Translate

mehmetçik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehmetçik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2024 Perşembe

Sakarya

 

Düşman Yunan, Sakarya'da ayağında çarığı bile olmayan Mehmetçiklerimiz tarafından 22 gün 22 gecede durduruldu..

Sakarya "Subay" Savaşı... 22 Ağustos - 13 Eylül 1921

Erlerin  %35-40'ı, Subayların  %70-80'i şehit olmuştu,

Halk varını yoğunu ortaya koydu...

Bir sonraki hedef "Akdeniz, İleri"ydi... 26 Ağustos 1922

560 km'yi 15 günde koşup-savaşarak 9 Eylül'de İzmir'e giren Mehmetçikler....



Bize hakkınızı helâl ediyor musunuz?...



Savaş Esiri Türkler ve Şehitlikler

Anadolu'da Yunan Zulmü


Greek atrocities in the vilayet of İzmir (Smyrna)
from May to July 1919
documents and evidence of English and French officers


2 Mayıs 2019 Perşembe

Anzaklar; Rom ve Kokain



MEHMETÇİĞİN karşısında dizleri titremeden savaşsınlar diye roma karıştırılmış kokain alan ANZAK ve BRİTİSH askerleri...
Dedelerinin aldığı bu karışımı her yıl anmak için gelen 'torunlara' da kendi ülkelerinde vermeyi düşünüyorlar !
Biz hoşaf içeriz, kırık buğday çorbası yeriz, çünkü MEHMETÇİK onları içiyordu. ANZAKlar rom ve kokain alır !
İşte aradaki kültür farkı da, yiğitlik farkı da , ANZAKla MEHMETÇİĞİ eşitlemeye kalkanlarında dikkatini çekerek bıraksınlar bu palavraları!
"Mehmetçikler ile Jonnyler arasında fark yoktur" anıtları palavradır. Atatürk böyle bir söz söylememiştir.

Nedeni nedir?
İngiliz ordusu Avustralyalıları, Yeni Zelandalıları askere alırken Birinci Dünya Savaşı'nda:

Henüz o tarihte, onların askere yazıldığı tarihte Türkiye henüz savaşa girmemişti. Onları taşıyan gemileri Avustralya limanlarından ayrılıp Mısır'a oradan da Fransa'ya gidecekti. Almanlarla savaşacaklardı. Zavallı Anzaklar diyeyim, artık ne kadar zavallıysa, kendilerinin Orta Avrupa'da Fransa safında, İngiltere safında Almanlarla savaşaçaklarını sanıyorlardı. Paris göreceklerdi. Avrupa göreceklerdi. Almanları tepeledikten sonra da İngiltere'ye yerleşeceklerdi. Bu şekilde biliyorlardı vapurlara bindiklerinde ve böyle çıktılar yola. Fakat onlar yoldayken, onlar Mısır'a gelip talim görürlerken Türkiye savaşa katıldı. Türkiye savaşa katılınca İngiltere bunları hayallerini kurdukları gibi Avrupa'da değil, Gelibolu'da savaşa soktu. Birinci hayal kırıklıkları bu.

İkincisi dopingli oldukları halde Mehmetçiğin Allah Allahları karşısında siperlerini terk edip, eninde sonunda gemilerine binip kaçmak zorunda kaldılar. Yenildiler. İkinci travmaları da bu oldu. Tahliye olmadılar, başarılı kaçıştı!

Ondan sonra "Barbar Türk" dedikleri uygar çıktı. Barbar Türk katledeceklerdi, karşısındaki insanlar uygar çıktılar. Onların yaralılarına ateş etmeyerek. Yaralılarını taşıyıp siperlerine götürüp bakın arkadaşınız yaralı diyen Türkler. Şok oldular. Barbar ve vahşi Türk değildi karşılarında. 

Başlarına gelen yenilginin faturasını da İngiliz komutanların beceriksiz askeri yeteneksizliklerine çektiler. Ve böyle döndü sağ kalanlar Avustralya'ya. Bu aldıkları travma neyle onarılacaktı? Türkler onları överse şayet, onların travması, acıları biraz dinecekti. Övdürttüler ! İngiliz psikolojik savaş daireleri çalıştı ve Anzakları Mehmetçik kadar öven, Anzakları Mehmetçik düzeyine çıkarırken, Mehmetçiği Anzak düzeyine düşürdüğünün farkında... olmadığını varsayarak iyimser bakalım ! Ama tabi içimde bir sezgi öyle demiyor ! İngiliz ordusu onuru kırılmış Anzakları rehabilite edecek diye Mehmetçiğimi Anzak düzeyine düşüremem!

Atatürk'e atfedilen lafların hepsi uydurmadır. İngiliz propagandasıdır.


Cengiz Özakıncı
Tarihin Bilinmeyen Yüzü, Levent Yıldız (link)
29.04.2017 - Kanal B
| 1915 Çanakkale Kara Savaşında, İngiltere'nin Uçaklardan Mehmetçiğe Attığı Propaganda Bildirileri 
| 1915 Çanakkale Savaşı'nda Kullanılan İngiliz Propaganda Bildirilerinin Kökeni,  G.H.FitzMaurice'in 1908 Meşrutiyet Devrimine Karşı Ürettiği Argumanların Yinelenmesinden İbaret 
| İttihat ve Terakkicilere Yahudi, Mason, Dinsiz Damgası Basan İngiliz Propagandasını Üreten ve 31 Mart 1909 Ayaklanmasını Örgütleyen Kişi,  İngiltere Büyükelçilik Baştercümanı Gerald H. FitzMaurice 
|  Celal Bayar, Doğan Avcıoğlu, FitzMaurice'i Anlatıyor | Cephelerdeki Subaylarımızı "Allahsız Dinsiz Siyonist İttihat ve Terakkiciler" Olarak Damgalayan İngiliz Propagandası, 102 Yıldır Siyasal İslamcılar Tarafından Yineleniyor 
| Siyasal İslamcıların 1908 Meşrutiyet Devrimi ve 1923 Cumhuriyet Devrimcilerine Karşı Suçlamalarının Tümü, 110 Yıl Önce İngiltere'nin Psikolojik Savaş Dairelerinde Üretilmiştir 
| Ali Ulvi Kurucu'nun Anılarında, İkinci Dünya Savaşı'nda Hitler'e Hizmet Eden Kudüs Müftüsü Emin El-Hüseyni'ye Atfettiği Sözler: Çanakkale'de Subaylar'ın Onda Sekizi Savaş Meydanında Namaz Kılmıyor, İçki İçiyordu, vs. İddiaları Çürüten Belgeler 
| Philip Mattar'ın Emin el-Hüseyni Biyografisi 
| Subay Mehmet Fasih Bey ve Bazı Asker-Subayların 1915 Çanakkale Cephesinde Esrar İçtiği Suçlamasını Çürüten Belgeler 
| 28.12.1918 Günlü Peacock - Mustafa Kemal  Görüşme Haberi Avustralya Basınında 
| Gelibolu'ya Çıkan Avustralya ve YeniZelanda (ANZAK) Askerleri, İngiltere Genelkurmayı'nın Her Gün Düzenli Olarak Kendilerine Verdiği Rom+Kokain İle Dopingli Olarak Mehmetçikle Savaştı.


"The armed forces of the warring parties dispensed cocaine to keep the combatants energized and fuel their fighting spirit. It usually helped soldiers with shattered nerves calm down a little and improve perfomance. ...

For example, shortly before an attack at the battle of Gallipoli (April 1915 - January 1916), the Australian soldiers were administered significant amounts of the drug. Further to that, the wounded and sick soldiers of the Australian and New Zealand army corps were treated by not overly competent medics, who routinely prescribed the easiest and most effective treatment, that is to say, the two potent pain medications: morphine and cocaine. ...

Such was the grim reality among the armies of European great powers !

The British Army used extensively a medicine available on the market from the beginning of the twentieth century under the trade name 'Tabloid' or 'Forced March'. The drug contained cocaine and cola nut extract and was manufactured by Burroughs Wellcome & Co., a well-known London pharmaceutical company and also the first one the launch the production of cocaine in tablet form....

Given the addiction of epidemic proportions among the veterans of the First World War, there are reasons to believe that the conflict left hundreds of thousands of men addicted to cocaine. The combatants, particularlt on the Western Front, were in all probability usually unaware of being given a white 'boosting' powder mixed with food or drink. Based on her research Conny Braam concludes that British soldiers "got a cup of rum before they went over the top and the cocaine might have been in the rum, because with alcohol it works doubly well. I think a lot of these soldiers had no idea"...



Honey Soy, April 2017 (link)
Rum and Coke Stains Added to Legacy Foundation’s Official ANZAC Day Memorabilia; Alongside Lavender and Badges

The Returned Servicemen’s League (RSL) has this year expanded its range of official ANZAC Day memorial insignia by accepting a half-spilt rum and coke down a white shirt. While Australians have unofficially displayed their appreciation and pride on ANZAC Day by spilling half a rum and coke down their best shirts for decades the decision has come as a welcome move by many punters across the country.

As a part of the announcement scores of volunteer school children will be selling pre-packed half rum and cokes alongside their usual lavender pins and badges at the dawn service and throughout the day to raise funds for Legacy foundation.

