Translate

devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2018 Cumartesi

TÜRKÇE



Cengiz Özakıncı'dan (1992 yılına ait bir makalesi)
TDK BAŞKANI Prof. Dr. HASAN EREN'E 


ATATÜRK dedi ki:
"Türk dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıyız."


Turgut Özal dedi ki:
"Dilimizde Arapça "muallim" varken niçin Türkçe "öğretmen"! kullanalım?"


Süleyman Demirel dedi ki:
"Öztürkçe işinde aşırıya gitmeyin! 
(Yani, demek istiyor ki; Türkçe "bunun üzerine" demek yerine Arapça "binaenaleyh" dersek, 
Adriyatik'ten Çin Denizi'ne dek bütün Türkler anlar...)"


Zülfü Livaneli dedi ki:
"Türkçeyi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak imkânsızdır; teslim olalım."


T.D.K. Başkanı Prof. Dr. Hasan Eren dedi ki:
"Her ulusun dilinde bizim dilimizdeki kadar yabancı kelime var. Bunu "karşılıklı alışveriş" sayıp böylece kabul etmek gerekir. Türkçeleştirmede aşırıya gitmeyin."



Son bir iki yıldır, etkili ya da yetkili kimi "önemli" yurttaşlarımız, sanki son yıllarda Öztürkçeciler gemi azıya almışlar gibi, bunu önlemeye çalışmaktalar!!! Son on yıldır, Türk dili yabancı sözcükler yağmuru altında çıplak, korunmasız bırakılmış, önüne gelen bir yabancı sözcük getirip dilimize sokuşturmaya çabalarken; neredeyse bağlaçları bile yabancı dillerden alıp Türk diline yedirmeye çalışan ulusuna yabancılaşmış aydınlar, basın yayında Türk dilini yabancı dillerin boyunduruğuna her gün biraz daha sokma yarışına girmişken; üstelik ortalıkta buna karşı çıkan da pek görülmezken; kalkıp "Öztürkçeciler aşırıya gitmesinler!" diye bağırmak, nedir?

Türkçeyi Amerikan vurgusuyla, Amerika"lı ağzıyla konuşan FM'ler sardı dört bir yanımızı. Şimdi "dört yanımız puşt zulası" diyen ozanı, Ahmet Arifi nasıl anımsamayalım biz?

Türk Dil Kurumu'nun kuruluş amacı belli: Türk dilini geliştirmek, yabancı diller boyunduruğundan kurtarmak için çalışmak... Kuruluş amacı bu olan bir Türk Dil Kurumu'nun başkanı, şimdi kalkmış; "Türkçeye giren yabancı kelimeleri karşılıklı alış veriş olarak görüp dilimizde bırakalım, Türkçe karşılık aramayalım," diyor: Bu Türk Dil Kurumu Başkanı'na soruyorum: Öyleyse Türk Dil Kur'umu'na ne gerek var? Kapatalım gitsin! Türk Dil Kurumu dilimize sokulan yabancı sözcüklerle savaşmayacak ise. onun Kurum olarak varlığının ne gereği kalır?

Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Hasan Eren, 25 Ağustos 1992 günlü Milliyet'te yayımlanan demecinde şunları söylüyor:

"Türkçede de diğer dillerde olduğu gibi yabancı kelimeler vardır. Bunlardan kurtulmanın imkânı yoktur. Bu durum karşılıklı alış veriş olarak değerlendirilmelidir, (boyunduruk ilişkisi olarak değil — eb)"

Ne ilginçtir ki, bu sözleri T.D.K. Başkanı'ndan çok kısa süre önce Zülfü Livaneli'den duymuştuk.

Yanlış şuradadır: Yabancı ulusların dilleri, başka ulusların dilleri ile "boyunduruk ilişkisi"nde olmayıp, "karşılıklı alış veriş ilişkisi" durumundadır. Ancak Türk dili, öteki dillerle olağan bir "karşılıklı alış veriş" içerisinde olmayıp, yabancı dillerin boyunduruğu altına sokulmuş durumdadır. Bu şuna benzer: Amerika'nın İngiltere ile ilişkisi, "boyunduruk ilişkisi" niteliği taşımaz, "karşılıklı alış veriş" niteliği taşır. Ancak Amerika'nın Türkiye ile ilişkisi bir "yarı sömürge" ile "sömürgeci" arasındaki ilişki niteliğindedir; yani "karşılıklı alış veriş" değil "boyunduruk" söz konusudur. Türk dili de tıpkı bunun gibi yabancı dillerin boyunduruğu altında olduğu için, bu durumu bir "karşılıklı alış veriş ilişkisi" saymanın olanağı yoktur.


Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Hasan Eren diyor ki:
"Yabancı dillerden arınmış bir Türkçenin oluşturulması sırasında ilginç olaylar yaşandı. Öztürkçe sanılan bazı kelimeler yabancı menşeli çıktı. Mesela "hudud" kelimesini bilirsiniz; onu attık Arapçadır diye, "sınır" kelimesini Türkçe sanarak aldık, bu da Rumca çıktı."

Ne ilginçtir ki, bu türden kandırıcı tuzak örnekler TDK Başkanı'nın bu demecinden kısa süre önce yine Zülfü Livaneli'nin Sabah'ta yayımlanan "The Türkçe" başlıklı köşe yazılarında bol bol karşımıza çıkmıştı.

İmdi, toplumun dilinde bilinir, kullanılır, herkesçe anlaşılır bir Öztürkçe sözcük olan "köken" varken; bir Türk Dil Kurumu Başkanı'nın, verdiği demeçlerde Öztürkçe "köken" demeyip, bunun yerine herkesçe bilinmeyen Arapça "menşe" sözcüğünü kullanarak, bunu diriltmeye çalışması; Türkçe "olanak" sözcüğü artık herkesce kullanılıp dururken, bunun yerine kalkıp Arapça "imkân"ı yeğlemesi; Türkçe "sözcük" bilinip kullanılırken, bunun yerine Arapça "kelime"yi yaşatmaya çalışması; onun şu an başkanı bulunduğu Türk Dil Kurumu'nun kuruluş amaçlarına, tüzüğüne ne denli kökten aykırı bir çalışma içerisinde olduğunu apaçık gözler önüne sermektedir. Prof. Dr. Hasan Eren, dilimize yerli "örnek" sözcüğü artık yerleşmişken, demecinde bunu kullanmayıp Arapça "mesela" diyor; "Hudud kelimesini bilirsiniz, onu attık Arapçadır diye, sınır kelimesini Türkçe sanarak aldık, bu da Rumca çıktı..."


Bir dilcinin, bir Türk Dil Kurumu Başkam'nın ağzına hiç yakışmayacak denli bayağı yanlışlardır bunlar. Çünkü "sınır" sözcüğü dil devrimcilerinin çabalarıyla dilimize Dil Devrimi ile 1930'lardan sonra sokulmuş bir sözcük değildir. Tersine, "sınır" sözcüğü, Dil Devrimi'nden yüz yıllarca önce, Osmanlı kadılarının kullandıkları bir yasa deyimi olarak, Osmanlı'nın dilinde vardı. Sığırtmaçların sürüleri otlatırken başkalarının çayırına girmesini önlemek üzere, kişilere hangi otlağın kendilerinin olduğunu gösterir birer yasal belge verilirdi. Bunun adı Osmanlı yasalarında "Sınır-name"ydi. Demek ki "sınır" sözcüğü Osmanlı köylüsünün, sığırtmacının dilinde, Dil Devrimi'nden yüz yıllarca önce var bulunuyordu. Öyleyse, ne demeye şimdiki Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr, Hasan Eren; "Sınır sözcüğü dil devrimcilerinin yanlışı sonucu dilimize sokulmuş bir Rumca kökenli sözcüktür," gibi apaçık yanlış demeçler veriyor? Yoksa Türk Dil Kurumu'nun amacı, tüzüğü değiştirildi de; "Türk Dil Kurumu Dil Devrimi'ni suçlamak için dil devrimcilerine işlemedikleri suçlan giydirir," diye gizli bir amaç mı benimsendi?

Toplumumuz, çoğu bilimsel uzmanlık gerektiren alanlarda, "kifayetsiz muhteris'lerce yönetiliyor; eşdeyişle yetersiz, yeteneksiz kösnükler...


Cengiz Özakıncı
Kitap Gazetesi, 1 Kasım 1992, Sayı 14, s. 12
"Dil ve Din" kitabından




Benim yedi dil bilen hocam: Prof. Dr. Hasan Eren *
Kemal Ateş

Prof. Hasan Eren’le ilgili sağlığında da yazdım; uzunca öyküsünü Küskün Fotoğraflar kitabımda bulabilirsiniz. Bir dil bilenlerin bile parmakla gösterildiği yıllarda onun yedi dil bildiği konuşuluyordu. Macarca, Rusça, Almanca, daha bir sürü dil... Efsane hocalar arasına girmesinin önemli nedenlerindendir bunca dil bilmesi. Çok niyetlendiyse de, kimlerin kimlerin dekan olduğu DTCF’ye dekan olamadı, ama bazı yıllar üç bölümün birden başkanlığını yürüttü. Prof. Gündüz Akıncı aramızdan erken ayrılınca yanında yüksek lisans yapabileceğim öğretim üyesi olarak bir tek onu yakın bulmuştum kendime. Severdim, sayardım... Öyleyken zaman zaman şaşırtmıştır bizi, hem de çok... Brüksel Üniversitesi’ne okutman olarak gidecektim, doktora da yapacaktım, sınava girmem için izin vermişti, nerdeyse pasaport işlemlerine başlayacakken, 12 Eylül günlerinde işime birileri çomak sokmuştu; sonra kimi gizli yazışmaları görünce, H. Eren’in de işin içinde olduğunu anlamıştım. Bu kişisel öyküyü, kişisel öfkemi bir yana bırakıyorum.


