Translate

3 Temmuz 2019 Çarşamba

Şeyh Said İsyanı






Özgün Bilgi ve Belgelerle 


- 1925 Şeyh Said İsyanı.
- Musul Sorunuyla İlgisi.
- 1924 Ağustos Nasturi Ayaklanması.
- "TBMM Hükümeti" ve "TBMM Ordusu" Adlandırmaları.
- Ali Fuat Cebesoy'un Hilafetin Kaldırılmasıyla ilgili Önemli Açıklaması: "Hilafet ile Saltanat Ayrılıp, Saltanat İlga Edilirken (1 Kasım 1922); Hilafet TBMM'nin Manevi Şahsiyeti'nde Mevcuttur Denilecekti. Olamadı. Kaldırıldı.“
- Şeyh Said İsyanı ve Hilafet.
- Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları.
- Türk Ordusu İçinde Örgütlenmiş Ayrılıkçı Kürt Kökenli Subaylar ve Gizli Azadi Örgütü.
- Ayrılıkçı Kürt Azadi Örgütü Önderi Cibranlı Halit.
- Azadi Üyesi Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya.
- Azadi Örgütü Subayları Irak'a Kaçıp İngiltere'ye Sığınıyor.
- Şeyh Said, İngiltere Bağlantılı Azadi Örgütünün Lideri Cibranlı Halit'in Akrabası ve Azadi'nin Üyesi.
- İsyana Katılanlardan Hasan Hişyar Serdi'nin Anıları.
- Atatürk'ün 1924 Erzurum Pasinler Ziyaretinde Verdiği Buyruk Üzerine Azadi Örgütü Lideri Cibranlı Halit ve Yusuf Ziya Tutuklanıyor.
- Şeyh Said İngiltere Bağlantılı Azadi Örgütü'nün Başına Geçiyor
- Azadi'nin Mayıs 1925'te Gerçekleştirmeyi Kararlaştırdığı İsyan, 1925 Şubat Ayında Patlıyor.
- İsyancılar 12 İli Ele Geçiriyor.
- Cumhuriyet Sıkıyönetim, Seferberlik İlan Ediyor, Dini Siyaset Aracı Olarak Kullanma Eylemini Vatan Hainliği Kapsamına Alıyor.
- Şeyh Said'in Mensup Olduğu Şafii Nakşibendi Tarikatının İstanbul'daki Lideri Seyit Abdülkadir ile Suç ortakları Tutuklanıp Yargılanmak Üzere Diyarbakır'a götürülüyor.
- Seyit Abdülkadir ve Suç ortaklarının İngiliz Ajan Mr. Templeton Olarak Tanıdıkları İstihbaratçıyla İlişkileri.
- Diyarbakır Sinema Salonu'nda Kurulan Mahkemede, Kalabalık İzleyici Huzurunda Yapılan Duruşmalar Fotoğraflandığı gibi Sinema Filmine de Alınıyor.
- Mr. Templeton'un Seyit Abdülkadir'in Mutemed Adamı Palulu Kör Sadi ile Görüşme Tutanakları, Mahkemede Okunuyor.
- Kör Sadi, Mr. Templeton'un Raporlarının Doğruluğunu Mahkemede İtiraf Ediyor.
- Şeyh Said İsyanı'nın Batı Basınındaki Yankıları.
- Komünist Enternasyonal Örgütü'nün İsyanla İlgili Değerlendirmeleri.
- Şeyh Said İsyanı'nın Bastırılmasında Ordumuzun Yanında Yer Alan Bölge Aşiretlerinin Çabaları.
- Şeyh Said'in Hilafet Propagandasına Karşı, Adalet Bakanı Seyid Bey'in Onbinlerce Bastırılan Hilafetin Kaldırılması Konulu Kitapçığının İsyan Bölgesinde Dağıtılması.
- İsyanın Bastırılması, Şeyh Said'in Yakalanması.
- Bizim istihbarat ajanımız Nizamettin Bey "Mr.Templin", Şeyh Said "para karşılığında toprakları koparacağını" ve "denize çıkış" istediğini belirtir.
- Teslimi ve Suç ortaklarıyla Birlikte Diyarbakır'da İstiklal Mahkemesi'nde Yargılanmaları.
- Mahkeme halka açık Diyarbakır Sinema salonunda yapılıyor ve filme de alınıyor.
- Mahkemede Yapılan Sorgusunda, Sorulara Verdiği Yanıtlar.
- Mahkemede bazı isyancılar "biz Türklere ihanet ettik". 
- Karar: İdam.
- Diyarbakır Ulu Camii Önünde Asılan İsyancılardan Biri Bağırıyor: "Yaşasın Kürtlük!" İdamı İzleyen Diyarbakır Halkı Topluca Haykırarak Ona Yanıt Veriyor: "Yaşasın Cumhuriyet!".
- M.Kemal'in İsyan'ın Bastırılması Üzerine Türk Ocakları Yöneticilerine Verdiği Demeç: MEFKURE HARBİ.
- Şeyh Said İsyanı'nı Bastırmaya Giden SİVİL GİYSİLİ GÖNÜLLÜ ASKERLER.
- Mehmet Şerif Fırat, Varto, "Tespit edilebildiği kadarıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde 715 aşiret, grup ve kabileden Şeyh Said ayaklanması önde olmak üzere, cumhuriyet döneminde meydana gelen ayaklanmalara bunlardan sadece 188'inin iştirak ettiği, Şeyh Said ayaklanmasına ise bölgedeki aşiretlerden sadece 50-51 tanesinin iştirak ettiği belgelenmiş." Yani aşiretlerimizin büyük bir kısmı ordumuzun yanında yer almıştır.
- Rauf Orbay: "Şeyh Said,.. 1914'te de Devlete Karşı İsyan Etmiş, Rus Konsoloshanesine Sığınmış, 1. Dünya Savaşı Arifesinde Rusya Hesabına Çalıştığı Sabit Olmuş, Müseccel (Sabıkalı) Bir Mahluktu." vs.






Bilâl N.Şimşir
Bilgi Yayınevi



Nutuk'tan İbretlik Belge Örnekleri

"Belgeler okununca bugün ve yarın için uyarıcı sonuçlar çıkarılacağını umarım."
Atatürk



8 Haziran 1919: Diyarbakır Vali Vekili Mustafa'dan 9.Ordu Müfettişliğine şifre tel:

"...Diyarbekir'de kimi gençlerden oluşan Kürt Cemiyeti(nin) İngiliz koruyuculuğunda bir Kürdistan bağımsızlığı izleyici propaganda yapması üzerine buraya gelen Süleymaniye siyasal hâkimi Mister Noel'in düşüncelerine kapılarak halk arasında bunun şiddetle reddedilmesi ve bu girişimlerin Cemiyetler Kanunu'na uygun olmaması nedeniyle, sözü geçen Cemiyet kapatılarak vilayetçe yasal kovuşturma yapılmakta bulunulmuştur..." (Nutuk-Söylev, Belge 8)



15 Haziran 1919: 9.Ordu Müfettişi M.Kemal'den Diyarbekir Vali Vekilliğine şifre tel:

"C.8/6/1919: Bütün ulusun kalımını (bekasını) ve bağımsızlığını kurtarmak için birleştiği şu tarihi günlerde bir yabancı devletin koruyuculupuna sığınarak horlanmış ve tutsak yaşamayı yeğlenyen her türlü görüşlerin, ülkeyi bölücülüğe düşürecek her çeşit derneklerin dağıtılması pek yurtseverce ve zorunlu bir görev olmakla, Kürt Kulübü konusundaki davranış biçimi bence de pek uygun görülmüştür... Diyarbekir ve çevresinde de Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Reddi İlhak derneklerinin kurulmasına ve yerleşmesine aracılık edilmesini önemle salık veririm..." (Nutuk-Söylev, Belge 9)




Kürtler Arasında Bir İngiliz Ajanı: Lawrence'e Özenen Yzb.Edward C.Noel

Atatürk'ün Nutuk'ta sözünü ettiği "yabancı subay", bir İngiliz subayıdır. Bizim yayınlarda, yanlışlıkla, kimi zaman "Binbaşı Nowill", "Novel" olarak da adı geçer. Kürtler ona, Major (Binbaşı) Novil yerine "Micernovil" diyorlardı. Aslında rütbesi yüzbaşı, adı Edward C.Noel'di. Binbaşı rütbesini 21 Aralık 1919'da almıştı.

Noel, 1886 yılında doğmuş, yetenekli bir subaydı, ilk görevi İngiltere'nin Hindistan ordusuydu. Oradaki başarılarından sonra Nisan 1915'te İran'ın Ahvaz kentine konsolos olarak atandı. Yaklaşık dört yıl kaldığı bu görevi sırasında bölgeyi ve Kürtleri yakından tanıdı. Kürtçe öğrendi. Mütareke döneminde İngiltere'nin Bağdat Komiserliği'ne istihbarat subayı olarak gönderildi. 12 Mart 1919'da Kürt bölgelerinde inceleme yapmakla görevlendirildi. Güneydoğu Anadolu'da dolaştı. 

Bu gezisi sırasında Kürt ileri gelenleriyle yaptığı temaslar kuşkuyla karşılandı. 1916-1917 yıllarında İngiliz casusu Lawrence'in Mekke Şerifi Hüseyin'i İngiliz altınlarıyla kazanıp Türk askerine karşı nasıl ayaklandırmış olduğu hatırlandı. Noel'in de bir "Kürt Lawrence"i olmaya hazırlandığı kuşkusu doğdu. "Lawrence of Arabia"dan sonra şimdi de bir "Noel of Kurdistan"mı sahneye çıkıyordu?!

Noel'in Güneydoğu Anadolu bölgesine yaptığı kuşkulu gezisinin ardından, 13 Haziran 1919 günü, Bağdat'taki İngiliz Komiseri Albay Wilson, Kürtleri kazanmak için, İngiliz himayesinde bir Kürdista kurulmasını Londra'ya önerdi. Wilson, kurulacak bu yeni "devletin" ya da "özerk bölgenin" sınırlarını da çiziyord. Buna göre, Kürdistan, İmadiye dahil fakat Zaho hariç ve Mardin'in güneyinden, 37.enlem boyunca Birecik'e kadar uzanan bir güney sınırıyla, Fırat boyunca ve Mamuratülaziz (Elazığ), Bitlis, Van illerinin kuzey sınırlarıyla belirlenen bir bölgeyi kapsamalıydı.

Bu bölge, kurulması öngörülen büyük Ermenistan sınırlarıyla çatışıyordu. Ermeniler, Van, Bitlis gibi yerleri Ermenistan'ın beşiği gibi görüyorlardı; şimdi buraların Kürtlere bırakılmasına nasıl razı edileceklerdi? Wilson, Erzurum ve Trabzon illerinin, ABD himayesinde kurulacak Ermenistan'a bırakılmasını öneriyordu.

Daha sonra Noel bir tasarı daha ortaya attı. Buna göre, doğu illeri bir manda yönetimi altında bulunacak, kuzey salt Ermeni, güney salt Kürt, ortası ise karma bölge olacaktı. Gerçi kararı Barış Konferansı verecekti, ama İngiliz görevlileri, fikir jimnastiği yapar gibi şimdiden fikir oluşturuyor, projeler tasarlıyordu.

Noel, Kürt işlerini görüşmek üzere 25 Haziran'da Bağdat'tan İstanbul'a gönderildi. 3 Temmuz'da İstanbul'a geldi. Müsteşar Hohler, Kürt ileri gelenlerini Yüksek Komiserliğe çağırıp uzun görüşmeler yapıldı. Kürtçe liderler, Anadolu'da Mustafa Kemal hareketinin gelişmesinden büyük kaygı duyduklarını dile getirdiler. Mustafa Kemal'e karşı bir hareketi İngiliz Yüksek Komiserliği'nin görmezlikten gelip gelemeyeceğini sordular. Yani İngiltere'nin böyle bir eyleme izin verip veremeyeceğini öğrenmek istediler ve öğrendiler : Yüksek Komiserlik, onlara, "meşru hükümet makamlarıyla birlikte olmadıkça, Mustafa Kemal'e karşı bir şey yapmamalarını, fakat karışıklık çıkarmak için aşiretlere adamlar yollarlarsa, bunların tutuklanıp İngiliz makamlarının uygun görecekleri bir muamaleye uğramalarını" kabul etti.

Yani, Yüksek Komiserlik, İstanbul'daki Kürtçülere, "kendi başınıza Mustafa Kemal'e karşı bir harekete kalkışmayın, Osmanlı Hükümeti'yle birlikte bu işe girişin" mesajını vermiştir. Bu konuda İngilizlerle Kürtçü liderler arasında bir anlaşmaya varıldı. Yüksek Komiser bunu Londra'nın bilgisine sundu. Sina Akşin, "Böylece Ali Galip'in girişeceği harekâtın, bu şekilde önce İngiliz Yüksek Komiserliği'nce, sonra da Balfour ve curzon tarafından peşin olarak onaylanmış olduğunu öğreniyoruz" diyor.

Ali Galip'in, kendi başına değil, Yüzbaşı Noel ve yanındaki Kürtçülerle birlikte hareket etmesi konusunda da Damat Ferit Paşa Hükümeti ile İngiliz Yüksek Komiserliği arasında görüş birliğine varılmıştır. Bu ortak eylemin önceden Londra tarafından onaylanmış olduğu açıktır....

İstanbul'da anlaşmaya varıldıktan sonra Yüzbaşı Noel ve bazı militan Kürtçüler, kuşku uyandırmamak için ayrı ayrı yollardan bölgeye intikal ettiler. Dahiliye Nazırı Âdil Bey, Yüzbaşı Noel'in eline bir de yazılı belge verdi. Bununla İngiliz ajanına Türk postanelerinden şifreli haberleşme yetkisi bahşedildi. Oysa Damat Ferit Paşa Hükümeti, bir ara, Türk askeri makamların birbirleriyle şifreli olarak haberleşmelerini yasaklamıştı.

Militan Kürtçülerden Emin Ali Bedirhan'ın oğulları Celadet Ali ve Kâmuran Ali Bedirhan 31 Temmuzda İstanbul'dan trenle hareket edip 19 Ağustosta Halep'te Yüzbaşı Noel ile buluştular. Seyyit Abdülkadir'in damadı Muin ile Dersim eşrafından Seyyit İbrahim de bölgeye gitmeyi daha önce kabul etmiş oldukları halde son anda bundan vazgeçtiler. Noel, Suriye'ye geçerek tutuklanmaktan kurtulmuştu. Diyarbakırlı Cemil Paşa'nın Belçika'da okumuş olan oğlu Ekrem Bey de , Kürtçü ve İngilizci eylemleri yüzünden tutuklanacağını anlayınca kurtuluşu Suriye'ye kaçmakta bulmuştu. Yüzbaşı Noel, Ekrem Bey'i de bulup yanına aldı. Bu arada Mısır'da, Süreyya Bedirhan iel Arif Paşa el Mardini de İngilizlere başvurarak, Kürt ailelerini temsil ettiklerini ve İngiliz mandası altında bir Kürt devleti kurulmasını istediklerini bildirdiler. Bunun üzerine Arif Paşa da Noel ile buluşmak üzere Mısır'dan Suriye'ye gödnerilmişti....

Noel, böylece Kürtçü ekibini iyi kötü tamamlamış ve Anadolu'da bir Lawrence rolü oynamaya koyulmuştu. Onun bu ataklığı İngiliz Yüksek Komiserliği'ni bile tedirgin etmişti. Müstesar  Hohler, Foreign Ofice'deki meslektaşı Telley'e şunları yazma gereğini duydu:

İstanbul, 21 Temmuz 1919

Azizim Telley,
...Şu sırada benim derdim Kürtler. Noel Bağdat'tan buraya geldi; iyi bir arkadaş, yetenekli bir kimse ama fanatiğin teki. Kürtlerin havarisi. Onun kanaatince Kürtler gibisi yoktur; Kimse onlar kadar asil, onlar kadar cömert olamaz! Türkler ve Ermeniler beş para etmeyen alçaklardır, al birini vur ötekine. Kürtler bir tek Ermeni öldürmemiş, binlerce Ermeniyi ölümden kurtarmışlardır. Aksine Ermeniler pek çok Kürt öldürmüşlerdir: Gerçekten Kürtler hiçbir zaman kimseyi incitmemişlerdir. Korkarım ki Noel bir Kürt Alb.Lawrence'i olacaktır. Uzun tartışmalar sonunda düşüne kaleme aldığımız 1437 sayılı telgrafımıza lütfen bir göz atınız. Bana öyle görünüyor ki, Mezopotamya'nın bizim olacağı kesin gibidir. Öyleyse Mezopotamya'nın bir kuzey sınırı olacaktır; bu sınır ovada değil, dağda olacaktır, o dağlar esas itibariyle Kürttür, dolayısiyle bize bir Kürt politikası lazımdır ve Kürt beyleriyle iyi geçinmemiz gerekir ki onları kullanabilelim.

Hükümetimizce bir Kürt politikası belirleninceye kadar, biz son derece temkinli olmak ve çizilmiş yolda çok dikkatli yürümek durumundayız... Şu sırada sınır boylarını yatıştırmaya çok ihtiyaç vardır... Kürt ileri gelenlerinin nabzını dikkatle yokladık... Gayri resmi olarak onları kabul edip kendileriyle uzun uzun konuştum.. Kürdistan'ın geleceği konusunda onlara bir vaidde bulunmadım.. Nüfuzlarını kullanmak için bölgeye gitmeye istekli oldular. amaç Barış Konferansı'nın kararına kadar huzur ve asayişi korumaktır. Dikkati çekmemeleri için Noel ile birlikte değil, ondna ayrı olarak bölgeye gitmelerini kararlaştırdık. Kürt şefleri, düzeni korumaktan başka bir şey yapmamayı kabul ettiler. Ama Noel onlardan ayrı olarak seyahat etmekten memnun kalmadı. Ryan'ın ve benim uyarılarımıza rağmen, Noel, Kürt Kulübü'nün bir davetini kabul etti ve üniformasıyla oraya gitt. Orada neler konuştuğunu, ne söylediğini bilemiyorum... Tabii bu hareketi çok dikkat çekti.. Talihsiz bir durum yaratıldı ve bizi hem Kürtlere, hem de Türklere karşı sıkıntıya soktu. Noel bunu hiç umursamıyor, sadece yeni dostlarının söylediklerine kulak veriyor. Bu yüzden bazı sıkıntılarla karşılaşacağız... Burada her renkten Kürt bulunduğunu, onlara hiç güvenilemeyeceğine tarihin de tanıklı kettiğini akıldan çıkarmamak gerekir. Unutmamak lazım ki, Kürtler de Türkler de Müslümandırlar... Majesteleri Hükümetinin niyeti Türkleri sonuna kadar zayıflatmaktır, Kürtleri Türklerden ayırmak da kötü bir plan değildir, dikkatle ve sabırla hareket edilirse bunun büyük ölçüde başarılabileceğini düşünüyorum... Bağdat, Noel'in gezilerinde Erzurum, Bitlis, Van ve Diyarbakır Valilerinin kendisine yardımcı olmalarını Türk Hükümeti'nden talep etmemizi öneriyor. Biraz tuhaf değil mi?..

Saygılarımla,
Tom Hohler"



_____!_____




2 Mayıs 2019 Perşembe

Anzaklar; Rom ve Kokain



MEHMETÇİĞİN karşısında dizleri titremeden savaşsınlar diye roma karıştırılmış kokain alan ANZAK ve BRİTİSH askerleri...
Dedelerinin aldığı bu karışımı her yıl anmak için gelen 'torunlara' da kendi ülkelerinde vermeyi düşünüyorlar !
Biz hoşaf içeriz, kırık buğday çorbası yeriz, çünkü MEHMETÇİK onları içiyordu. ANZAKlar rom ve kokain alır !
İşte aradaki kültür farkı da, yiğitlik farkı da , ANZAKla MEHMETÇİĞİ eşitlemeye kalkanlarında dikkatini çekerek bıraksınlar bu palavraları!
"Mehmetçikler ile Jonnyler arasında fark yoktur" anıtları palavradır. Atatürk böyle bir söz söylememiştir.

Nedeni nedir?
İngiliz ordusu Avustralyalıları, Yeni Zelandalıları askere alırken Birinci Dünya Savaşı'nda:

Henüz o tarihte, onların askere yazıldığı tarihte Türkiye henüz savaşa girmemişti. Onları taşıyan gemileri Avustralya limanlarından ayrılıp Mısır'a oradan da Fransa'ya gidecekti. Almanlarla savaşacaklardı. Zavallı Anzaklar diyeyim, artık ne kadar zavallıysa, kendilerinin Orta Avrupa'da Fransa safında, İngiltere safında Almanlarla savaşaçaklarını sanıyorlardı. Paris göreceklerdi. Avrupa göreceklerdi. Almanları tepeledikten sonra da İngiltere'ye yerleşeceklerdi. Bu şekilde biliyorlardı vapurlara bindiklerinde ve böyle çıktılar yola. Fakat onlar yoldayken, onlar Mısır'a gelip talim görürlerken Türkiye savaşa katıldı. Türkiye savaşa katılınca İngiltere bunları hayallerini kurdukları gibi Avrupa'da değil, Gelibolu'da savaşa soktu. Birinci hayal kırıklıkları bu.

İkincisi dopingli oldukları halde Mehmetçiğin Allah Allahları karşısında siperlerini terk edip, eninde sonunda gemilerine binip kaçmak zorunda kaldılar. Yenildiler. İkinci travmaları da bu oldu. Tahliye olmadılar, başarılı kaçıştı!

Ondan sonra "Barbar Türk" dedikleri uygar çıktı. Barbar Türk katledeceklerdi, karşısındaki insanlar uygar çıktılar. Onların yaralılarına ateş etmeyerek. Yaralılarını taşıyıp siperlerine götürüp bakın arkadaşınız yaralı diyen Türkler. Şok oldular. Barbar ve vahşi Türk değildi karşılarında. 

Başlarına gelen yenilginin faturasını da İngiliz komutanların beceriksiz askeri yeteneksizliklerine çektiler. Ve böyle döndü sağ kalanlar Avustralya'ya. Bu aldıkları travma neyle onarılacaktı? Türkler onları överse şayet, onların travması, acıları biraz dinecekti. Övdürttüler ! İngiliz psikolojik savaş daireleri çalıştı ve Anzakları Mehmetçik kadar öven, Anzakları Mehmetçik düzeyine çıkarırken, Mehmetçiği Anzak düzeyine düşürdüğünün farkında... olmadığını varsayarak iyimser bakalım ! Ama tabi içimde bir sezgi öyle demiyor ! İngiliz ordusu onuru kırılmış Anzakları rehabilite edecek diye Mehmetçiğimi Anzak düzeyine düşüremem!

Atatürk'e atfedilen lafların hepsi uydurmadır. İngiliz propagandasıdır.


Cengiz Özakıncı
Tarihin Bilinmeyen Yüzü, Levent Yıldız (link)
29.04.2017 - Kanal B
| 1915 Çanakkale Kara Savaşında, İngiltere'nin Uçaklardan Mehmetçiğe Attığı Propaganda Bildirileri 
| 1915 Çanakkale Savaşı'nda Kullanılan İngiliz Propaganda Bildirilerinin Kökeni,  G.H.FitzMaurice'in 1908 Meşrutiyet Devrimine Karşı Ürettiği Argumanların Yinelenmesinden İbaret 
| İttihat ve Terakkicilere Yahudi, Mason, Dinsiz Damgası Basan İngiliz Propagandasını Üreten ve 31 Mart 1909 Ayaklanmasını Örgütleyen Kişi,  İngiltere Büyükelçilik Baştercümanı Gerald H. FitzMaurice 
|  Celal Bayar, Doğan Avcıoğlu, FitzMaurice'i Anlatıyor | Cephelerdeki Subaylarımızı "Allahsız Dinsiz Siyonist İttihat ve Terakkiciler" Olarak Damgalayan İngiliz Propagandası, 102 Yıldır Siyasal İslamcılar Tarafından Yineleniyor 
| Siyasal İslamcıların 1908 Meşrutiyet Devrimi ve 1923 Cumhuriyet Devrimcilerine Karşı Suçlamalarının Tümü, 110 Yıl Önce İngiltere'nin Psikolojik Savaş Dairelerinde Üretilmiştir 
| Ali Ulvi Kurucu'nun Anılarında, İkinci Dünya Savaşı'nda Hitler'e Hizmet Eden Kudüs Müftüsü Emin El-Hüseyni'ye Atfettiği Sözler: Çanakkale'de Subaylar'ın Onda Sekizi Savaş Meydanında Namaz Kılmıyor, İçki İçiyordu, vs. İddiaları Çürüten Belgeler 
| Philip Mattar'ın Emin el-Hüseyni Biyografisi 
| Subay Mehmet Fasih Bey ve Bazı Asker-Subayların 1915 Çanakkale Cephesinde Esrar İçtiği Suçlamasını Çürüten Belgeler 
| 28.12.1918 Günlü Peacock - Mustafa Kemal  Görüşme Haberi Avustralya Basınında 
| Gelibolu'ya Çıkan Avustralya ve YeniZelanda (ANZAK) Askerleri, İngiltere Genelkurmayı'nın Her Gün Düzenli Olarak Kendilerine Verdiği Rom+Kokain İle Dopingli Olarak Mehmetçikle Savaştı.


"The armed forces of the warring parties dispensed cocaine to keep the combatants energized and fuel their fighting spirit. It usually helped soldiers with shattered nerves calm down a little and improve perfomance. ...

For example, shortly before an attack at the battle of Gallipoli (April 1915 - January 1916), the Australian soldiers were administered significant amounts of the drug. Further to that, the wounded and sick soldiers of the Australian and New Zealand army corps were treated by not overly competent medics, who routinely prescribed the easiest and most effective treatment, that is to say, the two potent pain medications: morphine and cocaine. ...

Such was the grim reality among the armies of European great powers !

The British Army used extensively a medicine available on the market from the beginning of the twentieth century under the trade name 'Tabloid' or 'Forced March'. The drug contained cocaine and cola nut extract and was manufactured by Burroughs Wellcome & Co., a well-known London pharmaceutical company and also the first one the launch the production of cocaine in tablet form....

Given the addiction of epidemic proportions among the veterans of the First World War, there are reasons to believe that the conflict left hundreds of thousands of men addicted to cocaine. The combatants, particularlt on the Western Front, were in all probability usually unaware of being given a white 'boosting' powder mixed with food or drink. Based on her research Conny Braam concludes that British soldiers "got a cup of rum before they went over the top and the cocaine might have been in the rum, because with alcohol it works doubly well. I think a lot of these soldiers had no idea"...



Honey Soy, April 2017 (link)
Rum and Coke Stains Added to Legacy Foundation’s Official ANZAC Day Memorabilia; Alongside Lavender and Badges

The Returned Servicemen’s League (RSL) has this year expanded its range of official ANZAC Day memorial insignia by accepting a half-spilt rum and coke down a white shirt. While Australians have unofficially displayed their appreciation and pride on ANZAC Day by spilling half a rum and coke down their best shirts for decades the decision has come as a welcome move by many punters across the country.

As a part of the announcement scores of volunteer school children will be selling pre-packed half rum and cokes alongside their usual lavender pins and badges at the dawn service and throughout the day to raise funds for Legacy foundation.

Australia’s politicians have also signalled their support of the initiative in the lead up to ANZAC Day with former-PM Tony Abbot stating in tweet to his followers: “Bloody stoked mate, bloody stoked YTB”

While opposition leader Bill Shorten asked when probed on the matter in an interview last night “What’s a rum and coke?”

Rumours are also circulating that the federal government is considering allowing all Australians to legally purchase a bag of cocaine for consumption on next year’s ANZAC Day similar to the tolerance of ‘Two-Up’ annually.

“The lads and I break the bank every year to buy a bag of booger sugar to show our support and appreciation” commented regular ANZAC Day celebrant Phil Donaldson “Hopefully next year it’ll be legal”





1915'te Çanakkale'de Savaşan ESKİ İNGİLİZ ASKERLERİN 1934 GELİBOLU ZİYARETİ ve ATATÜRK'ÜN MESAJI


İngiliz Daily Telegraph gazetesi,13 Nisan 1934 günlü haberinde; “Gelibolu Yarımadası'nın tarihi savaş alanları, çok yakında define avcılarıyla dolacak,” diyordu; “Dünya Savaşı'nda buradaki çarpışmalara katılan İngiliz subay ve erlerinden 500 kişi, yakında Duchess of Richmond gemisiyle İngiltere'den yola çıkacak. Bunlar, 1915'te Gelibolu'dan çekilirken toprağa gömdükleri altın torbalarını da arayacaklar. Teğmen Stanton-Hope, Daily Telegraph muhabirine Gelibolu'da definelerin olduğunu anlattı:

"Burada görev yapan erlerden çoğu, öteden beri bankalara güveni olmayan ve bütün paralarını altın olarak yanlarında taşıyan Tyne'liler. Bunlar çatışma alanına giderken üzerlerindeki altınları birer çukura gömerek saklıyorlardı. Gömülen her torbada yaklaşık 40 İngiliz altını vardı. Bunlardan biri, altınlarını bir ağacın dibine gömmüş ve yerini unutmamak için fotoğrafını çekmişti. O fotoğraf bendedir. Bu adam ateş altında vuruldu ve bir daha altınlarına kavuşamadı. Altınları saklayan 8. Welch Alayı'ndandır; askerlerin listesi ve adresleri bendedir. O ağacın yerini bulup altınları çıkartırsam sahibini arayarak göndereceğim..."

Askerlerden biri de bir galon alkollü içkiyi (rom) Suvla Körfezi'nde sahile gömmüş, haritasını çizmiş; bu harita da gemiye asılacak; bu rom galonunu bulmakta her ziyaretçinin eşit şansı olacak. 1915 Çanakkale Savaşı'nda işgal askerlerine verilen gündelik alkolün göstergesi olan bu rom galonunu aramak, gezinin en eğlenceli yanı...”


İngiltere'de olduğu gibi Avustralya ve Türkiye'de de Define Avı olarak yankılanan Daily Telegraph çıkışlı bu haber, Çanakkale Savaşına ilişkin az bilinen gerçekleri dile getiriyordu. Gelibolu'da savaşan işgal gücü askerlerine yaz-kış hergün rom veriliyordu. Avustralyalı asker Roy Retchford, Gelibolu sahilinde karaya neşe içinde, güle oynaya çıktıklarını anlatıyor; bir İngiliz subay da 1922' de; "Eğer rom olmasaydı, Dünya Savaşı'nı kazanabileceğimizi hiç sanmıyorum." diyordu.

Askerler romu argoda "alkolün verdiği cesaret" anlamında "Dutch Courage" olarak adlandırıyordu. Bir alkollü içki olarak rom, işgalci askerlerin Gelibolu'da yaptığı gibi, sıcak kahveyle karıştırılarak alındığında, etkisi doruğa çıkıyor, onlara savaşta gereksindikleri cesareti sağlıyordu. 

Bu rom bildiğimiz rom deği, "orduya özel üretilmiş rom"du. İşgal güçleri komutanları, Aralık 1915'te Gelibolu'dan çekilmeden önce, bu "rom"un Türklerin eline geçmesini -ve tabii içeriğinin tahlil edilmesini önlemek için seramik kavanozların tümünü kırdırmışlardı. İşte eski İngiliz savaşçıların 1934 Gelibolu ziyaretinde, bir askerin 1915'te kırmayıp toprağa gömdüğünü söylediği bir galonluk rom kavanozunu arayacakları haberi, bu bakımdan anlamlıydı.

Ziyaretçilerin, kimi askerlerce 1915'te Gelibolu'da toprağa gömülen altın para torbalarını arayacakları haberi de göründüğü gibi değildi. Anzak Subayı G. Barclay, Gelibolu'da savaşırken, Yeni Zelandalı mühendislerin su bulmak için bir kuyu açtıkları sırada, 10 metre derinlikte altın madeni filiziyle karşılaştıklarını açıklamış ve yerini de bildirmişti. Gelibolu'yu ziyaret edecek olan eski İngiliz askerleri, belki de toprağa gömülü altın para çıkınlarını ararmış gibi yaparak, gerçekte 1915'te Yeni Zelandalı Anzak askerlerinin bulduğu söylenen altın madenini arayacaklardı.

Geziyi düzenleyen örgüt, 1915'te Çanakkale'de savaşmış emekli İngiliz deniz subaylarının kurduğu Kraliyet Deniz Kuvvetleri Derneği'ydi. 1915 Çanakkale Savaşı'nın baş sorumlusu Sir Winston Churchill ve işgal güçleri komutanı Sir Ian Hamilton bu derneğin onursal konuklarıydı. Gelibolu'ya gelecek eski İngiliz askerleri arasında, Sir Francis Davies ve Sir Archibald Paris gibi Çanakkale Savaşı'nda görev yapmış on general de vardı. Lozan Barış Antlaşması, Gelibolu Savaş Mezarları'nın, mezarlık dışında, askeri, ticari, vs. başka amaçlarla kullanılmasını yasaklıyordu. 

Gelgelelim, Daily Telegraph'ın 13 Nisan 1934 günlü haberi; bu geziye mezarlık ziyaretine ek olarak bir de "define arayıcılığı" boyutu eklendiğini gösteriyordu. Bu, antlaşmaya aykırıydı. Atatürk bu haberden hemen bir gün sonra, 14 Nisan 1934 günü Çanakkale'ye gidecek; Çanakkale Valisi ile görüşecekti.

Atatürk'ün Çanakkale Valisi ile neler konuştuğunu bilmiyoruz. Ancak, Lozan Antlaşması'na uygun yapılması gereken bir mezar ziyaretine, antlaşmaya aykırı olarak, define avcılığı boyutu ekleyenler, bu davranışlarının karşılığını göreceklerdi:

1- Aralarında çok sayıda emekli generalin bulunduğu ziyaretçiler, devletin üst düzey temsilcilerince değil, yerel düzeyde, Çanakkale Valisi, Belediye Başkan Vekili ve yöre halkından 10 kişi tarafından karşılanacaktı.

2- Gelibolu'daki mezar ve anıtlarına koymak üzere, ziyaretçilerin İngiltere'den yanlarında getirdikleri 85 çelengin her birinden 31 sterling gümrük vergisi alınacaktı.

3- İstanbul Taksim'de, içinde Atatürk'ün de simgelendiği anıta koymak üzere İngiltere'den getirdikleri dev boyutlu bir çelenk için, çok yüksek bir gümrük vergisi istenecek ve ziyaretçiler koca çelengi ülkelerine geri götürmek zorunda bırakılacaklardı.

4- Gelibolu Savaş Mezarları alanında kazı yapıp define vs. aramanın, Lozan Antlaşması'na aykırı olduğu, ziyaretçilere tam kazı yapmaya kalkıştıkları anda bildirilecek; ve toprağı eşelemeleri yasaklanacaktı.

Atatürk Türkiyesi, Duschess of Richmond gemisinin yaklaşık 700 yolcusuyla 30 Nisan 1934 günü Gelibolu'ya ulaştığı andan başlayarak yukarıda belirttiğimiz tüm eylemleri gerçekleştirdi. Gemi yanaşır yanaşmaz, Çanakkale Valisi Süreyya Bey başkanlığında Türk heyeti gemiye çıktı, konuklara "hoşgeldiniz" dedi.

Sonra eski İngiliz askerleri ve diğer yolcular karaya çıktılar; Gelibolu çarpışmalarında yaşamlarını yitiren kendi askerlerinin mezarlarını ziyaret ettiler; anıtlarına çelenk koydular. Kendilerinden çelenk başına 31 sterling gümrük vergisi alındı.

Bu arada Türk heyeti de Anzak mezarlarının bulunduğu Tek Çam (Lone Pine) anıtına çelenk koydu. Ziyaretçiler toprağa gömülü para torbalarını ve rom kavanozunu aramaya yeltendikleri anda, Türk görevliler yasak olduğunu bildirerek bunu engellediler.

700 ziyaretçi 2 Mayıs 1934 akşamı Gelibolu'dan gemiyle İstanbul'a geçti; onları İngiliz Büyükelçisi Sir Percy Loraine başkanlığında elçilik görevlileri karşıladı. Çanakkale gazisi Pertev (Demirhan) Paşa Başkanlığındaki Türk heyeti İstanbul'a gelen ziyaretçilere "hoşgeldiniz" dedi. Yemekte her iki tarafın heyet başkanları karşılıklı söylevler verdiler. 

Sonunda Duchess of Richmond gemisi, 3 Mayıs 1934 günü 700 yolcusuyla, kırılmış bir seramik rom galonundan arta kalan küçük parçalarla; ve define, altın vs. arayamadan, İstanbul'dan ayrıldı.

2000'li yıllara gelindiğinde, üzerinden nice on yıllar geçmiş olan 1934 gezisi, çoktan unutulmuştu. Gezinin yıllar sonra anımsanmasına yol açan şey; 1978'den sonra "Atatürk 1934" imzasıyla Anzak anıtlarına İngilizce olarak kazınan şu sözlerdi: 

"Kanlarını döken ve yaşamlarını yitiren kahramanlar... Sizler şimdi dost bir ülkenin toprağında yatıyorsunuz. Bu nedenle huzur içinde yatın. Ülkemizde yan yana yattıkları yerde bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında fark yoktur. Uzak ülkelerden oğullarını gönderen analar, gözyaşlarınızı silin; oğullarınız şimdi bağrımızda huzur içinde yatıyor; bu topraklarda yaşamlarını yitirdikten sonra, artık onlar bizim oğullarımız olmuştur. Atatürk 1934"

Atatürk döneminde İçişleri Bakanı olan Şükrü Kaya, Atatürk'ün ölümünden 15 yıl sonra, 1953'te yayımlanan bir söyleşisinde, Atatürk'ün yazıp kendisine verdiğini ileri sürdüğü bu sözleri Çanakkale'de Mehmetçik Anıtı başında, bütün dünyaya hitaben okuduğunu; orada bulunan gazetecilerin bu söylevi gazeteleri aracılığıyla dünyaya duyurduklarını; bunun üzerine dünyanın çeşitli yerlerinden kutlama yazıları geldiğini söylemişti.

2000'li yıllarda "Bilişim Devrimi" gerçekleşti. Milyonlarca sayfadan oluşan gazete arşivleri, 1700'lü yıllardan başlanarak bilgisayarlara aktarıldı. Araştırmacılar, gazete arşivlerini taradılar ve o sözlerin, 1919-1938 arası Atatürk döneminde, hiç bir tarihte hiç bir gazetede yayımlanmadığı ortaya çıktı. Ş.Kaya bu söylevi, Atatürk döneminde dünyaya hitaben verdiğini söylemişti. İngilizlerin 30 Nisan-3 Mayıs 1934 arası gerçekleştirdikleri 700 kişilik Gelibolu gezisi, bu tanıma uyuyordu.

Bu geziyi konu alan biricik belgesel, 1934 ziyaretinde gemide bulunan 1915'te Gelibolu'da savaşmış eski İngiliz subayı Stanton-Hope'un, 1934'te yayımlanan "Gelibolu'yu Yeniden Ziyaret" (Gallipoli Revisited) adlı kitabıydı.

Prof. Dr. Anthony Pym, bu kitaptaki fotoğraflardan birinde Ş.Kaya'nın bulunduğunu; onun 1953 söyleşisinde "sözlerini Atatürk yazmıştı" dediği söylevi, 1934'te, Çanakkale'de savaşmış eski İngiliz askerlerinin bu ziyareti sırasında onlar huzurunda okuduğunu; "İngilizce bildiği düşünülemeyecek"(!) olan Ş.Kaya'nın, tüm dünyaya seslenen bu söylevi "aptalca bir tutumla, çeviri olmaksızın, Türkçe" olarak verdiğini; orada hazır bulunan İngilizler ve uluslararası basın görevlileri Türkçe bilmedikleri için, onun bu söylevini anlamadıklarını; Atatürk'ün on yıllar sonra "Atatürk 1934" imzasıyla anıtlara kazınacak olan sözlerini içeren "1934 Şükrü Kaya Söylevi"nin, o tarihte bu nedenle dünya basnında yankılanmamış olabileceğini, vs. vs. ileri sürdü.

Oysa gerçekler, bu iddiaların tersini kanıtlıyor:

1- Ş.Kaya anadili düzeyinde Fransızca biliyordu. Fransızca'dan Türkçe'ye kitaplar çevirmişti. Dahası, İngilizce de biliyordu. 700 ziyaretçinin de Türkçe çevirmenleri vardı: 125 yıldır Türkiye'de yaşamakta olan İngiliz kökenli Levanten Whittall Ailesi... Pym'in, ziyaret sırasında çeviri yokluğu (untranslation) iddiası gerçeğe aykırıdır.

2- Ziyaretçileri karşılamakla görevli Türk heyetinin başkan ve üyelerinin adları o günün gazetelerinde duyurulmuştur. Bunlar arasında Ş.Kaya yoktur.

3- Çanakkale Valisi'nin Gelibolu' daki Tek Çam anıtına çelenk koyması sırasında çekilmiş fotoğrafta, Şükrü Kaya yoktur; çünkü o tarihte Ankara' da olduğu kanıtlıdır. (Eğer İçişleri Bakanı Ş.Kaya orada olsaydı; anıta çelenk koymak Çanakkale valisine düşmezdi.)

4- Sözkonusu fotoğrafta saç ve alın yapısı Ş.Kaya'ya benzeyen kişi; ziyaretçiler arasında bulunan R. D. Blackburn olabileceği gibi, bir başkası da olabilir. (Anzakların 1960 ziyareti sırasında İstanbul'da çekilmiş fotoğraflarda bile, 1959'da ölmüş olan Ş.Kaya'ya benzer bir kişi bulunabiliyor.)

5- Atatürk'ün 700 kişilik 1934 Gelibolu ziyareti dolayısıyla gemiye gönderdiği mesaj; hem o günün gazetelerinde, hem de Stanton Hope'un kitabında yayınlanmıştır. Metni Fransızca olan bu mesajda, yıllar sonra anıtlara "Atatürk 1934" imzasıyla kazınan sözler yoktur.

6- Ziyaretin İstanbul'da geçen son gününde, İngiliz ve Türk heyet başkanlarının karşılıklı söylevleri, o günün gazetelerinde yayımlanmıştır. Bu söylevlerde de "Atatürk 1934" imzasıyla anıtlara kazınan sözler yoktur.

7- 1915 Çanakkale savaşına katılmış İngiliz askerlerin İngiltere'den getirdikleri dev çelengi, kendisinin İstanbul Taksim'deki anıtına koymalarını gümrük engeli çıkartarak geri çevirmiş olan Atatürk'ün; bu eski askerlere, bu ziyaretleri sırasında, Homerik şiirsel övgüler sunduğu iddiası kanıttan yoksundur.

"Bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında fark yoktur" vs. sözleri anıtlara kazıyıp, altına "Atatürk 1934" imzasını atanlara; ve Atatürk'ün bu sözleri eski İngiliz askerlerine 1934 Gelibolu ziyareti sırasında Şükrü Kaya aracılığıyla iletmiş olduğunu ileri sürenlere; Atatürk'ün şu sözlerini anımsatırım:

"Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır. Gazi Mustafa Kemal 1931." 








ilgili link:



MEHMETÇİĞİN KARŞISINDA "KOKAİN DOPİNGİYLE" SAVAŞANA da KAHRAMAN DENEMEZ !...



1 Nisan 2019 Pazartesi

Atilla Uğur




SORGUCU
İzlenilmeli


Ben apoyu teslim almadan önce, 1997 yılın sonunda pkk Terör örgütü Türkiye'nin turizm bölgesi Antalya'ya giriş yaptı. Antalya'ya girdiler. Birçok insanı katlettiler. Bombalar patlattılar. Ben de o zaman özel görevim nedeniyle özel bir ekiple Antalya'ya gittim ve biz Antalya'da iki ayrı önemli pkk grubunu etkisiz hale getirdik. 

Bunu apoya sorduğum zaman ne dedi bana biliyor musunuz? : "Amerikan istihbaratı Yunan generallerine bunu söylemişler, Yunan generalleri beni ziyaret ettiler Şam'da ve ben onlardan aldığım talimat gereği Türkiye'nin turizm bölgelerinde eylem yaparak turist organizasyonları engelleyerek Türkiye'yi zarara uğratma emri aldım."

Bakın kimler pkk Terör örgütünü kullanıyor !

İddianameleri Zekeriye Öz ve onun yanındaki tayfanın yazma ihtimali yok, direk cia tarafından yazılmış bir iddianame. Çok net!
Aslında amaç şuydu: TSK'nin mücadele eden kadrosunu bitirmek, ama hapsederek, ama terfilerini engelleyerek, onların yerine Amerikan güdümlü fetö Terör örgütü mensuplarını general bilmem ne yapmak, işte onları da 15 temmuzda gördük.

fetö Terör örgütü bütün dünya için tehdittir, Kazakistan için, İslam için, İran için tehdittir. Çünkü tamamen Amerikan ve İsrail müesses nizamı için çalıştırılan bir ajan örgütüdür. Çok paraları vardır. Her şey yapabilirler. Yalan atıp hapse attırabilirler. Öldürebilirler. Necip Hablemitoğlu'nu katlettikleri gibi...


Komutan Atilla Uğur
Mart 2019



16 Kasım 2018 Cuma

Ulusal Yazılım ve Gazi Güder




ÇAĞDAŞ MEDENİYETLER DÜZEYİNE ULAŞMAK
ULUSAL YAZILIM VE TEKNOLOJİ GELİŞTİRMEKLE GERÇEKLEŞİR.
SÖMÜRGE OLMAMAK İÇİN ULUSAL YAZILIMLAR GELİŞTİRMEKTEN BAŞKA ÇÖZÜM YOLUMUZ YOKTUR.
GAZİ GÜDER /Bil. Yük. Müh. 




"Bunların hiçbirine hazırlıklı değiliz"
04 Şubat 2016 - odatv


Ülkemizin önemli bilişim uzmanlarından Bilgisayar Yüksek Mühendisi Gazi Güder, Bütün Dünya dergisinin Şubat sayısı için Sabriye Aşır’a konuştu. Güder, günümüz dünyasında yaşamlarımızın odağında olan “yazılım”ın, üretilmesi ve geliştirilmesi noktasında ulusça bir seferberlik başlatmamız gerektiğini savunuyor ve ekliyor: “Bu ülkenin kurtulmak ve sömürgeleşmemek için yazılım teknolojileri ve projeleri geliştirmekten başka yolu ya da reçetesi yoktur. Kalkınmaya ve çağdaş medeniyetler düzeyine giden yol, ulusal yazılımlar kullanmaktan geçiyor. ”


Bilgisayar Yüksek Mühendisi Gazi Güder, Deniz Harp Okulu’nu bitirdikten sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde yüksek lisans eğitimi aldı. Burada kendisine kalması yönünde yapılan teklifleri ve sunulan olanakları, ülkesine hizmet etmek için reddeden ve yurda dönen Güder, uzun yıllar Deniz Kuvvetleri bünyesinde görev yaptı. Bu sırada ilk bilgisayar kontrollü savaş gemimizin TCG Tayfun’un yapımında görev aldı. İngiltere’den gelen uzmanların çözmeyi başaramadığı Elektronik Savaş Sistemleri’nin arızasını çözdü ve bu başarısı özel bir takdirname ile ödüllendirildi. Deniz Kuvvetlerimiz için seyir, hidrografi ve oşinografi bilgi işlem sistemlerini kuran Güder, telefon santraliyle bilgisayarı birbirine bağlayan da ilk kişi oldu.


Deniz Kuvvetleri’nden yüzbaşı rütbesiyle ayrılmasının ardından yazılım alanındaki çalışmalarını sürdüren Gazi Güder, kurduğu bilişim şirketiyle banka, üniversite ve şirketler için hazırlanan pek çok yazılım ve yönetim sistemi projesini geliştirdi. Alanında kaynak niteliğinde olan Bilgi İşlem Terimleri Sözlüğü kitabını da yazan Güder, bugün ülkemizde hızla bir “yazılım seferberliği” başlatılması gerektiğini ifade ediyor. Ulusal bağımsızlığımızı ve kalkınmamızı sağlayabilmenin, “ulusal yazılımlara sahip olmak”tan başka yolu olmadığını dile getiren Güder ile siber saldırıları, ülkemizin teknoloji ithalatını ve bilişim alanında nasıl “üretir” hale gelebileceğimizi konuştuk…


-Uzun yıllar Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda görev yapmanız ve ayrılmanızın ardından, neden özellikle yazılım geliştirme alanına yoğunlaştınız?


1976 – 1977 yıllarında ABD’de yüksek lisans eğitimimi yaparken aldığım bir ödevle ilgili çalışma yaptığımda, belirli bir müddet sonra yazılımın diğerlerinden çok daha ön sıralara geçeceği, daha fazla değerleneceği görüşü belirginleşmişti. Yurduma döndükten sonra da çalışmalarımı hep bu doğrultuda, bu rotada gerçekleştirdim.


NE YAZIK Kİ HİÇ HAZIRLIKLI DEĞİLİZ

-Geçtiğimiz Aralık ayında ülkemize yönelik ciddi bir siber saldırı yaşandı ve “bugüne dek yaşanan en büyük ve en kapsamlı saldırı” olarak nitelendirildi. Genel görüş, Rusya uçağının düşürülmesinin ardından gerilen ilişkiler nedeniyle, saldırıların Rusya kaynaklı olduğu idi. Devletler arasındaki politik savaşların, askeri savaşlardan daha çok, siber savaşlara dönüşeceği bir geleceğe doğru mu gidiyoruz?


Bugün sorudaki ülke olur, yarın başka ülke olur. Hangi ülkenin bize saldırdığı değil, siber konular ya da yazılım açısından bizim önce savunma anlamında neler yapabildiklerimiz, yaptıklarımız, devamında ise nasıl karşı atak yaptığımızdır. Yalnızca savunma yaparsak, ulu önder Atatürk’ün dediği gibi “En büyük başarı yerinde saymak olur. ” Şimdiye kadar siber savaş ve diğer konularda (yazılım vb. ) onca kocaman kurumlarımız (devlet kurumları, üniversiteler, büyük şirketler) neler yaptılar? Özeleştiri yapmakta büyük yarar var. Yıllardır ne yazık ki bu ülkede yaşandığı biçimde “birilerinin cebi dolsun, dışalım yapılsın, bir şey üretilmesin” stratejileri ya da taktikleri, ne yapıp ne edip artık sonlandırılmalıdır.  


Son bir iki yılda hasarlanan devlet kurumlarımızı da dikkate alırsak ne kadar riskli bir durumda olduğumuzu anlayabiliriz. Bir başka anlatımla, ne acıdır ki; bunların hiçbirine hazırlıklı değiliz. En az 10 yıldır (Ergenekon zindanındaki 18 ay hariç) kendi çapımda bu konuları anlatmaya, yazmaya çalışıyorum. Bugünler için ne yaptık? Kocaman bir hiç. Şimdi ağlasak, bahane bulsak ne olur?


Saldırılar, virüsler nereden geliyor? Yabancılardan. Saldırıları engelleyici, hasarları onarıcı yazılım ve donanım nereden geliyor? Yabancılardan. Konuyla ilgili danışmanlık ve teknoloji kimden alınıyor? Yabancılardan. Türkiye’de virüs üreten yazılımcılar var mı? Evet var! Yabancılardan aldıkları para karşılığında bu işi yaparlar. Virüsleri geliştirir para karşılığı yabancılara satarlar. Virüsleri geliştirir para karşılığı yabancılara satarlar. Yabancılar da bunları önce yayarlar, yaydırırlar, etrafı korkuturlar. Sonra da engelleyici yazılımları bize satarlar. . .  


Soruya dönersek; siber savaşlar çoktan başladı bile. İki yönlü bir savaş bu. Biri güncel yaşadıklarımız. İkincisi, ekonomik olarak bizden söke söke aldıkları.


Peki ne yapmalıydık?Yapılacak tek şey var. O da “ulusal yazilim geliştirmek. ” Eğer ulusal yazılımlarınız yoksa “bağımsızlığınız” da kesin olarak yok demektir. Avrupalılar bu konuda ne yapıyorlar? Ne yaptılar? Kısaca, ABD’li yazılım firmalarının kuyruğuna takılmadan bir çok şeyi kendi kontrolleri altında olacak biçimde kullanır hale geldiler. Diğer yandan bunları dünyaya da satıyorlar. Bizim bu anlamda hiçbir yazılımımız ne yazık ki yok. Yapabilir miydik? Evet yapabilirdik. Hem de fazlasıyla. Ama birleştirici, koordine edici, yönlendirici, görevlendirici bir makam olmayınca sonuç alınamadı. Acil harekete geçmezsek yarın daha da fazla dizlerimizi döveceğimiz kesindir. Saldırılardan etkilenen her yer kaybedilmiş bir kaledir.


-Daha önce, bazı politik kararlara ve Gezi Hareketi gibi toplumsal olaylara yönelik olarak, bazı hacker grupların da siber saldırıları yaşandı. Devlet siber güvenlik alanında yeterince önlem alıyor mu?


Söylenenlerin bir kısmı doğru, bir kısmı da şehir efsanesi. Türkiye’de de çok sayıda hekır (hacker) var. Elbette bir şeyler yapabilirler. Hatta bunlara antrenman vericiler de denebilir. Birçok kurumda “beyaz hekır” dediğimiz türden çalışanlar vardır. Sorunun tam yanıtı: “Alınacak her tedbir, ciddi büyük paralara malolacaktır. ”


Sistemlerin bu tür saldırılara karşı durumlarını sınamak ve gerekli önlemlerin neler olduğunu ya da neler yapılması gerektiğini belirlemekte çalıştırılırlar, kullanılırlar. Diğer yandan, yıllardır bu konu üzerinde çalışan çok sayıda yabancı yazılım ve donanım şirketleri vardır. Bunların ürünlerini satabilmesi için bir yerlere saldırılarak yaparak ya da yaptırarak güvenlik gereksinimi yaratmaları gerektiği de gözardı edilmemelidir.


Nato kanalıyla ülkemizde de siber savaşlar konusunda bir takım çalışmalar yapıldığı biliniyor. Talimatlar, yönetmelikler, süreç tanımları vb. şeylerin hazırlandığı da medyadan biliniyor. Peki, gerisi? Her zaman ki gibi tozlu raflarda duran bir yığın şey... Kişisel düşüncem; bir takım çalışmaların göstermelik de olsa yapıldığı ancak planlı, programlı ve sistematik bir uygulamanın olmadığı yönündedir.


Yıllar önce biz gerekli çalışmaları yapmaya başlayıp, ulusal yazılımlarımızı geliştirmeye başlasaydık, bunu da ülkemiz çapında sistematik biçimde, planlı, programlı bir şekilde uygulamış ya da yapmış olsaydık, bugünleri yaşamak olasılığının çok düşük olacağını düşünüyorum. Çoğu zaman olduğu gibi “İstim arkadan gelsin!” mantalitesinde devam edersek, daha çok şeyler kaybedeceğimizden endişe duyarım.


Siber saldırılara karşı ülke çapında almaya çalışacağımız önlemler için gerekli olan, donanım, yazılım, kurulum, eğitim, danışmanlık vb. hizmetlerin alımı için ödenecek bedeller çok ama çok ağır olacaktır. Sözün özü biz ulusal yazılımları geliştirmediğimiz için yabancılara büyük bedeller ödemek zorundayız. Alınacak ya da alınması önerilen mal ve hizmetler için birileri çoktan ellerini ovuşturmaya başlamışlardır nasılsa...


-Devletin bir “bilişim ve teknoloji” politikası var mı ve bunu “teknoloji üretmek” bakımından yeterli buluyor musunuz?


Kısaca yanıt verirsem, hiçbir dönemde herhangi bir makamın yazılımı destekleyelim, geliştirmeyi arttıralım ve benzeri ne bir master planı, ne bir kararlılığı, ne de elle tutulur yatırımı olmadı. Bazı kurumlarımız tarafından “mış gibi” oyunu oynandı. “Yazılım Geliştirme” acilen “stratejik sektör” olarak belirlenmeli ve diğer önlemlerle birlikte organize olmuş olarak, kaybedilen zaman kapatılmaya çalışılmalıdır (ne kadar kapatılabilirse). Ciddi bir teknoloji (ki ben yalnızca kendi alanımda kalarak yazılım diyorum) politikası olabilseydi, şimdi çok farklı noktalarda olabilirdik.


-Teknolojik alanda, gerek donanımsal gerekse de yazılım bakımından ülkemizin üretiminin yeterli bir noktada olmaması neden kaynaklanıyor?


Donanım da önemli ancak yazılım daha da önemli. Donanım bir yazılımla çalıştırılabilirken, o yazılım çok sayıda farklı donanımlarda çalışıyor olabilir. Bir kere yazılımın “ülkemizde en az yatırımla en çok istihdam yaratabileceğimiz” bir sektör olduğunu artık görmeliyiz. Konuyla ilgili kurumların birçoğu birbiriyle koordineli değil. Dolayısıyla da hızlı ve büyük çaplı üretim söz konusu bile değil.


-Teknoloji ithal etmek, bir ülke için nasıl sakıncalara ve tehlikelere neden olur?


En tehlikeli işlerin başında geliyor. Özellikle yazılım aracılığıyla -ki artık her yerde o var- bir yerde esir alınıyoruz. Doğrudan yabancılara bağımlı kalıyoruz. Daha da ileri gidersek bağımsızlık diye bir şeyden bahsedemeyiz. Bugün yaşananlar da budur. Ne isterlerse vermek zorundayız. O ya da bu nedenle her yıl değişik yöntem ve uygulamalarla, değişik miktarlarda paraları alırlar. Çünkü hemen her tarafı ele geçirmiş durumdalar. Biz vaktinde gerekenleri yapmayınca, yapamayınca nal toplar olduk. Bir “bulut” dediler; kendi isteğimizle, üstüne para ödeyerek üstüne her sene ek ödemeler yaparak firmalarımızın, kurumlarımızın bilgilerini yabancılara verdik, veriyoruz. Özetle; istedikleri anda şalteri indirip dükkanı kapatırlar ve çaresiz kalır, yerimize otururuz.


-Ülkemizin bilişim, yazılım, sistem ve donanım geliştirme alanlarında önde gelen ülkelerle yarışır durumda olabilmesi için neler yapılması gerekiyor?


Yapılması gerekli çok ama çok fazla şey var. Ancak şunları söyleyebilirim ki, yazılım geliştirme konusunda seferberlik ilan etmişcesine çalışma yapmamız lazım. Acilen “stratejik sektör” ilan edilmelidir. Bu konuyla ilgili devletin ve halkın işbirliği içinde, uyumlu, huzurlu, hızlı yürüyen yeni bir yapılanmayı gerçekleştirmesi gerekir. Tüm yazılım geliştirme faaliyetlerini planlayacak,koordine edecek vb. işlemleri yürütecek yeni bir kurum oluşturmalıdır. Örneğin, “Yazılım Geliştirme Üst Kurulu. ” Kurumun yönetimi devlette değil, bu konuya ömrünü harcamış insanlarına verilmelidir. Devletin ilgili kişi ya da makamları finansmanın sağlanması, devlet kurumlarıyla koordinasyon ve faaliyetlerin denetimi vb. işlevleri yerine getirilmelidir. Gerisine karışmamalıdır.


Yabancıların yaptıkları (daha biz böyle bir şey yapmadık) araştırmalarda yazılım geliştirme konusunda en uygun ve en verimli olabilecek kişilerin Türk gençleri olduğunu yıllar önce belirlemişlerdir. O nedenle, İngilizce eğitim (ne acı verici bir durum) görmüş, pırıl pırıl çocuklarımız, gençlerimiz ülkelerinde kalmazlar. Çünkü yabancı ülkeler dünden kapılarını açmış bekliyorlardır. Yazılım geliştirme konusunda “emperyal düşünmek” bir başka anlatımla dünyaya satılabilecek yazılımlar geliştirmemiz gereklidir. Bu yapılabilir mi? Evet yapılabilir. Tek şeye ihtiyacımız var; çalışmak.


Hemen herkes gugıl, suratkitabı, cıvıltıcı vb. düzenlere gıptayla bakıyor. Şunu da düşünmemiz gerekmiyor mu? Peki, diğer devletler Almanya, İsrail, Romanya, İspanya özellikle Finlandiya vb. ne yapıyorlar? Sonra da dönüp “Biz ne yaptık?” vb. soruları sormamız gerekir. Ben Almanya örneğini alacağım. Ürettikleri bir yazılımı yaklaşık 1.000.000 USD karşılığı ortalama fiyatla satıyorlar. Lüten internet sitelerine (www. sap. com) bir bakın, ne kadarlık yazılım satmışlar. Dudaklarınızın uçuklayacağını garanti ederim. Sonra da bu başarının onda birini gerçekleştirdiğimizi hayal edin lütfen. Canım yurdumda kimbilir ne güzel şeyler olurdu. Finlandiya örneği ise başlıbaşına bir ders niteliğindedir. Bin deneme yapıp birinde başarsak; yeter de artar bile.


Üniversitelerin özellikle de plansız, koordinesiz, yalnızca kendilerine biraz girdi sağlamak amacıyla ilgilendikleri teknoparklar dışında ülkenin geleceğine katkıda bulunacak çalışmalar yaptıklarını da düşünmüyorum. Ya da kısaca; koordinasyon olmaması nedeniyle son derece verimsizler de denebilir. Tüm dünyada üniversiteler teknoloji geliştirme merkezleri durumundadırlar. Devlet bir projeyi 4-5 üniversiteyi verir. Birisinden birisi başarır nasıl olsa diye. Yüzlerce proje olduğunu, olabileceğini düşünürsek üniversiteler cesaretle bunlar üzerinde yoğunlaşmalıdırlar.


-Türkiye’de bilişim sektöründeki şirketler hangi sorunlarla, sıkıntılarla mücadele ediyorlar? Ve neden ülkemizden global bilişim şirketleri çıkmıyor?


Bilişim sektörü geniş kapsamlı bir kavram. Yazılım denilince de özellikle ve öncelikle “yazılım geliştirme” esas alınmalıdır. Bu konuda çalışan firmaların çok fazla sorunları var ve ayrıca bir röportaj konusudur. Ancak kısaca özetlersek; yerli firmaların orta ve daha büyük olanlarının en az yüzde 90’lık bir bölümü yabancı yazılım kullanmaktalar. Bir başka anlatımla küresel ekonomi derken kendi insanlarımızın kurduğu ve uğraş verdiği firmaları güçlü bir konuma getiremedik. Neden ya da niçin olduğu, kimin ne yapıp yapmadığı hiç önemli değil. İşin özeti biz elbirliğiyle treni kaçırdık. Yerli firmalardan önde olanları da yabancılar satın aldı. Yerli firmaların büyük çoğunluğu da yabancı firmalara destek vererek bir başka anlatımla fasonculuk yaparak yaşamlarını sürdürüyorlar. Bu durum bizim genlerimize de ters, bize uymaz. Bizim ulusumuzda başkasına kölelik etmek yoktur.



Bağımsız çalışan ve geleceğe yönelik çabalayan firma sayısı azalmış hatta yok düzeyine gelmiş durumdadır. Güçlü yazılım firmalarının olabilmesi içinuzunca bir süre desteklenmeleri ve finansal açıdan ayakta tutulmaları gereklidir. Bunlar sağlanamayınca güçlü diyebileceğimiz firmaların ortaya çıkması çok zor olmaktadır. Diğer yandan büyük yazılım firması olabilmenin temel ve olmazsa olmaz kuralı “emperyal düşünmek”tir. Bundan emperyalist olalım anlamı çıkarılmamalıdır. Yazılım geliştirirken “dünyaya satacağım” düşüncesiyle çalışmazsanız, yalnızca üç beş kuruş kazanan bir program yapar yerinize oturursunuz. Medya organlarına çıkıp boy boy resim verip ahkam kesenlerin de yalnızca ülkemize kötülük yaptıklarını düşünüyorum. Bu konularla ilgili elle tutulur, somut bir fikir ileri sürdüklerini ya da proje ortaya koyduklarını görmedim. Eğer “yazılım geliştirme” konusunda bir şeyler yapmak istiyorsak; mutlaka bu işe özel, stratejik sektör olarak ele alıp seferberlik kavramı altında çok ama çok çaba harcamalıyız. Çünkü çok geç kaldık.


Sabriye Aşır
Odatv. com


***

Gazi Güder
21 Aralık 2016

MICROSOFT ve CIA

Geçen hafta içindeki bir haber bunca sıkıntıların arasında dikkat çekmeden geçti gitti.

Bilgisayarlarınızı, cep telefonlarınızı kullanırken genellikle siz farkında olmadan arka planda çok fazla işler olur, uygulamalar gerçekleşir. 

Bunların çoğunu da bize genelde zevkle kullanılan bir araç ya da kolaylık şeklinde sunarlar. Böylelikle de çok fazla kullanmamızı sağlamış olurlar. Bu arada arka planda, biz farkında olmadan, çok fazla uygulamalar olur, çalışır ve istedikleri bilgileri toplarlar.
Doğal olarak bu yazdıklarım da isteklilere ya da ilgili yerlere çoktan gitmiş durumdadır. Sürekli olarak çok iyi pazarlama taktikleriyle satışlar yapıp para da kazanırlar. "Parmağınızı gösterin bilgisayarınız sizi tanısın ve açılsın. Başkası açamasın", "Avuç içinizi gösterin ATM sizi tanısın. Yanlışlık olmasın", "Göz retinasından tanıma yapılsın işe gelen gelmeyen personel kesin belli olsun", "Göz retinasından tanıma yapılsın hapisten kaçamasınlar", "Parmak izinden tanıma yapsın...." vb yüzlerce pazarlama taktiğiyle bunları bize satarlar. Yararlı yanları mutlaka vardır. Bu araçları kullandığınızda bilgileri sizin dışınızda kullananlar da vardır. Örneğin; bilgisayarınızdaki Windows işletim sistemi bunu daha o anda yapar, ele geçirir ve merkezlerindeki bilgisayarlarına kaydederler. Böylece yüz binlerce, milyonlarca kişinin parmak izi, avuçiçi ve göz retina bilgilerine sahip olurlar. 
Buraya kadar ne var bunda diyebilirsiniz...

Geçen hafta MICROSOFT ve CIA, yukarıda anlatılan bilgilerin kendi aralarında paylaşılması ile ilgili anlaşma imzaladılar.....
Buna benzer daha pek çok anlaşma vardır ve yürürlüktedir.

Sanırım ulusal, milli, yerli yazılım neden çok önemlidir sorusunun yanıtı açıktır.

Bu paylaşımlar bilgi paylaşımı gibi görülse de son derece tehlikeli tezgahların kurulmasını da sağlar.
Ergenekon davası için kurulan tezgahları hatırlayalım.

Facebook kullanımında ne kadar dikkatli olursanız olun, istendikten sonra sizi her türlü kötü işle ilişkilendirecek, bağlantı kuracak, suçlayacak vb yolları ve gerekçeleri son derece kolay biçimde bulabilirler. Facebook kullanmaya başladığınız andan itibaren her türlü bilginizin başkalarıyla paylaşılmasını da kabul etmiş oluyorsunuz. Bu bilgileri serbestçe büyük şirketlere, pazarlama firmalarına, istihbarat kuruluşlarına satabilirler ya da verebilirler. Facebook daki her tuşa dokunuşunuzda arkadaki gizli el bunları alır ve bir merkezde toplar.

Sonrasında da sizin kişisel bilgilerinizi değerlendirerek çok değişik amaçlarla kullanırlar. Pazarlama ve satış faaliyetleri için nelerin üretileceğinden, nelerin hangi sokakta, hangi saatlerde satılabileceğine kadar çok değerli bilgileri kolayca üretirler. 
Cep telefonu firmalarında saniye saniye nerede olduğunuza, kimle konuştuğunuza vb kadar bilgilerin toplandığını ve bu bilgilerin diğer bilgilerinizle çok kolay biçimde ilişkilendirileceğini düşünürseniz, özel yaşamınızın kimlerin yönetiminde ve denetiminde olduğunu anlayabilirsiniz. Özetle, bilgisayar, cep telefonu vb aygıtları kullanımımızda dikkatli olmamız gerektiği çok açıktır. Kredi kartları harcamalarının da bu bilgilerle birleştirildiğini ya da birleştirilebildiğini düşünürseniz, özel yaşam diye bir şeyin kalmadığını anlamak zor olmayacaktır. Bütün bu bilgiler teknolojiyi kim üretiyorsa onda toplanacak ve kullanılacaktır. Bu satırları okurken bile bilgileriniz (hangi konuda, kimin yazdığı yazıyı, yorumu hangi IP adresiniz (internetteki yeriniz) üzerinden okuduğunuz) çoktan bir yerlere gitti bile. Her internet sitesinin ya da sayfasının arkasında bambaşka dünyalar vardır ve bunlar üzerinden çok etkili şeyler yapabilirler.

Bunların tümü Yazılım Esaslıdır.

Bunları teknolojide halen kayda değer ve önemli bir şeyler yapıyor olmamanın, olamamanın sonuçlarının ne kadar ağır olabileceğini bir nebze de olsa anlatabilmek için yazdım.

Teknolojiye hakim olan dünyaya hakim olur...

Gazi GÜDER
Bil. Yük. Müh.



Gazi Güder'i 15 Kasım 2018'de kaybettik...
Yerin Uçmağa Olsun Kahraman...


GAZİ GÜDER KİMDİR?
Bilgisayar Yüksek Mühendisi Gazi Güder, Deniz Harp Okulu'nu bitirdikten sonra Amerika Birleflik Devletleri'nde yüksek lisans eğitimi aldı. Burada kendisine kalması yönünde yapılan teklifleri ve sunulan olanakları, ülkesine hizmet etmek için reddeden ve yurda dönen Güder, uzun yıllar Deniz Kuvvetleri bünyesinde görev yaptı. Bu sırada ilk bilgisayar kontrollü savaş gemimizin TCG Tayfun'un yapımında görev aldı. İngiltere'den gelen uzmanların çözmeyi başaramadığı Elektronik Savaş Sistemleri'nin arızasını çözdü ve bu başarısı özel bir takdirname ile ödüllendirildi. Deniz Kuvvetlerimiz için seyir, hidrografi ve oşinografi bilgi işlem sistemlerini kuran Güder, telefon santraliyle bilgisayarı birbirine bağlayan da ilk kişi oldu. Deniz Kuvvetleri'nden yüzbaşı rütbesiyle ayrılmasının ardından yazılım alanındaki çalışmalarını sürdüren Gazi Güder, kurduğu bilişim şirketiyle banka, üniversite ve şirketler için hazırlanan pek çok yazılım ve yönetim sistemi projesini geliştirdi. Alanında kaynak niteliğinde olan Bilgi İşlem Terimleri Sözlüğü kitabını da yazan Güder, bugün ülkemizde hızla bir “yazılım seferberliği” başlatılması gerektiğini ifade ediyor.