Translate

rum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2018 Perşembe

Patrikhane “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” Kurdu


Patrikhane “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” Kurdu
Bojidar Cipof / Temmuz 2018


Son zamanlarda Patrikhane’ye Ekümenik statüsü verilmesi ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması için Rum Patrikhanesi’nin çabalarının arttığını gözlemliyoruz. Özellikle şu an içinde bulunduğumuz yoğun gündemde fark ettirmeden edinimler sağlamaya çalışıyorlar. Okulun açılması için ABD’den ve AB’den çok sayıda politikacı devreye girmekte, ABD’de çok etkin olan bir grup olan Archonlar da özel kampanyalar yürütmektedir. Geçen makalelerimizde dikkat çektiğimiz gibi gelenek olarak Patrikhane’de yapılan birçok toplantı ve kabuller, son aylarda Heybeliada Ruhban Okulu’nda yapılmaya başlandı, sıradan ayinlerin ardından çok sayıda yabancı diplomatın da iştirak ettiği toplantılar gerçekleşti.

Rum Patrikhanesi her sene düzenli olarak Sen Sinod (Patrikhane Dinî Meclisi) toplantıları yapar. Gündemlerinin yoğunluğuna göre bazen 2 bazen de 3 gün süren Sen Sinod toplantıları, gelenek olarak Patrikhane içindeki sinod toplantı odasında yapılır. Bu seneki 10-12 Temmuz tarihlerinde yapılan sinod toplantısı Heybeliada Ruhban Okulu’nda toplantı salonunda yapıldı.

Elimize geçen fotoğraflarda, salonun ciddi bir masraf ile çok iyi bir şekilde restore edildiği görülüyor. Bu salona 10 Temmuz’da Patrik Bartholomeos’un kestiği kurdelenin ardından girilmiş! 1. Derece Eski Eser statüsünde olan Heybeliada Ruhban Okulu’nda böyle bir onarınım yapılması için resmi makamlardan izin alınıp alınmadığını ise bilinmiyor!

Yunan/Grek yanlısı haber sitelerinde bu gelişmenin ardından 2014 Haziran’da Selanik Aristoteles Üniversitesi'nin büyük bir akademik kadro ile Ruhban Okulu için hazırladığı, AVM tarzında bir değişim içeren bir proje yeniden servis edilmeye başladı.

2014’de yapılan bu proje ile ilgili Aristoteles Üniversitesi'nde yapılan basın açıklamasında şu sözler söylenmişti:“Bu Aristoteles Üniversitesi'nin evrensel güçlerini de gösteren bir projedir Mevcut ekonomik koşullar ve tüm zorluklarla rağmen bu konudaki ilhamımız, özellikle şimdi daha da güçlüdür.” Bahsi geçen toplantıda; 1971 yılında Türk yetkililer tarafından kapatılana kadar Ekümenik Patrikhane ve Ortodoksluğun bir sembolü olan Halki Ruhban Okulu’nun yeniden açılması için ne gerekiyorsa yapılması gerektiğine de vurgu yapılmıştı.

1971’de okulu Türkiye’nin Ruhban Okulu’nu kapatmış olduğu külliyen yalandır. Zira aynı yıl yürürlüğe giren YÖK Kanunu çerçevesinde tüm yüksekokullar YÖK’e bağlanmıştı. Patrikhane ise (Bugün de olduğu gibi) gerek müfredat ve gerekse öğrenci ile öğretmenler açısından tam bağımsızlık ya da denetimsizlik istiyordu.

Böyle bir rüya gerçekleşebilir mi? Eski eser bir taşınmazda böyle bir mimari değişim yapılabilir mi? Elbette ki hayır! Ancak içinde bulunduğumuz 2018 Temmuz ayında, 2014’deki bir rüyanın fotoğraflarının neden yeniden servis edilmeye başlandığı ise üzerinde durulması gereken bir husus!

Patrikhane’nin en büyük destekçisi konumunda olan ABD’li Archonların geçmişte zengin içeriğe sahip olan resmi web sitesinde kısa bir süre önce büyük bir değişim yapıldı. https://www.archons.org

Ana sayfada flash ile dönüşümle açılan sadece 2 sayfa bulunuyor. Bu sayfalardan birincisinde bir fotoğraf üzerinde; “Heybeliada Okulu 47 yıl! Heybeliada Ruhban Okulu 1971'den beri zorla kapalıdır.”

(Halki Seminary... Year 47! The Theological School of Halki remains forcibly closed since 1971)

Bu sayfalardan ikincisinde ise bir fotoğraf üzerinde; “Türk Hükümeti, Ekümeniğin binlerce mülküne el koydu” şeklinde ifadeler yer almaktadır.

(Desecration of Property The Turkish Government has confiscated thousands of properties from the Ecumenical)

Rutinin dışında, Heybeliada Ruhban Okulu’nun yenilenen toplantı salonunda yapılan Sen Sinod toplantısı ile ABD’de çok etkin ve zengin kişilerden oluşan Archonların web sitelerindeki bu değişim ve 2014’de Selanik Aristoteles Üniversitesi'nin hazırladığı projenin yeniden servis edilmesinin zamanlama olarak çakışması ilginçtir.

Patrikhane geçtiğimiz yıllarda, üzerinde Rumluğun esamesi olmayan Silivri, Sivas, Bergama, Efes, Antalya, İznik, Perge, Çanakkale, Edirne, İzmir gibi yerlere metropolitler atadı. Rum Patrikhanesi esas olarak, Türkiye’de bulunan ve Türk vatandaşları olan Rum Cemaati’nin dini ihtiyaçlarını karşılamak için faaliyettedir.

Bu sene Heybeliada Ruhban Okulu’nda yapılan sinod toplantısında bazı yeni metropolitlikler ihdas edildi.

Bu tayinler arasında çok dikkat çeken bir husus var.

Yapılan açıklamalarında 1922’den beri boş olan duran “Ankara Metropolitliği”nden bahis edilerek “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” ihdas ve tayin yapıldı.

Ankara’da; Sivas, Silivri, Çanakkale’de olduğu gibi Rum yok! Neden Ankara’da 1922’den beri olmayan bir metropolitlik kurma gereği duyuldu?

Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği

Ankara Metropolitliği sadece Ankara değil aynı zamanda “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” olarak ihdas edildi.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin Türkiye aleyhinde çalışmaları ve düşünceleri malumdur ve bu aleyhteki çalışmalar arasında artık Rum Patrikhanesi ve Ruhban Okulu lehine de destek verildiği görülmektedir.

Rum Patriği Bartholomeos, 1 Mayıs’ta Heybeliada Ruhban Okulu’nda bazı diplomatlarla bir toplantı yaptı ve Eylül’de Ruhban Okulu’nun açılacağını duyurdu. Ardından bunun yalan olduğu ve yabancı misyon temsilcileri arasında algı yaratmaya yönelik olduğu ortaya çıktı.

Onlara göre; bu kadar önemli bir konu, onlarca kendi siteleri dururken Birleşik Arap Emirlikleri finansmanındaki ve “FETÖ” destekli/destekçisi “AHVAL” adlı bir haber sitesi üzerinden 10 Mayıs’ta haber edildi.

Aradan geçen 2 aydan sonra Patrikhane sinodunda alınan bir kararla “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” ihdas edilmesinin düşündürücü olduğu aşikâr!


Bojidar Cipof
13 Temmuz 2018
Basın :Söyledik ve 21.yy Türkiye Enstitüsü




ilgili:
Yunanistan'da Pontus Törenleri - Mayıs 2011/Basın


12 Haziran 2017 Pazartesi

İstiklal Harbi'nde ETNİK İHANET



Türk Kurtuluş Savaşı boyunca azınlıklar Türk ordusu ve Türk milleti ile mücadele halinde idiler. Kuva-yı Milliye ile mücadele halinde idiler. Biz Türklerle birlikte yaşamak istemediklerini defalarca ilan etmişlerdi. İstanbul'un işgali üzerine şehrin her gün başka bir frenk semtinde tertiplenen çılgın sevinç gösterilerini toprak taleplerinin netleştirilmesi takip etti. Mademki, Türkler mağlup olmuştu, o halde imha edilmeli idiler.


Mütarekeden bir ay, bir hafta sonra idi, 6 Aralık 1918'de Rum ve Ermeni kiliseleri, Rum-Ermeni Birliği Komitesi'ni kurdular. Türklere karşı birlikte hareket edeceklerdi. Bu komitenin kuruluşundan sonra azınlık gazetelerindeki Türk aleyhtarı neşriyat disiplinli bir saldırı haline geldi. Bu gazetelere göre İttihatçılar katil, bütün Türkler katillerin suç ortakları, Türkiye de cinayet mahalli idiler!


Aslında Türklere yaşama hakkı verilmemeliydi! Türkiye diye bir devlet olmamalıydı! Türkler geldikleri yere gönderilmeli veya imha edilmeli idiler!


26 Şubat 1919'da Ermeni sözcüsü Bogos Nubar Paşa ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Ahoronyan, Paris'te toplanan Barış Konferansı'nda Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas, Erzurum, Trabzon, Maraş ve İskenderun dahil Adana'nın Ermenistan'a verilmesini istediler. Halbuki Ermeniler bu vilayetlerin hiçbirinde çoğunluğu teşkil etmiyorlardı. Ermeniler ele geçirmek istedikleri vilayetlerde nüfusun ancak %15'ini teşkil ediyorlardı. (...) [Rumların hak iddia ettikleri Trabzon yüzünden (de) araları açılacaktı.]


Ermeni liderleri Karadeniz ve Akdeniz'de limanları bulunan büyük bir devlet hayali ile oyalanırken Çanakkale savaşlarına Sion adını verdikleri bir alayla katılarak Türk askerine kurşun sıkan Yahudiler ihanetlerinin ödüllendirilmesini istediler.


Konferansa katılan Yahudi delegeler kendilerine Filistin'de özerk bir vatan verilmesini talep ediyorlardı. Londra Konferansı sırasında L'loyd George'a bir telgraf gönderen Amerikalı Yahudiler de parçalanan Türk yurdundan hisse istediler.