AYRI YAZ RAHAT ET DEDİ AMA

Bu yedi dil bilen dilcinin imlamızı karıştıran uzman olacağı doğrusu aklımdan bile geçmezdi, ama bunun ilk işaretlerini yakından görenlerdenim. Yazdığım bir ders kitabını fakültenin yayımlaması için hocamızın incelemesi gerekiyordu. Dosyamı epey bekletti, aylarca... Nerdeyse unuttuğum bir sırada okuduğunu öğrendim, odasına girdim. Hasan Bey’in bir dosyanın tamamını okuması beklenemezdi, önemli bir bölümünü (!), sanırım dörtte birini okumuş, bazı sözcükleri çizmişti. “İlkokul”, “önsöz” gibi sözcüklerin altı çizilmiş. Nedenini sordum, “Ayrı yaz!” dedi. “Efendim, TDK kılavuzu bitişik yazıyor,” dedim, “Bırak o kargayı!” dedi. “Ayrı yaz, rahat et!” Böyle de bir sloganı vardı. “Hocam; anneanneyi, gecekonduyu ayrı mı yazacağız?” Yanıtı çok hoş: “Ayrı yaz, rahat et!”


BÖLÜCÜLÜK RAHAT ETTİRMİYOR

Dosyamı alıp şaşkın çıktım odasından. İnanamadığım bu yazım anlayışını ille birine anlatacağım, Prof. Canpolat’a uğradım, şaşkınlığımı anlattım. “Haa, hocanın TDK’ye kabul ettiremediği hazır bir kılavuzu var, o bütün bileşikleri ayırıyor,” dedi. Aradan bir yıl geçti, 12 Eylül darbesinin ardından H. Eren TDK’ye tepeden inme başkan oldu, vaktiyle kabul ettiremediği kılavuzunu TDK kılavuzu olarak sundu. O kılavuzla birçok şeyi değiştirmek istiyordu, değiştireceğini sanıyordu:

1) İlkokul, ortaokul, babaanne vb. aklınıza ne gelirse ayıracaksınız. 2) “Mesut”, “neşe” diye yazdığımız sözcüklerdeki ayın vurgulanacak; mes’ut, neş’e diye yazacaktık. 3) “Dersane”, “dershane” olmuş; “uluslararası” ayrılmıştı. 4) “Kenan Paşa’nın” derken kesme koymayacaktık. 5) Plan, reklam, ahlak gibi sözcükler de düzeltme imiyle yazılacaktı. Özellikle bütün bileşik sözcükleri ayırması yazımda büyük bir kargaşa yarattı, çok tepki gördü, Mümtaz Soysal’ın “Bölücüler” diye bir yazısını anımsıyorum. Yasalarla zorlanan okullar bile hocanın kurallarına uymadı... “Ayrı yaz rahat et” sloganı yüzünden H. Eren başkanlık koltuğunda hiç de rahat edemedi, sonunda ayrıldı. Yerine gelenler onun yarattığı kargaşayı birden değil, yavaş yavaş düzeltmeye çalıştılar. Her yıl bir kural değiştirerek bizi bıktırdılar, imladan soğuttular.


BİR İLAN PARASINA SATILAN AYDINLAR

Hocamız 27 Mayıs ihtilalinden sonra 147’likler arasına girmiş, üniversiteden atılmıştı. Yassıada’da sanık değil, tanık olarak dinlediler onu. Neşter ve Madalya romanım için Menderes’in fedaisi Gazi Avşar’ı araştırırken, Yassıada tutanaklarında H. Eren’in ifadesine de rastladım. Yargılama sırasında savcıdan öyle bir laf işitir ki, yenir yutulur gibi değil. Emin Bilgiç’le birlikte verdikleri ifadeden, yeni çıkaracakları dergiye ilan parası almak için Vatan Cephesi’ne girdikleri anlaşılınca, savcı yüzüne karşı şöyle der: “Böyle ahlak ve nizamdan bahsederler, sonra da kendilerini bir ilana satarlar!” H. Eren için ağır bir söz. 27 Mayısçılar ona zarar verdi, bana sorarsanız onu başkan yapan 12 Eylülcüler daha büyük zarar verdiler.

* Prof.Dr.Hasan Eren (Türkolog!, 1919, Vidin, Bulgaristan - 2007 Ankara)







Cengiz Özakıncı
Dil ve Din

- .. Arap yazısının Türkleri birleştirdiği savını ortaya atıyorlar. İlginç, bu savı ortaya atan Turgut Akpınar, bir bilgin. Zeki Velidi Togan, bir bilgin. Bu bilginlerimiz çok ilginçtir ki 1986'dan önce değil, 1986'dan sonra, Sovyetler'de komünist yönetim çöktükten ve dünyayı yöneten dev güçlerin artık 1950 Rockefeller raporu uyarınca, Komünizm'i değil ulusçuluğu baş düşman görmeye başladıkları dönemde ve buna bağlı olarak Türkiye'de ulusçu yönetim değil Ilımcı İslamcı yönetim olsun dayatmaları gündeme getirildiği dönemde, Arap yazısının Türkleri birleştirdiği savıyla ortaya çıkıyorlar. Ortaya konulan bu yanlış savın, o dev güçlerin isterleriyle bağlantısı var. Çünkü o denli bilim dışı, öylesine saçma ki, böyle bir sav ancak karşı çıkılamayacak, kırılamayacak bir gücün dayatmasıyla ortaya atılabilir ve bu yüzden arkasında durulamaz niteliktedir bir bilgin açısından. Şimdi, "Arap yazısı Türkleri nasıl birleştirebilir?" diye sorduğumuz zaman... Buna benzer bir diğer görüş de şöyle: "Osmanlıca bütün Müslümanları birleştiriyordu. Osmanlı yazısı ve Osmanlı dili". Ciddi ciddi böyle bir sav da ortaya atıldı. Hem de yalnızca Osmanlıcı sağ kökenli aydınlarımız tarafından değil, kendilerini sol olarak tanımlayan kimi aydınlarımız tarafından ortaya atıldı bu sav... Bütün bunlar çok ilginç. Bu savları ortaya atanlar, hiç Osmanlı yazılı bir kitabı bir Araba verip "Oku bakalım şunu Arap kardeşim, okuyabiliyor musun görelim" dediler mi? Ben dedim. Osmanlı yazılı bir kitabı, "Nutuk"un Osmanlı yazlı ilk baskısını, Irak'lı bir Araba verdim: "Şunu bir okur musunuz?" dedim. Adam okuyamadı, "Bu necedir?" dedi. Osmanlı yazılı bir metni bir Suriyeli'ye versek, bir Mısırlı'ya versek, bir İranlı'ya versek, okuyamayacak. Şimdi "Arap yazısı Osmanlı yazısı birleştirici" diyorlar; hayır, adam hiç birşey anlamıyor Arap yazısıyla yazılmış Osmanlı metinlerinden....





ATATÜRK
"Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok güçlüdür.
Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duyguların gelişmesinde başlıca etkendir.
Ülkesini, bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır."




7 Ağustos 2016 Pazar

Kitleler Psikolojisi...





"Kitlelerin hayal gücü üzerine etki etmek sanatı, onları idare etmek sanatıdır."






Kitleyi meydana getiren bireyler kimler olursa olsun; yaşama biçimleri, işgüçleri, karakterleri yahut zekaları ister benzer, ister ayrı olsun, kalabalık haline gelmiş olmaları onlara bir nevi kollektif ruh aşılar. Aşılanan bu ruh onları, her biri tek başına, ayrı ayrı bulundukları halde duyacaklarından, düşüneceklerinden ve yapacaklarından tamamiyle başka hissettirir, düşündürür ve yaptırır. Bazı düşünceler, bazı duygular ancak kitle halinde bulunan bireylerde kendini gösterir veya hareket alanına çıkar.


Psikolojik kitle, aynı cinsten olmayan unsurlardan toplanma bir an için birbirleriyle kaynaşmış, geçici bir yaratık gibidir. Tıpkı canlı bir vücudun hücrelerinin bir araya gelerek bu hücrelerden her birinin sahip olduğu özelliklerinden pek farklı özellikler kazanmış bir varlık oluşturmaları gibi.


Herbert Spencer gibi büyük bir filozofun kaleminden nasıl çıktığına hayret edilen bir düşünceye aykırı olarak, bir kitleyi oluşturan yığınlarda, ögelerin ne ortalaması ne de tamamı vardır. Fakat yeni karakterlerin oluşumu ve yaratılışı mevcuttur. Kimyada olduğu gibi, bazı ögeler, örneğin alkaliler ve asitler yanyana getirilince, bunların ayrı ayrı sahip oldukları kimyevi özelliklerden bambaşka özelliklere sahip olan yeni bir madde oluşturmak üzere birbiriyle kaynaştıkları görülür.