Australia’s politicians have also signalled their support of the initiative in the lead up to ANZAC Day with former-PM Tony Abbot stating in tweet to his followers: “Bloody stoked mate, bloody stoked YTB”

While opposition leader Bill Shorten asked when probed on the matter in an interview last night “What’s a rum and coke?”

Rumours are also circulating that the federal government is considering allowing all Australians to legally purchase a bag of cocaine for consumption on next year’s ANZAC Day similar to the tolerance of ‘Two-Up’ annually.

“The lads and I break the bank every year to buy a bag of booger sugar to show our support and appreciation” commented regular ANZAC Day celebrant Phil Donaldson “Hopefully next year it’ll be legal”





1915'te Çanakkale'de Savaşan ESKİ İNGİLİZ ASKERLERİN 1934 GELİBOLU ZİYARETİ ve ATATÜRK'ÜN MESAJI


İngiliz Daily Telegraph gazetesi,13 Nisan 1934 günlü haberinde; “Gelibolu Yarımadası'nın tarihi savaş alanları, çok yakında define avcılarıyla dolacak,” diyordu; “Dünya Savaşı'nda buradaki çarpışmalara katılan İngiliz subay ve erlerinden 500 kişi, yakında Duchess of Richmond gemisiyle İngiltere'den yola çıkacak. Bunlar, 1915'te Gelibolu'dan çekilirken toprağa gömdükleri altın torbalarını da arayacaklar. Teğmen Stanton-Hope, Daily Telegraph muhabirine Gelibolu'da definelerin olduğunu anlattı:

"Burada görev yapan erlerden çoğu, öteden beri bankalara güveni olmayan ve bütün paralarını altın olarak yanlarında taşıyan Tyne'liler. Bunlar çatışma alanına giderken üzerlerindeki altınları birer çukura gömerek saklıyorlardı. Gömülen her torbada yaklaşık 40 İngiliz altını vardı. Bunlardan biri, altınlarını bir ağacın dibine gömmüş ve yerini unutmamak için fotoğrafını çekmişti. O fotoğraf bendedir. Bu adam ateş altında vuruldu ve bir daha altınlarına kavuşamadı. Altınları saklayan 8. Welch Alayı'ndandır; askerlerin listesi ve adresleri bendedir. O ağacın yerini bulup altınları çıkartırsam sahibini arayarak göndereceğim..."

Askerlerden biri de bir galon alkollü içkiyi (rom) Suvla Körfezi'nde sahile gömmüş, haritasını çizmiş; bu harita da gemiye asılacak; bu rom galonunu bulmakta her ziyaretçinin eşit şansı olacak. 1915 Çanakkale Savaşı'nda işgal askerlerine verilen gündelik alkolün göstergesi olan bu rom galonunu aramak, gezinin en eğlenceli yanı...”


İngiltere'de olduğu gibi Avustralya ve Türkiye'de de Define Avı olarak yankılanan Daily Telegraph çıkışlı bu haber, Çanakkale Savaşına ilişkin az bilinen gerçekleri dile getiriyordu. Gelibolu'da savaşan işgal gücü askerlerine yaz-kış hergün rom veriliyordu. Avustralyalı asker Roy Retchford, Gelibolu sahilinde karaya neşe içinde, güle oynaya çıktıklarını anlatıyor; bir İngiliz subay da 1922' de; "Eğer rom olmasaydı, Dünya Savaşı'nı kazanabileceğimizi hiç sanmıyorum." diyordu.

Askerler romu argoda "alkolün verdiği cesaret" anlamında "Dutch Courage" olarak adlandırıyordu. Bir alkollü içki olarak rom, işgalci askerlerin Gelibolu'da yaptığı gibi, sıcak kahveyle karıştırılarak alındığında, etkisi doruğa çıkıyor, onlara savaşta gereksindikleri cesareti sağlıyordu. 

Bu rom bildiğimiz rom deği, "orduya özel üretilmiş rom"du. İşgal güçleri komutanları, Aralık 1915'te Gelibolu'dan çekilmeden önce, bu "rom"un Türklerin eline geçmesini -ve tabii içeriğinin tahlil edilmesini önlemek için seramik kavanozların tümünü kırdırmışlardı. İşte eski İngiliz savaşçıların 1934 Gelibolu ziyaretinde, bir askerin 1915'te kırmayıp toprağa gömdüğünü söylediği bir galonluk rom kavanozunu arayacakları haberi, bu bakımdan anlamlıydı.

Ziyaretçilerin, kimi askerlerce 1915'te Gelibolu'da toprağa gömülen altın para torbalarını arayacakları haberi de göründüğü gibi değildi. Anzak Subayı G. Barclay, Gelibolu'da savaşırken, Yeni Zelandalı mühendislerin su bulmak için bir kuyu açtıkları sırada, 10 metre derinlikte altın madeni filiziyle karşılaştıklarını açıklamış ve yerini de bildirmişti. Gelibolu'yu ziyaret edecek olan eski İngiliz askerleri, belki de toprağa gömülü altın para çıkınlarını ararmış gibi yaparak, gerçekte 1915'te Yeni Zelandalı Anzak askerlerinin bulduğu söylenen altın madenini arayacaklardı.

Geziyi düzenleyen örgüt, 1915'te Çanakkale'de savaşmış emekli İngiliz deniz subaylarının kurduğu Kraliyet Deniz Kuvvetleri Derneği'ydi. 1915 Çanakkale Savaşı'nın baş sorumlusu Sir Winston Churchill ve işgal güçleri komutanı Sir Ian Hamilton bu derneğin onursal konuklarıydı. Gelibolu'ya gelecek eski İngiliz askerleri arasında, Sir Francis Davies ve Sir Archibald Paris gibi Çanakkale Savaşı'nda görev yapmış on general de vardı. Lozan Barış Antlaşması, Gelibolu Savaş Mezarları'nın, mezarlık dışında, askeri, ticari, vs. başka amaçlarla kullanılmasını yasaklıyordu. 

Gelgelelim, Daily Telegraph'ın 13 Nisan 1934 günlü haberi; bu geziye mezarlık ziyaretine ek olarak bir de "define arayıcılığı" boyutu eklendiğini gösteriyordu. Bu, antlaşmaya aykırıydı. Atatürk bu haberden hemen bir gün sonra, 14 Nisan 1934 günü Çanakkale'ye gidecek; Çanakkale Valisi ile görüşecekti.

Atatürk'ün Çanakkale Valisi ile neler konuştuğunu bilmiyoruz. Ancak, Lozan Antlaşması'na uygun yapılması gereken bir mezar ziyaretine, antlaşmaya aykırı olarak, define avcılığı boyutu ekleyenler, bu davranışlarının karşılığını göreceklerdi:

1- Aralarında çok sayıda emekli generalin bulunduğu ziyaretçiler, devletin üst düzey temsilcilerince değil, yerel düzeyde, Çanakkale Valisi, Belediye Başkan Vekili ve yöre halkından 10 kişi tarafından karşılanacaktı.

2- Gelibolu'daki mezar ve anıtlarına koymak üzere, ziyaretçilerin İngiltere'den yanlarında getirdikleri 85 çelengin her birinden 31 sterling gümrük vergisi alınacaktı.

3- İstanbul Taksim'de, içinde Atatürk'ün de simgelendiği anıta koymak üzere İngiltere'den getirdikleri dev boyutlu bir çelenk için, çok yüksek bir gümrük vergisi istenecek ve ziyaretçiler koca çelengi ülkelerine geri götürmek zorunda bırakılacaklardı.

4- Gelibolu Savaş Mezarları alanında kazı yapıp define vs. aramanın, Lozan Antlaşması'na aykırı olduğu, ziyaretçilere tam kazı yapmaya kalkıştıkları anda bildirilecek; ve toprağı eşelemeleri yasaklanacaktı.

Atatürk Türkiyesi, Duschess of Richmond gemisinin yaklaşık 700 yolcusuyla 30 Nisan 1934 günü Gelibolu'ya ulaştığı andan başlayarak yukarıda belirttiğimiz tüm eylemleri gerçekleştirdi. Gemi yanaşır yanaşmaz, Çanakkale Valisi Süreyya Bey başkanlığında Türk heyeti gemiye çıktı, konuklara "hoşgeldiniz" dedi.

Sonra eski İngiliz askerleri ve diğer yolcular karaya çıktılar; Gelibolu çarpışmalarında yaşamlarını yitiren kendi askerlerinin mezarlarını ziyaret ettiler; anıtlarına çelenk koydular. Kendilerinden çelenk başına 31 sterling gümrük vergisi alındı.

Bu arada Türk heyeti de Anzak mezarlarının bulunduğu Tek Çam (Lone Pine) anıtına çelenk koydu. Ziyaretçiler toprağa gömülü para torbalarını ve rom kavanozunu aramaya yeltendikleri anda, Türk görevliler yasak olduğunu bildirerek bunu engellediler.

700 ziyaretçi 2 Mayıs 1934 akşamı Gelibolu'dan gemiyle İstanbul'a geçti; onları İngiliz Büyükelçisi Sir Percy Loraine başkanlığında elçilik görevlileri karşıladı. Çanakkale gazisi Pertev (Demirhan) Paşa Başkanlığındaki Türk heyeti İstanbul'a gelen ziyaretçilere "hoşgeldiniz" dedi. Yemekte her iki tarafın heyet başkanları karşılıklı söylevler verdiler. 

