Translate

haçlılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haçlılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2025 Pazartesi

Türk İmparatorluğunun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje


 "Doğasının güzelliği yanında, Türk halkının hoşgörülü ve kahraman karakteri insanları kendine bağlar.

İnsan, savaştıktan sonra bile, dürüst bir düellodan sonra yapıldığı gibi Osmanlılara elini uzatır."

Trandafir G. Djuvara,

Romanya'nın İstanbul Büyükelçisi 1896-1900



Türk İmparatorluğunun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje (1281-1913)

Trandafir G. Djuvara


Önsöz

(...) Osmanlı Devleti'nin paylaşılmasıyla ilgili projelerin okunması kanımca hem çok tuhaf hem de epey öğretici. Ben bu araştırmadan çıkan dersleri belirtmeye çalışacağım.

Önce "Kutsal Topraklar"ın yeniden ele geçirilmesiyle ilgili, Haçlıların devamı sayılabilecek projeler var. Daha sonra, Türklerin Avrupa'ya yerleşmesini izleyen dönemle ilgili, daha özel nitelikleri bulunan planlar geliyor. Bunların bir bölümü, Papa X. Leon ve Papa V. Pius örneklerinde olduğu gibi, papaların hazırladıkları ve Hıristiyanlığın genel çıkarlarını göz önüne alan projeler. Diğerleri ise, I. François, XIV. Louis, Büyük Petro, Büyük Katerina, II. Josef, Napolyon ve Aleksandr gibi hükümdarların daha ziyade kendi çıkarlarını göz önünde tutan projeleri. Erasmus, Leibniz, Volney gibi filozof ya da bilim insanları da paylaşma tasarıları hazırlamaktan kaçınmamışlar.

Erasmus, pek de felsefi sayılamayacak bir üslupla Türklere karşı bir çeşit iddianame yazmış. Ona göre, "Türkler geçmişleri karanlık yabani insanlar" dır ( Gens barbara obscurae originis). "Hıristiyanların varlıklarını sürdürmeleri için Türkleri yok etmek gerek" -tir (Sic julare turcum ut exisstat chrtistianus, si dejicere impium, ut exoriatuır pius). Bu sözlerin son bölümü insanı şaşırtıyor.

Leibniz'in görüşleri siyasal niteliklidir. Asıl amacı Fransa Kralı XIV. Louis'yi, Hollanda seferine çıkmaktan vazgeçirmektir. Onu Mısır'ı fethetmeye yöneltmek için bir plan hazırlamıştır: "Sadece Mısır değil, tüm Doğu, ayaklanmak için, korkmadan güvenebileceği bir kurtarıcının gelmesini bekliyor. Mısır fethedilince Türk imparatorluğunun geleceği de belli olur ve her yanı çöker, " diyen Leibniz, Fransa kralının Osmanlılara karşı gireceği bir savaşta, diğer Hıristiyan krallarla anlaşabileceğini düşünüyordu; herhalde Fransızları bu yola çekebilmek için karşılaşılacak güçlükleri biraz fazla küçümsemişti. (...)

Louis Renault, Paris 1914


(...)


İstanbul'un (1*) Taksimi Projesi (1912)

Osmanlı İmparatorluğu'nun taksimi hakkında yaklaşık yüz kadar projeyi gözden geçirdik; bu paylaşmaya sadece komşu ülkeler değil, uzaktaki ülkeler de katılıyordu. Bu da yetmiyordu. İstanbul, uzlaşmaya varılmasını önleyen en önemli konu olduğu için, bu kentin taksimi de ayrıca ele alınmıştır.

Fikir L'Independance Belge gazetesi tarafından 7 Ocak 1912 tarihinde, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı Dörtlü Balkan İttifakı'nın savaşı başlamadan birkaç ay önce yayımlanmıştır. Bu görüş Selanik'teki bir muhabir tarafından gönderilen 29 Aralık 1911 tarihli bir yazıda bulunuyordu. Yazar, Doğu sorununun aslında İstanbul'un kime ait olacağında ve daha sonra Çanakkale Boğazı'nın anahtarını kimin eline geçireceğinde düğümlendiğini belirtir. Yazara göre Türklerin İstanbul için artık bir şey yapamayacakları ya da kentin emsalsiz konumundan yararlanamayacakları anlaşılmıştır, burası için 15 yılda en az on milyar frank harcamak gerekmektedir. Osmanlı İmparatorluğu bu parayı sağlayamaz, sağlayabilse de bu para kendisine çok ağır koşullarla borç verilir.

Şu halde tek çözüm kente uluslararası hüviyet kazandırılmasıdır; yani bu kentin güzel ve gelişen Hong Kong gibi imtiyazlı bölge haline getirilmesidir: Almanya Haydarpaşa'yı ve Asya'da bir kısım araziyi; Fransa Pera [bugünkü Beyoğlu-ç.n.] ve sırtlarını; Rusya Boğaziçi tepelerini; Avusturya Galata'yı ve deniz kıyısındaki mahalleleri; İngiltere İstanbul yakasını ve buraya bağlı mahalleleri alacak; İtalya'ya ise Trablusgarp verilecektir. Böylelikle İtalya Türk başkentinin taksiminden pay alma hakkını kaybedecektir.

Bu makalenin yazarı, eyaletlerin taksimi konusunda yüzyıllar boyu birbirine rakip olan devletlerin, bu kez mahallelerin paylaşımı hususunda birbirlerine rakip olup olmayacaklarını sormuyor. Boğaz tepelerine yerleşecek olan Rusya'nın, Boğaz'ın ve Karadeniz girişinin anahtarını elinde tutacağı derhal fark ediliyor, değil mi? Öte yandan, taksimin dışında bırakılan İtalya'nın, diğer devletlerin de Osmanlı İmparatorluğu'ndan bazı başka topraklar kopardıklarını ve buna rağmen İstanbul'un paylaşımından yararlandıklarını söyleyerek itiraz etmesi olası.

Yazar Osmanlı İmparatorluğu'nun duyarlılığını önlemek için, her mahalledeki imtiyazlı bölgeyi yönetecek delegeler konseyine bir Osmanlı yüksek komiseri atanmasını önerir. Kent açık liman ilan edilecektir.

"Sultan ve ailesi tabiatıyla ikametgahlarını muhafaza edecekler, buraları tarafsız bölge olacak ve efendileri istedikleri zaman ve diledikleri biçimde yaşamak için buralarda oturabilecektir. Osmanlı İmparatorluğu'nun gerçek başkenti Bursa olacaktır ve Osmanlı yönetimi evini barkını oraya taşıyacaktır."

Yazar önerisinin gerçekleşmesinin güç olduğunun farkında ki, şu sonuca varmaktadır: "Ne kadar tuhaf gözükse de bu hayal ürünü rüya gerçekleştiği takdirde dünya barışını sağlayabilecek güzel bir düştür." Çok olasıdır ki, bu rüya gerçekleşseydi bile, barış içinde yaşamaya hiç de istekli bulunmadığı izlenimini veren dünya, kolaylıkla başka uyuşmazlık konuları bulurdu.

Son zamanlarda yayımlanan bir broşürde (2*) Mösyö Ralf de Neriet, İstanbul'un papaya verilmesini ve papa hazretlerinin kesin olarak oraya yerleşmesini öneriyor: "Yazar, bu kitapta sunulan fikir, milattan sonra 4. yüzyılda Büyük Konstantin'in beyninde yeşermişti, diyor. "


Sonuç

Fransa'nın İstanbul'daki eski elçisi, daha sonra büyükelçisi olan müteveffa Mösyö Constans adında bir siyaset adamı vardı ve bundan 14 yıl önce bana şöyle demişti: "İnanın bana, Doğu'nun istikbali küçük ulusların olacaktır. " Doğu Avrupa'daki küçük devletlerin büyük devletler tarafından yutulacağını öngören genel kanının tamamen karşıtı olan derin bir görüştü bu. Şimdi, Mösyö Constans'ın kehaneti gerçekleşme yolunda, ama sonsuza dek bağımsız kalabilmek de o küçük devletlerin gayretine kalıyor.

Osmanlı devi birdenbire çökmemekle birlikte, yüzyıllar boyunca, yavaş yavaş, parça parça bölünerek harabe haline dönüştü. Bu yıkıntının temel sebepleri nedir? Önce, dünyanın bütün büyük imparatorluklarının sonunu getiren nedenler var; toprakların çok genişlemesi, kendilerine tabi ulusların çeşitliliği, bunları bir bütün haline getirebilmenin olanaksızlığı ve onlara tek bir milli şuur kazandırılamaması, nihayet toplumsal bir temele dayanmayan askeri güçlerin hareket olanağı bulunmayan bir yığın haline dönüşmesini kaçınılmaz biçimde izleyen disiplin ve otorite kaybı.

Genel nitelikli bu sebeplere Osmanlı İmparatorluğu bakımından bir başka önemli neden ekleniyor: Bu da, halk topluluklarını ayağa kaldırmada güçlü bir etken olan dindir. İslam sadece maneviyatı yönetmek ve ruhu teselli etmek için değil, adalet dağıtmak ve devletin idaresine karışmak iddiasında2 olduğu için de İslamiyet ve Hıristiyanlık arasındaki düşmanlık daha da güçlü olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu, teokratik niteliği de bulunan bir askeri devletti. Bununla birlikte, Kuran bilimin, edebiyatın ve sanatların gelişmesine karşı değildir. Karşı olsaydı, parlak Arap uygarlığını izah etmek mümkün olamazdı. Büyük dinsel hoşgörü sahibi olan Türkler, egemenlikleri altındaki halklara dinsel özgürlük ve eğitim alanında özerklik vermemiş olsalardı, Müslümanlar ile Hıristiyanların birlikte yaşamaları mümkün olamazdı. 1 Kabul etmek gerekir ki bunun sonucu olarak Babıali'ye bağlı Hıristiyan milletler normal bir şekilde gelişme olanağını bulmuş ve tam bağımsızlığa doğru emin biçimde yönelmişlerdir.

Balkan ulusları arasındaki Hıristiyanlık inancı çözülemeyecek kadar sağlamdır. Memnuniyetsizlikler sistematik olarak örgütleniyordu. Avusturya ya da İsviçre gibi çeşitli milletlerden oluşan Hıristiyan ülkelerde kolayca affedilebilen hususlar, başka dinden olanlar tarafından yönetilen devletlerde affedilemez olabiliyordu. Bununla birlikte, Hıristiyanların kendi dinlerinden olanlara Türklerden daha katı davrandıkları örnekler çoktur. Mesela:

"1687 yılında Atina'nın efendileri değişti, ama kaderi değişmedi. İstanbul'un el sürmediğini Venedikliler yağmaladılar. Venedik aslanı, Atina için İslam'ın hilalinden daha zararlı oldu. Türklerin zamanın yıprandırmasına terk etmiş bulundukları Partenon mabedini Morosini'nin topları havaya uçurdu."

Ama doğrudur; aile içindeki kavgalar çabuk unutulduğu gibi, Hıristiyan devletler arasındaki geçici kırgınlıklar da Doğu'nun güneşi altında mum gibi erimekteydi. Buna karşı Müslüman düşmanlığı soyaçekimin de etkisiyle yıldan yıla artıyordu; Hıristiyan kardeşlerin hataları itiraf edilmeden, bilinçsizce ya da sessiz bir mutabakatla, çabucak unutuluyor, buna mukabil, Türklerin en ufak tersliği gerçekten abartılıyor, hemen intikam çığlıkları atılıyordu. (...)