Yahudiler Rumlarla işbirliği halinde idiler. Hahambaşılık Patrikhane ile birlikte çalışmayı prensip olarak kabul etmişti. İzmir işgal edildiği gün "Ey Türkler! Ay yıldızı artık göklerde göreceksiniz" diye bağıran Yahudiler de olmuştu. Durduoğlu adındaki bir Yahudi İzmir'i işgal eden yüksek rütbeli Yunan subaylarına ziyafetler verdi.


Şüphesiz Osmanlı azınlıklarının en küstah ve şımarık olanı Rumlardı. Patrik Mamelis, 9 Mart 1919'da bir açıklama yaparak Patrikhane'nin Osmanlı Devleti ile herhangi bir ilişiğinin kalmadığını söyledi ve Rumları vatandaşlık görevlerinden afetti! Bu, Osmanlı Devleti'ne vergi vermeyeceksiniz, askerlik yapmayacaksınız, verilecek emirlere ve kanunlara riayet etmeyeceksiniz, Osmanlı Mahkemeleri'ni, Osmanlı Jandarması'nı, Osmanlı Polisi'ni tanımıyacaksınız demekti.


Osmanlı Hükümeti bir süre sonra Yüksek Komiserliklerin baskısıyla Rum ve Ermenilerin askerlik hizmetinden muaf tutulduklarını ilan etti.


İşte bu sırada Hahambaşı'nın Yüksek Komiserlerle temasa geçtiği görüldü. Bu temas sonunda Osmanlı Bakanlar Kurulu demek olan Vükela Meclisi, Rum ve Ermenilerin silah altına davet edilmemeleri hususunda uygulanan kararın Yahudileri de kapsamasına karar verdi.


Görüldüğü gibi, devletin nimetlerini paylaşmak için en ön safta sıraya girenler, külfet bahis konusu olunca bir kolayını bulup kaçıyorlardı.


Fener Rum Patrikhanesi'ne bağlı papazlar, Kurtuluş Savaşı'nın başından sonuna kadar Yunan ordusunu desteklediler. Batı ve Orta Anadolu ile Doğu Karadeniz bölgelerindeki hemen bütün Rum ayaklanmalarında aktif olarak yer aldılar. Aynı işi Doğu ve Güneydoğu'da Ermeni papazlar yaptı. (...)


Yunan ordusu Trakya topraklarında ilerlerken Çorlu Metropoliti, Patrikhane'ye başvurarak Çorlu'nun Yunanistan'a bağlanması gibi tuhaf bir taleple ortaya çıkacak, ayrıca Atina, Londra, Paris ve Washington'a başvurarak bağımsız bir Türk Devleti'nin kurulmasına engel olunmasını isteyecektir! Oysa Çorlu'da 17 bin Türk'e mukabil sadece 3 bin Rum vardır! Daha sonra Metron ve Kayseri metropolitleri Trakya'ya gidecek, Yunan Başkomutanı'nın huzuruna çıkacak ve Yunan ordusunu bütün Trakya'yı işgale davet edeceklerdir. (...)


İznik Başpiskoposu Vassilios şöyle diyordu: "Geride bir tek fert kalmamak üzere Türklerin tümüyle yok olmasını nasıl da isterdim!" (...)


Rumların Türk düşmanlığı söylemden ve bazı girişimlerden ibaret kalmamıştır. Rumlar, Türkiye topraklarında Türkleri yok etmek için eyleme de geçmişlerdir. Yunan askerlerinin İzmir'e çıkışını takip eden günlerden itibaren Rumlar ve Ermeniler düşman ordusuna katılıp, silahsız, öndersiz ve teşkilatsız kalan Türklere karşı savaşmışlardır.


22 Nisan 1921'de Denizli'nin batısındaki Yeniköy istikametinden saldırıya geçen ve ellerinde Yunan ordusunun verdiği makineli tüfekler bulunan düşman kuvvetinin tamamı Rum ve Ermenilerden oluşuyordu. Sakarya Savaşı'nda ve önceki muharebelerde esir alınan Yunanlılar arasında çok sayıda Anadolu Rumuna rastlanmıştı, bunlar İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanıp ölüm cezasına çarptırıldılar. Seyitgazi'de esir edilen 28 vatan haini Rum, Ankara İstiklal Mahkemesi'nin kararı ile vatana ihanet suçunun failleri olarak 30 Temmuz 1921'de Karaoğlan Çarşısı'nda asılarak idam edildi.


Bilal Şimşir'in İngiliz arşivlerinde rastladığı bir belgeye göre Yunan ordusunda 35 bin Türkiyeli Rum, Türkiye'ye karşı çarpışıyordu!


Bu rakama, bu kitabın kapsamı dışında kalan Pontus çetelerini, Trakya ve Batı Anadolu'daki diğer Rum çetelerini, Mersin, Adana, Maraş, Gaziantep, Urfa yöresinde Fransızların emrinde Türkleri yok etmekte olan Ermeni çetelerini ve Kürt ayaklanmalarına katılanları ilave edersek ürkütücü rakamlarla karşılaşırız ki, bu rakamlar kendilerini Türk hissetmeyenlerin bu vatanla hiçbir ilgilerinin olmadığını ifade eden somut göstergelerdir.



Necdet Sevinç
İstiklal Harbi'nde ETNİK İHANET
(okuyalım, okutalım-SB)






ilgili:



İstiklalin Bedeli - Necdet Sevinç
kitaptan:


* Anteplilere;

1- Niçin taşıdığını tahkik etmeye bile lüzum görmeksizin üzerinde silah bulunduranlar kurşuna dizilecektir!

2- Kargaşalık çıktığında ölecek veya yaralanacak bir Fransız askerine karşılık yerli halktan iki kişi kurşuna dizilecek, 
kurşuna dizilecek olanlar kur'a ile belirlenecektir!

3- Bir evden silah atılırsa o ev yakılacaktır!

4- Böyle bir durum zuhur ettiğinde Osmanlı Hükümeti memurlarının idari ve egemenlik hakları derhal sona erdirilecek, 
sokaklar mitralyoz, bomba ve gazlı mermilerle ateş altına alınacaktır!

General Geret.
kaynak: Hüseyin Beyaz, Antep Savunması Günlüğü, İstanbul 1994


* 8 Türk, 400 Obüs! 8 Türk, 400 Obüs!


Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne ve bütün Antep milletvekillerine;

Aylardan beri bütün varlığı ile düşmana karşı fedakarca mücadele eden Antep halkının daha fazla direnme gücü kalmamıştır. Halk kurtuluşu beklerken ikibin kişilik bir birlikle takviye edilen işgal kuvvetleri şehri yeniden çepeçevre kuşatmıştır.

Yirmi günden beri ağır toplarla devam eden bombardıman sebebi ile şehrin Türk bölgeleri ağır şekilde tahrip edilmiştir. 
Antep son bir- iki gün içinde yüzlerce yaralı ve şehit vermiştir.

Halk güneş ışıklarından ve temiz havadan yoksun, yeraltı mağaralarına sığınmıştır. Devrilen duvarların altında yatan mübarek şehit cesetleri ve parçalanmış insan vücutları, çocukların ve kadınların ruh sağlığını bozmuştur, 
bulaşıcı hastalıklar hızla yayılmaktadır.

Halkta para kalmamıştır. Üretim durmuştur. Açlık tehlikesi başgöstermiştir. Düşmanın düzenli birliklerine karşı topçularla takviye edilmiş muntazam milli kuvvetlerin Antep'e gelmesini sağlayamazsak, düşmanın Antep'ten kovulması mümkün değildir.

Azami yardımın bir an evvel ulaştırılmasını arz ederiz.

Heyet-i Merkeziye
31 Ağustos 1920
Kaynak: M.Birol Güngör, Antep Harbi,2004



ek:
Kürt Mulla diye bilinen Karayılan, Atmalı aşiretine mensup bir vatanseverdir.






6 Ocak 2017 Cuma

Levanten Heritage'den İşgal Dönemi ve Sonrası İzmir Resimleri






Levanten Heritage'den işgal dönemi ve sonrası İzmir Resimleri:



Daha ilk resimde: 
info from Levanten Heritage:
"The British Consul of Smyrna (Sir Harry H. Lamb on the right?) and wife 
at Smyrna Quay during the Kemalist occupation, 9-9-1922."

Answer to that expression: NONSENSE, it was not an occupation but an independence war, this is our land!

"Kemalist Occupation" ne demek... 
ben tam tersi oldu diye biliyordum....!



13.üncü resimde de Amerikan bayrağı...



Linkin en altındaki videoda gösterdiği haritada İzmir diye Kırım'ı işaret ediyorlar, coğrafya bilgisi kıt olanın tarihi nasıldır acaba?

O videodan:
* "Survivors of the holocaust" a ne demeli! Biz "holocaust" falan yapmadık, tam tersi olduğu bir gerçektir, Türk soykırımı olmuştur!..

* "Starving people" sanki Türkler açlık çekmedi! Yakıp yıkılan Türk şehirleri, köyleri, ekinleri, öldürülen hayvanları... Lafın gelişiyle "kendilerine müslüman"...Savaş vardı savaş!

* Yunanistan gelen Rumlara bakamazmış; "Greece can not take of them", lütfen bu konuda da bizi suçlasınlar...

* Near East Relief'ın nasıl misyonerlik yaptığını, nasıl yalan söylediklerini biliyoruz. Tıpkı "Kemalistler kasıtlı olarak şehri yaktılar" dedikleri yalan gibi...


Ayrıca biz kovmadık onları, onlar kendilerini suçlu hissettikleri için ki suçlular, bu yüzden de "kendileri" kaçtı, korktular, Yunan ordusunun Türklere yaptıklarının aynısını Türklerin onlara yapacağından korktular. Evet bir zamanlar Rumlar yaşıyordu, hem de barış ve refah içinde ama maalesef vatana, komşuya hainlik yapmışlardı, yapmasalardı, hala yaşıyor olacaklardı. Bu tip videoları izleyenler de onlar için üzülüyor. bizi de cani olarak görüyor, hâlâ.