Sonunda Duchess of Richmond gemisi, 3 Mayıs 1934 günü 700 yolcusuyla, kırılmış bir seramik rom galonundan arta kalan küçük parçalarla; ve define, altın vs. arayamadan, İstanbul'dan ayrıldı.

2000'li yıllara gelindiğinde, üzerinden nice on yıllar geçmiş olan 1934 gezisi, çoktan unutulmuştu. Gezinin yıllar sonra anımsanmasına yol açan şey; 1978'den sonra "Atatürk 1934" imzasıyla Anzak anıtlarına İngilizce olarak kazınan şu sözlerdi: 

"Kanlarını döken ve yaşamlarını yitiren kahramanlar... Sizler şimdi dost bir ülkenin toprağında yatıyorsunuz. Bu nedenle huzur içinde yatın. Ülkemizde yan yana yattıkları yerde bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında fark yoktur. Uzak ülkelerden oğullarını gönderen analar, gözyaşlarınızı silin; oğullarınız şimdi bağrımızda huzur içinde yatıyor; bu topraklarda yaşamlarını yitirdikten sonra, artık onlar bizim oğullarımız olmuştur. Atatürk 1934"

Atatürk döneminde İçişleri Bakanı olan Şükrü Kaya, Atatürk'ün ölümünden 15 yıl sonra, 1953'te yayımlanan bir söyleşisinde, Atatürk'ün yazıp kendisine verdiğini ileri sürdüğü bu sözleri Çanakkale'de Mehmetçik Anıtı başında, bütün dünyaya hitaben okuduğunu; orada bulunan gazetecilerin bu söylevi gazeteleri aracılığıyla dünyaya duyurduklarını; bunun üzerine dünyanın çeşitli yerlerinden kutlama yazıları geldiğini söylemişti.

2000'li yıllarda "Bilişim Devrimi" gerçekleşti. Milyonlarca sayfadan oluşan gazete arşivleri, 1700'lü yıllardan başlanarak bilgisayarlara aktarıldı. Araştırmacılar, gazete arşivlerini taradılar ve o sözlerin, 1919-1938 arası Atatürk döneminde, hiç bir tarihte hiç bir gazetede yayımlanmadığı ortaya çıktı. Ş.Kaya bu söylevi, Atatürk döneminde dünyaya hitaben verdiğini söylemişti. İngilizlerin 30 Nisan-3 Mayıs 1934 arası gerçekleştirdikleri 700 kişilik Gelibolu gezisi, bu tanıma uyuyordu.

Bu geziyi konu alan biricik belgesel, 1934 ziyaretinde gemide bulunan 1915'te Gelibolu'da savaşmış eski İngiliz subayı Stanton-Hope'un, 1934'te yayımlanan "Gelibolu'yu Yeniden Ziyaret" (Gallipoli Revisited) adlı kitabıydı.

Prof. Dr. Anthony Pym, bu kitaptaki fotoğraflardan birinde Ş.Kaya'nın bulunduğunu; onun 1953 söyleşisinde "sözlerini Atatürk yazmıştı" dediği söylevi, 1934'te, Çanakkale'de savaşmış eski İngiliz askerlerinin bu ziyareti sırasında onlar huzurunda okuduğunu; "İngilizce bildiği düşünülemeyecek"(!) olan Ş.Kaya'nın, tüm dünyaya seslenen bu söylevi "aptalca bir tutumla, çeviri olmaksızın, Türkçe" olarak verdiğini; orada hazır bulunan İngilizler ve uluslararası basın görevlileri Türkçe bilmedikleri için, onun bu söylevini anlamadıklarını; Atatürk'ün on yıllar sonra "Atatürk 1934" imzasıyla anıtlara kazınacak olan sözlerini içeren "1934 Şükrü Kaya Söylevi"nin, o tarihte bu nedenle dünya basnında yankılanmamış olabileceğini, vs. vs. ileri sürdü.

Oysa gerçekler, bu iddiaların tersini kanıtlıyor:

1- Ş.Kaya anadili düzeyinde Fransızca biliyordu. Fransızca'dan Türkçe'ye kitaplar çevirmişti. Dahası, İngilizce de biliyordu. 700 ziyaretçinin de Türkçe çevirmenleri vardı: 125 yıldır Türkiye'de yaşamakta olan İngiliz kökenli Levanten Whittall Ailesi... Pym'in, ziyaret sırasında çeviri yokluğu (untranslation) iddiası gerçeğe aykırıdır.

2- Ziyaretçileri karşılamakla görevli Türk heyetinin başkan ve üyelerinin adları o günün gazetelerinde duyurulmuştur. Bunlar arasında Ş.Kaya yoktur.

3- Çanakkale Valisi'nin Gelibolu' daki Tek Çam anıtına çelenk koyması sırasında çekilmiş fotoğrafta, Şükrü Kaya yoktur; çünkü o tarihte Ankara' da olduğu kanıtlıdır. (Eğer İçişleri Bakanı Ş.Kaya orada olsaydı; anıta çelenk koymak Çanakkale valisine düşmezdi.)

4- Sözkonusu fotoğrafta saç ve alın yapısı Ş.Kaya'ya benzeyen kişi; ziyaretçiler arasında bulunan R. D. Blackburn olabileceği gibi, bir başkası da olabilir. (Anzakların 1960 ziyareti sırasında İstanbul'da çekilmiş fotoğraflarda bile, 1959'da ölmüş olan Ş.Kaya'ya benzer bir kişi bulunabiliyor.)

5- Atatürk'ün 700 kişilik 1934 Gelibolu ziyareti dolayısıyla gemiye gönderdiği mesaj; hem o günün gazetelerinde, hem de Stanton Hope'un kitabında yayınlanmıştır. Metni Fransızca olan bu mesajda, yıllar sonra anıtlara "Atatürk 1934" imzasıyla kazınan sözler yoktur.

6- Ziyaretin İstanbul'da geçen son gününde, İngiliz ve Türk heyet başkanlarının karşılıklı söylevleri, o günün gazetelerinde yayımlanmıştır. Bu söylevlerde de "Atatürk 1934" imzasıyla anıtlara kazınan sözler yoktur.

7- 1915 Çanakkale savaşına katılmış İngiliz askerlerin İngiltere'den getirdikleri dev çelengi, kendisinin İstanbul Taksim'deki anıtına koymalarını gümrük engeli çıkartarak geri çevirmiş olan Atatürk'ün; bu eski askerlere, bu ziyaretleri sırasında, Homerik şiirsel övgüler sunduğu iddiası kanıttan yoksundur.

"Bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında fark yoktur" vs. sözleri anıtlara kazıyıp, altına "Atatürk 1934" imzasını atanlara; ve Atatürk'ün bu sözleri eski İngiliz askerlerine 1934 Gelibolu ziyareti sırasında Şükrü Kaya aracılığıyla iletmiş olduğunu ileri sürenlere; Atatürk'ün şu sözlerini anımsatırım:

"Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır. Gazi Mustafa Kemal 1931." 








ilgili link:

"Her millet kendi kaybı için ağlar."

MEHMETÇİĞİN KARŞISINDA "KOKAİN DOPİNGİYLE" SAVAŞANA da KAHRAMAN DENEMEZ !...



17 Temmuz 2016 Pazar

Mehmetçik














Mehmetçiği itibarsızlaştırmak kimsenin haddi değildir.
Çünkü Mehmetçik Biziz. 
Diğerlerinin ne olduğunu Tanrı bile bilmiyor!..












"Satır satır oku ve o sela neden okunuyor anla."
Levent Üzümcü.

Alman faşizminin başlaması için Alman Parlamentosu’nun yakılması gerekiyordu!
Reichstag yangını bugünlerde ne anlatır?  
Selami İnce'nin makalesi 28.02.2016 Birgün






Vatana, millete, devlete bu ihaneti kim tezgahladıysa... Kimlerin veya hangi yapılanmaların bu alçaklıkta en küçük bir payı varsa Rabbim onları kahretsin.

30 yılı aşkın meslek hayatımda çok kriz günleri, çok can sıkıcı gündemler yaşadım. Fakat hiçbiri önceki gece yaşadıklarımızın kenarından bile geçemez. O, Irak'ı, Libya'yı, Suriye'yi andıran dehşet gecesinin Ankara versiyonunu andıran görüntülerini tekrarlamayacağım. Olup bitenlerin bir bölümüne, televizyon ekranlarından gazete sayfalarından şahit oldunuz. Şimdilik, gördüklerinizin ve bildiklerinizin, göremedik ve bilmediklerinizin çok azı olduğuna inanın yeter!..

Biliyorum; sabırlı olmalıyım.Biliyorum; 3-5 gün daha dişlerimi sıkıp olayların sıcaklığının geçmesini beklemeliyim. O yüzden genel bir değerlendirme ile kendimi tutmaya çalışıyorum.

15 Temmuz Cuma gecesi olup bitenin adı; yine senaryosu ABD'de yazılmış, buralarda birilerinin, piyonların eline tutuşturulmuş çakma darbedir. Bu sözlerimden darbe yanlısı falan olduğumu çıkarmayın!.. Rahmetli Alparslan Türkeş'in de dediği gibi; en kötü demokrasi en iyi ihtilalden daha iyidir. Onun için çok uyanık kalmalıyız.

