Translate

ulus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2025 Cumartesi

Sivil Örümceğin Ağında - 4


 "Çevre" ve "tarih mirası"nın anlamı, eylemlere parasal yardımda bulunanların çıkarına göre değişmektedir.


* Rockefeller'in dolarıyla 'geniş kafalılık'

ARI yayınlarında 'profesyonel' olarak tanıtılan görevli, belki de, önemli bir gerçeği ortaya koymaktaydı. Onun sözlerinden şu anlam çıkarılabilir. Bugüne dek para hep dışarıdan geldiğinden, yabancı (Batılı) örgütlerin lehine bir durum var, yani denge yok denmek isteniyor olabilir. Bu açıklamalar için düşünce ayrımlarını gösteren kanıtlardır denilip geçilebilir, ama 'Tarih' genel sekreteri buna izin vermiyor:

"... başka devletlerle veya o devletler adına faaliyet gösteren kuruluşlarla ilişkide gardımızı indirirsek duyarlılığımızı, dikkatimizi bırakırsak yarın kamuoyu önünde -ben bundan çok korkarım- 'STK aslında yabancıların kullandığı bir alettir' diye birkaç örnek ortaya konur, bu kötü örnekler dar kafalılığın, yabancı düşmanlığının aracı haline getirebilir."

Yanıt işte bu denli kısa ve özlüdür. Buraya dek yazılanlar, biraz akla uygun geldiyse ve dolarlı proje işleri biraz şaşkınlık yarattıysa, hatta biraz da öfke oluşturduysa, günaha da ortak oldunuz demektir. 'Günah' nitelenmesi az gelir. Genel sekreterin yorumuyla 'dar kafalılığın yabancı düşmanlığının' tipik örneğini sergilemiş olacaksınız.

Ne ki bu açıklamaları izleyen aylarda, atölye çalışmalarını içeren bir kitabın iç kapağına "Heinrich Böll Vakfı'nın katkılarıyla yayınlanmıştır" diye yazılacağı hesap edilmemiş olmalı. Hatta, bu işler, 'Zeugma'yı kurtarmak' diye başladıktan sonra, ne denli baraj varsa o denli çetin bir tarih kurtarma projesine girişip, 'barajlara evet ama tarihsel mirası da koruyalım" diye sürdürülen ve sonunda nerede olursa olsun tüm 'barajlara hayır' kampanyası gibi, belki de hiç istenmeyen sonuçlara yol açılmıştır. Kurtarma kampanyasına adanan kitabın ilk sayfalarında 'Rockefeller Vakfı'nın katkılarıyla yayınlanmıştır' diye yazılmış.

Bu özgün sivil yaklaşım için, 'workshop' ilişkilerinde hiçbir ek açıklamaya gerek yoktur. Görüldüğü üzere, 'katkılarıyla' denilip geçilmektedir. Petrol kartellerinin sahibi Rockefeller'in Türkiye'nin barajlarıyla neyi alıp veremediği ve enerji üretilecek bu barajların 'tarihsel mirasa' ve o olmazsa börtü böceğe, o olmazsa herhangi bir doğal canlı ya da cansızca, binlerce kilometrekarelik bir alanda küçük bir oran tutan bir ortamda vereceği zararı sergileyecek çalışmalara para bastırmasının nedenini anlamak o denli zor olmasa gerek. Anlaşılması asıl zor ola; doğaya ve tarihe bu denli tutkun olan yerli 'sivil' eylemcinin kitap yayınlamak için, dışardan para ya da onların sıkça kullandıkları deyişle 'proje desteği' almaya gereksinmesidir. Türkiye'yi oltadaki balık olarak gören ve 'Oltadaki balığın yeme ihtiyacı yoktur' diyen Rockefeller sülalesinin kurduğu sivil örgütün yardımlar listesinde şu satırlar yer alıyor:

"Economic and Social History Foundation of Turkey)

İstanbul, Turkey- November 17, 2000 / $ 150.100

Toward the costs of the 'Local History Initiatives' and museum projects. Program: Creativity & Culture Benefit Regions: Turkey"


Sivil yöneticinin de açıklıkla belirttiği gibi, şimdi 'geri kafalının biri' durduk yerde, şu sorularla ortalığı bulandırabilir: Başka devletlerle ilişkiye girmek, hep öyle doğrudan doğruya olmayabilir; o başka devletleri ve dünyayı yönlendiren, kaynaklarını emen şirketlerle dolaylı da olsa kurulan ilişkilerde indirilme olasılığı bulunan 'gard' hangisidir?

Hatta daha da ileri gidip, "Bir ülkenin enerjisiz bırakılması kimlerin işine geliyor?" gibi sorularla tartışmalara kapı açılamaz mı? "Komşu ülkelerde, örneğin Ermenistan'da köhnemiş nükleer santrallar insanlığın ortak tarihsel mirasına ve yalnız vadilerdeki 'nebatata' değil, insanoğlunun kendisine de zarar vermez mi?" gibi sorular eklenmesinin yolu açılmış olmaz mı?

Görüldüğü gibi, 'katkılarıyla' denilip geçilmesi, soru üstüne soru çıkarabiliyor. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki kendi çıkarları için yüzlerce yıldır insan yaşamını hiçe sayan, daha yakın geçmişte salt petrol-gaz çıkarları için komplolar kurmaktan, kan dökmekten geri kalmamış olan bir yönetimin ve o yönetimi güdüleyen kartellerin çevre korumacısı olduklarına bilerek ya da bilmeyerek inanmak, inananları ilgilendirir, deyip geçemeyiz. Çünkü bu tür girişimlerin dünya egemeni olmanın önemli bir aracı olduğunu unutmak, yeni sömürgeciliğin ve çağdaş sömürgeciliğin arkasına halk desteği yığmak anlamına gelebilir.

'Çevrecilik' ya da 'tarihsel mirasçılık' imajının en usta oyuncusu Clintonlar olmuştu ve Türkiye'ye geldiklerinde bu imajdan bolca yararlanmışlardı. Bu işler salt geziyle kalsa iyi, ama ABD yönetimi ipin ucunu asla bırakmaz. Şimdi, çevre ve uygarlık koruyucusu Mimar Sayın Oktay Ekinci'nin, o Türkiye gezisindeki Clinton imajı tazeleme günlerinden, çok değil yalnızca iki yıl sonra "Hillary, Neredesin?.." başlığını atarak yazdıklarına bakalım:

"18 Kasım 1999'da antik sahneye kurulan kürsüde bir konuşma yapan Hillary'nin söyledikleri ise yerli ve yabancı medyadan dünyaya özetle şöyle duyurulmuştu: 'ABD, insanlığın ortak mirasına sahip çıkıyor... Bayan Clinton, tarihsel zenginliklerin dünya değeri olduğunu vurgulayarak, korunmalarının da uluslararası görevleri olduğunu belirtti. Ben de aynı konuşmadaki özellikle 'Anadolu ve Mezopotamya' için söylediklerine dikkat çekmiş, çarpıcı sözleri arasındaki şu vurgulamasının ise 'Ortadoğu'da barışın da güvencesi' olması gerektiğini yazmıştım: 'Amerika'dan binlerce yıl önce yazı yazmasını bilenlerin yaşadığı bu topraklardaki tarihten, insanlığın öğreneceği çok şey var." Cumhuriyet, 20 Ocak 2000.

Mimar Oktay Ekinci, yazısının sonraki satırlarında, ABD'nin çevre alanıyla ilgisinin ne denli içten olduğunu düşündürecek açıklamalarda bulunuyordu.

"... 13 Ocak 2000'de, Tepebaşı'ndaki binada, ABD'nin aynı konudaki uzmanlarıyla 'uydu' iletişiminde kurulmuş bir 'ekranı' kullanıp 'birbirimiz görerek' karşılıklı konuştuk... (...) her söz aldıklarında, hep şu tür bir girişle başlıyorlardı: 'Bayan Clinton, çok önemli bir hareketin öncüsü oldu... ABD, insanlığa karşı bir görevi daha yapmaya hazırlanıyor ve buna, Türkiye gibi dünya tarihinin merkezi olan bir ülkede başlanması çok anlamlı... ABD silahlı güçleri, önceki First Lady'lerinin 'bizden binlerce yıl önce yazıyı kullananların ülkesi' dediği Mezopotamya'yı, üstelik 'insanlık adına koruma' sözünü verdiği Anadolu topraklarını da çiğneyerek bir kez daha 'tahrip etmeye' hazırlanıyor... Acaba, ABD elçiliği, bu kısa mesajımı da aynı şekilde Washington'a iletir mi: "Hillary, neredesin; gel Aspendos'ta bir konuşma daha yap..." (Cumhuriyet, 15 Ocak 2003, '...' arasındakiler tarafımızca yapıldı, y.n.)


Tarih vakfınca barajlara karşı başlatılan kampanya içinde de, şöyle ya da böyle iyi niyetle yer almış olan birçok kişi gibi, korumacılık konusunda içtenliğinden kuşku duyulmayacak olan Mimar Oktay Ekinci, 2003 başında bile iyi niyetini yitirmeden, Clinton'dan tarihsel kalıtın kurtarılması için yardım istiyor.

Oysa Hillary Rodham Clinton, kartellerin, vakıfların verdikleri milyon dolarlık destekle artık senatör olmuş ve hemen teşekkür etmek üzere İsrail'e koşmuştu. Hillary, İsrail'de yeni bir ABD'li 'imajı' oluştururken İsrail tankları da Filistin'i yerle bir etmekte, soykırıma varan katliamlara girişmekte, İnsanlığın binlerce yıllık canlı ve cansız tarihini yok etmekteydi.

Aslına bakarsanız, çevreyi ve tarihsel mirası korumasından medet umulan Clintonlar döneminde de o Mezopotamya haftada en az bir ya da iki kez, İncirlik'ten ve Katar'dan kalkan uçaklar tarafından bombalanmaktaydı. Clinton ya da Bush! Politika aynı; ABD yönetimi elli yıldır izinden gittiği bir projeyi yaşama geçiriyor ve Ortadoğu'yu işgale başlıyordu.

"Çevre" ve "tarih mirası"nın anlamı, eylemlere parasal yardımda bulunanların çıkarına göre değişmektedir.

Bağdat'ta kütüphanelerin yakılmasıyla kül olan miras petrol kartellerini pek ilgilendirmezken Türkiye'deki birkaç bin kilometrekarelik bir alandaki bitki ve böceklerin baraj suyu altında kalması ilgilendiriyor; barajlarda birikecek su ile yeşerecek olan geniş bölgelerdeki yeni bitkiler ve yaşam alanında doğacak yeni böcekler ve öteki hayvanlar çok ilgilendirmiyordu. Güneydoğu Anadolu'da, Kuzeydoğu Anadolu'da ya da Mezopotamya'da olunca "çevre" ve "tarihsel miras" olacak, Filistin'de olunca kim bilir ne olacak?!

Bu ilginç örnekten sonra konumuza dönersek, Tarih Vakfı Sekreterinin de belirttiği gibi, "başka devletler adına faaliyet gösteren kuruluşlarla ilişkide gardımızı(n) indirilmesinin" nereye varacağı belli olmamaktadır. Hem de bir kitap yayını uğruna. Adı "vakıf", simgesi "STK" olan "sivil" örgütün gardının indirilmesiyle Genel Sekreter'in, haklı olarak, "korktuğu başına" gelmiştir. Nedenini, başka devletler adına etkinlikte bulunan kuruluşlarla ilgili bir iki örnekle anlayacağız: "STK aslında yabancıların kullandığı bir alet" midir, değil midir? (s.66-69)


Mustafa Yıldırım

Sivil Örümceğin Ağında


***

ilgili:

Casus Arkeologlar 1'den - 9'a


Sivil Örümceğin Ağında - 3

 

Soros der ki,

“milliyetçilik sadece düşmanlığa, tahribe, ırkçılığa ve savaşa neden olur." 