Kitleler halinde bulunan bireyin başlıca özellikleri:

1- Bilinçli kişiliğin kaybolması.
2- Bilinçaltı ile hareket eden kişiliğin hakimiyeti.
3- Düşüncelerin, duyguların siyaret yoluyla aynı yöne doğru yönelişi.
4- Telkin edilen düşüncelerin uygulamasına hemen başlamak isteği.


Bu özellikleri taşıyan insan artık kendisi değildir, iradesi kendisine rehber olmaktan çıkmış bir otomak haline gelmiştir.


Bu durumda bir kitleye bağlı olması yüzünden insan, uygarlık merdiveninden bir çok basamak aşağı iner. Yalnız bulunduğu zaman terbiyeli, aydın bir kimse iken, kitle halinde ise içgüdüleriyle hareket eden bir yaratık, bir vahşi olmuştur. Artık ilkel bir adamın davranışına, şiddetine, merhametsizliğine, heyecanlarına ve kahramanlıklarına sahiptir.


Kelimelerle, tasvirlerle kolay etkilenmek en açık çıkarlarını ayak altına alabilecek hareketlere sürüklenebilmek yöneleriyle de, kitleye bağlı olan bireyler ilkel insanlara yaklaşırlar. Kitle içindeki birey, rüzgarın istediği gibi kaldırdığı kum taneleri arasında, bir tek kum tanesi gibidir.


Bu yönüyledir ki, üyelerinden her birinin kişi olarak uygun bulmayacağı hükümler veren jüriler, üyelerinden her birinin ayrı ayrı red edeceği kanunları kabul eden millet meclisleri görülmüştür. Ayrı ayrı alındıkları takdirde Konvansiyon'un adamları barışsever burjuvalardı. Meclis halinde toplanınca, bazı öncülerin etkisi altında, en bariz şekilde masum olan kimseleri giyotine göndermekte gecikmediler ve bütün çıkarlarına aykırı olarak dokunulmazlık haklarından vazgeçerek, kendi kendilerini kırıp geçirdiler.


Kitle halinde bulunan kimse yalnız yaptığı işler açısından benliğinden ayrılmaz. Bütün kişiliğini kaybetmezden önce, bu kimsenin düşünceleri, duyguları, cimriyi cömerde, inkarcıyı inanana, namusluyu namussuza, korkağı kahramana çevirecek derecede değişmeye uğramıştır. Meşhur 4 Ağustos 1789 gecesi sırasında ve bir heyecean anında bütün haklarından vazgeçtiklerine dair asiller tarafından verilen oylar, eğer onlardan ayrı ayrı istenmiş olsaydı, hiç birisi tarafından kabul edilmeyecekti.


Bu gözlemlerden çıkan sonuçlara göre, kitleler zekaca münferit insanların aşağısındadırlar. Fakat duygular ve bu duyguların davet ettiği hareketler bakımından kitleler durum ve şartlara göre ya daha iyi veya daha fena olurlar. Her şey onlara yapılan telkinlerin çeşidi ve tarzına bağlıdır.



Kitleler için baskı ve taassup, kolayca katlandıkları gibi uyguladıkları gayet açık duygular oluşturur. Kitleler güce karşı saygı beslerler ve zayıflığın bir şekli gibi anladıkları iyiliğe karşı pek az ilgili görünürler. Kitlelerin eğilim ve sevgisi hiç bir zaman iyi hükümdarlara değil, kendilerini şiddetle baskı altın bulunduran baskıcılara karşı olmuştur. 


Zayıf bir hükümete karşı ayaklanmaya her zaman hazır olan kitle, güçlü bir hükümet karşısında esir gibi eğilir. Eğer hükümetin etki gücü değişiklikler gösterirse kitle daima en taşkın hislerine bağlı olduğundan, birbiri ardınca esirlikten anarşiye ve anarşiden esirliğe geçer.


Kitlelerde devrimci içgüdülerin güçlü olduğunu sanmak, onların psikolojisini bilmemektir. Onların şiddetleri bizi bu noktada hataya düşürür. İsyan ve yıkım patlamaları daima çabuk geçer. Bilinçaltının yönetiminde fazla kaldıkları ve dolayısıyla asırlar boyunca birikmiş irsi etkilere fazla bağlı olduları için son derece tutucudurlar. Kendi hallerine bırakıldıkları zaman aradan çok geçmeden karışıklıklardan yorgun oldukları halde içgüdülü olarak köleliğe doğru yöneldikleri görülür.


Bonapart bütün özgürlükleri kaldırdığı ve demir yumruğunu olanca şiddetiyle duyurduğu zaman, jakobenlerin en kibirlileri de hiç sözden anlamıyanları da onu içten alkışladılar.



Gustave Le Bon
Kitleler Psikolojisi 
(The Crowd: A Study of the Popular Mind-PDF)
Hayat Yayın, İstanbul-1997














28 Mayıs 2016 Cumartesi

Atatürk’ün Türkiyesini İstiyorum





“Ben bu ülkede doğdum doğalı bir kontrolün içinde olduğumu biliyorum. Bir baskının içindeyim. Bu 10 senelik bir olay da değil. Bu Atatürk’ün ölümünden beri böyle. Atatürk öldükten sonra bu ülke bağımsızlığını yitirmiştir, kaybetmiştir. Mahalle baskısı da olur. Mahalle baskısından çok daha Amerika’nın bize ne kadar çok baskı uyguladığını düşünmeliyiz. Batı devletlerinin bize ne kadar baskı uyguladığını incelememiz lazım.”

“Bizim gerçek sorumuz ortada. Biz yüzyıllardır bu topraklarda yaşıyoruz. Bu topraklarda bir kültür oluşturduk. Öyle ya da böyle bir kültür oluşturduk. Bu kültürün sonunda Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduk. Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız bir cumhuriyet olduğunu düşünüyorduk, ama değilmiş onu gördük. Toplumumuzun her yerinde bağımsızlığımızı kaybettiğimizi görebiliriz. Eğitimden tutun sosyal yaşantımıza kadar her yerde bağımsızlığımızı kaybettiğimizi görüyoruz. Hepimiz günlük yaşantımızda bunların sıkıntılarını yaşıyoruz. Bunu nasıl çözeceğimizi bu saatten sonra bilemiyorum.”

“Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa bir süre içinde var olma savaşına gireceğini düşünüyorum çok vahim bir şekilde. Dünya zaten savaş içinde. Türkiye, bu savaşın sonunda ya bağımsız bir ülke olacaktır ya da televizyondan seyrettiğimiz bir Ortadoğu ülkesi.”


24 Kasım 2012




Bundan yıllar önce demiştim ki “Türkiye şelaleden yuvarlanacak”. Türkiye bana göre uçurumdan yuvarlandı, şelaleden de düştü. Buna rağmen, ben Türk insanının bir potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Biz ne kadar kendi halkımızı çok eleştirsek de, cahil desek de bu toplumun binlerce yıllık bir birikimi var. Önsezilerinin kuvvetli olduğunu ve siyasetin çok üzerinde olduğunu düşünüyorum. Bizi kurtaracak olan da budur.

İstatistiksel olarak Türkler binlerce yıldır sürekli yok olma aşamasına gelmişler ama bu toplumun içerisindeki, bizim algılayamadığımız dinamik kendini bir şekilde gösterir. Bir Cem Karaca şarkısıyla bunu anlatmaya çalışayım : yüzbin kere tövbe eder, yine şarap içeriz biz ! Birazcık bir nefes almamız gerekiyor belki ama mutlaka kendi yolumuzu bulacağız.

Yurtseverleri, aydın insanları, 1960’lı yıllardan itibaren bilinçli olarak böldüklerini düşünüyorum ben. Bir şarkıcıdan bunları duymak biraz iddialı olabilir ama ! Ben bunu daha önce de söyledim “Atatürk’ün öldüğü gün Türkiye bağımsızlığını yitirmiştir.” Ondan sonra da Türkiye’deki sol ve sağ birbiri ile konuşamaz hale geldi. Önce Deniz’lerin idamı, sonra 80’li yıllarda darbe ve uygulamaları ile o aydınlık gençlik ve kadrolar yok edildi.

78 Maraş olaylarını yaşadım, darbede 8 yaşındaydım. Maraş Olayları hatırlanmayacak bir şey değildi zaten ! Sokakta oyun oynuyorduk. Silahların patladığı anı hatırlıyorum ben. Hiç korkmamıştık, bu önemli bir şeydir. Korkuyu bilmiyorduk çünkü ! Onun silah olduğunu düşünmüyorduk, helikopter filan geçiyor sanıyorduk. Bu çok önemlidir benim hayatımda, şu an saniye saniye hatırlıyorum bak. Anneler babalar çocuklarını korkuyla aldılar, onların gözlerindeki korkudan biz anladık durumu.

Anneyi sevmek gibi seviyorum ben Anadolu’yu. Koşulsuz. Başka nedenlerim de var tabi. Ben Atatürk’ün dediği gibi Türklerin en aşağı 7000 yıldır Anadolu’da olduğunu düşünüyorum. Ben Türk insanının, Türklerin, dünyayı aydınlatan  güneş olduğunu biliyorum. Dünyayı aydınlatan güneş, dünyaya medeniyeti getiren ülkedir, Türkler ve Türkiye. Türkler, yalnızca bir ırka indirilemeyecek bir medeniyet ve kültürün adıdır. Bu anlaşılırsa Türkiye’deki bazı etik tartışmalar da ortadan kalkar. Atatürk bunların peşindeydi. Batı’nın bu topraklardan Türkleri atmak için hangi oyunları tezgahladığını o kadar iyi biliyordu ki Atatürk.