Televizyonlardan seyrettiğim, o Mehmetçiklerimizin yere yatırılışları, eller yukarıda teslim alınışları, vatandaşlar ve polislerimiz tarafından yerlerde tekmelenişleri, çıplak halde polis otolarına kafalarına vurularak bindirilmeleri ciğerimi dağladı. Hele bugüne kadar, her ne şartta olursa olsun onu gözünden bile sakınan Türk insanının Mehmetçiği linç edercesine dövmesi yok mu... Sözün bittiği yere bir kez daha geldik. Bu millet ilk kez Mehmetçiğini dövdü... İlk kez ona tokat attı... Ne için?.. Ne acı, ne kadar büyük bir acı!.. Ne hale getirildiğimizin farkında mısınız?..

Bu alçak darbe girişimine kalkışan, şerefsiz, haysiyetsiz dangalaklar da acaba nasıl bir oyunun piyonu olduklarının farkında mıdırlar?.. Neye ve nereye hizmet ettiklerini, uşaklık ettiklerini hiç mi düşünmediler?..Şehit düşmesin diye tankın üzerinde yaralı polis arkadaşının üstüne yatıp kendini siper eden Mehmetçik'ten nerelere geldik...

O gün bu görüntü ile ne kadar da haklı olarak övünüp gurur duymuş, hainlere karşı daha da kenetlenmiştik. Kardeş kardeşi vurdu ve öldürdü. Bölücü hainlere karşı omuz omuza çarpışırken şehadet şerbeti içen kahraman polis ve askerlerimizin birbirine silah çektirilip, düşman edildiği ve çok tehlikeli bir kamplaşmanın tezgahına oturtulduk.

Hani, Türkiye'nin itibarıydı?..

Televizyonlardan ve gazetelerden bu sefer ambargolanmayan, mahkeme kararı ile yayın yasağı getirilmeyen görüntülerin kimleri sevindirdiğini düşünebiliyor musunuz? PKK/PYD'yi, IŞİD'i, ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya'yı... Barzani'yi, Öcalan'ı, Cemil Bayık'ı, Karayılan'ı...Türk milleti 20 yaşındaki Mehmet'ini tokatlarken!..

Öncekilerinden farklı bu seferki çakma ABD darbesi başarısız değil başarılı oldu!.. Akıl ve zekamızla alay edercesine kurgulanan bir senaryo ile Türk milletine Muhammed'in askerini dövdürdüler. Ergenekon, Balyoz, Casusluk, kadın pazarlamacılığı gibi davalarla TSK'yı itibarsızlaştırmayı hedefleyenlerce Türk milletine bitirici darbe vuruldu. Türk milletinin bel kemiği olan ordu-millet anlayışına suikast yapıldı. Siyasetçilerin akıl almaz gazına kapılanlar ise önüne ardına bakmadan gitti Mehmetçiğini dövdü, hakaret etti. Suçlu ile suçsuzun ayıklanması beklenemedi.

Esasında olması gereken, bugünün darbecilerini o makamlara, rütbelere getirip terfi ettiren siyasi iradenin, o isimleri tutup kulaklarından yargının önüne getirmesinin beklenmesi değil miydi?.. Aynı zaman da siyasi iktidara, "darbecileri bu makamlara niye getirdiniz" sorusunun sorulması lazım değil miydi?.. Kumpas itiraflarının ardından onca zaman geçti, niye gereken tedbirler alınmamış ve gerekenler yapılmamıştı?..

Evet!.. Çakma darbe başarılı oldu…

Bu hain, piyon dangalaklar yüzünden yarım yamalak, kör topal giden demokrasimiz esas şimdi askıya alındı. Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetinin rejiminin değiştirilmesi için çalışanlara ve bir türlü yeterli desteği bulamayanlara büyük bir mağduriyet alanı açıldı. Yeni kahramanlık (!) meydanlarına servis yapıldı. Ülkenin kötü gidişatının önüne geçmek için -az bir şey- demokrasi ile çıkış yolumuz vardı onu da kapattılar.

AKP saltanatının emellerinde başarılı olması için ellerine verilen yeni mağduriyet alanı ile eskisinden daha ceberut olacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek var mı?..

Olup bitenleri çok iyi okuyup ders almazsak, 27 Nisan e-muhtırası ile 15 Temmuz çakma ABD darbesinin benzerliklerinin sonuçlarını yine çok acı bedeller ödeyerek yaşarız.Baş rol oyuncularına, figüranlara ve yardımcılarına bakın. Onlar hep aynı…

Sadece senaryolar güncelleniyor!..

Ahmet Takan
17 Temmuz 2016 - Yeniçağ









Binlerce Mehmetçiğimizin duygularını dile getiren bir  Mehmetçiğimizden sitem: 

"İyi ki doğuya düşmüşüm. En azından düşmanın kim olduğunu, merminin nereden geleceğini biliyoruz." 
"Benim gibi vatani görevini yapan o askerleri linç edenlerin burada bize mermi sıkan pkk dan hiç bir farkı yok. 
Unutanın a... k..."
Batuhan Gutok



Üzülmeyin Mehmetçikler, biz o "ne idüğü belli olmayan halk"tan değiliz. 
İçimiz kan ağlıyor.....





NE DARBECİYİM NE F'Cİ NE DE PARTİCİ!

F'nin Askeri!
F'nin Polisi!
F'nin Hukukçusu!
F'nin Öğretmeni!
F'nin Gazetecisi!
Ama
F'nin Politikacısı! na gelince,
O yok işte!
Kiminle dalga geçiyorsunuz!..
Yemezler!

Herkes ağız birliği etmişcesine her şeyi de F ye bağlıyor. Ben buna inanmıyorum. 
Bu işten kim çıkar sağladıysa o yaptırdı, dolaylı dolaysız müdahaleleri var.






"Bu bir askeri darbe bile değil, "askerde darbe"! Daha ilk açıklamalarında Türkiye'ye "yeni bir anayasa" yapacaklarını söylüyorlar... Memleketin önündeki en büyük tehdit, "yeni bir anayasa"...  İyi bir yaşam için kolay yol yok. Çıkışımız bir grubun-darbesinin ucunda değil; bizim kendi ellerimizde.  Türkiye'ye dokundurtmayacağız." - Birgül Ayman Güler






ve
MEHMETÇİKLERİMİZE İŞKENCE EDENLER VE SEBEP OLANLAR YARGILANMALIDIR.









NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE




SB.






9 Haziran 2015 Salı

TERÖR VE MECLİS



".... Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, ulusu tutsak ettiren iç cephenin düşmesidir. Bu gerçeği bizden iyi bilen düşmanlar bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar, başarı da kazanmışlardır. 
Gerçekten kaleyi içinden almak, dışından zorlamaktan kolaydır..."
M.Kemal




1976 : Ankara’da bir özel hastaneye soygun girişimi, terör örgütü PKK (Partiya Karkeren Kürdistan-Kürdistan İşçi Partisi) öncülleri tarafından gerçekleştirilen ilk eylemdir.

27 Ekim 1978 : Terör örgütü PKK bu tarihte Diyarbakır ili Lice ilçesi Fis köyünde kuruluş kongresini gerçekleştirmiştir. Örgütün I. Kongresi de sayılan bu kongrede Abdullah Öcalan, Kurucu Genel Başkan seçilmiştir. Öcalan, bu yöndeki çalışmalarına Ankara’da üniversite çevresinde başlamış olup, 1975 yılına kadar ideolojik alt-yapı ve öncü kadro oluşturma faaliyetlerini yürütmüş, 1976 yılından itibaren de arkadaşlarıyla birlikte Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde faaliyetlerini sürdürmüştür. PKK bu çerçevede, Marksist-Leninist ideolojiye sahip terör örgütü olarak 27 Ekim 1978 yılında kurulmuştur. Terör örgütü PKK parti, cephe ve ordu şeklinde bir yapılanmayı benimsemiştir.

1979 : PKK terör örgütü, dönemin Adalet Partisi Şanlıurfa milletvekili Mehmet Celal Bucak'ın evine yaptığı baskın ile ilan edilmiş oldu. Bu baskında Celal Bucak yaralanırken sekiz yaşındaki oğlu hayatını kaybetti.

Temmuz 1979 : Abdullah Öcalan Şanlı Urfa üzerinden Suriye'ye kaçmıştır.

Kasım 1979 : Öcalan sözde gerilla savaşı başlatmak için bir grup elemanını eğitim amacıyla Lübnan’a götürmüştür.

Nisan-Mayıs 1980 : Eğitim amaçlı Lübnan’a giden terör örgütü üyelerinin büyük bölümü yakalanmış, diğerleri ise 12 Eylül 1980 tarihinde askeri ihtilal olması nedeniyle tekrar yurt dışına çıkartılmıştır. 

1982 : Suriye’de düzenlenen örgüt kongresinde örgüt içindeki fikir ayrılıkları belirginleşmeye başlamıştır. Ayrıca bu dönemde PKK’nın silahlı grupların oluşumunda teoriden uygulamaya geçişte ilk çabaları görülmeye başlanmıştır.

1984 : PKK yeni bir yapıya bürünmüştür. Abdullah Öcalan, kendisine Mao'nun Halk devrimi yöntemini seçtiğini söylemiş ve Güneydoğu Anadolu'da terör metotlarını uygulamaya başlamıştır. Bu yıl aynı zamanda yerel halka karşı yoğun terör döneminin başlangıcı olmuştur.

15 Ağustos 1984 : PKK terör örgütü, Siirt’in Eruh ilçesindeki Jandarma Karakol binasına karşı bombalı ve silahlı saldırıda bulunmuş ve saldırı sonucunda 1 jandarma eri şehit olmuş 6 er ve 3 sivil yaralanmıştır, Hakkâri ili Şemdinli ilçesinde de Jandarma subay açık hava gazinosu, subay lojmanları ve ilçe jandarma Karakolu’na silahlı saldırı düzenlemiş, bu saldırıda da 1 subay, 1 astsubay ve 1 er yaralanmıştır. Bu PKK’nın ilk büyük ölçekli silahlı eylemidir.

17 Ağustos 1984 : PKK, Siirt’teki bir karakola baskın düzenlemiştir.

22 Ocak 1987 : Hakkâri’nin Uludere ilçesi Ortabağ köyü katliamını gerçekleştiren PKK, soba içine koyduğu bombalarla 8 vatandaşı öldürmüştür.

23 Ocak 1987 : PKK, Midyat baskınını gerçekleştirmiş ve 10 vatandaşı öldürmüştür.

27 Ocak 1987 : PKK stratejisini köy korucularını da hedef alacak şekilde değiştirmiştir.

20 Haziran 1987 : Mardin ili Ömerli ilçesi, Pınarcık köyü katliamı gerçekleştirilmiştir. 16 çocuk, 6 kadın, 8 erkek, toplam 30 kişi katledilmiştir. Öcalan, bu katliamın ardından “Öldürelim, otorite olalım” açıklamasını yapmıştır. 






Doç. Dr. İhsan BAL & Emre ÖZKAN 
DÜNYADA ÖNEMLİ OLAYLAR KRONOLOJİSİ
PKK (Partiya Karkeren Kürdistan-Kürdistan İşçi Partisi)
TERÖR ÖRGÜTÜ KRONOLOJİSİ (1976 – 2006)





* * *




Saygı Öztürk - 33 Kurşun



"1993 yılında Elazığ- Bingöl yolunda şehit edilen 33 askerimiz.Bu katliam başka bir ülkede olsaydı, o ülkenin 33 silahsız askeri, karayolunda otobüsleri durdurulup yere indirildiğinde ve acımasızca taranıp şehit edildiğinde, çok başka olaylar yaşanırdı. Oysa biz olanları unuttuk bile!...Saygı’nın kitabının adı "33 Kurşun." Ancak şehitlerimizin üzerinden 33 değil, tam 1.547 kurşun çıkarıldı. O karanlık gecede yolun ortasında şehit başına kaç kurşun düştüğünün hesabını siz yapın!" E.Çölaşan











* * * 



SESSİZCE AĞLIYORUM



“Sen bunları yazınca yaşadıklarım geldi aklıma dostum. Kolumda şehit olan 20 yaşında Mehmetçikler, kolunu, bacağını, gözünü kaybedenler geldi aklıma. 10 saniye önce gözlerimin içine bakan arkadaşımın parçalanan beyninin parçalarını toplarkenki gözümden akan kanlı yaşlar geldi aklıma.

Analar geldi aklıma, şehit olan oğlunun son kez tabutuna bakmak isteyen analar. Ve göstermemek için yaptıklarımız. Çünkü tabut içinde bir bacak ve taşlardan başka bir şey yoktu. 

Mavi çarşı geldi aklıma, PKK’lı katiller tarafından yakılan insanların yanık kokuları sardı burnumu. Üniversite hazırlık kursuna giderken belediye otobüsünde yakılan Serap’ın son görüntüleri geldi aklıma. 

1988’de Eruh yolunda izinden dönerken bindikleri minibüsün önü kesilerek aşağı indirilen ve saatlerce işkence edilen, bütün kemikleri kırılan, gözlerinin içinde izmarit dahi söndürülen, acı çektirilerek öldürülen 4 Mehmetçik geldi aklıma. Söyleyemedim bu zamana kadar ama işte şimdi söylüyorum, öldürülmeden tecavüze bile uğradıklarını. 

Onların yerine herkes çocuğunu, kardeşini koysun ve yaşadıkları kısa hayatın o son anlarını hissetmeye çalışsın diye düşündüm gözlerimden yaş gelirken. 1986’da basılan mezrada öldürülen insanlar, hele de beşiğinde aldığı mermiyle hayata başlamadan ölen bebeğin küçücük kalbinden akan kanlar geldi aklıma. 

Başkale’de bastıkları köyde bu HDP’lilerin silahlı kuvveti PKK’lıların attıkları roketin başını koparıp aldığı, kucağıma aldığımda beyaz kundağı kızıla boyanmış bebek geldi aklıma. Ve bu kalleşlerce daha genç yaşlarında şehit devre arkadaşlarım Mustafa Şimşek, Ruhi Aksoy, Bahtiyar Er ve sayamayacağım kadar bu aziz topraklara kanlarını akıtan diğer şehitlerimiz geldi aklıma. 

Ben hayal kuramıyorum, birileri Diyarbakır ve diğer şehirlerde PKK bayrakları ile eğlenirken. Ve bu ABD projesi bölücü partiden “sol” çıkarmaya çalışanları, sırf AKP karşıtlığı aldatmacasıyla umut bağlanılan bu katillerin, insanlık düşmanlarının siyasi uzantısını legalize etmeye çalışanları görünce, ben HAYAL KURAMIYORUM DOSTUM, HAYAL KURAMIYORUM, SADECE SESSİZCE AĞLIYORUM…; ”



Mustafa Önsel




















HDP’nin Doğu ve Güneydoğu’da aldığı sonuç, alan hâkimiyetinin tamamen PKK’ya bırakılmasının eseridir. AKP’nin bölgedeki adaylarının da HDP adaylarından bir farkı yoktu ama Türkiye’nin doğusunu tamamen kapatan PKK’nın, yer yer kantonlar ilan ettiği de göz önüne alınırsa, fiilen özerkliği kurduğu ve Türkiye’nin Türk Dünyası ile bağlantısını keseceği yorumları geliyor!

AKP-HDP koalisyonuna da yol verilirse, Türkiye’nin birliğini korumak mümkün olabilir mi? Bu durumda devletin başına kim gelmiş olacak?







* * *



Aynen üniversite sınavı gibi. Birinci basamak elemeleri geçeceksin, ikinci basamak falan devam edecek. HDPKK'dan Muş milletvekili seçilen Burcu Çelik Özkan adlı kadının ilk beyanatı korucularla ilgili olmuş. İnternette canlı canlı anlatıyor: "Korucular ya bu topraklardan defolup gideceksiniz, ya da? Elinizdeki keleşi size çevirmesini biliriz. Bu bayanın bu sözü daha üniversite hazırlık sayılır. (ilgili haber)

İlk basamak herhalde "siz Türkler bu topraklardan defolup gideceksiniz, askerinizi pılınızı pırtınızı toplayıp Orta Asya'ya döneceksiniz" olacak Zira PKK kongrelerinde bu ve buna benzer sözleri zaten söylüyorlardı. Şimdi işbirlikçi Türkleri de arkalarına aldılar, sesleri daha gür çıkıyor. Daha melanet sözler işiteceğiz hazır olun. Bunlara hukuken bi bokta olmayacak. Hala demokrat kisvesi altında bunlara destek veren ve Türk'e düşman olan, asker ölsün de dağdakinin burnu kanamasın, Türk anaları ağlasın da ne olursa olsun diyen işbirlikçilere tek sözüm var: Türk'e kefen biçenin sonunun ne olduğunu az buçuk tarih okuyan ve süklüm püklüm bir köşede oturupta sabreden bir Türk'ün göz bebeklerine bakan anlar. 

Tarihte görmediğimiz hakareti ve aşağılamayı göreceğiz. Çanakkale'de bile düşmandan bu kadar hakaret işitmediğimizi anlayacaksınız. Dayan, sabret Kuvvayı Milliye ruhu. Dibe vurmadan su yüzüne çıkamazsın... hala kardeşlik masalları ile avunan öküzler buna bir çift laf söyleyecekler mi?






Bakın günün anlam ve önemine uygun. Hiç biriniz biliyor mu Mehmetçik kelimesinin nereden geldiğini?
Kısaca anlatayım…


Yıl 1912…
Trablusgarp Savaşı. Yani şu an ki Libya toprakları… 
Traplusgarp’ın Tobruk Mevkii’inde Türk Ordusu İtalyanlara karşı müthiş bir savaş vermektedir.
Aylardan Ocak ayıdır.