Yunan yalanlarına örnek:
Polyzoides Türklerin şehre girişini şöyle anlatıyor; "Türkler İzmir’e Pazar günü girdiler ve Perşembe günü artık İzmir şehri yoktu. Çünkü işgalcilerin yangını İyonya başkentini bir kül yığınına çevirmişti”. Polyzoides, anlatımında işgalci olarak nitelediği insanların, kendi ülkelerini, kendi topraklarını, kendi namuslarını emperyalizmin işgaline karşı savunmaya çalıştıklarını göz ardı ediyordu ve yangını da bu insanların çıkardığını iddia ediyordu.O’na göre; İzmir’de Yunanlıların üç yıldır koruduğu barışçıl ve düzenli huzurlu hayat, Türkler tarafından 3 günde bozulmuştu."


Bu yalanı dizi ve filmlerde hâlâ işliyorlar. Önce gerçekleri konuşsunlar, sonra empati yaparım.

Saygılar, SB.







EK:
FRANSIZ KAYNAKLARININ IŞIĞINDA 1922 İZMİR YANGINI /PDF, Yrd.Doç.Dr.Oktay GÖKDEMİR
Levanten Heritage 'ten İzmir Fotoğrafları link  /  link






İzmir (Smyrna) was burned down by the Armenians, and not by Turks!

Akıncılarımız Karşıyaka'ya Girerken


ATAM İZMİR'DE






Bir Zamanlar İzmir









1 Kasım 2016 Salı

Kıbrıs'da neler oluyor?



Almanya’nın garantörü AB dışında bir ülke

Kıbrıslı Rumlar 21 Aralık 1963 tarihinde adanın tümünü ele geçirmek ve Kıbrıslı Türkleri aynen Girit’te yaptıkları gibi adadan sürmek ve yok etmek için saldırılara başladıkları vakit kendilerini aslan, Kıbrıslı Türkleri de bir lokmada yutulacak tavuk gibi görüyorlardı dört misli nüfusa ve devlet olanaklarına sahip oldukları için.


Makarios kendini muzaffer bir komutan ve bölgenin en güçlü lideri, Türkiye’yi ve Batı dünyasını da dikkate alınmayacak kuruluşlar olarak addediyordu. Türkiye’nin adada soykırım altında kırılan Kıbrıslı Türkleri bu mezalimden kurtarmak için harekete geçemeyeceğinden, BM’de politik üç beş protesto yaptıktan sonra yerine oturacağından adı gibi emindi. Bu nedenle de 1960 Anayasasında var olan EK 1, Garantiler ve İttifak Anlaşması onun için çok önemli değildi. Nasıl olsa güçlü olan kendisi, zayıf olan da Kıbrıslı Türkler ve Türkiye’ydi. Her zaman güçlü olanın kuralları geçerliydi ve güçlü olan neyi isterse onu yapmakta serbestti.


Makarios’un, Rum siyasilerin, RMMO komutanı ve subayları ile Kıbrıs Rum halkının görüşleri aynen bu şekildeydi 15 Temmuz 1974 tarihinde Yunanistan’ın adayı ilhak etmek için Kıbrıs’ta yaptığı darbeye kadar. Darbe ve darbe sonrası 20 Temmuz 1974 tarihinde gerçekleşen “Mutlu Barış Harekatı” Kıbrıslı Rum siyasilerin ve Kıbrıs Rum halkının bu inanışını kökünden yıktı ve değiştirdi.


Bizden dört misli fazla nüfusa sahip oldukları için kendilerinin yenilmez ve karşı konulamaz bir ordu olduklarını zannederek BM Barış Gücü’nün ada bulunmasına rağmen, her istedikleri vakit Kıbrıslı Türklerin gözünü korkutmak, sindirmek ve öldürmek amaçlı zayıf ve korumasız Kıbrıslı Türklere saldırmayı bir marifet sayan ve ele geçirdikleri köylerde ellerinde Türk Bayrakları ile gösteriler yapan Rum Milli Muhafız Ordusunun, Türk Ordusu karşısında nasıl ayakları kıçlarına vura vura kaçtıklarının gözleri ile gören canlı bir göz şahidiyim ben.


1974 Mutlu Barış Harekatı ile kendilerinden daha güçlü orduların olduğunu ve Türkiye’nin de gerek gördüğü anda uluslararası haklarını kullanarak adaya müdahale edebileceğini gören ve yaşayan Kıbrıslı Rumlar, o gün bu gündür Türkiye’nin Garantörlüğünü ve garanti Anlaşmasını dillerine dolamaya başladılar. Biliyorlar ki Rum Milli Muhafız Ordusu asla Türk Ordusunun karşısında duramaz ve tutunamaz. Bu nedenle de Türk ordusu adadan gitmediği müddetçe de adanın tümüne hakim olmaları sadece pembe bir düştür ve pembe bir düş olarak kalmaya da mahkumdur.


Makarios’un 1977’de ölümünden sonra başa geçen Kyprianu’dan başlamak üzere başa geçen her Rum Başkanın Kıbrıs Rum halkına verdiği ilk söz, Türkiye’nin garantörlüğünün ve garanti sisteminin kaldırılması, Türk askerinin adadan tümüyle gitmesi ve Türkiye’den gelen kardeşlerimizin tümü ile geri gönderileceği yönünde çalışmak oldu.


Anastasiadis’in, hepimizi enayi yerine koyarak öne sürdüğü gerekçe “Bir AB devletinin garantörünün AB dışından olamayacağı, bu nedenle de Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılması, Türk askerinin de geri gitmesi” şekline dönüştü. Bu söylemini de her platforma dile getiriyor artık, özellikle de müzakerelerin devam ettiği bu süreçte.


Anastasiadis bu işe şimdi AB’yi de bulaştırdı ve Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini de Kıbrıs’a yaptığı ziyarette “Kıbrıs için en iyi garantinin AB olduğunu” dile getirdi. Anastasiadis niye acaba bize AB’nin kurucusu ve lokomotifi olan Almanya’nın garantörünün AB dışındaki bir devlet olan ABD olduğundan hiç bahsetmiyor, gerçekten de çok merak ediyorum.



Bu konuda ABD Başkanı Barak Obama’nın resmi bir açıklaması var. -  (the WHITE HOUSEPRESIDENT BARACK OBAMA, The White House, Office of the Press Secretary, For Immediate Release June 07, 2011 - Fact Sheet: U.S.-Germany Security Cooperation
https://www.whitehouse.gov/the-press-office/2011/06/07/fact-sheet-us-germany-security-cooperation) - sayfasındaki bu açıklama ABD ile Almanya arasında Güvenlik anlaşması olduğunu ve Almanya’da 51,000 kişilik bir ABD ordusu bulunduğunu ortaya koymakta.


ABD’nin Almanya’nın garantörü olduğu konusu Detlef Junker’in derlediği, “The United States and Germany in the Era of the Cold War, 1945-1990”, A HANDBOOK Volume 1: 1945-1968, University of Heidelberg, GERMAN HISTORICAL INSTITUTE, Washington, D.C. and Cambridge UNIVERSITY PRESS adlı kitabın 7. Sayfasında da yer alıyor.


AB dışındaki bir ülkenin AB’nin temel direği olan Almanya’da USEUCOM, USAFRICOM, USAREUR, USAFE adlı askeri merkezleri (military Headquarters) ve ordusu olacak ama KKTC’de Türk askeri olmayacak diyor Kıbrıslı Rumlar. Üstüne de bu tutarsızlığı, bu saçmalığı utanmadan, sıkılmadan ortaya atıp savunuyorlar… Pes doğrusu.


Prof.Dr.Ata ATUN
31 Ekim 2016





Kıbrıs Milli Kurtuluş Mücadelesi’nin Kuvay-i Milliye’si olan TMT



Kıbrıs Milli Kurtuluş Mücadelesi’nin Kuvay-i Milliye’si olan TMT önceden örgütlenmemiş olarak var olmasaydı; bugün Kuzey Kıbrıs’ta bağımsızlık bayrağı altında 40 yıldır yaşamakta olan bir Türk Devleti var olacak mıydı?

Bilindiği gibi Rumların, ortak devletin Türk kanadına darbesi ve soykırımına girişmesi üzerine; Türkiye Başbakanı İsmet İNÖNÜ Kıbrıs’a askeri müdahele kararı almış ve askerleri gemilere bindirmiştir. Bu durum karşısında ABD Başkanı JOHNSON; İsmet İNÖNÜ’ye gönderdiği sert bir mektupla harekâtın durdurulmasını istemiştir. Aksi takdirde Akdeniz’deki Amerikan savaş gemileriyle önleneceği tehdidinde bulunmuştur. Bu yüzden İsmet Paşa çok kızmış ve harekâtı durdurmuk zorunda kalmıştır. Böyle bir durumda; Türk askerinin günü geldiğinde Kıbrıs’a çıkacağının bilincinde olan TMT MÜCAHİTLERİ yılgınlık göstermemişlerdir.

İşte o tarihi, efsanevi ve muzcize güç TMT’nin kahraman mücahitleri öyle bir RUH’a sahiptiler ki; halkını kurtarmanın yanı sıra bir Türk Yavruvatan’ının doğmasını sağladılar.

Neydi Milli TMT Ruhu? Türkiye’den Kıbrıs’a gönderilen uzman Türk subayları, Kıbrıs Türk toplumu liderleri ve bazı aydın kişilerin tavsiyeleriyle teşkilata yemin ettirilerek alınan Kıbrıslı Türk mücahitleri; komutanları olan o subaylar tarafından öyle bir sıkı disiplin ve gizlilik içinde eğitilmiş ve yetiştirilmişlerdi ki;kendilerinde mevcut olan Milli duygu, vatanseverlik, cesaret, azim ve kararlılıkla birleşince onları zafere götüren MİLLİ bir TMT RUHU oluşmuştur.