Atatürk’ün Türkiyesini istiyorum. Ben CHP içindekilerin bile tartışmaya açtığı 1930’lu yılların aydınlık Türkiye’sini istiyorum.

Dünyada devletler var, bunlar birbiriyle savaşıyor filan ya… Ama birbiriyle pek iyi anlaşan bir yapı da var. Bunlar kim ? Sermaye.


KIRAÇ
22 Mayıs 2016, İlkkurşun







"ABD İŞİD inRakka’yı terk etmesi emrini verdi. İŞİD Rakka’yı terk ediyor fakat MUSUL’a yerleşiyor...
Musul bir Türkmen Şehri…."















“Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikelidir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına, giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir.” 
Mustafa Kemal Atatürk, Eskişehir-İzmit konuşmaları







Atatürk, 20. Yüzyılın En Büyük Devrimcisidir








O, daha genç bir kurmay subayken, 1904’yılında not defterlerinden birine "Maddeyi anlamalı, evvela sosyalist olmalı" diye bir not düşmüştür.

O, 

Trablusgarp’ta, İtalyan emperyalizmine karşı,

Çanakkale'de İngiliz emperyalizmine karşı,

Muş ve Bitlis'te Rus emperyalizmine karşı,

Suriye-Filistin'de İngiliz emperyalizmine karşı,

Sakarya ve Dumlupınar'da İngiliz destekli Yunan emperyalizmine karşı

savaşmış;

Ve bütün bu savaşlardan zaferle çıkmıştır.

O dünya tarihinde yenilmeyen "tek" antiemperyalist özgürlük savaşçısıdır.

O, sadece "emperyalizmi" dize getirmekle kalmamış, "yarı bağımlı", bir "ümmet" imparatorluğundan "tam bağımsız", "çağdaş" bir "ulus devlet” yaratacak devrimleri de gerçekleştirmiştir.




Atatürk’ün devrimci ruhu, Doğu'dan Batı'ya, bütün antiemperyalist mücadelelerin "ateşi" olmuştur.

Afganistan'da Amanuallah Han,

Hindistan'da Muhammed Ali, Gandi ve Nehru

İran'da Şah Rıza Pehlevi,

Mısır'da Nasır,

Küba'da Castro ve Che,

Çin'de Mao

Ve daha niceleri.... Dünyanın önde gelen bütün "devrimci ruhları”, onun ateşiyle "kıvılcım" almıştır.

“Tarihçilerin kutbu” olarak bilinen yaşayan en büyük Türk tarihçisi Prof Dr. Halil İnalcık, Atatürk’ün antiemperyalist mücadelesinin “bütün dünyayı” nasıl derinden etkilediğini şöyle ifade etmiştir:

“Mustafa Kemal’in emperyalistlere karşı zaferi Batı’yı sarsıyordu. Avrupa’nın sömürge halinde getirdiği Hindistan ve Çin bu kahramanın mücadelesini günü gününe izliyorlardı. Harpten yeni çıkmış İngiliz halkı, Yunan’ın yardımına gitmek için asker olmayı kabul etmedi. (1922). Yunan yalnız kaldı. İngiliz Hükümeti, Büyük Savaşta olduğu gibi Hintlilerden, Hintli Müslümanlardan bir ordu yapıp Mustafa Kemal’e karşı Yunanlıların yardımına gelmek istedi. Fakat Hintli Nehru ve Gandi, o zaman Mustafa Kemal’in Anadolu’daki savaşını heyecanla izliyorlar, bağımsızlıkları için bir savaş öncesi gibi algılıyorlardı. İngiltere’ye asker vermemek için ‘non cooperation’ hareketini başlattılar. Eğer Gandi ve Nehru bu hareketi başlatmasalardı İngiltere Yunan’ın yanına gelecekti, o zaman işler çok daha başka olabilirdi. Mustafa Kemal, kendi vizyonuyla Asya’yı fethetmişti. Hindistan’ı bağımsızlığa götüren Gandi’nin kahramanı Mustafa Kemal’di. Çin o tarihte kapitülasyonlarla Batı’nın bir sömürgesi haline geldi. Çin kapitülasyonları Batı’nın yüzüne atma cesaretini ancak Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra başardı. O günlerin gazetelerini okursanız göreceksiniz, Avrupa’nın bir kölesi haline getirilen ülkeler, Endonezya, Çin, Hindistan, Orta Asya Mustafa Kemal’den cesaret aldılar. Afganistan’da Amanuallah Han, İran’da Şah Rıza Pehlevi Gazi Mustafa Kemal’i örnek aldılar…”

Görüldüğü gibi Gandi’nin de ilham kaynağı Mustafa Kemal Atatürk’tür.






Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde, çantasından; “Atatürk’ün Büyük NUTUK’u” çıkmıştır.

Gelin şimdi, "Türkiye'den binlerce kilometre uzakta öldürülen CHE'nin çantasında Atatürk'ün Nutuk'unun ne işi var" sorusuna yanıt verelim:

Dünya Barış Konseyi Dönem Başkanı Nazım Hikmet, ölümünden 2 yıl önce, 12 Mayıs 1961 yılında Fidel Castro’ya “Barış Ödülü” vermek üzere Havana’ya gitmiştir. Yanında son sevgilisi Vera da vardır. Havana'da Fidel Castro ile özel bir görüşme yapan Nazım Hikmet, daha sonra Moskova’ya dönmüştür. Nazım Hikmet, Castro’ya Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Türk Kurtuluş Savaşı’nı anlatmıştır. Bu görüşmenin ardından Sosyalist Küba Cumhurbaşkanı Fidel Castro,Türk Büyük Elçiliği'nden Atatürk'ün Nutuk kitabını istemiştir. Genç Diplomat Bilal Şimşir, izinli olarak Ankara’ya geldiğinde Milli Kütüphane’de uzun araştırmalar sonunda bulduğu Fransızca Nutuk’u Dışişlerine teslim etmiş, Dış İşleri de Nutuk'u Castro'ya ulaştırmıştır. Fidel Castro Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nı ve devrimlerini anlattığı Nutuk'u okuduktan sonra Atatürk'e büyük bir sevgi ve saygı duymaya başlamıştır. Nutuk'u özümseyerek okuyan Castro, dünyadaki ilk antiemperyalist savaşın önderi Mustafa Kemal Atatürk'ten ve onun "utkuya eriştiren" 1919 Ruhu’ndan esinlenmiştir. Castro, Nutuk'u okuduktan sonra dava arkadaşı, yoldaşı  Che Guevara'ya vermiştir. Şimdi Nutuk'u okuma sırası Çhe'dedir...

Sevgilisine Nazım’dan en güzel aşk şiirleri okuyan ve mektuplar yazan Küba Devrimi'nin öncülerinden Fidel Castro’nun yoldaşı Arjantinli devrimci doktor Che Guevara, Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; “GRAN DISCURSO - Revolucionario Kemal Atatürk” (Atatürk’ün Büyük Nutuk’u), Nazım Hikmet’in “Kuvayı Milliye Destanı“ ve “Amo en ti lo imposible” adlı, 1961 Havana basımı Şiir Antolojisi kitabı çıkmıştır.

Bugün Santa Clara şehrinde bulunan Devrim Treni ve Che Müzesi’nde bir Nazım Hikmet kitabı da bulunmaktadır. Bu bilgiler, Küba ve Havana’ya giderek bölgede araştırmalar yapan Dursun Özden ve Bilal Şimşir’in anlatılarına dayalıdır. Che’nin çantasından çıkanlar arasında Nutuk olmadığını iddia edenler de vardır. Ama mesele Che’nin çantasından Nutuk’un çıkıp çıkmadığı değil, Che’nin Mustafa Kemal Atatürk ve Türk Kurtuluş Savaşı’ndan esinlenip esinlenmediğidir. Bunu anlamak için de Che’nin fikir kaynaklarına inmek gerekmektedir.





Che, “devrim düşleri” görmeden önce Arjantinli bir gezgindi. Che, Boenos Aires Tıp Fakültesi’nde öğrenciyken, arkadaşı Alberto Granada ile birlikte tek silindirli 500 cc’lik Norton marka bir motosikletle Şili üzerinden Peru’ya geldiklerinde birkaç günlüğüne Dr. Hugo Pasce’nin evinde konuk olmuşlardı. İşte o evin kütüphanesindeki bir kitap Che’nin hayatını değiştirecektir. Che’yi “silahlı devrime” yönelten bu kitap, Jose Carlos Mariategu’nin, “Siete ensayos de interpretacion de la realided Peruana” (Peru Gerçeğinde 7 Yorum) adlı eseridir.

Che’yi derinden etkileyen bu Jose Carlos Mariategu, kelimenin tam anlamıyla bir Atatürk hayranıydı.

Latin Amerika’da Türk Kurtuluş Savaşı’nı, Türk devrimini ve Atatürk’ü en iyi ve en erken anlayanlardan biri oydu.