Çarpışma başlar. Gerçek adı Mehmet olan bir asker şehit olur, onbaşısı Komutanına bağırır: Kumandanım Mehmet şehit düştü, der. Komutanı da elemlenir, yüksek sesle: “Vah Mehmetçik vah” diye haykırır. Kumandanlarının bu seslenişini duyan diğer askerler de şehit düşen askerin adını Mehmetçik sanıp “Mehmetçik şehit düştü” diye bağırır. O esnada bizimle beraber İtalyanlara karşı savaşan bedevi aşiretlerin askerleri de dilleri dönmediği için Mehmetçik yerine “Muhammedçik, Muhammedçik şehit oldu” diyerek, bu hüzünlü ilanın dalga dalga yayılmasını sağlar. O karışıklık içerisinde Alay yazıcısı da şehit kayıt defterine o gün ilk şehit kaydını yazar: “Mehmetçik” diye… 

O günkü çarpışmalar o kadar kanlı ve yoğundu ki Şehit Kayıt Defterine tek tek askerlerin isimlerini yazmaktansa şehit olan asker sayısı kadar hanenin adı bölümüne hep “Mehmetçik” yazıldı… O günden sonra ismi bilinmeyen veya tanımayacak kadar parçalanmış askerlerimizin kayıtlarında hep Mehmetçik ismi kullanılmaya başlandı. Mehmetçik kelimesi aynı zamanda “Muhammed’in Çerisi” yani “Peygamberimiz Hz.Muhammed’in Askeri” anlamında da kullanılır.

Mehmet ismi Arapça Muhammed isminin Türkçeleştirilmiş halidir. Yani Yüce Peygamberimizin ismidir. Kelime anlamıyla “çok övülmüş, mehd edilmiş” demektir. Zaten Türkler kendi çocuklarına Peygamberimize olan hürmetlerinden dolayı “Muhammed” ismini pek sık vermezler. Zira çocukları bir yanlış, bir hata yaptığında azarlarken “Muhammed” ismini kullandıklarında Peygamberimizi inciteceklerini düşünürler. Neyse…


Şimdi barış ve kardeşlik ayağına hala burunlarında kan kokusu olanların ayağını denk atması lazım. Ya adam gibi kardeşlik tarafını seçecekler, ya da delikanlı gibi biz demokrasiyi, hukuku sadece ırzına geçmek için kullanırız; sizin gibi kerizleri uyutmak için söyleriz diyecekler... Biz de bileceğiz...Zira sokakta efendi efendi sesini çıkarmayan mazlum insanımızın gözünün içine bakarak "Mehmetçiğimizi şehit edenleri" savunursanız sonucu hiç ummadığınız gibi olur. Boş künye defterleri Mehmetlerini bekler halde bilesiniz.


Sedat Onar










   !
İÇ-DIŞ DÜŞMANLAR-HAİNLER-SİLAH ZORUYLA "TERÖRVEKİLİ"!..









"...Sultanlarla, halifelerle yönetilmiş ve yönetilen memleketlerde, vatan için, ulus için en büyük tehlike, sultanların ve halifelerin düşmanlar tarafından satın alınmalarıdır. Bu çokluk, kolaylıkla sağlanabilmiştir. Meclislerle yönetilen memleketlerde de , en yıkıcı yan, bazı milletvekillerimizin ecnebi nam ve hesabına çalınmış ve satın alınmış olmalarıdır. 
Millet Meclisleri'ne kadar girmek yolunu bulabilen vatansızlıkların varlığı tarihin bu yoldaki örnekleriyle bellidir."

Mustafa Kemal
Ekim 1927













7 Mart 2015 Cumartesi

1915 Çanakkale Savaşı Anıtlarına Kazınan "Conilerle Mehmetçikler Arasında Fark Yoktur" Sözleri Atatürk'e Ait Değil.







1915 Çanakkale Savaşı Anıtlarına Kazınan "Conilerle Mehmetçikler Arasında Fark Yoktur"  Sözleri Atatürk'e Ait Değil.

1915 yılında İngiliz komutasında Gelibolu'ya çıkartılan Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerlerden oluşan birliklere kısaca A.N.Z.A.C (Australian and New Zeland Army Corps) adı verilmiştir. Biz Türkler, onlara "Anzaklar" diyoruz.


Lüleburgaz Atatürk İlkokulu öğretmeni Tahsin Özeken, 15 Nisan 1977 günü, elinde 1969'da yayımlanmış "Belgelere Göre Eceabat Kılavuzu" adlı kitapçıkla Anafarta Ovası'nda dolaşırken; 1915'te İngiliz komutasında Gelibolu'ya çıkan "ANZAC" birliklerinde yüzbaşı olarak görev yapmış yaşlı bir Avustralyalı'yla karşılaşır ve ona elindeki kılavuzda Atatürk'e ait gösterilen şu sözleri aktarır:


"Bu memlekette kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz. sizler Mehmetçikle yan yana koyun koyunasınız....Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı siliniz. Huzur içindedirler. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."


Avustralyalı eski ANZAK askeri 1915'te işgale geldikleri ülkede kendilerini kahraman ilan eden bu sözleri duyunca çok sevinir; Özeken'in yazışma adresini alıp kılavuzla Atatürk'e ait gösterilen sözleri defterine yazar ve ülkesine döndüğünde, "Muharip Anzaklar Derneği"ne iletir.


Avustralya'daki "Gelibolu Çeşmeleri Onur Kurulu Başkanı" Alan J.Campbell, bu sözleri, yaptırmakta oldukları anıta yazıt olarak koymayı düşünür ve Özeken'e gönderdiği 12 Eylül 1977 günlü mektupta, Atatürk'ün bu sözleri hangi tarihte ve nerede söylediğinin belgesiyle birlikte kendisine bildirilmesini ister.


Özeken, Campbell'in bu mektubunu, 13 Ekim 1977 günü, Türk Tarih Kurumu'na iletir. Kurum Genel Müdürü Uluğ İğdemir, Campbell'i yanıtlamak üzere hangi tarihte nerede söylendiğini araştırdığı bu sözlerin, Atatürk döneminde İçişleri Bakanlığı yapmış olan Şükrü Kaya'nın 10 Kasım 1953 günlü Dünya gazetesi'nde yayımlanan söyleşisinde geçtiğini saptar.


Şükrü Kaya, o söyleşisinde 1934'te Çanakkale'de Mehmetçik Anıtı'nın başında bir söylev verdiğini, içinde bu sözlerin geçtiği söylev metnini Atatürk'ün bizzat yazıp kendisine verdiğini söylemektedir. İşte 1969'da basılan Eceabat Kılavuzu'nda kaynağı belirtilmeksizin Atatürk'e ait denilerek yayımlanan bu sözler; Şükrü Kaya'nın 1953'te yayımlanan o söyleşisinde, "Atatürk bizzat yazıp bana verdi" diyerek aktardığı o sözlerdir.


İğdemir, Türk Tarih Kurumu adına Alan J.Campbell'e gönderdiği 10 Mart 1978 günlü resmi mektupta: "Atatürk'ün 1934'te Gelibolu'da İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya söylettiği çok anlamlı söylev" olarak nitelediği bu sözleri, İngilizceye çevirerek gönderir. (1)


Campbell, İğdemir'e gönderdiği 7 Nisan 1978 günlü mektupta, bu sözleri birazcık değiştirerek Atatürk imzasıyla Avustralya'da yaptırdıkları anıta koyduklarını bildirmiş (2) ve anıtın bir fotoğrafını da 31 Mayıs 1978 günlü mektubunun ekinde İğdemir'e göndermiştir.







Fotoğrafa bakıldığında, Avustralyalıların yaptıkları "birazcık değişiklik"lerin; (1)


* metne "bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında bir fark yoktur" tümcesini sokmak (II)

* İğdemir'in 1934 olarak bildirdiği tarihi değiştirip 1931 yapmak (III)
* Atatürk'ün ön adını Kemal yerine Kamel biçiminde yazmak olduğu görülmektedir. (3)

İğdemir, Campbell'in mektubuna verdiği 8 Haziran 1978 günlü yanıtta: anıt fotoğrafında görünen 1931'in değiştirilip 1934 ve Kamel'in değiştirilip Kemal olarak yazılması gerektiğini bildirmiş; gelgelelim, Avustralyalıların Atatürk'ün sözü diyerek anıta sokuşturdukları "Johnnyler ile Mehmetler arasında bir fark yoktur" tümcesinin çıkarılmasını istemeyip, "Atatürk'n bu güzel sözleri" diyerek, yapılan "eklemeyi güzel bulduğunu" dile getirmiştir.


12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, Avustralya Hükümeti, Türkiye'den "ANZAK"ların Gelibolu'ya ayak bastıkları yerin adının "ANZAK KOYU" olarak değiştirilmesini ve Türkiye'nin resmi haritalarında bu adla yazılmasını istemiş; Türkiye, bunun karşılığında Avustralya'da uygun bir yere Atatürk adı verilerek Atatürk anıtı dikilmesini istemiş; karşılıklı istemler doğrultusunda, bu sözler, hem Gelibolu'da adı ANZAK KOYU olarak değiştirilen yere dikilen yazıta, hem de Avustralya'da yapılan anıta; altına 1934 K. Atatürk imzası atılarak; resmen yerleştirilmiştir.


Atatürk'e ait denilen bu sözlerle ilgili olarak, 2005'ten bu yana sürdürdüğüm araştırmalar sonucu; anıtlara kazınan ve içinde "Bizim için (işgalci) Johnnyler ile (yurdunu savunan) Mehmetçiklerin bir farkı yoktur" tümcesi geçen bu sözlerin Atatürk'e ait olmadığını bulguladım. Atatürk'ün Şükrü Kaya'ya okuttuğu söylevin tarihi 1934 değil 1931'dir. Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) Şükrü Kaya'nın Çanakkale Mehmetçik Anıtı'na giderek orada çok önemli bir söylev vereceği, 17 Ağustos 1931 günlü Cumhuriyet'in birinci sayfasında kırmızı harflerle en önemli haber olarak duyurulmuştur.







Nitekim Şükrü Kaya, haberde duyurulduğu gibi, 25 Ağustos 1931 günü Çanakkale'ye gitmiş; Kemalyeri'nde bir söylev vermiş; bu söylevin tam metni devletin resmi Anadolu Ajansı'nca -Büyük Taarruz'un yıldönümüne denk getirilerek- 26 Ağustos 1931 günlü gazeteler aracılığıyla dünyaya duyurulmuştur.


Söylevi tam metin olarak yayımlayan Hakimiyet-i Milliye gazetesinin haberi şöyledir:



Dahiliye Vekilinin Kemal Yerinde Vatanperverane Bir Hitabesi Mustafa Kemal'in Çanakkale'yi Kurtardığı Noktada. 


Gelibolu, 25 (A.A.) - Dahiliye Vekili Şükrü Kaya B. bugün refakatlerinde Kolordu Kumandanı Ali Hikmet ve U. Jandarma Kumandanı Kazım Paşalar olduğu halde Peykişevket torpidosu ile İmroz adasından Maydos'a gelmişler ve Karaya çıkarak Kemalyeri'ne gitmişlerdir. Vekil B. Mehmetçik Abidesine Reisicümhur Hazretleriyle Başvekil ve Meclis Reisi Paşalar Hazaratı namına birer çelenk koydukları gibi kendi namlarına ve Cümhuriyet polis ve jandarması  namına da birer çelenk vazetmişlerdir. Ağustosun 27 sinde Çanakkale'ye gelecek heyetin de Kemalyeri'ne çıkarak ziyarette bulunacakları müstahberdir.


Vekil B. refakatindeki zevat ile birlikte otomobille Gelibolu'ya gelmişlerdir. Geceyi burada geçirecekler ve yarın Peykişev ket'le Yalova'ya gideceklerdir.


Maydos 26 (A.A.) - Dahiliye Vekili Şükrü Kaya bey bugün Kolordu Kumandanı Ali Hikmet ve Umum Jandarma Kumandanı Kazım Paşalarla birlikte Kemalyeri'ni ziyaret etmiştir. Dahiliye Vekili bey burada aşağıdaki nutku irat etmiştir:


"ArkadaşIar, Üzerinde bulunduğumuz nokta kürei arzın meçhul her hangi bir noktası idi. Halbuki biz bugün buraya tanınmış meşhur bir mevki olduğunu düşünerek geldik. Bu nokta ne münasebetle tanınmış ve ne diye coğrafi ve askeri haritalarda muayyen isim almıştır: Kemalyeri! Bilhassa asker arkadaşların karşısında bunu izah teşebbüsünde bulunmak istemem. Her türlü İzahlar bittabi onlara aittir. Fakat ben de bu yere ismi verilmiş büyük adamın yakın arkadaşı olmak iytibariyle ondan işittiğim bir hatırayı esas tutarak üzerinde bulunduğumuz yerin, Kemalyeri'nin ne olduğuna dair bir kaç kelime söylemek istiyorum.


Efendiler; üzerinde bulunduğumuz bu noktadan deniz kenarına kadar olan mesafeyi, hep beraber görüyoruz. Bu dar sahada tarihte malum olan büyük kuvvet karaya çıktı. En aşağı iki, üç kilometre cephede yayıldı.(4) Bu vaziyette henüz üzerinde bulunduğumuz noktada büyük Türk evladı Kemal o geniş düşman cephesinin sol cenahında ufak bir kuvvetle göründü. Orada cephanesi kalmamış neferlere süngülerini kullandırarak işe başladı. Bu teşebbüs muvaffakiyetle ilk eserlerini gösterdi. 


Türk'ün büyük ve sevgili evladı Mustafa Kemal o gece çok uğraştıktan ve her hangi bir fatihin kolaylıkla karşı duramıyacağı felaket işaret eden vaziyetleri yendikten sonra karanlık bir gecenin sabahında kendisini bu noktada gördü, ve bu noktanın yüksek Türk taliini kurtaracak mevki olduğuna karar vererek burada kaldı. Bu nokta Mustafa Kemal'in çok faik düşman kuvvetlerini mağlup ederek geriye püskürttüğü ve nihayet onları bütün takviyelerine rağmen yerinde durdurduğu bir Kumandan yeridir.


Bir Türk Kumandanının Türk taliini yükseltmek için münasip gördüğü kumanda yeridir. Ben asker değilim, fakat bilirim ki bu yerden, bu Kemalyeri'nden garbın bütün ufuklarına karşı, garbın bütün denizlerinde en büyük zannolunan kuvvet ateşlerine karşı bu noktadan sadır olan Türk iradesi "bugünkü Türkiye'yi kurtarmış olan faaliyetlerin ilk yeri" olmuştur. Bu iytibarla burada bulunmaktan ve gördüğümüz bu yüksek hatırayı burada yad etmekten çok memnun ve bahtiyarım.


Bizim bu yerde kıymetli hatıraları yad ederek mütehassis olmamız ve bu yere ismini veren büyük Türk'ün bu memlekete ve Türklere yaptığı büyük eserleri hatırlıyarak minnettar olmamız gayet tabiidir. Şeref ve iftiharla görüyoruz ki, bu yerin karşısında en büyük kuvvet ve kudret göstermiş olan büyük devletler de bu Kemalyeri'ne ve bu yere ismi verilmiş olan büyük Türk'e hürmetle takdirle bakmaktadırlar. Ben bu noktada yalnız bütün hassasiyetimin ifadesi olarak tek bir cümle söylemekle iktifa edeceğim:


"Vatanın müdafaası için burada aziz kanlarını döken Türk çocuklarına ebedi minnetler." Bu büyük kahramanlar için henüz bir abide dikilmediğini görüyorum. Bundan fazla müteessir olmak istemem. Biliyoruz ki, bu aziz kahramanların kurdukları ve korudukları yıkılmaz Türk vatanı onların hatıralarını daima taziz ettirecek ifade ve manzarası cihanşümul, en yüksek bir abidedir.


Karşıda da bizimle harp etmiş insanların mezarlarını ve abidelerini görüyoruz. Orada yatanları da takdir ederiz. "Medeniyet tarihi yarın karşı karşıya yatanlardan hangisinin fedakarlığını daha haklı ve daha insani bulacak ve daha ziyade takdir edecektir. Tecavüz etmiş onların abidelerini mi, yoksa vatanını müdafaa eden kahramanların hâlâ el uzatılmamış mukaddes taş ve toprak halinde bırakılmış olan bu izleri, bu kahraman izlerini mi?


Kat'i hükmü medeni beşeriyetin insani takdirine emniyetle bırakabiliriz. Yalnız şunu tesbit etmek isterim ki biz Türkler mazinin her türlü manasız, mantıksız, girift eziyetlerini unutarak yeni bir hayat yarattığımıza kaniiz. Bu hayat, Türk'ün ilk ve medeni hayatının alemşümul manasının ihtiva eden bu kanaatimiz, fiiliyatımızla da sabit olmuştur. Karşımızda mezarlar bırakan milletler, bizim bu samimi ve çok yeni mahiyette noktai nazarlarımızı iyi telakki ederlerse bu karşılıklı mezarlar aramızda kin, husumet ve ölmez hisleri (5) yerine muhabbet, dostluk temin eder. Ben, mensup olduğum Türk içtimai heyetinin kurduğu Cumhuriyet hükumetinin mesul bir adamı olarak arzederim ki, Türk milleti bu karşılıklı abidelere hürmetle bakar ve iki tarafın ölülerini rahmetle yadederken dimağında ve vicdanında yaşıyan samimi temenni: "Bu ölü abidelerin bir daha rekzolunmaması" (dikilmemesi-C.Ö.) bilakis bunları kuranlar arasında insanlık münasebetlerinin, insanlık bağlarının yükselmesidir.









Görüldüğü üzere, Şükrü Kaya'nın 1931'de Çanakkale'de Mehmetçik Anıtı başında okuduğu ve 1953'te yayımlanan söyleşisinde metnini bizzat Atatürk'ün yazdığını açıkladığı söylevde, yıllar sonra Atatürk imzasıyla anıtlara kazınan ve işgalci Johnny (Anzaklar, vs.) ile yurdunu savunan Mehmetçiği bir tutan sözler yoktur.


Tersine, söylevde 1915'te Gelibolu'ya çıkan Anzaklar, vs. "düşman cephesi", "düşman kuvvetleri", "tecavüz etmiş olanlar" sözleriyle nitelenmiş; Mehmetçik "vatanını müdafaa eden kahramanlar" olarak tanımlanmış; ve dünyaya; "Medeniyet tarihi yarın karşı karşıya yatanlardan hangisinin fedakarlığını daha haklı ve daha insani bulacak ve daha ziyade takdir edecektir. 