Şimdi Kıbrıs hükümetinin değerli devlet adamlarına bir öneride bulunmak istiyorum. Gerçekleştirilmesini temenni ettiğim önerimin içeriği şudur: Kuzey Kıbrıs’ta Türk toplumunda var olan; sonra da gelecekte katılacak olan genç kuşakların TMT’nin Milli Mücadelelerindeki yeri ve fonksiyonunun her yönüyle iyice anlatılması, TMT Mücahitlerinin sahip oldukları o tarihi “Milli TMT Ruhu” ile beyinlerinin yıkanmasıdır.

Hatırladığıma göre Kıbrıs’ta geçmişte bir gün bir üniversitede gerçekleştirilen sempozyumda Kıbrıs Türk gençliği konusu tartışılırken; bir Kuzey Kıbrıs Devlet büyüğü bu konuda gençlerin ihmal edilmiş olduğunu itiraf ederek acı acı yakınmıştı.

1974 yılında Türkler binbir türlü engelleri aşarak Kıbrıs sorununu, Milli politikaların hedefi istikametinde gerçekleştirerek Kıbrıs sorununu çözümlediler. Düşmanlar bu defa da hazırladıkları hain ve sinsi davranışla kurulmuş bulunan bağımsız Kıbrıs Devleti yapan Milli ve kutsal kavramlardan mahrum etme yolunu seçtiler. Bu arada Türkiye’nin müttefiki olan o ikiyüzlü dostları, bir yandan da yerli işbirlikçileri yeni kuşak gençlerin gönderdikleri ajanlar tarafından beyinlerinin Avrupa Birliği sevdası ile yıkanmasıyla uğraştılar.

Örneğin; Kıbrıs sorunun çözümü için BM Genel Sekreteri Kofi ANNAN’ın hazırladığı planın referandumundan önceki dönemde AB Ajanları yoğun bir çabaya girmişlerdir. Bir yandan yeni kuşak Türk gençlerinin beyinlerini sapık ideolojilerle ve de özellikle de Avrupa Birliği’nin güzellikleriyle yıkamaya çalışırken;öte yandan T.C. ve KKTC Hükümetleri de izledikleri AB’ye katılım politikaları gereği olarak; Türk toplumunun ANNAN Planı’na “EVET” oyu verilmesi yolunda seferber olmuşlardır. Fakat; Türk tarafının %65 “EVET” oyuna karşılık Rum tarafından %75 “HAYIR” oyu kullanılması bütün tarafları hayal kırıklığına uğratmıştır. Ne hazindir ki; o dönemde vatansever Türklerin Milli duygularını ve onurlarını inciten öyle olaylar olmuştur ki, utanç duymamak mümkün değildir.

Örneğin; İŞGALCİ Türk Askeri Kıbrıs’tan çekilsin, Türkiye’den gelen göçmenler ülkelerine iade edilsin, küstahlıklarında bulunulmuştur. Bu arada; TMT’yi aşağılamak için türlü kötüleme de bulunup, suçlamışlardır. Hükümetlerimizin 40 yıldır izledikleri dışa bağımlı politikalara rağmen bütün yavruvatan sahip olduğu bütün Milli Devlet kavramlarını yitirmeden dimdik ayaktadır. Halen onun atmosferini kaplayan kara bulutların dağıtılarak parlak geleceğe kavuşulacağına inancımız tamdır.

Ancak hali hazırdaki durumda gelecekteki kötü ihtimallere karşı hazırlıklı olunabilmesi için bir önerim var: Yediden yetmişe bütün Kıbrıs, Türk halkı; genç bir vücut, bir yumruk gibi birleşmiş olarak o muhtemel tehlikeye karşı hazır bulundurulmalıdır. 


AKILLARI AB SEVDASIYLA BULANDIRILAN KIBRIS TÜRK GENÇLERİNİN BEYİNLERİ, EFSANEVİ MİLLİ TMT RUHU İLE YIKANMALIDIR.

İsmail TANSU / Emekli Albay
Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Merkezi Yayını
Kıbrıs Mektubu-Cilt 26, No:6, Kasım - Aralık 2013



*


“Dünkü anlaşmalara attıkları imzalarını bugün inkar eden kimselerin gelecekteki vaadleri yerine getireceklerine itimat edilmez.” - 1963

“Rum liderliğinin arkasında EOKA’yı yaratan ve hala yaşatmakta olan eli kanlı Rum Ortodoks Kilisesi vardır. Bu kilisenin ezeli ve ebedi siyaseti, Kıbrıs’ı Yunanlılaştırmak, Yunanistan’a ilhak etmektir. Bu siyasette Türk’ün yeri, erimeye mahkum azınlıklara
tahsis edilen yerdir. Tanrı bize Kıbrıs’ta, Eoka’nın ve Eoka’yı yaratan Kilisenin hakim olduğu günleri göstermesin!” - 1980
Dr. Fazıl KÜÇÜK





Tavsiye Kitap:
GİRİT NASIL KAYBEDİLDİ - GİRİT'TEN KIBRIS'A YUNAN YAYILMACILIĞI
Sabahattin İSMAİL




ilgili:






Türkiye-Yunanistan Barış Anıtı Dikilecekse, Önce ...








Medyada Tarihin Çarpıltılması
SB

*


İzmir’in işgali sırasında Türkiye’ye karşı savaşmayı reddettikleri için idam edildikleri iddia edilen ‘200 Yunan Sosyalist Asker’ için bugün İnciraltı sahilinde ilk kez bir anma töreni düzenlendi. Ancak, Şair Tuğrul Keskin’in geçtiğimiz aylarda çıkan ‘Zito i Epanastasis’ adlı şiir kitabı nedeniyle gündeme gelen konuyla ilgili ‘karşı görüşler’ çoğalıyor.

İnciraltı’nda düzenlenen anma töreninde, 1921’in Ocak ayında yaklaşık 200 Sosyalist Yunan Askerinin ‘Anadolu’daki kardeşlerimize kurşun sıkmayız’ dedikleri için ağır işkence altında katledildiklerini ifade eden Tuğrul Keskin, “Bazı gazete ve sitelerde bu katliamın gerçek olmadığına ilişkin bazı yazılar yazıldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında dünyanın çeşitli komünist partileri bu emperyalist savaşa karşı çıkmışlardır. Karşı çıktıkları için de öldürülmüşler, katledilmişlerdir. Bunun kaynağı da yüzlerce, binlerce kitaptır, araştırmadır, tanıklıktır. Petro Petrotas’ın ‘Küçük Asya Macerası’ adlı kitabında ve Yunanistan Komünist Partisi belgelerinde bu katliam anlatılmıştır. Bunun dışında pek çok kaynakta bu konuda anlatımlar vardır” şeklinde bir açıklama yaptı.

İhtisası ‘Bizans Tarihi’ üzerine olan ve konusu 1900’lerin İzmiri’nde geçen son romanı ‘Dido’ için İzmir tarihiyle ilgili araştırmalar yapmış olan Yazar Efe Moral, Ege News’e yaptığı açıklamada böyle bir olayın yazılı ve sözlü tarihte bulunmadığını ifade etti. Moral, “Yunan arşivlerinde, Yunan Komünist Partisi ve ondan bölünerek ayrılan diğer Komünist Partilerin yayınlarının hiçbirinde böyle bir anekdot yok. Komünistlerin o yıllarda savaş karşıtı olduğu biliniyor. Aslında savaşlardan yorgun düşmüş bütün toplum öyle düşünüyor. Ama böyle bir karşı çıkış ve akabinde idam gibi bir olay yazılı ve sözlü tarihte bulunmamaktadır” dedi.

Egenews, 4 Ocak 2015




Şair Tuğrul Keskin’in geçtiğimiz aylarda Everest Yayınları etiketiyle çıkan Zito i Epanastasis adlı şiir kitabı nedeniyle  yeniden hatırlanan 200 komünist Yunan askeri, ilk kez anıldı. Tuğrul Keskin etkinlikte şu ifadeleri kullandı:: “Buradaki temel sorun bir tarihin, mazlumların tarihin karanlık raflarda kalmasından duyduğum üzüntü. Çünkü mazlumların kanı, ne yazık ki tarihin karanlık sahnelerinde yok olup gidiyor, Ben bu kitapla unutulan bu kanı hatırlatmak istedim. Dünya yeniden tarihin karanlık çağlarına doğru hareket ediyor. İnsanlık tarihindeki bunun gibi benzersiz vakaları, erdemi, vicdanı yeniden aktarabilir ve bunun öncelenmesini sağlayabiliriz”

1921’DE NE OLMUŞTU?

Tarihçi Petro Petrotas’ın Küçük Asya Macerası adlı kitabında ve Yunanistan Komünist Partisi belgelerinde yer alan verilere göre, 1921’de Anadolu’nun işgali sırasında Yunan komünistleri, bu işgalin İngiliz emperyalizminin bir oyunu olduğunu savunarak, savaşa karşı çıkmıştı. İşgalden önce Yunanistan’da bu konuda “Yaşasın İsyan” anlamına gelen “Zito i Epanastasis” başlıklı bir bildiri hazırlayıp dağıtmışlardı. Dönemin Yunan hükümeti bu bildiriyi yayan komünistlere karşı müdahalede bulunmuş, yüzden fazla komünisti Yunanistan’da öldürmüştü. Yunan gemileri Pire Limanı’ndan kalkarak İzmir’e ulaştığında gemilerde bulunan komünist Yunan askerleri, aynı bildiriyi örgütlü olarak dağıtmaya devam etmişler ve “Kardeşlerimize kurşun sıkmayız” itirazını dillendirmişlerdi. Bunun üzerine 1 Ocak 1921’de yaklaşık 200 Yunan askeri Yunan askeri makamlarınca katledilmişti. Olay Yunan Genelkurmay Başkanlığı arşivlerinde vatana ihanet olarak arşivlenmişti. 94 yıl aradan sonra şair Tuğrul Keskin, bu askerlerin destansı itirazlarını, Zito i Epanastasis adlı kitabında şiirleştirdi.

