Translate

lozan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lozan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2024 Pazar

Akademi Dünyasında Sahtekarlık

 





Cengiz Özakıncı: İşte, Avustralya devletinin 167 BİN küsür Dolar ödeyerek yazdırmış olduğu kitap Lozan Barış Antlaşmasını lanetleyip Sevr'i öven, Atatürk'e ve Milli Mücadele önderlerimizi soykırımcı faşist damgası yapıştıran ve Kurtuluş Savaşımızı, Milli Mücadelemizi Ermenilere, Rumlara soykırım olarak damgalayan kitap BU ! İşte bu kitaba Avustralya hükümeti, bu düşünceleri ve yargılarıyla yaysın diye 167 BİN Dolar vermiş.


Levent Yıldız : Yani bir başka değişle 5 MİLYON 125 BİN Lira yaklaşık. Servet ödemiş, servet...


Cengiz Özakıncı: Evet, Türkiye'de birkaç tane ev satın alabilir !


Levent Yıldız : Eskidendi alırdı hocam onu, ev alamaz belki ama, gene de bir yazar için çok para yani, 167 Bin Dolar para verilen bir yazar, yurtdışında da yani, hele popüler olmayan bir konuda yazıyorsa çok zor.


Cengiz Özakıncı: Evet, Bunun bir psikolojik harekât kampanyası olduğunu açık ve net olarak söylüyoruz. Yani bir hükümetin Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerine yönelik, Türkiye Cumhuriyeti'ni Lozan'la birlikte gayri meşru ilan etme, kurucularını Mussolini ve Hitler'le bir tutmak ve dünya kamuoyunda Türkiye Cumhuriyeti'nin soykırım üzerine kurulmuş bir devlet olduğu propagandası için vermiş Avustralya Hükümeti bu BEŞ MİLYON Türk Lirasını!


Türkçesi



Avustralya Hükümeti: "... iki monografi, üç toplu cilt, çeşitli makaleler ve bir sergi aracılığıyla yayınlanan bu Gelecek Bursu, İslamcılık ve aşırı milliyetçiliğin tarihsel analizini ve bilgisini önemli ölçüde geliştirmiştir; Ermeni soykırımı; Osmanlı Saltanat-Halifeliğinin düşüşü; ve Türk ulus devletinin temeli. 24-25 Nisan ise ANZAC ile Ermenilerin birbirine bağlayan ulusal bir anma anlamına geliyor."


Cengiz Özakıncı: Bunu Avustralya devleti diyor. Diyor ki: Biz Avustralya Devleti olarak ANZAKların 25 Nisan 1915 gününü Gelibolu'da işgal kuvveti olarak karaya çıkmalarıyla, Ermeni soykırımı propagandacılarının soykırım anma tarihi olarak belirledikleri 24 Nisan 1915'i ikisini birden Avustralya Devleti olarak anıyoruz, diyor bu kitapta! Burada bir devletle karşı karşıyayız, yazar burada bir araç. Devletin çalışması söz konusu. Finans 826 BİN Dolar, yazar Prof.Hans Kieser !





Tarihin Bilinmeyen Yüzü - Video link:

Levent Yıldız:

Son altı haftalardır Hans Lukas Kieser'in Cambridge Üniversitesince yayınlanan İngilizcesi "When Democracy Died" ve Türkçesi ("Demokrasi Öldüğünde / Kalıcı Lozan Barışı!") adıyla yayımlanan kitabını irdelemekteyiz. Çünkü: Cambridge Üniversitesinin bu yayınında, Milli Mücadelemize, Lozan'a ve Türk Devrimine yönelik pek çok suçlama ve iftira yer alıyor. 

Bu iddiaları, suçlamaları, yalanları, iftiraları tek tek ele alarak Akademik Dürüstlük ilkesine uygunluk açısından irdeleyen Cengiz Özakıncı:

* 30 Aralık 2023 günlü öğrencemizde: bu  yayınlarda Akademik dürüstlük ilkelerinin sistematik olarak çiğnendiğini saptadı.

* 6 Ocak 2024 günlü öğrencemizde: Lozan Barış Antlaşmasına yönelik suçlama, iftira ve saldırıların, başta Cambridge ve Oxford olmak üzere Yale, Harvard gibi dünyaca ünlü üniversitelerden eş zamanlı akademik yayınlarla bir kampanya olarak yürütüldüğünü belgelerle kanıtladı.

* 13 Ocak 2024 günlü öğrencemizde: Avrupa'da Mussolini Faşizmi ve Hitler Nazizminin Kemalizmi rol model aldıkları yalanını çürüttü.

* 20 Ocak 2024 günlü öğrencemizde: Kurtuluş savaşımızda Ermeni-Rum soykımı yapıldığı, Maraş'ta Ermeni soykırımı, Karadenizde Pontus Rum soykırımı yapıldığı yalanlarını çürüttü.

* 27 Ocak 2024 günlü öğrencemizde: Kurtuluş Savaşımızda ordumuzun İzmir'i yaktığı ve İzmir'de Ermeni Rum soykırımı yaptığı iftirasını belgelerle çürüttü.



Boas: "Araştırmalarını siyasi casusluk için bir kılıf olarak kullanan bir bilim adamı.... bilim adamı olarak sınıflandırılma hakkını kaybeder... Bilimi casusluk faaliyetlerine kılıf olarak kullanarak fuhuş yapmıştır." 


SB: Antropolog Franz Boas (1919) casus-bilim insanlarının yaptığı işe 'fuhuş-bilimi' demişti. Hans Lukas Kieser de bu tip "bilimciler"in sınıfına girer ve "müşteri" haklıdır diyerek "parayı verenin düdüğünü çalmış". Bu gibi sözde "bilimciler" de ana akım medyada parlatılır! / Casus Arkeologlar - Link


Ismarlama Tarih!
The author of "When Democracy Died" and "Talaat Pasha : Father of Modern Turkey" has written bespoke history and committed fraud in science.
Prof ! Hans Kieser is a prostitute of science !

Franz Boas:
"A scientist who uses his research as a cover for political spying forfeits the right to be classified as a scientist.... prostituted science by using it as a cover for their activities as spies." 



26 Temmuz 2018 Perşembe

Siyasal İslamcı İngiltere "Türk Laikliği"ne Karşı




Siyasal İslamcı İngiltere "Türk Laikliği"ne Karşı
Cengiz Özakıncı


Türk basınında Lozan Barış Antlaşması'na karşı propaganda 1945'te çok partili düzene geçilmesiyle başladı. İlk kez Cevat Rıfat Atilhan, Ağustos 1949'da yayımlanan "İslamı Saran Tehlike ve Siyonizm" adlı kitabında, İngiltere Başdelegesi Lord Curzon'un İstanbul Başhahamı Hayim Naum aracılığıyla, Lozan'daki Türk delegelerine; Türkiye'nin bağımsızlığı ancak Türklerin Müslümanlıktan vazgeçmesi koşuluyla tanınacaktır, diye haber gönderdiğini, Türk delegelerinin, Lozan'da bağımsızlığı, Lord Curzon'un önerisi doğrultusunda Müslümanlıktan vazgeçmek karşılığında elde ettiklerini ileri sürmüştür. (1)


Bu yalan, Necip Fazıl Kısakürek'in "Büyük Doğu" dergisinin 21 ve 28 Ekim 1949 ve 6 Ekim 1950 günlü sayılarında genişletilerek yayılmış; buradan 11 Kasım 1950'de Said Nursi'nin "Emirdağ Lahikası" kitabına aktarılmış; 22 Mayıs 1952'de gazeteye dönüşen "Büyük Doğu"da "Hayasız Mütlif" başlıklı yazıda yinelenmiş; Rauf Orbay'ın 1964'te ölümünden sonra, 1965'te Feridun Kandemir tarafından uydurulan hatıratına (2) sokulmuş; Ekim 1965'te Kadir Mısıroğlu'nun "Lozan Zafer mi Hezimet mi?" kitabının ilk cildinde yer almıştır. Müslümanları Lozan Barış Antlaşması'na düşman etmeyi amaçlayan bu yalan, günümüze dek 68 yıl boyunca pek çok gazete, dergi, kitap, radyo, televizyon vs. yayınları aracılığıyla milyonlarca yurttaşımıza gerçek diye benimsetilmiştir.


