

O zaman ne yapacaksınız? Madem ki bu Türkler, en olmadık zamanlarda ulusal çıkarlarını koruma konusunda bu kadar duyarlılar, o zaman ne yapacaksınız? Türkiye’nin yapısını değiştireceksiniz.

Türkiye’nin dokusunu değiştireceksiniz. Bunun çaresi ne? Bunun çaresi Anayasayı değiştirmek. Anayasayı, yani devletin yapısını, dokusunu değiştirmek. Eğer anayasalar böyle sık sık değiştirilebiliyorsa, siz niye kendi anayasanızı değiştirmiyorsunuz? Ne zaman başka ülkelere baskı yaptınız da anayasalarını değiştirttiniz. İşte biraz önce anlattım. 

Savaşı kazanmış, savaştan sonra anayasasını değiştirmeye zorluyor mağlup ülkeyi. Sanki Türkiye savaş kaybetti, bize dışardan anayasa dayatıyorlar. İşin özü bu.

Hiç kimse Türkiye’de mantıki bir şekilde, niçin bizim yeni bir anayasaya ihtiyaç duyduğumuzu söyleyemiyor. Çünkü böyle bir ihtiyaç yok.

Birincisi hukuken mümkün değil. Anayasamızda bir hüküm var, diyor ki hiç kimse Anayasadan almadığı bir yetkiyi kullanamaz.

Peki Anayasa size, mevcut anayasayı ortadan kaldırıp yepyeni bir anayasa yapma yetkisi veiryor mu, vermiyor. Anayasa’da, Meclise yeni bir anayasa yapma yetkisi veren bir hüküm var mı? Yok. 175. Maddede verilen yetki, madde değişikliği yetkisidir. Bu yetkiyi de defalarca Türkiye kullandı.

1982 Anayasası, darbe döneminde hazırlanmıştır ama kaç defa değişti, sadece AKP hükümeti zamanında 45 kere anayasa değişikliği yapıldı. Sadece bir yılda, 2010 yılında 25 madde değiştirildi. 1987’den beri yapılan anayasa değişiklikleri, 1980 darbesinin izlerini sildi. Mesela 1987’de eski siyasilerin, siyaset yapma yasağı kaldırıldı, 1993’de radyodan devlet tekeli kaldırıldı, 1995’de askeri müdahalenin meşruluğunu savunan cümleler anayasadan çıkarıldı.

Daha pek çok değişiklik yapıldı; 1990’da örneğin Devlet Güvenlik Mahkemeleri’den askeri hakimler çıkarıldı, Milli Güvenlik Komitesi’ndeki düzenlemelerin Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenemeyeceği kuralı kaldırıldı. 

Hepsini saymaya gerek yok ama şunu bilmek lazım ki bu Anayasa’da çok önemli değişiklikler yapıldı. Demek ki anayasa değiştirilebiliyor; ancak anayasa ortadan kaldırılıp yepyeni bir anayasa yapılamıyor. Şimdi bize bunu dikte etmek istiyorlar.

Niye? Yabancılar bunu istiyor da onun için.

Efendim, yabancılara haksızlık mı yapıyoruz acaba, onlar niye karışsınlar Türkiye’nin içişlerine, diye düşünen olabilir. İşte daha dün Ankara’daki Amerikan Büyükelçisi’nin konuşmasına bakın, en olmayacak şeyler bunlar, Büyükelçi açıkça ne diyor, defalarca söylediler bunu Amerikalılar ve Avrupalılar, Türkiye yeniden PKK’yla müzakereye otursun, açılım süreci tekrar başlasın.

Bu sizin işiniz mi? Yani Türkiye terörle nasıl başedecek, bunu Amerika mı bize dikte edecek, Avrupa mı bize söyleyecek? Görüşüp görüşmeyeceğimiz, bizim karar verceğimiz bir konu ama size dışardan sürekli olarak bunu dayatıyorlar.

Alman Dışişleri Bakanı Walter Steinmeier, bir demeç verdi 3 gün önce, diyor ki “Açılım sürecinin tekrar başlamaması Türkiye için ölümcül sonuçlar doğurur.” Lafa bakın, “ölümcül sonuçlar doğurur”, nasıl baskı yapıyorlar.

Yine Amerikan sivil toplum örgütleri o kadar yoğun bir şekilde, üst üste yayın yapıyorlar ki, açılım süreci tekrar başlasın diye. Onların istediği gibi yeni anayasa yapmazsak, onların istediği gibi teröristlerle masaya oturmazsak, biz bitermişiz.