Halkizbiz, 4 Ocak 2015


*

Aynı çarpıtma farklı (Muğla Devrim - Alınteri - CNN Türk)  üç  haber linkinde de var.  Tek bir belgesi, kanıtı olmayan, sadece Tuğrul Keskin'in yazdıklarına dayanan bir "olay". Ayrıca Petro Petrotas’ın ‘Küçük Asya Macerası’  kitabını da hiç bir yerde bulamadım. Buna tarihi deforme etmek denir. Yanıltmak, İşgalci Yunan askerlerine acımak, empati kurmak denir. Bu mümkün değildir. Hem Mora'da hem Anadolu'da Türkler-Müslümanlar çok büyük acılar yaşamıştır. Hiçbir şekilde nefret duymuyorum ama ben den hümanizm beklemeyin. Çünkü emelleri hala sıcaktır! Ne Adalar'dan, ne Anadolu'dan, ne de Kıbrıs'tan vazgeçmiş değiller. Bu olayın gerçeği aşağıdaki gibidir.
SB


*


Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakkı Uyar, Anadolu'ya sürülen 300 demiryolu işçisinin tarihi gerçeklikten kopartılarak nasıl 200 Yunanlı komüniste dönüştürüldüğünü yazdı...


4 Ocak 2015 tarihinde bir anma yapıldı. İki yıldır yapılmakta bu anma ve muhtemelen önümüzdeki 4 Ocak’ta da yapılacak. Rivayete göre 4 Ocak 1921 tarihinde Yunan ordusunun İzmir’i işgaline karşı çıkan ve direnen 200 Yunanlı komünist idam edildi. Bu konudaki iddiayı destekleyecek ne bir akademik çalışma ne de bir akademik araştırma söz konusu. Üstelik Yunan kaynakları da bunu reddediyor. Konuştuğumuz Yunanlı tarihçiler, bu konuda herhangi bir kaydın olmadığını belirtiyorlar. Başvurulabilecek Yunan askeri arşivleri kapalı… Yunan Komünist Partisi (KKE), arşivi ise İkinci Dünya Savaşı yıllarında yok olmuş. Bununla birlikte bazı KKE belgeleri yayınlanmış durumda. Söz konusu belgeler arasında da böyle bir kayda rastlanmıyor. Milli Mücadele’ye ait Türk kayıtlarında da bu konuda herhangi bir bilgi bulunmuyor. Dolayısıyla iddialar ispatlanmaya muhtaçtır. 

200 Yunanlı komünistin idamı iddiasını bir kenara koyarak, Yunanlı komünistlerin İzmir’in işgaline karşı çıkıp çıkmadıklarına da bakalım… Ancak bunun için biraz tarihsel arka plana da bakmak gerekecektir:

1821 yılındaki Mora isyanı ile kurulan ve büyük devletlerin desteğini alarak bağımsızlığını kazanan Yunanistan, izleyen yüz yıl içerisinde sürekli olarak Osmanlı Devleti aleyhine topraklarını genişletti. Bunda belirleyici olan büyük güçlerdi. Bu bağlamda 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı hatırlanmalıdır. Balkan Savaşları sırasında da topraklarını genişleten Yunanistan’ın iç siyasetinde 1910 yıllarda siyasal bir çatışma gündeme geldi. Bu, Kral Konstantin ile Başbakan Venizelos arasında idi. Çatışmada büyük devletlerin etkisi de vardı. Konstantin Almanya, Venizelos İngiltere yanlısıydı. Bu taraftarlık, Birinci Dünya Savaşı’na girişte de etkili oldu. 

Venizelos, İngiltere ve Fransa’nın da desteği ile Konstantin’i tasfiye etti. Kaderini İngiltere’ye bağlayan Liberal Venizelos ve taraftarları, Anadolu’nun işgaliyle Büyük Yunanistan Projesi’ni gerçekleştirmeye yöneldiler. İngiltere, bu konuda Yunanistan’ın en büyük destekçisiydi. Güçlü ve  büyük Yunanistan, İngiltere açısından Akdeniz’de İtalya’yı da dengeleyecekti. 

Anadolu’nun işgaline Yunanistan’da Kralcılar karşı çıktılar. Bunda aralarındaki siyasal rekabetin etkisi büyüktü. Bu rekabet Türkiye’de aynı dönemde yaşanan İttihatçı-İtilafçı çatışmasını da andırmaktadır.  

Yunanistan’ın Anadolu Macerası’na karşı çıkanlardan biri de General Metaksas’tı. O, bu işgalin başarısız olacağı ve felaketle sonuçlanacağı fikrindeydi. Bu nedenle de bir asker olarak işgale karşı çıkmaktaydı. İşgale karşı çıkan bir başka önemli kesim ise komünistlerdi, Yunanistan Komünist Partisi’ydi. Bunun birkaç nedeni vardı. Birincisi ülke yönetiminin emperyalizme hizmet ediyor olmasıydı. İkincisi ise, 7-8 yıldır ülke aralıksız savaş ve iç çatışmalarla karşı karşıya idi ve halk savaş yorgunuydu. Komünistlerin işgale karşı çıkmalarının bir nedeni de buydu. Savaşın uzaması ve bunun yarattığı sosyal-ekonomik sorunlar, halkı bezdirmişti. 

Emperyalizme hizmet eden ve ülkeyi maceraya sürükleyen, ne zaman biteceği ve nasıl sonuçlanacağı belli olmayan bir işgale komünistlerin destek vermemesi şaşırtıcı değildi. Ayrıca komünistlerin doğal olarak sempati duyduğu Sovyetler Birliği de İngiltere’yle gerilim yaşamaktaydı. 

Yukarıda sözü edilen nedenlerin ışığında KKE, 1921 Mayıs ayında 3 kişilik bir komite oluşturdu:  Cephedeki Komünist Askerler Merkez Komitesi. Amaç, Anadolu işgalinde görev alan savaş yorgunu ve bıkkını askerler arasında sivil itaatsizlik örgütlemekti. Bundan iki ay kadar önce (Mart 1921) demiryolu işçilerinin sosyal ve ekonomik hakları için örgütledikleri grev, hükümetin genel politikalarına ve Anadolu’daki işgale karşı çıkmaya yönelik bir muhalefet hareketine dönüştü. Hükümet askeri durumu gerekçe göstererek grevi yasakladı. 

Ardından suçlu gördüğü 300 demiryolu işçisini Anadolu’ya cepheye gönderdi. Bunların önemli bir KKE üyesiydi ve savaş aleyhtarı idi. Söz konusu işçiler, demiryollarında görevlendirildiği için, savaş karşıtı asker kaçaklarının Yunanistan’a dönmesine katkı da sağladılar. Yunan Hükümeti, 1922 yaz aylarında KKE Merkez Komitesi üyeleriyle Anadolu’da aktif olarak görev yapan 22 komünisti tutuklayarak yargıladı. Aynı dönemde Yunan ordusu içerisinde Kralcı-Venizelosçu rekabeti devam etmekteydi (Bu rekabet ve çatışma Balkan Savaşları sırasında Osmanlı ordusunda İttihatçı-Halaskaran subayların çatışmasına benzemektedir). 

Sonuç olarak, Yunan Komünist Partisi ülke yönetiminin emperyalizme (özellikle de İngiltere’ye) hizmet etmesinden rahatsızdı. Sovyetler Birliği’ne duyulan sempati, İngiltere’yle yapılan işbirliğine tepkiyi de arttırıyordu. Üstelik halk savaştan yorgun ve bıkkındı. Tüm bu iç dinamikler, Yunan Komünist Partisi’nin Anadolu’nun işgaline karşı çıkmasının nedenlerini oluşturdu. Bunu salt Anadolu/Türk sempatisine ya da hümanizme bağlamak romantik ve duygusal bir yorum olacaktır. Yaşanan daha çok Yunanistan’daki iktidar mücadelesidir. İşgale karşı çıkanlar arasında komünistlerin yanı sıra Kralcılar ve General Metaksas da vardır. Bu bağlamda onlar için de bir anıt dikmek gerekmez mi? 

Eğer bir “barış anıtı” dikilecekse, öncelikle bu, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı yıllarında Yunanistan’a yaptığı insani yardımlar için, Yunanistan’da dikilmelidir. 

Son söz olarak Anadolu’ya sürülen 300 demiryolu işçisine ilişkin bilginin değişerek ve dönüşerek, gerçeklikten koparılarak idam edilen 200 askere dönüşmesi de hayret uyandırıcı niteliktedir. 

Egemeclisi - 31 Ekim 2016
Kaynaklar
Richard Clogg, Yunanistan’ın Kısa Tarihi, Boğaziçi Üniversitesi Yay., İstanbul, 2015.
Konstantin Çukalas, Yunanistan Dosyası, Ant Yay., İstanbul, 1970.
Bülent Gökay, “Kurtuluş Savaşı Tarihinden: Yunan Komünistleri Anadolu’daki Yunan İşgaline Karşı”, Tarih ve Toplum, sayı 103, Temmuz 1992.  



*


Hakkı Uyar hocanın da dediği gibi: "Eğer bir “barış anıtı” dikilecekse, öncelikle bu, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı yıllarında Yunanistan’a yaptığı insani yardımlar için, Yunanistan’da dikilmelidir. "

Tıpkı, "İzmir'i Türkler Yaktı" Yalanını anlattıkları gibi...
Ya da, "19 Mayıs Pontus Soykırımı" Yalanlarını anlattıkları gibi...
Tıpkı, Büyük Bir Yalan Olan, "Ermeni Soykırımı Vardır" diyenlerle beraber yürüyenler gibi...