Ona göre, milliyetçiliğin yapıcı bir yöne sahip olması bile olanaksızdır. Öyleyse ulus devlet yıkılmalıdır ve yerini tüm dünyaya egemen olacak bir güce bırakmalıdır.

Mustafa Yıldırım - Sivil Örümceğin Ağında



Liberal Enternasyonal

Adı "liberal" kendisi muhafazakâr hareketin dünya odağında, İngiltere'de Mont Pelerin Society (MPS) ile ona bağlı olarak ABD'de kurulan Atlas Foundation (Atlas Vakfı) ve IFP (Uluslararası Özgürlük Projesi) adlı örgütler görülüyor.

MPS, dünyaya dağılmış 500'e yakın seçkinden oluşan üyeleriyle ilginç bir örgüte benzemektedir. 'Serbest Pazar' ekonomisine tapınan bir tarikat benzeri MPS, Avusturyalı Friedrich Hayek tarafından 1947'de İsviçre'nin Mont Pelerin kenti yakınlarında yapılan bir toplantıyla kuruldu. MPS, kuralsız finansal düzen, sonsuz özelleştirme ve serbest ticaret politikalarını tasarımladı. Kurucuların kökleri, Avusturya Macaristan İmparatorluğu kurucusu Habsburg Hanedanı ve 16.yüzyıldan başlayarak imparatorluğun istihbarat ve posta hizmetlerini gören 'Thurn und Taxis' gibi, Avrupa'nın eski ailelerine dayanır. Bu hanedanın üyeleri, 1920 ve 1930'larda Hitler'i desteklemişlerdir.

MPS, 'muhafazakâr devrim' çağrısıyla, ulus devletlerin ortadan kaldırılmasını ve 1920-1930'larda Avrupalı faşist hareketlerin isteklerini karakterize ede, çağdaş görünümlü feodalizme dönüş amacını güden bir düşünceye dayanır. Her ne denli 'liberal' bir söylem tuttursa da sonunda ulusal devletlerin yıkılmasını amaçladığından, dünyayı sermayedarların diledikleri gibi sahiplendikleri eski feodal mülklere çevirmektir niyetleri.

Bu düşüncenin dünyaya bilim adı altında ihraç edildiği merkez London School of Economics (LSE)'dir. Bu okulun en ünlü öğrencisi para piyasalarının 'vur-kaç' işlemlerini temsil eden ve ulusal piyasaları içerden yıkan George Soros'tur. Soros, ulusal devletlerin zararlı olduğunu, dünyaya düzen verecek bir yeni imparatorluk kurulmasını savunur; hanedanların, Büyük İsrail destekçilerinin, Hollanda Antilleri'nde posta kutusundan ibaret Quantum'un parasını işletir.

MPS'nin ideologları, Friedrich Hayek, Ernard De Mandeville (Hell Fire Clubs of Walpoles England) ve 'monetarist' politikanın mucidi Milton Firedman'dır. 1970'lerde dünya turuna çıkan MPS kurucuları, birçok ülkede kendilerine bağlı 'think-thank' kulüpleri örgütlediler. Sözde liberal, ekonomik alanda kartellere tapınan örgütün uygulamadaki hedefleri kısa başlıklarla şunlardır:


- Finansal serbestlik.
- Yol, su gibi altyapı yatırımlarının kısıtlanması.
- Sosyal hizmet ve sağlık yardımlarının kaldırılması.
- Kırsal sanayide ve tarım üretimindeki korumaların sıfırlanması.
- Merkezi adil ücretlendirme sisteminin tümüyle bozulması.
- Kamu işletmelerinin özelleştirilmesi.
- Devlet varlıkları yok edilerek devletin küçültmesi.
- Ulaştırma ve iletişimde mikro-ekonomik reformlar yapılması.
- Sendikaların etkisizleştirilmesi.
- Enerji sektörünün kurumsal yapısının parçalanmasının ardından enerji denetim ve yönetimin çokuluslu şirketlere verilmesi....


MPS, ABD'de muhafazakârlara bağlanmıştır. En koyu muhafazakâr örgüt olan ve 'project democracy' operasyonunun babası Reagan'ın büyük destekçisi 'Heritage Foundation'ın Başkanı Edwin J.Feulner, MPS'de hem ikinci başkan hem de mütevelli heyeti üyesidir. Türkiye'de 'liberal' denince 'özgürlük' ve 'ilericilik' anlayan solcu sivil elemanlar, Heritage'in geçmişindeki NAZİ ilişkilerine bir baksalar, liberalliğin eski hanedanlıkların çağcıl araçlarla donatılmış finans-kartel işi olduğunu göreceklerdir.

'Think-Thank' örgütleri partilerin ideologlarıyla ve bürokratik ağıyla devletleri yönlendirmeyi başardılar. (s.138-139)

Mustafa Yıldırım
Sivil Örümceğin Ağında



***

EK:

MPS (Mont Pelerin Society), Atlas Ekonomik Araştırma Vakfı tarafından fonlanan Think-Thank'larla sıkı bağları var:

- Foundation for Economic Education (Ekonomi Eğitim Vakfı), State Policy Network (Eyalet Politak Ağı)'nın bir üyesidir. Bu Network'un kurucusu Thomas A Roe 'The Heritage Foundation (Miras Vakfı)'ın mütevelli heyetindeydi. 1947'deki ilk konferanslarına William Volker Fonu, Alfred Suenson-Taylor yardımıyla İngiltere Bankası ve Credit Swiss finans sağlamıştır.

- William Volker Fonu 1978'de feshedildi ve varlıkları Kansas hayır kurumlarıyla Stanford Üniversitesi'ndeki Hoover Enstitüsü'ne dağıtıldı.
- İngiltere Bankası, merkez bankasıdır.
- Alfred Suenson-Taylor Gelibolu'da bize karşı savaşmış binbaşı, politikacı, banker.
- Credit Swiss - İsviçre küresel yatırım bankası.

Atlas Network'un bağışçıları:
- Charles Koch Vakfı ve Charles Koch Enstitüsü.
- Donors Trust : Siyasi sağın 'karanlık para ATM'si' olarak görülür. The Heritage Foundation gibi vakıflara, enstitülere bağış yapar. Sahipleri arasında John M. Olin Vakfı, Castle Rock Vakfı, Searle Freedon Trust ve Bradley Vakfı görülür. Robert - Rebekah Mercer Vakfı, Marble Freedom Trust ve Barre Seid büyük bağışçılarındandır.
- Lynde ve Harry Bradley Vakfı (muhafazkâr hayır kurumu. Misyonu anayasal düzen, eğitim, sivil toplum ve sanat-kültür)
- John Templeton Vakfı (Bilimsel araştırma ve Dini çalışmalar). 2025'te ödül verdikleri kişi ki kendi ifadeleriyle; "Doğu Ortodoks Hristiyanının ruhani lideri olan Konstantinopolis Ekümenik Patriği Bartholomeos"tur .
- Lilly Vakfı (Din, eğitim, topluluk geliştirme) Bu vakıftan yararlanan İlahiyat Okulları Derneği aynı zamanda Rockefeller tarafından da finanse edilir.

State Policy Network'un 'bağışçıları;
- Lovett ve Ruth Peters Vakfı (önceliği anaokuldan ortaokula eğitim),
- Castle Rock Vakfı (misyonu geleneksel Amerikan değerlerini koruma),
- Bradley Vakfı (anayasal düzen, eğitim, sivil toplum ve sanat-kültür alanı),
- Koch Kardeşler/Ağı/Endüstrisi (IHS-Institure for Humane Studies/İnsanlık Çalışmaları Enstitüsü ile birlikte genç liberalleri yetiştiriyor, akademisyenleri destekliyor),
- Philip Morris (1994 yılında CEO William Campbell, sigaraların tüketicilerde olumsuz sağlık etkileri yarattığını bilmesine rağmen, nikotinin bağımlılık yapıcı özellikleri hakkında Kongre'ye yemin altında yalan söyledi),
- Kraft Foods (gıda ve içecek sektöründe dünya 5.incisi)
- GlaxoSmithKline (GSK plc) ilaç ve biyoteknoloji şirketi. Onaylanmamış ilaç tanıtımı, güvenlik verilerini bildirmeme ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki doktorlara rüşvet verme suçlarını kabul etti ve 3 milyar ABD doları (1,9 milyar £) tutarında bir anlaşma ödemeyi kabul etti.  Bill & Melinda Gates Vakfı tarafından finanse edilen Küresel İlaçlara Erişim Endeksi listesinde birkaç kez birinci sırada yer aldı.
- Facebook (Mark Zuckerberg-Harvard Koleji. Sözde salgında sansür uyguladığını ve sosyal ağdaki verileri devlete verdiğini kabul etti)
- Microsoft (Bill Gates)
- AT&T (American Telephone and Telegraph Company)
- Time Warner Cable (Telekomünikasyon, Kitle iletişim araçları)
- Verizon (Telekomünikasyon)
- Comcast (Telekomünikasyon, medya, eğlence)



Bu kitabı okumamış olan yeni kuşakların okuması dileğiyle.... SB


Sivil Örümceğin Ağında - 2

 

"Türkiye yapaydır."

Udo Steinbach, 1998 / Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye Danışmanı



Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye danışmanı eski asker Udo Steinbach, 15 Eylül 1998'deki konuşması:

"Türkiye yapaydır. Gerçekte varolan Türkiye, bir adamın önemli bir adamın, tarihsel öneme (sahip) bir adamın dikte ettirmesiyle yaratılmış bir yapay oluşumdur. Bunu (yapan kişinin) adı Mustafa Kemal Atatürk'tür. Bu adam, tek (başına) bir devlet yaratmıştır. Türkiye'nin bugünkü sorunu işte budur. Bu adam (Mustafa Kemal), yapay olan bir devlet yaratmıştır. Bugün, Türk cumhuriyetinin temeli olarak, Kemalizm'in iki unsuru, laiklik, dinin ve siyasetin (birbirinden) ayrılması ve Türk ulusalcılığı, gerçekle bağdaşmamaktadır."

ABD Kongresinin "Lozan Raporu"ndaki görüşlerle Steinbach'ın görüşleri örtüşmektedir:

" Türk devleti yeniden yapılanmaya zorlandı. Mustafa Kemal Atatürk, İslam'ı bir kalemde silebilirdi (silebileceğini düşündü). Yirmi yılın sonunda (Kemalizm'in) ikilisi (bu süreç) öldü. Böylece bu olay hallolmuştu; ama bu (Kemalizm) hiçbir şeyi değiştiremedi. Çünkü Anadolu, bin yıl içinde İslamileşmişti. Bu bir şey değiştirmedi; çünkü Türkiye, Kemalistlerin büyük Osmanlı geçmişinin bir devamıydı. Ve öteki, iyi ve güzel Türk milliyetçiliği, Ermenileri kovdu, öldürdü ve katletti. Yunanlıları mübadele etti. Fakat birçok halk grubu (etnik) ve kültürler (Anadolu'da) kaldı. Örneğin Kürtler, her nasılsa (hâlâ) yok edilemediler."

Stiftung [vakıf] elemanına göre her şey çok açıktır. Türkiye'de ulus yapaydır. Zorlamalayla bir devlet kurulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin "yapay bir ulus" yani gerçekte olmayan bir ulusa dayanılarak kurulduğu savıyla yola çıkanlar, Türkiye'yi olabildiğince gruplaştırmaya çalışırlarken, ipin ucunu iyice kaçırmışlardır.