Size bunları söylüyorlar, bunları yazıyorlar, üst üste defalarca yazıyorlar. Bunlara karşı Türkiye’den ses çıkaran var mı? Televizyonlar bu gibi düşünceleri yayınlamamak üzere programlandılar. Anayasa ile ilgili televizyon programına 5 kişi katılıyor, 5’i de yeni anayasa taraftarı, böyle şey olur mu? Bir kişi bu söylediklerimizi söyleyebiliyor mu? Bunları söyleyebilecek insanları davet etmeye cesaretleri var mı?

Basın özgürlüğünün hepimiz mücadelesini veriyoruz; iktidarın basın üzerine yaptığı baskılara karşı hepimiz omuz omuza vermiş bir şekilde mücadele ediyoruz. Peki basının kendi kendini sansürlemesine ne diyeceğiz? Şu veya bu etki altında basın şu anda fiilen kendini sansürlüyor.

Türkiye bu hale geldi. İşin akademik yönünü, bilimsel yönünü tartışıyoruz. Biraz da işin özünü tartışmak lazım. 

İşin özü şu; Türkiye’nin elini kolunu bağlamak istiyorlar, bunun çaresi anayasayı değiştirmek. Türkiye’nin yapısını, dokusunu değiştirmek istiyorlar.

Size diyorlar ki; “Gidin PKK’yla masaya oturun.” Siz onlara şunu söyleyebiliyor musunuz; “Siz, Amerika olarak, ya da Avrupa olarak, kendinize yönelik teröristlerle hiç masaya oturdunuz mu? Siz oturuyor musunuz?”

Amerikan Başkanı Bush, 2008 yılında, İsrail’e gidiyor Meclis’te, Knesset’de konuşma yapıyor; “Bazıları bize teröristlerle görüşmemizi tavsiye ediyor; bu çılgınca bir düşüncedir, hiçbir zaman yapmadık ve yapmayacağız, teröristlerle görüşmeyiz.”” diyor. Ondan bir süre sonra Türkiye, İmralı’ya görüşmeye başlıyor, Amerikan hükümeti sözcüsü “Türkiye’nin bu kararını alkışlıyoruz” diyor. Şimdi biz bunu nasıl anlayacağız? Nasıl yorumlayacağız? 

Dostluksa dostluk, ittifak ilişkisi ise ittifak ilişkisi...

Ama bir yerde de karşılıklı saygıyı kaybetmeyelim. Bizim gözümüzün içine baka baka siz, hangi konuda neyi nasıl yapmamızın uygun olacağını bize dayatmaya çalışırsanız, biz iki defa düşünürüz. Bir tek anayasa konusunda olsa, öyle değil; Kıbrıs konusunda Türkiye hangi politikayı izleyecek, onlar bize söylüyor, onu yapıun, bunu yapın, asker çekin, şu tavizi verin, bu tavizi verin.

Ermenistan ile ilişikilerimizi nasıl halledeceğiz, Cenevre’de gizli görüşmeler, orada yabancıların dayatmasıyla Ermenilerin her istediğini kabul ediyorsunuz; imzalanan protokollerde Türkiye’nin taleplerinden bir tanesi yok. Protokollerin imzalanması fotoğrafına bakıyorsunuz; iki tarafın Dışişleri Bakanları, arkanızda Amerika’nın, Almanya’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin Dışişleri Bakanları... Nasıl oluyor bu işler? Siz mi bize dayatıyorsunuz nasıl anlaşma imzalayacağımızı; sonunda bir çıkıyor ki anlaşma, tutar tarafı yok. Biz Meclis’te büyük bir tepki gösterdik, Azerbaycan da tepki gösterdi; Meclise onaylatamadılar, hala onaylatamıyorlar çünkü tutar tarafı yok. Böyle bir sonuç niçin çıktı çünkü yabancıların dayatmasıyla yaptınız. Her konuda onlar bize söyleyecek ne yapacağımızı...

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine döndük. Her istediğini yaptırıyor yabancılar, o noktaya geliyoruz. 

Yabancılar size bütün konularda çözüm öneriyorlarsa, bunun nasıl bir gerekçesi olabilir? Türkiye’nin hangi meseleyi nasıl çözmesi bizim menfaatimize hizmet edecek, onu düşünerek, ona göre çözümler öneriyorlar.

Mesela şimsi size diyorlar ki, PKK’yla masaya oturun.

İspanya’ya dediniz mi bunu, demediniz; İspanya masaya oturuyor mu, oturmuyor. PKK’yla masaya oturunca ne konuşacağız, bizim kendi istediği gibi anayasa yapmamızı istiyor, ulus devleti istemiyorlar, yabancılarla aynı kelimelerle konuşuyorlar, ‘Türk’ kelimesi istemiyorlar, özerklik istiyoruz diyorlar, o bölge bizim yönetimimizde olacak diyorlar. Peki bunu bilmiyorlar mı yabancılar, masada bunları talep edeceklerini herkes duydu, bunu bile bile bize niye masaya oturmayı dayatıyorsunuz.