Oysa Lozan Konferansında İngiltere Türkiye'nin dinden vazgeçmesini önermediği gibi, tersine Aşağıda özetle aktardığımız Lozan Barış Konferansı tutanakları, İngiltere'nin laik hukuka geçmeye hazırlanan Türkiye'ye, Osmanlı din düzenini sürdürmeyi önerdiğini göstermektedir: 


Lozan'da İngiltere Başdelegesi Lord Curzon, Fatih Sultan Mehmet'in 1453'te İstanbul'u aldığında İslam hukukunun gereği olarak gayrimüslimlere tanıdığı adli ayrıcalıkların, kapitülasyonların, Osmanlı tarihi boyunca olduğu gibi, yeni Türkiye tarafından da aynen tanınmasını istemiş; (3) Türkiye'deki gayrimüslimlerin İslam hukuku gereği "vergi (bedel) karşılığı askerlik hizmetinden bağışık tutulmalarını" (4) "vergi ödemeye razı olmak koşuluyla, Küçük Asya'da Hıristiyan azınlıkların tüm olarak askerlik hizmetinin dışında bırakılmaları"nı istemiştir. (5)


Lord Curzon'un Osmanlı'daki İslam hukukunun yeni Türkiye'de aynen uygulanmasını isteyen sözleri, Lozan Barış Konferansı tutanaklarında şöyle yer almaktadır:


"Lord Curzon, İslam hukukunda da, Osmanlı İmparatorluğundaki Müslüman-olmayan toplulukların yararına, din ve öğretime ilişkin bir takım çok özel ayrıcalıkların bulunduğunu, Türk temsilci heyetine hatırlatmak istemektedir. Bu ayrıcalıkların kaldırılmaması ya da onların yerine daha önce yapılmış azınlık andlaşmaları hükümlerinde kabul edilmiş genel hakların konulmaması çok istenir bir şeydir. Lord Curzon, düşüncesini bir örnekle açıklamak için, Sultan Abdül Mecid'in 1839'da ilan ettiği ve Türkiye'de din topluluklarına daha önceleri tanınmış olan ayrıcalıkları yeniden doğrulayan ünlü Gülhane Hattı Hümayunu'nu belirtti. 1856 Pariş Andlaşmasından sonra, Berlin Andlaşmasının 67nci Maddesiyle yeniden belirtilen bu ayrıcalıkları garanti altına alan yeni bir Hattı Hümayun ilan edilmiştir. Son olarak, azınlıkların yararlandıkları ayrıcalıkları garanti altına alan 1876 Anayasası vardır. (...) Lord Curzon, azınlıklara verilecek garantiler bütünü içine alınmak amacıyla, İslam hukukunun bu hükümlerine alt komisyonun dikkatini özel olarak çekmek istemektedir." (6)


Lozan tutanaklarında Yunan Temsilci Heyeti de "Rumlara verilmiş hakların tanınması, fethedenle fethedilmiş ulus arasındaki din ayrılığından doğmaktaydı. Türk devletinde, aile hukuku yalnız şeriatla -din hukukuyla- yönetildiğinden, İslam hukukunu Hıristiyanlara uygulamak mümkün değildir." (7) diyor ve yeni Türkiye'nin de tıpkı Osmanlı devleti gibi İslam şeriatıyla yönetilmesi nedeniyle, gayri müslimlere İslam şeriatının gereği olarak verilmiş olan ayrıcalıkların sürdürülmesini istiyordu. 


Türk Temsilci Heyetinden Münir Bey "Türkiye hükümeti yakında çağdaş yasalar hazırlamak niyetindedir. (...) Türkiye hükümeti, bu eski kurallar yerine, ayırım yapmaksızın, hem Müslümanlara hem de Müslüman olmayanlara uygulanacak kurallar koymağı düşünmektedir." (8) diyerek, gayrimüslimlere devlet içinde devlet demek olan hukuk vs. ayrıcalıkların verilmeyeceğini duyurmuştu.


Fransız Temsilci Heyetinden uzman hukukçu Henri Fromageot; "Evlenme yaşı konusunda Hıristiyan gelenekleri 16 yaşında olmayı öngörürken, Türk kanununda 10 yaşında olma öngörülmektedir. Örneğin böyle bir sorunun (Müslümana ve Hıristiyan'a tek kanun konulduğunda) nasıl aydınlatılabileceğini anlayamıyorum" (9) diyordu.


İngiliz Temsilci Heyetinden Sir Andrew Ryan; "Türk Temsilci Heyeti'nin (...) tümüyle laik çağdaş ilkelere dayanan yeni yasalar, din ayırımı yapmaksızın herkese uygulanacaktır" açıklamasına şiddetle karşı çıkarak; "Ayırım yapılmaksızın hem Müslümanlara hem de Hıristiyanlara uygulanabilecek herhangi bir ilke bilmediğini; Türk Temsilci Heyetinin, başka hiç bir Devlette bulunmayan bir durum yaratmağa çalıştığını; sömürgelerinde Müslüman uyrukları olan İngiliz İmparatorluğu, Fransa ve İtalya gibi Avrupa Devletlerinin bu uyruklarını, kendi dinlerine özgü kanunların uygulanmasından yoksun bırakma yoluna hiç bir zaman gitmediklerini" (10) söylemiş; Türk hükümetinin hangi dinden olursa olsun her yurttaşa uygulanacak tek laik yasa hazırlamasına karşı çıkmıştı.


Türk Temsilci Heyeti'nden Rıza Nur Bey; "Hükümetinin salt dünya işleri niteliğinde bir temele dayanan yeni yasalar çıkarma niyetinde olduğunu" (11) vurgulayınca, İngiliz Temsilci Sir Andrew Ryan; "hem Müslümanlara hem de Müslüman olmayanlara aynı kanunun uygulanmasında bir yarar görmediğini söyledi. Böyle bir tedbir, Müslümanlar kadar Hıristiyanları da, kendi özel göreneklerinin uygulanmasından yoksun bırakma sonucunu doğuracaktır. Bu ise, azınlıkların göreneklerine saygı gösterilmesini isteyen andlaşmaların özüne aykırıdır. Hindistan'da uygulanan İngiliz politikası bu ilkenin bir örneğidir." (12) dedi.


Buna karşılık "çeşitli ulusal topluluklarla çeşitli dinlerin bir arada yaşadıkları Avrupa ülkelerinde, yurttaşlar kanununun [medeni kanunun] çeşitli dinsel yasalara uygun düşme kaygısında olmadığını" belirten Münir Bey; "bütün Avrupa ülkelerinde Museviler vardır; fakat bu ülkelerden hiç birinin kanunları, Musevilik yasalarına uyma kaygısında değildir. (...) böyle (her cemaate ayrı hukuk ayrıcalığı tanımak) özellikle, Türk Hükümetinin çağdaş hukukun ilkelerine dayalı (laik) bir kanun çıkartmaya hazırlandığı bir sırada mümkün değildir." (13) diyecekti.


İtalya Temsilciler Heyeti'nden Giulio Cesare Montagna da İngiltere ve Yunan temsilcileri gibi, yeni Türkiye'nin Osmanlı din düzenini bırakıp laik hukuka geçmesine karşı çıkıyordu. Hıristiyan Müslüman Musevi vs. din ayrımı "yapmaksızın bütün Türk uyruklarına uygulanabilecek genel bir kanun çıkartmanın mümkün olmadığını düşünmekteydi. Batı ülkeleri örneği geçerli değildir" diyordu; "gerçekten bu ülkeler ulusal özellik bakımından olduğu kadar, dil, soy ve din bakımından da türdeştirler. Azınlıkların büyük kütleler halinde bulunduğu Türkiye'nin durumu böyle değildir. Herkese aynı ilkeleri uygulamak istemekle, Türk hükümeti, ayırım göstermeksizin herkesi gücendirmek ve herkese haksızlık yapmak tehlikesiyle karşılaşır. Üstelik, Müslümanlar arasında yürürlükte olan görenekler, Hıristiyanlar arasında yürürlükte olan göreneklerden özü bakımından farklıdırlar; çünkü, bunlar, herşeyi ile, hatta bir takım fizyolojik başkalıklarla bile ayrı olan halkların, yüzyıllardır süre giden alışkanlıklarının ürünüdürler. Gerçekten Batı yurttaşlar hukukunun [medeni hukukunun] ilkelerine uygun davranmış olmak üzere, 10 yaşında evlenebilen bir Müslüman kadının, meşru bir evlenme yapabilmesi için 18 yaşına kadar bekletilmesi, mantığa aykırı görünmektedir." (14) sözleriyle, Türk delegelerin laik hukuka geçiş açıklamalarına karşı çıkıyordu.