Alman vakıflarında "Alevi-Sünni-Kemalist-Kürt-Türk" kimlik çatışmalarına uzanan tezler üretilmektedir. (...)

Bu tür incelemeyi ciddiye alacak bilim oltası peşinde koşanların, oralara dek uzanıp, kimin etnik azınlık, kimin çoğunluk olduğuna ve devletin egemenliğini güvence altına alan ceza yasalarına bir bakmalıdırlar. Demokrasi ve azınlık hakları pazarlayıcısı vakıflarla, "think-thank" denenlerle "işbirliği" yapan Türk Demokrasi Vakfı'na 1991 yılında, CIPE adlı Amerikan işadamları örgütü aracılığıyla NED fonundan 80.000 dolar destek verildi.... (s.184-188)


Alman CDU'nun uzantısı Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye şubesi 1984'te açıldı. Bu vakfın yerel yönetimlerin güçlendirilmesi projelerine ilgisi yüksektir. Alman sosyal demokratların partisi SPD'ye bağlı Friedrich Ebert Vakfı 1988'de İstanbul'da şube açtı. Öncelikle CHP'yle birlikte çalışt. FES, CHP gençlerine kurs düzenledi. CHP üst yönetiminin uçak paralarını karşılayarak Almanya'ya konferanslara çağırdı. Alman FDP'nin liberal vakfı Friedrich Naumann Stiftung ise 1991'de İstanbul'a yerleşti. Liberallerle, ARI-TDV gibi "siviller" ile ortak çalışmalar yürütüyor. Alman Yeşiller Partisi'nin örgütü Heinrich Böll Stiftung da 1995/96'da İstanbul'da çalışmaya başladı. Robert Bosch Stiftung ise 2000 yılında İstanbul'a yerleşti... Bu vakıfların tümü, Alman devletinin Politik Eğitim Fonu'ndan para almaktadır. Alman Dışişleri'nin yayınlarında, ülkelerin iç siyasetlerine göze batmadan, karışmanın uygulanabilir yöntemleri verilmekte ve "diyalog programları ile yapıcı bir rol oynayacakları" açıklanmaktadır.


** 2.Dünya Savaşı sonrası kurulan Konrad vakfı Türkiye'de şu kuruluşlarla işbirliği içindedir: Türk Demokrasi Vakfı (TDV), Türkiye Orta Ölçekli Sanayici ve Serbest Meslek Mensupları ve Yöneticileri Vakfı (TOSYÖV), Türk Belediyeler Birliği Derneği (TBBD), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), Karadeniz Ekonomik İşbirliği Daimi Sekreteryası (KEİB).

Ortakları; Bahçeşehir Üniversitesi Finans Merkezi (BFRC + BAU Financial Research Center) , Türk-Alman Dayanışma ve Entegrasyon Derneği (TANDEM), Türk-Alman Üniversitesi Göç ve Uyum Araştırmaları Merkezi (TAGU).


Alman siyasal partileri, dış ülkelere yönelik çalışmalarını yönlendirebilmek üzere kendilerine bağlı vakıflar örgütlediler. 1984'te Ankara'da şube açtılar. Şubenin yöneticileri Max George Meier ve Lars Peter Schmidt (1995-2001 Türkiye) idi.

[1990 yılında İller ve Belediyeler Dergisi'nde yayımlanan "Sosyo-Ekonomik Sorun Olarak Bölgesel ve Yerleşimsel Gelişim Eğilimleri" başlıklı makalenin yazarı Max George Meier]


Necip Hablemitoğlu*, Alman vakıfları ve benzeri yabancı kuruluşların Türkiye'de kitleleri içerden yönlendirmek üzere çalıştıklarını söylemiştir. Bergama Ovacık'ta altın madeni işletilmesine karşı oluşturulan hareketin ardında Alman vakıflarının varlığını ortaya çıkarmıştı.

* Alman vakıfları hakkında açılan davaya bir hafta kala, 2002'de evinin önünde öldürüldü...! Bergama Altın Dosyası kitabı nedeniyle Konrad Adenauer Vakfı'nın açtığı dava 8 Ekim 2002'de, Friedrich Ebert Vakfı'nın açtığı dava 1 Mayıs 2003'te, Heinrich Böll Vakfı2nın açtığı dava 4 Aralık 2003'te karara bağlanmış ve Necip Hablemitoğlu lehinde sonuçlanmıştır. Liberal Düşünce Topluluğu Derneği aleyhinde Necip Hablemitoğlu varisleri tarafından "hapıyutmuşoğlu" gibi hakaret yayınları nedeniyle açılan dava ise Liberal Düşünce Topluluğu Derneği'nin suçlu bulunmasıyla sonuçlandı.


/


TDV ve ARI Derneği ile Konrad Adenauer Vakfı'nın ortaklaşa kotardıkları "Anayasa Konferansı".... (...)

Türkiye'nin anayasası öyle bir değişmeli ki Türkiye durup dururken o bağımsızlık ilkesini ihraca kalkmasın! ARI Derneği başkanı bu isteği şöyle açıklıyordu:

" Türkiye sadece rejimiyle değil, anayasasında yer vereceği bu değerler itibariyle de bölge ülkelerine örnek olmalıdır." (...)


Alman'dan "Atatürk'e dur" dersi

Türkiye Cumhuriyeti'nde yıllar etnik ayrıştırma ve dinsel azınlık yaratma işini, Alevi kimliği altında TC yurttaşlarını devletle çelişkisi bulunan topluluk konumuna indirgemenin her çeşit manevrasının, Almanya'da hazırlanmış olduğunu unutmak ne mümkün?

Unutmak ne mümkün ki Almanya'da yasaklı bir hareketin, oluşumun değil pankartını ya da bayrağını, o oluşumun simgesi renkleri üstünde başında bulundurmak bile yasaktır. Almanya'da şu ya da bu eyaletin ayrılması için savaşan bir örgütü beğenen sözler etmek bir yana, ayrılmayı çağrıştıracak herhangi bir şey söylemek bile ceza konusudur. Türkiye sivilleriyse yabancıya salonları açıp, ulusa ders verdirtmeyi bir başka sivil iş olarak görmektedirler. (...)

Türkiye'nin anayasasının değiştirilmesiyle ilgili konferansa katılan TC yöneticileri, Dr.Christian Rumpf'un konferans üstüne yaptığı değerlendirmeleri beğenirler mi bilinmez. Dr.Rumpf, 'ulusal egemenliği' bireyin egemenliğine dönüştüren anayasa toplantısına yüksek düzeyde katılımın önemini şu sözlerle belirtiyor:

"Adalet Bakanı'nın yanı sıra, Cumhurbaşkanı'nın da vakit ayırıp ilk yarım gün katılmaları, kongrenin organizasyonunun siyasal iktidar tarafından ne derece önemsendiğini göstergesidir."

Alman Profesör, konferanstan o denli mutludur ki Mustafa Kemal ile bağların koparılmasını isteyebilmekte ve bu bağın Avrupa Birliği'ne girişin önündeki en önemli engel olduğunu ileri sürmektedir. Bununla kalsa iyi; kendi kendine 'Kemalist milliyetçiliği' deyip, bu ilkenin 'çağın gerisinde' kaldığını a söyleyebilmektedir:

"Konuşmalarda ve tartışmalarda buna karşılık devlet ideolojisine değinilmemiştir. (...) Buna karşın Kemalist prensiplerin ideolojiden koparılması talep edilmelidir. Burada kesinlikle Cumhuriyet'in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün liyakatlarını temelde sorgulamak söz konusu olmamakla beraber, kendisini ve o zamanki partisinin temel düşüncelerini bugünkü Avrupa'nın entegrasyon gelişmeleriyle bağdaştırmak zorunludur.(...) özellikle Kemalist milliyetçiliğin çağın gereksinimlerine aykırı olan yorumu, AB'ye entegrasyonun beraberinde getirdiği(,) milliyetçi strüktürlerin bir kısmının tasfiyesine çelişki arzetmektedir."

Dr.Rumpf'un toplantı katılımcılarının bir türlü açıkça söyleyemediklerini yazıvermesi, asıl amacı dışa vurmaktadır... Atatürk'e saygımız ve hayranlığımız sonsuz; ama kendisinin çağı geçmiştir, demeye getiriyor. 'Kemalist milliyetçiliğin' hangi yorumunun 'çağın gereksinimlerine aykırı' olduğunu açıkça belirtmiyor. İçerdekiler, Batı'nın söylem bulanıklığına 'diplomatik nezaket' deyip geçiyorlar.

Anayasa reformu toplantısının amacı, Rumpf'un "AB'ye entegrasyonun" gereği olarak "milliyetçi strüktürlerin (kurumların) bir kısmının tasfiyesi" olarak değerlendirmesinden daha açık anlatılamazdı. Çok düşünülerek kurulduğu belli olan tümcenin anlamı aslında kısa ve yalın: AB ile bütünleşmenin yolu "Kemalist milliyetçiliğin" tasfiyesinden geçer. Anayasa işte bu nedenle değiştirilmelidir. (...)

IRI ve TDV'nin ortağımız dedikleri Almanlar "Siyasal parti kurma özgürlüğü" derken, dinsel ve etnik temele dayalı partileri kolluyorlar ve dil konusunda gerçeği açıkca tersyüz ediyorlar. ...

Rumpf, daha sonra "azınlık hakları" konusunda konuşmacılardan Zafer Gören'in sözlerine destek verirken de açık sözlü davranmıyor:

"Gören, Kopenhagen kriterlerinin 'azınlık haklarının' değil azınlıkların korunmasının garantisini istediği hususuyla önemli bir konuya değinmiştir... Türk Anayasa Teorisi açısından da azınlıkların korunması, azınlık statüsüne bağlanan haklarının sağlanması sorunudur. Bu doktrine göre, Kürtçenin anadil olarak öğrenilip öğretilmesi gerektiği hususu ya siyasal takdire ya da eşitlik prensibinin yorumuna bağlıdır. Schönbohm tarafından birkaç kez altı çizilerek dile getirilen Kürtçe yayın yapan televizyonlar hakkında sorun buna göre sadece kanuni platformda tanımlanan düşünce özgürlüğünün çerçevesi ve sınırını ilgilendiren bir sorundur."

Toplantıyı düzenleyen dernekçilerin ve vakıfçıların, Rumpf'un bu sözleri karşısında sustukları kesin. Lozan anlaşmasındaki "azınlıklar" tanımının "Müslüman azınlıklar" tanımına evirilmesine kalkıp da itiraz etseler, Almanlar karşısında ayıp etmiş olacaklar; o da olmadı, ağızlarındakini yutup gidecekler.

Öyle olmasaydı, "Dr. Rumpf! Biz bilimsel bir hukuk konferansı düzenlediğimizi sanıyorduk. Oysa siz, Lozan anlaşmasındaki tanımıyla, Türkiye'de azınlık haklarının garantisi olmadığını öğretmeye çalışıyorsunuz. Bu bilimsel bir çalışma değil, olsa olsa 'manipülasyon' yani kurcalayıp, yönetmedir. Kusura bakmayın, bunları konuşacağınız yer Berlin ya da Brüksel olabilir; ama Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenlik alanı olamaz! derler ve eklerlerdi; 'Kürtçe'nin anadil olarak öğrenilip öğretilmesi yasak mı ki?"

Bunları sormayacaklardı; çünkü onlar Rumpf'tan, Türkiye'de ordunun kışlasına itilmesi gerektiğini açıkça belirten NDI (National Democracy Institute) ile işbirliği yapmayı çağın gereği saymaktadırlar. (...)

Yabancıların bu girişimleri, ulusal güvenliğe karışmadır, diyecekler olabilir. Anımsamalıdır ki ülkelerin başkentlerine dışarıdan gelip yerleşenlerin ulusal savunma kurumlarını açıktan eleştirme özgürlüğü, ABD'de ve Batı Avrupa'da Kopenhag kıstasları kapsamında değil, ulusal güvenlik kapsamında değerlendirilir. (s. 174-181)


Mustafa Yıldırım


***

Asıl yapay olan Almandır, Almanya'dır!

1- German kelimesi "Germanca" değil ki ilk kez MÖ 2.yy'da karşımıza çıkar. Kendilerine Germani dediklerine dair bir kanıt da yoktur. Sözcüğün ne kökenini ne de anlamını bilmiyorlar. Heredot'ta geçen Germanii, yani Kirman (İran) bölgesindeki Saka/İskit Türkleri Avrupa'ya taşınır ve geldikleri bölgeye istinaden bu adla anılırlar. Öyle ki Krali Oğuz İskitlerin yaşadığı Odessa eyaletinde toponim olarak karşımıza çıkar; Antik şehir Tyras (Tur-As), sonradan Ak-Kirman adını alır. Avrupa'daki topluluklarla karışırlar, ancak Roma döneminde hepsine German demişlerdir.

2- Alamani ilk kez MS 2.yy'da Cassius Dio eserinde görülür ki kendi tarihlerini Charlemagne ile başlatsalar da adları "Kutsal Roma İmparatorluğu (MS 800-900'ler)" idi, Almanya değil! Almanya'nın Almanya olması ise 19.yy'da gerçekleşir. Üstelik onlar da saf "Alamani" değillerdir; İçlerinde Kelt ve İskandinav unsurları görüldüğü gibi İskit, Hun, Avar ve Hazar Türklerinin izleri vardır.

3 - Türkler Turukki ve Turki olarak ilk kez MÖ 2300'lerde Şartamhari metninin 15.satırındaki Kral İl-Şu Nail Turki’de görülür. Yani, İl-Şu Nail Turuk(ki) Beyliği’nin kralıdır ve beyliğin adındaki bu Tur kökünde Türk sözünü görürüz. Avesta’da Sakaların bir diğer adı da Tur’dur ki Deniz Kavimleri (MÖ 1200’ler) arasındaki Etrüsklere de Tur-Saka (Tursha) denilir ki Turova (Troya) da öyledir.

Turuk, Türk, Türkoman varken "Alamani" neredeymiş? Kim yapaymış?...


SB


28 Ekim 2018 Pazar

Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz... M.Kemal ATATÜRK



"Cumhuriyetimiz, öyle sanıldığı gibi zayıf değildir. Cumhuriyet emeksiz de kazanılmış değildir.
Bunu elde etmek için çok kan döktük.
Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık.
Gerektiğinde kurumlarımızı savunmak için gerekeni yapmaya hazırız."
Mustafa Kemal, 1923
(Atatürk’ün S.D. III, S. 71)




28 Ekim günü geç saatlerde, toplantı halinde bulunan Parti Yönetim Kurulu tarafından davet edildim. Parti Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’di. Fethi Bey, parti adına Yönetim Kurulu’nca bir aday listesi hazırlandığını ve bu konuda Parti Genel Başkanı olarak benim de görüşümün alınması uygun görüldüğü için toplantılarına davet ettiklerini bildirdi.Hazırlanan listeye göz gezdirdim. Bence uygun olduğunu, ancak, bu listede adları bulunan kimselerin de görüşlerinin alınması, kabul edip etmeyeceklerinin sorulması gerektiğini söyledim. Bu teklifim uygun görüldü. Söz gelişi, Dışişleri Bakanlığı için söz konusu edilen Yusuf Kemal Bey’i davet ettik. Yusuf Kemal Bey, bu listeye giremeyeceğini bildirdi. Bundan ve buna benzer bazı durumlardan anladım ki, Parti Yönetim Kurulu da kabul edilebilir kesin bir aday listesi hazırlayamamaktadır. 

Yönetim Kurulu üyelerine, gereken kimselerle daha sıkı temas kurarak kesin bir liste tespit etmelerini tavsiye ettikten sonra yanlarından ayrıldım. Gece olmuştu Çankaya’ya gitmek üzere Meclis binasından ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Kemâlettin Sami ve Hâlit Paşa’lara rastladım. Ali Fuat Paşa Ankara’dan hareket ederken bunların Ankara’ya geldiklerini o günkü gazetede «Bir uğurlama ve bir karşılama» başlığı altında okumuştum. Daha kendileriyle görüşmemiştim. Benimle konuşmak üzere geç vakte kadar orada beklediklerini anlayınca, akşam yemeğine gelmelerini, Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa vasıtasıyla kendilerine bildirdim. İsmet Paşa ile Kâzım Paşa’ya ve Fethi Bey’e de Çankaya’ya benimle birlikte gelmelerini söyledim.Çankaya’ya gittiğim zaman, orada, beni görmek üzere gelmiş bulunan Rize Milletvekili Fuat, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Bey’lerle karşılaştım. Onları da yemeğe alıkoydum. 

Yemek sırasında: «Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz» dedim. 

Orada bulunan arkadaşlar, derhal düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği konusunda kısa bir program yaparak arkadaşları görevlendirdim.Yaptığım programın ve verdiğim talimatın uygulanışını göreceksiniz!

Efendiler, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ederek onlarla görüşüp tartışmaya asla lüzum ve ihtiyaç görmedim.Çünkü, onların da aslında ve tabiî olarak benim gibi düşündüklerinden şüphe etmiyordum. Halbuki, o sırada Ankara’da bulunmayan bazı kişiler, yetkileri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden, düşünce ve rızaları alınmadan Cumhuriyetin ilân edilmiş olmasını bize gücenme ve bizden ayrılma sebebi saydılar.

O gece birlikte olduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da misafirdi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir kanun tasarısı müsveddesi hazırladık.Bu müsveddede 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (Anayasa)’nun devlet şeklini tespit eden maddelerini şu şekilde değiştirmiştim: 

Birinci maddenin sonuna «Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli Cumhuriyettir» cümlesini ekledim. 

Üçüncü maddeyi şu yolda değiştirdim: «Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükûmetin ayrıldığı idare kollarını Bakanlar vasıtasıyla yönetir.»

Bundan başka Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun temel maddelerinden olan sekizinci ve dokuzuncu maddelerle de değiştirilerek ve açıklığa kavuşturularak şu maddeler yazıldı:

«Madde — Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi biten Cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir.»

«Madde — Türkiye Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sıfatla lüzum gördükçe Meclis’e ve Bakanlar Kurulu’na başkanlık eder.»

«Madde — Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından ve Meclis üyeleri arasından seçilir. Diğer bakanlar, Başbakan tarafından ve yineMeclis üyeleri arasından seçildikten sonra Cumhurbaşkanı tarafından hepsi birden Meclis’in onayına sunulur. Meclis, toplantı halinde değilse, onaylama, Meclis’in toplantısına bırakılır.»

Bu maddelere, komisyonda ve Meclis’te din ve dil ile ilgili bildiğiniz bir madde de eklenmiştir.

Saygıdeğer Efendiler, şimdi isterseniz yüksek hey’etinize 29 Ekim 1923 Pazartesi günü Ankara’da geçen olayı kısaca anlatmaya çalışayım.

Pazartesi günü saat 10.00'da Halk Partisi grubu, Grup Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. Bakanlar Kurulu üyelerinin seçimi görüşmelerine başlandı.

Başkan — Yönetim Kurulu, hazırlık niteliğinde olmak üzere, Genel Kurul’a sunulmak üzere bir Bakanlar Kurulu listesi hazırladı. Yönetim Kurulu, kesin bir şey tespit etmiş değildir. Karar saygıdeğer kurulumuzundur. Kabul ederseniz okunsun, sözleriyle, Genel Kurul’a, Başkanlığında Fuat Paşa’nın bulunduğu bir hükûmet listesi sunar.Okunan bu listede İktisat Bakanlığına aday gösterilen Celâl Bey (İzmir) söz alarak Bakanlar Kurulu’nun önemini belirtmiş ve kendisinin seçilmesini teklif etmiş. Özellikle «bu listede adları görülen kimseler çekilenlerden daha kuvvetli değildir.Bizden refah ve ıslahat isteyen bir millet vardır. Herhalde yeniler eskilerden daha kuvvetli olmalıdır. Seçimde acele etmeyelim. Hele Hükûmet Başkanı’nı seçerken iyi düşünelim» görüşünü ileri sürmüş.

Saip Bey (Kozan) — Meclis Başkanlığı’na Fethi Bey, Başbakanlığa İsmet Paşa seçilmelidir, demiş.

Ekrem Bey (Rize) — Yeni hükûmet eski hükûmetin boşluğunu doldurabilecek mi? Reis Paşa Hazretleri, mümkünse bu konudaki düşüncelerini ifade buyursunlar; aydınlanalım (ben o sırada Meclis’te bulunmuyordum) şeklinde konuşmuş.

Zülfü Bey (Diyarbakır) — Yetki Parti Meclisi’nindir. Bu hak, grup Yönetim Kurulu’nun değildir. Parti Meclisi toplansın!.. isteğinde bulunmuş…

Mehmet Efendi (Bolu) — Seçilecek hükûmet ancak bir ay dayanabilir. Hükûmetin böyle sık sık değişmesi, memleket ve milleti kötü ve güç bir duruma sürükler. Hükûmet istifa sebebini açıkça anlatmazsa herhangi bir hükûmet seçimine katılmam. Önce sebebi anlayalım sonra seçim yapalım.

Faik Bey (Tekirdağ) — Listede gösterilen isimler öncekilerden daha kuvvetli değildir. Parti Meclisi toplanıp bu meseleyi halletsin.

Vasıf Bey (Saruhan) — (İsmet Paşa’nın hizmetlerinden bahsettikten sonra) Memleketi, milleti niçin bırakıyor? Liderlerimiz bizi aydınlatmamıştır. Sayın Başkanımız (beni kastetmiş olacak) bizi niçin aydınlatmıyor, demiş ve uzun bir konuşma yapmış.

Necati Bey (İzmir) — Memleketin güvendiği kimselerin bizi bırakıp ayrılmalarını kabul edemeyiz.Sayın Başkanımız bizi aydınlatsın ve uyarsın. İçeriye ve dışarıya karşı kuvvetli bir hükûmete kesinlikte ihtiyacımız vardır.

Başkan Fethi Bey — Yönetim Kurulu’nun yaptığı bu liste, ne Paşa’nın ve ne de Yönetim Kurulu’nundur, şeklinde bir açıklama yapmayı gerekli bulmuş.

Doktor Fikri Bey (Ertuğrul) — Vasıf ve Necati Bey’lerin düşüncelerine katılırım. Memleket sütliman değildir. Memleket idaresi gelişigüzel yapılacak bir seçime terk edilemez. Kuvvetli şahıslardan kurulu bir hükûmet seçilmelidir.

Recep Bey (Kütahya) — Arkadaşlar sözlerini bitirsinler, sonra Gazi Paşa Hazretleri söylesinler (Henüz toplantıda değildir).

İlyas Sami Bey (Muş) — Sayın Başkanımız Gazi Paşa Hazretleri düşüncelerini ifade buyursunlar. Bunalımın doğduğu gün giderilmesi daha yararlıdır. Erteleme şiddetlenmesine yol açar. Bir Hükûmet Başkanı seçelim. Yirmi dört saatlik bir süre tanıyalım. Arkadaşlarını bulsun. Kuvvetli bir hükûmet kurulsun.