Çünkü terör örgütünün size masada dayatmak istediği şeyler, bu ülkelerin Türkiye’ye yüzyıldan beri dayatmak istediği Kürt politikasıyla örtüşüyor. Sevr’de bunlar yazmıyor muydu? Size demiyorlar mıydı ayrı bir Kürt devleti kurulsun, Ermeni devleti kurulsun.

Peki, Lozan olmuş, dünyada bu kadar değişiklik olmuş, büyük devletler vazgeçmiş olabilirler mi o zamanki isteklerinden? Büyük devletlerin geri vitesi yoktur. Büyük devletler, şartlar zorlarsa bir süre için ara verirler ama şartlar uygun olunca gene aynı taleplerini tekrarlarlar çünkü bu talepleri, onların stratejik menfaatinin gereği, Türkiye’ye eziyet olsun, kötülük yapalım diye değil, menfaatleri onu gerektiriyor.

Açın İngiliz arşivlerini, orda diyor ki, “Türkiye’yle Irak’taki petrol bölgeleri arasında bir tampon Kürt devleti kurulsun ki Türkiye günün birinde o petrol bölgelerini ele geçirmeye kalkışmasın.” Yani Kürtleri çok seviyorlar, Türkleri sevmiyorlar, böyle basit şeylere kapılmayın. Menfaati o bölgede Kürt devleti kurulmasını gerektiriyor. Bu şartlar geçmişteydi diye düşünebilirsiniz ama öyle değil. Barzani 2014 yılında BBC’ye demeç verdi; “Biz yakında referandum yapacağız ve bağımsızlığımızı ilan edeceğiz.” dedi. Ertesi günü İsrail Başbakanı Netenyahu bir demeç veriyor; “Kürtler bağımsızlığını ilan ederse, bizler onu tanırız.”

Barzani Amerika’ya gitti, Amerikan başkan yardımcısı Biden’la görüşüyor, “Biz bağımsız bir Kürt devleti kuracağız.” diyor. Biden, “Merak etmeyin, acele etmeyin ama size şunu söyleyeyim, sizin ve benim ömür süremizin içinde bağımsız Kürdistan’ın kurulumunu göreceğiz.” Bu ne demek? Irak’ın toprak bütünlüğünü ortadan kaldırmayı göze almışlar.

Geçen ay İsrail Adalet Bakanı bir konuşma yaptı diyor ki “Türkiye ile Irak arasında bağımsız bir Kürt devleti kurulmalıdır ve biz de İsrail olarak bunu destekleyeceğiz.” Bir kere daha söylüyor, acaba duymayan anlamayan varsa Ankara’da diye bir kere daha söylüyor. Şimdi siz bütün bunları bileceksiniz ama kimse bunları dile getirmeyecek, hükümete kimse bu konuda soru sormayacak, bu konular kamuoyunda tartışılmayacak, siz sadece gelişmeleri güncel olaylar olarak gazetelerden televizyonlardan izleyeceksiniz. İşin esasını kimse kamuoyuna anlatmayacak, anlatacak olanlara da fırsat vermeyeceksiniz.

Türkiye böyle bir durumda. Türkiye her konuda veren taraf. Bütün bunlar nerden kaynaklanıyor?

Türkiye’nin güçsüz bir ülke olmasından, zayıf bir ülke olmasından kaynaklanmıyor. Bu sıkıntılar, Türkiye’nin gücünden kaynaklanıyor. Ne yazık ki bu gücü kullanma bilgisine, birikimine, cesaretine sahip siyasi kadrolara sahip değiliz. Sıkıntımız burdan kaynaklanıyor, Şunu düşünün, 1. Dünya Savaşı olmuş, biz mağlup devletiz, Almanya, Japonya gibi, onların başına gelenleri düşünün, Versay anlaşmasını, Japonlara yapılanları düşünün; fakat Lozan’da öyle bir anlaşma imzalıyoruz ki, Lozan Anlaşmasında Türkiye galip devletlerle eşit duruma getiriliyor. Bunun bir örneği yok. Savaşı kaybeden bir tarafın, savaşı kazananlarla eşit duruma getirildiğinin başka bir örneği yok, 1. Dünya Savaşından sonra da yok, 2. Dünya Savaşından sonra da yok. Bunu biz başarmışız.

Sonra ne olmuş? İmparatorluklar dağılmış. Yalnız Osmanlı İmparatorluğu değil, İngiliz, Fransız, Avusturya-Macaristan imparatorlukları dağılmış. Dağılan imparatoruluklar içide, Rusya’yı bir tarafa bırakıyoruz, o da parçalandı kendi içinde, dağılan imparatorluklar içinde Avrupa’da bugün toprağı en geniş ülke Türkiye. Nüfus açısından da Almanya birleşmese en kalabalık ülke Türkiye olacaktı, Almanya birleşti, 2. ülke biziz; tahammül edemiyorlar. Bana Avura Birliği’nin çok üst düzey bir yetkilisi söyledi; “Biz insan hakları, Kıbrıs filan diyoruz, kulak asmayın; esas mesele biz sizin rekabet gücünüzden çekiniyoruz, korkuyoruz.”

Bakın gümrük birliği diyoruz, gümrük birliği diye birşey yok aslında, sadece sanayi ürünlerinde gümrük birliği var çünkü sanayi ürünlerinde Avrupa’nın rekabet gücü daha yüksek; hizmetler sektöründe var mı, yok, kabul etmediler çünkü biz daha güçlüyüz; tarımda var mı gümrük birliği yok çünkü biz daha güçlüyüz. Bizim güçlü olduğumuz yerlerde gümrük birliğini kabul etmiyorlar, sadece bizim zayıf olduğumuz yerlerde kabul ediyorlar.

İnsan hakları konusunun iki boyutu var; birincisi gerçekten samimi olarak Türkiye’deki insan hakları konusundaki eksiklikleri, yanlışlıkları eleştiren yabancılar, saygı gösteririz bunları biz de eleştiriyoruz, başka ülkeleri de eleştiririz.

İnsan hakları iç mesele sayılamaz uluslararası anlaşmalara göre ama bir şartla insan haklarını eleştirirken, insan haklarını başka siyasi amaçlar için kullanmayacaksınız. Şimdi Amerika ne diyor; “Gazetecilere büyük baskı yaptınız, basın özgürlüğü, insan hakları, vs.” Obama demeç veriyor; buna bir şartla saygı duyarız eğer siz geçmişte Türkiye’de basın özgürlüğüne saygı gösterdiyseniz; gazetecilere yapılan baskıları eleştirdiyseniz bunu söylemeye hakkınız var, eleştirdiniz mi?

Ergenekon davası başladı, o sırada ben Avrupa Parlamentosu Türkiye Karma Parlamento komisyonu başkan yardımcısıyım; daha birinci iddianame çıkmamış, bir karar tasarısı kabul ettiler, şu yazıyor; “Ergenekon , devlet içine sızmış bir çetedir, devlet bunları bulup çıkarmalıdır ve hepsini cezalandırmalıdır.” Daha iddianame yok ortada. Ben dedim ki; “Böyle bir şeyi nasıl söylersiniz, biz bilmiyoruz, daha iddianame yok ortada, nasıl söylersiniz?” İşte Türkiye raportörü Hollandalı diyor ki “Biz herşeyi başından beri biliyorduk.” Buyurun...

O sırada İlhan Selçuk içeri atılmış, hiçbir şey söylemiyorlar, insan hakları böyle; umurlarında değil çünkü insan hakları alanında kendilerine yakın birilerinin başına bir şey gelirse seslerini çıkarıyorlar, tepki gösteriyorlar; İlhan Selçuk için birşey demiyorlar ama hakkında dava açılan kendi yakınları olunca karar tasarısı üzerine karar tasarısı; yayın üzerine yayın.

Bu insan hakları konusunda iki yüzlü bir yaklaşım ve çifte standarttır. Eğer gerçekten insan haklarını destekliyorlarsa biz onlarla beraberiz ama insan haklarını başka amaçlarla kullanıyorlarsa buna saygı duymayız. Çifte standart uygulamayacaksınız.

Bakın Türk hükümeti Ergenekon’un bir komplo olduğunu söyledi, Avrupa Birliği çıkıp ta bizim o sırada yayınladığımız bildiri yanlıştı, haksızdı, dedi mi, demedi. Amerikan wikileaks belgelerine bakın Ergenekon için neler yazyor. Şimdi siz bize bunları söylüyorsunuz, o zaman niye söylemediniz?

Diplomasi bir savaştır, silahsız bir savaştır, Diplomasi bir mücadele sanatıdır. Size yapılan haksızlıklara karşı mücadele edeceksiniz. Atatürk’ün başarısının özünde Türkiye’ye yapılan haksızlıklara karşı direnmesi ve mücadele etmesi yatıyor.

Atatürkçülükten uzaklaştığımız her gün, biz bu mücadele azmizimizi, ruhumuzu kaybediyoruz. 
Onun için bu mücadele azmimizi yeniden kazanmamız lazım.

Ne yapmalıyız sorusunun cevabı:
Cumhuriyetin fabrika ayarlarına dönmemiz lazım.


Onur ÖYMEN
9 Nisan 2016 tarihli Eğitim İş 3 no'lu şube tarafından düzenlenen “Hükümetin Dış Politikası ve Yeni Anayasa Tuzağı” panel konuşması: