Translate

laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2023 Cuma

Söz Meclisten Dışarı - Ahmet Taner Kışlalı

 


Söz Meclisten Dışarı

Ahmet Taner Kışlalı, 1994


İşte size bir pazar bulmacası.

Aşağıdaki seçim vaatleri hangi partiye ait?


"Tekeller kamulaştırılacak... Toptancı ticaretin karı paylaştırılacak.. Büyük mağazalar küçük esnafa kiralanacak... Toprak reformu yapılacak... Üretime katkı yapmadan kazanç sağlayan 'mali kapitalizm'e karşı önlem alınacak..."


Elbette ki bunlar bir sosyalist parti'nin seçim bildirgesinden. Ama 'nasyonal sosyalist' bir partinin seçim bildirgesinden...

Adolf Hitler'in, Alman Nasyonal Sosyalist Partisi'nin...

Sol gösterip sağ vurmanın, seçmeni aldatmanın tarihteki en görkemli örneği... Partinin, bu aldatmayı içlerine sindiremeyen gençlik, örgütü eleman ve önderlerini nasıl bir gecede "temizlediği" de , Nazizmin tarihindeki bir başka "ilginç" sayfa..


Mussolini de -bacağından asılarak noktaladığı yoluna- sol yumruğunu göstererek başlayanlardandı.

Önce düzene "tepki" uyan kitleleri peşine taktı. Oyların üçte birini topladı.

Tıpkı bizim bir "rahmetli" devlet büyüğümüz gibi, "güzel" bir seçim sistemi sayesinde, üçte bir oyla meclisteki sandalyelerin üçte ikisini ele geçirdi.

Ve sonunda, o üçte ikilik çoğunluğa dayanarak, anayasayı değiştir. Diğer partileri kapattı. Tarihin karanlık bir dönemine damgasını vuracak olan "faşizm"i kurdu...

Her şey yasalara uygundu. Seçimler de, anayasa değişikliği de, yeni çıkardığı yasalar da...

Her şey kitabına uygundu, yasaldı, ama "meşru" değildi!..


Nazizmi ve faşizmi yaşayan Avrupa'nın gözleri açıldı.

İkinci Dünya Savaşı'nı izleyen dönemde anayasaların çerçevesi değişti. Hak ve özgürlükleri güvence altına almaya özen gösterildi. Anayasayı değiştirmek zorlaştırıldı. Yasaların anayasaya uygunluğu "katı" kurallara bağlandı.

Daha da önemlisi...

Demokrasinin olanaklarından yararlanarak demokrasiyi yok etmenin yolları tıkandı. Özgürlükleri yok etmek özgürlüğünün olamayacağı kabul edildi!..

Batı, ateşin maşa ile tutulması gerektiğini, elini yakarak öğrendi. "Akıllı" uluslar da, onların başına gelenlerden ders alarak öğrendiler...


(Tıpkı Kemalizmin -Batı'daki gibi kuşaklar boyu kan döküp telef olmasına gerek kalmadan- Türk işçisine tüm sosyal ve siyasal hakları tanıması gibi!...)


Humeyni, İslam Cumhuriyeti'ni kurmadan önce, Paris'ten İran halkına mesajlar yolluyordu. Hemen tüm toplum kesimlerine mavi boncuklar dağıtıyordu.


"Adil ve huzurlu" bir toplum vaat ediyordu.

Şöyle diyordu:

"İslam Cumhuriyeti kurulunca, herkes yasa güvencesi altında olacaktır. Kimsenin güvenliği tehdit altında olmayacaktır. Kimsenin evine girilmeyecektir. Kimse, şüphe üzerine yakalanmayacak, tutuklanmayacaktır."


Ve zaman geçti, İslam Cumhuriyeti kuruldu.

Kendilerinden kuşkulanan kişiler tutuklanmadılar, çoğunlukla anında kurşuna dizildiler. Yanıbaşındaki eşi, kuşkulanıldığı için zorla alınıp götürülen bir yabancı işadamı, elçiliğin birkaç gün süren uğraşlarından sonra şu "resmi" yanıtı aldı: "Eşiniz fahişe sanıldığı için kurşuna dizilmiş. Bu yanlışlıktan dolayı özür diliyoruz."


Hitler komünistleri temizlerken, sosyal demokratlar belki de için için memnundular. Sosyal demokratlar feryat ederken, liberaller kulaklarını tıkamışlardı.. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" der gibi...


Sıra liberallere geldiğinde ise sesini yükseltebilecek kimse kalmamıştı zaten...

Tarihte felaket hiçbir topluma birden bire gelmez...

Adım adım, haber vere vere gelir.

Tarih yanlışlıkları affetmez! Özür dilemez!

Ve ancak "ders alınmadığı" zaman yinelenir.


Ağaçlarla uğraşmaktan ormanı göremeyenler ise, bu aymazlıklarının bedelini ağır öderler.

Ve ne yazık ki, sadece kendileri ödemekle kalmaz, tüm topluma da ödetirler!..


Ahmet Taner Kışlalı

Cumhuriyet, 27 Mart 1994

Bu yazı yerel seçimlerin yapıldığı gün yayınlanmıştır.

Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, 1997




12 Nisan 2020 Pazar

Laiklik ve Tuğrul Bey



Dede Mirasımız Laiklik - Mete Akyol


Seksen yıldır ayrıntılarını hiçbir kitapta okumadığım, hiçbir kişiden duymadığım tarihsel bir gerçeği, seksen yaşımın ortasında geçen ay, Başkent Üniversitesi’nde dinlediğim bir derste öğrendim. Zil sesiyle başlatılan ve zil sesiyle bitirilen bir ders süresinin bu iki sınırlı zamanı ve dört yanını dört duvarın kuşattığı bir derslik mekanı içine sığdırılmış bir ders değildi, bu. Aramızdan ayrıldığı 76 yıl önceki 10 Kasım gününün bu yıldönümünde, Atatürk’ü bir kez daha anmak için bir araya geldiğimiz Başkent Üniversitesi’nin Konferans Salonu’nda, süre sınırlarının yok sayıldığı bir anma toplantısında, sizin de yakından tanıdığınız yazarımız Cengiz Özakıncı’nın adı konferans, özü ders olan bir anlatısından öğrendim bu tarihsel gerçeği. O gün orada ondan öğrendiklerimi, bugün burada sizle paylaşıyorum:

"Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda Atatürk’ün temel taşı yaptığı Laiklik, çoğumuzun yanlış bildiği gibi, bir ‘Fransız Devrimi ürünü’ değildir; tam tersi, tarihteki uygulanmasını görüp, önce Fransız Devrimi’nin, sonra Atatürk Devrimi’nin örnek olarak aldıkları ve yüzyıllar sonra bile başarıyla uyguladıkları, Türklere özgü bir ‘çağdaş yönetim’ biçimidir."


Tuğrul Bey
11.yy Panelden detay


Laikliğin ilk adımı olan din ve devlet işlerinin ayırımı, 1050’li yılların sonlarında, tarihteki Türk Devletleri’nden Selçuklu Devleti’nin başı Tuğrul Bey’in bulduğu ve uyguladığı çağdaş ve akılcı bir yönetim biçimdir. Bu yönetim biçimi, 250 yıllık yaşamı süresince Selçuklu Devleti’nin yönetiminde başarıyla uygulanmıştır. 

Cengiz Özakıncı bu bilgileri yalnızca iletmekle yetinmedi, belgelerle tümünün kaynaklarını da açıkladı. Örneğin, Tuğrul Bey'in 3 Şubat 1057 günü, Hilafet ile Saltanatı ayırarak, Saltanatı (dünyevi yönetimi) kendisi üstlenip, Halife'yi maaşını devletten alan bir cami imamı düzeyine indirdiğini ayrıntısıyla anlatırken, bu bilginin yer aldığı ve Fransız Devrimi’nden 41 yıl önce, 1748 yılında basılmış olan "Hunların, Türklerin tarihsel kökenleri..." (Mémoire historique sur l'origine des Huns et des Turcs...) adlı akademik kitabın yazarı Fransız Doğubilimci Joseph De Guignes’nun, Fransız Devrimi'nin düşünsel temellerini atan aydınlardan biri olduğu bilgisini de verdi. 




Kitabının, akademik özelliği nedeniyle yalnızca aydın çevreleri etkilediğini, yayımlandığında dönemin en çok okunan ve Fransızları en çok etkileyen yazarı Voltaire’ in 54 yaşında olduğunu ve Guignes'in akademik kitabından Tuğrul Bey'in "Laik Devrimi"ni anlatan bölümü alıntılayıp kendi yazılarına aktararak topluma yaydığını ve bu fikirleri doğrudan halkın bilincine işlediğini de anlattı. 




Özakıncı’nın bize aktardığı önemli bir bilgiyi daha aktaralım: Fransız Devrimi’nin bu öncü kuramcısı Guignes'nu 1700’lü yıllarda etkileyen Tuğrul Bey’in "yönetim biçimi", yüzelli yıl kadar sonra, 1800’lü yılların sonlarında da Askeri Lise öğrencisi genç Mustafa Kemal’i de etkilemiş. Şıpka Kahramanı Süleyman Hüsnü Paşa, Guignes’nun bu kitabının Türklerle ilgili bölümünü 1876 yılında Osmanlıca’ya çevirmiş ve… "Tarih-i Alem" (Dünya Tarihi) adıyla yayımlanan bu kitap, yayımlandığı 1876’dan itibaren, Askeri Lise’de ders kitabı olarak okutulmaya başlanmış. Cengiz Özakıncı, bu bilgileri de verdikten sonra ekledi:

"Şimdi göğsümüzü kabartarak söyleyebiliriz" dedi. "Mustafa Kemal, laikliğin ilk adımı olan din ve devlet ayırımını Voltaire’den öğrenmiş, Fransız’lardan almış değildir, tam tersi, laikliğe ilk adımı Voltaire de, Mustafa Kemal de aynı kaynaktan, büyük Fransız doğubilimci Guignes’dan öğrenmişlerdir ve her ikisinden farklı olarak da Mustafa Kemal laikliğe ilk adımı ayrıca, Selçuklu Devleti Hükümdarı Tuğrul Bey’in bu çağdaş uygulamasını örnek olarak alıp, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yapısında temel taşı olarak kullanmıştır."

Ve acı bir tebessümle, aslında hiç de şaka olmayan bir de şaka yaptı: "Fransız Büyükelçiliği’ nin internetteki resmi sitesinde baş tacı gibi korunan ‘Laiklik, bir Fransız icadıdır’ tümcesi de, umarım bu bilgi ve belgelerden sonra değiştirilir…"

"Öğrenmenin yaşı yoktur" derler. Ben, yaşamım boyunca bilmediğim bir gerçeği geçen ay, yaşamımın 80’nci yılında öğrendim ve… şimdi hem, dünyanın en çağdaş ve insan onuruna en uygun bir devlet yönetimini "icat eden" dedelerimin insanlığa bu armağanlarıyla gurur duyuyorum… 80 yaşımda da olsa, hem de bu tarihsel gerçeğimizi öğrendiğimi gururla söyleyebilmekten de gurur duyuyorum. Dünyamızı çağdaş bir yönetim biçimine kavuşturan dedelerimizin tüm torunlarının da, bu gururumuza sahip çıkmalarını ve ortak mirasımız bu gururdan hakları olan paylarını almalarını görmek de, ayrı bir gurur nedenim olacaktır.






Cengiz Özakıncı - Atatürk Devrimlerinin Kökenleri
Başkent Üniversitesi 




"Devletin müessisi Tuğrul Bey, 1055’te buraya gelerek meşruiyetini Abbasi halifesi Kaim-Biemrillah’a tasdik ettirmiş, halife de Şii Büveyhi nüfuzundan kurtularak eski itibarına kavuşmuştur. Halife Kaim-Biemrillah, Tuğrul Bey daha Bağdat’a gelmeden önce dönemin uleması ve baş kadısı olan Ebul Hasan el-Maverdi’yi 1044’te kendisine göndermişti. Bu tarihten itibaren Tuğrul Bey ile halife arasında başlayan karşılıklı güven ortamı, elçinin dönüşünde halifeye verdiği müspet rapor, ilişkileri iyice pekiştirmiştir. Sultan, kendisini siyasi işlerin sorumlusu, halifeyi de dinî işlerin sorumlusu olarak görmüştür. Kaim-Biemrillâh, Tuğrul Bey’e hükümdarlık alametlerini vererek saltanatını meşru kabul etmiştir."


Siyasi Güç ve Dini Meşruiyet Açısından Büyük Selçuklu-Abbasi Halifeliği İlişkileri
Doç. Dr. Yılmaz Karadeniz






Cengiz Özakıncı did not only convey this information, but also explained the sources, all of them with documents... 

On the 3rd of February 1057, Tuğrul Bey (Tughrul) took over the Sultanate (worldly rule) and reduced the Caliph to the level of a mosque, that took his salary from the state. 

41 years before the French Revolution, a French Orientalist Joseph De Guignes, which was one of the intellectuals and the author of the academic book "The historical origins of Huns, Turks ..." (Mémoire historique sur l'origine des Huns et des Turcs ...), published in 1748, laid the intellectual foundations of the French Revolution. 

His book was influenced only by intellectual circles due to his academic characteristics. Voltaire (when he was 54 years old), who was the most read and most influential writer of the era when the book of Guignes was published, Voltaire published it in his own articles by citing the section describing the "Secular Revolution" of Guignes' academic book and these ideas were directly imposed on the public.

So, secularism is not a French invention (1789), it is a Turkish invention, by Tuğrul Bey, of the Seljuk Turkish Empire, in 1057.... Just like the invention of the Gendarmerie, which was established in 1791. Even the etymology of the word Gendarmerie is Turkish :


Gendarmerie < Candar Emiri > Emir-i Candar

Orhun monuments (6th c AD) : Yargan / Yarkan; police forces
Seljuk and Memluk Turks : Candar; meaning of Can (don't read with -k- or -s-) is Life, and Candar was the title of highest civil servant. The head of these servants was called as "Emir-i Candar", which can be translated as  "Commander of Candar". He was also Sultan's gun carrier and protecter.
And French "Mare'chausse" waschanged  after 1791 into "Gendarmerie";
"gens d'armes" < Gens/Gen = Can ; (d')armes/merie = Emiri

So, Gendarmerie is also Turkish invention!...
From Turks-12th century, to the French-18th century...


SB



26 Temmuz 2018 Perşembe

Siyasal İslamcı İngiltere "Türk Laikliği"ne Karşı




Siyasal İslamcı İngiltere "Türk Laikliği"ne Karşı
Cengiz Özakıncı


Türk basınında Lozan Barış Antlaşması'na karşı propaganda 1945'te çok partili düzene geçilmesiyle başladı. İlk kez Cevat Rıfat Atilhan, Ağustos 1949'da yayımlanan "İslamı Saran Tehlike ve Siyonizm" adlı kitabında, İngiltere Başdelegesi Lord Curzon'un İstanbul Başhahamı Hayim Naum aracılığıyla, Lozan'daki Türk delegelerine; Türkiye'nin bağımsızlığı ancak Türklerin Müslümanlıktan vazgeçmesi koşuluyla tanınacaktır, diye haber gönderdiğini, Türk delegelerinin, Lozan'da bağımsızlığı, Lord Curzon'un önerisi doğrultusunda Müslümanlıktan vazgeçmek karşılığında elde ettiklerini ileri sürmüştür. (1)


Bu yalan, Necip Fazıl Kısakürek'in "Büyük Doğu" dergisinin 21 ve 28 Ekim 1949 ve 6 Ekim 1950 günlü sayılarında genişletilerek yayılmış; buradan 11 Kasım 1950'de Said Nursi'nin "Emirdağ Lahikası" kitabına aktarılmış; 22 Mayıs 1952'de gazeteye dönüşen "Büyük Doğu"da "Hayasız Mütlif" başlıklı yazıda yinelenmiş; Rauf Orbay'ın 1964'te ölümünden sonra, 1965'te Feridun Kandemir tarafından uydurulan hatıratına (2) sokulmuş; Ekim 1965'te Kadir Mısıroğlu'nun "Lozan Zafer mi Hezimet mi?" kitabının ilk cildinde yer almıştır. Müslümanları Lozan Barış Antlaşması'na düşman etmeyi amaçlayan bu yalan, günümüze dek 68 yıl boyunca pek çok gazete, dergi, kitap, radyo, televizyon vs. yayınları aracılığıyla milyonlarca yurttaşımıza gerçek diye benimsetilmiştir.


Oysa Lozan Konferansında İngiltere Türkiye'nin dinden vazgeçmesini önermediği gibi, tersine Aşağıda özetle aktardığımız Lozan Barış Konferansı tutanakları, İngiltere'nin laik hukuka geçmeye hazırlanan Türkiye'ye, Osmanlı din düzenini sürdürmeyi önerdiğini göstermektedir: 


Lozan'da İngiltere Başdelegesi Lord Curzon, Fatih Sultan Mehmet'in 1453'te İstanbul'u aldığında İslam hukukunun gereği olarak gayrimüslimlere tanıdığı adli ayrıcalıkların, kapitülasyonların, Osmanlı tarihi boyunca olduğu gibi, yeni Türkiye tarafından da aynen tanınmasını istemiş; (3) Türkiye'deki gayrimüslimlerin İslam hukuku gereği "vergi (bedel) karşılığı askerlik hizmetinden bağışık tutulmalarını" (4) "vergi ödemeye razı olmak koşuluyla, Küçük Asya'da Hıristiyan azınlıkların tüm olarak askerlik hizmetinin dışında bırakılmaları"nı istemiştir. (5)


Lord Curzon'un Osmanlı'daki İslam hukukunun yeni Türkiye'de aynen uygulanmasını isteyen sözleri, Lozan Barış Konferansı tutanaklarında şöyle yer almaktadır:


"Lord Curzon, İslam hukukunda da, Osmanlı İmparatorluğundaki Müslüman-olmayan toplulukların yararına, din ve öğretime ilişkin bir takım çok özel ayrıcalıkların bulunduğunu, Türk temsilci heyetine hatırlatmak istemektedir. Bu ayrıcalıkların kaldırılmaması ya da onların yerine daha önce yapılmış azınlık andlaşmaları hükümlerinde kabul edilmiş genel hakların konulmaması çok istenir bir şeydir. Lord Curzon, düşüncesini bir örnekle açıklamak için, Sultan Abdül Mecid'in 1839'da ilan ettiği ve Türkiye'de din topluluklarına daha önceleri tanınmış olan ayrıcalıkları yeniden doğrulayan ünlü Gülhane Hattı Hümayunu'nu belirtti. 1856 Pariş Andlaşmasından sonra, Berlin Andlaşmasının 67nci Maddesiyle yeniden belirtilen bu ayrıcalıkları garanti altına alan yeni bir Hattı Hümayun ilan edilmiştir. Son olarak, azınlıkların yararlandıkları ayrıcalıkları garanti altına alan 1876 Anayasası vardır. (...) Lord Curzon, azınlıklara verilecek garantiler bütünü içine alınmak amacıyla, İslam hukukunun bu hükümlerine alt komisyonun dikkatini özel olarak çekmek istemektedir." (6)


Lozan tutanaklarında Yunan Temsilci Heyeti de "Rumlara verilmiş hakların tanınması, fethedenle fethedilmiş ulus arasındaki din ayrılığından doğmaktaydı. Türk devletinde, aile hukuku yalnız şeriatla -din hukukuyla- yönetildiğinden, İslam hukukunu Hıristiyanlara uygulamak mümkün değildir." (7) diyor ve yeni Türkiye'nin de tıpkı Osmanlı devleti gibi İslam şeriatıyla yönetilmesi nedeniyle, gayri müslimlere İslam şeriatının gereği olarak verilmiş olan ayrıcalıkların sürdürülmesini istiyordu. 


Türk Temsilci Heyetinden Münir Bey "Türkiye hükümeti yakında çağdaş yasalar hazırlamak niyetindedir. (...) Türkiye hükümeti, bu eski kurallar yerine, ayırım yapmaksızın, hem Müslümanlara hem de Müslüman olmayanlara uygulanacak kurallar koymağı düşünmektedir." (8) diyerek, gayrimüslimlere devlet içinde devlet demek olan hukuk vs. ayrıcalıkların verilmeyeceğini duyurmuştu.


Fransız Temsilci Heyetinden uzman hukukçu Henri Fromageot; "Evlenme yaşı konusunda Hıristiyan gelenekleri 16 yaşında olmayı öngörürken, Türk kanununda 10 yaşında olma öngörülmektedir. Örneğin böyle bir sorunun (Müslümana ve Hıristiyan'a tek kanun konulduğunda) nasıl aydınlatılabileceğini anlayamıyorum" (9) diyordu.


İngiliz Temsilci Heyetinden Sir Andrew Ryan; "Türk Temsilci Heyeti'nin (...) tümüyle laik çağdaş ilkelere dayanan yeni yasalar, din ayırımı yapmaksızın herkese uygulanacaktır" açıklamasına şiddetle karşı çıkarak; "Ayırım yapılmaksızın hem Müslümanlara hem de Hıristiyanlara uygulanabilecek herhangi bir ilke bilmediğini; Türk Temsilci Heyetinin, başka hiç bir Devlette bulunmayan bir durum yaratmağa çalıştığını; sömürgelerinde Müslüman uyrukları olan İngiliz İmparatorluğu, Fransa ve İtalya gibi Avrupa Devletlerinin bu uyruklarını, kendi dinlerine özgü kanunların uygulanmasından yoksun bırakma yoluna hiç bir zaman gitmediklerini" (10) söylemiş; Türk hükümetinin hangi dinden olursa olsun her yurttaşa uygulanacak tek laik yasa hazırlamasına karşı çıkmıştı.


Türk Temsilci Heyeti'nden Rıza Nur Bey; "Hükümetinin salt dünya işleri niteliğinde bir temele dayanan yeni yasalar çıkarma niyetinde olduğunu" (11) vurgulayınca, İngiliz Temsilci Sir Andrew Ryan; "hem Müslümanlara hem de Müslüman olmayanlara aynı kanunun uygulanmasında bir yarar görmediğini söyledi. Böyle bir tedbir, Müslümanlar kadar Hıristiyanları da, kendi özel göreneklerinin uygulanmasından yoksun bırakma sonucunu doğuracaktır. Bu ise, azınlıkların göreneklerine saygı gösterilmesini isteyen andlaşmaların özüne aykırıdır. Hindistan'da uygulanan İngiliz politikası bu ilkenin bir örneğidir." (12) dedi.


Buna karşılık "çeşitli ulusal topluluklarla çeşitli dinlerin bir arada yaşadıkları Avrupa ülkelerinde, yurttaşlar kanununun [medeni kanunun] çeşitli dinsel yasalara uygun düşme kaygısında olmadığını" belirten Münir Bey; "bütün Avrupa ülkelerinde Museviler vardır; fakat bu ülkelerden hiç birinin kanunları, Musevilik yasalarına uyma kaygısında değildir. (...) böyle (her cemaate ayrı hukuk ayrıcalığı tanımak) özellikle, Türk Hükümetinin çağdaş hukukun ilkelerine dayalı (laik) bir kanun çıkartmaya hazırlandığı bir sırada mümkün değildir." (13) diyecekti.


İtalya Temsilciler Heyeti'nden Giulio Cesare Montagna da İngiltere ve Yunan temsilcileri gibi, yeni Türkiye'nin Osmanlı din düzenini bırakıp laik hukuka geçmesine karşı çıkıyordu. Hıristiyan Müslüman Musevi vs. din ayrımı "yapmaksızın bütün Türk uyruklarına uygulanabilecek genel bir kanun çıkartmanın mümkün olmadığını düşünmekteydi. Batı ülkeleri örneği geçerli değildir" diyordu; "gerçekten bu ülkeler ulusal özellik bakımından olduğu kadar, dil, soy ve din bakımından da türdeştirler. Azınlıkların büyük kütleler halinde bulunduğu Türkiye'nin durumu böyle değildir. Herkese aynı ilkeleri uygulamak istemekle, Türk hükümeti, ayırım göstermeksizin herkesi gücendirmek ve herkese haksızlık yapmak tehlikesiyle karşılaşır. Üstelik, Müslümanlar arasında yürürlükte olan görenekler, Hıristiyanlar arasında yürürlükte olan göreneklerden özü bakımından farklıdırlar; çünkü, bunlar, herşeyi ile, hatta bir takım fizyolojik başkalıklarla bile ayrı olan halkların, yüzyıllardır süre giden alışkanlıklarının ürünüdürler. Gerçekten Batı yurttaşlar hukukunun [medeni hukukunun] ilkelerine uygun davranmış olmak üzere, 10 yaşında evlenebilen bir Müslüman kadının, meşru bir evlenme yapabilmesi için 18 yaşına kadar bekletilmesi, mantığa aykırı görünmektedir." (14) sözleriyle, Türk delegelerin laik hukuka geçiş açıklamalarına karşı çıkıyordu.


Rıza Nur Bey; "Türk Hükümetinin hazırlamak istediği laik yasalardan" (15) söz edince, Yunan Temsilci Heyeti'nden Demetrios Caclamanos buna karşı çıkarak, yeni Türkiye'nin İslam yasalarıyla yönetilmesini ve bunun bir gereği olarak da Türkiye'deki gayrimüslim Rumlara tıpkı Osmanlı din düzeninde olduğu gibi devlet içinde devlet niteliğinde hukuk ayrıcalıkları tanınmasını savunacaktı. Caclamanos: "Türk Hükümetine dilediği gibi kanun koyma hakkı tanınırsa, azınlıkların göreneklerine saygı gösterme ilkesinin özü bakımından sarsılmış olacağını düşünmektedir. (...) (Osmanlı devletinin 25 Ekim 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi-) 9 yaşını dolduran kadınların evlenmelerine izin vermektedir. Bu konularda Müslüman görenekleriyle Hıristiyan görenekleri arasında ayrılıklar öylesine derindir ki, kendisi, ayırım yapmaksızın herkesin isteğini yerine getirebilecek yasalar düşünmenin imkânsız olduğu görüşündedir." (16)


Münir Bey; "Caclamanos'un belirttiği hükümler (Osmanlı devletinin 25 Ekim 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi) dinsel bir niteliktedir. Fakat (...) bu yasalar yerine, tümüyle çağdaş yasalar konulacaktır. Türk Temsilci Heyeti, (hangi dinden olursa olsun) herkese uygulanabilir bir kanun hazırlamanın imkansız olmadığını düşünmekten vazgeçmemektedir." (17)


İngiliz Temsilci Heyetinden Sir Harold Rumbold, "İngiliz Hükümetinin, ayırım yapmaksızın, Hindistan'da yaşayan herkese uygulanabilecek bir kanun çıkartmanın imkansız olduğunu belirtti." (18)


Münir Bey, "Bu kanıtın geçerli olduğunu sanmam; çünkü Hindistan bir sömürgeden başka bir şey değildir; Hindistan'ın durumu Türkiye'nin durumuyla karşılaştırılamaz." dedi.


Yukarıda özetle aktardığımız Lozan Barış Konferansı tutanaklarında görüleceği üzere: İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan delegeleri, yeni Türkiye'ye, gayrimüslimlere devlet içinde devlet konumu sağlayan Osmanlı/İslam hukuk düzenini aynen sürdürmeyi önermişlerdir. Türkiye ise bu önerileri reddetmiş, gayrimüslimlere ayrı hukukla devlet içinde devlet ayrıcalığı tanıyan Osmanlı din anlayışını bırakıp, hangi dinden olursa olsun ayırımsız bütün yurttaşlara uygulanacak çağcıl bir laik hukuk düzeni kuracağını açıklamıştır. 


Lozan Barış Konferansı tutanakları, 68 yıldır milyonlarca yurttaşımıza gerçek diye belletilen "Laiklik Türkiye'ye Lozan'da İngilizlerce dayatılmıştır; hilafet Lozan'da İngilizlerin isteğiyle kaldırılmıştır" gibi sözlerin tümüyle uydurma olduğunu kanıtlamaktadır. 




Bütün Dünya, 11/2017 - PDF
Kaynakça:
1- Cevat Rıfat Atilhan," İslamı Saran Tehlike ve Siyonizm", Cemal Azmi matbaası, İstanbul, s.175, 176. 
2- Feridun Kandemir, 'Hatıraları ve Söyleyemedikleriyle Rauf Orbay" Sinan Matbaası, İstanbul 1965. 
3- "Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar Belgeler", Çeviren: Seha L. Meray, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1970. 31.12.1922 Çarşamba Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s.213. 
4- a.g.e. 31.12.1922 Çarşamba Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s.217. 
5- a.g.e. 14.12.1922 Perşembe Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s.224. 
6- a.g.e. 14.12.1922 Perşembe Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s.224. 
7- a.g.e. 26.12.1922 Salı Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s. 338. 
8- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2. s.229. 
9- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.228 
10- a.g.e. 30. 12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.230 
11- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.231 
12- a.g.e. 30.12. 1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.231 
13- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.231
14- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.231-232 
15- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.232 
16- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.232 
17- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.232 
18- a.g.e. 30.12.1922, Cumartesi Oturumu, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, s.232





Cengiz Özakıncı (25.07.2018)

"ATATÜRK, 1923'te Fransa hükümetinin SECRET (gizli) damgasıyla yayımladığı Lozan Barış Konferansı Tutanaklarını Türk halkından GİZLİ tutmamış, DERHAL TÜRKÇE'YE ÇEVİRTMİŞ ve 1924'TE TAM METİN OLARAK ÇOĞALTIP YAYMIŞTIR. Yobazın "Lozan'da GİZLİ madde" iddiaları uydurmadır, yalandır.



Lozan Barış Konferansı'nın SECRET (Gizli) damgalı 1923 Fransa basımı tutanaklarını uzun süre aradım. Onu bir kütüphanede bulduğumda bu haldeydi: "GİZLİ" damgalı tutanaklar 1968'de Türkiye'de Dışişleri Bakanlığımızca S.L.Meray'ın çevirisi ve İ.İnönü'nün sunumuyla yayınlanmıştır."

Lozan (Lausanne) Barış Konferansı'nın 1923 Gizli Damgalı Fransızca Tutanakları (link):
PROTOCOLES DES SÉANCES PLÉNIÈRES DE LA CONFÉRENCE




26 Temmuz 2016 Salı

Laiklik ve Jandarma Türk'tür...



Laiklik Fransız değil Türk icadı!
Yazar Cengiz Özakıncı, “Laikliği Fransızların icat ettiği bir uydurmadır.


Vahye dayalı dinsel toplumlarda laiklik devrimi dünyada ilk kez 1050-1060 yıllarında Türkler tarafından, Tuğrul Bey tarafından gerçekleştirilmiştir. Tuğrul Bey’in devrimi yalnızca Atatürk’ün laiklik devrimine değil, Fransız Devrimi’ne de örnek olmuştur. Yani Fransız Devrimi’nde Türk etkisi, Tuğrul Bey’in damgası var.”dedi.

Başkent Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “Batı’dan Alındığı Savlanan Atatürk Devrimlerinin Türk Tarihi’ne Dayanan Kökenleri” konulu konferansta konuşan Yazar Cengiz Özakıncı, “Atatürk’ün Devrimleri’ni anlayabilmemiz için, o devrimlerin toplumda hangi dönüşümlere yol açtığını bilmemiz gerektiği gibi, kökenlerini de bilmemiz gerekiyor.Bu nedenle, Atatürk Devrimleri’nin Batı’da zannedilen kökenlerinin aslında pek çoğunun Türk Tarihi’nde kökleri olduğunu anlatmak istedim. Atatürk’ün, devrimlerinin kökenlerini neden Türk Tarihi’ne dayandırdığını anlayabilmek için de, O’ndaki Türk tutkusunu bilmemiz gerekir.”dedi.1854’te Kırım Savaşı yıllarında, o güne dek Batı tarafından ‘barbar’ olarak adlandırılan Türklerin, faizle borç alarak Batı sistemine entegre olmasıyla bir anda ‘uygar’ olarak nitelendirildiğini anlatan Özakıncı, “Uygar görülen Türkler, bundan kısa süre sonra 1868’lerde, İngiltere Başbakanı William Ewart Gladstone isimli bağnaz bir isim tarafından ‘barbarlık’ statüsüne evrilmeye başladı.Padişah Abdülaziz döneminde, alınan dış borçlar ödenemeyince Türkler yeniden ‘barbar’ oldu.”görüşlerine yer verdi.1914’te ise yine İngiltere Başbakanı Lloyd George’un, Türklerin insanlığa hiçbir katkıda bulunmadığı iddia ettiğini dile getiren Özakıncı, George’un, ‘Türkler insanlığın kanseridir’ biçimindeki sözlerini anımsattı.

DEVRİMLER TÜRK KÖKENLİ...

Osmanlı adına Paris Konferansı’na katılan Damat Ferit’in galip devletlerin taleplerine karşılık, Onlar Konseyi’nin bu taleplere yanıtını tüm gazetelerde yayımlattığını dile getiren Özakıncı, şöyle dedi: “Lloyd George’un 1914’teki Türklere hakaretlerinin bir benzerini, altına on devlet imza atmış olarak bildiri biçiminde yayımlarlar.Damat Ferit bu bildiriyle Paris’ten kovuluyor. Atatürk’ten bu bildiriye bir yanıt vermesi isteniyor. Atatürk de bu bildiriye bir yanıt veriyor. Atatürk’ün bu olayın yaşandığı 1919’dan sonraki etkinliklerinde, ileri atılımlarında, devrimlerinde; her birini Türk kökenine bağladığını görüyoruz.Yaptıklarının her bir açıklamasında, ‘Bizim tarihimizde şurada şu olmuştur, biz bunu tekrar dirilttik’ diyor. Asla Batı’ya bağlamıyor. İşte Atatürk’te yaptığı devrimleri tamamen Türk kökenlere bağlama tutkusu, o galip devletlerin bildirisinin Atatürk’ün içine işlediğini ve ona yanıt vermeyi yaşamı boyunca yaptığı devrimleri ‘Bunlar da Doğu kökenli’ diye kafalarına vurarak kanıtladığını gösteriyor.”

LAİKLİK SELÇUKLU'DA BAŞLADI!

Atatürk’ün en önemli kabul edilen devriminin laiklik olduğunu vurgulayan Yazar Özakıncı, Büyük Selçuklu Devleti Hükümdarı Tuğrul Bey’in, halifenin yetki ve görev alanını sınırlandırdığı, halifenin devlet işleriyle bağını tamamen kopardığını anlatırken, şu görüşlere yer verdi: “O andan itibaren İslam’da dünya-devlet işleri ile din işleri tak diye ayrılmıştır. Bugün ders kitaplarında laikliğin öncüsü diye belletilen, ‘laikliği biz icat ettik’ diye böbürlenen Fransızlar, o tarihte yazı bile yazmıyorlardı. Türkiye’de Fransız Büyükelçiliği’nin internet sitesinde ‘Dünya ölçüsünde laikliğin bir Fransız icadı olduğunu yazabiliriz’ deniliyor. Laikliği Fransızların icat ettiği bir uydurmadır. Semavi dinlerde laiklik tamamen Türk icadıdır. Fransız Devrimi’nde bile Tuğrul’un etkisi vardır. Tuğrul hem din işleriyle, devlet işlerini ayırmış; hem de halifenin muhatabı olarak vezirini göstermiştir.Atatürk 1922’de saltanatla hilafeti ayırırken, Tuğrul’un 1050’li yıllardaki bu yaptığını Nutuk’ta belirtmiş, ‘İşte biz aynen böyle yapıyoruz’ diyerek, bu yaptığında Selçuklu Sultanı Tuğrul’u izlediği örneğini tüm dünyaya ilan etmiştir.

Bir yandan da, ‘Siz yapmayı değil, yıkmayı bilirsiniz’ diyen o bildiriye yanıt vermiş oldu. Fransız Devrimi’nin ünlü kuramcılarından Voltaire de, Tuğrul Bey’in yaptığı devrimi çok iyi kavramış ve Fransız Devrimi’nin öncesindeki eserlerinde yer vermiştir.Vahye dayalı dinsel toplumlarda laiklik devrimi dünyada ilk kez 1050-1060 yıllarında Türkler tarafından, Tuğrul Bey tarafından gerçekleştirilmiştir.Tuğrul Bey’in devrimi yalnızca Atatürk’ün laiklik devrimine değil, Fransız Devrimi’ne de örnek olmuştur. Fransız Devrimi’nin düşünsel temellerini kuran isimlerden Fransız doğubilimci Joseph de Guignes’in de eserlerinde övgüyle Tuğrul Bey’in yaptıklarından söz ettiğini görüyoruz. Yani Fransız Devrimi’nde Türk etkisi, Tuğrul Bey’in damgası var.”

Atatürk’ün akılcı ve bilimci eğitim devriminde Kutadgu Bilig’i kaynak aldığını ifade eden Özakıncı, Cumhuriyet devrimi konusunda da Atatürk’ün, Selçuklu Devleti’nin dağılmasından sonra kurulan beyliklerden birisi olan Ankara Cumhuriyeti isimli bir bölgeyi tarih okumaları sırasında görmesiyle, bunu kaynak gösterdiğini açıkladı.Atatürk’ün Cumhuriyet’in kaynağını, Batı’ya ya da Fransa’ya değil; 1343-1354 arasında Anadolu’da kurulduğunu okuduğu bir Cumhuriyet’e dayandırdığını dile getiren Özakıncı, giyim ve şapka devrimi konusunda da kaynağın, ‘Batı tarzı giyim’ denilen ceket ve pantolon konusunda içinde Türklerin de bulunduğu İskitler, şapka konusunda ise Orta Asya olduğunu sunumundaki fotoğraf ve belgelerle anlattı.

Yurttaşlık devriminin kaynağının da, İskitlerdeki ‘varsayımsal kandaşlık’ olduğunun altını çizen Özakıncı, harf devriminin de Türk kökenine dayanan bir tarihi olduğunu ifade ederken, Latin Alfabesinin Sümer ve Göktürk Abecesi’nden türediğini söyledi.Özakıncı, Atatürk’ü her yıl artan bir ilgi ve önemle anmak ve anlamak durumunda olduğumuzu belirtirken, “Atatürk yaptığı tüm devrimlerin kökenlerini özellikle Türk Tarihi’ne bağlayarak vurgulamıştır. ‘Batı’dan aldık, Batı’dan edindik’ yok.

İşte bunun nedeni, Türklerin Batı tarafından ‘uygarlık yıkıcılığı’yla damgalanmış olmasına da verdiği yanıttır.”dedi.


Sabriye AŞIR
13 Kasım 2014 Odatv







TIPKI "JANDARMA" KELİMESİNİ FRANSIZLARDAN ALMAYIP VERDİĞİMİZ GİBİ!
"Orta Çağda kurulmuş Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Karahanlılar, Gazneliler, Harizmşahlar, Eyyubiler ve Memluk devletleri gibi Türk-İslam devletlerinde “candar” tabir olunan kuvvetler vardı....  Fransa’da ilk “Maraşose” (Yol Güvenlik) bölükleri, Osmanlılardaki “Derbent” ve “Belderen” teşkilatlarına benzer bir şekilde 1501 yılında kurulmuştur. 
Fransızca “mare’chausse’e”, jandarma anlamına gelmektedir."








"SECULARiSM" AND "GENDARME" İS NOT FRENCH OF ORİGİN!




29 Nisan 2016 Cuma

Bilfiil vatan hainliği yapanlar asılarak idam edilir.







"Bilfiil vatan hainliği yapanlar asılarak idam edilir."
Madde 2.
HIYANET-İ VATANİYE KANUNU
29 Nisan 1920







Saltanatı geri getirmek isteyen gericilerin çalışmaları karşısında arkadaşlarının kendisini yalnız bıraktığını gören Mustafa Kemal, 20 Mart 1923'te Konya'da yaptığı bir konuşmada Türkiye'yi Ortaçağ karanlığına çekmek isteyen gericilere karşı tutumunu açıkça şu sözleriyle belirtti:


"Eğer onlara karşı benim şahsımda bir şey anlamak isterseniz, derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, yalnız benim amacıma değil, o adım benim ulusumun hayatıyla ilgili, o adım benim ulusumun hayatına karşı bir kasıt, o adım ulusumun kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle aynı fikirde olan arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka o adımları atanları tepelemektir... Sizlere bunun da üstünde bir söz söyleyeyim. Örneğin eğer bunu sağlıyacak kanunlar olmasa, bunu sağlayacak meclis olmasa, öyle olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam; yine tepeler ve yine öldürürüm."




Cumhuriyet'e doğru gidiş bu kararlı sözlerle açıkça görülüyordu.


Savaş zamanının T.B.M.M.'nin görevi son bulmuştu. Bu sebeple Meclis kendini dağıtıp, seçime gitme kararı aldı. Mustafa Kemal, dağılmadan önce Meclisten 15 Nisan'da, Saltanatı geri getirmeye çalışanları vatan haini kabul eden bir kanun değişikliği ile "Hıyanet-i Vataniye Kanunu"na, ileride gerekirse yine İstiklal Mahkemeleri kurma fırsatını veren bir ek getirdi.


14 maddeden ibaret bulunan Hıyaneti Vataniye Kanunu'nun haini vatan sayılanları tarif eden l inci maddesi, 15 Nisan 1923 günlü ve 334 .sayılı Kanunla değiştirildi:


Saltanatın ilgasına ve hukuku hâkimiyet ve hükmüranîsinin gayri kabili terk ve tecezzi ve ferağ olmak üzere Türkiye halkının mümessili hakikisi olan Büyük Millet Meclisinin şahsiyeti maneviyesinde mündemiç bulunduğuna dair 1 Teşrinisani 1338 tarihli karar hilâfına veya Türkiye Büyük Millet Meclisinin meşruiyetine isyanı mutazammın kavlen veya tahriren veya fiilen ankastin muhalefet veya ifsadat veya neşriyatta bulunan kesan haini vatan addolunur.


Şeyh Sait ayaklanmasıyla 25 Şubat 1925 Hıyanet-i Vataniye Kanununda Dinin politikaya alet edilemeyeceği ve bu suçun da vatan hıyaneti sayılacağına ilişkin değişiklik (556 sayılı Kanun) yapıldı.


Dini veya mukaddesatı diniyeyi siyasi gayelere esas olan veya alet ittihaz maksadiyle cemiyetler teşkili memnudur. Bu kabil cemiyetleri teşkil edenler veya bu cemiyetlere dahil olanlar haini vatan addolunur. Dini veya mukaddesatı diniyeyi alet ittihaz ederek şekli devleti tebdil ve tağyir veya cemiyeti devleti ihlâl veya dini veya mukaddesatı diniyeyi alet ittihaz ederek her ne suretle olursa olsun ahali arasına fesat ve nifak ilkası için gerek münferiden ve gerek müçtemian kavli veya tahriri veyahut fiili bir şekilde veya nutuk iradı veyahut neşriyat icrası suretiyle harekette bulunanlar kezâlik haini vatan addolunur.




*


Evet görüldüğü üzere yapısı itibariyle İstanbul'un işgalinde, Ferit Paşa kabinesine karşı konan Vatana İhanet Yasası, daha sonra bazı dini ve bölücü ayaklanmalara karşı, milli devleti korumak maksadı ile konmuş ve ülke korunmasında bu yasa ta ki "12 NİSAN 1991"e kadar bir emniyet supabı gibi hainlere karşı görevini yerine getirmiştir. Turgut Özal hükümeti, "Terörle Mücadele Kanunu'yla" ve yine Turgut Özal'ın talimatıyla yasa yürürlükten kaldırılmış, ülke bugünkü bulunduğu karanlık döneme itilmiştir.


Vatana ihanet yasası iptali sonrasında, ülkenin durumuna bakacak olursak, dinin siyasete nasıl alet edildiğini, laikliğin nasıl zedelendiğini, tarikat ve cemiyetlerin nasıl çoğaldığını, dinin devlet kademelerine kadar girdiğini, devletin yapısının nasıl yıpratıldığını, fesat ve nifak ticaretinin nasıl yapıldığını, yazılı ve sözlü yıkıcı yayınların alenen yapıldığını görmekteyiz.


Anlaşılıyor ki: Şu an için Cumhuriyetimizin hali bu gösterge ile bir vahametin içine sürüklenmiş ve ülke 1920lerden daha da geri zihniyetlerin eline geçmiştir. Vatana ihanet yasasının kaldırılması ile asıl vatana ihanet burada yapılmış ve ülke tam bir milli devletten intikam alma sahnesine dönüştürülmüştür. Yapılan bu siyasi hata Cumhuriyeti adeta şeyh Saitçi zihniyetlerin at koşturduğu siyasi arenada, değerli ordumuz da bir yıpratılma çabası içinde bırakılmış ve toplumun bazı kesimlerine laiklik düşmanlığı pompalanmıştır.


Yapılması gerekende, birçok parçalara ayrılmış ve kendini Kemalizm ilkelerine adayanların tek bir siyasi çatıda toplanmasından geçmektedir. Bu nasıl yapılır, nasıl işleve konur ve alt yapısı nasıl oluşturulur derhal buna eğilmek lazımdır. Bu zorda olsa, zoru başarmada tüm güçler birleştirilmeli, genç bir potansiyele ve genç bir yapıya sahip ülke sonuna kadar korunmalı.
Bu başarımda Ulu Önderimiz Atatürk'ün dediği gibi söylemimiz:


Ya İstiklal Ya Ölüm Olmalıdır!







alıntı:
*HIYANET-İ VATANİYE KANUNU:
*(Kanunlar Dergisi C.3, S.67 - Ayrıca 29 Nisan 1920 tarih, 2 sayılı kanun)
*güncel meydan
*atam gov








// VATANA İHANETİN BEDELİ; ASILARAK İDAM //











3 Nisan 2016 Pazar

Laik Türkiye ve Karşıtları









Ensar Vakfı’nın adına ilk Uğur Mumcu’nun Rabıta kitabında rastlamıştık. Yani bundan yaklaşık 30 yıl önce yazılmış kitabında.

Mumcu, Suudi Arabistan kökenli ve “Müslüman ülkelerinin şeriatla yönetilmesi”ni amaçlayan Rabıta ile bağlantılı örgütlerden söz ettiği kitabında, Ensar Vakfı’na da yer veriyordu.

Ensar Vakfı’nı, AKP iktidara geldiğinden bu yana adım adım izledim. Çünkü bu vakıf, AKP kadrolarının odaklandığı vakıflardan en önde gelenlerindendi.

Diğer bir çok dinci vakıf ile birlikte Ensar Vakfı ile ilgili belirlediğim bir çok bağlantıya Rabıta’nın Zabıtası adlı kitabımda yer ayırdım. 

Kitabın bu bölümü giderek genişliyor. Çünkü, AKP iktidarında Ensar Vakfı ülke gündeminden hiç çıkmıyor. En son Karaman’da Ensar Vakfı’na bağlı bir evde “öğretmen” kılığına girmiş bir sapkının, 45 küçük çocuğa tecavüz ve sarkıntılıktan tutuklanması gibi.





ENSAR’DAKİ AKP’LİLER

Gelelim, Ensar Vakfı-AKP ilişkilerine:

AKP’nin ilk Maliye Bakanı olacak Kemal Unakıtan ve Al Barakacılarla birlikte Bereket Vakfı’nın kurucusu olan Abdullah Sert, 1979’da bir grup isimle birlikte “Ensar Vakfı”nı kurmuştu. Bu isimlerin arasında AKP’den İstanbul Anakent Belediye Başkanı olan Kadir Topbaş da vardı. 

Ensar Vakfı kurucularından bir başka isim de, Ahmet Şişman’dı. 2011 Temmuz ayında ölen Ahmet Şişman’ın cenaze törenine dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve dönremin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da katılmışlar ve bizzat tabutunu taşımışlardı. 

Bir dönem, AKP’li siyasi kadroları içinde barındıran çatı örgütü olan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nın başkanlığını da üstlenen Ahmet Şişman, aynı zamanda 1990’lı yılların ortasında yayımlanan “Bilgi ve Hikmet” dergisinin sahipliğini de yapmıştı.


CUMHURİYETLE HESAPLAŞMA NİYETİ

Bilgi ve Hikmet dergisinin o dönemde Genel Yayın Yönetmeni ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü İslamcı yazar Ali Bulaç’tı. Ankara sorumluluğunu ise, daha sonra Recep Tayyip Erdoğan’a uzun süre danışmanlığını üstlenecek, daha sonra da AKP’den milletvekili ve kültür bakanı olacak olan, şu anda da AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü olan  Ömer Çelik’ti. Bilgi ve Hikmet dergisi, AKP iktidara gelince Başbakanlık Müsteşarlığı, daha sonra Çalışma Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı makamlarında oturan Ömer Dinçer’in, 19-21 Mayıs 1995’te Sıvas’ta düzenlenen bir sempozyumda yaptığı konuşma metnini, 12. sayısında makale olarak yayımlamıştı.

“21. Yüzyıla girerken dünya ve Türkiye gündeminde İslam” başlığını taşıyan o makalede Ömer Dinçer, “Cumhuriyet kavramının aslında artık bizim için çok fazla bir mânâ ifade etmediğini söylememiz de mümkündür” sözlerinin yanı sıra, şu görüşlerini de kamuoyu ile paylaşmıştı:

“Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin, laiklik, cumhuriyet, milliyetçilik gibi bir çok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum.” 

Ömer Dinçer, 1997 yılı Aralık ayında İstanbul’da AKP kadrolarının odaklandığı bir başka yapı olan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı tarafından gerçekleştirilen “Demokrasi Sempozyumu”nda yaptığı bir konuşmada da, ulus devlete, demokrasiye, bürokrasiye ve modern topluma ilişkin eleştirilerini dile getirmiş, “… tarihi gelenek içinde yer alan vakıfların, cemaatlerin, özel sektörün yönetimde söz sahibi, daha da önemlisi karar verme ve politika belirlemede güç sahibi olmaları gerektiğini” vurgulamıştı.


REJİMİN YENİDEN TANZİMİ 

O sempozyumun kapanış bildirisinde, “Bütün meselenin; her zaman her toplumda farklı toplum kesimlerinin, değişik inanç gruplarının, etnik, dini, kültürel ve diğer toplulukların aynı zamanda yaşayacaklarının kabul edilmesi ve rejimin bunu mümkün kılacak şekilde tanzim edilmesi” gereği vurgulanmıştı. 

Ömer Dinçer’in, Yardımcı Doçent olduğu dönemde Türkçe’ye çevirdiği ve Pakitsanlı Muhammed Ekrem Han’ın “İslam Ekonomisinin Temel Meseleleri” adlı bu kitabında da, “tüm bilginin İslamlaştırılması” amacının altı özenle çizilmişti.

Kendisi de Ensar Vakfı kurucusu olan Ömer Dinçer’in geçmişteki rejimin yeniden tanzim edilmesi ve tüm bilginin İslamlaştırılmasına yönelik çabalarının, büyük bir bölümünü AKP iktidarı döneminde Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra yaşama geçirdiğini bilmek gerekiyor. 

Ömer Dinçer’in kurucular kurulu üyesi olduğu Ensar Vakfı’nın en önemli çalışmalarından biri, “interaktif Kur’an-ı Kerim Öğrenme CD”sinin bütün imam hatip lisesi öğretmen ve öğrencilerinin hizmetine sunulmuş olmasıdır.

Ayrıca vakfın “www.dinkulturuogretmeni.com” adresindeki sitesi de ilk ve ortaöğretim din kültürü ve ahlak bilgi öğretmenleri için hazırlanmıştır. Ensar Vakfı’nın bir başka hizmeti de, “ilmihal, tefsir vb. dini ilimlerle ilgili seminerler, konferans ve yardım faaliyetleri”ni yürütmektir.

Ensar Vakfı’nın amacına gelince… Vakıf, amacını şöyle açıklıyor:

“Herkesin kendi dini ve felsefi inançlarına göre eğitim ve öğretim yapma hakkını kullanmasına destek ve yardım sağlamak temel misyonumuzdur. Bu konuda, kamusal alanı etkilemek ve yönlendirmek; özel alanda hizmet üstlenen kurumları desteklemek ve yardım etmek genel amacımızdır.” 

Bu amaçlarını etkilemek ve yönlendirmek için Ensar Vakfı’nın  AKP iktidarında eline çok büyük bir olanak geçti. O da, vakfın kurucularından Ömer Dinçer’in Milli Eğitim Bakanı olmasıydı.


ATATÜRK İLKELERİ MİLLİ EĞİTİM’DEN AYIKLANIYOR

Ömer Dinçer, Milli Eğitim Bakanlığı’na atanır atanmaz, bakanlığın görev tanımındaki “Atatürk inkılap ve ilkelerine bağlı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen vatandaş yetiştirme” hedefini “kanun hükmünde kararname” ile kaldırdı…

O hedef yerine Ömer Dinçer, bakanlığın görevleri arasına “öğrencileri, bedeni, zihni, ahlaki, manevi, sosyal ve kültürel nitelikler yönünden geliştirme, insan haklarına dayalı toplum yapısının ve küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve beceriyle donatmak” amacını yerleştirir.

Bu hedefte Dinçer’in 1995’te Sivas’ta yaptığı konuşmada yer alan “katılımcı ve adem-i merkezi” yapı “insan haklarına dayalı toplum yapısı” ifadesinde yerini buldu. “Daha Müslüman” yapı ise “ahlaki, manevi yönden geliştirme” vurgusundadır. Kısacası, “milli ve laik eğitim” yerini, “etnik ve dinsel” yelpazeye bırakacaktı. 

Yani, bir başka anlatımla 90 yıllık enkaz kaldırılacaktı. Yani, Atatürk Cumhuriyeti bir enkazdı, AKP o enkazı kaldırıyordu.
Bundan bir süre önce Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan da yaptığı konuşmada da  bunu söylüyordu zaten.

Nerede söylüyordu bunu? Ensar Vakfı’nın toplantısında…


DİNAMİK VAKIF

“Ülke insanının manevi dinamiklerini zenginleştirmek” için kurulan Ensar Vakfı, AKP döneminde epey proje aldı. Biliyorsunuz, bizde “proje” demek, dinamik zenginlik demektir…

Ensar Vakfı da, vakıf kurucularından Ömer Dinçer’in Milli Eğitim Bakanlığı sırasında bakanlık ile “ortak projeler” yürüttü. 8 bin 500 din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni, vakfın yan kuruluşu olan Değerler Eğitimi Merkezi’nin yayınları ile desteklendi.
Gençlik ve Spor Bakanlığı da, “Fikrini Sen Yönet”, “Merhaba İstanbul”, “Osmanlı Sanatlarıyla Tarih Yolculuğu”, “Eğitim ve Kültür Evi” projeleri ile vakfa yardımcı oldu.


ENSAR VAKFI İKTİDARDA

Ensar Vakfı, AKP kadroları açısından da epey zengin bir vakıf:

Vakıftan Mustafa Açıkalın, Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’yken genel sekreteriydi. Sonradan AKP’den milletvekili oldu.

12 Eylül darbesinden sonra Suudi Arabistan kökenli şeriatçı Rabıta örgütünün parasıyla yurtdışına gönderilen vakıf kurucularından ve Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisine “ağabey” diye hitap ettiği Alaaddin Şahin, Türkiye’ye döndükten sonra Nuruosmaniye Camii imamıyken AKP döneminde İETT Müşteriler Daire Başkanlığı’na atandı.

Ensar Vakfı’nın şu andaki Başkanı İsmail Cenk Dilberoğlu, İstanbul İl Genel Meclisi’nin AKP’li üyelerinden. Dilberoğlu, AKP döneminde THY İcra Komitesi’ne de atandı.

Vakfın Başkan Yardımcılarından Mehmet Sarımermer ise, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün damadı. Vakfın önceki sekreter üyelerinden İbrahim Bacacı, Gül’ün damadı Mehmet Sarımermer’in Fenn Bilgi Teknolojileri Sanayi ve Ticaret şirketinden ortağı.

Vakfın Mütevelli Heyeti arasında bugün AKP’li Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ve Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen de yer alıyor.

Daha önce AKP’li Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın, AKP’li Ümraniye Belediye Başkanı Hasan Can vakfın yönetimindeydiler. Yalnız belediye başkanları değil, belediye başkanlarının oğulları da Ensar Vakfı’nda görev yaptılar. Örneğin, AKP’li Bahçelievler Belediye Başkanı Osman Develioğlu’nun oğlu Ziya Develioğlu… Recep Tayyip Erdoğan, Başbakanken, Ziya Develioğlu’nun düğününe katılmış, evlenen çiftten üç çocuk yapmalarını istemişti!

Ömer Dinçer’in oğlu ve aynı zamanda bir önceki Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın damadı olan Asım Dinçer de vakfın yönetiminde yer almıştı.

Anlayacağınız, Ensar Vakfı, adeta AKP’nin bir aile kuruluşuydu… Amacı dinamikleri zenginleştirmekti…


ÇOCUK İSTİSMARININ ODAĞI

Ensar Vakfı’nın çocuk istismarının odağı olduğunu da biliyoruz artık.

Karaman’da Ensar Vakfı’nın ve Karaman İmam Hatip Mezunları ve Mensupları Derneği’nin evlerinde kalan çocuklara “öğretmen” kılığına girmiş bir sapkın 45 çocuğa tecavüz ediyor, onları istismar ediyor. Hatta onlara hayvan pornosu izletiyor!

İnancımın gereği diyerek başını bağlamış bir bakan, sözde aileden sorumlu kadın bakan da çıkıp “bir ilktir” deyip olayı örtbas etmeye çalışıyor.

Oysa hiç de öyle değil. 

Gazetelere yansıdı:

Ensar Vakfı’nın Çorum Şube Başkanı olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Zekai İşler, 2008’de iki kız öğrenciye tecavüz suçlamasıyla hapis cezasına mahkum edilmişti. 

Ayrıca, Rize İl Özel İdare Genel Sekreter Yardımcısı, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Rize İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü ve Ensar Vakfı Rize Şube Başkanlığı’nı yürüten Kızılay Rize Şube Başkanlığı görevlerini yürüten 56 yaşındaki Mehmet Nuri Gezmiş, küçük yaştaki 2 erkek çocuğa cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla tutuklanmıştı.

AKP’nin neden Ensar Vakfı’nda gerçekleşen sapkınlıkları kamuoyunun gözünden kaçırmak, Meclis’te araştırma komisyonu kurulmasını engellemek istediği şimdi daha iyi anlaşılmıyor mu?

Ensar Vakfı, AKP’nin bizzat kendisi çünkü…


Işık Kansu
Basın link / link










!







“Ben diğer öğretmenlerden farklı olarak daha sevecen olabilirim” diyen sapığın akrabaları, çocuklarınızın sevgiye ihtiyacı olsaydı, onunla yalnız bırakır mıydınız? - SB


"12 kız öğrenciye cinsel istismarla suçlanan imam hatip öğretmeni: Biraz sevecen olmuş olabilirim!"
Haber linki













GÜNÜN İSYANI!

İsyanım, sapık bir öğretmenin, Ensar Vakfı’nın Karaman’da açtığı evde en az 45 erkek çocuğa tecavüz ettiğinin ortaya çıkmasından sonra bile evlatlarını bu yasadışı evlere göndermeye devam eden ailelere:

Allah size o beyni, başkalarına “salata” yaptırasınız diye mi verdi?


Mustafa Mutlu
Aydınlık






*






Ülkemizin gündeminden düşmeyen terör olaylarının yanı sıra, günlerdir çocuklara yönelik taciz olayları da gündemin ilk sıralarında yer almaktadır. Her gün gelen şehit haberleri, toplumun içini kanatırken, her türlü iğrençliklerin bir bir ortaya çıktığı çocuklara yönelik taciz ve tecavüz olayları da, toplumu derinden sarsmaktadır. 

Ülkemizde her ay Adli Tıp Kurumu’na 650 çocuk istismarı olayı gönderilmektedir. Çocuklara yönelik cinsel istismar suçlamasıyla açılan dava sayısı 2006 yılında 2.415 iken, 2011 yılında 16.830 olmuş ve 2014 yılında 24.825 sayısına ulaşmıştır. Ülkemizde cinsel tacize maruz kalan çocukların oranı en az %25 seviyelerindedir. Türkiye’nin dünyada çocuk tacizi, özellikle cinsel taciz sıralamasında üçüncü sırada yer alması, geleceğimiz adına ürkütücüdür. Hergün yeni bir olayın ortaya çıktığı ülkemizde, Ensar Vakfı gibi kuruluşlar korunmaktadır. Birbirilerine düşman gibi görünen cemaatler, tarikatlar, gruplar, iş tacize, tecavüze gelince kenetlenmekte ve destek mesajları vermektedir.