Abdurrahman Şeref Bey (rahmetli İstanbul Milletvekili) — Bazı arkadaşlar telâş ediyorlar. Bu her memlekette görülen bir şeydir. Hepimizin amacı vatanın saadetidir. Bir makine kurup tıkır tıkır işletemiyoruz.Bu da doğru. Kuvvetli bir hükûmeti nasıl bulmalı hastalığı nasıl keşfetmeli? Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzu göz önüne alalım. Hükûmetin görevini belli edelim. Meclis, görüşlerini söylesin.Ondan sonra Reis Paşamız da görüşlerini ifade buyursunlar. Bir sonuca varalım. Herkes bir işe yarar. Herkesi yaradığı işte kullanmalı. Şahıslardan söz etmeyelim. Vatanın yüksek çıkarlarında birlikteyiz. Reis Paşa Hazretleri görüşlerini ifade buyursunlar.

Eyüp Sabri Efendi (Konya) — Ne olursa olsun bir seçim zarureti ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bundan önceki Hükûmet üyelerinin, yeniden seçilmiş olsalar bile kabul etmeyeceklerine karar verdiklerini işitiyoruz. Yüce Meclis bu kararı kaldırmalıdır.

Recep Bey (Kütahya) — Üç esaslı noktaya dokunacağım. Birincisi şekil, ikincisi çalışma eksikliği, üçüncüsü manevî birliğimizde açılan gediktir. Şekillerde eksiklik olursa iyi bir sonuç vermez. Eldeki listede yer alan değerli arkadaşlar hangi zamanda hangi şartlar altında çalışacaklardır;belli değil. Kuvvetli bir şahsın kendi arkadaşlarını bularak bir hükûmet kurması gerekir. Recep Bey, özellikle bu son nokta üzerinde uzun bir konuşma yapmış ve açıklamalarda bulunmuş.

Talât Bey (Ardahan) — Recep ve Abdurrahman Şeref Bey’ler pek güzel açıkladılar. Hükûmet Başkanı’nın görevi nedir? Görev ve yetki Kanununu hâlâ çıkarmadık. Gazi Paşa Hazretleri bizi aydınlatmak lûtfunda bulunsunlar, demiş.

Başkan bundan sonra görüşmenin yeterliğini oya koymuş. Görüşme yeterli görüldükten sonra birtakım önergeler okunmuş. Bunlardan Kemalettin Sami Paşa’nın önerisi kabul edilmiş. Bu önergeyle, ben Genel Başkan sıfatıyla meselenin çözüme bağlanması için Parti Meclisi tarafından görevlendiriliyordum.

Görüşmeler sırasında Çankaya’da evimde bulunuyordum. Kemalettin Sami Paşa’nın önergesinin kabul edilmesi üzerine, toplantıya davet edildim. Toplantı salonuna girer girmez doğruca kürsüye çıktım ve kısaca şu görüş ve teklifi ortaya attım.

«Efendiler! dedim, Hükûmet üyelerinin seçiminde görüş birliği sağlanamadığı anlaşılmıştır. Bana bir saat kadar müsaade buyurun. Bulacağım çözüm yolunu arz ederim.»

Başkan Fethi Bey, teklifi oya koydu. Kabul edildi.

Efendiler, bu bir saat içinde, gereken kimseleri Meclis’teki odama davet ederek onlara 28/29 Ekim gecesi hazırladığım kanun tasarısını gösterdim ve kendileri ile görüştüm.

Saat 13.30'da Parti Genel Kurulu yeniden Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. İlk söz bendeydi. Kürsüye çıktım ve şu konuşmayı yaptım:

«Saygıdeğer arkadaşlar, üzerinde durduğumuz meselenin çözümünde karşılaşılan güçlüklerin sebebi, bütün arkadaşlarca anlaşılmıştır sanırım. Eksiklik ve yanlışlık uygulamakta olduğumuz usul ve şekildedir.Gerçekten de, yürürlükteki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na göre, bir hükûmet kurmaya teşebbüs ettiğimiz zaman, bütün arkadaşların her biri bakanları ve hükûmeti seçmek mecburiyeti ile karşı karşıya kalıyor. Hepinizin birden hükûmet üyelerini seçmek zorunda kalmanızda görülen güçlüğün giderilmesi zamanı gelmiştir. Geçen dönemde de aynı şekilde güçlükle karşılaşılıyordu. Görülüyor ki, bu usul bazan birçok karışıklıklara yol açıyor.Yüksek hey’etiniz bu güçlüğün çözülmesi için beni görevlendirdi. Ben de bilginize sunduğum bu görüşten hareket ederek düşündüğüm şekli tespit ettim. Onu teklif edeceğim.Teklifim kabul edilirse kuvvetli ve kendi içinde uyumlu bir hükûmet kurmak mümkün olacaktır. Devletimizin şekil ve niteliğini tespit eden ve hepimiz için bir gaye olan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzun bazı noktalarına açıklık kazandırmak gerekir. Teklif şudur» dedikten sonra, bilinen tasarıyı okutmak üzere kâtip beylerden birine uzatarak kürsüden ayrıldım.

Teklifimin niteliği anlaşıldıktan sonra tartışmalar başladı.

Sabit Bey (Erzincan) — Hükûmetin bu şekilde kurulması usulünün lehindeyim. Ancak, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklik yapılması teklifi ile bugünkü bunalımı çözmek mümkün değildir. Biz şimdi bir Başbakan seçelim. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun değiştirilmesini sonra düşünürüz, dedi.

Hâzım Bey (Niğde) — Şu görüşü ileri sürdü: Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu biz yapabilir miyiz? Sanırım ki yapamayız. Yetkimiz varsa, bu partide olmaz. Partide görüşüldükten sonra açık oturumda kimse söz söyleyemiyor. Millet varlığını ilgilendiren kanunların burada kesin bir şekilde tespit edilmesine taraftar değilim. Bu gibi kanunlar açık oturumda ve serbestçe görüşülmelidir. Biz, her şeyden önce hükûmet bunalımına bir çare bulalım.

Yunus Nadi Bey, Hâzım Bey’e şu yolda cevap verdi: Hangi memleket ilk defa Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yaparsa, o iş için bir kurucu meclis kurmuştur. Bizde ise bu gibi meselelerde ayrıca bir kurucu meclis kurulacağı açıkça belirtilmemiştir.Bizde her zaman bu gibi değişiklikler olmuştur. Bizden önceki Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu yolda yürümüştür. Buna yetkimiz vardır. Kararsızlık gösterilmesin. Şimdi biz, hükûmet bunalımının çözümünü Reis Paşa Hazretleri’ne bıraktık. O da bize bu teklifi getirdi. Bu teklifte yer alan usulü bütün arkadaşlar ayrı ayrı düşünmüştür. Şimdi buna kesin bir şekil vermek gerekir. Teklif edilen şekil, zaten vardır. Buna bir açıklık verip daha belirli şekilde tespit edeceğiz.

Vehbi Bey (Balıkesir) — Bizim, şimdiye kadar görüşüldüğünü işittiğimiz Teşkilât-ı Esasiye Kanunu hakkında bir bilgimiz yoktur. Gerçi gazetelerde gördük, ama bu yeter mi? Bu bakımdan biz, bu konuyu bir bütün olarak görüşmek üzere daha sonraya bırakıp önce bunalıma bir çare bulalım.

Halil Bey — Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun değiştirilerek yeniden yapılmasına yetkimiz vardır. Fakat yapılacak bu değişiklikler, gerçekten vatan ve milletimizin saadetini sağlayabilecek midir? Bunu söylemek gerekir.Bunu, hukukçu, hukuk bilgini olan arkadaşlarımız gelip açıklasınlar. Açıklama yapılmadıkça bu meselenin derhal halledilmesine taraftar değilim.

Üyelerden biri — Teşkilât-ı Esasiye Kanunu öyle gelişigüzel düzeltilemez.

Hamdullah Suphi (İstanbul) — Dört yıl önce, bakanların ayrı ayrı seçilmelerinin zararlarını söylemiştim. Bugün de aynı durum başgösterdi. Gazi Paşa’nın teklifine gelince, bu yeni değildir. Dört yıl önce yapılan bir kanunun daha açık olarak ifadesinden ibarettir. Durum böyle olunca, değişiklik aleyhinde söz söyleyecekler gelsinler düşüncelerini açıklasınlar. Fakat zamanımızın uzun uzadıya beklemeye tahammülü yoktur.

Ragıp Bey (Kütahya) — Kanunların en iyisi şartlardan ve ihtiyaçtan doğmuş olanıdır. İhtiyaç ise meydandadır. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun tamamlanması ve açıklığa kavuşturulması gerekir. Teklifin derhal görüşülmesine geçelim.

Adalet Bakanı rahmetli Seyit Bey — Teklif edilen şekil yeni bir şey değildir. Yürürlükteki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun, açıklığa kavuşturulması ve buna göre tespitidir. Kanunlar ihtiyaçtan doğar teorik görüşlerden kaynaklanmaz. Zaman ve olaylar her şeye hâkimdir. Gelişme kanunu, değişmez kesin bir kuraldır.Teklif edilen şekilde bir yenilik yoktur. Yürürlükteki şekli daha açık ve belirli bir şekilde ifade edersek, elbette millet ve memleketimizin yararına daha uygun olarak hareket etmiş oluruz.

Rahmetli Seyit Bey’in görüşüne Abidin Bey (Manisa) şu cevabı verdi: — Önce hükûmet bunalımına çözüm getirelim.

Eyüp Sabri Efendi (Konya)’nın görüşü şöyleydi: Biz Gazi Paşa Hazretleri’ni hakem yaptık. Bizim Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu değiştirmeye yetkimiz yok demek, gayrimeşru olduğumuzu kabul etmek demektir. Meclisin Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu değiştirme yetkisi meydandadır. Hükûmetimizin şekli mutlaka Cumhuriyet olacaktır.

Bundan sonra İsmet Paşa söz alarak şu yolda bir konuşma yaptı:

«Parti Başkanı’nın teklifini kabule ihtiyaç kesindir. Bütün dünya, bizim bir hükûmet şekli görüştüğümüzü biliyor. Bu görüşlerimizi bir sonuca bağlayıp açıklamamak, güçsüzlüğü ve karışıklığı sürdürmekten başka bir şey değildir. Bir tecrübemden söz edeyim. Avrupa diplomatları bu konuda beni uyardılar. Devletin başkanı yoktur, dediler.Şimdiki idare şeklinize göre başkan, Meclis Başkanı’dır. Demek ki siz, bir başka başkan bekliyorsunuz. Avrupa’nın düşüncesi işte budur. Oysa, biz böyle düşünmüyoruz. Millet, hâkimiyetini ve mukadderatını fiilî olarak eline almıştır. O halde bunu hukukî olarak dile getirmekten neden çekiniyoruz. Cumhurbaşkanı olmadan Başbakan seçilmesini teklif etmek kanunsuz olur. Bunda şüpheye yer yoktur. Başbakanın seçilebilmesi için, Gazi Paşa Hazretleri’nin teklifinin kanunlaşması gerekir. Genelleşmiş olan bir zaafın sürdürülmesinin anlamı yoktur. Partinin bütün millete karşı yüklendiği sorumluluğun gereklerine uygun olarak hareket etmek zarurîdir.»

İsmet Paşa’dan sonra , rahmetli Abdurrahman Şeref Bey’in konuşmasında şu sözler yer alıyordu:

«Hükûmet şekillerinin teker teker sayılmasına gerek yoktur. Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir, dedikten sonra kime sorarsanız sorunuz, bu Cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad, bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin.»

Bundan sonra Yusuf Kemal Bey, teklifin kabul edilmesi gerektiği hususunda uzun bilgiler verdi ve «bunun derhal kanunlaşması için gerekli işlemin tamamlanmasını teklif ederim» dedi.

Abdullah Azmi Efendi’nin, «meselenin önemi meydandadır. Görüşme devam etsin» diye yükselen itirazına rağmen yeterlik teklifi kabul edildi. Ondan sonra teklifimin bütünü ve arkasından da maddeler birer birer okunarak görüşüldü ve kabul edildi.

Efendiler, Parti Grubu toplantısına son verildi ve hemen Meclis toplantısı açıldı.Saat 18.00 idi. Kanun teklifi, Kanuni Esasî Encümeni tarafından usulen incelenip tutanağı hazırlanırken, Meclis diğer bazı işlerle meşgul oldu. Sonunda, Başkanlık kürsüsünde oturan Başkan Vekili İsmet Bey (Paşa) Meclis’e şu bilgiyi verdi:

«Kanun-ı Esasî Encümeni, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklikler yapılması ile ilgili tasarının öncelikle ve derhal görüşülmesini teklif ediyor. «Kabul!» sesleri üzerine, tutanak okundu.Teklif edildiği gibi öncelikle görüşüldü. Nihayet, kanun, birçok konuşmacının «Yaşasın Cumhuriyet!» sesleriyle alkışlanan konuşmalarıyla kabul edildi.

Ondan sonra Cumhurbaşkanı seçilmesi için Meclis’te oylamaya geçildi. Toplanan oyların sonucunu, Başkanlık kürsüsünde oturan İsmet Bey (Paşa) Genel Kurul’a şu şekilde bildirdi:

«Türkiye Cumhurbaşkanlığı için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi katılmış ve Cumhurbaşkanlığına yüz elli sekiz üye, oybirliği ile Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ni seçmişlerdir.»

Efendiler, seçimin hemen arkasından Meclis’te yaptığım konuşmayı tutanaklarda okumuşsunuzdur. Ancak, tarihî bir hatıranın canlandırılması için, müsaade ederseniz, o konuşmamı burada aynen tekrar edeyim:

«Saygıdeğer arkadaşlar, dünya çapında önemli ve olağanüstü olaylar karşısında, saygıdeğer milletimizin gerçek uyanıklığına ve şuurluluğuna değerli bir belge olan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun bazı maddelerini açıklığa kavuşturmak için kurulmuş olan özel komisyon tarafından yüksek hey’etinize teklif edilen kanun tasarısının kabûlü dolayısıyla, Türkiye Devleti’nin zaten bütün dünyaca bilinen, bilinmesi gereken mahiyeti, milletlerarası adıyla adlandırıldı.Bunun tabii bir gereği olmak üzere bugüne kadar doğrudan doğruya Meclis Başkanlığı’nda bulundurduğunuz arkadaşınıza, yaptırdığınız bu görevi, Cumhurbaşkanı ünvanıyla yine aynı arkadaşınız, bu âciz arkadaşınıza tevcih ediyorsunuz.Bu münasebetle, şimdiye kadar hakkımda gösterdiğiniz sevgi, samimiyet ve güveni bir defa daha göstermekle, yüksek değerbilirliğinizi ispat etmiş oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce hey’etinize gönlümün bütün samimiyeti ile teşekkürlerimi arz ederim.»

«Efendiler, asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu. Son yıllarda milletimizin fiilî olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükûmetin yeni adıyla, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere lâyık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.»

«Arkadaşlar, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım bu güven ve itimada lâyık olmak için, pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce hey’etinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır.Ancak bu sayede ve Tanrı’nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.»

«Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimî ve sıkı bir şekilde yapışarak, kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmeyerek çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz.Türkiye Cumhuriyeti mes’ut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.» 

Efendiler, Meclis’ce Cumhuriyet kararı 29/30 Ekim 1923 gecesi saat 20.30'da verildi. On beş dakika sonra, yani 20.45'te Cumhurbaşkanı seçildi. Durum, aynı gece bütün memlekete bildirildi ve her tarafta gece yarısından sonra yüz bir pâre top atılarak ilân edildi. İlk kabinenin İsmet Paşa tarafından kurulduğunu ve Meclis Başkanlığı’na Fethi Bey’in seçildiğini biliyorsunuz.

Efendiler, Cumhuriyet'in ilanı, bütün milletçe sevinçle karşılandı. Her tarafta parlak sevinç gösterileri yapıldı. 


Mustafa Kemal ATATÜRK
1927 , NUTUK



"Söz konusu vatansa gerisi teferruattır"






14 Haziran 2016 Salı

Türkiye Savaş mı Kaybetti de Yabancılar Yeni Anayasa Dikte Ediyor?






"Savaş kaybeden devletlere, güçlü devletler diz çöktürüp, ülkelerini nasıl yöneteceklerini, ilkelerinin ne olacağını belirleyen anayasalar hazırlatmışlar. Peki şimdi ne oluyor? Türkiye savaş mı kaybetti? Niye bize yabancılar sürekli bir yeni anayasa dikte etmeye çalışıyorlar?"

Emekli Büyükelçi ve CHP eski Milletvekili Onur ÖYMEN, Yeni Anayasayı Türkiye'den yabancıların istediğine dikkat çekerek, dünyada savaşı kaybedenlerin anayasalarını savaşı kazananlar tarafından dikte ettirildiğine dikkat çekti ve dünyadan örnekler vererek Türkiye'deki Yeni Anayasa talebinin kaynağını anlattı.

Dış politikanın en önemli konusu nedir?” diye soracak olursanız, “Anayasa” konusudur.  “Dış politika ile anayasanın ne alakası var?” diyeceksiniz.

Büyük devletler başka ülkeleri etkilemek istedikleri zaman önce Anayasalarını değiştirtmek isterler. Mesele burdan kaynaklanıyor. Kendi Anayasalarını değiştirmezler.

Amerikan Anayasası 230 yıldan beri değişmemiştir; 30 kere değişiklik yapılmıştır çeşitli maddelerinde ama Anayasa değişmemiştir. Belçika Anayasası, 1831’den beri değişmemiştir. Ama başka ülkelerin anayasalarını değiştirmek için özel bir çaba harcarlar.

Örneği var mı? Var. 2. Dünya Savaşı bitmiş; Japonya ve Almanya mağlup devletler. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ilk yaptıkları iş bu ülkelere anayasa dayatmak. Önce Japonlara diyorlar ki size bir anayasa hazırlatacağız, “Yok” diyor Japonlar, “Biz hazırlarız, İmparator, Başbakan, Hükümet, Meiji Anayasası var bizde 19. Yüzyıldan kalma, onu biraz güncelleştireceğiz, bizim anayasamız o olacak.” “Katiyyen olmaz” diyor Amerikalı Komutan, “Biz yazacağız sizin Anayasanızı.” Kendi hukukçu subaylarına anayasa yazdırıyor, bugün yürürlükte olan Japon Anayasası, Mc Arthur’un hukukçu subayları tarafından yazılmıştır ve hala yürürlükte.

Bir tek Japonya’da mı? Bir tek maddesini değiştiremediler. “Savaş açmasını ya da herhangi bir şekilde savaşa girmesini” yasaklayan madde var Japon Anayasası’nda. Diyorlar ki “Hiç değilse, saldırıya uğrarsak savunma gücümüzü kullanma hakkımız olsun.” Bir maddesini değiştirmek istediler, değiştiremediler. Bugün hala Japonya, Mc Arthur’un hazırladığı Anayasa ile idare ediliyor. Bir tek Japonya olsa, diyeceğiz ki istisna; öyle değil.

Peki Alman Anayasası nasıl hazırlanmış?

1946 yılında, gene Amerikalı hukukçuların yönetiminde Bavyera bölgesi için temel yasa hazırlıyorlar; ondan sonra 1948 yılında galip devletler Londra’da bir toplantı yapıp birkaç komisyon kuruyorlar; bu komisyonların görevi, Alman Anayasası’nı hazırlamak. Alman Anayasa’sını hazırlamakla görevli komisyonlarda bir tane Alman yok. Hazırlıyorlar anayasayı, Başbakan Adenauer’e götürüyorlar; “Biz bunu kesinlikle kabul edemeyiz, bu felaket” diyor, “Biz 1919 tarihli Weimarr Anayasası’na uygun bir anayasa hazırlayacaktık. Böyle bir şeyi kabul edemeyiz.” Ama 3-5 kelimesini değiştirerek kabul etmek zorunda kalıyor.

Bugün yürürlükte olan Alman Anayasası, Londra’da bir tek Almanın iştiraki olmaksızın hazırlanan bir anayasa.

Peki bu örnekler, Türkiye’yi neden ilgilendiriyor? Ne alakası var Türkiye ile?

Bu iki devlet savaş kaybetmiş. Savaş kaybeden devletlere, güçlü devletler diz çöktürüp, ülkelerini nasıl yöneteceklerini, ilkelerinin ne olacağını belirleyen anayasalar hazırlatmışlar. Peki şimdi ne oluyor? Türkiye savaş mı kaybetti? Niye bize yabancılar sürekli bir yeni anayasa dikte etmeye çalışıyorlar?

“Türkiye yeni anayasa hazırlasın” lafı yabancılardan çıktı. Bunun kamuoyu pek farkında değil çünkü medyada o kadar başarıyla “algı yönetimi” işini beceriyorlar ki, neyin ne olduğunu insanların takip etmesi, anlaması gerçekten imkansız hale geldi.

“Yeni Anayasa gerekli”, “Yeni anayasa lazımdır” diye kalıplar öne sürüyorlar.

Nerden çıktı bu? Niye gerekliymiş yeni anayasa?

Amerikan Anayasası değişmedi de bu kadar yıl, niye Türk Anayasası değişsin, bunu soran yok. Bu ihtiyaç nerden kaynaklanıyor, bunu soran yok. Amerikan Anayasası kabul edildiğinde, Amerika’da hala kölelik düzeni vardı. Ondan sonra ne gelişmeler olmuş, 65 yıl sürmüş kölelik, sonra kölelik kalkmış, sonra iç savaş olmuş, 2 tane dünya savaşı olmuş, Amerika’da çok şey değişmiş, eyaletlerin sayısı artmış vs. vs... Bunların hiçbiri bir anayasa değişikliği için yeterli sebep değil.

Ama Türkiye’ye gelince, “Türkiye yeni anayasa yapsın, kim söylüyor? Amerikalılar söylüyor? Ne zaman söylüyor? İşte işin ilginç tarafı budur. Bugünkü iç politika, dış politika, güvenlik politikası, bunlarla doğrudan doğruya bağlıdır anayasa dayatmaları.

Raporlarında “Türkiye yepyeni bir anayasa hazırlasın ve Türk kelimesi geçmesin” diyorlar ve bu konular gündemimize giriyor. Meselenin kökenine bakacaksınız. Kim başlatıyor?

Türkiye’de “yeni anayasa” lafını yabancılar başlatıyor.

Peki niçin yepyeni bir anayasa istiyorlar, bunun cevabını da yabancıların raporlarında, kitaplarında okuyoruz. Açık konuşalım, Türkiye’nin sıkıntıları açık konuşmamaktan kaynaklanıyor.

Yabancılar Atatürk Cumhuriyeti’nden, Kemalizm’den rahatsızlar.