Türk Kurtuluş Savaşı bittiğinde Arjantin, Uruguay ve Peru gibi İngiliz etkisindeki Latin Amerika “imparatorlukları” Türk zaferine, “tüm dünyaya yayılacak bir salgın” gibi bakmışlar, Türk zaferinden büyük üzüntü duymuşlardı:

Örneğin, Peru gazetesi El Comercio, Atatürk’ü Cengiz Hana’a benzettiği bir analiz yazısında, “Cengiz Han veya Kemal, değişen sadece isimler. Aynı ırk, aynı yöntemler. Fakat Avrupa Türklerin katliamları karşısında sessiz kalıyor ve katillerin lideriyle masa başına oturmayı düşünüyor. Bize Türklerin bir daha Avrupalıların şerefiyle oynayamayacakları ve Asya dağlarının ötesindeki sınırlara atılacakları sözünü vermişlerdi. Aslan yürekli Richard’ın, Kızıl Sakal Frederic’in ve Philippe Aguste’nin torunları şimdi kollarını kavuşturmuş, Osmanlı ile barış yapıyor. Avrupa’yı asırlık düşmana karşı böyle dağınık görmek, bugün insanı gerçekten üzüyor.” demiştir.

Her şeye rağmen Latin Amerika ülkelerinde Türk Kurtuluş Savaşı’nı daha “soğuk kanlı” ve daha “gerçekçi” değerlendiren gazeteler de vardı.

Örneğin, Montevideo’da yayınlanan El Dia gazetesi, 1 Eylül 1922’de, “Türklerin zaferi tam bir İngiliz yenilgisidir. Arap dünyasındaki İngiliz planlarına en güçlü ve en akıllı darbedir.” yorumunu yapmıştır.

Arjantin’in La Nacion gazetesi ise, 18 Eylül 1922’de, “Türklerin zaferi sadece Yunanlıların değil aynı zamanda Asya ve Afrika halklarının gözünde tüm Avrupa medeniyetinin yenilgisidir.” yorumuna yer vermiştir.

İşte emperyalizm kıskacındaki Latin Amerika ülkelerinin Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk’ü anlamaya çalıştıkları o günlerde, Perulu yazar Mariategui, “Türk Devrimi ve İslam” adlı makalesinde, Türk devriminin ve Atatürk’ün “ezilen ülkeler” için  adeta bir “kurtuluş reçetesi” olduğunu belirtmiştir.

Atatürk devrimini “mükemmel bir örnek” diye tanımlayan Maritegui, İtalyan Musolini ve Latin Amerika diktatörlerine karşı Atatürk’ü “ilerici lider tipi” olarak adlandırmıştır.

Mariategui, özellikle Kemalist Devrim’in “hızı” üzerinde durmuştur. Şu cümleler ona aittir:

“Türkiye şimdiye kadar görülmemiş, muazzam dönüşümlere sahne oluyor. Beş yıl gibi bir sürede ülke, kurumlarını, izleyeceği yolları ve düşünce tarzını radikal bir biçimde değiştirdi.”

Mariategui, ayrıca, Türkiye’nin beş yıl içinde çağdaş bir toplum haline geldiğini, ulusal birliğe kavuştuğunu ve Batı medeniyetiyle bütünleştiğini anlatmıştır. Üstelik bunun, yabancıların baskısıyla değil, kendiliğinden, içten gelen bir dürtüyle gerçekleştiğini belirtmiştir.

Mariategui’ya göre, Türk Devrimi’nin başarısının altında Türk Kurtuluş Savaşı ve Kemalist Devrim’în kararlılığı yatmaktadır.

Mariategui, Türk Kurtuluş Savaşı’nı “Davut’un Golyat’a karşı kazandığı zafere” benzetmiştir. Yenik ve parçalanmış “hasta adam” yeniden ayağa kalkmış ve dönemin en büyük emperyalistlerine karşı meydan okumuştu. Böylece insanlık tarihinde Japonya’dan sonra (1905-Rus-Japon Savaşı) bir başka ezilen, “barbar” olarak adlandırılan bir halk, Avrupalı güçlere dur demişti.

Ona göre, Türklerin bu zaferi Latin Amerika ülkeleri için de çok önemliydi.

Mariategui, 1924 yılında genç cumhuriyetin düşmanının “emperyalist Avrupa” olduğunu da belirtmişti: Hilafetin kaldırılmasını “Türkiye’deki en önemli kurumun yok olması” diye adlandıran İngiliz The Times gazetesinin başlığına gülümseyerek, “Doğu’nun gerçek düşmanı Batı’dır. Çünkü Batı, Doğu’nun Batılılaşmasını, kendi ideolojisinin ve kendi kurumlarının Doğu’da yayılmasını istemiyor” demiştir.

İşte, Türk Kurtuluş Savaşı’ndan, Türk Devrimi’nden ve Atatürk’ten çok fazla etkilenen ve Atatürk’ü “emperyalizme baş eğdiren Doğu’nun kahramanı” olarak gören bu Mariategui, devrimci Che’yi en fazla etkileyen yazardır. Özetle, Che’nin “akıl hocası” Maritegui, bir Atatürk hayranıdır. Che’nin Türk Kurtuluş Savaşı’ndan ve Atatürk’ten etkilenmesini sağlayan da o dur.

Che’nin akıl hocası Mariategui’nin “bir Atatürk hayranı” olması ve Che’nin çantasından çıkan “Nutuk” ve “Kuvayı Milliye Destanı”, Arjantinli devrimci Che Guevera’nın “özgürlük”, “bağımsızlık” ve “devrim” mücadelesinde, ilk antiemperyalist zaferin lideri Mustafa Kemal Atatürk’ten ve onun önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşı’ndan etkilendiğini kanıtlamaktadır.





1997’de Habitat Toplantısı için İstanbul’a gelen Castro, yaptığı konuşmada:“Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptıklarını ben asla başaramazdım. Asıl devrimci Atatürk.... Bu kadar büyük bir devrim yaptım, ama Kemal Atatürk’ün yaptıklarını başaramazdım... Sakın kendinize başka esin kaynağı aramayın.” demiştir.

Fidel Castro’nun 70. Yaş günü anısına düzenlenen, Uluslararası Edebiyat Yarışması‘nda ödül almak üzere Küba’ya giden ve 12 Aralık 1996’de Castro ile ödül töreni sonrası görüşme imkanı bulan Dursun Özden “...Türkiye’de solcu, ilerici ve devrimci gençler; Che Guevara ve Fidel Castro’ya tapıyorlar, sizleri tek ve mutlak önder olarak kabul ediyorlar. Sizin şarkılarınızı, marşlarınızı ve kitaplarınızı dillerinden ve ellerinden düşürmüyorlar...” diyerek sürdürdüğü sorusunu tamamlamadan; Castro kibarca Dursun Özden’in sözünü keserek şunları söylemiştir: 

“Övgün için teşekkür ederim. Atatürk’ün ülkesinden genç bir Türk Şairi Dursun Özden’i konuk etmekten çok mutluyum. Ama söyledikleriniz yanlış... Devrimci Kemal Atatürk varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar... Atatürk, 1919’da Anadolu’dan düşmanları kovmak için Bandırma Gemisi’yle Samsun’a çıktı. Ve anti-emperyalist bir savaş verdi ve zafere erişti. Biz, Atatürk’ün bu devrimci savaşından etkilendik-esinlendik ve tam 40 yıl sonra, 1959’da Granma Gemisi’yle Havana’ya çıktık. Ülkemizden emperyalistleri ve işbirlikçisi Faşist Batista rejimini yıkmak için. Biz de zafere eriştik. Bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır Devrimci Kemal Atatürk... Sağdan sola doğru yazılan Arap harfli ALFABE’yi bırakıp, soldan sağa doğru yazılan Latin harfli ABECE’ye geçilen Harf Devrimi başta olmak üzere, bir dizi Çağdaş ve Aydınlanmacı Cumhuriyet Devrimlerini bu kadar kısa sürede biz asla başaramazdık. Atatürk sosyalist olsa da aynı şeyleri yapardı. Kendinize başka esin kaynağı aramayın... Büyük bir deha ve komutan olan Kemal Atatürk’ün kıymetini bilin ve kendinize başka önder, yol ve yordam aramayınız...” demiş. “1995 yılında Habitat 2 Toplantısı nedeniyle görme fırsatı bulduğum; bir dünya cenneti olan uygarlıklar harikası, güzel ve büyüleyici İstanbul’u çok özlüyorum...” diyerek sözlerini bitirmiştir.

Castro, Küba’nın en önemli parklarından birine de Atatürk büstü koymuştur. Küba’nın başkenti Havana Linea Caddesi 13/K parkında bulunan Atatürk büstü, 26 Temmuz 2007’de Havana Karnavalı sırasında Avrupa ülkelerinden gelen “Kürt kökenli” gençler tarafından parçalanarak yerinden sökülmüştür.

Havana’daki Türkiye Büyükelçisi Şanıvar Kızılderi, yeni büstün Habana Vieja’da bir meydana dikileceğini söylemiştir.

 



Mao, 1935’teki ‘Uzun Yürüyüş ’öncesinde Şangay Meydanı’nda toplanan binlerce Çinliye:: “Ben, Çin’in Atatürk’üyüm.” diye seslenmiştir.

Ve 1948’den bugüne, 1,5 milyar nüfuslu Çin Halk Cumhuriyeti’nin okullarında 8 ve 9. sınıflarda okutulan “Yakınçağ Tarihi” ders kitaplarının kapağında bir Atatürk resmi yer almaktadır ve içinde Atatürk ve Cumhuriyet Devrimleri anlatılmaktadır.