“Her Bir Uzuv İçin Okunması Münasip Olan Şifa Ayetleri” kitabının yazarı Cübbeli Ahmet Hoca denen şarlatan din tacirini tek başına kaçak sarayda ağırlayan Tayyip Erdoğan ile, bu şarlatanı evinde ziyaret eden başbakanın tutumları, olayı gözler önüne sermektedir. Bilim insanları yerine, din tacirleriyle görüşmenin sonuçları, taciz ve tecavüzde gelinen durumun tesadüf olmadığının kanıtıdır.

Bilal Erdoğan’ın “eşimden sonra en çok görüştüğüm kişi Ensar Vakfı başkanı” söylemi, Tayyip Erdoğan’ın Ensar Vakfı genel kurullarına sık sık katılması, meşhur “enkaz” açıklamasının yapıldığı Ensar toplantıları anılarda yerini korumaktadır. Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde Karaman’a ziyareti sırasında, çok sayıda çocuğun tecavüze uğradığı evlerin sahibi olan Ensar Vakfı’nca, “Ümmetin medar-ı iftiharı hoş geldiniz” pankartıyla karşılanması, nasıl bir olayla karşı karşıya olduğumuzun ve ülkeyi yönetenlerin konumunun resmidir.

Adana’da dini eğitim veren Furkan Vakfı’nda Eylül 2015 tarihinde yaşanan işkence olayının ardından, şimdi de taciz skandalı yaşandı. Vakıfta gönüllü olarak din dersleri veren bir üniversite öğrencisi, 12-13 yaş arasındaki üç erkek öğrenciye güreş yapma bahanesiyle cinsel tacizde bulunduğu iddiasıyla geçtiğimiz günlerde tutuklandı. Niğde’nin Çiftlik İlçesi Azatlı Beldesi’ndeki Azatlı Küllüce Ortaokulu’nda görev yapan Türkçe öğretmeni, 12 kız öğrenciyi taciz ettiği suçlamasıyla tutuklandı. Ayrıca Milli Eğitim Müdürlüğü’nce, öğretmen hakkında idari soruşturma başlatıldı.

Çorum’da 7 yaşındaki bir çocuğa babası, amcası ve ağabeyi tarafından beş yıl süreyle tecavüz yapılmıştır. İfadesinde insanlıktan utandıran, iğrenç şeyler söyleyen çocuk, amcasının, babasının ve ağabeyinin beş yıl içinde ayrı ayrı 60’dan fazla kez olmak üzere kendisine tecavüz ettiklerini anlatmaktadır.

Bu şahıslar önce tutuklanmış ve sonra “esneklik nedeniyle kızlık zarı bozulmamıştır” raporu gelince ve çocuğun psikolojisi iyi değildir raporu alınınca tutuksuz yargılanmalarına karar verilerek, topluma salınmışlardır. Bu durumdaki bir çocuğun psikolojisinin iyi olmayacağı çok açıktır ama toplumun bu tip olaylara bakışı son derece yanlıştır. Kızın, babasından hamile kaldığı ortaya çıkınca, tekrar tutuklama gerçekleşmiştir. “Babanın öz kızına şehvet duyması haram değildir” diye fetva veren Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu olay hakkında ne düşünmektedir? Din ile uyutulan toplumlarda, böyle saçma söylemlerde bulunulması, her türlü tacize ve tecavüze yol açmaktadır.

Ülkemizde çocuklara yönelik cinsel istismarda, özellikle ensest ilişki çok yaygındır ama gizlenmektedir. Ensest ilişki, tüm toplum ve kurumlar tarafından şiddetle kınanmalıdır ve ceza yasası değiştirilerek, özellikle çocuklara taciz ve tecavüz suçlarına verilen ceza arttırılmalı, af kapsamı dışında tutulmalıdır. Aynı şekilde kadınlara karşı yapılan taciz ve tecavüz suçları da, bu kapsamda değerlendirilmelidir. Doğal olarak bu konuda eğitim de çok önemlidir.

“Dindar nesil yetiştireceğiz” söyleminin ardında ve dinin emrinde devlet yaratmanın sonucunda, laiklik ilkesinden sapılarak, dinci bir merkeze oturtulan günümüzdeki eğitim sistemi ile bu tacizlerin önlenemeyeceği çok açıktır. Anlamadığımız bir dille yapılan din eğitimi ve dini gereklerin yerine getirilmesi sonucunda, bir takım sapkın kişiliklerin daha kolay ortaya çıkması kaçınılmazdır. Öncelikle her türlü dini ibadetin kendi dilimizde, Türkçe yapılması gerekir. Çünkü anlayarak yapılan dini ibadet, toplumun motivasyonunu arttıracağı gibi, neyin, ne için ve ne adına yapılacağını da bilmemize yarayacaktır. Bu suretle dini, hedefinden saptıran yobazlar ile din tacirlerinde en az yarı yarıya azalma olacaktır.

Arapça kutsal bir dildir, o yüzden Kuran Arapça okunur diyenlerin, Ensar Vakfı’nın 2014 yılında Kürtçe Kuran bastığından haberleri bile yoktur, belki de unutmuşlardır. Açılım bahanesiyle Kürtçe ezan okunması da belleklerdedir. İran, Malezya gibi Müslüman ülkelerde ezanın Arapça değil, kendi dillerinde okunduğu da bilinmelidir.

Ensar Vakfı’nın toplantılarında cumhuriyete enkaz diyenlere, haremi savunanlara, din adına ve Tanrı adına yaptıkları tüm kirli işleri, tacizleri, tecavüzleri, yolsuzlukları örtmek isteyenlere karşı bilimin ışığında örgütlü mücadele yapılması kaçınılmazdır.

Suay Karaman
İlk Kurşun Gazetesi, 4 Nisan 2016.



















29 Eylül 2014 Pazartesi

ATATÜRK’ÜN KENDİ İFADESİYLE İLKELERİNİN TANIMI







I. TEMEL İLKELER

Cumhuriyetçilik


Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)

Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)

Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir... (1925)

Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilatımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki, onun adı Cumhuriyet’tir. Artık hükümet ele millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)



Ulusalcılık

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk milleti denir. (1930)

Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir soyun evlatları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. (1932)

Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. (1923)



Halkçılık

İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)

Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir. (1921)

Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek esas prensiplerimizdendir. (1923)



Devletçilik

Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. (1936)

Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)

Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz; bununla beraber, hiç bir piyasa da başıboş değildir. (1937)



Lâiklik

Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti de demektir. (1930)

Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. (1930)

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)



Devrimcilik

Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam görünüşüyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. (1925)

Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. (1925)





II. BÜTÜNLEYİCİ İLKELER

1. Ulusal Egemenlik

Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu milli egemenliktir. Milletin kayıtsız şartsız egemenliğidir. (1923)

Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin sağlanması, istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla milli egemenliği sağlamış bulunması ile devamlılık kazanır. Bundan dolayı; hürriyetin de eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir. (1923)



2. Tam Bağımsızlık

Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. (1921)

Türkiye devletinin bağımsızlığı mukaddestir. O, ebediyen sağlanmış ve korunmuş olmalıdır. (1923)



3. Milli Birlik ve Beraberlik

Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz. Biz milli varlığın temelini, milli şuurda ve milli birlikte görmekteyiz. (1936)

Toplu bir milleti istila etmek, daima dağınık bir milleti istila etmek gibi kolay değildir. (1919)



4. Yurtta Sulh (Barış), Cihanda Sulh

Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz. (1931)

Türkiye Cumhuriyeti’nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh, cihanda sulh gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve terakkisinde en esaslı amil olsa gerektir. (1933)

Sulh milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur. (1938)



5. Çağdaşlaşma

Milletimizi en kısa yoldan medeniyetin nimetlerine kavuşturmaya, mesut ve müreffeh kılmaya çalışacağız vebunu yapmaya mecburuz. (1925)

Biz Batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz. (1926)



6. Bilimsellik ve Akılcılık

a ) Bilimsellik: Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. (1924)

Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet bilimdir. (1933)

b) Akılcılık: Bizim, akıl, mantık, zeka ile hareket etmek en belirgin özelliğimizdir. (1925)

Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. (1926)



7. İnsan ve İnsanlık Sevgisi

İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir sistemdir. insanları mesut edecek yegane vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir, (1931)

Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız. (1936)


Derleyen : Yadigar Dündar





_____________________



“Tarihi yaşadığımız gibi yazdık, 
fakat geleceği cumhuriyete inananlara, 
onu koruyanlara ve yaşatacaklara emanet etmek lazımdır.”


Kemal ATATÜRK



______________
______________