Türk milleti bugün yenilmiş olsa bile şerefini korumuştur. (...)


Trandafir G. Djuvara**

Türk İmparatorluğunun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje (1281-1913)

Çeviren Pulat Tacar, 2017

** Romanya Kralı I.Karol tarafından 1896 yılında "dünyanın en güzel yeri" olarak nitelediği İstanbul'a elçi olarak tayin edilmiş, dört yıl süreyle, 1900 yılına kadar bu görevi yapmıştır. Eserini 1914 yılında Paris'te yayımlamış.


Dipnotlar*:

1- Bu kent eskiler tarafından Byzantium, Türkler tarafından İstanbul veya Stambul olarak adlandırılmaktadır. 15 Mayıs 1599 tarihini taşıyan, Viyana'da İmparatorluk Arşivi Kitaplığı'nda (s. 698) bulunan ve Nicolae Jorga tarafından yayımlanan (Documente Hurmuzaki, c. XII, 1903, s. 433) bir belge bize İstanbul'a Papa VIII. Clementius onuruna Clementiusine denilmesinin düşünüldüğünü açıklıyor: "Et spero, non Constantinopoli, ma Clementina questa citta doversi chiamare).

2- L'Europe de demain, seule solution possible de la question d'Orient [Yarının Avrupa'sı, Doğu sorununun tek olası çözümü], Paris, 1913, 48 sayfa.



Kutsal Topraklar'ın Ele Geçirilmesi Projeleri:

1- Sicilya Kralı II. Charles'ın Projesi (1270'e Doğru)

2- Padovalı Keşiş Fidence'nin Projesi (1274)

3- Charles de Valois Projesi (1301)

4- Pierre du Bois'nın Projesi (1306)

5- Raymond Lulle'ün Projesi (1306)

6- Marino Sanuto'nun Projesi (1306)

7- Hayton ya da Hetum Projesi (1307)

8- Guillaurne de Nogaret Projesi (1310)

9- Guillaurne d'Adam Projesi (1311)

10- Kıbrıs Kralı II. Henri de Lusignan'ın Projesi (1311)

11- Brocard'ın Projesi (1332)


Osmanlı İmparatorluğu'nun Paylaşılması Projeleri:

12- Bertrandon de la Broquiere Projesi (1432)

13- Bourgogne Dükü Philippe-le-Bon'un Projesi (1457)

14- Fransa Kralı VIII. Charles'ın Projesi (1495)

15- Papa X. Leo'nun Projesi (1513-1517)

16- Fransa Kralı I. François'nın Projesi (1515-1517)

17- I.Maximilian'in Projesi (1518)

18- Erasmus'un Projesi (1530)

19- Nannius'un Projesi (1536)

20- Cuspinianus'un Projesi ( 1541)

21- Georgevits'in Projesi (1542)

22- Guillaume de Grantrye de Grandchamps Projesi (1566-1567)

23- Papa V. Pius'un Projesi ( 1570)

24- İtalyan Projesi ( 1571-1572

25- İtalyan Projesi (1572)

26- Yüzbaşı La Noue'nun Projesi (1587)

27- Rene de Lusigne Projesi ( 1588)

28- Papa VIII. Clement'in Projesi (1594- 1560)

29- Rahip Cumuleo'nun Projesi (1594)

30- Lutio'nun Projesi (1600)

31- Chavigny'nin Projesi (1606)

32- Sully'nin Projesi (1607)

33- İtalyan Projesi (1609)

34- D'Esprinchard'ın Projesi (1609)

35- Minotto'nun Projesi (1609)

36- Bertucci Projesi (1611)

37- Dük Charles de Nevers'in Projesi (1613-1618)

38- Peder Joseph'in Projesi (1615-1618)

39- Valeriano'nun Projesi (1618)

40- François Savary de Breves'in Projesi (1620)

41- Vasil Lupu'nun Projesi (1646)

42- Fransız Projesi (1660)

43- Turenne'in Projesi (1663)

44- Leibniz'in Projesi (1672)

45- Michel Febvre'in Projesi (1682)

46- XIV. Louis'nin Projesi (1685-1687)

47- Rahip Coppin'in Projesi (1686)

48- Rus Çarı Büyük Petro'nun Projesi (1710)

49- Rahip Saint- Pierre'in Projesi (1713)

50- Avusturya Projesi (1718)

51- Disloway'in Projesi (1732)

52- Kardinal Alberoni'nin Projesi (1736)

53- Avusturya Projesi (1737)

54- D' Argenson Markisinin Projesi (1738)

55/56- Rusya Çariçesi II. Katerina ile Avusturya İmparatoru II. Joseph'in Projeleri (1772)

57- Linguet'nin Projesi (1774-1776)

58- Carra'nın Projesi (1777)

59- Yazarı Belli Olmayan Bir Proje (1788)

60- Volney'in Projesi (1788) ve Peyssonnel'in yanıtı (1788)

61- Brion de la Tour'un Projesi (1788)

62- Hertzberg'in Projesi (1792)

63- Talleyrand'ın Projesi (1805)

64/65- Napolyon ve I. Aleksandr'ın Projeleri (1808)

66- Metternich'in Projesi (1808)

67- D'Hauterive'in Projesi (1808)

68- Pozzo di Borgo'nun Projesi (1809)

69- Dufau'nun Projesi (1822)

70- Kapodistrias'ın Projesi (1828)

71- Dom de Pradt'ın Projesi (1828)

72- Yazarı Belli Olmayan Proje (1828)

73- De Polignac'ın Projesi (1829)

74- General de Richemont Projesi ( 1829)

75- Bronikowski'nin Projesi (1833)

76- Rus Çarı I. Nikola'nın Projesi (1853)

77- Dr. A.C. Dandolo'nun Projesi (1853)

78- Alexandre Bonneau'nun Projesi (1860)

79- Pitzipios'un Projesi (1860)

80- Rattos'un Projesi (1860)

81- D. Stepanoviç'in Projesi

82- Kommandatore C. Nigra'nın Projesi (1866)

83- Garibaldi'nin Projesi (1873)

84- Kont Greppi'nin Projesi (1873)

85- Yazarı Belli Olmayan Proje (1875)

86- Yazarı Belli Olmayan Proje

87- C.J. Rollin'in Projesi (1876)

88- Baron A. de Testa ile Baron L. de Testa'nın Projesi (1876)

89- Mathias de Ban'ın Projesi (1885)

90- Yazarı Belli Olmayan Proje (1896)

91- Bresnitz von Sydakoff'un Projesi (1898)

92- Rumen Projesi (1904)

93- İstanbul'un Taksimi Projesi (1912)


____________NOT 1:

Sayfa 9'da 2.dipnota düzeltme:

"Türkler Avrupa'ya Orhan'ın oğlu Süleyman'ın yönetiminde ilk kez 1356 yılında geçmişlerdi. İlk ele geçirdikleri Gelibolu yakınlarında Çimpe kalesiydi." (2)

(2) Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, c. 111, s. 35'te Çimpe kalesinin Bizans imparatoru tarafından askerlerini barındırması için Süleyman Paşa'ya verildiğini yazar (ç.n.).


Düzeltme : Çimpe kalesinin "Karye-i Umurbeylü Cinbi" olarak anılması Osmanlı öncesinde Umur Bey'in geldiğine dair kanıttır.

Osmanlılardan önce diğer Türk Beyliklerinden Balkanlara Türk göçü oldu mu?

Bizans İmparatoru Kantakuzenos'un anlatımına göre

Umur Bey'in 1345 Yılı Trakya Seferi

* Bölgeye hakim bulunan Saruhan memnuniyetle elçiyi kabul etti. Umur'un arkadaşı idi ve kralın ordusunda birlikte sefere katılacak olan oğlu da yanında olmak üzere zorluk çıkarmadan geçidi tahsis etti. Çanakkale Boğazı'na (Elispontos) gelince 20.000 kişi Trakya'ya geçti ve krala hediyeler de getirerek hemen Dimetoka'ya ulaştılar. Umur kraldan düşünmemesini ve Momitzilo'ya karşı harekete geçmesini rica ediyordu.

Umur Bey'in Balkanlar'da Sırp ve Bulgarlarla Mücadelesi

* Mayıs 1344'ten önce İzmir'e dönmek için hareket etmiş olan Umur Bey'in Pallini'de bıraktığı yaklaşık 3100 kişilik birlikleri ise kara yoluyla Trakya yönünde ilerlemeye başladılar. Umur Bey'in vatanına döndüğünü duyan Stefan Duşan ise Zihne'ye ilerledi ve en çok güvendiği komutanı Gregory Preljub komutasındaki askerlerini Selanik bölgesinde kalan Türkler üzerine gönderdi. Beşik Gölü olarak da adlandırılan Volvi Gölü'nün kuzeyinde yer alan Stefanina'da Sırp ve Türk orduları karşılaşır. Mayıs 1344 tarihinde gerçekleşen Stefaniana Savaşı'nda Umur Bey'in askerleri Sırpları ağır bir yenilgiye uğrattılar.

* İzmir'deki Ceneviz ve Haçlı tehlikesini uzaklaştıran Umur Bey, verdiği sözü tutarak 1345 baharında önemli sayıda askeriyle birlikte Trakya'ya döndü. Yanında Saruhanoğlu Süleyman Bey de bulunuyordu. Umur Bey'in yanındaki asker sayısını Bizans kaynağı 20.000 olarak vermektedir. Bu sırada daha önce Kantakuzinos taraftarı, şimdi ise karşıtı olan Bulgar Momçilo, Rodop ve civarındaki Merope Bölgesi'ni hakimiyeti altına almıştı. Umur Bey 15 gemisiyle günümüzde İskeçe ile sınırları içerisinde kalan Ege sahil limanı Avdira'ya gelmişti. Momçilo, Avdira Limanı'na saldırarak Umur Bey'e ait üç gemiyi yaktı. Ancak Umur Bey Kuvvetleri ile birleşen Kantakuzinos'un birlikleri Momçilo'ya karşı harekete geçtiler. İki ordu Temmuz 1345'te karşılaştı ve Umur Bey, Bulgar kuvvetlerini ağır bir yenilgiye uğrattı. Momçilo bu savaşta hayatını kaybetti. Umur Bey yanında yer alan Saruhanoğlu Süleyman'ın ölmesi üzerine tekrar İzmir'e döndü. Umur Bey'in Balkan ve Akdeniz politikalarında dengeyi değiştirmesi üzerine Haçlılar, İzmir'e Haçlı Severi düzenlediler ve İzmir'in savunması sırasında Umur Bey 1348 yılında hayatını kaybetti. Umur Bey'in bıraktığı yerden de Osmanlı Türkleri Balkanların fethine devam etti.

* Umur Bey'in Balkanlara yaptığı seferler, yani inanılacak gibi değil, askeri seferleri deniz harekatı, 6 mil uzunluğundaki Korinthos Boğazı'ndan karadan gemileri yürüterek aşıyor ve Arnavutluk'a seferler düzenliyor.

* Türklerin Balkanlara yaptıkları seferleri bazı tarihçiler yağma, ganimet vs. gibi sefer yaptığını söylüyorlar. Fakat, yine bir Bizans kaynağı bize bunun böyle olmadığını söylüyor;

Halkokondilis'in Anlatımına Göre Türklerin Süleyman Paşa ile Anadolu'dan Gelibolu Yarımadası'na Yerleşmek Üzere Göç Etmeleri: "Bu gelişmelerden haberdar olan Asya'daki (Anadolu) Türkler Süleyman'a katılmak için Avrupa'ya geçtiler ve birçoğu da Gelibolu Yarımadası'nda toplandı. Yurtları olan Asya'daki topraklarını boşaltarak burada tarıma başladılar." Eğer siz tarım yapıyorsanız, bir kere yağmacı olamazsınız. İkincisi buraya yurt edinmek için gelmişsinizdir. Burada yurt tutulmuş. (Kaynak : Prof.Dr. Levent Kayapınar, TTK, Mayıs 2025 YT)


____________NOT 2:

Sayfa 44'te; "Papa XII. Gregorius 9 Kasım 1407 tarihinde yeniden bir Haçlı seferi çağrısında bulunmuş, ancak Kıbrıs 1425'te (4) ve İstanbul 1453'te Türklerin egemenliği altına girmiştir." Cümlesindeki çevirenin 4.dipnottaki "Özgün metinde bir maddi bilgi hatası söz konusudur. Kıbrıs 1571'e dek Osmanlı hakimiyetine girmemiştir (ç.n.)," açıklaması aslında yanlıştır.

Çünkü; 1424-1426'da Sultan Barsbay liderliğinde ada ele geçirildi ve 1517'ye kadar da Memlüklerin egemenliği altındaydı. Memlükler Türk'tü! Ve kitapta "Türk egemenliği" olarak geçiyor, "Osmanlı" değil. (Kaynak: Dr. Mehmet Ali Bozkuş, Kıbrıs’ta Türk-Memlük Yönetimi (1426-1517). (Kıbrıs'ta Osmanlı Öncesi Türkler Sempozyumu, 13/15 Mayıs 2019)


SB



27 Nisan 2025 Pazar

Haçlıların Doğu'dan Aldıkları...

 

Haçlılar, şeker kamışını ilk defa Filistin'de görüp tanıdılar. Kısa zamanda şeker kamışı yetiştirmesini ve öz suyunu çıkarmasını öğrendiler. XII. yüzyıldan itibaren Doğu'dan gelen şeker ve çeşitli meyveler, Batı sofralarını süsledi. Avrupa'da önceden de az çok bilinen Doğu'nun şifalı bitkileri, Haçlılar vasıtasıyla Batı'da iyice tanındı ve bollaştı. XIV. yüzyılda yaşayan bir tacirin kitabında 300'ün üstünde baharat çeşidinin Avrupa'ya taşınmakta olduğu kayıtlıdır. Baharat Yolu adıyla ünlü olan bu ticaret yolu, baharatın yanı sıra Doğu'nun egzotik kokularını ve boya maddelerini de Avrupa'ya ulaştırmaktaydı. İpekli ve pamuklu kumaşlar, ipek halılar, zarif çanak çömlek, porselen ve cam eşya Avrupa'da giyimi ve evlerini döşenişine yenilikler getirdi.

Öte yandan Doğu'da yerleşen Haçlılar, zamanla mahallî âdetlere alıştılar; yerli kıyafetler giymeye, mahallî yemekler yemeye başladılar. Bunlar yerli doktorlara tedavi oluyor ve çoğu, yerli Hıristiyan kadınlarla evleniyordu. İslâm dünyasıyla özellikle ticarî alandaki temas sonunda, bunların bir kısmı Arapça öğrendi. Bu dilden birçok kelime ve terim, Avrupa dillerine girip yerleşti. Bugün Batı dillerine ait sözlüklerde A'dan Z'ye kadar bu kelimeleri görmek mümkündür. Fakat Haçlılar, yine de Batılı atalarının geleneklerini devam ettirdiler. Yazışmalarda Lâtince kullanılıyordu. XIII. yüzyılda hazırlanan kanun mecmuası Assises de Jerusalem ise Fransızca kaleme alınmıştı. Haçlı Seferleri döneminde bu konuyu işleyen pek çok tarih kitabı yazıldı. Avrupa'da tarihî edebiyat gelişti. Arap edebiyatı vasıtasıyla Doğu'nun çeşitli hikâyeleri, masalları Avrupa'ya yayıldı. 

Haçlılar, Avrupa'ya askerî alanda da yenilikler getirdiler. O zamana kadar Batı'da mevcut savunma mevkileri basit kulelerden ibaretti. Haçlılar, önce Doğu'da örneklerini gördükleri şekilde kendilerine büyük ve içinde yaşanılabilen şatolar inşa ettiler ve bunu Avrupa'ya taşıdılar. Zamanla askerî açıdan çift sur duvarlarının, bu duvarlar üzerine yerleştirilen esas ve yan kulelerin önemini ve sağladığı avantajı anladılar ve bu özelliklere sahip sağlam ve büyük kaleler yaptılar. Böylece büyük kalelerin yapılması, savunma ve kuşatma taktikleri, ziftin kullanılması gibi yenilikler Avrupa'ya aktarıldı. 

Ayrıca Haçlılar, kiliselerin inşasında Doğu'lu ustalardan öğrendikleri sivri kemer kullanmasını Batı mimarisine soktular. Müslüman gemicilerden basit fakat çok yararlı bir icat olan deniz pusulasını ilk öğrenen İtalyanlar oldu. Bunun yanı sıra İtalyan denizciler öğrendikleri Müslümanların usturlap'ı ile, bir dereceye kadar da olsa, enlem ve boylamları hesaplamaya başladılar. 

Avrupa, Doğu'ya yapılan seyahatlerden dönenlerin getirdiği bilgilerle yeni coğrafî görüşe sahip oldu; o zamana kadar yaşanan dünyanın merkezi kabul ettiği Roma'nın yerine artık çizilen haritaların ortasına Kudüs konulmaktaydı. Şimdi Batı toplumu, pek bilmediği ama yavaş yavaş adını duymaya başladığı Uzak Doğu ülkelerine ve denizlerine merak duymaya başlamıştı.

Sonuç olarak Haçlılar, Orta Çağ Avrupa'sına Doğu'nun kültürünü taşımakta etkili olmuşlar, bu dönemde ticaret yollarının açtığı imkânla Doğu'nun en uzak köşelerine kadar giden seyyahlar Doğu'nun güzelliğini, zenginliğini, sanat ve ilmini Batı'ya taşımakta büyük rol oynamışlardır.


Prof.Dr. Işın Demirkent / Haçlı Seferleri



The Crusaders first saw and recognized sugar cane in Palestine. They soon learned how to grow sugar cane and extract its juice. From the XIIth century onwards, sugar and various fruits from the East graced Western tables. The medicinal plants of the East, which were more or less known in Europe, became well known and abundant in the West through the Crusaders. In the book of a merchant living in the XIVth century, it is recorded that more than 300 types of spices were being transported to Europe. This trade route, famously known as the Spice Route, brought exotic scents and dyes from the East to Europe in addition to spices. Silk and cotton fabrics, silk carpets, elegant pottery, porcelain and glassware brought innovations to the way Europeans dressed and furnished their homes.

On the other hand, the Crusaders who settled in the East gradually became accustomed to local customs; they began to wear local clothes and eat local food. They were treated by local doctors and many of them married local Christian women. As a result of contact with the Islamic world, especially in the commercial sphere, some of them learned Arabic. Many words and terms from this language entered and settled in European languages. Today, it is possible to see these words from A to Z in the dictionaries of Western languages. But the Crusaders still continued the traditions of their Western ancestors. Latin was used in correspondence. The Assises de Jerusalem, a collection of laws prepared in the XIIIth century, was written in French. During the Crusades, many history books were written on this subject. Historical literature developed in Europe. Various stories and tales of the East spread to Europe through Arabic literature.

The Crusaders also brought military innovations to Europe. Until then, the existing defensive positions in the West consisted of simple towers. The Crusaders first built large and habitable castles, as they had seen examples in the East, and carried them to Europe. In time, they realized the importance and advantage of double fortification walls and the main and side towers placed on these walls from a military point of view, and built strong and large castles with these features. Thus, innovations such as the construction of large castles, defense and siege tactics, and the use of pitch were transferred to Europe. The Crusaders also introduced into Western architecture the use of pointed arches in the construction of churches, which they had learned from Eastern craftsmen.

The Italians were the first to learn from Muslim sailors the simple but very useful invention of the sea compass. In addition, Italian sailors began to calculate latitudes and longitudes, albeit to some extent, with the Muslim astrolabe. 

Europe gained a new geographical vision with the information brought back from the travels to the East; Jerusalem was now placed in the center of the maps instead of Rome, which had been the center of the world until then. Western society was now curious about the countries and seas of the Far East, which it did not know much about but was slowly beginning to hear about. 

As a result, the Crusaders were effective in carrying the culture of the East to medieval Europe, and the travelers who went to the farthest corners of the East with the opportunities opened by the trade routes played a great role in carrying the beauty, wealth, art and science of the East to the West.


--------

ilgili:




28 Eylül 2024 Cumartesi

Haçlılar ve Yamyamlık, Maara

 


MAARA YAMYAMLARI


“Burası vahşi hayvanların otlağı mıdır, yoksa evim midir, doğduğum yer midir, bilmiyorum!”

Maaralı (Maaratünnuman) adlı bilinmeyen bir şairin bu acı dolu çığlığı yalnızca bir üslup unsuru değildir. Ne yazık ki bu sözleri üzerindeki anlamıyla almak ve onunla beraber “bu 1098 yılının sonunda Suriye’nin bu Maara (Maaratünnuman) kentinde böylesine canavarca neler oldu?” diye sormak zorundayız.

Frenkler gelene kadar, kent halkı sur çemberinin gerisinde güvenlik içinde yaşıyordu. Bağları, zeytinlikleri ve incirlikleri onlara mütevazi bir refah sağlıyordu. Kentin işleri, Halep’teki Rıdvan’a itibari bir şekilde bağlı olan, babacan ve hırsı olmayan yerel eşraf tarafından yürütülmekteydi. Maara’nın iftihar ettiği şey, Arap edebiyatının en büyüklerinden biri olan, 1057’de ölmüş bulunan Ebuulâ el-Maari’nin doğduğu yer olmaktı. Özgür düşünceli biri olan bu kör şair, yasaklara aldırmadan döneminin adetlerine saldırmaya cüret etmişti. Şunu yazmak için cesaret gerekirdi:


Dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır,

Beyni olup dini olmayanlar,

Ve dini olup beyni olmayanlar.


Ölümünden kırk yıl sonra, uzaklardan gelen bir fanatizm, görünüşe göre Maaralı şaire hem dinsizliği, hem de efsanevi kötümserliği konusunda hak verdirtecektir:


Kader bizi cammışız gibi kırıyor,

Ve parçalarımız bir daha hiç birleşmiyor.


Nitekim, kenti bir harabe yığınına çevirecek ve şairin hemcinslerine ilişkin olarak çok sık dile getirdiği küçümseme, burada en gaddar şekilde resmedilmiş olacaktır.

Maara sakinleri, 1098’in ilk ayları süresince, kapılarından üç günlük yürüyüş mesafesinde cereyan eden Antakya çarpışmasını kaygıyla izlemişlerdir. Sonra, Frenkler zafer kazanmalarının ardından birkaç komşu köyü yağmalamaya gelmişler ve Maara bu saldırıların dışında kalmıştır, fakat bazı aileler, Halep, Hıms veya Hama gibi daha güvenli yerlere gitmek üzere kenti terketmeyi tercih etmişlerdir. Kasım sonlarına doğru binlerce Frenk kentin etrafını çevirince, bunların kaygıları haklı çıkmıştır. Kent halkından birkaçı kaçmayı başarmışsa da, çoğu tuzağa yakalanmıştır. Maara’nın bir ordusu yoktur, küçük bir kent milis gücü vardır. Bunlara, askeri deneyimi olmayan birkaç yüz genç insan çabucak katılmıştır. İki hafta süresince korkunç şövalyelere cesaretle direnmişler, hatta kuşatıcıların üzerine surların tepesinden arı dolu kovanlar bile atmışlardır.

İbn el-Esir şöyle anlatacaktır: “Onların bu inadını gören Frenkler, surlarla aynı yükseklikte ahşap bir kule yaptılar. Dehşete kapılan ve morali bozulan bazı Müslümanlar, kentin en yüksek binalarını tahkim ederek kendilerini daha iyi savunacaklarını düşündüler. Böylece surları bıraktılar, ama tuttukları yerleri de adamsız bırakmış oldular. Onları başkaları izledi ve surların bir bölümü daha terkedildi. Kısa bir süre sonra surların tamamı savunacak adamdan yoksun kaldı. Frenkler merdivenlerden tırmandılar ve Müslümanlar onları burçların tepesinde gördüklerinde cesaretlerini kaybettiler”.

11 Aralık akşamı olmuştur. Ortalık çok karanlıktır ve Frenkler şehre girmeye cesaret edememektedirler. Maara’nın önde gelenleri, saldırganların başında bulunan Antakya’nın yeni efendisi Bohémond’la temasa geçerler. Frenklerin önderi, eğer çarpışmayı keser ve bazı binalardan çekilirlerse, halkın hayatına dokunmayacağına söz verir. Onun sözüne umutsuzca güvenen aileler, kentin ev ve mahzenlerinde toplanır ve bütün gece titreyerek beklerler.

Frenkler şafakla gelirler, tam bir kıyım olur. "Üç gün boyunca insanları kılıçtan geçirdiler, yüz binden fazla kişi öldürdüler ve çok esir aldılar." İbn el-Esir’in verdiği rakamlar elbette abartılıdır, çünkü kentin düşmeden önceki nüfusu muhtemelen on binin altındaydı. Fakat dehşet, kurbanların sayısından çok onlara uygulanan muameleden kaynaklanmaktadır.


"Maara’da bizimkiler yetişkin putataparları kazanlarda kaynatıyorlar, çocukları şişe geçiriyorlar ve kızartarak yiyorlardı."


Frenk kronikçi Raoul de Caen’ın bu itirafını Maara yakınlarında oturanlar okuyamayacak, ama gördüklerini ve duyduklarını hayatlarının sonuna kadar hatırlayacaklardır. Çünkü yerel şairler tarafından ve sözel gelenek ile yayılan bu gaddarlıkların anısı, zihinlerde silinmesi zor bir Frenk imgesi yaratacaktır. Bu olaylardan üç yıl önce komşu Şeyzer kentinde doğan yakanüvis Usama İbn Munkid, bu günü şöyle yazacaktır:

"Frenkler hakkında bilgisi olan herkes, onları tıpkı hayvanların güç ve saldırganlık üstünlüğüne sahip oldukları gibi cesaret ve coşkuyla çarpışma üstünlükleri olan, ama bunun dışında bir şeyleri bulunmayan hayvanlar olarak görmüşlerdir."

Frenklerin Suriye’ye geldiklerinde yarattıkları izlenimi iyi özetleyen, iltifatsız bir yargı: Kültür yönünden çok üstün, ama her tür mücadeleciliğini kaybetmiş bir Arap milletinin, kolaylıkla anlaşılabilir kaygı ve küçümseme karışımı. Türkler, Batılıların yamyamlığını asla unutmayacaklardır. Onların destan edebiyatının tümü boyunca, Frenkler hep insan yiyen kişiler olarak tasvir edileceklerdir.

Bu Frenk imgesi haksız mıdır? Batılı istilacılar, kurbanları olan kentin halkını yalnızca hayatta kalabilmek için mi yemişlerdir? Önderleri, ertesi yıl papaya gönderdiği resmi bir mektupta bunu iddia edecektir: "Maara’da orduya korkunç bir kıtlık saldırdı ve onu Müslümanların cesetleriyle beslenme zorunluğuyla karşı karşıya bıraktı."

Fakat bu çabucak söylenmiş bir söze benzemektedir. Çünkü Maara bölgesi halkı, bu uğursuz kış boyunca, açlığın açıklamaya yetmediği davranışlara tanık olmuştur. Nitekim bu insanlar, Tafurlar denilen fanatikleşmiş Frenk çetelerinin kırsal alana yayılarak, Müslüman eti çiğnemek istediklerini bağırarak söylediklerini ve akşamları ateşin etrafında avlarını yemek üzere toplandıklarını görmüşlerdir. Zorunluluğun doğurduğu bir yamyamlık mı? Fanatizmden gelen bir yamyamlık mı? Bütün bunlar gerçekdışı şeylere benzemektedir, ama tanıklıklar, hem tasvir ettikleri olaylar, hem de bu anlatıların üzerine çöken sapık havadan ötürü bunaltıcıdırlar. Maara çarpışmasına bizzat katılmış olan Frenk kronikçisi Albert d’Aix’in bir cümlesi, bu konudaki dehşeti emsalsiz bir şekilde göstermektedir:


"Bizimkiler yalnızca öldürülmüş Türk ve Müslümanları değil, köpekleri de yemekten iğrenmiyorlardı!"


Amin Maalouf

Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri




Maalouf'tan ek:

Frenk ordularının 1098'de Maara'da giriştikleri yamyamlık hareketine ilişkin anlatılar, o döneme ait Frenk kroniklerinde çok sayıda ve birbirleriyle uyumlu bir şekilde yer almaktadır. Bu olaya, Avrupalı tarihçilerin eserlerinde 19.yüzyıla kadar ayrıntılı bir şekilde rastlanmaktadır. Buna karşılık bu anlatılar 20. yüzyılda -uygarlaştırma görevi yüzünden- genelde es geçilmektedir. Grousset, Histoire'nin üç cildinde de bundan söz etmemekte; Runciman ima etmekte yetinmektedir: "açlık kol geziyordu - yamyamlık tek çözüme benziyordu".





THE CANNIBALS OF MA'ARRA

"I know not whether my native land be a grazing ground for wild beasts or yet my home!"

This cry of grief by an anonymous poet of Ma'arra was no mere figure of speech. Sadly, we must take his words literally, and ask with him: what monstrous thing came to pass in the Syrian city of Ma'arra late in that year of 1098?

Until the arrival of the Franj (*Crusaders), the people of Ma'arra lived untroubled lives, shielded by their circular city walls. Their vineyards and their fields of olives and figs afforded them modest prosperity. The city’s affairs were administered by worthy local notables devoid of any great ambition, under the nominal suzerainty of Ridwân of Aleppo. Ma'arra’s main claim to fame was that it was the home town of one of the great figures of Arab literature, Abu’l-Alâ’ al-Ma'arri, who had died in 1057. This blind poet, a free-thinker, had dared to attack the mores of his age, flouting its taboos. Indeed, it required a certain audacity to write lines like these:


The inhabitants of the earth are of two sorts:

Those with brains, but no religion,

And those with religion, but no brains.


Forty years after his death, a fanaticism come from afar descended on this city and seemed to prove this son of Ma'arra right, not only in his irreligion, but also in his legendary pessimism:


Fate smashes us as though we were made of glass,

And never are our shards put together again.


His city was to be reduced to a heap of ruins, and the poet’s oftexpressed mistrust of his compatriots would find its cruellest vindication.

During the first few months of 1098 the inhabitants of Ma'arra uneasily followed the battle of Antioch, which was taking place three days’ march north-west of them. After their victory, the Franj raided several neighbouring villages, and although Ma'arra was spared, several of its families decided to abandon the town for more secure residences in Aleppo, Homs, and Hama. Their fears proved justified when, towards the end of November, thousands of Frankish warriors arrived and surrounded the city. Although some citizens managed to flee despite the siege, most were trapped. Ma'arra had no army, only an urban militia, which several hundred young men lacking any military experience hastily joined. For two weeks they courageously resisted the redoubtable knights, going so far as to hurl packed beehives down on the besiegers from the city walls.

To counter such tenacity, Ibn al-AthÐr wrote, the Franj constructed a wooden turret as high as the ramparts. Some Muslims, fearful and demoralized, felt that a more effective defence was to barricade themselves within the city’s tallest buildings. They therefore abandoned the walls, leaving the positions they had been holding undefended. Others followed their example, and another point of the surrounding wall was abandoned. Soon the entire perimeter of the town was without defenders. The Franj scaled the walls with ladders, and when the Muslims saw them atop the walls, they lost heart.

It was 11 December, a pitch-dark night, and the Franj did not yet dare to penetrate the town. The notables of Ma'arra made contact with Bohemond, the new master of Antioch, who was leading the attackers. The Frankish commander promised to spare the lives of the inhabitants if they would stop fighting and withdraw from certain buildings. Desperately placing their trust in his word, the families gathered in the houses and cellars of the city and waited all night in fear.

The Franj arrived at dawn. It was carnage. "For three days they put people to the sword, killing more than a hundred thousand people and taking many prisoners." Ibn al-Athîr’s figures are obviously fantastic, for the city’s population on the eve of its fall was probably less than ten thousand. But the horror lay less in the number of victims than in the barely imaginable fate that awaited them.

"In Ma'arra our troops boiled pagan adults in cooking-pots; they impaled children on spits and devoured them grilled." 

The inhabitants of towns and villages near Ma'arra would never read this confession by the Frankish chronicler Radulph of Caen, but they would never forget what they had seen and heard. The memory of these atrocities, preserved and transmitted by local poets and oral tradition, shaped an image of the Franj that would not easily fade. The chronicler Usâmah Ibn Munqidh, born in the neighbouring city of Shayzar three years before these events, would one day write:

"All those who were well-informed about the Franj saw them as beasts superior in courage and fighting ardour but in nothing else, just as animals are superior in strength and aggression."

This unkind assessment accurately reflects the impression made by the Franj upon their arrival in Syria: they aroused a mixture of fear and contempt, quite understandable on the part of an Arab nation which, while far superior in culture, had lost all combative spirit. The Turks would never forget the cannibalism of the Occidentals. Throughout their epic literature, the Franj are invariably described as anthropophagi.

Was this view of the Franj unjust? Did the Western invaders devour the inhabitants of the martyred city simply in order to survive? Their commanders said so in an official letter to the pope the following year: 

"A terrible famine racked the army in Ma'arra, and placed it in the cruel necessity of feeding itself upon the bodies of the Saracens."

But the explanation seems unconvincing, for the inhabitants of the Ma'arra region witnessed behaviour during that sinister winter that could not be accounted for by hunger. They saw, for example, fanatical Franj, the Tafurs, roam through the country-side openly proclaiming that they would chew the flesh of the Saracens and gathering around their nocturnal camp-fires to devour their prey. Were they cannibals out of necessity? Or out of fanaticism? It all seems unreal, and yet the evidence is overwhelming, not only in the facts described, but also in the morbid atmosphere it reflects. In this respect, one sentence by the Frankish chronicler Albert of Aix, who took part in the battle of Ma'arra, remains unequalled in its horror: 


"Not only did our troops not shrink from eating dead Turks and Saracens; they also ate dogs!"


Amin Maalouf

The Crusades Through Arab Eyes


* The Frankish chronicles of the epoch contain numerous accounts of the acts of cannibalism committed by the Frankish armies in Ma'arra in 1098, and they all agree. Until the nineteenth century, the facts of these events were included in the works of European historians, for example Michaud’s l’Histoire des croisades, published in 1817–22. (See volume 1, pp. 357 and 577; also Bibliographie des croisades, pp. 48, 76, 183, 248.) In the twentieth century, however, these accounts have generally been concealed—perhaps in the interests of the West’s 'civilizing mission’? Grousset does not even mention them in the three volumes of his History; Runciman is content with a single allusion: "the army was 'suffering from starvation . . . and cannibalism seemed the only solution".


!




Richard a "Lionheart"...really? Not even close!..


Richard was keen to march on Jerusalem as soon as possible. He did not want to deal with the exchange of prisoners and stay here for a long time. He had nearly 3,000 Muslim prisoners. In this case, Salaheddin would release the Christian prisoners anyway. Indeed, Salaheddin released the first group of captives in accordance with the agreement. However, Richard refused to release the Muslim captives, claiming that not all of the nobles whose names were mentioned had been delivered. The negotiations and negotiations after that failed.

Impatient to get to Jerusalem, Richard settled the ransom dispute in his own barbaric way: He dragged the remaining 2,700 men of the Akkâ garrison, together with some 300 wives and children, in chains out of the city on 20 August. He had them mercilessly massacred in front of Salaheddin's army.

While Richard's warriors carried out this butchery with great pleasure, the Muslim soldiers who saw the incident rushed to the aid of their friends, but they could not break through the Crusader ranks and reach them until darkness fell.

Such a brutal killing of prisoners of war was probably a Western-style thank you, since Salaheddin had been merciful enough to send chickens to the king of France, who was sick in the Crusader headquarters during the siege of Akkâ, so that he could be fed and healed. Ironically, the Crusader historian Ambroise also writes in his work that he praised God for this massacre. Naturally, such a brutal atrocity was the end of the peace negotiations between the two sides.


Prof.Dr. Işın Demirkent / Haçlı Seferleri




Haçlılar ve Yamyamlık

 


HAÇLILARIN MÜSLÜMANLARLA KARŞILAŞMASI

Avrupalılar Kıta Hıristiyanlığının doğusundan İslamiyet'le ilk kez Haçlı Seferleri sırasında 1096 yılından başlayarak karşılaştılar. Aslında Latinler (İspanya ve İtalya'dakiler) dışında- Avrupalılar, doğudaki Hıristiyanlığı ve Doğu Roma Imparatorluğu'nu da pek bilmezlerdi. Bu sayede "Hıristiyan Doğu "yu da görecek ve öğreneceklerdi.

Avrupa Hıristiyanlığının merkezi, antolajik ( varlıkbilimsel) olarak, varlığını algılayış şekliyle kendini dünyanın ve evrenin merkezinde görüyordu. Nedeni, her şeyin ve her yerin merkezi olmak istemesindendi. Aynı zamanda bilimsel yetersizlik ile kendi dışındaki dünya ve toplumlar konusunda bilgisizlikten beslenen böyle bir benci görüş doğaldır ki Avrupalıların kendileri dışındaki insanların kendileri gibi olmadıklarını, kendilerinden çok aşağılarda olduklarını sanmalarına yol açmaktaydı.

İşgal ve saldırı orduları, savaşa, işgal edecekleri toprakların halkına düşmanlık duygularıyla gönderilir. Başarının şartı olarak düşünülen bu uygulama Haçlı Seferlerinde en yüksek düzeyde görülmektedir. Bu yüzden Haçlılar olabilecek en olumsuz duygularla yüklenmiş durumdaydılar. Kendilerini üstün, karşılarındakileri ise düşman biliyorlardı. Üstelik düşman, geri, ilkel, aşağılık, kötü, düzeysiz ve zavallıydı !

Avrupalılar Müslümanların varlığını ilk Endülüs'teki uygarlıkları dolayısıyla duymuşlardı. Ancak ters bir şekilde. Şöyle ki; Endülüs'ü görenler karşılaştıkları inanılmaz şeyler yüzünden İslam'a hayranlık duyuyorlardı, ama görmeyenler düşmanca propagandalardan başka bir yoldan bilgilenme olanağına sahip değildiler. Bunda en önemli rolü Kilise oynuyordu ama Frankların gezginci "trubadour"ları belki de daha etkiliydi. "Chanson de la Geste"lerin önemli bir kısmında Müslümanlar için olmadık olumsuz sıfatlar kullanılıyor, kötülemek için ne gerekirse her şey yapılıyordu. İlk Haçlı Seferinin trubadourların harekât alanı içindeki kitlelerden oluştuğunu hatırlarsak bu Haçlıların Müslümanları nasıl tahayyül ettiklerini de tahmin edebiliriz.

Bu önyargılarla yola çıkan Avrupalılar, Selçukluların Malazgirt zaferinden sonra "Türklerin hakimiyetini ve ilerlemesini önlemek" için geldikleri Anadolu'da ve Suriye'de karşılaştıkları ve ilk kez savaşlarda tanıdıkları Türkler, Müslümanlar ve her türden "Doğulular" karşısında sarsıldılar, şaşırdılar ve kendilerini ezik hissettiler. Doğulular, Hıristiyan veya değil ama hepsi, gelişmiş ve ileriydi, Avrupalılar ise birçok bakımdan hem zavallı, hem de gülünçtü, geri ve kötü olduğu sanılan ve varsayılan "Morgenland"ın (güneş o taraftan doğduğu için Almanların "sabah ülkesi" dedikleri Doğu'nun) üstünlüğü çok açıktı. Avrupalıların geriliği ve ilkelliği çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmıştı. Bu yüzden hayranlık ve nefret iç içe yaşandı, Avrupalılar kendilerini kaybettiler.

Daha 1 . Haçlı Seferinde Suriye'deki Maara (Maarretü'l Numan) kentinde 1098'de yüz binlerce kişilik güçlerce kuşatılan savunmasız bu büyük kenti kimseye zarar vermeyecekleri sözüyle teslim aldıklarında, üç gün boyunca yüz binden fazla insanı katlettiler, çok az sayıda esir aldıklarının dışında tek kişiyi sağ bırakmadılar. Ama bunlarla yetinmediler, seferde bulunan kendi tarihçileri, Avrupalıların, Türk ve Müslümanları yediklerini, çocukları şişe geçirip kızartarak, yetişkin büyükleri kazanlarda kaynatıp pişirerek karınlarını doyurduklarını yazdı (Frank kronikçiler Raoul de Caen ve Albert d'Aix) (1);


Türkler yüzüldü, barsakları çıkarıldı,

etlerinden haşlama ve kebap yapıldı.

Doyasıya yediler, amma ekmeksiz olarak.


Bu dizeler, 1.Haçlı Seferine katılan bir şairin elinden çıkmadır.


"Tafurlar" denilen fanatikleşmiş Frank çeteleri "Müslüman eti çiğnemek istediklerini" bağırırlar, "akşamları ateşin etrafında avlarını yemek üzere" toplanırlardı.

"Bohemond birkaç Türk getirilmesini emretti. Bunları hemen öldürttü. Büyük bir ateş yaktırıp ve cesetleri şişlere geçirtip pişirttikten sonra . . . kurulacak sofralara getirilmelerini emretti. Bunun ne demek olduğu kendisine sorulunca; 'bugün toplanan mecliste kumandanların aldığı bir karara göre . . . bulunacak bütün Türklerin . . . böylece pişirilip prenslere ve orduya ikram edileceklerinin herkesce bilinmesi içindir' yanıtını verdi."

Bu tanıklık, Suriye'deki Sur kentinin Katolik metropoliti Guillaume tarafından yapılmıştı.(2)


Alp Hamuroğlu

Hıristiyanlık, İslamlık ve Avrupa. Doğu'dan Batı'ya Uygarlık Kapıları (Endülüs, Sicilya, Haçlı Seferleri)

(1) Richard le Pelerin, Chanson d'Antioche, 5.58; akt. Erer, 5.49.

(2) Raşid Erer, Türklere Karşı Haçlı Seferleri.

* Maalouf, yamyamlıkla ilgili anlatıların "20. yüzyılda -uygarlaştırma görevi yüzünden- es geçildiğini" belirtmekte... Anlaşılan "yamyamlık", uygar Batı'ya ve "uygar Batı'nın tarihi"ne hiç uygun düşmemekte, yakışmamakta, daha doğrusu bundan utanılmakta, bu yüzden de bunun sözü edilmemeye çalışılmaktadır.

***


When they captured Maara (Maarret al Numan) in Syria during the First Crusade in 1098, this large, defenseless city besieged by forces of hundreds of thousands, with the promise that they would not harm anyone, they slaughtered more than a hundred thousand people for three days, leaving no one alive except a very few captives. But they did not stop there; their own historians, who were on the expedition, wrote that the Europeans ate the Turks and Muslims, skewering and roasting the children and boiling and cooking the adults in cauldrons (Frankish chroniclers Raoul de Caen and Albert d'Aix) (1);


Turks were flayed and disemboweled,

and kebabs were made from their meat.

They ate their fill, but without bread.


These lines were written by a poet Crusade by a poet who participated in the First Crusade.

Fanaticized Frankish gangs called “Tafurs” shouted that they wanted to “chew Muslim flesh” and gathered “in the evening around the fire to eat their prey”.

“Bohemond ordered some Turks to be brought in. He had them killed immediately. After lighting a big fire and having the corpses skewered and cooked . . . he ordered them to be brought to the tables to be set. When he was asked what this meant, he replied: 'According to a decision taken by the commanders in the assembly that met today . . . that all the Turks to be found . . . will be cooked in this way and served to the princes and the army'.”  This testimony was given by Guillaume, the Catholic metropolitan of Tyre in Syria.


Alp Hamuroglu

Christianity, Islam and Europe. Gates of Civilization from East to West (Andalusia, Sicily, Crusades)




25 Ağustos 2015 Salı

Tarih boyunca Türkler ve Anadolu









Tarih boyunca çok farklı ve geniş bir coğrafyaya yayılmış ve gittiği her yerde imparatorluklar, devletler kurmuş olan Türk milletinin Anadolu’ya kesin olarak yerleşmesiyle Batılıların oklarına hedef olması tarihsel bir olgudur. Tarih bilgisi açısından yüzeysel bilgi sahibi olanlar ile art niyetli Batılılar, Anadolu'nun Türkleşmesini 1071 Malazgirt Savaşı'yla başlatırlar. Ne var ki Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi çok öncelere dayanır. İskitler, M.Ö. 680 yılından itibaren ve Milattan sonraki yıllarda da çok çeşitli Türk boy ve toplulukları Anadolu’ya gelmişlerdir.

Bu noktada tarihçilerin iddia ettikleri ve araştırılması gereken bir husus İskitlerin gelişinden çok önceki yıllarda Mezopotamya’da kurulan uygarlıkların temelinin de Türk soylular tarafından atıldığıdır. Yine Milattan önce Anadolu’daki Truvalıların ve Güney Avrupa’daki de Etrüsklerin Türk soylu oldukları son yıllarda sıklıkla savunulmaktadır.

Bu bağlamda Milattan sonraki yıllarda Anadolu’ya yerleşenler arasında Hun Türklerini de özellikle belirtmek gerekir. Çünkü, Büyük Hun İmparatorluğu'nun yıkılışından sonra Batıya göç eden Hunların bir kolu 395 tarihinde Erzurum üzerinden Anadolu'ya gelmiş, 451 yılında onları Akhunlar izlemişlerdir. Büyük bir göç dalgası da 466'da gerçekleşmiş, Avrupa Hunları'na bağlı Ağaçeri Türk boyları Anadolu'ya gelmişler ve yerleşmişlerdir. Anadolu'ya doğru diğer iki önemli Türk göçü 558 ve 575 tarihlerine rastlamaktadır. Güney Kafkasya'da Hazar İmparatorluğu'nun temelini oluşturan Sabar Türk toplulukları bu sürede yoğun bir şekilde Anadolu'ya gelmişlerdir. 

Bulgar Türkleri, Avar Türk boyları, Uz-Peçenek Türkleri ve Kuman-Kıpçak Türk boyları da Anadolu'ya yoğun olarak gelen ve yerleşen Türk boyları arasında bulunmaktadır. Bu boylar arasında özellikle Balkanlar'dan Anadolu'ya gelen Bulgar Türkleri ile Kafkaslardan gelerek yerleşen Kuman-Kıpçak Türkleri; Doğu Karadeniz Bölgesi'nin Türkleşmesinde çok önemli bir yere sahiptirler. Bütün bu göçler nedeniyle Sultan Alpaslan Malazgirt savaşı ertesi Anadolu’yu ele geçirince bu coğrafyada yerleşmiş Türklerle dolu bir yurt bulmuş ve Selçuklu İmparatorluğunu buraya taşıyarak Türklüğü kalıcı kılmıştır. 

Ne var ki dünyada en çok devlet kuran milletin Türkler olduğunu bilen Batılılar bu gelişmeyi hazmedemeyip Türkleri Anadolu’dan kalıcı olarak çıkarmak için Haçlı seferlerini başlatmışlardır. Türk milleti bütün bu saldırıların üstesinden gelmeyi bilmiş ve Anadolu toprakları üzerinde bir çok beyliklerin yanı sıra Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları ile bugünkü güçlü, bağımsız, çağdaş Türkiye Cumhuriyetini kurmuştur.

Özellikle sömürgeciliğin zirveye çıktığı bir dönemde ortaya çıkan ve mazlum milletlere örnek olan bu gelişme ise Batılıları rahatsız etmiş ve üzerimizde geleneksel “parçala-böl- yönet” stratejileri uygulanmaya konulmuştur. 1800’lü yılların ortalarında yürürlüğe konulan Şark Meselesi ve bugünkü Büyük Ortadoğu projeleri işte bu amacı taşımaktadır.

Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi ve Ön Asya’da İslamiyetin hamisi ve İslam aleminin önderi durumuna geçmeleriyle Avrupalılar açısından bir kabus dönemi başlamıştır. Tüm Avrupa’da Kilise tarafından yaratılan panikle önce Haçlı Seferleri yapılmış, yenilgiyle biten bu seferlerden sonra süreç içinde ortaya konulan “Şark Meselesi”,Türk veya Osmanlı meselesi halini almıştır. Artık Batı dünyası için İslamiyet ile Türklük aynı anlamı ifade eder olmuş ve nihayetinde Türk-İslam ve Avrupa-Hıristiyan mücadeleleri “Şark Meselesi”nin temelini teşkil etmiştir.

“Şark Meselesi” , özellikle 250 yıldır dünyanın büyük devletlerini meşgul etmiştir. Hele bölgede ciddi petrol ve doğalgaz kaynaklarının bulunması başta Avrupa devletleri, Rusya ve süreç içinde ABD’yi de işin içine sokmuştur. Sömürgeciliğin kurallarını iyi bilen her emperyalist devlet yaratılan “güç dengesi “politikasına uymuş ve “Şark Meselesi”ni kendi çıkarlarına uygun şekilde ele almıştır.

Bu bağlamda “Şark Meselesi”nin geçirdiği süreçleri; Türkleri Anadolu’ya sokmamak, Türkleri Anadolu’da durdurmak, Türklerin Rumeli’ye geçişini önlemek, İstanbul’un Türkler tarafından fethini engellemek ve Türklerin Balkanlar üzerinden Avrupa içlerine doğru ilerleyişine mani olmak şeklinde yorumlayan tarihçilerin görüşleri önemlidir. Bu çerçevede Balkanlardaki çeşitli etnik gruplar ve Doğu Anadolu’daki Ermeniler özellikle din adına kışkırtılmış, kanlı isyanlar çıkarmalarına destek olunmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne rağmen ve zamanının en büyük emperyalist güçlerine karşı 9. Haçlı Seferi diyebileceğimiz savaşı da vererek Anadolu’da kalmayı başaran Türklere karşı yeniden başlatılan Sevr anlamındaki planlar ise bugün 10. Haçlı seferi anlamında bir girişimi söz konusu etmektedir.

Bu bağlamda emperyalist Batılıların yıllardır bıkmadan ısıtıp ısıtıp önümüze sürdükleri ve el altından veya açıkça destekledikleri "Kürt Sorunu”nun altında bu emel, yani Türkleri Anadolu’dan kalıcı atmak vardır. Bu çizgide sözde müttefiklerimiz temel sömürgeci mantığı ile “parçala-böl-yönet” stratejisini uygulamaya koymuşlar ve Anadolu’daki Türk boylarını bile ayrı bir etnik gurup şeklinde ortaya sürerek bölünmeyi, bölücülüğü açıkça desteklemişlerdir.

Özellikle ABD’li stratejistlerce yıllardır planlandığı bilinen ve Sovyetler Birliğinin parçalanması başarıldıktan sonra sahneye açıkça konan Büyük Ortadoğu Projesi bizi de öncelikle ele aldığından çok önemlidir.

Söz konusu Büyük Ortadoğu Projesi ile ilgili en çarpıcı açıklama ABD Dışişleri Bakanı Condolezza Rice tarafından 2003 yılında yapılmıştır. Rice bu açıklamasında Ortadoğu’nun dönüştürülüp, Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu vurgulamıştır.

Bu bağlamda ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ile şu beş hedefe ulaşmak istediğini söyleyebiliriz:

1- ABD bu proje ile kendisine ve İsrail’e rakip olabilecek muhtemel güçlerin oluşmasını engellemek istemek,

2- ABD bu proje ile rakipsiz askeri gücünün olanaklarını kullanarak petrol zengini Ortadoğu bölgesini kontrolü amaçlamak,

3- Amerika bu proje ile Ortadoğu bölgesinde bulunan petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinde denetimini sağlamak istemek,

4- Kendisine rakip veya rakip olabilecek Avrupa Birliği, Çin ve Japonya’yı bu kaynaklardan uzak tutmak istemek, ve

5- Onlara göre var olan ve temeli Afganistan’da kendileri tarafından Mücahiddinlerin kurulmasıyla atılan köktendinci terör diye adlandırılan görünüşteki terörü önlemek.

İşte son bir yıl içinde Arap ülkelerinde demokrasi adına başlatılan halk ayaklanmaları ve Türkiye’deki bölücü terörün artan şekilde azıtması ve giderek siyasallaşması bu planının parçasıdır. Ne var ki Türk milleti tarihte, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan coğrafyada, çok güçsüz olduğu zamanlarda bile üzerinde oynanan oyunların üstesinden muzafferiyetle gelmesini bilmiştir. Bunu bilmeyen, bilmek istemeyen sözde müttefiklerimizin almaları gereken dersin sayfaları da tarih kitaplarında açıkça resmedilmiştir........


Ali KÜLEBİ , 2011
ART Dış Politika Direktörü











TÜRK ÜLKÜSÜ – TÜRK KİMLİĞİ



Türklüğün yazılı tarihinden bu yana atalarımızca, bağımsızlık, egemenlik ve adalet çizgisinde yönetilen Türk milleti ve bağlı topluluklar, bundan rahatsız olan düşmanlarımız ve onların içteki destekçilerinden fırsat bulduğu sürelerde yönetimi altındaki insanlara refah, mutluluk, güvence ve huzurlu bir hayat sağlamıştır. Ne var ki, toplumları yönetmedeki özel yetenek ve büyük devletler kurmadaki başarımız çoğu kez karşımızdaki güçlerce bir tehdit olarak algılanmış ve süreç içerisinde, maalesef içerimizdeki, Türklük duygusu zayıflayan, bu zayıflamanın hedeflerinin kanlarındaki değişime bağlanması gereken yöneticiler, bilinçli veya bilinçsiz şekilde Türklüğün bu kutsal görevini yerine getir(e)memişlerdir. Bu süreç içinde Türklüğün varlığı kimi zaman tehlikeye de girmiş ve ancak, yine de her seferinde, son keresinde Gazi Mustafa Kemal örneğinde olduğu üzere kurtarıcılar çıkagelmiştir. Tarih ve millet şuuruna haiz olan biz Türkler, en zor koşullarda olsak bile, en güçlü ülkelerin hepsi birden bir tehdit olarak üzerimize çullansa bile bunun üstesinden gelecek devlet adamlarını çıkarabilecek bir manevi mirasa sahibiz. Bu miras genetiktir. Türkler hiçbir zaman köle olmamıştır ve asla olmayacaktır. Kendini köle durumuna düşürmek isteyenlere de her zaman şamar vuracaktır.

Ancak Türk milletinin sahip olduğu bağımsızlık, yönetmek ve kurtarıcı olma hasletleri bugün maalesef içeriden, sol ve sağ beynelmilelciler ve mandacı-sözde-aydınlar tarafından tehdit edilmektedir.

Atatürk’ün büyük bir şahlanışla kazandığı ve gelecek kuşaklara emanet ettiği cumhuriyetimizi ve bağımsızlığımızı hala “koruma” aşamasındayız. Bu korumayı somut olarak yabancı emellerine karşı koyarak gerçekleştirirken, ayrıca bu sağ ve sol beynelmilelcilerden, yani Türklüğü bir kenara iterek “ümmet” ve “İkinci Cumhuriyet” söylemleriyle ortaya çıkan, çoğunluğu da mandacı aydın veya kendini aydın zannedenlerle de uğraşmak durumundayız. 

Bugünkü görünüm, ihmal edilmeyecek kadar çok önemli noktaya gelmiş tehditlere karşı ülkesini seven bütün vatanseverlerce alabildiğine uğraşılması gereğini ortaya koyuyor. Hâlbuki asırlardır büyük imparatorluklar kurmuş olan Türk Milleti’nin artık, şu anda bulunduğu bağımsızlığını koruma aşamasından çoktan çıkmış, ikinci aşamayı, yani Türk Birliği’ni tesis etmiş olması gerekiyordu. Daha açık bir ifade ile bütün dünyadaki tüm Türklerin, yabancı egemenliği altından kurtarılıp tek bir bayrak altında toplanması sağlanmalıydı. Veya şu anda, 1990’dan sonra bu şansı yakalamış olan Türk Devletleri’nin, en azından bir ekonomik birlik haline getirilmesi sağlanmalıydı. Bunu sağlamanın yollarının siyasi ve askeri faaliyetler ve uğraşlarla olacağı açıktır. 

Türklük düşmanı, Türklüğü tehdit ve rakip olarak gören Batılı emperyalist ülkelerin veya ümmetçi çizgideki İslam ülkelerinin içerideki yandaşlarının Türklüğün ufkunun genişlemesini engelledikleri açıktır. Halbuki büyük devlet konumuna gelmiş Türk yönetimleri çevresindeki, yönetilmek üzere yaratılmış milletlere tarih boyunca hep insanca, istikrarlı ve adil bir yaşam sağlamıştır. Çünkü Türklüğün en büyük özelliği disiplinli, adil yönetim uygulayıcı, hoşgörülü, asker bir millet olmasıdır.

Bu günlerde 70 milyonun üzerine çıkmış Anadolu Türklüğü’nün, 300 milyonluk bir Türk Dünyası’na yol gösterici, birleştirici bir çimento ol(a)maması için, içimizdeki hayalci Batı muhibi, Arap muhibi, AB yanlısı, ABD ve Siyonist yanlılarının maddi, manevi, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde gösterdikleri çabalar Türklüğü zayıflatmak içindir. Günümüzde söz konusu çabalar/oyunlar adı geçen “hainler” tarafından Türkiye’de bir Kürt milliyetçiliği yaratmak şeklinde hayata geçirilmektedir. Böylece, Türkçülük de bu konuda ciddi bir refleks ile yanıt verme konumuna getirilmiştir. Başka bir deyişle milletin sabrı zorlanmaktadır.

Kökünü Türk Milletinin tarih şuurundan, Türklük ülküsünden, tarihsel mirasından ve bağımsızlık hasletlerinden alan Türkçülük, bugüne kadar kendini, içindeki % 6 kadarlık bir kesim rahatsız olabilecek, gücenecek diye sınırlamış ise de, bundan sonra bu sınırlama durumunda olmayabilecektir ve olmamalıdır da. Böyle bir sınırlama olgusu bizi bu % 6’nın manevi zorbalığı altına sokar. Esasen bizim başarılarımızın, Türklüğün parlak geleceğinin önüne set çekilmesini arzulayanların da amacı budur.

Artık, üzerimizde son günlerde, özellikle Güneydoğu’da, Şemdinli’de oynananlara ve diğer oyunlara karşı kesin tavır koyma ve mütevazı, sessiz, savunma psikolojisi arz eden durumdan kurtulmanın zamanı gelmiştir. Artık, barış ve dostluk türküleriyle uyutulup afyonlanmaktan, kurtulmalıyız. Komşularımız Yunanistan ve Ermenistan, çocuklarına anaokullarından itibaren düşmanlığını aşılarken, bütün komşularımızın topraklarımızda gözü varken, AB ve ABD’nin geleceğe dönük projeleri bize Sevr sınırlarını bile çok görürken, hala savunma Türk psikolojisinde bulunmak akılsızlıktır.

Bizler, siyasilerin kişisel veya ideolojik çıkarları uğruna Türk Milleti’nin birliğine kast edebilecek davranışlarına ve bizleri pasifize etmelerine ses çıkarmazsak, tarihi mirasımıza yüz çevirirsek, Türklük Ülküsü’nün emrettiği yoldan dönersek, bu kadar şeceresi belli olmayan hainin bulunduğu ortamda yok olmamız bile söz konusu olabilecektir.

Hal böyleyken son günlerde karşımıza çıkarılmış olan ve milli bütünlüğümüzü tehdit eder boyutlara getirilmek istenen “kimlik” söylemi konusu da bu vesileyle üzerinde önemle durulması gereken bir husus.

Tarih boyunca Türk Devletleri ile sürekli uğraşan Ruslar’ın bir generali diyor ki, ‘”Bir milleti en kolay yıkmanın yolu tarihini çökertmektir. Bunu, değişik parçaların bir araya gelmesiyle oluşan mozaik haline getirirseniz dağılması da kolay olur”.  

Eski Sovyet casusluk örgütü KGB tarafından vaktiyle mozaik toplum söylemi de bu şekilde bir yaklaşımla, Türkiye üzerinde oynanacak oyunun bir parçası olarak kullanılmıştır. Şimdi de emperyalist Batı tarafından ulusları parçalamak için yaratılmış yeni ve benzeri bir stratejinin parçası olduğuna inandığımız ve bu çerçevede özellikle Türklüğün bütünlüğüne zarar vermeyi amaçlayan bu tür söylemlere şiddetle karşı çıkmak, atalarımızın dökülen kanları pahasına bize miras olarak intikal eden vatanımızın bütünlüğünün bir gereğidir.

Bu bağlamda özellikle hatırlanması gereken husus da, Türklüğün Anadolu’ya adım atmasından sonra, çoğu üzerimize yönelmiş olan sekiz Haçlı seferinin gerçekleşmiş olmasıdır. Atalarımız bunları her seferinde def etmeyi başarmış ve  üzerimize gelenleri Avrupa’nın içlerine kadar gerisin geriye kovalamıştı. Sonradan yüce Türk milleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra maruz kaldığımız 9. Haçlı seferini de büyük Atatürk’ün önderliğinde püskürttü. Ne var ki bugün geçmişteki yöneticilerimizin de gafletleri nedeniyle ülkemiz adeta bir çeşit 10. Haçlı seferiyle üzerimizde emelleri olanlarca kuşatılmış durumda.

Geçmişte Türklüğü Anadolu’dan çıkarma amaçlarına ulaşamayan yabancı güçler bugün çeşitli vasıtalarla bizi Sevr sınırlarına geri getirmek ve Anadolu’dan tamamen çıkartmak istiyorlar. Bunu sağlamak için de içerdeki işbirlikçilerle, mandacı aydınlarla beraber yoğun bir şekilde çalışıyorlar. Özellikle AB’yi ve AB kriterlerini bahane ederek her konuda üzerimize gelirken, strateji olarak her seferinde karşımıza yeni talep ve konularla çıkıyorlar. Bu kâh sözde Ermeni soykırımı ve kâh ekümenlik, Heybeliada, Ege konuları oluyor.

Bu yabancı güçler hiç şüphe edilmesin ki yarın da başka konularla, milli bütünlüğümüze kast eder şekilde karşımıza dikilecekler. Bu bağlamda işte son ve çok can sıkıcı bir şekilde sahneye konan ve cumhuriyetimizin temellerini hedefleyen yeni bir senaryo da, “Türk kimliğinin” dile getirilmesi ve sözde mozaik bir toplum zorlamasıyla ulusal birliğimiz ve üniter bütünlüğümüzün tehdit edilmesi olarak ortaya çıkmakta. Bunla bağlantılı olarak, yeni dünya düzeni tartışmaları ve bunun mucitlerinin yanı sıra Sevr emelleri ile yanıp tutuşan tarihi düşmanlarımızın da özel gayretleriyle, Türkiye maalesef akıl almaz bir şekilde etnik tartışmaya sürüklenmek istenmektedir.

Hâlbuki Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında ve sonrasında yüce Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” söylemi doğrultusunda ülkemizdeki bütün etnik yapı ve kültürler, beraberce yaşayabiliyor ve barışın gölgesinde çağdaş uygarlık yolunun nimetlerinden faydalanıyorlardı. Ne var ki Sovyetler Birliği’nin dağılması, ortak düşman olan komünizm tehlikesinin ortadan kalkması, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte bugün Türkiye’nin de içinde/hatta merkezinde bulunduğu bölgede etnik ve dinsel çatışmalar belli güç odaklarınca, Birinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi kışkırtılmaya başlanmıştır.

Coğrafi konumu nedeniyle içinde değişik kökenlilerin de bulunduğu bir nüfus yapısına sahip olan ülkemizin, yeni dönemin güç odaklarınca oluşturulmaya çalışılan yeni düzenden olumsuz etkilenmesi için, bu süreçte özel gayretler gösterilmekte ve kardeşçe yaşayan insanlarımız bu yabancı güç odaklarınca, Birinci Dünya Savaşı sonunda kışkırtılan Ermeniler ile aynı taktik ve desteklerle devletimize karşı gelmeye itilmektedir.  Maalesef belli bir zamandır sistemli bir şekilde yürütülen alt kimlik-üst kimlik tartışmalarıyla da Türkiye’nin etnik yapısı kurcalanmakta ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, toprağı ve milletiyle bir arada tutan değer olan “ulusal birlik ve bütünlük” sarsılmak istenmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 66. Maddesi, “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür" der. Ancak bugünlerde nedense, Amerika Birleşik Devletleri’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olanlar kendilerini “Amerikalı”,  Almanya Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olanlar kendilerini “Alman” olarak tanımlarken, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olanların “Türk” diye tanımlanması bir şekilde rahatsızlık verir olmuştur.  Ve maalesef bu günlerde, kimlik tartışmalarıyla birlikte anayasa değişikliği de tartışılır olmuş ve hatta artık kimi etnik gruplara anayasal vatandaşlık tanınması talepleri üniter bütünlüğümüze kast edenlerce dile getirilmektedir.

Etnik kimlik söylemi, emperyalist Batı’nın ulusları parçalamak için kullandığı sistemin devamı şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bunun altında, önce kimlik söylemiyle milli yapıyı zedelemek, sonra anayasal vatandaşlık tanımları geliştirmek, bu arada yerel yönetimleri güçlendirmek ve böylece federatif devlet yapısına geçişi kolaylaştırmak, nihayetinde de etnik kimliklerin yoğunlaştığı bölgelerde küçük devletçikler yaratmak hedefi bulunuyor.

Aynı oyun Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasında denenmiş ve büyük ölçüde başarıya ulaşmış ancak yine de geriye Türkiye Cumhuriyeti gibi devasa bir devlet kalmıştı. Şimdi de aynı emperyalist güçler şartların yeniden oluştuğu inancıyla oyuna kaldıkları yerden devam etmeye giriştiler. Türkiye bir yandan Avrupa Birliği, IMF gibi uluslararası kurum ve kuruluşlar ile üstten sıkıştırılırken bir yandan da ülke içerisindeki menfaatçi-işbirlikçilerin katkısıyla etnik ve dini kimlikler yoluyla aşağıdan sıkıştırılmaktadır. Nitekim yıllardır sözü edilen “küreselleşme” yani, “yeni dünya düzeni”nin de ulus devletleri ortadan kaldırmak için bu yöntemi benimsiyor.

İşte üzerimize kara bulutlar gibi çökmek isteyen yabancı güçlere ve onların işbirlikçileri beynelmilel sağ, sol, ikinci cumhuriyetçi, ümmetçi ve özellikle “maydınlara” yani mandacı aydınlara hatırlatılması gereken husus, ülkemizin, yüce Atatürk’ün de ifadesiyle “Türkeli” olduğudur. Bunun dışındaki diğer bütün söylemler, yakıştırma ve iddialar gerici ve bölücü bir yolun işaretidir. Bu söylemlerin sonu ülkemizde federatif bir yapıya yol açabilir ve  milletimizin bekasını, ulusal bütünlüğümüzü tehdit edici unsurlardır. Bu söylemler, Atatürk milliyetçiliğinin tek dil, tek millet anlayışına karşıdır. Bu tür söylemler yüce Atatürk’ün bizlere emanet etmiş olduğu ve tek bir ulus bilinci amaçlayan mirasa da ihanettir.

Ayrıca ve yine bu bağlamda özellikle değinilmesi gereken bir nokta da, Türklüğü kabul edemeyip, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı üst kimliğimizdir” demenin kişisel bir çelişki göstergesi olduğudur. Yine, “Ne Mutlu Türküm Diyene” demek yerine “Ne mutlu Müslüman’ım diyene” demek de ve birbirlerini tamamlayan bu önemli kutsal iki unsuru, siyasi amaçlarına uygun bir şekilde ve milletimizin kutsal duygularını sömürmeyi amaçlayarak, birbirine karşıymış veya alternatifmiş gibi göstermek de kabul edilemez ve maksatlı bir yoldur. 

Çünkü Türk milletinin bir kimlik sorunu yoktur. Türk milletinin dini de kökeni de birbirlerini tamamlayan ayrılmaz kutsal iki unsurdur. Türk milleti laik anlayış çerçevesinde dinini de en az, Müslüman olduğunu iddia eden ve halkını ideolojik anlamda böyle kontrol altına almış olan ülkelerin vatandaşları kadar yaşayabilen bir toplum olmanın huzuruyla yaşamaktadır. Ucuz oy peşinde koşan politikacıların toplumu bu yönde de zaafiyete uğratma çabaları, eğitim düzeyimiz arttıkça başarısız kalacaktır. Bu nedenle çağdaş eğitime karşı giderek artan düşmanlık da üzerinde durulması gereken bir husustur. 

Ancak gözüken odur ki, AB ve Soros örneği  yabancı güçlerin özellikle yerel yönetimlere otonomi verilmesi yolundaki telkin ve baskıları ve yine yabancıların, Mustafa Kemal’in önderliğinde emperyalistleri ülkemizden kovan kahraman ordumuzu pasifize etme çabaları bu tür kimlik söylentileri ile ilişkilendirildiğinde Sevr ve mütareke günlerinin 21. Yüzyılda Türk milleti için yeniden geri getirilmesinin çabaları olarak gözükmektedir. Yine 20. yüzyıl başlarında birçok doğu ülkesini emperyalist çıkarları uğruna kontrolü altına almış olan Batı ülkeleri Türkler ile başa çıkamadıklarından dolayı, Lozan’dan bu yana içlerine sindiremedikleri düşmanlığı ve kuyruk acısını bize çeşitli kimlikleri enjekte etme çabası çerçevesinde suni kimlikler yaratarak, 9. Haçlı Seferi olarak düşündüğümüz Kurtuluş Savaşımız’dan sonra 10. bir Haçlı Seferi ihtirasıyla Türk milletini Anadolu’dan çıkarmak için her çareye başvurmaktadırlar.

Ne var ki yabancı güçlerce özellikle  bilinmesi, göz önüne alınması gereken bir gerçek de, büyük Türkçü ve düşünür Nihal Atsız’ın işaret etmiş olduğu  üzere, Türk milleti’nin, Türk kökeninden gelenlerle, Türk kökeninden gelmiş olanlar kadar Türkleşmiş kimselerden meydana gelen yüce bir topluluk olduğu hususudur. Türk milleti, şuuraltında veya duygularının gizli yönünde başka bir ırkın şuur ve özleyişini taşımayan kimselerdir.

Birtakım kişilerin kişisel veya ideolojik çıkarları uğruna Türklük ülküsünü pasifize etmelerine, ulusal yapımız ve üniter bütünlüğümüze kast etmelerine karşı tavır almaz ve ses çıkarmazsak Türk milletine ve Atatürk’ün bize emanet ettiği cumhuriyete ihanet etmiş olur ve şeceresi belli olmayan bir sürü hainin bulunduğu ortamda Türk milleti olarak karanlık günlere adım atarız.


Ali Külebi, 2006
diğer makaleleri













- Saldırganlık küresel güçlerin sömürülmesini istedikleri her bölgeye yönelik bir istidat gösterir. Ama jeopolitik konumumuz açısından en büyük tehdit merkezi Türkiye'dir.

- Enerji deposu olan Ortadoğu "BOP" gibi bahanelerle kontrol altına alınmaya çalışılırken bölgenin en güçlü ülkesi Türkiye'nin bundan etkilenmemesi olanaksız olacaktır.




Alınması gereken önlemler:


Dünyada artarak süregelen hegamon baskılar sonucu ulus devlet bilincinin artacağı veya artması gerektiği gerçeği gün geçtikçe ortaya çıkmaktadır.


Süreç içinde uluslararası ittifakların önem kazanması söz konusu olacaktır.


Türkiye olarak bağımsız kalmak için yeni, güçlü ve gerçekçi ilişkiler kurmak durumundayız. Bu ilişkilerin bizim doğumuzda Türk Avrasya'sı coğrafyasında olduğu gerçeği de ortadadır. Çünkü küresel güçler, din, kültür, ekonomi ve askeri yönden ülkeleri kontrol altına almak istemektedir. Buna ancak bizle beraber olan soydaşlarımızla karşı koyabiliriz.


Kültürde ve dilde ulusal kimliğin korunması üniter bütünlük açısından vazgeçilmezlerimizden olmalıdır.


Bugün emperyalistlerce yapay etnik gruplar yaratılarak üzerimizde bölünme senaryoları üretilen Anadolu ve özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun bizim açımızdan tarihsel gerçeği de bu nedenlerden dolayı açıktır.


Ne var ki şimdiden hazırlıklı olmamız gereken bir gerçek vardır ki, o da ABD'nin özellikle 2015'den sonra bölgede güç kaybedeceği gerçeğidir ve Türkiye'nin bu geleceğe, belirleyici güç olarak hazırlıklı olması gerekmektedir. 


Bu bağlamda ulusalcı/milliyetçi çizgide, teorik zemine Türkçülüğü oturtarak daha gerçekçi yaklaşımlarla bir politika belirlemek ve bu politikayı hayata geçirmek, uygulamak için daha hızlı hareket etmek kaçınılmazdır. Bu söz konusu vahşet ortamında milletimizin çıkar ve bekasını her ne pahasına olursa olsun garantiye almamız gerekir. Bunun yolu da yabancı tesirleri silkip atmaktan geçer.

dergi için















ATATÜRK KURTULUŞ SAVAŞINDA

Bir gün kara bulutlara konaklamıştı.
Yaylılar gelip geçiyordu güneyden,
 Örtük kara perdeler sallanıyordu.
 Utanıyordu Anadolu'dan gelip geçen
 Milletin yüreği kan ağlıyordu.
 Ne bulutlar gitti, ne göklerden bir haber geldi.
 Bu sefer de millet padişahlara seslendi. 
Ne bulutlar gitti, ne padişahlardan bir haber geldi.
Kemal Paşa derler bir yiğit vardı.
Bu sefer de millet türkülerle Kemal Paşa'ya haber saldı.

Biz yoksul bir milletiz.
 Gözlerimizde solgun ışıklar yanar.
 Nasılsa yenilmişiz bir kere
 Ama uzun sürmez o kadar!

Kemal Paşa, yenilmez yiğit, şanlı komutan!
Savaş girer gibi yetiş bize!
Yetiş bize, çöllerde bile olsan!
İnanç doldur, güç doldur içimize!
Bin kere yurdumuzu kurtaran!
Bir görseydin ağlardın hâlimize!
Kuşun kanadında türküler
Kemal Paşa'nın gönlüne vardı, 
Cevabından önce kendi geldi.

Bir gemi yanaştı Samsun'a sabaha karşı
Selâm durdu kayığı, çaparı, takası,
Selâm durdu tayfası
Bir duman tüterdi bu geminin bacasından bir duman
Duman değildi bu!
Memleketin uçup giden kaygılarıydı.
Samsun limanına bu gemiden atılan
Demir değil!
Sarılan anayurda
Kemal Paşa'nın kollarıydı.
Selâm vererek Anadolu çocuklarına
Çıkarken yüce komutan
Karadeniz'in hâlini görmeliydi.
Kalkıp ayağa ardısıra baktı dalgalar
Kalktı takalar,
İzin verseydi Kemal Paşa
Ardından gürleyip giderlerdi.
Erzurum'a kadar.
Bu ne inançtı ki, Kemal Paşa
Atının teri kurumadan
Sürüp geldin yeni yeni savaşların peşinde

Bir selâm gibi gitti Erzurum'a,
Bin selâm gibi geldi Sivas'a Erzurum'dan.
Dağlar alçaldı yol vermeğe,
Temizlendi ılkımından karından.
Analar bacılar yola döküldü,
Cephane taşıdı arkasından.
Irmaklar suyundan faydalattı,
Ağaçlar daldasından.
Yer gök inledi bir yol daha
Kurtuluş Savaşı'ndan.


Düşman koymuş meydanları kaçıyordu.

Kattı Kemal Paşa'nın ordusu düşmanı uğruna
Pişman eti anasından doğduğuna.
Çevirdi Sakarya, çevirdi süvariler,
Veryansın etti topçu,
Veryansın etti piyadeler.

Vur ki anam babam, vur ki kardaşım!
 Hayın düşman yurdumuzu almıya!

Kattı Kemal Paşa'nın ordusu sürdü gitti,
Yetiştikçe vurdu düşmana.
Hayın düşman sarhoş gibi sallana sallana
On beş günde İzmir'i dar buldu,
Ölen kurtuldu, sağ kalan teslim oldu.
Kaçtı gemiler.
Alnı sargılı, kolu sargılı, boynu sargılı,
Ahmetler, Bekirler, Aliler,
Mahmutlar, Kâzımlar, İsmailler
Peşlerinden yettiler,
Diz çöküp Kordonboyu'na
Ta yürekten çekip tetiği
Gemilere yaylım ateş ettiler.
Bu ne inançtı ki, Gazi Paşa!
Atının teri kurumadan
Sürüp gittin yeni yeni savaşların peşinde.

Sana borçluyuz ta derinden!
Çünkü yurdumuzu sen kurtardın,
Hasta, yorgun düşmüştük,
Yaralarımızı iyice sardın.
Yiğittin, inanç doluydun yapıcıydın,
Sanatkârdın, denizler kadar engin;
Kimsenin görmediğini görürdü
Sevgiyle bakan gözlerin.

Dedin ki: Bu millet, bu büyük millet
Yüzyıllar boyunca geri kalmış;
Bu yurt, bu güzel yurt, bizim yurdumuz
Her yanından yaralar almış.
Dedin ki: Bir güzel savaşmalı
Kurmak için yeniden;
Bilgiyle, inançla, çoşkunlukla
"Övün, çalış, güven!"
Sana borçluyuz ta derinden!
Işığısın bu yurdun.
Dilimizi, ulusallığımızı öğrettin bize,
Çünkü cumhuriyetimizi sen kurdun.
Hürriyeti sen yaydın içimize,
Halkçıyız dedin halk içinden,
İnançta hür yetiştirdin bizi,
Borçluyuz sana ta derinden!

Devrimlerle yüceltti, çok yüceltti,
Bu milleti temiz ellerin.
Sana borçluyuz ta derinden
En büyüğü Mustafa Kemallerin!

Binler yaşa, yurdumuza hizmeti büyük
 Kemal Paşa! Ölümsüz insan! Şanlı Atatürk!


Cahit KÜLEBİ'nin 13 bölümlük bu destanı
Nüvit Kodallı tarafından Atatürk Oratoryosu adı altında bestelenmiştir.