Anlaşılmayan konu var mı?
Sizin "Hümanizm" yaklaşımlarınızı yesinler!
SB





ilgili:








"Düşmanım düşmanlığından vazgeçinceye kadar bende onun amansız düşmanıyım" 
M.Kemal Atatürk



27 Ekim 2016 Perşembe

KIRIM’IN HIRİSTİYAN TÜRKLERİ: URUMLAR







Özet:
Kırım, 18. yüzyılda Rus baskıları sonucu Osmanlı’dan ayrılırken Kırım’ın yerli hıristiyan nüfusu Rus idaresi tarafından Kırım’dan uzaklaştırılarak bugünkü Ukrayna topraklarında farklı yerleşim yerlerine yerleştirilmişlerdir. Bu çalışmada, Kırım’dan çıkarılan bu Hıristiyanlar içinde bugünkü literatürde Greko-Tatar adıyla anılan Ortodoksluk dışında Greklerle hiçbir benzerlikleri olmayan Türkçe konuşan Türkçe isimler taşıyan kendilerini Urumlar olarak adlandıran ve Türk’üz diyen toplulukla ilgili 2002 yılında Ukrayna ve Kırım’ın farklı yerleşim yerlerindeki Urum köylerinde yapılan saha çalışmalarında elde edilen veriler incelenmeye çalışılacaktır.


Giriş:
Bugün Türk coğrafyasında İslam dinin dışında Musevi Karaylar ve Kırımçaklar, Budist Tuvalar ve Sarı Uygurlar, Hıristiyanlığı benimsemiş Gagauzlar, Tatarlar (Kreşen), Hakas, Saha, Dolgan ve Karagasların da yaşadığı bilinmekle beraber, anılan gayri Müslim Türklerle ilgili bilimsel çalışmalar yürütülse de, Türkiye Türklerinin toplumsal hafızasında henüz yeterince yer edememişlerdir. Bunda yüzyıllar boyunca İslam dinin bayraktarlığını yapmış olmanın, kimliği belirleyen unsurun inanç olmasının ve “öteki” konumundaki batılının gözünde her Müslümanın Türk, her Türkün Müslüman olduğu yönündeki yanılsamanın etkisi şüphesiz ki önemli bir yere sahiptir.


Oysa ki, son ilahi din olan İslam dini dışında Budizm, Maniheizm, Yahudilik ve Hıristiyanlık da Türkler arasında kabul görmüş inançlar olarak Türk tarihinin sayfaları arasında yerini almıştır. İslamiyet dışında farklı bir inancı benimseyen Türklerin bugüne kadar bilinmeyen bir kolunu oluşturan Urumlar bugün Ukrayna’nın farklı yerleşim yerlerinde yaşamaktadırlar. Türkçe konuşmakta, Türkçe soyisimleri taşımakta ve Greklerle inanç dışında hiçbir benzerliğimiz yoktur demektedirler. Bugüne kadar Urumlarla ilgili özellikle Rus bilim adamlarının yaptığı araştırmalar dışında Türk akademik çevresinde adına dahi rastlanmayan Urumlar bugün varlıklarını devam ettirme konusunda ciddi kaygılar yaşamaktadırlar.



Urumların Tarihi Nerede ve Ne Zaman Başlar?

Bugün Ukrayna’nın Donetsk bölgesinde, Donetsk merkez dışında, Mariopol, Manguş, Staro Kırım, Granitna ya, Starolaspa, Staroignatovka, Mirna, Starobeşevo, Komar, Ulaklı, Bagatiri gibi yerleşim yerlerinde yaşamakta olup resmi kayıtlarda Greko-Tatar olarak adlandırılan ama Grek-Yunan dili değil de, Urumca adı altında “bizces ayt, bizces laf et” diyerek Türkçe konuşan, kendilerine “Urum” diyen Ortodokslar, Ukrayna dışında kuzey Kafkasya, özellikle Pyatigorski (eski adı Beş Tavi Beş Dağ), ve Mozdok’ta yaşamaktadırlar. Kendileri ile ilgili toplumsal hafızalarında yer eden ilk tarih 1780, ilk yerleşim yeri ise Kırım’dır. Bu tarihten ve yerleşim yerinden öncesine ait her hangi bir yazılı veya sözlü bilgiye rastlanmayan Urum tarihinde bu yıl içinde Osmanlı devleti’nden koparılan Kırım’da yaşayan tüm Hıristiyanlar Rus Çariçesi II. Katerina tarafından Ukrayna topraklarına iskan ettirilmek üzere Kırım’dan çıkarılarak yukarıda belirtilen yerlere yerleştirilmişlerdir. Urumlar için 1780 yılının karşılığı “sürgün” dür. 


Urumlara göre Hıristiyanları Kırım’dan çıkarılmasının arsında yatan gerçek Kırım Hanlığı’nın ekonomik gücünü ellerinde tutan Hıristiyanları Kırım’dan çıkararak Hanlığı ekonomik anlamda çökmeye zorlamaktır. Urumlar arasındaki bu yaygın inanış akademik çevre tarafından da, örneğin Donetsk Devlet Üniversitesi Matematik Profesörlerinden Stephan Kalayerov ve Urumlar üzerine araştırmaları ile tanınan Aleksander Garkavets tarafından da, doğrulanmaktadır.(Stephan Kalayerov: 08.05. 2002 Donetsk, Aleksander Garkavets: 13.05.2002 Akmescit) Bu bilgiden hareketle, Urumların sürgün edilmesinden birsüre sonra Kırım Hanlığı’nın, Rus topraklarına katıldığı da burada zikredilmelidir.


Diğer taraftan, Kırım’ı terk etmek durumunda kalan Hıristiyanların tamamı Urum değildir. Ermeni, ve Grekler de Urumlarla birlikte Kırım’dan ayrılmışlardır. Uzun süren göç sırasında açlık, soğuk ve hastalıktan ölen Hıristiyanların dışında hayatta kalanlardan Ermeniler 5 köy, Grekler ve Urumlar da 22 köy kurmayı başarmışlardır (Aleksander Garkavets: 13.05.2002 Akmescit) Kırım’dan çıkarılan Urumların dışında, daha sonraki yıllarda 1821-1825 yıllarında Anadolu’nun Trabzon, Giresun, Erzurum ve Kars illerinden ve İran’dan Gürcistan’a göç edip daha sonra 1981-1986 yılları arasında Kırım, Donetsk ve Dniyepropetrovsk’a yerleşen iki üç bin civarında kendilerine Urum denilen kişilerin katıldığına dair de bilgiler mevcuttur. 


Anadolu kökenli bu Urum topluluğunun yeni yerleşim yerlerine Yedikilise, Aşkala, Çolan, Daşbaş gibi Anadolu’daki yerleşim yerlerinin adını vermiş olmaları dikkat çekicidir (Altınkaynak 2005:22-23). Bu dikkat çekicidurum kadar Anadolu’nun Doğu Karadeniz ve Kuzey Doğu Anadolu bölgeleri dışında özellikle orta Anadolu merkez olmak üzere Karamanlılar olarak adlandırılan Ortodoks Hıristiyan olup Türkçe konuşan Türkçe isimler taşıyan ve yine Urumlar gibi Greklerden farklı olduklarını sahip oldukları adet gelenek ve görenekleri ile gösteren bir başka Hıristiyan Türk topluluğunun bulunması konuyu daha ilgi çekici hale getirmektedir. Bu noktada Urumlarla Karamanlılar arasında bir bağ olup olmadığı da ortaya çıkarılması gereken bir diğer önemli konudur. 


Bu noktada, 1821-1825 tarihleri arasında Anadolu’dan Kafkasya’ya geçen Urumların varlığının ötesinde yüzyıllar öncesinde 13. yy.’da Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus ile Kardeşi II. Kılıçaslan arasındaki taht kavgası İzzeddin Keykavus’un Bizans’a sığınması onu takip eden binlerce askerinin aileleri ile birlikte Bizans tarafından Balkanlara iskan edilmesi, içlerinden oğulları dahil olmak üzere, bazılarının Hıristiyanlığı kabul etmesi bunun dışında Bizans ordusunda görev almaları, daha sonra İzzeddin Keykavus’un hapsedilmesi ile Berke Hanı’ın olaya müdahale ederek İzzeddin Keykavus’u Kırım’a maiyetindeki bir çok askeri ile götürmesi gerçeklerinin de göz önünde bulundurulması önemli katkılar sağlayacaktır (Anzerlioğlu: 2003) (1).


Urumlar arasında saygın bir yeri olan ve Urum tarihi üzerine araştırmalar yapan akademisyen Valeri Kior, Urumlar kimlerdir sorusuna uzun yıllar cevap aramış ve sonunda şu sonuca varmıştır: Urumlar, yüzyıllar boyunca Türklerin hakim olduğu Deşt-İ Kıpçak sahasında yaşamışlar ve halen de yaşamaktadırlar. Dil olarak hem güney hem de kuzey Türkçesinin özelliklerini taşımakta olup, adet, gelenek ve görenek olarak Greklerden farklı olup Türklere benzemektedirler ve Urumlar Kıpçak-Oğuz Türklerinin bir karışımıdırlar (Valeri Kior:10.05.2002 Staro Kırım) Kior’un da altını çizdiği gibi Deşt-i Kıpçak sahası yüzyıllar boyunca Türk göçlerine sahne olmuş ve Bulgar, Hazar, Peçenek, Kuman ve Uz Türklerinin yaşam alanı olmuştur. Türkler bu coğrafyaya ulaştıklarında ise Roma Katolik ve Bizans Ortodoks kiliselerinin misyon faaliyetleri ile karşılaşmışlar ve bu faaliyetler sonucunda Hıristiyanlığın hem Katolik hem de Ortodoksluk mezhepleri Türkler tarafından kabul edilmiştir (2). 


Bu bağlamda, bugün Ukrayna’da farklı şehirlerdeki müzelerde sergilenen KumanKıpçaklara ait mezar taşlarına bakıldığında istisnasız bütün taşlar üzerindeki insan figürlerinin elinde dikdörtgen bir nesne tuttuğu dikkati çekmektedir. Bu nesnenin bir kap mı yoksa bir kitap mı olduğu ile ilgili müze yetkililerinin yaptığı açıklamada bunun İncil olduğu yönünde hakim bir görüşün bulunduğuna vurgu yaptığını burada belirtmek gerekmektedir (11.05.2002 Mariopol müzesi, 13.05.2002 Donetsk Müzesi).






Bugün müzelerde sergilenen Kuman-Kıpçak mezar taşlarının dışında Grek harfleri ile yazılan Urumlara ait olduğu söylenen Türkçe Mariopol yazmalarının izine ne yazık ki ulaşmak mümkün olamamıştır. Bu yazmalara ulaşıldığı takdirde Hıristiyan Türklerin bir kolunu oluşturan Urumların 18.yüzyıl öncesi tarihi de aydınlığa kavuşacaktır. Her ne kadar şu an için tarihi önemi olan bu yazmalara ulaşılamadıysa da, 2002 yılında Ukrayna’nın farklı yerlerinde yaşamakta olan Urumlara ulaşmayı başarmak Urum tarihi alanında yapılacak çalışmalar için bir katkı sağlamıştır denilebilir.




Urumlarda Dil, Gelenek ve Görenek

Yüzyıllarca Rusça’nın egemen olduğu bir ortamda yaşamanın etkisi bugün günlük yaşamda ve özellikle de Urum gençleri üzerinde etkisini gösterse de, kendi aralarında konuşmalarını Urumca dedikleri Türk dili ile yapıyor olmaları, Rusça konuşanları “bizces ayt” şeklinde uyararak kendi dillerini kullanma konusunda uyarmaları oldukça dikkat çekicidir. Kendileri dışında konuştukları dile batı literatüründe verilen isim ise Greko-Tatar dilidir (Podolsky 1985). Urumlar bu isimlendirmeyi kullansalar da Greko isminin kendilerini nitelendirmediğini Greklerle bir ilgilerinin olmadığını vurgulayarak “Biz Helen değiliz, Greko Tatarız. Helen başka Greko-Tatar başka” demektedirler. 


Ancak, bu isimlendirmeler karşısında Urum yaşlıları kendilerini Urum olarak adlandırmaktadırlar. Bizces dedikleri Urumcanın genç kuşak tarafından unutulacağı endişesi ise Urumları bu konuda tedirgin etmektedir. Bu tedirginlik sonucudur ki Eski Kırım’da (Staro Kırım) Valeri Kior (Kör)Urum gençlerine Krill alfabesi ile kendi dillerini öğretmeye çalışmaktadır. Bunun dışında, Kior’un Krill alfabesi ile gerçekleştrmeye çalıştığı dil öğretimi dışında Donetsk’e bağlı başka bir yerleşim biriminde daha ilgi çekici bir uygulama dikkatleri çekmektedir.


Urumların Karan adını verdikleri yerleşim yerinde emekli bir kütüphaneci olan Dora Vasilevna Famiçova, Urum gençlerine kendi çabalarıyla kültürlerini ve dillerini çalışma hayatı süresince öğretmeye çalışmıştır. Karan kütüphanesinde bir köşede Urum kültürünü yansıtan etnografik malzemelerin sergilenmesi onlar için gerçekten büyük önem taşımaktadır. Bunun dışında kültürün aktarımında en önemli araç konumundaki dilin Urum gençlerine nasıl öğretileceği konusunda da Famiçova’nın Urum diline en uygun alfabeyi bulma konusunda özenli bir araştırma yaptığı dikkati çekmektedir. Bu araştırmasının sonunda ise Famiçova şu sonuca varmıştır: Türkiye’de kullanılan alfabe Urum diline en uygun alfabedir. Bu tespiti sonrası Urum dilini Türk alfabesine uyarlayarak gençlere kendi dillerini öğretmiştir. 2002 yılında kendisi ile yapılan mülakatta maddi imkansızlıklardan dolayı bu faaliyetlerine devam edemediklerine vurgu yapmıştır (Dora Vasilevna Famiçova : 09.05.2002 Donetsk-Karan)


Yüzyıllarca Rusçanın hakimiyeti altında dillerini korumayı başaran ve gençlerin kendi dillerini unutmamaları için çaba sarf eden Urumların bugün sadece Rusça’ya karşı değil bunun yanında Yunan hakimiyeti ve Yunanca’ya karşı da varlık mücadelesi verdiği söylenebilir.


1990 yılında Yunan hükümeti desteği ile Donetsk’de Grek federasyonu adıyla kurulan organizasyonun amacı Ukrayna’da yaşamakta olan tüm Grekleri ve Urumları aynı kökten geldikleri tezi doğrultusunda birbirlerine yaklaştırmaktır. Ancak, federasyonun başkanlığını yapan Feodor İstanbulçi’nin belirttiğine göre bu hedefe ulaşılamamış, hatta ciddi gerginlikler yaşanmıştır. Gerginliğin sebeplerini açıklamak istemeyen İstanbulçi’nin aksine Urumlar Grek federasyonundaki sorunlarla ilgili olarak yaptıkları açıklamalarda Greklerin kendilerini Grekçe konuşmadıkları için dışladıklarına vurgu yapmışlardır. 


Bunun dışında federasyon Urumlara, Helen soyundan geldiklerini kabul ettirmeye çalışmıştır. Urumların Grekçe bilmemeleri ve Türkçe’den hiçbir farkı olmayan Urumca dedikleri dili konuşmaları ile ilgili olarak ise ‘Türk idaresinin baskısı’nı sebep göstermişlerdir. Federasyon yine bu propaganda faaliyetleri bağlamında Urumların ‘asıl dilleri olan Grekçeyi’ öğrenmeleri için Urum gençlerini Yunanistan’a göndermekte bunun da ötesinde Yunan vatandaşlığına geçmelerini sağlamaktadır. Ancak, Yunanistan’a giden Urum gençlerinin Yunan toplumu tarafından nasıl karşılandığı sorusunun cevabı ise oldukça anlamlıdır. Bu konuda Staroignatovka’da yaşamakta olan Syvetlana Konstantinova, Maria Sağırova ve Evdokia Tırnaksız’ın açıklamaları doğrultusunda Yunan toplumunun Yunanca konuşmayan Urumları kabullenmedikleri ve dışladıkları açıkça söylenebilir (Syvetlana Konstantinova, Maria Sağırova, Evdokia Tırnaksız: 09.05.2002 Staroignatovka)


Grek Federasyonunun Urumları Helen soyundan geldikleri, asıl dillerini Türk baskısı ile kaybettikleri gibi asılsız propagandalarla Greklerle bir araya getirme çabaları Grekçe konuşmayı reddeden, kendilerinin Helen soyundan gelmediğini belirten Urumları harekete geçirmiş ve federasyon karşıtlığı ortaya bir Urum federasyonu fikrinin çıkmasını sağlamıştır. Bu tür bir girişimin ilk adımını ise Birlik isminde çıkardıkları gazete oluşturmuştur denilebilir. Bu gazete dışında Urumlar arasında tanınan bir akademisyen olan Valeri Kior’un ve ünlü bir Urum güreşçisi ve aynı zamanda şairi olan Viktor Borata’nın Krill alfabesi le yazdıkları Urumca eserlerin Urumlar tarafından takip edildiği söylenebilir.


Grek Federasyonunun faaliyetleri karşısında harekete geçerek Birlik ismi ile çıkardıkları gazete ile seslerini duyurmaya çalışan, kendi isimlendirmeleri ile Urumca dedikleri dili Türkiye’den gelen bir araştırmacının nasıl konuşabildiğini “Urumcayı nerden biliyorsun” diyerek bazı yaşlı Urumların anlamaya çalışmaları, buna cevap olarak yine kendi toplumunun üyeleri arasından bir çok kişinin Urumca’nın Türkçe’den farklı bir dil olmadığı açıklaması yapmaları da oldukça dikkat çekici bir durum olmuştur. Türkiye’deki Türklerle Urumların aynı dili konuşmalarının, bunun ötesinde onları Greklerden ayıran ve Türklere benzeten adet gelenek ve göreneklerinin sebeplerini araştıran Valeri Kior’un bu sorulara cevabı daha önce de belirtildiği gibi oldukça nettir: Urumlar bugün olduğu gibi geçmişte de Deşt-i Kıpçak’ta yaşamıştı ve onlar Kıpçak-Oğuz Türklerinin bir karışımı idi kısacası onlar Türk’tü (Valeri Kior: 10.05.2002 Staro Kırım)



Urumlarda Adet, Gelenek Görenek

Yukarıda belirtildiği gibi Urumları Greklerden ayıran dilleri kadar taşıdıkları soyisimleri, sahip oldukları adet gelenek ve görenekleri de farklılıklar göstermekteydi. Onlar Ortodoks Hıristiyanlardı ama soyisimleri Arabacı, Yağmurci, Nalça, Karasakal, Kör(Kior) Karamanıts, Hırım-girey, Kumanets, Kürpe, Kotlubey,Begim, Beyata, Oguzov, Sultanbey, Temirbek, Tatar, Tarhan, gibi Türkçe idi (Valeri Kior:10.05.2002 Staro Kırım, Altınkaynak 2005: 22) Bunun da ötesinde dilleri ve soyisimleri Türkçe olan Urumları Greklerden ayıran adetleri, gelenek görenekleri nelerdi?


Urumların Greklerden farklı olduğunu vurgulayarak sözlerine başlayan Starokırım’da yaşayan Feodora Mihaeliç, neden farklı olduklarını kültürlerin önemli birer parçası olan düğün, doğum ve ölüm olaylarının Urumlarda nasıl olduğunu anlatarak açıklamaya çalışmıştır. Mihaeliç’in anlattıklarına bakılırsa bir Urum düğünü şöyle olmaktadır: 


Düğünün ilk gününde iki at süslenir. Süslenen bu iki at ile gelin evine gidilir. Hıristyanlıkta olan vaftiz annelik kavramı Urumlarda da bulunmaktadır ve gelinin evine gidilirken vaftiz annesi gelinin temizliğini simgeleyen kırmızı bir bayrakla en önde gider ve gelin evine ulaşıldığında geline damat ile paylaşacağı yastığı satar. Düğünün ikinci günü ise köy meydanında oluşturulan bir çember içinde dünürler davul, klarnet ve kemençe eşliğinde karşılıklı oyunlar oynayarak eğlenirler. Bu her iki ailenin de birbirlerine karşı gösterdikleri saygının bir gereği olarak değerlendirilmektedir. Düğünün üçüncü ve son gününde ise gelinin çeyizi anne evinden alınır, çalınan gelin havası ile gelin ağlatılır ve sonrasında (K)Haytarma, Yarım (H)ava, Ağır Hava, Ağırlama gibi oyunlarının oynandığı eğlencelerle düğün sona erer.


Gerçekleşen evlilik sonrası çiftin bir çocuğu olduğunda her şeyden önce aile kendilerine göz aydınına gelen misafirlere göz aydını sofrası hazırlar. Bebeği kötü ruhlara karşı korumak için yatağına haç konulması gerekir. Bebeğin, yada Urumların ifadesiyle balanın kırklanması da gerekir. Yeni bir bebek dünyaya getiren anne loğusadır ve bastığı yerde ot bitmeyeceği inancından hareketle 40 gün boyunca dışarı çıkmaması gerekir. 40. Gün yıkandıktan sonra kiliseye gidip dua etmesi gerekmektedir (Feodora Mihaeliç: 10.05.2002 Staro-Kırım).


Urumların yeni dünyaya gelen bebek veya tüm bireyler için geçerli olabilecek bir inançları vardır. Nazar değmesi, bazı insanların her hangi bir başka insana gözünün değmesidir. Esneme ve baş ağrısı ile ortaya çıkan nazar değmesi için İncil’den dua okunması gerekir. Ancak, bu duayı herkes okuyamamaktadır. Mihaeliç, kendi ailesinde nazara karşı dua okumayı kızı Ludmila’nın yapabildiğini, bunun Ludmila’ya elini sürüp sırtını sıvazlayan büyükannesinden geçtiğini belirtmiştir (Feodora Mihaeliç: 10.05.2002 Staro-Kırım). Doğup büyüyen ve kendi akranları ile oyun oynayabilecek yaşa gelen Urum çocukları hangi oyunları oynar dendiğinde cevap hiç de yabancı gelmeyecektir: aşık oyunu, dip düştü, çaka oyunu ve çelik çomak Urum çocuklarının oyunlarıdır. Dinledikleri masallar ve hikayeler ise Aşık Garip, Köroğlu, Arzu ile Kanber, Tahir ile Zühre gibi Anadolu Türkünün dinledikleri ile aynıdır.


Bir Urum evinde hangi yemekler pişer denilirse de: Kavurma sızık adıyla bilinir, ayran Urum sofrasında aryan’dır, kaymak-haymah olarak Urum sofrasında yerini alırken pekmez-bekmez, yoğurtsüzme yoğurt olarak bilinmekte bunun dışında köbete ve kolbası da Urum sofrasının vazgeçilmezleri arasındadır (Feodora Mihaeliç Staro-Kırım: 10.05.2002). Evde kullanılan gereçler ise balta, tokaç, sandık, bardak, sofra, dügeç, kürek, gömlek, yüzbezi, fırın, güzgü’dür (Valeri Kior: 10.05.2002 Staro Kırım, Feodora Mihaeliç: 10.05.2002 Staro-Kırım, Altınkaynak 2005: 28).


Doğum kadar hayatın bir gerçeği olan ölüm karşısında Urumların sahip olduğu inançlar ve uygulamalara bakıldığında ise şunlar görülür: hayatını kaybeden bir Urum, toprağa verilmeden önce evinde bir gece yatmalıdır. Yattığı odada mum yakılması gerekir. Ölen kişinin çenesinin, ayaklarının bağlanması gerekir, ayrıca, karnının üzerine bir mıknatıs konulmalı eline de bir haç verilmelidir. Eğer evde beslenen kedi, köpek gibi evcil hayvan varsa onların da kapalı bir mekanda tutulmaları gerekir. Evdeki tüm aynaların üzeri örtülmelidir. Ertesi gün defin merasiminden sonra önemli olan günler 8. Ve 40. Günlerdir. Bu süre zarfında ölen kişinin yasını tutanların traş olmamaları gerekmektedir (Feodora Mihaeliç: 10.05.2002 Staro-Kırım).


Evlilik, doğum ve ölüm gibi hayatın önemli dönüm noktalarında sahip oldukları adet ve gelenek görenekleri yaşatmaya çalışmış olan Urumların dilleri kadar bugüne kadar sahip oldukları tüm bu değerleri de kaybetme kaygısı yaşadıklarının belirtmek gerekmektedir. Çünkü, gençlerin düğün töreninde yada doğumda ve ölümde eski Urum adetlerini bir kenera bırakmaya başlamaları, yüzyıllarca dilleri ve sahip oldukları gelenek ve göreneklerinin yaşaması için varlık mücadelesi veren Urum büyüklerini endişelendirmektedir. 


Sonuçta, Urum gençleri Helen soyundan gelmeyip Urumca dedikleri Türkçe ile aynı dili konuştuklarını, din dışında Greklerden farklı olup Türk adet gelenek ve göreneklerinden farkı olmayan bir yaşam tarzı sürdürdüklerini, nihayetinde Deşt-i Kıpçak sahasının tarihi derinliklerinin görülmeye başlanması ve Urum akademisyenlerin çalışmaları ile ortaya çıkan bilgilere dayanarak Türk olduklarını unutmamalıları gerekmektedir.



Sonuç
Türk coğrafyasındaki geniş hoşgörü anlayışının sağladığı ortamda Budizm, Maniheizm, Musevilik yada Hıristiyanlık gibi farklı inançlara mensup ama aynı soydan gelen çeşitli Türk boylarının var olduğu bilinmekle birlikte çok fazla üzerinde durulan bir alan olmamıştır. Oysa Türk tarihinin derinlemesine incelenmesi ve bu inanç yelpazesinin parçasını oluşturan tüm Türk boylarının ve sahip oldukları inançlarının esaslarının ortaya çıkarılması ve toplusal hafızamızda yer edinmesi gerekmektedir. Bundan hareketle, dilleri, taşıdıkları soyisimleri ve adet, gelenek ve görenekleri ile Greklerden farklı olduklarını, son dönem itibariyle de açıkça Türk olduklarını, Karadeniz’in kuzeyinden Türkiye Türklerine duyurmaya çalışan Urumların bu seslenişine cevap verilmeli ve tarihi, sosyolojik, etnografik ve dil alanında yapılacak disiplinlerarası çalışmalarla Urum tarihine katkıda bulunulmalıdır.



Doç. Dr. Yonca ANZERLİOĞLU
Hacettepe Üniv. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Öğretim Üyesi
Millî Folklor, 2009, Yıl 21, Sayı 84



NOTLAR
1- Karamanlılar ve yine Karamanlı-Urum ilişkisi ile ilgili olarak bkz. Yonca Anzerlioğlu, Karamanlı Ortodoks Türkler, Ankara, 2003; Yonca Anzerlioğlu “Karamanlılar, Gagauzlar ve Urumlar Arasında Tarihi ve Sosyo-Kültürel Bağlar Var mıdır?”, Çağdaş Türklük Araştırmaları Sempozyumu, Ankara Üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri Bölümü, 8- 10 Mayıs 2002. 
2- Dest-i Kıpcak sahasında misyonerlik faaliyetleri hakkında detaylı bilgi icin bkz.: Peter Golden, “Religion Among the Qıpcaqs of Medivial Eurasia”, Central Asiatic Journal, no.42, 1998; Istvan Vasary,“ Orthodox Christian Qumans and Tatars of Crimeea in the 13th-14th centuries”, Central Asiatic Journal,vol.32, no. 3-4, 1988; Gyula Moravcsik, “ Byzantinische Mission im Kraise der Turkvolker an derNordkuste des Schwarzen Meeres”, Proceedingss of the 13th International Congress of ByzantineStudies, Oxford, 5-10September 1966, ed. J.M. Hussey, D. Obelensky and S. Runciman, Oxford Un.Press, London, 1977; Anzerlioğlu, a.g.e.

KAYNAKLAR
Mülakatlar:
11.05.2002 tarihinde Mariopol müzesi ve 13.05.2002 tarihinde Donetsk Müzesi yetkilileriyle yapılan mülakatlar.
Aleksander Garkavets ile 13.05.2002 tarihinde Akmescit’te yapılan mülakat.
Dora Vasilevna Famiçova, ile 09.05.2002 tarihinde Donetsk-Karan’da yapılan mülakat.
Stephan Kalayerov ile 08.05. 2002 tarihinde Donetsk’de yapılan mülakat.
Syvetlana Konstantinova, Maria Sağırova ve Evdokia Tırnaksız 09.05.2002 tarihinde ile Staroignatovka’da yapılan mülakat.
Valeri Kior ile 10.05.2002 tarihinde Staro Kırım’da yapılan mülakat.
Kitaplar:
Altınkaynak, Erdoğan, 2005, Ortodoks Türkler Urumlar, Ankara.
Anzerlioğlu, Yonca, 2003, Karamanlı Ortodoks Türkler, Ankara.
Podolsky,Baruch, 1985, A Grek Tatar-English Glossary, Otto Harrassowitz, Wiesbaden.



Christian Turks of Crimea: Urumians
While Crimea was seperated from Ottoman Empire in consequence of Russian pressure in 18.century, the native Christian population of Crimea were deported and settled in today’s Ukraine. In this study, the data of the field research performed in Ukraine and Crimea in 2002, among not all of the Christian population deported from Crimea but only a special Christian group called Urumian who speak Turkish, have Turkish surnames and also have customs different from Greeks is tred to be examined.








FALSE İNFO of wiki: Ethnicity: Urums (Turkic-speaking Greeks)
CORRECT İNFO : Ethnicity: Urums (Turkish speaking Christian Turks)
Turkofobia of the Westerners!
SB