Translate

eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2017 Salı

Atatürk ve Bilim




"İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan daha çok çalışmaya mecburuz. Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre bilim ve teknik ve her türlü medeni buluşlardan 
azami derecede yararlanmak zorunludur." (1923)

"İlim tercüme ile olmaz, inceleme ile olur."
Mustafa Kemal 








Gazeteci Güneş Kazdağlı tarafından derlenen Atatürk ve Bilim yazarın kendi deyimiyle bilimin medreseye karşı verdiği o müthiş mücadelenin etkileyici hikayesini anlatıyor. Kazdağlı, önsözde Türkiye’de bilimin ilerleyişini şöyle anlatıyor: 


"Mustafa Kemal 9 Eylül 1922’de savaşı kazandıktan sonra zaferini ilan etmedi. Bunun nedeni, askeri zaferden 45 gün sonra, Bursa’da öğretmenlerle yaptığı bir konuşmada anlaşıldı. Atatürk, öğretmenlere; “Ordularımızın ihraz ettiği zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı. Hakiki zaferi siz ihraz edeceksiniz” dedi ve adeta görevi teslim etti. Aslında bu bilime olan saygının ve bir ulusun ancak bilimdeki başarısı ile var olabileceğine olan sarsılmaz bir inancın ifadesinden başka bir şey değildi. Atatürk öğretmenlere onları yalnız bırakmayacağına ve bilimin önüne çıkacak her türlü engeli kaldırmaya dair söz verdi ve milletini de bu konuda uyararak bilimin en büyük dostu ve koruyucusu oldu. Bilim bu sayede güçlendi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni güçlendirdi. Bugün, kendi tarihinden devraldığı kültürel değerleri, inançları ve gelenekleri, çağdaş bilgi ve teknoloji ile uyum içinde bir araya getirme mücadelesi veren Türkiye’nin, Mustafa Kemal’in inanılmaz mücadele azmine ve bilime sağladığı o büyük desteğe, her zamankinden daha fazla ihtiyacı var."


Eylül, 2002, Tübitak (ele geçirilmeden önce!)




* * * 



• Mustafa Kemal daha Meşrutiyet döneminde Bulgar Türkolog İvan Manolof’a ideolojisinin tümünü anlattı.
• Atatürk yaşamı boyunca 3997 kitap okudu.
• Cepheye silahlarla birlikte kitaplar da taşındı.
• Her kitabın sayfasında kurulacak devletin şifreleri de vardı.
• Sakarya Meydan Muharebesi devam ederken, 250 öğretmeni Ankara’da topladı.
• Altı gün süren Eğitim Şûrası’nda Misak-ı Maarif’in temelleri atıldı.
• Millet Mektepleri’nde 5 yılda 1 milyon 200 bin kişi okuma - yazma öğrendi.
• Savaş boyunca okullar açık kaldı.
• Savaşın sonunda silahın yerini kitap, askerin yerini ise öğretmenler aldı.




“Bir Bilim Savaşçısı: Atatürk” belgeselinin yapımcısı Ahmet Hızarcı, yönetmeni Soner Sevgili ve senaristi Celal Kazdağlı okul arkadaşları. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu mezunu üç arkadaşın yolları bu kez 2003 yılında “Bir Bilim Savaşçısı: Atatürk” belgeselinde kesişti.

Projenin ortaya çıkmasında Güneş Kazdağlı’nın yazdığı “Atatürk ve Bilim” kitabının etkisi var. Ahmet Hızarcı, kitabı okuduktan sonra çok etkilendiğini ve belgesel çekme fikrinin ortaya çıktığını söylüyor. Bersay’ın kurucusu Ali Saydam’ın Ciner Holding için bir Atatürk belgeseli hazırlanmasını istemesiyle de fikir gerçeğe dönüşüyor.

Ahmet Hızarcı teklif geldiğinde, “Birbirimize bir telefon uzaklığındaydık ve hemen bir araya geldik” diyor. Heyecanla kolları sıvayıp işe başlamışlar. Tam üç yıl sürmüş projenin hayata geçmesi. Üç yılda neler olmamış ki? O gün bugündür kasada tutulan belgesel ilk kez “Bir Belgesel, Bir Gazeteci Çay ve Simit” etkinliğinde halkla buluştu. Ahmet Hızarcı, “Gecikmiş bir galaydı bu adeta” sözleriyle duygularını dile getiriyor. Belgeseli 500 öğrencinin izlemesinden mutluluk duyduğunu söylüyor. Ahmet Hızarcı, Celal Kazdağlı ve Soner Sevgili B+’nın sorularını yanıtladı.



Atatürk’ü konu alan bir film yapmak büyük bir sorumluluk yüklüyor insana değil mi?

Ahmet Hızarcı: 
Yetmiş milyon Türk varsa, yetmiş milyon da Atatürk var. Herkesin kafasında başka bir Atatürk kavramı var. Bu farklı kavramları sentezlemek zor. Sponsor firma, Atatürk’le ilgili bir belgeselin tartışılmaya ve eleştirilmeye açık olabileceğini öne sürerek güçlü bir sivil toplum kuruluşunun desteğini istedi. Bu aşamada devreye Anıtkabir Derneği girdi. Bu dernek, emekli askerlerin, valilerin bulunduğu bir dernekti. Dernek yönetimi ile birlikte üniversitelerin inkılap tarihi hocaları ve Genelkurmay’dan da iki kişinin katılımıyla 9 kişilik bir danışma kurulu ile çalışmaya başladık.



Bu yapılanma, yapım aşamasını nasıl etkiledi?

A.H: 
Senaryo metni danışma kurulu üyelerine gönderildi. Her birinden ayrı görüş alındı. Sonra hep birlikte yeniden değerlendirildi. Bu da süreci uzattı elbet. Ama yapılan yanlışlar düzeltildi ve zengin bir içerik kazandı. Bilgi eksikliği olmadı. Özellikle daha sonra vefat eden Anıtkabir Derneği Baş- kanı Emekli Tümgeneral Turhan Olcaytu’nun ve Genelkurmay’dan katılan askerlerin senaryo aşamasında büyük katkıları oldu. Üç yılın sonunda belgesel ATV’de yayınlanma sürecine girdiğinde, kanal el değiştirdi. Belgesel arşivde beklemeye girdi. Sponsor firma ile anlaşmamız iki yıl sonra yayın haklarının yapımcı firma Atlas’a devri şeklindeydi. Öyle de oldu.


Celal Kazdağlı: 
Belgesele konu olan kitabın da bir başka öyküsü var. Bülent Ecevit bilişim dünyasının ve teknolojinin ne kadar geliştiğini anlatırken Kurtuluş Savaşı’na atıfta bulunmuştu. Mustafa Kemal’in ihtilali telgraf telleriyle kazandığını söylemişti. Savaştan sonra Anadolu Ajansı’nın, daha sonra da Ankara’da matbaanın kurulmasını örnek vermişti. Eşim Güneş Kazdağlı’nın Atatürk ve Bilim kitabını hazırlamasında bu sözlerin etkisi oldu. Güneş bu sözlerden sonra Bülent Ecevit’le röportaj yaptı ve sonrasında da Atatürk ve Bilim kitabını yazdı.



Şimdi sıra belgeseldeki ayrıntıları konuşmaya geldi. Senaryodaki sırayı takip ederek sorarsak; Mustafa Kemal, Sakarya’da cepheden ayrılıyor ve 250 öğretmenle 6 gün bir arada oluyor. Bu şaşırtıcı bir olay değil mi?

C.K: 
Bunun nedenini araştırırken Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığında kafasında her şeyi belirlemiş olduğunu görüyorsunuz. Çanakkale’de 18-25 yaş arasındaki eğitimli bir kuşak kaybedilmiş. Savaş devam ediyor, ama savaşı kazanacağından en küçük bir şüphesi yok. En çok ihtiyaç duyulan eğitimli insan… Mustafa Kemal öğretmenlerle öğrencilerin askere alınmasını istemiyor. Gazi Lisesi öğrencileri gidip de şehit olunca Meclis’te toplanıp karar alıyorlar. Savaş boyunca bütün okullar açık kalıyor. Cehaletle mücadele etmek gibi bir dertleri var. Mustafa Kemal 250 öğretmeni Ankara’da Eğitim Şûrası’nda topluyor ve Misak-ı Maarif’in temelleri altı günde atılıyor. Cumhuriyet’ten sonraki eğitimle ilgili kararların çoğu o altı günde alınmış.



Öğretmen ve öğrencilerin savaşa katılmamasına Meclis’te karşı çıkanlar olmuş mu?

A.H: 
Devlet olmak, savaş kazanmaktan ibaret değil. Mustafa Kemal kararlı ve etkileyici bir lider, diğer insanları yanına çekmiş. Sorun sadece toprağı savunmak değil, devlet olmak için de mücadele veriyorsunuz.


C.K: 
Bir yandan da Ankara işgal edilecek diye halk Kayseri’ye doğru göçe hazırlanıyor. Savaşın ortasında Eğitim Şûrası’nı toplayarak Mustafa Kemal psikolojik bir yönlendirmeyle de bir anlamda, “Nereye gidiyorsunuz, bakın biz eğitim seferberliği başlatıyoruz” diyor. Mustafa Kemal öğretmenlere yalnızca hakiki zaferi kazanma görevi vermedi. Onları yalnız bırakmayacağına dair söz de verdi: “Ben ve bütün arkadaşlarım, sarsılmaz imanla sizi takip edeceğiz ve sizin tesadüf edeceğiniz engelleri kıracağız.”



Belgeselde Mustafa Kemal’in çocukluğuna dönerek, eğitim konusundaki fikirlerinin aslında çocukluk ve gençlik dönemlerinde şekillendiğini anlatıyorsunuz. Bu noktada da Selanik faktörü önemli oluyor. Neydi Selanik’in Mustafa Kemal üzerindeki etkisi?