Çin, Atatürk’ü ve devrimleri gençlerine öğretirken, KKTC’de Annan Planı gereği, “Yakınçağ Tarihi” ders kitaplarından, “Atatürk ve Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı” bölümleri çıkarılıp yerine, Kuzey Kıbrıs’ta bulunan kilise ve manastırların tarihçeleri ve resimleri konulmuştur.

AB’nin, Türkiye’deki “İnkılap Tarihi” derslerinden ve Atatürk’ten rahatsız olduğu herkesin malumudur.





Bugün, Venezuella'nın antiemperyalist lideri Hugo Chavez, Venezuella'da "Atatürk'ün Sosyal Fabrika Projesi'ni" uygulamaya koymuştur. Gazeteci Yazar Banu Avar, Venezuella gezisinde “Atatürk modeli fabrikalarla” karşılaştığında çok şaşırmıştır.

Chavez’in Yeni Anayasa’sında, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1924 ve 1961 anayasalarından alınan 65 madde yer almaktadır.

Ve bugün bir Norveçli, içinden çıkılmaz bir durumla karşı karşıya geldiğinde, Norveç diline yerleşmiş olan "Atatürk gibi düşünmek" deyimini anımsamaktadır.





Halkla birlikte bir Kurtuluş Savaşı yürütmesi, Halk ordusuyla emperyalizmi dize getirmesi,

Bir ölüm kalım savaşında "ille de meclis" diyerek halkın temsilcilerinden oluşan TBMM'yi açması,

I. TBMM'de "Halkçılık Programını" kabul etmesi,

Halkı "koyun sürüsü" olarak gören "saltanat sistemini" yıkıp, Cumhuriyeti ilan ederek, "egemenliği kayıtsız şartsız halka vermesi".

Halkı, yaşadığı çağdan koparıp Ortaçağ’a bağlayan geri kalmış kurumlara son vermesi, "akıl ve bilimin" önünü açarak çağdaş uygarlığı hedef göstermesi,

Fakir bir halkı en çabuk biçimde kalkındıracak bir ekonomik program yürütmesi,

Ezilen kadına, yeniden "kadınlık onurunu" kazandırması,

Ve HALKÇILIK ilkesiyle Devletin temeline "halkı, halkın refah ve mutluluğunu" yerleştirmesi;

Atatürk’ü Türk tarihindeki en büyük sosyalist olarak adlandırmamıza yeter de artar bile... Ama O, klasik bir SOSYALİST değildi, o bütün ideolojilerden olduğu gibi Sosyalizm’den de beslenmiş ve kendi ideolojisi olan KEMALİZM içine “Türk sosyalizmi” olarak adlandırılabilecek HALKÇILIK ilkesini yerleştirmişti....

Bugün, “Halkın iktidarını kuracağız” diyenlerin “kimden” ilham almaları gerektiği sanırım anlaşılmıştır!...





Her şeyi bir kenara bırakın, sadece CHE'nin çantasından çıkan NUTUK bile, yakın zamanların gelmiş geçmiş en büyük "özgürlük savaşçısı" ve "devrimcinin" ATATÜRK olduğunun en açık kanıtı değil midir?

Özetle, bir Türk olarak ben, Arjantinli CHE'yi, Kübalı CASTRO'yu, Çinli MAO'yu, Hintli GANDİ’yi değil, bütün bu isimlerin ilham kaynağı olan "gelmiş geçmiş en büyük özgürlük savaşçısı" ATATÜRK'Ü kalbimde ve yakamda taşırım...

Atatürk’ün kurduğu partinin liderine de tavsiyem, kendisini Gandi’yle veya Çhe’yle değil, Che’nin ve Gandi’nin bile “ilham kaynağı” olan Atatürk’le özdeşleştirmesidir.

Castro’nun, Dursun Özden’e dediği gibi, “Devrimci Kemal Atatürk varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar...”

Tatlı su solcularına (kendi ülkesinin gerçeklerine yabancı, tarihinden habersiz, bağımsızlığın kıymetinin farkında olmayan solculara) ithaf olunur!...



Sinan Meydan











"Cumhuriyetimiz 'gericilik' ve 'bölücülük' kıskacında... "
Sinan Meydan
Yalanlara, Çarpıtmalara, İftiralara
Pan Zehir
Gerçeğe Çağrı


"Parti, tüm kayıtları da üyelerinin zihinlerini de tam bir denetim altında tuttuğuna göre geçmiş de parti nasıl olmasını istiyorsa öyle olacaktır."
Goerge Orwell, 1984






21 Aralık 2015 Pazartesi

İki Anahtar Kelime: Savaş ve Devrim






3 Mart 1924 tarihinde, üç devrim yasası kabul edilir. Bunlar; Hilafetin ilgasıdır, Şeriye ve Evkaf Vekâleti ile Harbiye Vekâleti’nin kaldırılmasıdır ve Tevhidi Tedrisat Kanunu’dur. Tüm bu adımların arkasında ise iki anahtar sözcük yatar: Savaş ve Devrim. 








Milli Mücadelemizde savaş ve devrim iç içe geçmiştir. Savaş bittikten sonra devrim yapılmamıştır. Savaş ve devrim aynı anda, eş zamanlı olarak hayata geçirilmiştir. Ve topraklarımız, devletleşirken milletleşen, milletleşirken de devletleşen bir halkın vatanı olmuştur. Bütün bu işler “Ben cumhuriyeti vicdanımda milli bir sır gibi sakladım” diyen Mustafa Kemal Paşa tarafından, henüz Kurtuluş Savaşı başlamadan önce planlanmış, tasarlanmıştır. 


Atatürk’ün kendisine ve sofrasına yakışan devrimci dostları, dava arkadaşları, kadroları da vardır elbet. Mahmut Esat Bozkurt, Tevfik Rüştü Aras, Mustafa Necati, Reşit Galip, Refik Saydam, Vasıf Çınar gibi isimlerdir Gazi’nin kadroları. Mahmut Esat Bozkurt öldüğünde, “Bir faniyi değil, bir yanardağı toprağa veriyoruz” denilmesi bundandır.


Türk Devrimi kolay yapılmamıştır. Savaş ve devrim iç içe geçerken, devrim Aydınlanma Devrimi, Egemenlik Devrimi olarak hayat bulmuştur. Egemenliğin kökü, kaynağı, tanımı, işlevi, anlamı değişmiştir. Egemenlik gökten alınmış, yere indirilmiştir. Şahıstan alınmış, millete verilmiştir. İlahi, tanrısal, ruhani olmaktan çıkarılmış, dünyevi, laik, seküler hale getirilmiştir. Ve bu savaşla birlikte kotarılmıştır. 


Anadolu halkı savaşta, cephede, kavgada, kan ve gözyaşı içinde, barut kokuları arasında milletleşmiştir. O yüzden bizim Devrim Tarihimiz dünyadaki ulusal kurtuluş hareketleri, bağımsızlık savaşları, devrim mücadeleleri arasında son derece özgün ve özel bir konuma sahiptir. 


Ülkemizin seçkin hukukçusu ve siyaset bilimcisi, hocaların hocası Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya; 1908 Jön Türk Devrimi’ni, yani 2. Meşrutiyet’i, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet öncesindeki bir “siyaset laboratuarı” olarak tanımlar. Bu laboratuarda aç Anadolu insanı, yoksul Anadolu halkı, çıplak Anadolu köylüsü vardır. Trablusgarp’ta şehit düşenler vardır. Yemen’de kolunu, Sarıkamış’ta bacağını kaybedenler vardır. Balkanlardan sürülüp gelenler vardır. Birinci Dünya Savaşı’nda yitip giden, göçüp giden, kayıp giden, kopup giden, kaçıp giden, bıkıp giden, ölüp giden Anadolu insanı vardır. 


Türkçemizin büyük ozanı Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, “Çanakkale milli mücadelenin önsözüdür” demesi bundandır. Ve önsözü kanla, irfanla Çanakkale’de yazan Türk Milleti, Kurtuluş Savaşı’nda yedi düveli ve onların işbirlikçilerini yendikten sonra, son sözünü de Lozan’da söylemiştir. Aydınlanma şehidimiz Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil’in tanımıyla “üçüncü dünyanın göbek adı olan mazlum milletler” için, emperyalizme karşı kavgada örnek olmuştur, ilham kaynağı olmuştur Türk Ulusu. 



Cumhuriyet’in Eğitim Atılımı


Devletleşirken milletleşen, milletleşirken de devletleşen halkımızın, en iyimser istatistiklerde bile, okuryazar oranı yüzde 10’u ancak bulmaktadır. Yüzde 90’ı kırsalda, köylerde yaşamaktadır. Toplum Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün halkçı, aydınlanmacı, devrimci, laik, bilimsel, eşitlikçi eğitimine susamıştır. Halkevleri, Halkodaları, Millet Mektepleri ve Cumhuriyet eğitiminin doruğu olan, eğitim bilim külliyatına “Türk buluşu eğitim kurumları” olarak geçen, UNESCO tarafından tüm gelişmekte olan ülkelere örnek gösterilen Köy Enstitüleri halkımızı aydınlatmıştır. 


O okullardan Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Talip Apaydın, Ümit Kaftancıoğlu gibi yazarlar, aydınlar çıkmıştır. Aralarından tek bir hırsız, uğursuz, üçkâğıtçı, dönek, karşı devrimci çıkmamıştır. Yüzde 90’ı okuma yazma bilmeyen 12 – 13 milyon nüfuslu Anadolu’da Hasan Ali Yücel’in uzak görüşlülüğü, İsmail Hakkı Tonguç’un emeğiyle, coğrafi ve sosyolojik olarak Türkiye gerçeklerini gözeterek 21 bölgede kurulan Köy Enstitüleri, sadece eğitim kurumları olarak değil, aynı zamanda bir Kuvayı Milliye hareketi olarak tarihe geçmiştir. 


Anadolu halkı Devrim Kanunları ile kulluktan, eğitim atılımı ile cehaletten, Tıbbiyeli Hikmetler sayesinde cüzamdan, veremden, tifüsten kurtulurken, bir yandan da yurdumuz demir ağlarla örülmüştür. Etibank’lar, Sümerbank’lar kurulurken, insanımız Nazilli’nin dokumasını, Kayseri’nin basmasını, Beykoz’un kundurasını giymeye başlamıştır. Kendi bezini, tuzunu, ununu, şekerini, sigarasını üretmenin tadına, bilincine varmıştır. Bu Cumhuriyet kurumlarını “babalar gibi satmakla” övünen bir bakanın eşi ise başında Amerikan türbanı, üstünde ABD bayraklı tişörtle şöyle demişti kocasını ABD’de ameliyata götürürken: “Rabbim Cleveland dedi”. Bu söz ve görüntü, nereden nereye geldiğimizin göstergesidir. 


Anadolu İslamı’nın yerine Amerikan İslamı’nın, mazlumun yanında olan İslam anlayışı yerine emperyalizmle uyumlu İslam anlayışının, yani ılımlı İslam’ın, Büyük Ortadoğu Projesi’ne uygun Müslümanlığın nasıl öne çıkarıldığının kanıtıdır.


Atatürk’ün Düşünsel Hazırlığı


Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ve Devrimlerin fikri altyapısını, henüz öğrencilik yıllarında oluşturmaya, olgunlaştırmaya başlamıştır. Atatürk saptanabildiği kadarıyla 4 bin kitap okumuştur. Bu da bulunabilen, ulaşılabilen, kaydı olanlardır. Cephelerde okuduğu, yollarda okuduğu, kaybolanlar, kaydı olmayanlar, ulaşılamayanlar dikkate alınırsa, bu sayının 4 binin çok üstünde olduğu anlaşılır. Atatürk okuduğu kitapları sayfaların kenarına notlar alarak, yorumlar yaparak okumuştur. Sadece altını çizdiği bölümler 12 bin sayfa tutmaktadır. Anıtkabir Derneği bunları her biri 500 sayfa olan 24 cilt halinde basmıştır. 


Henüz Kurtuluş Savaşı sürerken Muallimler Kongresi toplayan Atatürk orada şöyle seslenmiştir: “Yalnız ve ancak siz öğretmenler ölen ve öldüren birinci orduya niçin ölüp neden öldürdüğünü anlatan ikinci bir ordunun neferlerisiniz”.


Atatürk, “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” derken, Cumhuriyet’in toplumsal, sınıfsal, halkçı boyutuna vurgu yapmıştır. Yurt dışına eğitim için yollanan gençlere, “Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz” diye öğüt vermiştir. 


“Cumhuriyet fazilettir” diyen Atatürk, Cumhuriyet’i Türkiye’yi Türkiye’den yönetmek için kurmuştur. Devrimleri bir daha kul olmayalım, esir düşmeyelim, işgale uğramayalım diye yapmıştır.


Atatürk’ün Üç Temel Farkı


Mustafa Kemal Paşa, kapsamda, amaçta ve yöntemde farklı bir liderdir. Kapsamdaki farkı şudur: Karslının Kars’ı, Erzincanlının Erzincan’ı, Edirnelinin Edirne’yi kurtarmaya kalkıştığı, işgale karşı direnen örgütlerin, yurtsever oluşumların yerel, bölgesel kaldığı bir ortamda, tüm milli kuvvetlere ulusal bir hedef göstermiştir. Her vatanseveri vatanın her yerinden sorumlu kılmıştır. Trabzonlu Maraş’tan sorumludur, Diyarbakırlı Tekirdağ’dan sorumludur. Aynen cephede, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” dediği gibi.


Mustafa Kemal Paşa yöntemde farklıdır.


Halide Edip Adıvar dahil pek çok yurtseverin Amerikan mandası mı yoksa İngiliz himayesi mi ehven-i şerdir diye tartıştıkları bir dönemde, yabancı gazetelere ilan verip derdimizi anlatalım şeklindeki önerilerin dillendirildiği bir ortamda, Atatürk tarihin şu tunç yasasını hatırlatmıştır herkese: “Savaşla kurulan savaşla yıkılır”.


Gazi Paşa, Milli Mücadele’nin yönteminin silah, kavga, barut olduğunu haykırmıştır. Aynen Çanakkale Muharebelerinde “Size taarruz emret miyorum, ölmeyi emrediyorum” dediği gibi, Milli Mücadele’yi de örgütlenerek ve ordu kurarak başarmıştır.


Ve Atatürk amaçta farklıdır. 


Daha işin başında ulusal egemenliğe dayalı tam bağımsız bir cumhuriyet için yola çıkmıştır. Kavgayı hilafet ve saltanatı kurtarmak için değil, çağdaş bir Cumhuriyet kurmak için vermiştir. Bu konuda, yola birlikte çıktığı pek çok arkadaşından farklı düşünmektedir. Nitekim bu ayrılık, TBMM’nin açılmasıyla birlikte su yüzüne çıkmaya başlamış, saltanatın ve hilafetin tasfiyesinde, Cumhuriyet’in ilanında, çok partili hayat denemelerinde, devrimler sürecinde, laiklik anlayışında, dış politikada açıkça belli olmuştur. 


Atatürk, kendisiyle birlikte Kurtuluş Savaşı’na katılmayanları, çok olgun bir tavırla değerlendirmiş ve “Benimle birlikte yola çıkmayanlar da, benimle birlikte yola çıkanlar kadar haklıydılar” şeklinde anmıştır. Atatürk’le birlikte yola çıkan ve Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yolları ayrılanlar ise Gazi’nin hakkını şu sözlerle teslim etmişlerdir: “Biz olmasaydık O bu işi yine başarırdı. Ama O olmasaydı, biz bu işi başaramazdık”.



Üç Misak-ı Milli


Mustafa Kemal’in üç Misak-ı Milli’si vardır, üçü de özgündür. Biri, Toprak Misakı Milli’sidir. Diğeri Maarif Misakı Milli’sidir, yani Tevhid-i Tedrisattır. Üçüncüsü ise Say Misakı Milli’sidir, yani emek misakıdır.


Hâkimiyeti Milliye, İrade-i Milliye, Kuvayı Milliye konusunda ödünsüzdür Gazi. Bu üç kavram, bu üç ilke, O’nun tüm eylemine ve söylemine ruhunu vermiştir. Gazetesinin adı İrade-i Milliye’dir. Örgütünün adı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’dir. Hareketin adı Kuvayı Milliye’dir. TBMM’nin duvarında “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diye yazar.


İstiklal-i Tam, yani tam bağımsızlık konusunda kıskançtır Atatürk. Tam bir devrimci, gerçek bir antiemperyalisttir. Zira ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık yoksa antiemperyalizm de yoktur. Ve Atatürk’ün bu yönü tüm ezilen uluslara, mazlum milletlere, 3. Dünya halklarına örnek olmuştur. Hindistan’dan Cezayir’e, Küba’dan Tunus’a dek Kurtuluş Savaşı ve Türk Devrimi derin izler bırakmış, büyük saygı görmüştür.


Devrim Kanunları’nın Amacı


Devrim Kanunları’nın amacı güçlü bir Cumhuriyet’in saygın, yetkin, üretken yurttaşlarını yetiştirmektir. O bağlamda hedef aydınlanmadır, eşit yurttaştır, aklın ve bilimin egemenliğidir, bağımsızlıktır, özgürlüktür, onurlu bir yaşamdır. Alt kimlikler üzerinden, Ortaçağ kalıntısı aidiyetler üzerinden, feodalizm artığı mensubiyetler üzerinden bölünmemektir. Yurttaş olmanın bilincine varmaktır. Çünkü Cumhuriyet yalnız ve ancak yurttaşı muhatap alır. Toplumsal mukavelesini, toplum sözleşmesini yalnız ve ancak yurttaşla yapar. Yurttaşın alt kimliklerine karşı kördür, sağırdır, dilsizdir, duyarsızdır, ilgisizdir, kayıtsızdır.


Cumhuriyet bu bağlamda bir ırk, soy, kan, din, bölge cumhuriyeti değildir. Siyasal bilinç, ortak kader, keder, ülkü cumhuriyetidir. Sosyal devlettir. Bütüncül kalkınmadır. Refah toplumuna ulaşma çabasıdır. Köylünün adam yerine konması, köye öğretmen, ebe, hemşire, okul götürülmesidir. Anadolu’ya yatırım yapılmasıdır. Kamuculuktur ve planlamadır Cumhuriyet.


Eğitim ve sağlık başta olmak üzere temel kamu hizmetlerini birer piyasa öznesi yapmamaktır. Anadolu insanını feodal beylerin, toprak ağalarının, tarikat şeyhlerinin, cemaat liderlerinin, seyitlerin, dedelerin tahakkümünden kurtarmaktır. Yoksul köy çocuklarından öğretmenler, mühendisler, avukatlar, bilim insanları, sanatçılar, mühendisler, komutanlar yetiştirmektir.


Öncelikle ve özellikle vurgulamak gerekir ki, Tevhid-i Tedrisat, eğitim yoluyla ve eğitim kurumlarından başlayarak Anadolu insanına fırsat eşitliği sunmuş, toplumdaki “mektepli” - “medreseli” ayrımına son vermiştir. Kısacası Devrim Kanunları, Cumhuriyet’in hedefiyle, özüyle, ruhuyla özdeştir. Devrim Kanunları’nın içinin boşaltılması, Cumhuriyet’in tasfiyesinin önünü açmıştır.


Doç. Dr. Barış DOSTER
Cumhuriyet'ten Günümüze Devrim Yasaları
Panel Notları,2013 / pdf







Sevgili Hocamız gerçekten Tevhidi Tedrisat Kanununun, Cumhuriyetin önemini ve 1937 yılında Anayasamıza giren laiklik, devrimcilik, milliyetçilik, halkçılık gibi altı okun da çok çok önemli olduğunu anlattı. Bizim önemli kahramanlarımız, Tıbbiyeli Hikmet’ler, Mahmut Esat Bozkurt’lardan övgü ile söz ederek, Mustafa Kemal’in deyimiyle “Cumhuriyeti fazilet rejimi yapan o büyük, o yüce insanlardı onlar”” dedi. 


Atatürk için yurttaşlar da cumhuriyet kadar önemlidir, bugün ise yurttaşlara ne kadar önem verildiğini hepimiz biliyoruz. Sayın Barış Doster “Herkesin parası kadar satın aldığı eğitim ve sağlık varsa, orada cumhuriyet yoktur sevgili dostlar, orada Tevhidi Tedrisat yoktur” diyerek, Tevhidi Tedrisatı sadece bir Eğitim Birliği Yasası değil, bir ulusal bağımsızlık hareketinin adıdır diye tanımladı.


17 Nisan 1940 yılında kurulan, 1953 yılında kaldırılan, Türkiye’nin gerçek anlamda çağı yakalamasını amaçlayan Köy Enstitülerinin önemini, orada çok değerli öğrenciler yetiştirilmiş olduğunu anlattı.


Hukukun laikleştirilmesi, Şeriye Vekaletinin kaldırılması ile başladı. Şeriye Mahkemeleri kapatıldı, dini içerikli hukuk kitabı olan Mecelle kaldırıldı. 1926 tarihinde Medeni Kanun kabul edilerek kadın haklarında yasal düzenlemeler yapıldı. Bunu birçok yasalar izledi. 1934 tarihinde kadınlara seçme ve seçilme hakları verildi.


1950’den sonra gelen iktidarlar, siyasetin dinden ayrılması kuralını çiğnemekte birbirleri ile yarış ettiler. AKP dönemlerinde devlet kadroları dinci görüşlere açık olanlarla dolduruldu.


Av. Vecihe TUNCA








Mahmut Esat Bozkurt ve ‘TBMM’de Tarihsel Bir Oturum

“1926” yılının “17 Şubat” günü yapılır bu tarihsel oturum.


“TBMM” o gün, “Medeni Kanun”u kabul ederek “1923 Devrimi”nin temeli olan “Hukuk Devrimi”ni gerçekleştirir. Bilindiği üzere, Osmanlı Devleti’nde “din” yalnız bir “inanç” olayı, “inanç” konusu değil, “hukuk kuralları”nın da toplamıydı. Hukuk kuralları, din kuralları olarak sayıldığında da, o kurallar gibi “değişmez”, “değişemez” niteliğine bürünürler ki, bu yüzden “Hukuk Devrimi”, “çağdaşlaşma” sürecimizin “özünü” oluşturur.


Kuşkusuz bu “devrim”, kolay bir geçiş, kolay bir sıçrama değildir, özellikle de “400 yıl” boyunca sultanları “Halife” olan bir İslam ülkesi için.


Çalışmalar, “Cumhuriyet” ilanının ardından hemen başlar; daha sonraları “Adalet Bakanı” olan “Seyyid Bey”in başkanlığındaki komisyonun hazırladığı bir tasarı, “Aile Kanunu” geciktirilmeden Meclis’e sunulur.


“Seyyid Bey”, “İslam Hukuku”nun önde gelen “âlimler”inden olup, İslam dünyasının da ünlü müderrislerinden (medrese hocası) biridir.


Böyle bir kimlikten, kuşkusuz bir “devrim yasası” beklenemezdi; hazırlanan “Aile Kanunu” temelde yine “Şeriat” hukukuna dayandırılıyordu; dahası tasarı, erkeğin birden çok evlenmesini, çokeşliliği kaldırmadığı gibi, daha önce (1917) yapılan bir yasada yer alan “ilk eşin rızası” koşulunu bile kaldırıyordu. Bu tasarı Meclis’te uzun uzun tartışılır ve kabul edilmez.


Sonunda, “Devrim”in “Önderi” soruna el koyar; “1 Mart 1924” günü yaptığı konuşmada bu konudaki görüşünü belirtir.


İlk adımda yapılması gerekenin, “Kanunların ve adalet örgütünün uyması gereken çağ koşullarıyla, uyumsuzluk içinde olan ilkelerden kurtulması” olduğunu belirtir; ardından da “Medeni hukukta izlenecek yol” ancak “Batı uygarlığının hukuksal yönü olabilir” diyerek hedefi gösterir.


Böylece “laik hukuk sistemi” doğrultusunda çalışmalara geçilir; kuşkusuz aile hukuku, “medeni hukuk” da bu bağlamda hazırlanacaktır; bunun için de “Batı hukuku” eğitimi almış, dolaysiyle “medeni hukuk” alanında öğrenim görmüş bir “hukukçu”ya, dahası bir “uzman”a ihtiyaç vardır.


Ne ki bu öyle kolay kolay çözülecek bir sorun değildir; yıl “1924”; mart ayında “Cumhuriyet” henüz “beş aylık”…


Ama yine de istenen konularda eğitim almış uzman bir hukukçu vardır:

“Mahmut Esat Bozkurt”. “Mahmut Esat”, İsviçre’nin “Fribourg Üniversitesi”nde “hukuk” okumuş -dolaysiyle- İsviçre Medeni Hukuku’nu doğrudan doğruya kaynağından öğrenmiş, “tez” çalışmasıyla da “Hukuk Doktoru” olarak ülkesine dönmüştü “İzmir”in işgalini duyar duymaz; “23 Nisan 1920”de de “İzmir Milletvekili” seçilip Meclis’e girmişti.


“Adalet Bakanı Seyyid Bey”in, “şeriat” temelli “Aile Kanunu” kabul edilmeyince bakan istifa eder; yerine “Dr. Mahmut Esat” getirilir (1924).


Yeni bakan hiç zaman yitirmeden “Medeni Kanun” hazırlıklarına başlar; iki yıllık yoğun bir çalışmadan sonra “yasa tasarısı” Meclis’e gelir; “900” dolayındaki her madde uzun uzun tartışılır; sonunda yasanın oylanacağı “17 Şubat 1926” günkü tarihsel oturum yapılır.


Bu oturumdan söz etmeden önce yasanın “Mahmut Esat” tarafından yazılan ünlü “Gerekçe”sinden küçük bir alıntıyı paylaşalım: “Yasaları dine dayalı devletler, kısa bir zaman sonra ülkenin, ulusun isteklerini karşılayamazlar. (…) Köklerini dinlerden alan yasalar, uygulandıkları toplumları, gökten indirdikleri çağlara bağlarlar ve ilerlemeyi önleyici belli başlı neden ve etkenler arasında bulunurlar. Bu nedenle, dinlerin yalnız bir ‘vicdan’ işi olarak kalması çağdaş uygarlığın temellerindendir” diyerek, bütün İslam dünyası için de geçerli olan bir gerçeği açıkça ortaya koyarak uyaracaktır.


Meclis’in, “Müttefikan! Müttefikan!” (oybirliği) haykırışlarıyla kabul edilen bu “anıt yasa”yı hazırlama çalışmaları için de “M.E. Bozkurt” milletvekillerine şunu söyleyecektir: “Bu yasayı Devrim’in büyük Önder’inden aldığım esin ve feyzle düşünerek önerdim. Bununla birlikte, yasa hazırlanırken, karşılaştığım tüm zorluklar sırasında ise, yanı başımda daima Başbakanımı (İ. İnönü) buldum.”


“1923 Devrimi”nin bu “üçlüsü”nden ikisine “Atatürk” ve “İnönü”ye, dönem dönem saldırılar hep yapıldı; “AKP” iktidarında da -utanmazca- sürdürüldü, üstelik “Başbakan” -bugünün Cumhurbaşkanıolan “R.T. Erdoğan” tarafından “iki sarhoş” denilerek…
Şu sıralar “üçüncü”ye, “Mahmut Esat Bozkurt”a da saldırılar yavaşça, tırmıklayarak başlatıldı.


Ne ki, M.E. Bozkurt uzunca bir süredir unutulmuştu; şimdiki kuşak hemen hemen hiç bilmez, tanımaz, önceki de büyük çoğunlukla öyle; bunun için eleştirilenin kim olduğunu anımsatmak istedim yalnızca… 


Meriç Velidedeoğlu
Cumhuriyet,Ege,19 Eyl, 2014