Graham Fuller “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı bir kitap yazdı. Artık Türkiye Cumhuriyeti zamanını tamamlamıştır, artık onu bir tarafa bırakın ve bugünkü iktidarın politikaları çerçevesinde Türkiye yeni bir anayasa hazırlasın, yeni bir rejim içine girsin.

Atatürk’ten niye rahatsızlar, mesele burda başlıyor.

Atatürk’ten yabancılar da rahatsız, içerde de bazı çevreler rahatsız Kemalizmden. Wikileaks belşgelerini okursanız, o tarihte CHP’den bahsederken, “CHP, Kemalist,laik, milliyetçi” kötü sıfatlar, kendi hükümetine bizi eleştirmek için Ankara’daki Büyükelçi CHP’yi böyle tarif ediyor. Onlara göre Kemalist olmak büyük bir günah. Niye?

Çünkü Kemalizmin özünde, dış politikasının da özünde tam bağımsızlık yatıyor. Cumhuriyetin dış politikasının özünde tam bağımsızlık var. Yabancıların tahammül edemediği bu, çünkü istiyorlar ki hassas bölgelerde bulunan devletler, onlar ne istiyorsa onu yapsın, yabancılar ne istiyorsa onu yapsın, farklı bir politikası olmasın, kendi menfaati farklı yönde de olsa, büyük devletler ne diyorsa onu yapsın. Ama Atatürk Türkiye’si buna uygun değil. Atatürk’ün ilkeleri buna uygun değil.

Cumhuriyet döneminde görüyoruz, Türkiye daima kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa, onu yapmış. Hatay’da Fransa’ya boyun eğimiş mi? Türkiye kendi politikasını, kendi çıkarlarını savunmuş ve başarılı olmuş. Daha sonraki yıllarda Ecevit, dış baskılara boyun eğerek Kıbrıs’a çıkartma yapmaktan vazgeçti mi, geçmedi. Kardak’a çıkartma yapmaktan vazgeçtik mi, geçmedik. İşte bu rahatsız ediyor. En sonunda 1 Mart tezkeresinde Amerika’nın Türkiye üzerinden Irak’a bir cephe açma girişimine TBMM bu girişimi reddetti. Amerikalılar hükümetin verdiği söze güvenmişler, Türkiye sahillerine, İskenderun’a gemilerini göndermişler; sonra Meclis bir karar alıyor reddediyor, bunlar palas pandras gidiyorlar. Amerikan tarihinde böyle bir örnek yok.

Türkiye’de en kötü dönemde bile milli çıkarları koruma refleksi var.

Ulusal politikalarla Türkiye’nin çıkarlarını koruma refleksi var idi. 1 Mart 2003’te 99 AKP’li kendi hükümetinin önerisinin aleyhine veya çekimser kalarak bizim gibi oy verdi ve o sayede biz bu tezkereyi reddettik. Türk Amerikan ilişkilerinde, bu tezkereden sonra büyük bir bunalım çıktı. Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz’e soruyorlar gazeteciler nedir bu iş diye, önce askerleri suçluyor, diyor ki sorumluluk askerlerdedir çünkü askerler siyasetçilere liderlik yapamadılar. Askerin siz siyasete karışmasını mı istiyorsunuz, karışmamasını mı? Karışmıyor, niye karışmadın? Karışıyor, niye karışıyorsun?

Mesele şu, ister karışsın, ister karışmasın, sonunda bizim istediğimiz olsun. “Türkler diyecek ki” diyor, “Amerika için iyi olan neyse bizim için de iyi olan odur diyecekler ve bizim her dediğimizi yapacaklar.” diyor. Düşünebiliyor musunuz dış politika ne hale gelmiş? Bunu söyleme cesaretine sahip, Atatürk’ün döneminde böyle bir şey söyleme cesaretine sahip insan çıkabilir miydi? İsmet İnönü zamanında çıkabilir miydi? Ecevit zamanında çıkabilir miydi? Şimdi çıkıyor. Demirel zamanında bile çıkamadı. Kıbrıs harekatından sonra Demirel Başbakan oluyor, Demirel zamanında Amerikan Kongresi 1975 yılında Türkiye’ye silah ambargosu uygulama kararı alıyor. Demirel Amerika’ya tebligatta bulundu, 3 gün içinde Türkiye’deki bütün askeri üsleri ve tesisleri terk edeceksiniz dedi. Amerikalılar şaşkınlık içinde kaldı, hiç beklemiyorlardı böyle bir tepki. Üç gün içinde bütün Amerikan askerlerinin hepsi çıktı gitti Türkiye’den. Amerika o sırada Sovyetler Birliği’nden sağladığı istihbaratının yüzde 60’ını kaybetti bir günde. Türkler böyle insanlar.

O zaman ne yapacaksınız? Madem ki bu Türkler, en olmadık zamanlarda ulusal çıkarlarını koruma konusunda bu kadar duyarlılar, o zaman ne yapacaksınız? Türkiye’nin yapısını değiştireceksiniz.

Türkiye’nin dokusunu değiştireceksiniz. Bunun çaresi ne? Bunun çaresi Anayasayı değiştirmek. Anayasayı, yani devletin yapısını, dokusunu değiştirmek. Eğer anayasalar böyle sık sık değiştirilebiliyorsa, siz niye kendi anayasanızı değiştirmiyorsunuz? Ne zaman başka ülkelere baskı yaptınız da anayasalarını değiştirttiniz. İşte biraz önce anlattım. 

Savaşı kazanmış, savaştan sonra anayasasını değiştirmeye zorluyor mağlup ülkeyi. Sanki Türkiye savaş kaybetti, bize dışardan anayasa dayatıyorlar. İşin özü bu.

Hiç kimse Türkiye’de mantıki bir şekilde, niçin bizim yeni bir anayasaya ihtiyaç duyduğumuzu söyleyemiyor. Çünkü böyle bir ihtiyaç yok.

Birincisi hukuken mümkün değil. Anayasamızda bir hüküm var, diyor ki hiç kimse Anayasadan almadığı bir yetkiyi kullanamaz.

Peki Anayasa size, mevcut anayasayı ortadan kaldırıp yepyeni bir anayasa yapma yetkisi veiryor mu, vermiyor. Anayasa’da, Meclise yeni bir anayasa yapma yetkisi veren bir hüküm var mı? Yok. 175. Maddede verilen yetki, madde değişikliği yetkisidir. Bu yetkiyi de defalarca Türkiye kullandı.

1982 Anayasası, darbe döneminde hazırlanmıştır ama kaç defa değişti, sadece AKP hükümeti zamanında 45 kere anayasa değişikliği yapıldı. Sadece bir yılda, 2010 yılında 25 madde değiştirildi. 1987’den beri yapılan anayasa değişiklikleri, 1980 darbesinin izlerini sildi. Mesela 1987’de eski siyasilerin, siyaset yapma yasağı kaldırıldı, 1993’de radyodan devlet tekeli kaldırıldı, 1995’de askeri müdahalenin meşruluğunu savunan cümleler anayasadan çıkarıldı.

Daha pek çok değişiklik yapıldı; 1990’da örneğin Devlet Güvenlik Mahkemeleri’den askeri hakimler çıkarıldı, Milli Güvenlik Komitesi’ndeki düzenlemelerin Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenemeyeceği kuralı kaldırıldı. 

Hepsini saymaya gerek yok ama şunu bilmek lazım ki bu Anayasa’da çok önemli değişiklikler yapıldı. Demek ki anayasa değiştirilebiliyor; ancak anayasa ortadan kaldırılıp yepyeni bir anayasa yapılamıyor. Şimdi bize bunu dikte etmek istiyorlar.

Niye? Yabancılar bunu istiyor da onun için.

Efendim, yabancılara haksızlık mı yapıyoruz acaba, onlar niye karışsınlar Türkiye’nin içişlerine, diye düşünen olabilir. İşte daha dün Ankara’daki Amerikan Büyükelçisi’nin konuşmasına bakın, en olmayacak şeyler bunlar, Büyükelçi açıkça ne diyor, defalarca söylediler bunu Amerikalılar ve Avrupalılar, Türkiye yeniden PKK’yla müzakereye otursun, açılım süreci tekrar başlasın.

Bu sizin işiniz mi? Yani Türkiye terörle nasıl başedecek, bunu Amerika mı bize dikte edecek, Avrupa mı bize söyleyecek? Görüşüp görüşmeyeceğimiz, bizim karar verceğimiz bir konu ama size dışardan sürekli olarak bunu dayatıyorlar.

Alman Dışişleri Bakanı Walter Steinmeier, bir demeç verdi 3 gün önce, diyor ki “Açılım sürecinin tekrar başlamaması Türkiye için ölümcül sonuçlar doğurur.” Lafa bakın, “ölümcül sonuçlar doğurur”, nasıl baskı yapıyorlar.

Yine Amerikan sivil toplum örgütleri o kadar yoğun bir şekilde, üst üste yayın yapıyorlar ki, açılım süreci tekrar başlasın diye. Onların istediği gibi yeni anayasa yapmazsak, onların istediği gibi teröristlerle masaya oturmazsak, biz bitermişiz.

Size bunları söylüyorlar, bunları yazıyorlar, üst üste defalarca yazıyorlar. Bunlara karşı Türkiye’den ses çıkaran var mı? Televizyonlar bu gibi düşünceleri yayınlamamak üzere programlandılar. Anayasa ile ilgili televizyon programına 5 kişi katılıyor, 5’i de yeni anayasa taraftarı, böyle şey olur mu? Bir kişi bu söylediklerimizi söyleyebiliyor mu? Bunları söyleyebilecek insanları davet etmeye cesaretleri var mı?

Basın özgürlüğünün hepimiz mücadelesini veriyoruz; iktidarın basın üzerine yaptığı baskılara karşı hepimiz omuz omuza vermiş bir şekilde mücadele ediyoruz. Peki basının kendi kendini sansürlemesine ne diyeceğiz? Şu veya bu etki altında basın şu anda fiilen kendini sansürlüyor.

Türkiye bu hale geldi. İşin akademik yönünü, bilimsel yönünü tartışıyoruz. Biraz da işin özünü tartışmak lazım. 

İşin özü şu; Türkiye’nin elini kolunu bağlamak istiyorlar, bunun çaresi anayasayı değiştirmek. Türkiye’nin yapısını, dokusunu değiştirmek istiyorlar.

Size diyorlar ki; “Gidin PKK’yla masaya oturun.” Siz onlara şunu söyleyebiliyor musunuz; “Siz, Amerika olarak, ya da Avrupa olarak, kendinize yönelik teröristlerle hiç masaya oturdunuz mu? Siz oturuyor musunuz?”

Amerikan Başkanı Bush, 2008 yılında, İsrail’e gidiyor Meclis’te, Knesset’de konuşma yapıyor; “Bazıları bize teröristlerle görüşmemizi tavsiye ediyor; bu çılgınca bir düşüncedir, hiçbir zaman yapmadık ve yapmayacağız, teröristlerle görüşmeyiz.”” diyor. Ondan bir süre sonra Türkiye, İmralı’ya görüşmeye başlıyor, Amerikan hükümeti sözcüsü “Türkiye’nin bu kararını alkışlıyoruz” diyor. Şimdi biz bunu nasıl anlayacağız? Nasıl yorumlayacağız? 

Dostluksa dostluk, ittifak ilişkisi ise ittifak ilişkisi...

Ama bir yerde de karşılıklı saygıyı kaybetmeyelim. Bizim gözümüzün içine baka baka siz, hangi konuda neyi nasıl yapmamızın uygun olacağını bize dayatmaya çalışırsanız, biz iki defa düşünürüz. Bir tek anayasa konusunda olsa, öyle değil; Kıbrıs konusunda Türkiye hangi politikayı izleyecek, onlar bize söylüyor, onu yapıun, bunu yapın, asker çekin, şu tavizi verin, bu tavizi verin.