C.K: 
Selanik, Osmanlı’nın Batı’ya açılan kapısı. Osmanlı’nın gelişmelere açık, Avrupa’daki fikirlerden en çabuk etkilenen bölgesiydi. Ciddi bir Yahudi nüfusu var; Rumlar, Ermeniler orada. Yahudiler Avrupa ilişkilerini düzenliyor. Mahalle mektebine gidenler dini eğitim alıyor ama rüştiye ve özel okullarda okuyanlar yabancı dille (Fransızca) birlikte çok şey öğreniyor. Mustafa Kemal küçük yaşına rağmen yeni olanı, cıvıl cıvıl olanı seçiyor ve annesinin isteği üzerine mahalle mektebine kaydının yapılmasına rağmen gidip Askeri Rüştiye’ye yazılıyor. Babasının isteği de bu yönde. Bizim dikkat çektiğimiz nokta da bu; kendi yetişmesinde bu ayrımı yapan kişi, devleti kurarken de bunun önemini bilerek hareket ediyor.



Manastır’ın da önemli bir yeri var Mustafa Kemal’in hayatında değil mi?

C.K: 
Milliyetçi hareketlerin arttığı, bağımsızlık seslerinin yükseldiği bir yer Manastır. Askeri okulda okuyanlarda “Vatan elden gidiyor” duygusunun açığa çıktığı yer. Vatanı nasıl kurtaracaklarını orada tartışmaya başlamışlar. Vatanı Batı’dan aldıkları eğitimle kurtaracaklarına inanıyorlar. Ulusal devlet kurma ideolojisinde de Fransa örneğini benimsedikleri biliniyor. Mehmet Emin Yurdakul’un “Ben bir Türk’üm” diye başlayan şiirinden Mustafa Kemal çok etkileniyor. Osmanlı,Türklüğü bir ırk olarak algılamamış. Diğer ülkelerde de ulusal hareketler yayıldıkça Türkler artık kendi benliklerine dönme ihtiyacı duyuyor. Bir heyecan dalgası yayılıyor Balkanlar’da. Osmanlı’da Türkçülük akımı olarak açığa çıkıyor bu dalga.




Mustafa Kemal’in daha 1908 yılında Bulgar Türkolog İvan Manolof’a söyledikleri çok çarpıcı. Neler söylüyor?

C.K: 
Mustafa Kemal 29 Ekim 1907’de İttihat ve Terakki’ye üye oluyor. Bir yıl sonra Bulgar Türkolog’a ulusu için düşündüklerinin tümünü ifade ediyor. Daha Meşrutiyet döneminde tüm ideolojisini ortaya koymuş. Bu çok çarpıcı. Mustafa Kemal II. Meşrutiyet’le getirilen yenilikleri asla yeterli görmüyor, kafasında daha köklü bir değişim var. Belgeselde Bulgar Türkolog’u Hasan Özgen oynamıştı ama daha sonra yer almadı o bölüm. 



31 Mart olayları Mustafa Kemal’in düşüncelerini nasıl etkiliyor?

C.K: 
Mustafa Kemal 31 Mart olaylarında din ve dini duygularla, dini kendi çıkarları için kullananlar arasındaki farkı yaşayarak öğreniyor. 




İttihat ve Terakki ile hangi noktada ayrı düşüyor?

C.K: 
İttihat ve Terakki’nin Almanlara yakınlaşmasına karşı çıkıyor. Birinci Dünya Savaşı’nı Almanların kaybedeceğini söylüyor. Ordunun siyasete atılmasına karşı. ”Asker olanlar asker kalsın” fikrini savunuyor. “Subaylar ya siyaset, ya ordu tercihini yapmalı” diyor. Batılılaşma hedefinden ayrılmıyor. Bu noktada Enver Paşa ile de ters düşüyor. 




Bu durumu belgeselde nasıl yorumladınız?

C.K: 
Enver Paşa ile Mustafa Kemal arasında yakın bir ilişki var. Güçlü bir asker Enver Paşa, iyi bir komutan. Bizzat kendisi 200’ün üzerinde cephe savaşına katılmış. Efsane bir isim, her askerin onunla olmak istediği biliniyor. Askeri anlamda başarılı bir örgütçü. Mustafa Kemal, Enver Paşa’yı aşamayacağını biliyor. Enver Paşa dağa çıktığında ona ilk mesajı götüren kişi o. Enver Paşa’nın enerjisini, askeri başarısını biliyor. Enver Paşa heyecanlı, tutkulu bir kişiliğe sahip. Saray damadı olması nedeniyle de İslam coğrafyasında etkili. Doğu’dan yana. Mustafa Kemal bilime ve Batı ile buluşmaya yakın. Enver Paşa ikinci adamlığı kabul eden biri değil. Nitekim Enver Paşa da Mustafa Kemal’i Sofya’da ataşeliğe getirerek savaştan uzak tutuyor. 




Enver Paşa Mustafa Kemal’i Çanakkale Savaşı’ndan uzak tutsaydı tarih nasıl şekillenirdi?

A.H: 
Bunu yorumlamak ve bundan bir sonuç çıkarmak çok zor. Onun yerine bir başkası olsaydı ne olurdu? Bu bir cephe savaşı…


S.S: 
Kazım Karabekir Doğu cephesine gidip de Mustafa Kemal’e “Emrinizdeyim” demeseydi ve onu tutuklamaya kalksaydı ne olurdu? Üç yıllık bir süreçte o kadar çok faktör var ki düşünülebilecek…




Peki daha somut gerçekleri konuşalım. Trablusgarp Savaşı’nın önemi neydi?

C.K: 
İtalyanların işgalindeki Trablusgarp’a gazeteci kimliğiyle gidiyor. Yerli halkı örgütleyip emperyalizme karşı ilk savaşını orada veriyor. Her şeyini kaybetmiş bir milletin mücadelesi bu. Milli mücadelenin ilk provasının yapıldığı Trablusgarp bu nedenle çok önemli. 




Ona destek veren din adamları da var, öyle değil mi?

C.K: 
Şeyh Sünnisi Paşa var. Trablusgarp’tan sonra, milli mücadele döneminde de padişahın yanında değil, Mustafa Kemal’in yanında yer almıştır. Aydın din adamlarının milli mücadelede etkisi büyüktür.


S.S: 
Denizli’de Müftü Hulusi Efendi var mesela. Milli mücadeleyi ilk ateşleyenler arasında din adamlarının rolü çok önemlidir. Sofya, Mustafa Kemal için çok iyi bir laboratuvar olmuş. 




Bu konu nasıl şekillendi belgeselde?

C.K: 
Sofya o dönemde Avrupa’da istihbarat teşkilatlarının bir araya geldiği bir yer. Sofya’da sadece dans etmeyi değil diplomasinin inceliklerini de öğreniyor. Cepheden cepheye kitapları yanında Mustafa Kemal’in. Sürekli günlük de tutuyor. Milli Mücadele bittikten sonra meclis kurulmadan önce, Ankara’da kütüphane kuruluyor. 



Bu, hayranlık uyandıran bir şey değil mi?

S.S: 
Anıtkabir kütüphanesine giren herkes eminim çok etkileniyordur. Kitapların sayfalarına baktığınızda bütün boşluklara kırmızı-mavi sabit kalemle notlar alındığını görüyorsunuz. Kendi önem derecesine göre notlar alıyor. Eserleri inanılmaz bir dikkatle okuduğunu hissediyorsunuz

A.H: 
Daha savaş yokken bile kitaplara notlar düşmeye başlamış. Kitapların tamamına yakınında notlar var. “Gelecekte kadınlarımızla ilgili kuracağımız bakanlığın temel düsturlarından biridir” gibi notlar var. Sayfalar arasındaki bilgilerin iletişlerini yazarak notlar alıyor. Aynı anda 5-6 kitap okuyor. Şiir, edebi eser, Fransızca kitaplar… Farklı disiplinden kitapları okuyor. Cephede hem okuyorlar hem de birbirleriyle bilgi paylaşıyorlar kitaplarla ilgili.


C.K: 
Evet, hayatı inşa etmek için, yeni bir dünya kurmak için okuyor Mustafa Kemal. Sürekli sabit bir yeri de yok. Mum ışığında, kandilde okuyor. 




Vefatına kadar okuduğu kitapları düşündüğümüzde yılda kaç kitap okumuş oluyor?

A.H: 
3997 kitap okumuş. 57 yaşında vefat etmiş, 45 yıl okumuş olsa… Yılda 85 kitap okuyor, yani ayda 7 kitap eder. Anıtkabir kütüphanesinde 4001 kitabı yan yana gördüğünüzde bunu anlıyorsunuz.




Belgeselde, Erzurum depremi sırasında yapılan bir kitap bağışı ile ilgili yaklaşımı da çok etkileyiciydi?

C.K: 
Depremde kitap yardımı yapılması en son akla gelir. Bağışı yapan kitapevi sahibine bir mesaj gönderiyor, teşekkür ediyor, “Cehaleti okuyarak yeneceğiz” diyor.





Belgeselde o kadar çok ayrıntı var ki, konuştuklarımız özetin özeti oldu. Son noktayı nasıl koydunuz?

C.K: 
Üniversite devrimiyle son verdik. Devrimlere ayak direyen Darülfünun’u kapatmak için uygun koşulların oluşmasını bekledi Atatürk ve 10 yıl sonra kararını verdi. Onun yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu, ardından da Ankara’da üniversiteler açıldı sırasıyla. Atatürk’ün bütün bir ömrü, çağdaş dünyaya uyum sağlama yeteneğini kaybetmiş bir dizi kurumsal yapıyı, modernizmi yakalamak için yeniden yapılandırma mücadelesi ile geçti. Onun derdi Türkiye’yi Batılılaştırmak değil, modernleştirmek, çağdaş dünyanın bir parçası haline getirmekti.




10 Kasım’ı da geride bıraktık. Belgeseldeki son söz çok önemliydi... Bizimle paylaşır mısınız?

C.K: 
Mustafa Kemal’in evlatlarına bıraktığı mirasın adı akıl ve bilimdi.



Beşiktaş Belediyesi , 2010-2011 Kış
[Bu belgeseli daha sonra, her hangi bir okulda, her hangi bir kanalda, ya da sinemada izleyen var mı? Yok!... Desenize rafa kaldırılıp sümenaltı edildi!…ya MEB'in "bütçe paylaştırması"na ne demeli? "İmam hatip liselerine FEN liselerinin 15 katı bütçe ayrıldı!" (basın-18.03.2017- Üç yıllık bilanço: MEB, imam hatiplere fen liselerinden 15 kat fazla yatırım yapacak) ... Güle güle sana, yolun açık olsun Bilim!.. Artık dualara kaldı İlim!.. SB.]






Mustafa Kemal Atatürk


"Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız yaşayamayız... Aksine yükselmiş, ilerlemiş medeni bir millet olarak medeniyet düzeyinin üzerinde yaşayacağız.. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur."

"Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin kayıt ve şartlarını aşamayan milletler, hayatı, akla ve gerçeklere uygun olarak göremez.. Hayat felsefesini geniş bir açıdan gören milletlerin egemenliği ve boyunduruğu altına girmeye mahkûmdur." (1922)


"Hayati gerçekleri bilerek, bilmeyenlere de uygun bir yol ile veya zor ile anlatarak amacımıza yürüyeceğiz... Bizi bu amaca varmaktan alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri dış düşmanlardır. Bunlar bizi bir sömürge haline koymak için ilerlemememizi istemeyenlerdir. Fakat çiftçi arkadaşlar, muhterem babalar, bizim için bunlardan daha zararlı, daha öldürücü bir sınıf daha vardır: O da içimizden çıkması muhtemel olan hainlerdir. Aklı eren memleketini seven, gerçeği gören kimselerden böyle bir düşman çıkmaz. İçimizde böyleleri çıkarsa onlar ya aklı ermeyen cahiller, ya memleketini sevmeyen kötüler, ya gerçeği görmeyen körlerdir. Biz cahil dediğimiz zaman mutlaka okula gitmemiş olanları kastetmiyoruz. Kastettiğim ilim, gerçeği bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de, özellikle sizlerin içinizde görüldüğü gibi gerçeği gören gerçek bilginler çıkar." (1923)


"Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Beden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların. Kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar."










EK:

Atatürk Döneminde Eğitimdeki Gelişmeler

"Mustafa Kemal emperyalist güçlere karşı, mazlum milletlere örnek olan ulusal kurtuluş savaşını 9 Eylül 1922’de utkuyla bitirince, İzmir’de Mustafa Kemal’e “çok yoruldunuz herhalde, çiftliğinize çekilir dinlenirsiniz” dediler. Mustafa Kemal’in yanıtı şöyledir : “Hayır asıl savaş şimdi başlayacak… Bu savaş, cahilliğe ve gericiliğe karşı yapılacaktır”. Bu savaş aslında, 
ortaçağın karanlığından bir türlü çıkmasına fırsat verilmeyen bir toplumun çağdaşlaşması için verilecek, uzun zaman alacak, 
ikinci bir kurtuluş savaşı olacaktır. "

Prof. Dr. Süleyman BOZDEMİR, PDF
Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi










4 Kasım 2016 Cuma

Tarihten Ders Almak!





"Tarih şuuru milletleri diriltir"



Bin ilkiyüz doksandört hicri senesinde Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye ile Rusya devleti arasında, daha doğrusu Ehl-i Tevhid ile Müsellesi ve Salibilerin mutaassıp bir kısmı arasında (*) büyük bir muharebe zuhur etti. Bu muharebe islamiyet alemi ve Osmanlı memalikince büyük büyük inkılaplara sebep olmuştur. Fakir de bu muharebenin Anadolu'ya ait kısmında ve harp hattının merkezi olan Kars ve Erzurum cihetlerinde kaza ve kaderin sevki ile, memuren bulunmuş idim.

Harbin günlük vukuatını zapt etmiş olanların, elbette mükemmel bir harp tarihi yazmış olacakları muhakkaktır. Fakat vazife icabı gördüğüm ve bildiğim bazı incelikler ve gizli hususlar vardır ki, onlar benimle kaimdir. Ben öldükten sonra din ve vatan kardeşlerime o malumat intikal edemiyerek yokolup gidecektir. Bu sebeple, hiç olmazsa umumi hali ifade edecek kadar olsun bir şey yazmayı uhdeme terettüp eden mühim vazifelerden addeyledim.


“Başımıza Gelenler”

Yazacağım şey, ekseriya harp vukuatını tasvir edeceği ve bir sergüzeştten ziyade bir harp tarihi şeklinde olacağından, ismine «Anadolu Tarih-i Harbi» de denilebilirdi. Fakat arada bazı şahsi ahvalimden dahi bahs edileceği gibi, hikaye olunacak vakaların büyük kısmını, kendi gördüklerim ve emin olarak işittiklerim teşkil edeceğinden, esere «Başımıza Gelenler»  adı verildi. Bu isim eserin mahiyetini daha iyi ifade edecektir. Muharebede bizzat bulunmuş olan ümera ve zabitan kardeşlerimizin, bazı eli kalem tutanları, harp vukuatını günü gününe yazarak, sevkülceyş bakımından bir harp tarihi neşr etmezler ise, ahlafı, harbin fenne ve askerliğe ait olan kısmından malumatsız bırakmış olacaklardır. Bu suretle vatandaşlık vazifesinde işledikleri büyük kusurun vebal ve günahının ağırlığını, kendilerinin hesap etmeleri lazım gelir.


Hilal- Salip çatışması

Devletler arası politik münasebet ve hasedleşmelerin zaruri neticesi olan anlaşmazlıklar bir tarafa, madem ki  »Vahdet» ile »Salip» çatışmaktadır, madem ki »Cami» ile »Kilise» vardır ve kıbleleri ayrıdır ... Mümkün değildir ki, bunların bağlıları anlaşarak, maksat ve emellerini birleştirip, müşterek bir menfaati müdafaa edebilsinler ...

Dünya, dünya olup durdukça ve her cemaat başlı başına siyasi bir hayata ve müstakil bir varlığa sahip bulundukça; her biri, diğerlerininkine zıt olan menfaatlerinin temini, veya mazarratlarının def'i için, ötekilere karşı elde silah, hücum ve müdataaya hazır olacaktır. Şu halde, bulunduğumuz asırda, uğradığımız siyasi musibet ve felaketlerin çok çeşitlilerine ahlafımızın dahi fazlasıyla duçar olacaklarında şüphe yoktur. Öyleyse, görüp geçirdiğimiz mihnet ve belaların derecesinden ve bunların sebeplerinden kendilerini haberdar ve agah eylemek boynumuza borçtur. Bu hususta susmak ise, günden güne ehemmiyet kazanan dünya ahvaline karşı, adeta affolunmaz bir hata veya hiyanet olur. Binaenaleyh karınca kaderince, milletime bir hizmette bulunmak için «Ma la yüdrekü küllehu la yütrekü külluh (“Tamamı yapılamayan şey, bu sebeple terk olunmaz. Elden ne geliyorsa, o kadarı yapılır” manasına)»  hikmetinden aldığım cesaretle, aczime rağmen, şu sahifeleri karalamaya başladım.


Tarih ilminin değeri

Akıl bu ya! Fakir, önceleri tarih ilmine hiç ehemmiyet vermezdim. «Bilinmezse ne olur, lüzumsuz ve faydasız, yalnız bir bilgiçlikten ibarettir» der de, adeta bilinmesiyle bilinmemesini müsavi tutardım. Böyle düşünmeye hakkım da vardı ya! Çünkü bizde tarihe dayanılarak hiç bir hakkın, umumi olsun hususi olsun, muhafaza olunduğunu, veyahut tarih ile yeniden bir hak kazanıldığını veya siyasi ve milli olarak bir intikam fikrinin beslenildiğini, yetiştiğim asır içinde görmemiştim.

Lakin son olarak geçirdiğim tecrübelerin yardımıyla aklım başıma geldi de, anladım ki, meğer iş öyle değilmiş ... Tarih o kadar mühim o kadar dikkate değer bir ilim imiş ki, tarih bilinmez ise, devlet gemisinin dümeni, istenilen semte doğru çevrilemez imiş. Tarih bilmezlik, siyasi olarak, devletçe büyük büyük noksan ve hataların vukuuna sebep olurmuş. Tarih, bir milletin bakıp bakıp da, varsa ayıp ve noksanlarını görüp düzeltmesi için, bir ayna imiş. Hakikatı gösteren ve ahlafın nazarları önüne konan bu ayna, ayıp ve kusurları olmayan milletlerin ise, ümmetlerin mücadele yeri olan şu dünya pazarına, cemal ve kemallerine şükr ederek, yakışıklı bir kıyafet ile çıkmalarına yararmış.

Başkalarını ve eskileri bırakalım da, şu yakın zamanları ele alalım. Daha dört gün önce, Devlet-i Osmaniyye'nin emr ü fermanına mahkum olan ehemmiyetsiz bir Mora eyaletini «Yunan» şekline sokan, tarihtir. Sebebini her tarih yazdığından ve herkes bilebileceğinden burada anlatmaya lüzum yoktur ... Romalıları, Sırplıları, Karadağlıları, Bulgarları birer' müstakil hükümet şeklinde, «Balkan hükümetleri" namıyle dirilten yine tarihtir... Ermenilerin dili altında öte beri şeyler bulunduran, yani alemin nazarına kuvvetli bir siyasi varlık olarak çıkıp görünüvermek hevesini ve onlarda da zamanın modasına uygun milliyet aşkı ve kavmiyet sevdası uyandıran yine tarihtir... Tarih olmasaydı bin ikiyüz doksandört senesinde Rumeli kıtamız bir harp ü vega ateşgedesi kesilmezdi.

Elhasıl bizim kolumuzu kanadımızı kırıp hareketsiz bırakan bozgun silahı, hepimizin ve iş başındaki devlet adamlarımızın çoğunun, tarihten ibret almayışımızdır. Hasımlarımızın şanlarının yükselme sebebi ise, her ferdinin, milletinin tarihine ve kavminin sergüzeştine fazlasıyla vakıf olup inanmasıdır.


Tarih şuuru milletleri diriltir

Canım bu ne şaşırtıcı talim, bu ne dehşetli tesirdir ki, Garb'ın canlı kavim ve ümmetleri bir yana, içimizde bulunup da vatandaş saydığımız Rumlar yok mu, işte bu Rumlar, yıkılıp ortadan kalıkmış olan eski Yunan devleti ile, bozuk bir lisandan başka halen ahlaken, verasaten ve neseben hiç bir münasebetleri olmadığı halde, tarihin tesiriyle öyle müfrit kesilmişlerdir ki, Rumların ufacık bir diyakoz'u, Aristo ve Eflatun'un halka-i tedrisinde perverşiyab-ı kemal olmuş bir hünerver; ve günlük azığını tedarikten aciz, miskin bir Rum palikaryası ise Makedonyalı İskender'in torunu imiş gibi bir çalımla varlık gösterir de, canlı kanlı lbir asker oğlu asker kesilir.

Hatta fakir, gençliğin en parlak ve istidatlı zamanında kendi milli tarihimizden hiç bir şey görmemiş, dünyayı Konya'yı anlamamış iken, görüşüp konuştuğum bazı Ermeni hemşehrilerimizin ağzından, kendilerine mahsus şive ile, Dikran'ın hayatını, Mertad padişahın tarihini, Hayık'ın tercüme-i halini, Aramoğulları'nın eski şa'şaalı ikbal devirlerini işitir de, hayret içinde alık alık bakar idim. Bakın ki, bu millet eski tarihlerini araştırıp öğrenerek, nasıl istikbale yetişmenin hazırlığı içinde bulunuyor imiş.

Zannedersem bizde, kalb zaafı eseri olarak, zillet göstermek, şefkat dilenmek gibi pısırıklıklar, bir şahsın edep ve terbiyesinin delili sayılarak, adet hükmüne girmiştir. Birbirimize bakarak, iş erleri addettiğimiz zincirsiz arslanlara karşı küçüle küçüle, hazm-ı nefs ede ede, bir ·dereceye gelmişiz ki, tarihi değil hani neredeyse, hayat sebebimiz olan biçare nefs-i natıkayı bile hazm ile, buhara dönüp bütün bütün yok hükmüne gireceğiz.

Bu tedavisi güç hastalığın ilacı için çeşitli şeyler lazımsa da, bunların en mühimi tarihtir. Hemen iddia edebilirim ki, adamcasına yazılmış muhakemeli bir tarih; yalnız başına insanı canlandıracak, harika bir kudrete maliktir. Hakikaten öyle bir tarih, ölüleri mezardan çıkarır derlerse inanılsın. Lakin tarihteki yüce hisler ve ruh, aydınlık bir fikirle beraber olarak, akıllı bir mürşit ve mürebbi eliyle, gençlerin zihinlerine taşa nakş olunur gibi, yazılmalıdır. Din ilmi üstatlarına “Mürebbiy-ül ervah” denilirse, tarih muallimlerine de -kıssahanlara değil ama- “Ebul hamase” denilmelidir. Çünkü ruhların siyasi vücudu hamasetle kaimdir.


Mekteplerimizde okunan tarih

Bir milletin tıynet toprağına, muhakemeli bir tarih muallimi gayret ve hamiyet tohumunu saçar. İş adamı olmak üzere yetişecek olan evlad-ı ümmetin fikrini aydınlatarak, onları milletinin saadetini temin etme yoluna sevk eder. Ders esnasında vereceği müşahhas ve mantıki misallerle, talebelerini hayalperest olmaktan kurtarır. Halkın zihnine makul olana inanma melekesini yerleştirir. Yoksa bizde şimdiki halde mekteplerde okutulan tarihe, tarih dersi okunuyor demek abestir. Bunları dinleyenler birer yazıcı, anlatanlar ise masalcıdır.

Kıssahanların, Hamzaname ezbercilerinin, meclislerin süsü oldukları zamanlarda bile «Kıssadan maksat azizim hissedir» darbımeseli, halkın ağzında sadece söz olarak dönüp dolaşıyordu.

Ne uzağa gidiyoruz, Miladın 1870 senesinde Almanya ile Fransa arasında büyük bir harp olmuştu. Bu harpte Almanlar galip ve muzaffer olarak Paris'i zapta kadar yürümüşler ve bütün Fransa'nın çiğnenmesine karşılık, Alman birliği kurulmuştu. Bu meselenin gizli ve ince taraflarına vakıf olanların yazdıkları bazı eserlerde, Almanya'nın, gözler kamaştıran o şa'şaalı muzafferiyatine “Muallimlerin Zaferi” adı verilmiştir. Çünkü 1870 vak'asından evvelki bütün savaşlarda, Prusyalılar Fransızların kudret ve azametlerinin mağlubu idiler.

Fransızların devam edip giden hakaretlerine mukavemet etmek ve bu halin intikamını almak için çareler arayan sabırlı, ciddi ve birlik taraftarı Alman muallimleri, Bonapart gailesi ortadan kalktıktan sonra kurulan mekteplerde, vatan evlatlarının zihnine intikam fikrini ve birlik hevesini ektiler. Bunu, geçmiş vakaları misal vererek öyle sağlam bir şekilde akılIarına yerleştirdiler ki, çok geçmeksizin bütün Almanya mücessem bir fazilet haline girdi. İşte o kahramanca fazilet ile eski düşmanları olan Fransızların mağrur burunları kırıldı; kibirli bayrakları başaşağı edildi. Ne büyük muvaffakiyyet!


Harp facialarını unutmayalım

Amanın dostlar! Zaman, aman vermiyor; masalcılık ile iş bitmiyor. Asrın terakkileriınin, hayret verici yüz bin türlü eseri birden meydana attığı bir sırada ne icap ediyorsa himmet edip, makul hareket ve işlerle mukabele ve müdafaada bulunmak lazımdır. Çünkü şaka değil, hakikatin fasih beyanı, ya imtisal ya itidal, gülbankini çekiyor. Türkçesi: «Ya bu diyardan gitmeli, ya bu deveyi gütmeli!" nidasını ulülebabın kulağına her taraftan bağırıp duruyor.


Ve Nesimi'nin dediği gibi:
“Çalındı kıyametin nefiri
«Ey sağır işitmedin safiri» 
(Ey sağır! Kıyamet borusu çalındı; ama sen duymadın!)


Siyasi varlığımız daha elde iken, ahlaf·ı kiram, ümmetin ahlakına musallat olan fesadın izalesine, hasbeten lilllah, el birliğiyle çalışsınlar. Kahramanlık ruhunu ve milliyetin devam aşkını en hücra yerlerdeki köylerin mekteplerine bile sirayet ettirecek, gayet parlak fikirli muallimler arasınlar, yok ise icat eylesinler. Bize ve bizden evvelkilere ait olan tarihleri tetkik ederek, geçmiş vakaları iyice öğrensinler. Bilhassa muharebeden sonra Bulgaristan'daki kardeşlerimizin görüp geçirdikleri halleri ve zulümleri duçar oldukları ikinci bir Endülüs faciasını unutmasınlar (17). Bir üçüncüsüne düşülmemek için gerçekten uyanık bulunsunlar ... Ve yolunu bulurlarsa, 'bizim de intikamımızı alarak, ruhlarımızı şad ve handan eylesinler.


Ve billahit tevfik.
5 Muharrem-ül haram sene 1306 (11 Eylül 1888)

dipnot:
(*) Muvahhid ve müselles tabirlerini kullanışımız sebepsiz değildir. Çünkü Ruslar, hala Ayasofya'yı müslümanların elinde esir zannediyor ve onu Muhammedilerin kafirliğinin pisliğinden kurtarma aşkı ile Hazret-i Mesih'e yaklaşacakları inancında bulunuyorlar. Ayrıca, bu ana kadar papazlar tarafından Müslümanlar aleyhinde ağıza ve kaleme alınmaz iftira ve yalanlarla halkın zihninin doldurulduğunu, bunun ise Rusya devletinin politikasına uygun düştüğünü iyice hesap etmekteyiz. Yoksa böyle yazmamız, soğuk ve yersiz bir taassup yüzünden değildir. 
(17) Bulgaristan'daki müslümanların başına gelenler “Zağra Müftüsünün Hatıraları” adlı kitapta anlatılmaktadır.


*


Anlatmak istediğim Rusya muharebesinden iki yıl önceydi. O vakit «İttifak-ı Müselles» denilen ve Almanya, Avusturya ve Rusya'nın ittifakı ile meydana gelen birliğin himayesinde olarak bir «Panislavizm, dolabı çevrilmek istenmişti.


Bosna - Hersek, Karadağ, Sırp ve Bulgar isyanları

Bu cereyanın tesiriyle Hersek tarafında Nevesin adındki kazada gayri-müslim ahali ayaklandı (13 Nisan 1875). Osmanlı hükümeti ve mültezimlerinin zalim idaresine tahammül edemediklerini bahane olarak öne süren isyancılar, aslında asıl halk değildi. Bunlar, Rusya devletinin taarruz ve tecavüzüne öncülük eden, meşhur asi Karadağ haydutları idiler. Mahalli hükümete karşı bir ayaklanma ile tutuşturulan bu ihtilal ateşi, ancak iki buçuk üç sene sonra, mahut Ayastafanos muahedesiyle sönebildi. Devlet-i Aliyye, Bosna ve Hersek ihtilallerini bastırmak için ordular hazırlayıp sevk eder ve eşkıya muharebeleri ile uğraşırken, Karadağ emareti resmen ilan-ı harp ederek hududu geçti. Buna karşı askeri tedbirler alınmaya çalışılırken, Sırbistaın emaret-i mümtazesi de hududu aşarak, itaatten çıktı ve irtibatı kesti. Ona karşı da orıdular, fırkalar sevk olundu, redifler silah altına alındı.

Çok geçmeden Bulgarlar da ayaklandı. Çobanlık ve ziraatçilikten başka bir şeyle, bilhassa savaş ve hamasete dair herhangi bir şeyle meşgul ve alakadar olduğunu evvelden beri bilmediğimiz bu millet de “Panislavizm” denen husumet kaynağından verilen kumandanın tesiriyle ve muhtelif yerlerde, meşru hükümetine karşı isyan ediverdi. Bunların da tedip ve tenkilleri için gerekli askeri kuvvetler gönderildi. Elhasıl Devlet-i Aliyye'nin Rumeli kıtası, hemen tamamen denecek kadar harp ateşi içinde kaldı. Bütün asilerin, Allah'ın yardımıyla, işleri bitirildiği sırada, Rusya devleti, yüzünden maskesini atarak düşmanlığını gösterdi. Harp ilan ederek, Devlet-i Aliyye'ye karşı bizzat meydana çıktı. İşte o zaman Müslümanların felaketi de katmerleşti.

Karadağ nasıl isyan etti, harpte ne gibi vukuat geçti, askerimiz nasıl galip ve ne sebeple mağlup oldu; Sırp cephesinde neler görüldü, ordularımızın taarruzunda hissedilen yavaşlığın sebepleri ne idi; Bulgarla hangi vesilelerle, nerelerde, nasıl savaşıldı? ... Bu hususların, yazılmasını o havalide cereyan eden vakaların içinde bulunmuş, işi gözü ile görmüş veya hakikatleri vesikalarla öğrenmiş olanlara bırakıyorum. Fakir, yalnız Anadolu cihetinin ahvalini hikaye edeceğim. Anlatacaklarımın çoğu gözümle gördüğüm veya vazife icabı elimle yazdığım şeylerdir. Fakat asıl mevzua girmeden evvel, şuracıkta biraz durarak, işin politik tarafını da bilebildiğim kadarıyla kısaca hülasa etmek isterim ki, gelecek nesillerde bir ibret ve dikkat fikri uyansın.


Avrupalılar her işimize karışıyorlar

Osmanlı ülkesinde yaşayan hristiyanların “Gerek hükümetin idare tarzı sebebiyle, gerekse Türk, Kürt ve Çerkeslerin kaba ve mağrur tabiatlerinin neticesi olarak, hakim ve mahkum millet ayrılığına düşüp, bunun iki tarafın anlaşmasını önlediği ve neticede hakim milletin zulmüne karşı himaye edilmeleri” bahsi Avrupalılarca eskiden beri ileri sürülüp dururdu. Fakat bu hususun devletlerin müdahalesine sebep olacak şekle girivermesi 1856 yılında oldu. Meşhur Kırım muharebesinden sonra, bu senenin içinde akd olunan Paris muahedesine "Hristiyanların haklarının korunması gerektiği” maddesi konmuştu.

Gerçi biz de, etrafımızdaki Avrupalı komşularımızın makul olan idare tarz ve usullerine uymayan 'bütün idari hal ve hareketlerimizin tanzim ve ıslaha muhtac olduğunu itiraf ederiz. Biliriz ki, komşuların idare ahengine işlerimizi uyduramadığımızdan dolayı bu işlerin hakikatine vakıf olanların nazarında, pek falso düşmekteyiz. Yine biliriz iki, cihandaki her işin faili olan Genab-ı Hak tarafından, umumi ahenge uymayan bir idare telinin, kulağının çekilip çevrilerek herkese uydurulması umumi bir tabiat kanunudur. Ama gerçek, yani Avrupalıların asıl maksadı böyle samimi değildir:


“Batıl hemişe batıl ü beyhudedir, veli
Müşkil budur ki suret-i haktan zuhur ede.” 
[Batıl daima batıl ve faydasızdır. Ama güç olan, (İşin kötüsü), hakikat şeklinde ortaya çıkmasıdır.]


Hak sözü gereğince onlar her ne kadar iç yüzlerini saklamaya çalışsalar da, bizler iyice bilmeliyiz ki, maksatları, idaremizin düzelmesi ve siyasi varlığımızın sağlamlaşması değil, devletin nüfuz ve şevketinin kırılması, ve enkazından istifade etmek için de varlığının temelini teşkil eden esasların tahrip edilmesidir. İş bu noktaya gelince ise bizim için, «İki el bir baş içindir» diyerek çalışmaktan başka çare kalmaz.


Bizi paylaşmada anlaşamadılar

Lakin «Bağla ve tevekkül et» düsturu gereğince önce deveyi iyice bağlamalı sonra da Allah'a dayanarak hukukumuzu korumaya çalışmalıyız. Yani, evvela müdafaa kuvvetimizi tamamlamalı, bundan sonra «Geleceğiniz varsa göreceğiniz de var» sözünü Allah'ın izni ile serbestçe söylemeliyiz. Çünkü «Onların arasına kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık» şeklindeki Kur'an kelamı hükmünce, devletler arasındaki rekabetin, siyasi mevcudiyetimizin şimdiye kadar devam etmesine sebep olduğunu inkar etmeyelim.


Şunu da bilelim ki:

Her devlet, gerektiğinde kendi başına ve kolaycacık hazm edebilmesi için, Devlet-i Aliyye'nin kuvvet ve kudret kazanmasını istemez. Bunlar devlet ağacımızın kurutulmasını, felaketlerle dal ve budağının kırılıp kopmasını arzu ederler. Fakat asıl gövdenin, kendisinden başkasının baltasıyla devrilmesine razı olamazlar. Devletlerin herbirinin, daima böyle bir maksatla hareket eder bulunmaları, Devlet-i Aliyye idarecilerine korunma ve ilerleme yolunda faydalı olmuştur. Bu sayede umumi hayat gücümüz, herşeyin arasından sıyrılarak meydana çıkabilir, bunun için gerekli vasıtalar hazırlanabilirdi. Fakat:


Müskili nist ki asan neseved
Merd bayed ki hirasan neşeved» 
[«Kolaylaşmıyacak zorluk yoktur. Ama cesur ve ehil adam olursa ... »]


Hatta, ne yazık ki girilecek ve ilerde anlatılacak olan Rusya muharebesinde bile. iş «Ne yapalım, iki el bir baş içindir» denilecek dereceyi bulmamıştı.

Ummadıkları oldu: Harbi biz kazandık. Ama ...

Her ne ise «Akacak kan damarda durmaz, darbımeselini teselli makamında yad ederek, sadede dönelim. … 




Mehmet ARİF
BAŞIMIZA GELENLER, cilt 1 (3 cilt)/PDF
Neşre Hazırlayan: M. ERTUGRUL DÜZDAĞ

Mehmed Arif Bey'in iki eseri vardır ve ikisi de vefatından (1897) sonra oğulları Celaleddin Arif ve Dr.Necmeddin Arif Beyler tarafından yayınlanmıştır (1903). Bunlar: «Binbir Hadis, ve «Başımıza Gelenler» adlarını taşırlar. Bu baskı bizim hazırladığımız kitap 1001 Temel'de (Tercüman) sıra beklerken, satılıp bitmiş olan üçüncü baskının -aynı hatalarla- tekrarıdır. Yalnız sonuna, 1973 baskısına alınmayan bir kısım konmuştur. Tenkit kısmında bu baskıdan da bahsedilecektir.

MEHMED ÂRİF BEY (1845-1897) Türk hukukçusu ve yazar: 
29 Mart 1845’te Erzurum’da doğdu. Karacehennem İbrâhim Paşa’nın yeğeni Asâkir-i Nizâmiyye-i Şâhâne topçu miralaylarından Hacı Ömer Bey’in oğludur. Tahsilini Erzurum’da tamamladı. Arapça, Farsça, coğrafya ve hesap okudu. Ağustos 1861’de Dördüncü Ordu Meclisi Tahrirat Odası’na mülâzim oldu. Bir yıl sonra ordu merkezi Erzincan’a nakledilince Erzurum eyaleti tahrirat odasına geçti. 14 Aralık 1865’te Erzurum vilâyeti meclis-i temyîz-i hukuk başkitâbetine tayin edildiyse de meclisin lağvı üzerine 13 Mart 1867’de yeni oluşturulan meclis-i deâvî başkitâbetine ve ertesi yıl meclis sorgu hâkimliğine getirildi. 9 Eylül 1869 tarihinde dîvân-ı temyîz-i vilâyet başkitâbetine tayin edildi. Yaklaşan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı için hazırlık yapılırken mahkeme reisi Nâfiz Paşa ile birlikte biri medreselerdeki öğrencilerden oluşan gönüllü iki tabur askerin teşkil edilmesine yardımcı oldu ve Milliye Taburu’nda sağ kol ağası olarak bilfiil görev aldı. Anadolu ordusu başkumandanı Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın Erzurum’a gelmesi ve Ârif Bey’e kendisinin mühimme başkâtipliğini teklif etmesi üzerine 13 Nisan 1877’de temyiz başkâtipliği uhdesinde kalmak üzere bu göreve getirildi. Savaş esnasında ve daha sonra Çekmece ve Çatalca’daki ordu merkezinde paşanın hizmetinde bulundu.

Savaşın ardından 30 Nisan 1878 tarihinde dîvân-ı temyîz-i vilâyet başkitâbetinden İstanbul Temyiz Mahkemesi Hukuk Dairesi zabıt kâtipliğine geçti. Ancak Girit’te ihtilâl patlak verince yine Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın maiyetinde oluşan heyetin yazı işleri başkâtipliğine getirildi. Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında Preveze’de başlayan sınır görüşmeleri için kurulan tashîh-i hudûd komisyonuna birinci delege tayin edilen Ahmed Muhtar Paşa’nın yanında hizmete devam etti. Görüşmeler sona erince eski vazifesi olan zabıt kâtipliğine döndü. Ancak aradan bir ay bile geçmeden 13 Mayıs 1879’da iki görevi birden ifa etmek üzere başkâtiplik ilâvesiyle adliye encümeni mümeyyizliğine getirildi. 13 Haziran 1880’de İstanbul Bidâyet Mahkemesi savcılığına, 14 Mayıs 1881’de aynı mahkemenin birinci hukuk dairesi üyeliğine tayin edildi.

24 Eylül 1883 tarihinde İstanbul İstînaf Mahkemesi üyeliğine getirildi, bir ay sonra da Kastamonu vilâyeti adliye müfettişliğine gönderildi. 22 Aralık 1885’te müfettişlik uhdesinde olduğu halde, Mısır fevkalâde komiserliğine tayin edilen Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın birinci kâtipliğiyle Mısır’a yollandı. 1893’te Avrupa’ya giden Ârif Bey, 1896’da Mısır’daki görevi esnasında hastalanarak tedavi görmek üzere İstanbul’a döndü, 14 Temmuz 1897’de İstanbul Heybeliada’da mide kanserinden öldü. Mezarı İstanbul’da Merkez Efendi Dergâhı hazîresindedir.

Başımıza Gelenler. Mehmed Ârif Bey’in Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın maiyetinde bulunduğu sırada 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın Anadolu’da cereyan eden kısmının bütün safhalarını ve askerin durumunu anlattığı eser oğulları tarafından 1321’de (1903) Mısır’da ve 1328’de (1910) İstanbul’da yayımlanmış, ayrıca sadeleştirilerek 1972 ve 1976’da yine İstanbul’da basılmıştır. Yer yer merkezden gelen emirlerle ordugâhtan merkeze gönderilen yazıların da kaydedildiği eser bu yönüyle de önem taşımakta, kitabın sonunda ayrıca müellifin Mısır’daki görevine ait hâtıraları yer almaktadır.

Oğlu Celâleddin Arif Bey (1875 - 1930): Siyaset ve devlet adamı. 1875 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Hukuk Mektebi profesörü olan Celâleddin Bey, 1919 yılında Erzurum milletvekili olarak Meclisi Mebusan'a girdi. TBMM'ne katılan ilk üyelerdendi. Meclis başkanvekilliğine seçildi. 1920 yılında İcra Vekilleri Heyeti'ne ve Adliye vekilliğine seçildi. 1921'de istifa ettikten sonra Roma büyükelçiliğine atandı. 1909 yılında Hukuku Esasiye adlı 2 ciltlik kitabı yayımlandı. 1930'de Paris'te öldü.  Diğer oğlu Doktor Necmeddin Arif Bey hakkında kayda değer bir bilgi yok.










Size bir tavsiyem var. Sakın ha, ideolojik gözlüklerle bakmadan bu çağrıma kulak verin.

93 Harbi denilen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşını Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın yanında izleyerek, olayları belgelere dayalı anlatan Mehmet Arif’in “Başımıza Gelenler” kitabını mutlaka okuyun ve nereye doğru gittiğimizi net olarak görün. Siz okuyun. Ben de kitaptan net olarak çıkan birkaç dersi size yazayım.

1. Tarih bilmeyen devlet adamlarıyla sakın ha savaşa girmeyin: sonu bir millet için felaket olur.

2. Liyakatli insanlar yerine adam kayırma yoluyla makam verilen yöneticiler hesabını iyi yapamaz, milleti uçurumdan atabilir.

3. Devlet yöneticilerinin işin uzmanına danışma yerine kendi yağdanlıklarına danışması gerçekleri görmeyi engeller. Hatalı kararlar verilir, her hatalı karar milletin etinden bir parçanın koparılmasıdır.

4. Yöneticilerin zamanında almadığı her tedbir büyük felaketleri peşinden getirir.

5. Düşmanlarını azalt. Herkesi düşman olarak görürsen hepsinle başa çıkamazsın. Soyunu tüketirsin.

6. Yöneticiler elini taşın altına koymaz ise, aileleri de savaştan bedhah olmayacak ise kolayca savaşa karar verirler, Anadolu yiğitlerini tarumar ederler.

7. Hayalperest yöneticiler, kendi kanları yerine Anadolu yiğitlerinin kanıyla yol kat edecek ise, felaketi değil, hayal ettiklerini görür.

Siz bu derslerin başına 93 Harbi değil de, 2016 Harbi koyarsanız, her şeyin tastamam yerine oturduğunu göreceksiniz.

Sedat Onar,
15 Şubat 2016


*



Keşke Türk çocuğuna okullarda abuk sabuk dersler yerine tarihimizin şan ve şerefle dolu sayfaları kadar ibret alınacak yönleri ders olarak okutulsa… Nafile… Bırakın çocuklarımızı koskoca devlet adamları okumuyor ve ilgilenmiyor.

Ondan sonra da mülteci kampına geleli üç yıl olmuş Suriyeli kadın ikinci çocuğunu doğururken bizim çocuklarımız ateşe atılıyor…

Sınırları mayından temizliyorum diyerek arap teröristlerin geçişini kolaylaştırıp ardından üç metrelik duvar dikeceğiz diye milletin parasını heder ediyoruz.

Dün Osmanlı Rus Savaşında Doğu Cephesi komutanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın yanında olayları yazan Mehmet Arif’in çıkardığı dersleri nakletmiştim.

Bu sefer, Balkan Faciasına tanık olan Mahmut Muhtar Paşa’dan kısa bir ders yazacağım. Şöyle diyor Mahmut Muhtar Paşa Ruzname-i Harp adlı eserinde:

“Baskının kalkışı ile anında bir bolluk ve büyüklük elde etmişiz gibi kendimizi büyük devletlerden sayarak dünyaya meydan okuduk. Gazetelerde hakaret etmedik devlet bırakmadık. İkide bir kesin bir sayıymış gibi, var olmayan otuz milyonluk Osmanlıyla övündük. Ne yazık ki üç yüzyıldan beri çeşitli bozgun, acınacak durum ve eğitimsizlik aynası olan tarih sayfalarımıza bakmayarak, sürekli altı yüz yıllık şan ve şereften söz edip, yüksekten uçarak kendimizi aldatmaktan bir an bile geri kalmadık. Bilimden, sanayiden, ticaretten yoksun, yoksulluk ve sıkıntı içinde bulunan ve çeşitli unsurlardan oluşmuş ve millet bilincini oluşturan dayanaklardan yoksun, siyasal yaşamını sürdürmesi ancak diğer devletlerin birbirleriyle dalaşmalarına dayalı, toprakları büyük, ancak gücü küçük bir devletçikten başka bir şey olmadığımızı anlamak istemedik.”

Bundan da ders çıkarmayan yandaşlar da Hüseyin Raci Efendi'nin “Zağra Müftüsünün Hatıraları”nı okusun. Bir milletin inim inim inletilmesi, gururunun kırılması ve katledilmesi neymiş görsün. Türk adı geçince elektriğe tutulmuş gibi götü başı seğirenlere lafım yok, onlar bildiği gibi yapsın, ama bize dokunmasın.


Sedat Onar, 
16 Şubat 2016





*

Tüm savaşlar aldatmacalara ve şaşırtmaya dayanır.

Bir komutan yapacağı üç hata ile ordusunun başına felaket getirebilir. Bunlardan biri; 
"Ordudaki koşulları düşünmeksizin orduyu krallığını yönetir gibi yönetmeye kalkması. Bu askerin zihninde huzursuzluk yaratır."

SUN-TZU "SAVAŞ SANATI"














17 Ağustos 2016 Çarşamba

Kıssadan Hisse: Düşmanınız atılımını yaparken...









Kılıç kullanma sanatında en önemli olan şey ‘yerinden oynatılamaz bilgelik’ diye adlandırabileceğimiz bir zihinsel tutumdur. Bu tür bilgelik pek uzun uygulamalı eğitimden sonra sezgi yoluyla kazanılır. ‘Oynatılamazlık’ bir kaya gibi ya da bir kütük gibi kaskatı ağır ve cansız olmak anlamında değildir. Bunun anlamı merkezi hep durağan durumda kalan en yüksek derecede canlılık, hareketliliktir. Zihin en üst düzeyde bir uyanıklık içinde dikkati gereken her yöne çevirmeye hazır durumdadır —sağa, sola, her nereye yöneltmek gerekiyorsa oraya.


Eğer düşmanın sizin kılıcınıza vuran kılıcına dikkatiniz takılıp kalırsa hemen ondan sonraki atılımı sizin yapmanız fırsatını kaçırmış olursunuz. Duraklarsınız, düşünürsünüz ve böylece kararsızlığınız sürer gider. Düşmanınız kılıcını üzerinize indirip sizi biçmeye hazırdır. Bütün sorun ona böyle bir olanak vermemektir. Siz düşmanın elindeki kılıcın hareketlerini izlemelisiniz, düşünceler araya girmeden karşı atılımınızı yapabilmeniz için zihniniz özgür kalmalıdır. Düşmanınız atılımını yaparken siz de atılımınızı yapmalısınız ki onun atılımı yenilgiyle sonuçlansın.




Takuan’ın Yogiu Tajima-no-kami’ye kılıç kullanma sanatı konusunda öğrettiklerinden...
Zen Budizm
D.T.Suzuki'den Seçme Yazılar
Çeviri İlhan Güngören









3 Nisan 2016 Pazar

Laik Türkiye ve Karşıtları









Ensar Vakfı’nın adına ilk Uğur Mumcu’nun Rabıta kitabında rastlamıştık. Yani bundan yaklaşık 30 yıl önce yazılmış kitabında.

Mumcu, Suudi Arabistan kökenli ve “Müslüman ülkelerinin şeriatla yönetilmesi”ni amaçlayan Rabıta ile bağlantılı örgütlerden söz ettiği kitabında, Ensar Vakfı’na da yer veriyordu.

Ensar Vakfı’nı, AKP iktidara geldiğinden bu yana adım adım izledim. Çünkü bu vakıf, AKP kadrolarının odaklandığı vakıflardan en önde gelenlerindendi.

Diğer bir çok dinci vakıf ile birlikte Ensar Vakfı ile ilgili belirlediğim bir çok bağlantıya Rabıta’nın Zabıtası adlı kitabımda yer ayırdım. 

Kitabın bu bölümü giderek genişliyor. Çünkü, AKP iktidarında Ensar Vakfı ülke gündeminden hiç çıkmıyor. En son Karaman’da Ensar Vakfı’na bağlı bir evde “öğretmen” kılığına girmiş bir sapkının, 45 küçük çocuğa tecavüz ve sarkıntılıktan tutuklanması gibi.





ENSAR’DAKİ AKP’LİLER

Gelelim, Ensar Vakfı-AKP ilişkilerine:

AKP’nin ilk Maliye Bakanı olacak Kemal Unakıtan ve Al Barakacılarla birlikte Bereket Vakfı’nın kurucusu olan Abdullah Sert, 1979’da bir grup isimle birlikte “Ensar Vakfı”nı kurmuştu. Bu isimlerin arasında AKP’den İstanbul Anakent Belediye Başkanı olan Kadir Topbaş da vardı. 

Ensar Vakfı kurucularından bir başka isim de, Ahmet Şişman’dı. 2011 Temmuz ayında ölen Ahmet Şişman’ın cenaze törenine dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve dönremin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da katılmışlar ve bizzat tabutunu taşımışlardı. 

Bir dönem, AKP’li siyasi kadroları içinde barındıran çatı örgütü olan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nın başkanlığını da üstlenen Ahmet Şişman, aynı zamanda 1990’lı yılların ortasında yayımlanan “Bilgi ve Hikmet” dergisinin sahipliğini de yapmıştı.


CUMHURİYETLE HESAPLAŞMA NİYETİ

Bilgi ve Hikmet dergisinin o dönemde Genel Yayın Yönetmeni ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü İslamcı yazar Ali Bulaç’tı. Ankara sorumluluğunu ise, daha sonra Recep Tayyip Erdoğan’a uzun süre danışmanlığını üstlenecek, daha sonra da AKP’den milletvekili ve kültür bakanı olacak olan, şu anda da AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü olan  Ömer Çelik’ti. Bilgi ve Hikmet dergisi, AKP iktidara gelince Başbakanlık Müsteşarlığı, daha sonra Çalışma Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı makamlarında oturan Ömer Dinçer’in, 19-21 Mayıs 1995’te Sıvas’ta düzenlenen bir sempozyumda yaptığı konuşma metnini, 12. sayısında makale olarak yayımlamıştı.

“21. Yüzyıla girerken dünya ve Türkiye gündeminde İslam” başlığını taşıyan o makalede Ömer Dinçer, “Cumhuriyet kavramının aslında artık bizim için çok fazla bir mânâ ifade etmediğini söylememiz de mümkündür” sözlerinin yanı sıra, şu görüşlerini de kamuoyu ile paylaşmıştı:

“Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin, laiklik, cumhuriyet, milliyetçilik gibi bir çok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum.” 

Ömer Dinçer, 1997 yılı Aralık ayında İstanbul’da AKP kadrolarının odaklandığı bir başka yapı olan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı tarafından gerçekleştirilen “Demokrasi Sempozyumu”nda yaptığı bir konuşmada da, ulus devlete, demokrasiye, bürokrasiye ve modern topluma ilişkin eleştirilerini dile getirmiş, “… tarihi gelenek içinde yer alan vakıfların, cemaatlerin, özel sektörün yönetimde söz sahibi, daha da önemlisi karar verme ve politika belirlemede güç sahibi olmaları gerektiğini” vurgulamıştı.


REJİMİN YENİDEN TANZİMİ 

O sempozyumun kapanış bildirisinde, “Bütün meselenin; her zaman her toplumda farklı toplum kesimlerinin, değişik inanç gruplarının, etnik, dini, kültürel ve diğer toplulukların aynı zamanda yaşayacaklarının kabul edilmesi ve rejimin bunu mümkün kılacak şekilde tanzim edilmesi” gereği vurgulanmıştı. 

Ömer Dinçer’in, Yardımcı Doçent olduğu dönemde Türkçe’ye çevirdiği ve Pakitsanlı Muhammed Ekrem Han’ın “İslam Ekonomisinin Temel Meseleleri” adlı bu kitabında da, “tüm bilginin İslamlaştırılması” amacının altı özenle çizilmişti.

Kendisi de Ensar Vakfı kurucusu olan Ömer Dinçer’in geçmişteki rejimin yeniden tanzim edilmesi ve tüm bilginin İslamlaştırılmasına yönelik çabalarının, büyük bir bölümünü AKP iktidarı döneminde Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra yaşama geçirdiğini bilmek gerekiyor. 

Ömer Dinçer’in kurucular kurulu üyesi olduğu Ensar Vakfı’nın en önemli çalışmalarından biri, “interaktif Kur’an-ı Kerim Öğrenme CD”sinin bütün imam hatip lisesi öğretmen ve öğrencilerinin hizmetine sunulmuş olmasıdır.

Ayrıca vakfın “www.dinkulturuogretmeni.com” adresindeki sitesi de ilk ve ortaöğretim din kültürü ve ahlak bilgi öğretmenleri için hazırlanmıştır. Ensar Vakfı’nın bir başka hizmeti de, “ilmihal, tefsir vb. dini ilimlerle ilgili seminerler, konferans ve yardım faaliyetleri”ni yürütmektir.

Ensar Vakfı’nın amacına gelince… Vakıf, amacını şöyle açıklıyor:

“Herkesin kendi dini ve felsefi inançlarına göre eğitim ve öğretim yapma hakkını kullanmasına destek ve yardım sağlamak temel misyonumuzdur. Bu konuda, kamusal alanı etkilemek ve yönlendirmek; özel alanda hizmet üstlenen kurumları desteklemek ve yardım etmek genel amacımızdır.” 

Bu amaçlarını etkilemek ve yönlendirmek için Ensar Vakfı’nın  AKP iktidarında eline çok büyük bir olanak geçti. O da, vakfın kurucularından Ömer Dinçer’in Milli Eğitim Bakanı olmasıydı.


ATATÜRK İLKELERİ MİLLİ EĞİTİM’DEN AYIKLANIYOR

Ömer Dinçer, Milli Eğitim Bakanlığı’na atanır atanmaz, bakanlığın görev tanımındaki “Atatürk inkılap ve ilkelerine bağlı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen vatandaş yetiştirme” hedefini “kanun hükmünde kararname” ile kaldırdı…

O hedef yerine Ömer Dinçer, bakanlığın görevleri arasına “öğrencileri, bedeni, zihni, ahlaki, manevi, sosyal ve kültürel nitelikler yönünden geliştirme, insan haklarına dayalı toplum yapısının ve küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve beceriyle donatmak” amacını yerleştirir.

Bu hedefte Dinçer’in 1995’te Sivas’ta yaptığı konuşmada yer alan “katılımcı ve adem-i merkezi” yapı “insan haklarına dayalı toplum yapısı” ifadesinde yerini buldu. “Daha Müslüman” yapı ise “ahlaki, manevi yönden geliştirme” vurgusundadır. Kısacası, “milli ve laik eğitim” yerini, “etnik ve dinsel” yelpazeye bırakacaktı. 

Yani, bir başka anlatımla 90 yıllık enkaz kaldırılacaktı. Yani, Atatürk Cumhuriyeti bir enkazdı, AKP o enkazı kaldırıyordu.
Bundan bir süre önce Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan da yaptığı konuşmada da  bunu söylüyordu zaten.

Nerede söylüyordu bunu? Ensar Vakfı’nın toplantısında…


DİNAMİK VAKIF

“Ülke insanının manevi dinamiklerini zenginleştirmek” için kurulan Ensar Vakfı, AKP döneminde epey proje aldı. Biliyorsunuz, bizde “proje” demek, dinamik zenginlik demektir…

Ensar Vakfı da, vakıf kurucularından Ömer Dinçer’in Milli Eğitim Bakanlığı sırasında bakanlık ile “ortak projeler” yürüttü. 8 bin 500 din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni, vakfın yan kuruluşu olan Değerler Eğitimi Merkezi’nin yayınları ile desteklendi.
Gençlik ve Spor Bakanlığı da, “Fikrini Sen Yönet”, “Merhaba İstanbul”, “Osmanlı Sanatlarıyla Tarih Yolculuğu”, “Eğitim ve Kültür Evi” projeleri ile vakfa yardımcı oldu.


ENSAR VAKFI İKTİDARDA

Ensar Vakfı, AKP kadroları açısından da epey zengin bir vakıf:

Vakıftan Mustafa Açıkalın, Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’yken genel sekreteriydi. Sonradan AKP’den milletvekili oldu.

12 Eylül darbesinden sonra Suudi Arabistan kökenli şeriatçı Rabıta örgütünün parasıyla yurtdışına gönderilen vakıf kurucularından ve Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisine “ağabey” diye hitap ettiği Alaaddin Şahin, Türkiye’ye döndükten sonra Nuruosmaniye Camii imamıyken AKP döneminde İETT Müşteriler Daire Başkanlığı’na atandı.

Ensar Vakfı’nın şu andaki Başkanı İsmail Cenk Dilberoğlu, İstanbul İl Genel Meclisi’nin AKP’li üyelerinden. Dilberoğlu, AKP döneminde THY İcra Komitesi’ne de atandı.

Vakfın Başkan Yardımcılarından Mehmet Sarımermer ise, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün damadı. Vakfın önceki sekreter üyelerinden İbrahim Bacacı, Gül’ün damadı Mehmet Sarımermer’in Fenn Bilgi Teknolojileri Sanayi ve Ticaret şirketinden ortağı.

Vakfın Mütevelli Heyeti arasında bugün AKP’li Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ve Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen de yer alıyor.

Daha önce AKP’li Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın, AKP’li Ümraniye Belediye Başkanı Hasan Can vakfın yönetimindeydiler. Yalnız belediye başkanları değil, belediye başkanlarının oğulları da Ensar Vakfı’nda görev yaptılar. Örneğin, AKP’li Bahçelievler Belediye Başkanı Osman Develioğlu’nun oğlu Ziya Develioğlu… Recep Tayyip Erdoğan, Başbakanken, Ziya Develioğlu’nun düğününe katılmış, evlenen çiftten üç çocuk yapmalarını istemişti!

Ömer Dinçer’in oğlu ve aynı zamanda bir önceki Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın damadı olan Asım Dinçer de vakfın yönetiminde yer almıştı.

Anlayacağınız, Ensar Vakfı, adeta AKP’nin bir aile kuruluşuydu… Amacı dinamikleri zenginleştirmekti…


ÇOCUK İSTİSMARININ ODAĞI

Ensar Vakfı’nın çocuk istismarının odağı olduğunu da biliyoruz artık.

Karaman’da Ensar Vakfı’nın ve Karaman İmam Hatip Mezunları ve Mensupları Derneği’nin evlerinde kalan çocuklara “öğretmen” kılığına girmiş bir sapkın 45 çocuğa tecavüz ediyor, onları istismar ediyor. Hatta onlara hayvan pornosu izletiyor!

İnancımın gereği diyerek başını bağlamış bir bakan, sözde aileden sorumlu kadın bakan da çıkıp “bir ilktir” deyip olayı örtbas etmeye çalışıyor.

Oysa hiç de öyle değil. 

Gazetelere yansıdı:

Ensar Vakfı’nın Çorum Şube Başkanı olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Zekai İşler, 2008’de iki kız öğrenciye tecavüz suçlamasıyla hapis cezasına mahkum edilmişti. 

Ayrıca, Rize İl Özel İdare Genel Sekreter Yardımcısı, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Rize İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü ve Ensar Vakfı Rize Şube Başkanlığı’nı yürüten Kızılay Rize Şube Başkanlığı görevlerini yürüten 56 yaşındaki Mehmet Nuri Gezmiş, küçük yaştaki 2 erkek çocuğa cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla tutuklanmıştı.

AKP’nin neden Ensar Vakfı’nda gerçekleşen sapkınlıkları kamuoyunun gözünden kaçırmak, Meclis’te araştırma komisyonu kurulmasını engellemek istediği şimdi daha iyi anlaşılmıyor mu?

Ensar Vakfı, AKP’nin bizzat kendisi çünkü…


Işık Kansu
Basın link / link










!







“Ben diğer öğretmenlerden farklı olarak daha sevecen olabilirim” diyen sapığın akrabaları, çocuklarınızın sevgiye ihtiyacı olsaydı, onunla yalnız bırakır mıydınız? - SB


"12 kız öğrenciye cinsel istismarla suçlanan imam hatip öğretmeni: Biraz sevecen olmuş olabilirim!"
Haber linki













GÜNÜN İSYANI!

İsyanım, sapık bir öğretmenin, Ensar Vakfı’nın Karaman’da açtığı evde en az 45 erkek çocuğa tecavüz ettiğinin ortaya çıkmasından sonra bile evlatlarını bu yasadışı evlere göndermeye devam eden ailelere:

Allah size o beyni, başkalarına “salata” yaptırasınız diye mi verdi?


Mustafa Mutlu
Aydınlık






*






Ülkemizin gündeminden düşmeyen terör olaylarının yanı sıra, günlerdir çocuklara yönelik taciz olayları da gündemin ilk sıralarında yer almaktadır. Her gün gelen şehit haberleri, toplumun içini kanatırken, her türlü iğrençliklerin bir bir ortaya çıktığı çocuklara yönelik taciz ve tecavüz olayları da, toplumu derinden sarsmaktadır. 

Ülkemizde her ay Adli Tıp Kurumu’na 650 çocuk istismarı olayı gönderilmektedir. Çocuklara yönelik cinsel istismar suçlamasıyla açılan dava sayısı 2006 yılında 2.415 iken, 2011 yılında 16.830 olmuş ve 2014 yılında 24.825 sayısına ulaşmıştır. Ülkemizde cinsel tacize maruz kalan çocukların oranı en az %25 seviyelerindedir. Türkiye’nin dünyada çocuk tacizi, özellikle cinsel taciz sıralamasında üçüncü sırada yer alması, geleceğimiz adına ürkütücüdür. Hergün yeni bir olayın ortaya çıktığı ülkemizde, Ensar Vakfı gibi kuruluşlar korunmaktadır. Birbirilerine düşman gibi görünen cemaatler, tarikatlar, gruplar, iş tacize, tecavüze gelince kenetlenmekte ve destek mesajları vermektedir.

“Her Bir Uzuv İçin Okunması Münasip Olan Şifa Ayetleri” kitabının yazarı Cübbeli Ahmet Hoca denen şarlatan din tacirini tek başına kaçak sarayda ağırlayan Tayyip Erdoğan ile, bu şarlatanı evinde ziyaret eden başbakanın tutumları, olayı gözler önüne sermektedir. Bilim insanları yerine, din tacirleriyle görüşmenin sonuçları, taciz ve tecavüzde gelinen durumun tesadüf olmadığının kanıtıdır.

Bilal Erdoğan’ın “eşimden sonra en çok görüştüğüm kişi Ensar Vakfı başkanı” söylemi, Tayyip Erdoğan’ın Ensar Vakfı genel kurullarına sık sık katılması, meşhur “enkaz” açıklamasının yapıldığı Ensar toplantıları anılarda yerini korumaktadır. Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde Karaman’a ziyareti sırasında, çok sayıda çocuğun tecavüze uğradığı evlerin sahibi olan Ensar Vakfı’nca, “Ümmetin medar-ı iftiharı hoş geldiniz” pankartıyla karşılanması, nasıl bir olayla karşı karşıya olduğumuzun ve ülkeyi yönetenlerin konumunun resmidir.

Adana’da dini eğitim veren Furkan Vakfı’nda Eylül 2015 tarihinde yaşanan işkence olayının ardından, şimdi de taciz skandalı yaşandı. Vakıfta gönüllü olarak din dersleri veren bir üniversite öğrencisi, 12-13 yaş arasındaki üç erkek öğrenciye güreş yapma bahanesiyle cinsel tacizde bulunduğu iddiasıyla geçtiğimiz günlerde tutuklandı. Niğde’nin Çiftlik İlçesi Azatlı Beldesi’ndeki Azatlı Küllüce Ortaokulu’nda görev yapan Türkçe öğretmeni, 12 kız öğrenciyi taciz ettiği suçlamasıyla tutuklandı. Ayrıca Milli Eğitim Müdürlüğü’nce, öğretmen hakkında idari soruşturma başlatıldı.

Çorum’da 7 yaşındaki bir çocuğa babası, amcası ve ağabeyi tarafından beş yıl süreyle tecavüz yapılmıştır. İfadesinde insanlıktan utandıran, iğrenç şeyler söyleyen çocuk, amcasının, babasının ve ağabeyinin beş yıl içinde ayrı ayrı 60’dan fazla kez olmak üzere kendisine tecavüz ettiklerini anlatmaktadır.

Bu şahıslar önce tutuklanmış ve sonra “esneklik nedeniyle kızlık zarı bozulmamıştır” raporu gelince ve çocuğun psikolojisi iyi değildir raporu alınınca tutuksuz yargılanmalarına karar verilerek, topluma salınmışlardır. Bu durumdaki bir çocuğun psikolojisinin iyi olmayacağı çok açıktır ama toplumun bu tip olaylara bakışı son derece yanlıştır. Kızın, babasından hamile kaldığı ortaya çıkınca, tekrar tutuklama gerçekleşmiştir. “Babanın öz kızına şehvet duyması haram değildir” diye fetva veren Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu olay hakkında ne düşünmektedir? Din ile uyutulan toplumlarda, böyle saçma söylemlerde bulunulması, her türlü tacize ve tecavüze yol açmaktadır.

Ülkemizde çocuklara yönelik cinsel istismarda, özellikle ensest ilişki çok yaygındır ama gizlenmektedir. Ensest ilişki, tüm toplum ve kurumlar tarafından şiddetle kınanmalıdır ve ceza yasası değiştirilerek, özellikle çocuklara taciz ve tecavüz suçlarına verilen ceza arttırılmalı, af kapsamı dışında tutulmalıdır. Aynı şekilde kadınlara karşı yapılan taciz ve tecavüz suçları da, bu kapsamda değerlendirilmelidir. Doğal olarak bu konuda eğitim de çok önemlidir.

“Dindar nesil yetiştireceğiz” söyleminin ardında ve dinin emrinde devlet yaratmanın sonucunda, laiklik ilkesinden sapılarak, dinci bir merkeze oturtulan günümüzdeki eğitim sistemi ile bu tacizlerin önlenemeyeceği çok açıktır. Anlamadığımız bir dille yapılan din eğitimi ve dini gereklerin yerine getirilmesi sonucunda, bir takım sapkın kişiliklerin daha kolay ortaya çıkması kaçınılmazdır. Öncelikle her türlü dini ibadetin kendi dilimizde, Türkçe yapılması gerekir. Çünkü anlayarak yapılan dini ibadet, toplumun motivasyonunu arttıracağı gibi, neyin, ne için ve ne adına yapılacağını da bilmemize yarayacaktır. Bu suretle dini, hedefinden saptıran yobazlar ile din tacirlerinde en az yarı yarıya azalma olacaktır.

Arapça kutsal bir dildir, o yüzden Kuran Arapça okunur diyenlerin, Ensar Vakfı’nın 2014 yılında Kürtçe Kuran bastığından haberleri bile yoktur, belki de unutmuşlardır. Açılım bahanesiyle Kürtçe ezan okunması da belleklerdedir. İran, Malezya gibi Müslüman ülkelerde ezanın Arapça değil, kendi dillerinde okunduğu da bilinmelidir.

Ensar Vakfı’nın toplantılarında cumhuriyete enkaz diyenlere, haremi savunanlara, din adına ve Tanrı adına yaptıkları tüm kirli işleri, tacizleri, tecavüzleri, yolsuzlukları örtmek isteyenlere karşı bilimin ışığında örgütlü mücadele yapılması kaçınılmazdır.

Suay Karaman
İlk Kurşun Gazetesi, 4 Nisan 2016.