Rıza Nur Bey; "Türk Hükümetinin hazırlamak istediği laik yasalardan" (15) söz edince, Yunan Temsilci Heyeti'nden Demetrios Caclamanos buna karşı çıkarak, yeni Türkiye'nin İslam yasalarıyla yönetilmesini ve bunun bir gereği olarak da Türkiye'deki gayrimüslim Rumlara tıpkı Osmanlı din düzeninde olduğu gibi devlet içinde devlet niteliğinde hukuk ayrıcalıkları tanınmasını savunacaktı. Caclamanos: "Türk Hükümetine dilediği gibi kanun koyma hakkı tanınırsa, azınlıkların göreneklerine saygı gösterme ilkesinin özü bakımından sarsılmış olacağını düşünmektedir. (...) (Osmanlı devletinin 25 Ekim 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi-) 9 yaşını dolduran kadınların evlenmelerine izin vermektedir. Bu konularda Müslüman görenekleriyle Hıristiyan görenekleri arasında ayrılıklar öylesine derindir ki, kendisi, ayırım yapmaksızın herkesin isteğini yerine getirebilecek yasalar düşünmenin imkânsız olduğu görüşündedir." (16)


Münir Bey; "Caclamanos'un belirttiği hükümler (Osmanlı devletinin 25 Ekim 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi) dinsel bir niteliktedir. Fakat (...) bu yasalar yerine, tümüyle çağdaş yasalar konulacaktır. Türk Temsilci Heyeti, (hangi dinden olursa olsun) herkese uygulanabilir bir kanun hazırlamanın imkansız olmadığını düşünmekten vazgeçmemektedir." (17)


İngiliz Temsilci Heyetinden Sir Harold Rumbold, "İngiliz Hükümetinin, ayırım yapmaksızın, Hindistan'da yaşayan herkese uygulanabilecek bir kanun çıkartmanın imkansız olduğunu belirtti." (18)


Münir Bey, "Bu kanıtın geçerli olduğunu sanmam; çünkü Hindistan bir sömürgeden başka bir şey değildir; Hindistan'ın durumu Türkiye'nin durumuyla karşılaştırılamaz." dedi.


Yukarıda özetle aktardığımız Lozan Barış Konferansı tutanaklarında görüleceği üzere: İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan delegeleri, yeni Türkiye'ye, gayrimüslimlere devlet içinde devlet konumu sağlayan Osmanlı/İslam hukuk düzenini aynen sürdürmeyi önermişlerdir. Türkiye ise bu önerileri reddetmiş, gayrimüslimlere ayrı hukukla devlet içinde devlet ayrıcalığı tanıyan Osmanlı din anlayışını bırakıp, hangi dinden olursa olsun ayırımsız bütün yurttaşlara uygulanacak çağcıl bir laik hukuk düzeni kuracağını açıklamıştır. 


Lozan Barış Konferansı tutanakları, 68 yıldır milyonlarca yurttaşımıza gerçek diye belletilen "Laiklik Türkiye'ye Lozan'da İngilizlerce dayatılmıştır; hilafet Lozan'da İngilizlerin isteğiyle kaldırılmıştır" gibi sözlerin tümüyle uydurma olduğunu kanıtlamaktadır. 




Bütün Dünya, 11/2017 - PDF
Kaynakça:
1- Cevat Rıfat Atilhan," İslamı Saran Tehlike ve Siyonizm", Cemal Azmi matbaası, İstanbul, s.175, 176. 
2- Feridun Kandemir, 'Hatıraları ve Söyleyemedikleriyle Rauf Orbay" Sinan Matbaası, İstanbul 1965. 
3- "Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar Belgeler", Çeviren: Seha L. Meray, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1970. 31.12.1922 Çarşamba Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s.213. 
4- a.g.e. 31.12.1922 Çarşamba Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s.217. 
5- a.g.e. 14.12.1922 Perşembe Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s.224. 
6- a.g.e. 14.12.1922 Perşembe Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s.224. 
7- a.g.e. 26.12.1922 Salı Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s. 338. 
8- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2. s.229. 
9- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.228 
10- a.g.e. 30. 12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.230 
11- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.231 
12- a.g.e. 30.12. 1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.231 
13- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.231
14- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.231-232 
15- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.232 
16- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.232 
17- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.232 
18- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.232





Cengiz Özakıncı (25.07.2018)

"ATATÜRK, 1923'te Fransa hükümetinin SECRET (gizli) damgasıyla yayımladığı Lozan Barış Konferansı Tutanaklarını Türk halkından GİZLİ tutmamış, DERHAL TÜRKÇE'YE ÇEVİRTMİŞ ve 1924'TE TAM METİN OLARAK ÇOĞALTIP YAYMIŞTIR. Yobazın "Lozan'da GİZLİ madde" iddiaları uydurmadır, yalandır.



Lozan Barış Konferansı'nın SECRET (Gizli) damgalı 1923 Fransa basımı tutanaklarını uzun süre aradım. Onu bir kütüphanede bulduğumda bu haldeydi: "GİZLİ" damgalı tutanaklar 1968'de Türkiye'de Dışişleri Bakanlığımızca S.L.Meray'ın çevirisi ve İ.İnönü'nün sunumuyla yayınlanmıştır."

Lozan (Lausanne) Barış Konferansı'nın 1923 Gizli Damgalı Fransızca Tutanakları (link):
PROTOCOLES DES SÉANCES PLÉNIÈRES DE LA CONFÉRENCE




24 Temmuz 2016 Pazar

TÜRKLERİN ZAFERİ: LOZAN






Lozan, 1912-1922 yılları arasındaki 10 yıllık aralıksız savaşa son veren barış antlaşmasıdır. Bu 10 yıl içinde Osmanlı Devleti bütün Rumeli'yi ve Arap illerini kaybetmiştir. Osmanlı sadece Rumeli'de 170 bin kilometrekare toprak kaybetmiştir. Adriyatik'ten Edirne'ye kadar Osmanlı Rumelisi'ndeki Müslüman-Türk nüfus techir ve katliamla, yokluk ve yoksullukla Anadolu'ya göç etmek zorunda kalmıştır. 

Bu 10 yıllık savaş sırasında yaklaşık 5 milyon Müslüman cephedeki veya cephe gerisindeki çarpışmalarda ve göç yollarında açlıktan, salgın hastalıklardan hayatını kaybetmiştir. Bu 10 yıllık savaşın sonunda Cumhuriyet Türkiyesi'ndeki 15 milyon nüfusun 1 milyonu topal, çolak, kör ve sakat kalmıştır. Bu 10 yıllık savaşın sonunda Anadolu insanının yiyecek ekmeği, çayına koyacak şekeri, giyecek elbisesi yoktur. Kısacası bu 10 yıllık savaşın ardından barışa susamış bir ülke vardır.









İsmet Paşa, 1923'te Lozan'a giderken aklı başında herkes; analar, babalar, çocuklar, kadınlar, askerler, komutanlar, aydınlar, milletvekilleri, herkes açıkça söylemese bile "ne pahasına olursa olsun barış", hatta mümkünse "sürekli bir barış" için gizli açık dua etmiştir.


Osmanlı Devleti'nin 1699 Karlofça Antlaşması'yla başlayan büyük toprak kayıpları tam 224 yıl sonra 1923 Lozan Antlaşması'yla son bulmuştur.


10 yıllık savaş döneminin ardından bugün itibariyle (2015) 92 yıllık [2016-93 yıllık-SB] kesintisiz barış sağlayan dünyadaki tek anlaşma Lozan'dır.


"Tarihimizde, hatta dünya tarihinde doksan yıl devam etmiş bir barış dönemi yoktur. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra imzalanan antlaşmalardan hiçbiri geçerliliğini koruyamadı ve İkinci Dünya Savaşı ile hepsi tarihe karıştı. Sadece Lozan Antlaşması hala yürürlüktedir." (789)


ATATÜRK, Lozan'da sadece 1.Dünya Savaşı'nın veya Kurtuluş Savaşı'nın değil, 300-400 senelik birikmiş hesapların görüldüğünü düşünmektedir. 19 Ocak 1923'te İzmit'te halka şöyle seslenmiştir:


"Lozan Konferansı, düne ve bugüne ait, üç seneye, dört seneye ait hesapların halli ve neticeye bağlanmasıyla meşgul olmakta değildir. Belki üç yüz, dört yüz senelik birçok birikmiş ve yoğunlaşmış hesapların görülmesiyle meşguldür. Dolayısıyla bu kadar derin ve bu kadar karışık ve bu kadar kirli hesapların az zamanda içinden çıkmak o kadar kolay değildir."


Sevr'in üç mimarından biri İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon'dur. Türklerin İstanbul'dan atılması fikri de ona aittir. 7 Ocak 1920 tarihli İngiliz kabine toplantısında Türklerin İstanbul2dan çıakrılıp Konya merkezli küçük bir Asya devleti haline getirilmesi projesi görüşülmüştür. İşte Lozan'da İsmet Paşa'nın karşısına çıkıp Kurtuluş Savaşı'nı görmezden gelerek sürekli Sevr hayali gören Lord Curzon budur.


Lozan Konferansı, Müttefiklerin özellikle kapitülasyonların kaldırılmasını kabul etmemeleri üzerine 3 ay kadar sonra, 4 Şubat'ta kesilmiş, İngiliz delgasyonu 5 Şubat'ta Lozan'dan ayrılmıştır. Bunun üzerine Ankara'da Atatürk harekete geçmiştir. Müttefiklere, Türkiye'nin TAM BAĞIMSIZLIĞA ne kadar büyük önem verdiğini göstermek için üç önemli hamle yapmıştır.


1- Türk ordusuna "hazır ol" emri vermiştir.
2- İzmir Limanı'nda demirli Fransız savaş gemilerini kovmuş ve İzmir Limanı'nı 1000 tondan büyük yabancı savaş gemilerine kapatmıştır.
3- Ekonomik bağımsızlığa verdiği önemin altını çizmek için İzmir İktisat Kongresi'ni düzenlemiştir.


Türkiye'nin "Barış istiyoruz, ama gerekirse savaşmaya da hazırız" şeklinde özetlenebilecek kararlı tavrından sonra, Müttefikler Lozan Konferansı'nın devam etmesine karar vermiştir. 23 Nisan 1923'te başlayan ikinci dönem görüşmeleri 24 Temmuz 1923'te Lozan Antlaşması'nın imzalanmasıyla son bulmuştur.


- "Lozan'da onursu bir barış imzaladık. Bu İngiltere'nin şimdiye dek imzalamış olduğu antlaşmaların en uğursuzu, en mutsuzu ve en kötüsüdür." İngiliz Sir Andrew Ryan


- "Hilal'in Haç'a büyük bir darbesi" Fransız Eclair Gazetesi, 1924


- "Türkiye'nin ilk kez Batılı bir devlet olarak kabul gördüğü..." Fransız Ecole de National


- "Lozan'da Hıristiyan medeniyeti çarmıha gerilmiştir." ABD, James Gerard


- "Lozan Antlaşması, yüzyıldan fazla süredir, İngiliz diplomasisinin ilk göze çarpan başarısılığıdır. Neticede Lozan Antlaşması, Türkiye'yi yaka paça Avrupa'dan atmak yerine, Avrupa'yı Türkiye'den atmıştır." Time dergisi, 14 Nisan 1924


- "Lozan'ın manzarasının Avrupa diplomasisinde eşi yoktur. Türkiye, Müttefikleri yenilgiye uğratarak onları moral açısından aşağılamıştır. Lozan barışı, Avrupa'nın moral çöküntüsünün yazılı bir belgesi olacaktır. Antlaşma, Helen ulusunun yüce düşüşünün mersiyesidir." Yunan Patris Gazetesi


- "Lozan bir Türk Zaferi'dir." Hollanda basını


- "Türkiye, başlıca amacı olan egemenliğe sahip yönetim sistemini elde etmeyi başarmıştır" İtalyan Corriera Della Sera


- "Lozan'da Müttefikler Türk ulusçularının yaklaşık olarak tüm taleplerine boyun eğdiler. Dünya şaşılacak bir manzarayla karşılaşmıştır. Yenilgiye uğratılmış ve görünürde yıkılmış olan bir ulus, yıkıntıların üzerinden yükselerek kesinlikle eşit koşullar içerisinde dünyanın en yüce uluslarının önüne çıakrak 1.Dünya Savaşı'nın aşağılamış olan mızafferlerinden hemen hemen her ulusal dileğini kazanmıştır..." İngiliz tarihçi Arnold J.Toynbee


"Lozan Antlaşması'ndaki hükümleri, öbür barış önerisiyle daha çok karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir yok etme girişiminin yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal utku yapıtıdır." Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK


Önsözünde "Kurtuluş Savaşı", girişinde "Mudanya Mütarekesi" yazan, sonsözü "Bağımsız Türkiye" olan dünyanın en uzun süreli kalıcı barışının adıdır LOZAN... Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler... Ruhları şad olsun...



Sinan Meydan
Yalanlara, Çarpıtmalara, İftiralara PANZEHİR
Gerçeğe Çağrı, 2015, kitabından
(789) Taha Akyol, Bilinmeyen Lozan,2014








"Gentlemen, 
I don't think it is necessary any further to compare the principles underlying the Lausanne Peace Treaty with other proposals for peace. This treaty, is a document declaring that all efforts, prepared over centuries, and thought to have been accomplished through the Sevres Treaty to crush the Turkish nation have been in vain.  
It is a diplomatic victory unheard of in the Ottoman history!"

Mustafa Kemal Atatürk
The Great Speech, 1927







VE DAHA NİCE YILLARA
LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI





22 Nisan 2016 Cuma

Katil Devlette Azınlık Olmak!




Masada azınlık olmamız mı konuşuluyor


BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide’nin geçen hafta Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schultz’un adaya yapacağı ziyaret ile ilgili yaptığı açıklama, müzakerelerde ipin ucunun kaçtığını, gidişatın da farklı bir yöne doğru olduğunu göstermekte. (Cyprus Mail, 26 Mart 2016)


Eide’nin 26 Mart 2916 günü Cyprus Mail’de yayınlanan açıklamasını okuyunca “eşit ortaklık temelinde”  bir anlaşma değil, Kıbrıslı Türklere azınlık hakları verecek bir anlaşma içinde olduklarını ayan beyan görüyoruz. Eide’nin açıklaması aynen aşağıdaki gibi. Ne bir eksik, ne bir fazla…

“I think that one of the very significant achievements in this round of talks is that both sides have embraced and strongly underlined the importance of making this a genuinely European solution,” Eide said. This, he added was good for both sides because there were many aspects to the European set of principles and values that protect the group which is not the majority.”


Değindiği konuya göre, bu cümlenin çevirisi de benim İngilizce bilgime göre en yakın şekli ile şöyle;

“Benim düşünceme göre, görüşmelerin bu turunda, çok önemli kazanımlardan bir tanesi de her iki tarafın bunu benimsemesi ve bunu gerçek bir Avrupalı çözüm yapmanın öneminin altını güçlü bir şekilde çizmeleridir. Bu, her iki taraf için de iyi oldu çünkü, çoğunluk olmayan grubu (toplumu) koruyan Avrupa’nın prensipler kümesinin ve değerlerinin bir çok yönü bulunmaktaydı.”



Bu açıklamasında Eide, açık ve net olarak “Görüşmelerden, her iki taraftan ve Azınlıkları koruyan Avrupa’nın prensiplerinden ve değerlerinin çok yönlü olduğundan” bahsetmektedir.


Eide, İsrail-Filistin görüşmelerinin ara bulucusu olmadığına göre, değindiği “görüşmeler” Kıbrıs Türk ve Rum tarafının yaptığı görüşmeler, “her iki taraf” dediği görüşme masasına oturan Kıbrıslı Türklerin ve Rumların liderleri ve müzakere heyeti, olduğu kesin de, “Çoğunluk olmayan grup” dediği kim acaba.


Aklıma, adada yaşamlarını sürdüren Kıbrıs Rum toplumu ve Kıbrıs Türk toplumu gelmekte ama bu güne değin hiçbir anlaşmada, görüşmede veya da planda Kıbrıslı Türkler “Azınlık” olarak tanımlanmadı.


Kıbrıslı Türklerin BM gözetimi ve himayesinde yapılan görüşmelerdeki statüsü “Eşit siyasi haklara sahip, oluşacak ortak devletin neşet edeceği iki halktan bir tanesi” olduğudur. Ne bağımsız bir devlet olan “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”, ne de oluşacak devletin Kıbrıslı Türk ortakları veya da Kıbrıs Türk oluşturucu devleti “Azınlık” statüsünde değildir. Hiçbir zaman da “Azınlık “statüsünde olmayacaktır.


Eğer Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schultz’un Kıbrıs adasına yapacağı ziyaret nedeni ile BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide’nin yaptığı açıklamanın içinde “Çoğunluk olmayan grubu koruyan Avrupa Birliğinin prensipleri ve değerleri” cümlesi yer alıyorsa ve de “Azınlık” konusuna değiniliyorsa, “Azınlık olma statüsü ve azınlık hakları” müzakerelerde tartışılıyor -Kıbrıslı Türkleri de “Azınlık statüsüne indirgemek” çalışmaları da inceden inceye başlamış- demektir.  (Rumların 4’te 1 oranını koruma ısrarından bunu anlamamız gerekirdi.)


KKTC Cumhurbaşkanı ve Müzakere heyeti, kapalı kapılar ardında Avrupa Birliği normları içinde Kıbrıslı Türklere “Azınlık” statüsünü layık görüp, bu doğrultuda görüşmeleri sürdürüyorlarsa tarihi ve Kıbrıslı Türklerin yok oluşuna neden olacak bir hata yapıyorlar demektir.


Hiçbir zaman ve hiçbir koşulda, bu ada üzerinde Kıbrıslı Türkler, aynen Batı Trakya’da olduğu gibi “Ayrıcalıklı Azınlık” statüsünde bir toplum düzeyine indirgenemeyecektir. 1950’li yılların güçsüz Türkiye’si döneminde bile, Kıbrıs adasındaki kurulacak yeni devlette “siyasi eşitliğe sahip oluşturucu toplum” hakkını elde etmiş Kıbrıslı Türkler, günümüzde bölgenin lideri olan Türkiye döneminde asla “azınlık statüsünde hakları olan bir toplum” olmayacaktır…



Prof.Dr.Ata ATUN
4 Nisan 2016





Katil Devlette azınlık olmak


1 Nisan 1955 tarihinde özellikle Kıbrıs adasını Yunanistan’a ilhak etmek için, dönemin Başpiskoposu Makarios ve Kıbrıs kökenli Yunan Ordusu Albayı Yorgos Grivas tarafından kurulan EOKA, -Türkçe okunuşu: Ethniki Organosis Kyprion Agoniston, Türkçe manası: Kıbrıslıların Millî Mücadele Örgütü-, 1974 yılına dek adadaki Kıbrıslı Türklere yönelik temizlik harekatı çerçevesinde toplam 689 kardeşimizi şehit etti, 493 kardeşimizi de ortadan kaldırarak yok etti. Naaşlarını bulabildiğimiz bu kardeşlerimiz, neredeyse yarım asır sonra devlet töreni ile şehitliklerimize gömülmekteler, dualarımız ve şükranlarımız ile birlikte.


EOKA faaliyete geçtikten sonra, belirtilen seneler içinde aşağıdaki listede belirtilen sayılar kadar silahsız ve masum kardeşimizi, yollardan, evlerinden, tarlalarından, işyerlerinden ve benzeri yerlerden toplayarak şehit ettiler.


1956 yılında 14 şehit,
1957 yılında 9 şehit
1958 yılında 85 şehit
1959 yılında 1 şehit
1960 yılında 2 şehit,
1961 yılında 3 şehit,
1962 yılında 3 şehit,
1963 yılında 139 şehit (sadece 1 hafta içinde)
1964 yılında 270 şehit,
1965 yılında 22 şehit,
1966 yılında 20 şehit,
1967 yılında 91 şehit,
1968 yılında 6 şehit,
1969 yılında 3 şehit,
1970 yılında 3 şehit,
1972 yılında 8 şehit,
1973 yılında 3 şehit,
1974-75 yılında 321 şehit,
1956-1974 yılları arasında da 493 kayıp.


Toplam olarak 1298 sivil kardeşimizin, sadece ve sadece Türk oldukları için hayatlarına son vermiştir, eli kanlı EOKA örgütü ve Makarios yönetimindeki Kıbrıs Rum Yönetimi, Mart 1964 tarihinde aldığı kararla kurulan Rum Milli Muhafız Ordusu (RMMO).



Rumlar tarafından kahpece ve kalleşçe şehit edilen bu kardeşlerimizin;

200 tanesi çocuktur,
268 tanesi 46 yaş üzeri erkeklerdir,
124 tanesi kadınlarımızdır,
706 tanesi de genç erkeklerimizdir.



Adı “Kıbrıs Rum Yönetimi” olan bu katil devlet, devlet olmanın tüm olanaklarını kullanarak özellikle resmi yollardan 1963-1974 yılları arasında her tür silahı, adada yaşamlarını sürdüren Kıbrıslı Türkleri yok etmek için, işine geldiği zaman yasal yollardan, işine gelmediği zaman da yasal olmayan yollardan Kıbrıs adasına ithal etmiş ve Kıbrıslı Türkleri imha etmek için acımadan kullanmıştır.


1964 yılında Brezilya’dan ve Çekoslavakya’dan sonraki yıllarda da Rusya’dan aracılar ve Mısır devleti kanalı ile her tür mermi atan silahı, her tür roket atarı, zırhlı piyade taşıyıcıları, tankları, topları ve savaş kazanmak için gerekli olan her tür silahı adaya ithal etmiş ve Kıbrıslı Türklere karşı kullanmıştır…


Adı “Kıbrıs Rum Yönetimi” olan bu katil devlet, devlet olmanın tüm olanaklarını kullanarak özellikle resmi yollardan 1963-1974 yılları arasında her tür silahı, adada yaşamlarını sürdüren Kıbrıslı Türkleri yok etmek için, işine geldiği zaman yasal yollardan, işine gelmediği zaman da yasal olmayan yollardan Kıbrıs adasına ithal etti ve Kıbrıslı Türkleri imha etmek için acımadan kullandı.


Avrupa Birliğini arkasına aldığı düşüncesi ile kendisini dağların kralı sanan Kıbrıs Rum Yönetimi başkanı Nikos Anastasiadis, müzakereler devam ederken ferman üstüne ferman yayınlıyor, isteklerini de sıralıyor.


Anastasiadis’in isteği, son 48 yılda oluşmuş BM’nin “Siyaseten eşit haklara sahip,  iki toplumlu ve iki bölgeli, egemenliği Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türklerden eşit olarak neşet edecek,  iki kurucu devletten oluşan Federal Cumhuriyet” Federal Kıbrıs Cumhuriyeti tanımından kaçmak ve bunun yerine de “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki bölgeli iki toplumlu tek egemenliği, tek uluslararası temsiliyeti ve tek vatandaşlığı olan federasyona evirilmesi (dönüşmesi)”ni kabul ettirmek.


Bu konuda üyesi olduğu AB’de müthiş bir lobicilik faaliyeti yürütmekte. Maalesef, bu girişimlerinin meyvelerini almaya başladı denilebilir.


Anastasiadis’e göre hem müzakerelerin sonunda kurulacak Federal devlet mevcut katil “Kıbrıs Rum Yönetimi”nin federasyona evirilmesi olacak, hem de Kıbrıslı Türkler bu federal yapı içinde “Ayrıcalıklı Azınlık” statüsüne sahip olacak!


Anastasiadis ve yandaşı ülkeler öyle isteyedursun, Kıbrıslı Türklerin büyük bir çoğunluğunun, çok değil daha 40 sene evvelsine kadar kendilerini Kıbrıs adasından yok etmek için yasal veya yasal olmayan yollardan Kıbrıs adasına silah ithal etmiş, Yunanistan’dan gizli gizli asker getirtmiş ve Kıbrıslı Türklere kanlı saldırılar düzenlemiş olan bu katil devletin şemsiyesi altına girmeye ve “ayrıcalıklı azınlık” olarak yaşamaya hiçbir niyeti yok.


Aramızda, geçmişi masum Türkleri öldürmekle kirlenmiş Kıbrıs Rum Yönetimi altında “ayrıcalıklı azınlık” statüsünde yaşamak isteyen varsa, şimdiden gidebilir, dönüşüme ya da evrimleşmeye de şimdiden başlayabilir. (Anastasiadis’in adada yaşamlarını sürdüren Türklerin sayısını dört’e bir oranında kısıtlamak istemesindeki kirli amacının da ne olduğu net bir şekilde belli oluyor zaten.)


Anastasiadis’in istekleri kabul edilmezse, istediği şekilde katil Kıbrıs Rum Yönetiminin Federal Devlete evrimleşmesi gerçekleşmezse ve de Kıbrıslı Türkler “Ayrıcalıklı Azınlık” statüsüne indirgenmezse, masadan kalkacakmış.


Cehenneme kadar yolu var “katil devletin başı” Anastasiadis’in.


Şundan eminim ki, Kıbrıslı Türkler hiçbir zaman katil bir devletin şemsiyesi altına azınlık olarak girmeyi kabul etmeyecektir.



Prof.Dr.Ata ATUN 
17 Nisan 2016, kendi sitesinden







Ayrıcalıklı azınlık olmak


Dimetoka, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Anlaşması ile Yunanistan’a bırakılan, Türkiye sınırına 12 kilometre mesafede, Sofulu’nun 20, Dedeağaç’ın 90 kilometre kuzeyinde, Evros (Meriç) ilinin (Nomos) sınırları içinden geçen Kızıl Çay’ın içerisinden geçtiği bir ilçe. 1361 yılından 1923 yılına kadar toplam 562 yıl Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yer alan bu ilçe, o gün bu gündür Yunanistan sınırları içinde.


Nüfusu 9 bin civarında olup sakinlerinin büyük bir kısmı Türk ve Müslüman. Lozan Anlaşmasına göre ilçede yaşayanların statüleri azınlık, daha doğrusu Müslüman azınlık. Yunanistan hükümeti herhangi bir şekilde ve yerde Türk kelimesinin kullanılmasını asla kabul etmediği için tanımlamaları Müslüman olarak geçiyor.


Bu güzel Osmanlı ilçesinde bir da camimiz var. Adı Çelebi Sultan Mehmed I Camii veya da Bayezid Mehmed I Camii. Osmanlı padişahı I. Murad, Edirne’de Eski Saray inşa edilirken 5 yıl burada kalmış, oğlu Yıldırım Bayezid burada doğmuş. Önemli bir Osmanlı mimari eseri olan Çelebi Sultan Mehmet Camisi, -ki bazı yerliler Dimetoka Beyazıt Camisi de denmektedir- bu dönemde inşa edilmiştir. Şu an Bakımsız ve son derece kötü durumdadır, Çelebi Sultan Mehmet, nam-ı diğer Dimetoka Beyazıt Camisi.


24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Anlaşmasına göre azınlık statüsüne dahil edilen Dimetokalı Türklerin neredeyse hiçbir hakları yoktur. Dolaşımları, iş bulma imkanları, iş kurma olanakları, ev, bina, işyeri, atölye ve benzeri bina yapmaları yasaktır. 1 Ocak 1981 tarihinde Yunanistan’ın AB’ye girmesi ile her tür insani hakka sahip olacaklarını zanneden Dimetokalılar süreç içinde hiçbir hakka sahip olamayacaklarının farkına vardılar. Ayırımcılık ve zulüm o denli büyük boyuttaydı ki, otomobil ehliyeti olana traktör ehliyeti verilmemekteydi sırf toprakla uğraşamasın diye, traktör ehliyeti olana da otomobil ehliyeti verilmemekteydi, çiftçilikten başka bir iş yapamasın diye.


Konun özü aslında Çelebi Sultan Mehmet Camisi nam-ı diğer Dimetoka Beyazıt Camisi. Dimetoka’daki bu camimiz gerçekten de dökülüyor vaziyette. Yunanistan hükümeti, Lozan Anlaşmasına göre azınlık statüsüne indirgemiş Müslümanların bu camiyi tamir etmesine, bakım yapmasına izni yok. Caminin 2 şerefeli bir minaresi var ama minarenin külahı da bulunmamakta. Yunanistan hükümeti külahın yapılmasına da izin vermiyor. Doğal olarak da Külah olmayınca “Alemi” ve Alem’in en uç kısmında, göğe bakan bir şekilde yerleştirilen Müslümanlığın simgesi olan “Hilal”i de bulunmamakta bu camimizin.


Tüm bunlara ilaveten bu camimizden “Ezan” okunmasına da izni yok, anlı şanlı ve insan haklarına son derece saygılı olduğunu iddia eden, kendi gözündeki merteği göremeyen ama Türkiye’nin gözündeki çapağı görebilmek için fago (büyüteç) kullanan Avrupa Birliğinin ve onun ayrıcalıklı üyesi Yunanistan hükümetinin.


İşte azınlık olmak böyle bir şey.


Rum Yönetimi başkanı Anastasiadis, Yunanistan, Avrupa Birliği ve de BM Genel Sekreterinin Kıbrıs Özel Danışmanı Eide de, bizler Kıbrıslı Türklere “Ayrıcalıklı Azınlık” statüsünü uygun görmekteler. Eide de artık açıklamalarında “Çoğunluk olmayan Toplumlara Avrupa Birliği’nin tanıdığı ayrıcalıklardan” bahsetmeye başladı son bir aydır.  Bizleri azınlık statüsüne düşürmek için perde arkasında çok çalışıyorlar anlaşılan…


Hiçbir zaman ve hiçbir koşulda “Azınlık” veya da nam-ı diğerle kandırmaca isimli “Ayrıcalıklı Azınlık” olmayı kabul etmeyecektir Kıbrıs Türk halkı.


Biz şehitlerimizi, evlerimizi, köylerimizi, tarlalarımızı, zahiremizi, hayvanlarımızı ve de en önemlisi geleceğimizi “Azınlık” veya da “Ayrıcalıklı azınlık” olmak için vermedik…



Prof.Dr.Ata ATUN
22 Nisan 2016



















Ege Denizi Isınıyor!...




AKP iktidarı Ege Denizi’ni tamamen Yunanistan’a terk etti. Yunanistan Cumhurbaşkanı/Başkomutanı, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları hiçbir engelle karşılaşmadan Türk topraklarına girip çıkıyor. İşgale meşruiyet kazandırmaya çalışan Yunanistan, 8 Aralık 2015’te Hollanda Savunma Bakanı ile Hollanda Göçmen Bakanını da Aydın’ın Eşek ve Bulamaç adalarına getirdi.


Adeta tek kale maç yapıyor Yunanistan, Ege Denizi’nde…Gerçekleri avaz avaz, tekrar tekrar bağırmaya devam edeceğiz. Bitemeyen skandal ötesi durumlara bir yenisi daha eklendi;


11 Nisan 2016’da, Midilli Adası’nın Kuzeydoğusunda, Ayvalık bölgesinde ve Türk hava sahasında uçan 2 Türk F-4 savaş uçağına ve 1 Türk KC-135 tanker uçağına, Yunan savaş uçakları tarafından önleme (it dalaşı) yapıldı. Haberi Yunanistan Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesi duyuruyor. Bakın nasıl?..


Haberlere göre; 11, 12, 13 ve 14 Nisan 2016 tarihlerinde, Türk adalarının üzerinden ve Türk hava sahasında uçan Türk uçaklarının, Yunan adalarının üzerinden ve Yunan hava sahasında uçtuğu iddia ediliyor. İzmir’in Koyun Adası’nın üzerinden uçan Türk savaş uçaklarına Yunan savaş uçakları tarafından defalarca önleme (it dalaşı) yapılmış.


Yavuz hırsız misali!.. İnsanın kanı donuyor. Türkiye açısından tam bir fiyasko!..Eski Millî Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım’ın tercüme ettiği belgelerin alt yazılarını lütfen dikkatle okuyun.


“Vatan topraklarının Yunanistan’a peşkeş çekilmesinde yakın geçmişi (özetle) tekrar hatırlamakta fayda var!..


* Türk Karasularını ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesini ihlal eden Yunan Sahil Güvenlik Botu, 15 Ocak 2016’da Aydın/Didim Tuzburnu plajında karaya oturdu.


* Yunan Savunma Bakanı Kammenos’u taşıyan Yunan helikopteri, Kardak Kayalıkları bölgesinde, 28 Ocak 2016’da Türk hava sahasını 2 mil ihlal etti. Kammenos’un helikopteri, hiçbir engelle karşılaşmadan tam 1 saat süreyle Türk hava sahasında dolaştı.


* Türk Karasularında tatbikat yapan Yunan Fırkateyninden havalanan Yunan Helikopteri,11 Şubat 2016’da Muğla’nın Ardıççık Adası’na düştü. Yunan Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanını taşıyan Yunan askeri helikopteri, 9 Mart 2016’da,Türk hava sahasını 6 mil ihlal etti ve Muğla’nın Ardıççık Adasına indi. Bakan ve beraberindeki heyet, Ardıççık Adası’nda hayatını kaybeden Yunan subayları anma törenine katıldı.


Yunan hava araçlarının Türk hava sahasını ihlal etmesi, deniz araçlarının Türk karasularını ihlal etmesi, Türk uçaklarına yapılan Yunan önlemeleri, Türk kamuoyundan gizleniyor” diyor Ümit Yalım ve soruyor;”TSK’nın görev yapmasını kim engelliyor?”


“TSK’nın görev yapmasını kim engelliyor?


“”Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, 18 Ağustos 2015 tarihinde, devir teslim töreninde yaptığı konuşmada, ‘Kara, Deniz ve Hava hudutlarımızın güvenliği başta olmak üzere tüm görevlerin icrasında yasalarla tanınan her türlü inisiyatif imkan ve yetki muhakemeye dayalı cesaretle tereddütsüz kullanılacaktır’ sözü vermiştir. Ancak, Akar, bu sözü verdikten tam 3 gün sonra, 21 Ağustos 2015 tarihinde, Yunan Savunma Bakanı Kammenos ve Kara Kuvvetleri Komutanı Tellidis’i taşıyan askeri helikopter, İzmir/Koyun, Aydın/Bulamaç ve Muğla/Kalolimnoz adalarına geldi ve bu sırada Türk hava sahasını 2-3 mil ihlal etti. Daha sonrada Türk hava sahası ve Türk karasuları ihlalleri devam etti. Akar, verdiği sözü neden tutmuyor?


İç Hizmet Kanununun 35’inci maddesine göre Hükümet Direktifi verilmese dahi Silahlı Kuvvetlerin, görevini yapması, ihlalleri önlemesi ve gelişmeleri kamuoyu ile paylaşması gerekiyor. TSK’nın görevini yapmasını, ihlalleri önlenmesini ve kamuoyuna duyurulmasını kim(ler) engelliyor? Türkiye Cumhuriyeti’ne ait Koyun Adasının üzerinden uçan Türk uçaklarına önleme yapılırken eski Yunan Genelkurmay Başkanı Kostarokos da Koyun Adası’nda Yunan bayrağının altında işgalci Yunan askerleri ile poz vermişti.”


Her zaman bilgi ve belgeye dayalı konuşan Ümit Yalım’ın şu soruları ise çok can yakıcı nitelikte;


“11-13 Eylül 2015 tarihlerinde, İstanbul’da gerçekleştirilen NATO Askeri Komite Toplantısı sırasında işgalci Kostarakos’a (şu andaki görevi AB askeri komite başkanı-aht-) özel olarak Skorsky helikopter tahsis edildi mi? İşgalci Kostarakos’un şerefine Fenerbahçe Orduevi’nde ziyafet verildi mi? Soruların cevabı evet ise Kostarakos’a hangi gerekçeyle helikopter tahsis edilmiş ve hangi gerekçeyle orduevinde yemeğe alınmıştır?”


Ege ve Akdeniz’de adalarımızın, topraklarımızın Yunanistan’a teslim edilmesi belgeleriyle ortaya çıkmasına rağmen devam eden derin sessizlik çok ürkütücü. R.Erdoğan’ın “çılgın projesi”, Kanal İstanbul aklımıza daha da vahim soruları getiriyor.


Proje tamamlandığında; milletlerarası geçiş yolu olacak. Serbest geçiş hakkı istenecek. Yoksa İstanbul’a adalar statüsü mü verilecek? Deniz hukuku uzmanı vatansever hukukçular da derin uykuda mı?..


Yoksa!..Söz konusu İngiltere’nin ali menfaatleri olunca gerisi teferruat mı?..


Ahmet Takan








EGE DENİZİ HER AN ISINABİLİR


Ege Denizi’nde Devam Eden Sorunlar

Ege uyuşmazlıkların ortaya çıkışı her ne kadar 20. yüzyılın ikinci yarısına düşüyorsa da, bu sorunların kökeni Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanması ve Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasına kadar uzanmaktadır. Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi'nden kaynaklanan sorunların temel nedeni, Yunanistan'ın uluslararası hukuku göz ardı ederek, Ege Denizi'ni sadece kendi egemenliğinde görmek ve tarih boyunca olduğu gibi Türkiye aleyhinde büyümek istemesi ya da kısaca İstanbul başkentli eski Bizans’ı kurma hayalinin (Megali İdea) değişmeyen devlet politikası olmaya devam etmesidir. Ege sorunlarının sadece hukuki ve siyasi yönü değil, ayrıca ekonomik yönü de vardır, çünkü uyuşmazlıkların çözümü, iki devletin ekonomik hayatına da büyük etki yapacaktır. Yunanistan'la aramızda Ege'den kaynaklanan sorunları; karasularının genişliği, kıta sahanlığının sınırlandırılması, FIR [Flight Information Region (Uçuş Bilgilendirme Bölgesi)] sorumluluğunun kötüye kullanılması başta olmak üzere hava sahası ile ilgili sorunlar, uluslararası anlaşmaların hilafına Doğu Ege adalarının silahlandırılması, Ege'de anlaşmalarla Yunanistan'a bırakılmamış ada ve adacıklara Yunanistan’ın sahip çıkması olarak sıralayabiliriz.


Ege'de Türkiye ve Yunanistan'ın karasularının genişliği 6 mildir. Buna göre Yunanistan'ın karasuları yaklaşık Ege'nin %43.6'sını, Türkiye'nin ise %7.5'ini teşkil etmektedir. Ege'nin karasuları dışında kalan yaklaşık % 50'si ise açık deniz statüsündedir. Yunanistan karasularını 12 mile çıkarmak istemektedir. Bu durumda Yunanistan Ege'nin yaklaşık %71.5'ine sahip olacaktır. Türkiye'nin payı ise sadece % 8.8'de kalacak, Ege'nin uluslararası sularının oranı ise %19.7'ye düşecektir. Böylece Ege bir Yunan denizi haline gelecek, Türkiye'nin Ege'nin açık deniz alanlarına ve Ege'den Akdeniz'e geçişi ciddi biçimde engellenecektir. Yunanistan’ın Ege’de sahip olacağı kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge, hemen hemen Ege’nin tamamını kapsayacak, Türkiye'nin Ege'den ekonomik açıdan yararlanması ve bilimsel araştırmalar yapması imkânları ortadan kalkacaktır. Batı Anadolu kıyılarının Yunan karasuları ile çevrilmesi sonucunda Türkiye, Ege’deki tüm hak ve çıkarlarından mahrum kalacaktır.


Karasularının genişletilmesi, doğrudan Kıt’a Sahanlığı ve Hava Sahası konusundaki anlaşmazlıklara da etki edecektir. Bir ülkenin hava sahası, karasularının üzerindeki sahayı ifade ettiğinden, Yunanistan’ın hava sahası6 da 12 mile çıkmış olacaktır. Türkiye’nin hak iddia ettiği kıta sahanlığı, Ege’nin toplam deniz yatağı alanına oranla otomatik olarak 16,3 oranından yüzde 9,27 oranına inecektir. Ege’de açık deniz alanları yok denecek kadar azalacak, bu denizin neredeyse bütün kaynakları Yunanistan’a kalacak, Türk Deniz Kuvvetleri’nin uluslararası sulardan geçerek Ege’den Akdeniz’e ulaşması olanaksız hale gelecek ve bu deniz ile üzerindeki hava sahasında Türkiye’nin hiçbir hakkı kalmayacaktır. 


Sorunun püf noktası Ege adalarıdır. Yunanistan adalar üzerindeki hava sahasını da 10 mile çıkardığından, karasularını aşan 4 millik Yunan hava sahasını Türkiye tanımamakta ve bu yüzden de "it dalaşı" olarak ta bilinen karşılıklı uçak tacizleri sıkça yaşamaktadır. Yunanistan, Ege adalarının da karasuları ve kıta sahanlığı olduğu iddiası yanında aidiyeti belirsiz pek çok ada, adacık ve kayalığa sahip çıkarak Ege’yi Yunan Gölü haline getirmek istemektedir. Hâlbuki Ege'de Yunanistan ile aramızda anlaşma ile tespit edilmiş bir deniz sınırı mevcut değildir. .... 


Lozan Barış Antlaşması, Türkiye ile Yunanistan arasında Ege'de deniz sınırlarını tespit etmemiştir. Böyle bir sınır bugüne kadar tescil edilmemiştir. Ancak, böyle bir anlaşmanın mevcut olmaması 1996’daki Kardak Krizi'nde görüldüğü gibi iki ülkeyi sıcak bir çatışmanın eşiğine getirmiştir. Bu bağlamda konu, Ege'deki statüsü tartışmalı ada, adacık ve kayalıkların aidiyeti meselesi ile de yakından ilgilidir. Bu sorun tarihi süreç ve anlaşmalarla Türkiye'den Yunanistan'a devredilmemiş olup, bugünlerde Yunan egemenliği altında bulunan ada, adacık ve kayalıkların bulunmasından kaynaklanmaktadır. Ege'de statüleri uluslararası anlaşmalarla belirlenen ada, adacık ve kayalıklar dışında, herhangi bir uluslararası anlaşmaya konu teşkil etmemiş ve Yunanistan'a bırakılmamış yaklaşık 150-160 civarında ada, adacık ve kayalık bulunmaktadır. Her iki ülke arasında akdedilen anlaşmalarda isimleri belirtilmediğinden hükümranlık konularında halen sorun olarak devam etmektedir. Netice olarak;



- Girit civarında ve kuzeydoğusunda 24 adet (12 ada, 11 adacık, 1 kayalık),
- Menteşe adaları civarında bulunan fakat ismi Menteşe adalarıyla zikredilmeyen ve bitişik olmayan, Menteşe adaları civarında bulunup bitişik olarak zikredilen ancak açıklanması gereken 19 Ada, 10 Adacık, 34 kayalık,
- Meis adası civarında bulunan 2 ada,
- Boğazönü ve doğu Ege adaları civarında bulunan 5 ada olmak üzere toplam 100 civarında ada, adacık ve kayalık, anlaşmalarından doğan egemenlik haklarımız nedeniyle Türkiye’nin hükümranlığı altında bulunmaktadır. 


Ege'deki egemenliği devredilmemiş adaların karasuları, diğer adıyla "gri bölge", Ege'nin yaklaşık yüzde beşini oluşturmaktadır. Bu ada, adacık ve kayalıkların egemenliklerini elde bulunduran ülkeler, karasularının üzerindeki hâkimiyetini de tescil ederler ve böylece karasular sorununun bu konuya bağlı olduğu açıkça görülmektedir. Aynı şekilde, ada, adacık ve kayalıkların ve çevresindeki karasuların üzerindeki hava sahası bu ülkenin egemenliğinde kalacaktır. Ayrıca bu egemenliği devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklarına Yunanistan sahip olduğunda, bu ada, adacık ve kayalıklarının karasuları mevcut Türkiye'nin kıta sahanlığının ve üzerindeki suların kaplama alanına gireceklerdir ve böylece kıta sahanlığı sorunu meselesi de işbu devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar sorununa bağlı olduğu anlaşılmaktadır. 


Bu adalar önemlidir çünkü Yunanistan'ın anlayışına göre sorun, sadece karasularını 12 mile çıkarmak değil, Ege kıta sahanlığının iki sahildar ülkenin (ana kıtaları arasında sınırlandırılması yerine), Doğu Ege'deki Türk kıyılarına yakın Yunan adalarıyla Anadolu sahilleri arasında ortay hattın sınır çizgisi olarak belirlenmesidir. Böylece Ege kıta sahanlığının % 97'si Yunanistan'a kalacaktır. (detaylı olarak pdf'ye bakınız)
















10 Ocak 2016 Pazar

İNSANLAR GERÇEKLERDEN HOŞLANMAZ






Ülkemizin yıllardır karşılaştığı büyük sorunların hiçbiri (deprem bile) ani ve beklenmedik değildi. Bugün geldiğimiz noktada da, bize dayatılan her türlü siyasi baskılar yıllardır biliniyordu ve çeşitli kesimler bu konularda uyarıda bulunuyordu. Ama hiçbiri için önlem alınmadı.


İşin kötüsü, birçok yönetici ve politikacı bu tehlikeleri "görmek istemedi". Kendisini kandırdı.


Filozofların (düşünürlerin) "rasyonel-akılcı-insan" teorilerine aykırı bir durumla karşı karşıyayız. İnsanoğlu kendi kendisine kurduğu tuzaklardan kurtulamıyor.


Sizlere bu konuda özet bir yazı sunmak istiyorum. Bir süre önce elektronik posta ile gönderilen yazı, bakın nasıl günümüze ışık tutuyor.




CASSANDRA

"Yunan mitolojisinde Cassandra isimli çok trajik bir karakter vardır. Trajedisi gelecekteki olayları aynen bilme yeteneği olmasına rağmen kimsenin ona inanmamasından ileri gelir.


Yüzlerce yazar ve düşünür de aynı trajediyi paylaşır. İnsanlara olanları ve olacakları anlatırsınız ama çok az kişi size inanır, bir kısmı alay eder, bir kısmı öfkelenir, bazıları da kıskanır. Ama hiç kimse verilen mesajları dikkate almaz.


Bu dünyada gerçek kabul edilip ciddiye alınan düşünceler vardır, bir de gerçekdışı veya komplo teorisi olarak bilinen düşünceler, (...) Gerçekleri söylemesin diye öldürülenleri bir kaç vah'lamadan sonra unutuveren toplumun tepkisizliğine kızmadan önce, insanların çoğunluğunun gerçeklerden rahatsız olduğu ve gerçekler yüzünden öldürülenlerin arkasından ağlayacakların her zaman azınlıkta kalacağını iyice bilin.




İNSANLAR GERÇEKLERDEN HOŞLANMAZ

İnsanlar gerçeklerden pek hoşlanmaz. Hatta gerçeklerin peşinden koşan insanların çoğu bile bulduğu gerçeğin yalan olmasını veya kendisinin deli olmasını dileyebilir. Çünkü bazen yalanlar, gerçekten çok daha tatlı bir dünya yaratır bize.


Aslında bugün kızdığımız dünyayı yaratan yine bizleriz. Çünkü dün bugünün yılgınlıklarını hazırladı. Yarının sessizliğinin ise bize neleri getireceğini bilmiyoruz. Neden ve nereye gideceğini bilmeyen, düşünmeyen insan sürülerinin dünü yoktur. Yarını ise boş hayallerdir.


İnsanlar kendisini hayvandan ayıran en büyük özelliği bırakalı çok oldu. Artık üretmiyoruz, çünkü üretmemizi sistem istemiyor. Bizler sadece aç gözlü tüketicileriz artık. Sistemin kitabında iyi vatandaş en çok tüketen vatandaştır. Paranız yetmiyorsa sistem size renkli plastik kartlarla bol bol borç para verir, yeter ki durmadan ve usanmadan tüketin. (...)




KIZGIN FIRIN ÜZERİNDEKİ KARTOPU

İnsanlığın geliştiğini söylüyorlar, benimse tek görebildiğim, insan zekasının ve zulmünün nesilden nesile giderek daha fazla arttığı. İnsan olma duygusu her geçen gün kızgın fırının üzerinde yuvarlanan kartopu gibi giderek yol olmakta. İnsanlığın zıvanadan çıkaran sisteme karşı mücadele etmeye çalışanların kavrayamadıkları şeyse, 'ahtapotun kollarının ancak kafasını kesersen duracağı' gerçeğidir."


Alntı yaptığım yazının sahibi Serdar Kuru'ya teşekkür ederken, son Avrupa Biliği dayatmalarını bir de bu gözle okuyalım.


Özellikle egemenliğimiz kızgın fırın üzerinde eriyen kartopu haline getirilirken, AB dayatmalarına "alkış tutanları" anlamak için.


Hulki Cevizoğlu
Ey Türk İstikbalinin Evladı! , 2005
















Bugünkü Avrupa uygarlığının çökeceğini ilk haber veren kişi Oswald Spengler'di. Arnold Toynbee de aynı tehlikeyi görmüştü.  1905'de Londra'da düzenlenen ve uzun bir süre devam eden konferans sonunda sunulan raporda şu soru sorulmuştu:

"Batı sanayi devriminin birikimleri ve modern teknoloji bu bölgeye (Akdeniz'e sınır olan ülkeler ve Orta Asya) girerse ne olur? Eğer bu halklar bilim, eğitim ve kültüre ağırlık verirse ne olur? Eğer bu bölgede yaşayan halklar bağımsızlıklarını elde eder ve kendi tabii servetlerine sahip çıkarlarsa ne olur?"

Cevap basitti:

"İşte o zaman sömürgeci imparatorluklar sonlarını getirecek bir darbe alırlar, sömürge rüyaları sona erer; imparatorluğun ana damarları kesilir ve Roma ve Bizans imparatorluklarının çöktüğü gibi çöker."

Bunu önlemek için şu tedbirlerin alınması tavsiye edilmişti:

a- Ortak çıkarları olan devletler, bu bölgeyi parçalara ayırmaya, halkını bölünmüşlük, gericilik ve cehalet içinde bırakmaya devam etmelidirler;

b- Bölgedeki aşiret yapıları ve etnik yapılar kaşınmalı; etnik gruplara bağımsızlık ateşi körüklenmeli;

c- Bölge halklarının dilleriyle oynayıp, kültürleri çökertilmeli, öyle ki bölgede emperyalizmin dostu ve bölge halkının düşmanı dost bir güç oluşsun."


Kürdoloji Yalanları
D.Ahsen Batur






"Orta Doğu'yu kim kontrol ederse, bütün dünyayı kontrol eder." 
Prof. Dr. Emil Lengyel, Ortadoğu / 1956











"Yaklaşık 100 kere yazdım: Ankara Antlaşmasında veya başka bir antlaşmada böyle bir madde yok! Bu bir uy-dur-ma!"
Sinan Meydan


tıpkı Lozan'ın son kullanma tarihi var dedikleri gibi, o da uydurma.
Yalan, pislik akıyor ağızlarından, kalemlerinden bu vatan hainleri işbirlikçilerden.
Doğruları öğrenmek istiyorsanız Sinan Meydan'ın kitaplarını, makalelerini okuyup, programlarını izleyin.