Tecavüz etmiş onların (Johnny'lerin -C.Ö.) abidelerini mi, yoksa vatanını müdafaa eden kahramanların (Mehmetçiklerin -C.Ö.) hâlâ el uzatılmamış mukaddes taş ve toprak halinde bırakılmış olan bu kahraman izlerini mi?" sorusu yöneltilerek; saldırgan, işgalci Coniler ile yurdunu savunan Mehmetçiklerin bir tutulmadığını vurgulanmış; "bu ölü abidelerin bir daha rekzolunmaması" sözleriyle de "ölü" olarak tanımlanan ANZAKLAR vs. İÇİN, BİR DAHA ÇANAKKALE'YE ANIT DİKİLMEMESİ İSTENMİŞTİR.




Gerçek budur....

Cengiz Özakıncı









[NOT: Bu yazıda, duygularımı olabildiğince dışarıda bırakarak, yalnızca belge ve bilgi verip yorumu okuyucuya bırakmaya çalıştım. Ancak, duyarlı okuyucu, Atatürk'ün Anzaklarla ilgili Şükrü Kaya tarafından okunan söyleviyle, Atatürk'e ait denilerek anıtlara kazınan fakat Atatürk'e ait olmayan sözleri irdelediğinde; Atatürk'ü, işgalci coni ile yurdunu savunan mehmetçiği bir tutarmış gibi gösteren tahrifatları bulguladığım an, yüreğimde nasıl bir fırtına koptuğunu duyumsayabilir.]




Atatürk'ün Anzaklarla ilgili gerçek sözleri Çanakkale Deniz Zaferi'nin 100.yıldönümünde ilk kez tam metin olarak Bütün Dünya'da

Mart Sayısı 1.bölüm:
Nisan Sayısı 2.bölüm: 

Kaynakça:
1-Uluğ İğdemir, "Atatürk ve Anzaklar", Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1978, s.8.,14. 
2-Uluğ İğdemir, a.g.e., s. 10. 
3-Anıt fotoğrafında görülen yazıt şöyledir: "Those heroes that shed their blood and lost their lives… You are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side here in this country of ours… You, the mothers, who sent their sons from faraway countries wipe away your tears; your sons are now lying in our bosom and are in peace, after having lost their lives on this land they have become our sons as well." Ataturk, 1934 
4-Gazete dizgisinde görülen "yarıldı" sözcüğünün doğrusu "yayıldı" olacaktır. Karş. Cumhuriyet g. 26.08.1931. Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan metinde, 
5-"ölmez mübareze hisleri" (Mübareze: Çekişme)












THE WORDS
“THERE IS NO DIFFERENCE BETWEEN THE MEHMETS AND THE JOHNNIES”
ENGRAVED ON THE 1915 GALLIPOLI MONUMENTS
DO NOT BELONG TO ATATÜRK.


English inscriptions with the signature “Atatürk 1934” on the monuments erected by the states in Australia, New Zealand, and Turkey is: (vi *) "Those heroes that shed their blood and lost their lives… You are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side here in this country of ours… You, the mothers, who sent their sons from far away countries wipe away your tears; your sons are now lying in our bosom and are in peace. After having lost their lives on this land they have become our sons as well. Ataturk, 1934."

However, in 1934 Atatürk did not give such a speech. The only statement that Atatürk sent to the Australians is this statement that we report at the beginning of this article, and that was published by The Star in Australia dated 25/04/1934: "The April 25, 1915 Gallipoli Landing and all the combat that took place on this Peninsula, has shown the world how sad the losses incurred by this struggle have been for their nations, alongside the heroism of those who shed their blood."

There is no other statement of Atatürk sent to the Australians in 1934, and this statement was not dedicated to the ANZAC (Australia and New Zealand Army Corps) soldiers that were landed on Gallipoli on April 25, 1915, but rather included our soldiers who during the Gallipoli Battles clashed with "ANZAC"s in Gallipoli. The words that appear with the signature “Atatürk 1934” in the English inscriptions on the monuments erected in Canberra (Australia), Wellington (New Zealand), and Arıburnu (Turkey), that adress only “The Johnnies" (ANZAC soldiers) and their mothers, and that include the expression “There is no difference between the Johnnies and the Mehmets”, which we have proven to belong to the Australian Alan J. Campbell, do not belong to Atatürk.

While there are so many of Atatürk’s writings, speeches, and statements published during his lifetime that contain his sayings related to his views on world peace, is there any need to explain Atatürk’s pacifism and humanity by putting his signature under others’ poetic words, instead of just using his own words? 


vi *) The English equivalent of the Turkish columns, which do not correspond exactly with the English inscription text, read: "Heroes that shed their blood on the soil of this country! Here you are in the soil of a friendly country. Rest in peace and quietude. You are side by side, bosom to bosom with the Mehmets. Mothers who sent their sons to war from faraway countries! Stop your tears. Your sons are in our bosom, they are in peace and they will rest in peace. After having lost their lives on this soil they have become our sons. Atatürk, 1934."

PART I. (Eng.)
PART II. (Eng.)






The Star newspaper, in its 25.04.1934 issue published the English translation of Atatürk’s French wire together with the French wire text, under the heading: “Turkey, Old Foe, Remembers. While Atatürk’s wire reads "how sad the losses incurred by this struggle have been for their nations", in the subheading of the news item, the newspaper changed this expression to “heartrending for our nations”. It also referred to Atatürk using the phrase "Kemal Pasha, Dictator of Turkey", and what is more, foisted into the English translation the phrase “will never be forgotten”, which is a phrase non-existent in the original wire text.

Cengiz Özakıncı, 
Bütün Dünya, March and April 2015




Yabancı Akademisyenler Atatürk Anıtlarına Kazınan "Johnnyler ve Mehmetçikler"i Tartışıyor...PDF

Yabancı Akademisyenler Atatürk Anıtlarına Kazınan "Johnnyler ve Mehmetçikler"i Tartışıyor.
Dergimizin Mart-Nisan 2015 sayılarında 1915 Çanakkale Savaşı Anıtlarına Kazınan "Conilerle Mehmetçikler Arasında Fark Yoktur" Sözleri Atatürk'e Ait Değil başlığıyla yayımlanan iki makalemiz; Avustralya'nın önde gelen tarihçisi Prof. Dr. Peter Stanley'in Başkanı olduğu Dürüst Tarih Derneği' nin (Honest History Association) ilgisini çekti.

Prof. Dr. A. Pym "bir tartışma açmak istiyorum" (I want to broach a discussion) sözleriyle başlattığı Johnnies and Mehmets başlıklı bu makalesini, salt Özakıncı'nın Argümanı'nı irdeleyip çürütmeye özgülemiş olduğundan, onun tartışma açma çağrısına katılıp, makalesini yanıtlamak, herkesten önce bana düşüyor; ancak makalesinde öyle çok maddi yanlış var ki, bunları tek tek gösterip düzeltmeye dergimizin sayfa sayısı yetmeyeceği için; kapsamlı yanıtımızı -Türkçe ve İngilizce olarak- internet sitemizde yayınlayacağız.

Cengiz Özakıncı



* the Guardian’da yayınlanan Paul Daley imzalı makalenin tam metni için link:

* the Guardian’da yayınlanan Paul Daley imzalı makalenin Türkçe tam metin çevirisi için link:

* Avusturalya’nın önde gelen tarihçi ve yazarlarının üye oldukları bir araştırma grubu olan Honest History’de, Özakıncı’nın araştırmasına ayrılan sayfa için link:






_____________________








Ayrıca "Önce Özür, Sonra Ayin" ile :
“Bu heykel, parçalanmış bir top arabasına yaslanan ve bir ayağı Türk bayrağının üstündeki örnek bir Avustralyalı askeri temsil etmektedir.” (Anzak askerinin ayağının altındaki kurukafa biçimiyle ne temsil edildiği belirtilmemiştir!) Mete Akyol , Bütün Dünya, Nisan 2015 - PDF








EK:


 "Kurmaca "Mustafa Kemal-Birdwood" görüşmesi, 1983'te Türk Tarih Kurumu'nca yayımlanan U. Kocatürk'ün 

"Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi" kitabında "gerçek olgu" gibi gösterildikten sonra; 
süreç içinde başka kitaplara aktarılarak yayılacaktı."
Cengiz Özakıncı








____________









Conkbayırı'nın Büyük Kahramanı


Tarihimizin en büyük ve en şanlı zaferlerinden biri olan Çanakkale Savaşında Seddülbahir ve Conkbayırı'nın büyük kahramanlarından biri de Denizli'nin Çivril kazasının Madenler Köyü'nden Kadir oğlu Mehmet Çavuş idi.


Bu kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar ve karşı tarafa fırlatırdı. türk siperlerine düşen pek çok bombayı gerisin geriye düşman mevzilerine geri atmış, arkadaşlarının hayatını kurtardığı gibi, sayısı belirsiz düşman askerini de saf dışı etmişti.


İngilizler bunu anlamış olacaklar ki, bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş'un iadesini önlemeye çalışmışlardı.


İşte böyle bir bomba, Mehmet Çavuş'un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Yaralı olarak hastaneye kaldırılan Mehmet Çavuş gözlerini açtığında sağ kolu yoktu.


Ne var ki o, Bombacı Mehmet Çavuş olarak cephede nam salmıştı. Bu yiğit asker, tabur kumandanına hastaneden yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu:


"Sağ kolumu kaybettim, zararı yok. Sol kolum var. Onunla da pekala iş görebilirim. Beni üzen ve yeniden birliğime katılarak, düşmanla çarpışmama engel olan şey, yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastaneden çıkıp, harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz. Affediniz komutanım."