Ermenistan ile ilişikilerimizi nasıl halledeceğiz, Cenevre’de gizli görüşmeler, orada yabancıların dayatmasıyla Ermenilerin her istediğini kabul ediyorsunuz; imzalanan protokollerde Türkiye’nin taleplerinden bir tanesi yok. Protokollerin imzalanması fotoğrafına bakıyorsunuz; iki tarafın Dışişleri Bakanları, arkanızda Amerika’nın, Almanya’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin Dışişleri Bakanları... Nasıl oluyor bu işler? Siz mi bize dayatıyorsunuz nasıl anlaşma imzalayacağımızı; sonunda bir çıkıyor ki anlaşma, tutar tarafı yok. Biz Meclis’te büyük bir tepki gösterdik, Azerbaycan da tepki gösterdi; Meclise onaylatamadılar, hala onaylatamıyorlar çünkü tutar tarafı yok. Böyle bir sonuç niçin çıktı çünkü yabancıların dayatmasıyla yaptınız. Her konuda onlar bize söyleyecek ne yapacağımızı...

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine döndük. Her istediğini yaptırıyor yabancılar, o noktaya geliyoruz. 

Yabancılar size bütün konularda çözüm öneriyorlarsa, bunun nasıl bir gerekçesi olabilir? Türkiye’nin hangi meseleyi nasıl çözmesi bizim menfaatimize hizmet edecek, onu düşünerek, ona göre çözümler öneriyorlar.

Mesela şimsi size diyorlar ki, PKK’yla masaya oturun.

İspanya’ya dediniz mi bunu, demediniz; İspanya masaya oturuyor mu, oturmuyor. PKK’yla masaya oturunca ne konuşacağız, bizim kendi istediği gibi anayasa yapmamızı istiyor, ulus devleti istemiyorlar, yabancılarla aynı kelimelerle konuşuyorlar, ‘Türk’ kelimesi istemiyorlar, özerklik istiyoruz diyorlar, o bölge bizim yönetimimizde olacak diyorlar. Peki bunu bilmiyorlar mı yabancılar, masada bunları talep edeceklerini herkes duydu, bunu bile bile bize niye masaya oturmayı dayatıyorsunuz.

Çünkü terör örgütünün size masada dayatmak istediği şeyler, bu ülkelerin Türkiye’ye yüzyıldan beri dayatmak istediği Kürt politikasıyla örtüşüyor. Sevr’de bunlar yazmıyor muydu? Size demiyorlar mıydı ayrı bir Kürt devleti kurulsun, Ermeni devleti kurulsun.

Peki, Lozan olmuş, dünyada bu kadar değişiklik olmuş, büyük devletler vazgeçmiş olabilirler mi o zamanki isteklerinden? Büyük devletlerin geri vitesi yoktur. Büyük devletler, şartlar zorlarsa bir süre için ara verirler ama şartlar uygun olunca gene aynı taleplerini tekrarlarlar çünkü bu talepleri, onların stratejik menfaatinin gereği, Türkiye’ye eziyet olsun, kötülük yapalım diye değil, menfaatleri onu gerektiriyor.

Açın İngiliz arşivlerini, orda diyor ki, “Türkiye’yle Irak’taki petrol bölgeleri arasında bir tampon Kürt devleti kurulsun ki Türkiye günün birinde o petrol bölgelerini ele geçirmeye kalkışmasın.” Yani Kürtleri çok seviyorlar, Türkleri sevmiyorlar, böyle basit şeylere kapılmayın. Menfaati o bölgede Kürt devleti kurulmasını gerektiriyor. Bu şartlar geçmişteydi diye düşünebilirsiniz ama öyle değil. Barzani 2014 yılında BBC’ye demeç verdi; “Biz yakında referandum yapacağız ve bağımsızlığımızı ilan edeceğiz.” dedi. Ertesi günü İsrail Başbakanı Netenyahu bir demeç veriyor; “Kürtler bağımsızlığını ilan ederse, bizler onu tanırız.”

Barzani Amerika’ya gitti, Amerikan başkan yardımcısı Biden’la görüşüyor, “Biz bağımsız bir Kürt devleti kuracağız.” diyor. Biden, “Merak etmeyin, acele etmeyin ama size şunu söyleyeyim, sizin ve benim ömür süremizin içinde bağımsız Kürdistan’ın kurulumunu göreceğiz.” Bu ne demek? Irak’ın toprak bütünlüğünü ortadan kaldırmayı göze almışlar.

Geçen ay İsrail Adalet Bakanı bir konuşma yaptı diyor ki “Türkiye ile Irak arasında bağımsız bir Kürt devleti kurulmalıdır ve biz de İsrail olarak bunu destekleyeceğiz.” Bir kere daha söylüyor, acaba duymayan anlamayan varsa Ankara’da diye bir kere daha söylüyor. Şimdi siz bütün bunları bileceksiniz ama kimse bunları dile getirmeyecek, hükümete kimse bu konuda soru sormayacak, bu konular kamuoyunda tartışılmayacak, siz sadece gelişmeleri güncel olaylar olarak gazetelerden televizyonlardan izleyeceksiniz. İşin esasını kimse kamuoyuna anlatmayacak, anlatacak olanlara da fırsat vermeyeceksiniz.

Türkiye böyle bir durumda. Türkiye her konuda veren taraf. Bütün bunlar nerden kaynaklanıyor?

Türkiye’nin güçsüz bir ülke olmasından, zayıf bir ülke olmasından kaynaklanmıyor. Bu sıkıntılar, Türkiye’nin gücünden kaynaklanıyor. Ne yazık ki bu gücü kullanma bilgisine, birikimine, cesaretine sahip siyasi kadrolara sahip değiliz. Sıkıntımız burdan kaynaklanıyor, Şunu düşünün, 1. Dünya Savaşı olmuş, biz mağlup devletiz, Almanya, Japonya gibi, onların başına gelenleri düşünün, Versay anlaşmasını, Japonlara yapılanları düşünün; fakat Lozan’da öyle bir anlaşma imzalıyoruz ki, Lozan Anlaşmasında Türkiye galip devletlerle eşit duruma getiriliyor. Bunun bir örneği yok. Savaşı kaybeden bir tarafın, savaşı kazananlarla eşit duruma getirildiğinin başka bir örneği yok, 1. Dünya Savaşından sonra da yok, 2. Dünya Savaşından sonra da yok. Bunu biz başarmışız.

Sonra ne olmuş? İmparatorluklar dağılmış. Yalnız Osmanlı İmparatorluğu değil, İngiliz, Fransız, Avusturya-Macaristan imparatorlukları dağılmış. Dağılan imparatoruluklar içide, Rusya’yı bir tarafa bırakıyoruz, o da parçalandı kendi içinde, dağılan imparatorluklar içinde Avrupa’da bugün toprağı en geniş ülke Türkiye. Nüfus açısından da Almanya birleşmese en kalabalık ülke Türkiye olacaktı, Almanya birleşti, 2. ülke biziz; tahammül edemiyorlar. Bana Avura Birliği’nin çok üst düzey bir yetkilisi söyledi; “Biz insan hakları, Kıbrıs filan diyoruz, kulak asmayın; esas mesele biz sizin rekabet gücünüzden çekiniyoruz, korkuyoruz.”

Bakın gümrük birliği diyoruz, gümrük birliği diye birşey yok aslında, sadece sanayi ürünlerinde gümrük birliği var çünkü sanayi ürünlerinde Avrupa’nın rekabet gücü daha yüksek; hizmetler sektöründe var mı, yok, kabul etmediler çünkü biz daha güçlüyüz; tarımda var mı gümrük birliği yok çünkü biz daha güçlüyüz. Bizim güçlü olduğumuz yerlerde gümrük birliğini kabul etmiyorlar, sadece bizim zayıf olduğumuz yerlerde kabul ediyorlar.

İnsan hakları konusunun iki boyutu var; birincisi gerçekten samimi olarak Türkiye’deki insan hakları konusundaki eksiklikleri, yanlışlıkları eleştiren yabancılar, saygı gösteririz bunları biz de eleştiriyoruz, başka ülkeleri de eleştiririz.

İnsan hakları iç mesele sayılamaz uluslararası anlaşmalara göre ama bir şartla insan haklarını eleştirirken, insan haklarını başka siyasi amaçlar için kullanmayacaksınız. Şimdi Amerika ne diyor; “Gazetecilere büyük baskı yaptınız, basın özgürlüğü, insan hakları, vs.” Obama demeç veriyor; buna bir şartla saygı duyarız eğer siz geçmişte Türkiye’de basın özgürlüğüne saygı gösterdiyseniz; gazetecilere yapılan baskıları eleştirdiyseniz bunu söylemeye hakkınız var, eleştirdiniz mi?

Ergenekon davası başladı, o sırada ben Avrupa Parlamentosu Türkiye Karma Parlamento komisyonu başkan yardımcısıyım; daha birinci iddianame çıkmamış, bir karar tasarısı kabul ettiler, şu yazıyor; “Ergenekon , devlet içine sızmış bir çetedir, devlet bunları bulup çıkarmalıdır ve hepsini cezalandırmalıdır.” Daha iddianame yok ortada. Ben dedim ki; “Böyle bir şeyi nasıl söylersiniz, biz bilmiyoruz, daha iddianame yok ortada, nasıl söylersiniz?” İşte Türkiye raportörü Hollandalı diyor ki “Biz herşeyi başından beri biliyorduk.” Buyurun...

O sırada İlhan Selçuk içeri atılmış, hiçbir şey söylemiyorlar, insan hakları böyle; umurlarında değil çünkü insan hakları alanında kendilerine yakın birilerinin başına bir şey gelirse seslerini çıkarıyorlar, tepki gösteriyorlar; İlhan Selçuk için birşey demiyorlar ama hakkında dava açılan kendi yakınları olunca karar tasarısı üzerine karar tasarısı; yayın üzerine yayın.

Bu insan hakları konusunda iki yüzlü bir yaklaşım ve çifte standarttır. Eğer gerçekten insan haklarını destekliyorlarsa biz onlarla beraberiz ama insan haklarını başka amaçlarla kullanıyorlarsa buna saygı duymayız. Çifte standart uygulamayacaksınız.

Bakın Türk hükümeti Ergenekon’un bir komplo olduğunu söyledi, Avrupa Birliği çıkıp ta bizim o sırada yayınladığımız bildiri yanlıştı, haksızdı, dedi mi, demedi. Amerikan wikileaks belgelerine bakın Ergenekon için neler yazyor. Şimdi siz bize bunları söylüyorsunuz, o zaman niye söylemediniz?

Diplomasi bir savaştır, silahsız bir savaştır, Diplomasi bir mücadele sanatıdır. Size yapılan haksızlıklara karşı mücadele edeceksiniz. Atatürk’ün başarısının özünde Türkiye’ye yapılan haksızlıklara karşı direnmesi ve mücadele etmesi yatıyor.

Atatürkçülükten uzaklaştığımız her gün, biz bu mücadele azmizimizi, ruhumuzu kaybediyoruz. 
Onun için bu mücadele azmimizi yeniden kazanmamız lazım.

Ne yapmalıyız sorusunun cevabı:
Cumhuriyetin fabrika ayarlarına dönmemiz lazım.


Onur ÖYMEN
9 Nisan 2016 tarihli Eğitim İş 3 no'lu şube tarafından düzenlenen “Hükümetin Dış Politikası ve Yeni Anayasa Tuzağı” panel konuşması: