Translate

10 Ocak 2020 Cuma

Arkeolog Max Freiherr von Oppenheim ve Doğu Haber Ajansı



Alman İmparatorluğu’nun Türk Dünyasına Yönelik Propaganda Faaliyetleri: 
Arkeolog Max Freiherr von Oppenheim ve Doğu Haber Ajansı
İbrahim Sarıtaş
Bilig – Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi 91: 2019, s.113-135.



Giriş

Fransız Devrimi’nden, siyasi birliğin sağlandığı 1870’li yıllara kadar sanayileşmede, bilimde ve toplumsal ilerlemedeki geri kalmışlık duygusu Almanya’da irrasyonel bir milliyetçiliği doğurur. Bu geri kalmışlığı ve kaybolmuşluğu Goethe Faust’unda şeytanla anlaşarak; Schiller, insanın vahşi doğasını dramatik şekilde dizelere dökerek; Fichte, tarihi ilerlemeyle mündemiç hale getirip, Alman halkına bir ideal sunarak ortaya koyar. Wagner ise notalarla anlatır bu ezik hissiyatı ve ondan kurtuluşun “destansı” reçetesini. Silik bir vatan istenmez ve bunun aşılması adına bir ilerleme seferberliği başlatılır.

Vatan ve kültür, en yüce değerler olarak var olmalıdır. Sanayileşme ve yücelme arzusu, siyasi birlik sağladıktan sonra hız kesmeden devam eder ve II. Wilhelm’in “Weltpolitik”i ile zirveye taşınır. Artık ülkenin İngiltere ve Fransa’dan bir eksiği yoktur ve “efendi olma” arzusu, sömürge arayan bir “varoluş savaşı”na dönüşür. Yaşam alanı adına topyekün savaş her alanda verilmelidir ve II. Wilhelm bu süreci başlatmak adına oldukça istekli bir “Kayzer”dir. Böylelikle dünya tarihinin en büyük tarih yazımı başlar. Bu tarih yazımı içerisinde, o güne kadar görülmemiş propaganda ve strateji çalışmaları yürütülür. Bu büyük ideal için edebiyattan arkeolojiye, radyodan tiyatro ve sinemaya, gazetelerden karikatüre kadar herşey araçsallaştırılır.

Bu çalışma, özellikle Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı esnasında yürüttüğü propaganda çalışmalarını ve bunun arkasındaki kilit isim olarak karşımızda duran Baron Max Freiherr von Oppenheim’ı ve bu süreçte onun kurmuş olduğu Doğu Haber Ajansı’nı incelemektedir. Bu propagandanın hedefindeki toplumlar; Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslüman tebaası olduğu kadar İngiliz, Rus ve Fransız İmparatorluklarının sömürge topraklarında yaşayan Müslüman halklarıdır. Çalışmamızın temel tezi Almanya’nın Sultan/ Halife’nin uhdesinde olan cihadı araçsallaştırarak kendi varoluş savaşının bir parçası haline getirmiş olduğudur. Bu tezimizi destekleyecek argümanlar olarak başlıca şu iki soruya yanıt aranmaya çalışılacaktır: Türk-Alman ilişkileri nasıl bu kadar hızlı bir şekilde gelişmiştir? Böyle büyük bir coğrafyada yürütülen operasyonlar ve propaganda çalışmaları nasıl planlanmıştır? İşte tam bu noktada Oppenheim’in çok iyi bilinmesi gerektiği gerçeği ile karşılaşırız. Çünkü bu süreç esnasında Oppenheim’ın Alman siyaseti ve Kayzer’in yol haritası üzerindeki etkisini görmek mümkündür. Kendisi bir anlamda Alman-Osmanlı ittifakının ve cihad eksenli propaganda faaliyetlerinin hem planlayıcıcı hem de yürütücüsü olarak Birinci Dünya Savaşı’na damga vurmuştur.


II. Wilhelm’in Yayılmacı Politikasında Osmanlı Devleti’nin Önemi 

Almanya’nın, Büyük Savaş’a doğru giden süreçte, Osmanlı Devleti ile yakınlaşmasına yol açan faktörler arasında, Almanya’nın kendi varoluş savaşı ve yaşam alanı arayışları pek çok detayın üzerinde rol oynamıştır. Her ne kadar 2 Nisan 1761 tarihinde, Prusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan “Dostluk, Gemicilik ve Ticaret Antlaşması” Osmanlı Devleti ile Almanya arasındaki ilişkilerin resmi olarak başlangıcı olsa da (Alkan 2015:35), ilişkilerdeki esas ilerleme, II. Wilhelm’in İmparatorluk tahtına oturmasıyla sağlanmıştır. Almanya XIX. yüzyılın ortalarına kadar derebeylik sistemi içerisinde parçalanmış, dışa kapalı ve sanayileşmesini tamamlayamamış bir ülke olarak kendi kabuğunda uzun süre saklanmıştır. Ancak siyasi birliğini sağlama süresinde ve sonrasında, hızla sanayisini geliştirerek, ticari ve siyasi olarak İngiltere ve Fransa ile rekabet edecek düzeye gelmiştir. Böylelikle de Büyük Savaş’a giden yolun kapıları, Almanya’nın emperyalizm arayışı ile birlikte açılmıştır.

XIX. yüzyılın son çeyreğinde Almanya; artık siyasi birliğini tamamlamış, güçlü bir ekonomiye sahip, hammadde ihtiyacı olan ve sömürgeleşmiş politik hinterlant arayan bir devlet olarak karşımızda durmaktadır. Bu gelişmeler sonucu, Almanya da İngiltere ve Fransa gibi Doğu’ya yönelir. Ancak bu dönemde Osmanlı topraklarında İngiltere ve Fransa’nın etkisi oldukça fazladır ve gün geçtikçe bu nüfuz daha da artmaktadır. Almanya ise İngiltere ve Fransa’dan farklı bir yaklaşım geliştirerek, stratejisini barışçı nüfuz ve yayılmacı politikalar üzerine kurar (Kılıç 2014: 91-92). Geleneksel sömürgeci ülkelere oranla, siyasal ve ekonomik yayılma konusunda daha modern ve değişik yöntemler izler. Bu bağlamda Pangermenizm tecrübesiyle yeni “pan” hareketler tasarlayarak, propaganda araçlarıyla bunu yaygınlaştırmaya çalışır. İngiliz, Fransız ve Rus Sömürge İmparatorluklarını içerden zayıflatmaya ve parçalamaya yönelik Panislamizm ve Pantürkizm hareketleri böylece ortaya çıkmıştır.

Osmanlı Devleti açısından da Avrupa güç dengesinin yeni unsuru olarak beliren Almanya; İngiliz, Fransız ve Rus tehlikesi karşısında stratejik bir öneme sahiptir (Alkan 2015: 39). Ham madde ve pazarı ele geçirerek emperyal güç olmayı hedefleyen Almanya için Osmanlı Devleti, üzerine topluca gelen büyük güçlerin emellerine karşı direnmeye çalışan Osmanlı Devleti için Almanya doğal müttefik olarak belirir. Böylece Alman İmparatorluğu arasındaki ilişkiler 19. yüzyılın sonlarına doğru doruk noktasına ulaşır. 1888 yılında 29 yaşındayken babasının yerine tahta oturan II. Wilhelm, Şansölye Bismark’ı görevden alarak, denge politikasını terk eder. II. Wilhelm, Avrupa’ya hapsolmuş Almanya’yı dünya gücüne dönüştürmek için “Weltpolitik”i yürürlüğe koyar ve yayılmacı bir politika izlemeye başlar (Kılıç 2014: 97-98). Bu süreçte II. Wilhelm ile II. Abdulhamid arasında dostluk kurulur. Kurulan bu dostluk ticaretten, demiryolu yapımına ve askeri işbirliğine kadar birçok alanda ittifakı da beraberinde getirir. II. Abdulhamid tahttan indirilip, İttihat ve Terakki Hükümeti fiiliyatta iktidara geldiğinde bu işbirliği kısa süreli olarak durur. Ancak 1914’e doğru karşı karşıya kalınan dış siyasal sorunlar ve ekonomik güçlükler, İttihatçıları, II. Abdülhamid’den daha koyu bir Alman dostu olmaya zorlar. Bu yıllardan itibaren Alman hayranlığı, sadece Osmanlı yöneticileri ve seçkinleri arasında değil, giderek küçük memurlara kadar yayılır (Ortaylı 1981:117-121). Neticede Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’na Almanya ile birlikte girer. 


Alman Usulü Emperyalizm: Propaganda ve Barışçıl Yayılma

Almanya, “barışçıl yayılma” yöntemi ile çağdaş sömürgecilik anlayışının ilk uygulayan emperyalist devlettir. Propagandayla birlikte yürütülen bu yöntem özellikle Osmanlı coğrafyasında uygulanmıştır. Büyük Savaş’ın başında Pangermenizmin kurucularından Becker, tüm Avrupa ülkelerinin geri kalmış Şark’ta kendine ait bir hayat alanı olduğu ve Almanya’nın bu noktada geri kaldığını söyleyerek, nasıl İngiltere Mısır’da, Fransa Tunus’da, İtalya Trablus’da, Avusturya Bosna’da ve Rusya Sırbistan ve dolaylı olarak Balkanlarda hak sahibi durumdaysa Almanya’nın da yeni yaşam alanı olarak Osmanlı üzerinde nüfuz kurması gerektiğini ileri sürmüştür (Ortaylı 1981: 35). Hatta Buskens’a göre bu yaşam alanı tartışmasından öte bir “varoluş savaşı” (Existenzkampf) olarak tanımlanmalıdır (Buskens 2016: 36). Bu “varoluş savaşı”nın tam ortasında Fransa, İngiltere ve Rusya’dan kendisine ciddi tehditler hisseden Osmanlı İmparatorluğu ve onun egemenlik alanı bulunmaktadır. Ortaylı’nın belirttiği gibi, Osmanlı topraklarındaki Alman nüfuzunu tüm yönleriyle araştırdığımızda, Alman İmparatorluğu’nun, yeni neo-koloniyalist sistemin bir bakıma ilk mimarı olduğu görülecektir (Ortaylı 1981:122).

Kayzer II. Wilhelm’in Osmanlı topraklarına yaptığı geziler Alman propaganda faaliyetleri ve barışçıl yayılma stratejisinin en güzel örneğini oluşturur. II. Wilhelm 1889 ve 1898’de olmak üzere iki kez İstanbul’u, 1898’de de Suriye ve Filistin’i ziyaret etmiştir. II. Wilhelm Şam’a ayak bastıktan sonra ilk iş olarak, Kudüs’ün fatihi Selahaddin Eyyubi’nin mezarını ziyaret eder. Selahaddin Eyyubi’ye ateşli övgüler yağdırarak, “Muhteşem Sultan Selahaddin tüm zamanların en yiğit hükümdarlarından biridir... O korkusuz ve kusursuz bir şövalyedir” der. Etkili Alman propaganda mekanizmasının, sözlerini tüm Doğu’ya yayacağını bilerek, 12. yüzyılda Kudüs’ü İngilizler’e karşı başarıyla korumuş olan bu kutsal savaşçıya derin bir hayranlık duyduğunu söyler (Hopkirk 1995:17). Selahaddin Eyyubi’den sonra Sultan Abdülhamid’e geçiş yapan Wilhelm, hemen sonrasında muhteşem Abdülhamid’i selamlayarak söze başlayıp etkileyici jestlerle onu halife olarak bağırlarına basan tüm dünyaya yayılmış üç yüz milyon Müslümana, ilelebet onların dostu olacağı tahhüdünde bulunur (McMeekin 2012:30-31, Stresemann 2012: 2).

II. Wilhelm’in Osmanlı topraklarına yaptığı geziler sırasında yürütülen propaganda, Alman menfaatlerinin Müslüman Doğu’da gelecekteki ilerlemesi ve Alman hakimiyetinin kurulması için etkili bir ortam oluşturmuştur (Gilyazov 2014). Bu seyahati Kayzer’e öneren ve hazırlıkları için çalışanların başında Doğu bilimcisi Max von Oppenheim gelmektedir (Hopkirk 1995: 35). Yani Oppenheim aslında II.Wilhelm’in Ortadoğu seyahatlerinin de altyapısını kurmuştur (Melka 1973: 25). Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu şartlar ise Osmanlı aydınlarını da yöneticileri kadar İslamiyet dostu bir Almanya’nın, Şark’ta İngiltere’nin yapamadığını yapacağına inandırır (Ortaylı 1981: 42). Örneğin ülkenin içine düştüğü bunalımı, bir Haç-Hilal çatışması olarak değerlendiren Mehmet Akif de İslâm ülkelerini sömürgeleştiren İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’yı yazılarında yerden yere vururken Almanya’ya daha fazla sempati besler (Ortaylı 1981:44, Kudret 1977:234-236). 1910’lara gelindiğinde, Osmanlı Türkiyesi’nde orduda olduğu kadar sivil hayatta da bir Alman hayranlığı modası oluşmuştur (Ortaylı 1981:72). Bu dönemde Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren Almanların sayısı 18 ila 20 bine kadar yükselmiştir (Pomiankowski 1990: 52). Alman Devleti’nin Osmanlı topraklarındaki faaliyetlere ayırdığı para ise 300 milyon Alman markını bulmuştur (Piper: 2014).


Almanya’nın Müslümanlara Yönelik Propaganda Çalışmalarının Mimarı Max Freiherr von Oppenheim
ve “Düşman Ülkelerdeki Müslümanların Ayaklandırılması” Raporu

1860 yılında, zengin bir Yahudi bankacı ailenin (1) çocuğu olarak dünyaya gelen Max Freiherr von Oppenheim, hukuk eğitimi alarak 1883 yılında Almanya’da kamu hizmetine girer. Oppenheim’in, Orta Doğu ve Müslüman dünyası ile ömür boyu sürecek ilişkisi de bu yıllarda başlar (Gossman 2014: 36). 1895 yılında Sultan Abdulhamid’le görüştükten kısa süre sonra 1896 yılında Dış İşleri Bakanlığı uhdesinde çalışmaya başlar (Caskel 1951:3). Oppenheim’ın diplomatlık görevine dair raporları, Kayzer’in masasına ulaşır ve Wilhelm’in tercihlerine ilişkin ustaca dokunuşları, Paşa ve Alman diplomat rollerini kendi şahsında birleştirdiği yer olan Kahire’ye atanmasıyla sonuçlanır (Sailer: 2018). Oppenheim, Tel Halaf’ta keşfettiği Hitit kentini kazmak için devlet hizmetinden istifa ettiği 1909 yılına kadar Kahire’deki Alman Başkonsolosluğu’nda ataşelik görevine devam eder (Melka 1973).

Aslında Oppenheim, 1896’da Kahire’deki elçilikte bir yıl durması planlanırken 1909 yılına kadar bu görevde kalır (Kröger 2001:109). Bu 13 yıl boyunca Alman Dışişleri Bakanlığı üyesi olarak, Fas’tan Hindistan’a kadar seyahatler gerçekleştirir. Mezopotamya ve Osmanlı’nın doğusunda araştırma ve jeolojik inceleme gezilerine çıkar ve sıkça İstanbul’a ziyaretlerde bulunur (Kröger 2001:117). Onu, Osmanlı topraklarını ilgilendiren her meselede, yani Bağdat demiryolu hattı çalışmalarında, Kayzer’in İstanbul, Şam ve Filistin’i ziyaretinde, Alman delegasyonunun birçok toplantısında, Fas krizi görüşmelerinde ve Doğuyla ilgili daha pek çok konuda görmek mümkündür (Schwanitz 2004: 23). Oppenheim, gerçekten de başarılı bir Doğu uzmanıdır. Mısır’daki siyasi gelişmeler üzerine çalışır (Gossman 2014:23) ve diğer bir uzmanlık alanı ise Arabistan’daki İslami akımlar ve kabileler üzerinedir (Kröger 2001:111).

Kahire’deki yerli halkla temastan kaçınma eğiliminde olan birçok Avrupalı’nın aksine, Oppenheim, Osmanlı yetkilileri, dini liderler ve Bedeviler ile kişisel ilişkiler kurmaya çalışır (Bergmann 2014:7). Kahire’de bulunduğu süre zarfında, Berlin için toplam 467 rapor kaleme alır. Raporlarındaki konuların ana temasını Osmanlı coğrafyasındaki politik gelişmeler oluştururken ikinci sırada, Araplar arasındaki cereyanlar gelir. Oppenheim’ın Mısır’a ve Müslüman topluluklara ilişkin verdiği bilgiler, Berlin’in dışında başta İstanbul, Paris ve Londra olmak üzere, Tahran, Kalküta ve Bombay gibi çeşitli Alman temsilciliklerine de aktarılır (Baumgartner 2012: 224). Oppenheim’in Kahire’de görev yaptığı dönemde Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği notlardan biri ise “Panislamizm Hareketi” başlığını taşımaktadır (Gilyazov 2014: 401). Bu birikim Oppenheim’ın Birinci Dünya Savaşı’na yön vermeyi amaçlayan ayaklanma planının alt yapısını oluşturmuştur (Müller 1991: 203).

Tarihçiler, Oppenheim’ın Müslüman toplumları ayaklandırmaya yönelik stratejisinin, Alman savaş politikasının temeli olarak büyük bir bölümünü kapsadığını ve onun tarihine damga vuran gelişmelerin de bir anlamda müsebbibi olduğunu iddia ederler (Kröger 2001:109). Peter Hopkirk’e göre, Oppenheim Büyük Savaş’ın başlangıcında, Almanya’nın Doğu stratejisinin arkasındaki beyindir (Hopkirk 1995:10). Kendisi bölgeyi ve Osmanlı’nın sorunlarını çok iyi analiz eder. 1908 yılında Oppenheim, Almanya Başbakanı Bernhard von Bülow’a yazdığı raporda, Fransızların Müslüman basını çok iyi şekilde kullanmalarını örnek göstererek, Almanya’nın bu noktada girişimlerde bulunması gerektiğini söyler (Höpp 1994: 43).

Birinci Dünya Savaşı yaklaşırken Panislamist hareketleri desteklemenin ve cihadın, Müslüman dünyasını harekete geçirmesi açısından önemini anlatır ve Almanya lehine bu kozu kullanmak ister. İslam dünyasının ayaklandırılmasının ne şekilde ve hangi organizasyonlarla yapılacağını, Ekim 1914 yılında Alman Dışişleri’ne 136 sayfalık bir metin halinde sunar (Kon 2012: 228). Oppenheim’ın yazarı olduğu, “Düşman Ülkelerdeki Müslümanların Ayaklandırılması” (Revolutionisation of Islamic Areas of Our Enemies / Denkschrift betreffend die Revolutinierung der islamischen Gebiete unserer Feinde) başlıklı bu rapor (2), Müslüman toplumların yaşadığı İngiliz, Fransız ve Rus topraklarında Alman propagandasının nasıl yürütüleceğine dair ayrıntılı bilgiler sunmaktadır. 

Belge şu ifadeyle başlar: “Düşmanlarımızın İslami bölgelerinde ayaklanma çıkarmak için Sultan-Halife bayrağının altındaki Türklerin aktif bir işbirliği ön şarttır” (Ruttig 2015: 4). Bu rapora göre propaganda faaliyetinin en önemli odağı, Mısır ve Hindistan olmalıdır. Daha sonra Osmanlı’nın, Kafkasya’da Rusya’ya karşı başarılı bir savaş yürütmesi ikinci adımdır. Üçüncü sırada ise Tunus, Cezayir ve Fas’taki Fransız sömürge alanlarının ayaklandırılması gelmektedir (Gilyazov 2014: 402). Piper’e göre Oppeinheim’in hazırladığı bu “Cihad Eylem Planı”, bir çeşit gerilla savaşı metnidir. Raporda, Bakü petrol hatlarına sabotaj eylemleri yapılmasından, Süveyş Kanalı’nın ablukaya alınmasına, siyasetçilere süikast planlarından istihbaratla ilgili eylemlere ve broşürlerle propaganda taktiklerine kadar pek çok çalışmayı içermektedir (Piper 2014)

Oppeninhim’e göre Rus İmparatorluğu’nda yaşayan ve tüm ülke nüfusunun % 11’ine karşılık gelen 19 milyon Müslüman, oldukça etkili bir gücü temsil ediyordu. Oppenheim’ın projesinde, Rusya’ya karşı kampanya, ilk olarak Kafkasya’da başlatılmalıydı. Rapora göre Kafkasya, “başkaldırının” işlevsel propagandasını gerçekleştirmek için ideal bir yerdi (Gilyazov 2014: 403). Oppenheim, Kafkasya’daki Müslümanları desteklemek için, Ruslarla olan çatışmalardan dolayı, Türkiye’ye göç eden ve “Muhacirun” adı verilen Kafkas Muhacirlerini de kullanmayı önerdi. Kafkasya’dan sonra sırada Türkistan vardı. Oppenheim, Rus İmparatorluğu’nun Buhara, Semerkand, vb. şehirlerinde yaşayan Müslüman nüfusun çoğunlukla sakin olduğunu ve yalnızca Fergana Müslümanlarının “cihad” çağrısına cevap vereceğine inanıyordu (Gilyazov 2014:404). Hatırı sayılır bir Müslüman nüfus barındıran Kırım, İdil-Ural bölgesi ve Sibirya ise Kafkasya ve Türkistan’a oranla daha uzak bir hedef olarak görülüyordu. Zira Osmanlı basınının, genellikle Kuzey Rusya olarak adlandırdığı bu bölgelerde, Rus hakimiyeti hem daha eski hem de daha güçlüydü (Öğün 2018: 86).

Oppenheim için; “Alman Lawrence” ve “Ebu Cihad” gibi tanımlamalar da yapılmıştır (Kröger 2001:106). Lawrence benzetmesi, aslında oldukça manidardır çünkü Oppenheim da İngiliz ajanı Lawrance gibi arkeolog kimliğine sahiptir. Hatta Gossman’a göre Oppenheim ve Lawrence kendi ülkelerinde aynı politik rolleri oynamaktalardı. Oppenheim, İngiliz, Fransız ve Ruslara karşı faaliyetler yürütmekteyken Lawrence, Arapları Alman ve Osmanlılara karşı ayaklandırmaya çalışmıştı (Gossman 2014).

Oppenheim, 1915’te İstanbul’da Arap Yarımadası’nda Alman propagandasının başarılı olması adına Şerif Hüseyin ve oğlu ile görüşmeler yaparken, Lawrence de aynı kişilerle farklı amaçlarla buluştu (Al-Rawi 2016: 342). Oppenheim, Enver Paşa ile görüşüp kendisini o bölgede hazırladığı savaş stratejisine ikna ederken Lawrence da İngiltere’nin çıkarları için Şerif Hüseyin’i Osmanlı’ya karşı ayaklanmaya ikna etti (Baumgartner 1999: 414). Aslında Oppeinheim’in Almanya için yürüttüğü faaliyetleri, en iyi şekilde Melka özetler. Melka’ya göre, Max Freiherr von Oppenheim’in kariyeri, Berlin’den Bağdat’a giden demiryolu günlerinden, Üçüncü Reich’in çöküşüne kadar iki kuşak süren “Büyük Güç” mücadelesini kapsıyordu. Oppenheim, Birinci Dünya Savaşı süresince ve hatta daha da sonrasında, Alman siyasetinin en belirleyici aktörlerinden birisi oldu. Bizzat hazırladığı istihbarat raporlarının doğrudan eyleme geçebilmesi adına, sahada yıllarca görev aldı. Ömrünün neredeyse tamamını, bir diplomat ve arkeolog şemsiyesi altında, Alman siyasetinin İslam dünyasında ve Orta Doğu’da nüfuz kazanması uğruna harcadı ve ölümüne kadar da bu görevi ifa etti (Melka 1973: 84).


Doğu Haber Ajansı ve Propaganda Faaliyetleri

Oppenheim, Birinci Dünya Savaşı’ın başlamasıyla birlikte, “Doğu Haber Ajansı” (Nachrichtenstelle für den Orient - NfO) (3) adındaki istihbarat bürosunu kurması ve yönetmesi için Dış İşleri Bakanlığı’na geri çağrılır. Oppenheim, 1 Kasım 1914 tarihinde Doğu Haber Ajansı’nı kurar ve başına geçer. (Schmid 2015: 50–60). Doğu Haber Ajansı, Dış İşleri Bakanlığı ve Alman Genel Kurmayı’nın siyasi birimi arasında yer alan yarı resmi bir kuruluş olarak hizmet verecekti (Lüdke 2016: 83). Genelkurmay’ın siyasi bürosuyla da sıkı bir ilişki içerisinde çalışılan bu ajans, Dış İşleri Bakanlığı’na bağlıydı ve bütçeyi buradan alıyordu (Höpp 1997: 22). Kısa bir süre sonra Oppenheim’in İstanbul’a görevlendirilmesiyle bu birim, Mart 1915’den itibaren Karl Emil Schabinger Freiherr von Schoiwingen tarafından, daha sonra da Prof. Dr. Eugen Mittwoch tarafından yönetildi (Piper 2014). Hanioğlu’na göre bu kuruluşun yegane görevi, Almanya’nın kurguladığı cihadı başarıya ulaştırmaktı (Hanioğlu 2016: 117). Oppenheim ise İstanbul’a geldiği dönemde Doğu Haber Ajansı’nın 80’e yakın bürosunu kurma faaliyetine girişti ve Mart 1915’ten Mart 1917’ye kadar Doğu Haber Ajansı’nın İstanbul’daki Alman Büyükelçiliği’ndeki ofisini yönetti (Piper 2014).

Oppeinheim’in hazırladığı ve Ekim 1914’de Dış İşleri’ne sunduğu rapor, savaşın başlamasından sadece iki ay sonra Kayzer tarafından kabul edilerek “Cihad Eylem Planı”na dönüştürüldü (Stresemann 2012: 2). Bu amaçla dünya tarihinin en büyük propaganda çalışmalarından birisi başlatıldı. Doğu Haber Ajansı, bu propagandanın planlandığı ve koordine edildiği merkez oldu. Doğu Haber Ajansı’nın görevleri arasında, İngiltere, Rusya ve Fransa’nın Müslüman uyruklarını çeşitli girişimlerle isyana özendirmek (Stresemann 2012: 2), bu bölgelerdeki siyasi, askeri ve ekonomik durum hakkında doğru bilgiler elde etmek, savaşın seyriyle doğru orantılı olarak tüm İslam dünyasında propaganda veya karşı propaganda yapmak, ayrıca İtilaf Devletlerinin yanında çarpışan Müslümanların propaganda beyannameleri veya yüz yüze görüşmeler yoluyla taraf değiştirmelerini sağlamak bulunuyordu (Kılıç 2014: 143). Doğu Haber Ajansı, bu doğrultuda analizler üretti, yayınlar yaptı, bunların dağıtılmasını sağladı, cephede ve kurdukları kamplarda savaş esirlerine yönelik propaganda yaptı. Hatta Piper’e göre Alman Dış İstihbarat Birimi ve Doğu Haber Ajansı bunların da ötesinde bizzat suikastler, bombalı eylemler ve darbe girişimlerinden sorumluydu (Piper 2014).

Ajansın içerisinde emekli subayların dışında, akademisyenler ve yerel çevirmenler bulunmaktaydı. Ajans ayrıca yerel eğitmenleri ve din hatiplerini de bünyesine kattı (Schwanitz 2004: 24). Ajans’ın Berlin’de çalışan resmi personel sayısı ise 60 civarındaydı. Bunlar arasında; Prof. Carl Heinrich Becker, Prof. Dr. Helmuth von Glasenapp, Prof. Dr. Martin Hartmann, Siyaset Bilimci Ernst Jaeckh, Prof. Dr. Oskar Mann, Prof. Dr. Eugen Mittwoch, Prof. Dr. Willy Spatz, Dr. Ruth Buka, Dr. Herbert Müller, Dr. Pröbster ve Diplomat Rudolf Radolny gibi tanınmış kişiler vardı (Piper 2014). Tatar Said Efendiyev, Şamil Safarov ve Muhammed Kazakov gibi isimler de bu propaganda çalışmalarına destek veren yerel çevirmenlerdi (Höpp 1997: 71).

Böylelikle Ajans Kuzey Afrika’dan Doğu Asya’ya, Rusya’dan Afganistan’a kadar büyük bir bölge içerisinde çalışmalar yürüttü (Schwanitz 2004: 25). Ajans’ın bünyesinde kurulan birimler içerisinde, özellikle Araplar, Hintliler, İranlılar, Ruslar ve Türklere yönelik propaganda malzemeleri üretildi (Piper 2014). Türk biriminde Profesör Martin Hartmann, Dr. Lehmann, Bombay konsolosu Halil Halid Bey, eski Osmanlı Donanma Komutanı Selahaddin ve Gazeteci Dr. Saadi çalışmaktaydı. Rusya birimi ise Harald Cosack, Gürcü ve Tatar Milliyetçi Komite Üyeleri, “Persian Carpet Company” Yöneticisi Heinrich Jacoby, Dr. Willy Haas ve Doğu Sanatı Uzmanı Friedrich Perzynski’den oluşmaktaydı (Lüdke 2016: 84). Diğer taraftan ajans, düşman hatlarında ittifaklar kurmak, huzursuzluk ve toplumsal hareketler çıkarmak noktasında saha elemanlarıyla da çalışmalar yürütmekteydi (Schwanitz 2004: 26).

Ajansın 80’e yakın şubesi ise büyük ve merkezi yerlerde oluşturulmuş, duvarlarında telegramlar ve resimlerin olduğu, okuma salonlarının ve propaganda materyallerinin yoğun şekilde bulunduğu mekanlardı (Kröger 2001: 118). Bu materyaller genel olarak resim, karikatür, heykel, film, kitap, şiir ve diğer resmi propaganda malzemelerinden oluşmaktaydı (Hopkirk 1995: 222). Propaganda çalışmalarında ayrıca radyo, telgraf, fotoğraflar ve kartpostallar kullanıldı (Kröger 2001:119). Ajans üzerinden Dış İşleri Bakanlığı basını sadece fotoğraf ve haberle beslememekte, ayrıca uluslarası basına da kaynak sunacak şekilde uluslarası propaganda metinleri hazırlamaktaydı. Savaş resimleri, savaş kronolojileri, kitaplar, el broşürleri ve belgesellerle de propaganda çalışmaları desteklendi (Höpp 1997: 70). Osmanlı coğrafyasındaki okuma oranları %10 civarında olduğu için propaganda çalışmalarında görsele ağırlık verilmesi kararlaştırıldı (Beşikçi 2016: 100). Tüm bu propaganda materyalleri İstanbul (4), Tiflis, Misurata, Zürih, Lozan, Amsterdam, Rotterdam, Den Haag ve Stokholm’a dağıtılmaktaydı (Höpp 1997: 70).

Buradan da telegram vasıtasıyla propaganda çalışmaları binlerce kişiye ulaştırılıyordu. Bu ajanstan çıkan bir propaganda metninin Osmanlı topraklarının bir ucundan diğerine ulaştırılması, iki gün gibi kısa bir süre içerisinde gerçekleştiriliyordu. Hatta bunun için özel bir kurye birimi de kurulmuştu (Schwanitz 2004: 25-26). Savaş esnasında ajans tarafından 18 milyon baskıya ulaşan ve 24 dilde yayınlanan 1012 farklı broşür, kitap, gazete ve film üretildi (Piper 2014). Propaganda broşürleri, kitapçıklar ve gazeteler, Berlin ve İstanbul’da Oppenheim ve diğerleri tarafından dikkatle hazırlanıyor ve Farsça, Peştuca, Urduca, Rusça, Tatarca ve diğer Asya dillerine çevriliyordu. Schabinger von Schowingen’in 1916 Nisan ayı raporunda belirtildiği gibi propaganda çalışmaları genel olarak Batı ve Doğu cephelerine uçan uçak ve balonlarla fırlatılan el broşürleri vasıtasıyla yapılmaktaydı (Höpp 1997: 22).

Propagandanın özünü, Osmanlı İmparatorluğu’nun İslam birliğini sağlayıp başı çekmesi ve Almanya ile birleşerek İngiltere ve Fransa’yı saf dışı etmesi oluşturuyordu (Ortaylı 1981: 42). Bu propaganda malzemelerinde, Alman İmparatoru’nun gizlice İslam dinini seçtiği; “Hacı Wilhelm Muhammed” adını aldığı, kılık değiştirerek hacca gittiği, Alman ulusunun imparatorlarını takip ederek, toplu halde İslamiyet’i seçtikleri, II. Wilhelm’in müminleri kafirlerin boyunduruğundan kurtarmak için Allah tarafından görevlendirildiği gibi ifadeler yer alıyordu. (Hopkirk 1995: 17). Ayrıca görkemli Alman ve Türk zaferlerinden ve müttefiklere indirilen ağır darbelerden söz edilmekteydi. Hintçe yazılan bir broşürde İngiltere Kralı’nın tahtını terk edip kaçtığı, İngiliz askerlerinin toplu halde ordudan kaçıp teslim oldukları yazılıydı. Rusça ve Tatarca yazılan propaganda metinlerinde ise Ruslar’ın Kafkasya’da ağır yenilgiler aldıkları, St. Petersburg’da açlığın baş gösterdiği ve Afganistan Emiri’nin İtilaf Devletleri’ne karşı cihada katılmayı kabul ettiği bildiriliyordu. Bu arada, bütün Doğu’da milyonlarca Müslüman davaya katılıyor, Hindistan ordusunda alaylar isyan ediyordu. Savaştan haber alma olanakları olmayan milyonlarca insan için bunlar, baş döndürücü şeylerdi ve bu olgu, Doğu Haber Ajansı’nın uzmanları tarafından çok iyi biliniyordu (Hopkirk 1995:86)

Bu çalışmalar kapsamında Kazan’da “Makam-ı Hilâfetin Cihad-ı Mukaddes”i ve “Türkiye Uyanıyor” adlı iki risale basılıp Kazan, Orenburg ve Müslümanların yaşadığı diğer bölgelere gizlice dağıtılmıştı. Buralarda da Rusya’nın sonunun geldiğine inanılmaya başlanmıştı. Sayıları 20 milyonu bulan Rusya Müslümanları da “Almanların hem Türk hem Müslüman olduğuna ve Yusuf adındaki Alman Padişahının kendilerini Ruslardan kurtaracağına” inanmışlardı (Öğün 2018: 90).


Müslüman Esirlere Yönelik Propaganda Faaliyetleri

Oppenheim tarafından hazırlanan ve II. Wilhelm tarafından onaylanarak “Cihad Eylem Planı”na dönüşen raporda Müslüman savaş esirlerine yönelik öneriler de bulunmaktaydı. Oppenheim, Müslüman savaş esirlerinin Almanya’nın çıkarları için kullanılması adına İngiliz ve Fransız etkisinden kurtulmaları ve propagandaya müsait hale gelmeleri için ayrı esir kamplarında tutulmalarını teklif etmişti (Gussone 2016: 181). Bu kamplar, diğer esir kamplarından daha özel statüde olacaklardı (Höpp 1997: 37). Kayzer bu plana da olumlu baktı ve Doğu Haber Ajansı’nın görevleri arasında Müslüman savaş esirlerine yönelik propaganda faaliyetleri de yer aldı (Ruttig 2015: 3). Bu esirler, Almanlar ile Ruslar arasında meydana gelen çarpışmalarda, Rus ordusu hesabına mücadele eden Müslüman Türkler, ikincisi de Almanlarla Fransızlar arasındaki çatışmalarda Fransa safında yer alan Mağripli Müslümanlardı (Demir 2016: 140). Bu savaş esirlerine yönelik propaganda çalışmalarının temel amacı; Kuzey ve Batı Afrika’dan gelen esirlerin Fransızlara karşı, Tatarların Ruslara karşı, Hintlilerin ise İngilizlere karşı Almanya’nın yanında savaşa girmelerini sağlamak, bu sağlanamasa bile ülkelerine döndüklerinde Almanya ile gönül birlikteliğini muhafaza etmelerini başarmaktı (Schwanitz 2004: 25).

Bu amaçla Halbmondlager Kampı (Hilal Kampı), Berlin’in 50 km güneyinde Zossen’e yakın Wünsdorf kasabasında (Gussone 2016: 179) ve Weinberg Kampı ise Zossen’in bir köyü olan Weinberg ile Gerlachshof arasında inşa edildi (Kon 2012: 239). Höpp’e göre özellikle sömürgeci efendilerine karşı cihada istekli olan savaş esirleri burada toplandı (Ruttig 2015: 3). Müslüman esirler, genel olarak Halifenin cihad çağrısına yönelik olarak propagandaya tabi tutulacak, İngiliz, Fransız ve Rusların emperyalist yüzleri gösterilecekti (Höpp 1997: 40). Propaganda faaliyetleri kapsamında dini sohbetler, eğitim, iyi muamele, güzel giydirme ve yaşam standartını arttırma yöntemleriyle gönüller kazanılmaya çalışılıyordu (Höpp 1997: 70). Kamplarda yürütülen eğitimin içeriğinde İslam’ın önceki dönemlerdeki iktidarının gücü, Doğu ve Batı arasındaki kültürel etkileşimler, Almanya’nın siyasi, iktisadi ve bilimsel gücü gibi konular da yer almaktaydı. Tarih, coğrafya, halkbilimi gibi eğitimler de verildi (Höpp 1997: 72).

Hilal Kampı, Müslüman esirlerden, Weinberg Kampı ise Gürcü ve Fransız esirlerden oluşmaktaydı. Hilal Kampı’nda, Rusya bölgesindeki esirler, yani Tatarlar, Türkistanlı ve Kafkasyalı esirler yoğunluktaydı (Höpp 1997: 44). Bu kamplarda, ilk zamanlar 4000 kişi varken sonrasında bu rakam 12000’lere ulaştı (Gussone 2016: 183). Nihayetinde ise bu kamplarda, 15000’e yakın Müslüman esire propaganda eğitimi verildi (Gussone 2016: 209). Bu esir kamplardaki Müslüman esirler, cepheye büyük bölükler şeklinde, silahlandırılmış ve giydirilmiş şekilde yollanacaklardı (Höpp 1997: 70). Esirlerin nakli Berlin’den İstanbul’a ya da Uzunköprü’ye kadar trenle kapalı transport şeklide gerçekleşecek ve Osmanlı İmparatorluğu’nun İkinci ya da Beşinci Ordu’suna dahil edileceklerdi. Esir askerlere maaşları ise Türk savaş bölgesine gittiklerinde ödenecekti. Ayrıca savaşın bittiği an, bu esirler, bulundukları bölgelerde konuşlandırılacaktı (Höpp 1997: 80-81). Genel olarak bu kamplardan Osmanlı ordusuna, 1100 Tatar, 1084 Arap ve 49 Hintli esirin de sevk edildiği arşiv belgelerinden görülmektedir (Höpp 1997: 83).

Bu kamplarda “El Cihad” adında bir gazete de basıldı. Almanya’da aslen Arapça yayınlamış olan bu gazete Birinci Dünya Savaşı’nın bir ürünü olarak hayat buldu (Zürcher 2016: 22). Gazete Arapçanın dışında ayrıca Urduca, Hintçe, Rusça ve Türkçe olarak da basıldı. Gazetenin içeriği genel olarak yerel kaynaklar tarafından yazıldı, ancak her bir baskı en son Dış İşleri Bakanlığı ve Doğu Haber Ajansı tarafından kontrol edilmekteydi. Arapça baskının sorumluluğunu Oppenheim, Schabinger von Schowingen ve Salih Şerif yürütürken Türkçe baskı için Konsolos Halil ve Mehmet Akif; Rusça baskı için ise Harald Cosack ile çalışılmaktaydı. Gazete her bir dilde bin adet basılmaktaydı. Bu gazetenin, 500’ü kamp içinde kullanılmakta, diğerleri ise savaş bölgelerinde Doğu Haber Ajansı’ının kullanımına sunulmaktaydı. Hatta Tatarca yayınlanan gazetenin baskısı bir dönem 3000’e kadar çıktı (Höpp 1997: 101).

Bu kamplarda ayrıca kütüphaneler oluşturuldu. Örneğin bu kütüphanelere iki yıl içerisinde Tatar edebiyatına ve Ruslara karşı verdikleri mücadele tarihine dair 1265 adet Tatarca ve 218 Rusça kitap konuldu. Hilal Kampı’na ise Doğu Haber Ajansı tarafından çıkarılan kitap ve dergilerin dışında İstanbul’da yayınlanan “Cihan-ı İslam” ve “Al-Adl” ve “La Defense” gibi yayınlar ulaştırıldı. Bunun dışında kültürel propaganda çalışmaları için özel tiyatro ve dans grupları oluşturuldu. Her esirin, ülkesinin yöresel müzik aletleri de yine bu kampta bulunduruldu. Sinema günleri ve güreş etkinlikleri de bu propaganda çalışmalarının birer parçası olarak kullanıldı (Höpp 1997: 54-55).

Oppenheim, ayrıca bu kamplarda Müslüman esirlere ibadetlerini yerine getirmeleri için küçük bir cami yapılmasını da planladı. Böylece Zehrendorf’ta bir cami inşa edildi. Almanya’daki bu ilk cami, Alman savaş propagandasının bir yansıması olarak, 23 metre yüksekliğindeki minaresi ile Temmuz 1915’te inşa edildi (Gussone 2016: 179). Caminin mimarisi, tamamıyla İslam estetiğine uygun yapıldı. Demir’e göre bu durum Napoleon Bonaparte’ın Mısır’ı işgalinde yaptığı cami onarımları gibi dini müesseselere olan ihtimam stratejisine benzer bir politikayı içermekteydi (Demir 2016: 147). Müslüman savaş esirleri, bu camide özel imamlar tarafından cihad eğitimi aldılar (Zürcher 2016: 22). Bu caminin inşasıyla birinci olarak esirlerin dine olan bağları güçlendirilerek, Halifelik makamına olan saygıları arttırılacak, diğer taraftan Almanya’nın kendilerine iyi davrandığını hissetmeleri sağlanacaktı. Ayrıca propaganda eğitimlerinin bir parçası olarak, bu mekanın politik ve kültürel bağları güçlendirici bir etkisi olacaktı (Höpp 1997: 120). Ancak bu cami günümüze ulaşamadı ve savaş sonrası işlevi kalmadığı düşünülerek hemen yıkıldı (Stresemann 2012: 2).



Teşkilat-ı Mahsusa çalışanları da Enver Paşa’nın talimatıyla bu kamplara gittiler (Höpp 1997: 71). Bir düşünceye göre Teşkilat-ı Mahsusa bu kamplarda sadece incelemelerde bulundu ancak diğer bir fikre göre ise buradaki kamplarda eğitim verdiler. Höpp’e göre; Hasan Fehmi, Maliye Nazırı Cavid Bey, Milli Eğitim Nazırı Nazım Bey, Dış İşleri Nazırı Halil Bey, Fuad Şerafeddin, Abbas Halim, İbrahim Hakkı Paşa, Maraşal Fuad Paşa, Mehmed Talat Paşa, Gazeteci Celal Nuri, Tatar Gazeteci ve Siyasetçi Ahmad Agayev, Halim Sabit, Yusuf Akçura, Huseyinzade Ali, Arap Muhammed Farid, Muhammed Fehmi, Ali Şemsi, Şekip Arslan ve Ali Paşa bu kamplarda eğitimler verdiler (Höpp 1997: 73-74). Yine aynı şekilde, Mehmet Akif Ersoy da bu kamplarda özel propaganda eğitimleri vermek üzere gitti ve “El Cihad” gazetesinin çıkmasına yardımcı oldu (Köroğlu 2016: 148). Demir ve Keleşyılmaz ise İttihat ve Terakki üyelerinin ve Teşkilat-ı Mahsusa görevlilerinin bu kamplara sadece inceleme için gittiğini iddia etmektedirler.

Bu düşünceye göre Müslüman esirlerden haberdar olan Osmanlı Hükümeti, Almanya ile kurduğu müttefiklik etrafında şekillenen politikası paralelinde, özel görevli bazı kimseleri Almanya’ya gönderdi. Fakat Almanya, bu süreç içerisinde ikircikli bir tutum sergiledi. Almanya, Mağriplilerle ilgili Panislamist propaganda yapılarak, Osmanlı Devleti’ne teslim edilmesi, bunların ülkelerine gönderilmesi yahut Osmanlı ordusu saflarında savaşması konusunda coşkulu bir tutum sergilerken Türk kökenli esirler için aynı ölçüde istekli olmadı (Demir 2016: 152). Osmanlı Devleti ise Türk esirlerin akıbetine dair sessiz kalmadı. Keleşyılmaz’ın sunduğu belgeye göre, Osmanlı Devleti’nin Berlin Ataşemiliteri 10.12.1915 tarihli yazışmasında, esirler ile ilgili net bilgi vermektedir (Keleşyılmaz 2000: 69-70). Keleşyılmaz, Enver Paşa’nın şu sözlerini de aktarmaktadır: “Biz, tuttuğumuz Alman esirleri kayıtsız şartsız Almanlara veriyoruz. Almanlar da aldıkları Müslüman Tatar esirleri bize göndersinler ve bunları ne yapacağımızı sormasınlar.” (Keleşyılmaz 2000: 78-79). Bu ifadeler, Osmanlı hükümetinin Almanya ile bu esir kampları konusunda birlikte çalışıldığını ancak Almanlarla bazı uygulama noktalarında sorun yaşandığını göstermektedir. Almanya’daki Müslüman esirlerin yer aldığı kamplardaki Türk kökenli esirlerin eğitimi ve Osmanlı Devleti’ne iadesi konusundaki tartışmalar, güncelliğini koruyan bir konudur. Ancak bu kamplardaki propaganda çalışmalarının, 1915 Şubat’ından 1916 Aralık’ına kadar 2 yıla yakın devam ettiği kesindir (Gussone 2016: 208). Bu süre içerisinde bu kamplarda dünyanın en yoğun ve en geniş çaplı propaganda faaliyetleri yürütülmüştür.


Sonuç

Birinci Dünya Savaşı’na doğru giden süreçte, Almanya’nın sömürgecilik faliyetleri ve Türk-Alman ilişkileri söz konusu olduğunda Max von Oppenheim ismi detaylı bir incelenmeyi hak eder. Kendisi bir anlamda, Alman-Osmanlı ittifakının kurucusu ve cihad eksenli propaganda faaliyetlerinin gizli planlayıcısı olarak, Birinci Dünya Savaşı’na damga vurmuştur. Her ne kadar Oppenheim ve onun Birinci Dünya Savaşı tarihindeki rolü konusundaki görüşler çelişkili olsa da onun Alman askeri politikasında önemli görevler icra ettiği tartışmasızdır. Oppenheim’ı sıradan bir arkeolog ve maceracı olarak nitelendirmek mümkün değildir. Oppenheim, İmparatorluğunun stratejik çıkarları için pek çok devlet adamından daha fazla çalışmış ve bir bilim insanının yapamayacağı pek çok faaliyetin içerisinde bulunmuştur. Yani kimi tarihçilerin, Oppenheim’ı Kayzer’in en kabiliyetli ajanı olarak nitelendirmesi mesnetsiz değildir.

Oppenheim, Osmanlı Devleti’nin Almanya yanında savaşa girmesinin, cihadın ilanının ve Birinci Dünya Savaşı’nda yürütülen Panislamist ve Pantürkist propaganda çalışmalarının mimarıdır. Bu propaganda faaliyetlerini yürütmek adına, Oppenheim direktörlüğünde Dış İşleri Bakanlığı bünyesinde Doğu Haber Ajansı kurulmuştur. Ajans, 80’e yakın bürosu üzerinden Bakü’den Kazan’a, Kahire’den Delhi’ye dünya tarihinin en büyük propaganda faaliyetlerinden birini gerçekleştirmiştir. Ajansın en önemli faaliyetlerinden biri de Almanya’nın esir aldığı Müslüman esirlere yönelik olmuştur.

Rusya ve Fransa’nın sömürge topraklarından askere alıp cepheye gönderdiği ve savaş sırasında teslim olmuş Müslüman esirler, Doğu Haber Ajansı tarafından eğitilmişlerdir. Ömrünün neredeyse tamamını, bir diplomat ve arkeolog şemsiyesi altında Alman siyasetinin Türk-İslam dünyasında nüfuz kazanması uğruna harcayan ve ömrünün sonuna kadar da bu görevini yürüten Oppenheim, detaylı bir şekilde analiz edilmeden Panislamizm ve Pantürkizmin politikalarının anlaşılması mümkün değildir. 



Açıklamalar:
1- Alman bankacılığında önde gelen aristokrat bir Yahudi olan babası, sonrasında bir Katolik ile evlenmiş ve kendisi de bu mezhebi kabul etmiştir.
2- Bu raporun ayrıntıları için bakınız: Kadir Kon (2012). “Almanya’nın İslâm Stratejisi Mimarlarından Max von Oppenheim ve Bu Konudaki Üç Memorandumu”. Tarih Dergisi 53(2011/1): 211-252.
3- Ajans’ın merkezi, Berlin-Mitte’de Wilhelmstrasse/62’de konumlandı. Sonrasında ise Tauentzienstrasse’ye taşındı.
4- Milletvekili Gustav Stresemann’ın İstanbul seyahati sonrasında bahsettiği kadarıyla Ajans’ın Pera ve İstanbul genelindeki propaganda faaliyetlerin oldukça başarılı bulduğunu görürüz. Stresemann özellikle resimli betimlemeler içeren propaganda dokümanlarına olan ilgiden ve propaganda materyellerinde bu tarz çalışmaların okuma bilmeyenleri de etkileyebildiğinden bahseder (Schwanitz 2004: 25).



Propaganda Activities of the German Empire towards the Turkic World:
Archaeologist Max Freiherr von Oppenheim and Eastern News Agency
İbrahim Sarıtaş

Abstract
Following the achievement of political unity in the 1870s, the German Empire started a rapid industrialization movement and turned to the Ottoman territories owing to its raw material and colonial needs. However, Britain, which is active in Ottoman territory for the same reasons, is confronted by France and Russia. During the course of the First World War, the German Empire wanted to utilize the authority of the Caliphate of the Ottoman Sultan on the Muslims of the world in favor of his own interests. For that purpose, one of the biggest propaganda activities in the history of the world is conducted. Max Freiherr von Oppenheim is the originator of these propaganda activities. Oppenheim not only organizes the Ottoman-German rapprochement but also carries out propaganda through the Eastern News Agency for the uprising of Muslims in the British, Russian and French colonies. Even today, so as to understand clarify Panislamism and Panturkism, which are among the concepts associated with Turkish foreign policy, a detailed analysis of Oppenheim and Eastern News Agency is required.


Пропагандистская деятельность Германской империи по отношению к тюркскому миру:
археолог Макс Фрейер фон Оппенгейм и Восточное информационное агентство
Ибрагим Сарыташ

Аннотация
После достижения политического единства в 1870-х годах Германская империя начала стремительную индустриализацию и обратилась к османским землям в стремлении удовлетворить свои сырьевые и колониальные потребности. Однако она сталкивается с Англией, Францией и Россией, которые ведут деятельность на османских землях по тем же причинам. В период накануне Первой мировой войны Германская империя хотела использовать власть халифата, которой владел османский султан, в отношении мусульман всего мира в своих собственных интересах. Для этого проводится одно из крупнейших пропагандистских мероприятий в мировой истории. Макс Фрейер фон Оппенгейм является автором идеи этой пропаганды. Оппенгейм организует сближение Османской империи с Германией и проводит через Восточное информационное агентство пропаганду для восстания мусульман в колониях Великобритании, России и Франции. Чтобы в том числе сегодня понять панисламизм и пантюркизм, которые входят в число понятий, связанных с турецкой внешней политикой, требуется подробный анализ деятельности Оппенгейма и Восточного информационного агентства.





Türk Taşbaba - Tell Brak (Suriye) - MÖ 2000-1600


"Prototürk çağında Ön Asya’da birbirinin devamı gibi ortaya çıkmış arkeolojik kültürlerinin (Jarmo/Carmo MÖ.7000 , Halaf MÖ.6000 , Hasuna MÖ.5500 , Kür-Araz MÖ.4000 :Kür-Araz kültürü Güney Kafkasyada kurulmuş, Güney Azerbaycan ve
Orta Asya'nın güney-doğusu gibi geniş bir arazide yayılmıştır. ) dışarıdan geldiği hakkında bir belge yoktur,
dışarıya taşındığı hakkında belge vardır."
Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu.



İlgili:


3 Temmuz 2019 Çarşamba

Şeyh Said İsyanı






Özgün Bilgi ve Belgelerle 


- 1925 Şeyh Said İsyanı.
- Musul Sorunuyla İlgisi.
- 1924 Ağustos Nasturi Ayaklanması.
- "TBMM Hükümeti" ve "TBMM Ordusu" Adlandırmaları.
- Ali Fuat Cebesoy'un Hilafetin Kaldırılmasıyla ilgili Önemli Açıklaması: "Hilafet ile Saltanat Ayrılıp, Saltanat İlga Edilirken (1 Kasım 1922); Hilafet TBMM'nin Manevi Şahsiyeti'nde Mevcuttur Denilecekti. Olamadı. Kaldırıldı.“
- Şeyh Said İsyanı ve Hilafet.
- Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları.
- Türk Ordusu İçinde Örgütlenmiş Ayrılıkçı Kürt Kökenli Subaylar ve Gizli Azadi Örgütü.
- Ayrılıkçı Kürt Azadi Örgütü Önderi Cibranlı Halit.
- Azadi Üyesi Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya.
- Azadi Örgütü Subayları Irak'a Kaçıp İngiltere'ye Sığınıyor.
- Şeyh Said, İngiltere Bağlantılı Azadi Örgütünün Lideri Cibranlı Halit'in Akrabası ve Azadi'nin Üyesi.
- İsyana Katılanlardan Hasan Hişyar Serdi'nin Anıları.
- Atatürk'ün 1924 Erzurum Pasinler Ziyaretinde Verdiği Buyruk Üzerine Azadi Örgütü Lideri Cibranlı Halit ve Yusuf Ziya Tutuklanıyor.
- Şeyh Said İngiltere Bağlantılı Azadi Örgütü'nün Başına Geçiyor
- Azadi'nin Mayıs 1925'te Gerçekleştirmeyi Kararlaştırdığı İsyan, 1925 Şubat Ayında Patlıyor.
- İsyancılar 12 İli Ele Geçiriyor.
- Cumhuriyet Sıkıyönetim, Seferberlik İlan Ediyor, Dini Siyaset Aracı Olarak Kullanma Eylemini Vatan Hainliği Kapsamına Alıyor.
- Şeyh Said'in Mensup Olduğu Şafii Nakşibendi Tarikatının İstanbul'daki Lideri Seyit Abdülkadir ile Suç ortakları Tutuklanıp Yargılanmak Üzere Diyarbakır'a götürülüyor.
- Seyit Abdülkadir ve Suç ortaklarının İngiliz Ajan Mr. Templeton Olarak Tanıdıkları İstihbaratçıyla İlişkileri.
- Diyarbakır Sinema Salonu'nda Kurulan Mahkemede, Kalabalık İzleyici Huzurunda Yapılan Duruşmalar Fotoğraflandığı gibi Sinema Filmine de Alınıyor.
- Mr. Templeton'un Seyit Abdülkadir'in Mutemed Adamı Palulu Kör Sadi ile Görüşme Tutanakları, Mahkemede Okunuyor.
- Kör Sadi, Mr. Templeton'un Raporlarının Doğruluğunu Mahkemede İtiraf Ediyor.
- Şeyh Said İsyanı'nın Batı Basınındaki Yankıları.
- Komünist Enternasyonal Örgütü'nün İsyanla İlgili Değerlendirmeleri.
- Şeyh Said İsyanı'nın Bastırılmasında Ordumuzun Yanında Yer Alan Bölge Aşiretlerinin Çabaları.
- Şeyh Said'in Hilafet Propagandasına Karşı, Adalet Bakanı Seyid Bey'in Onbinlerce Bastırılan Hilafetin Kaldırılması Konulu Kitapçığının İsyan Bölgesinde Dağıtılması.
- İsyanın Bastırılması, Şeyh Said'in Yakalanması.
- Bizim istihbarat ajanımız Nizamettin Bey "Mr.Templin", Şeyh Said "para karşılığında toprakları koparacağını" ve "denize çıkış" istediğini belirtir.
- Teslimi ve Suç ortaklarıyla Birlikte Diyarbakır'da İstiklal Mahkemesi'nde Yargılanmaları.
- Mahkeme halka açık Diyarbakır Sinema salonunda yapılıyor ve filme de alınıyor.
- Mahkemede Yapılan Sorgusunda, Sorulara Verdiği Yanıtlar.
- Mahkemede bazı isyancılar "biz Türklere ihanet ettik". 
- Karar: İdam.
- Diyarbakır Ulu Camii Önünde Asılan İsyancılardan Biri Bağırıyor: "Yaşasın Kürtlük!" İdamı İzleyen Diyarbakır Halkı Topluca Haykırarak Ona Yanıt Veriyor: "Yaşasın Cumhuriyet!".
- M.Kemal'in İsyan'ın Bastırılması Üzerine Türk Ocakları Yöneticilerine Verdiği Demeç: MEFKURE HARBİ.
- Şeyh Said İsyanı'nı Bastırmaya Giden SİVİL GİYSİLİ GÖNÜLLÜ ASKERLER.
- Mehmet Şerif Fırat, Varto, "Tespit edilebildiği kadarıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde 715 aşiret, grup ve kabileden Şeyh Said ayaklanması önde olmak üzere, cumhuriyet döneminde meydana gelen ayaklanmalara bunlardan sadece 188'inin iştirak ettiği, Şeyh Said ayaklanmasına ise bölgedeki aşiretlerden sadece 50-51 tanesinin iştirak ettiği belgelenmiş." Yani aşiretlerimizin büyük bir kısmı ordumuzun yanında yer almıştır.
- Rauf Orbay: "Şeyh Said,.. 1914'te de Devlete Karşı İsyan Etmiş, Rus Konsoloshanesine Sığınmış, 1. Dünya Savaşı Arifesinde Rusya Hesabına Çalıştığı Sabit Olmuş, Müseccel (Sabıkalı) Bir Mahluktu." vs.






Bilâl N.Şimşir
Bilgi Yayınevi



Nutuk'tan İbretlik Belge Örnekleri

"Belgeler okununca bugün ve yarın için uyarıcı sonuçlar çıkarılacağını umarım."
Atatürk



8 Haziran 1919: Diyarbakır Vali Vekili Mustafa'dan 9.Ordu Müfettişliğine şifre tel:

"...Diyarbekir'de kimi gençlerden oluşan Kürt Cemiyeti(nin) İngiliz koruyuculuğunda bir Kürdistan bağımsızlığı izleyici propaganda yapması üzerine buraya gelen Süleymaniye siyasal hâkimi Mister Noel'in düşüncelerine kapılarak halk arasında bunun şiddetle reddedilmesi ve bu girişimlerin Cemiyetler Kanunu'na uygun olmaması nedeniyle, sözü geçen Cemiyet kapatılarak vilayetçe yasal kovuşturma yapılmakta bulunulmuştur..." (Nutuk-Söylev, Belge 8)



15 Haziran 1919: 9.Ordu Müfettişi M.Kemal'den Diyarbekir Vali Vekilliğine şifre tel:

"C.8/6/1919: Bütün ulusun kalımını (bekasını) ve bağımsızlığını kurtarmak için birleştiği şu tarihi günlerde bir yabancı devletin koruyuculupuna sığınarak horlanmış ve tutsak yaşamayı yeğlenyen her türlü görüşlerin, ülkeyi bölücülüğe düşürecek her çeşit derneklerin dağıtılması pek yurtseverce ve zorunlu bir görev olmakla, Kürt Kulübü konusundaki davranış biçimi bence de pek uygun görülmüştür... Diyarbekir ve çevresinde de Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Reddi İlhak derneklerinin kurulmasına ve yerleşmesine aracılık edilmesini önemle salık veririm..." (Nutuk-Söylev, Belge 9)




Kürtler Arasında Bir İngiliz Ajanı: Lawrence'e Özenen Yzb.Edward C.Noel

Atatürk'ün Nutuk'ta sözünü ettiği "yabancı subay", bir İngiliz subayıdır. Bizim yayınlarda, yanlışlıkla, kimi zaman "Binbaşı Nowill", "Novel" olarak da adı geçer. Kürtler ona, Major (Binbaşı) Novil yerine "Micernovil" diyorlardı. Aslında rütbesi yüzbaşı, adı Edward C.Noel'di. Binbaşı rütbesini 21 Aralık 1919'da almıştı.

Noel, 1886 yılında doğmuş, yetenekli bir subaydı, ilk görevi İngiltere'nin Hindistan ordusuydu. Oradaki başarılarından sonra Nisan 1915'te İran'ın Ahvaz kentine konsolos olarak atandı. Yaklaşık dört yıl kaldığı bu görevi sırasında bölgeyi ve Kürtleri yakından tanıdı. Kürtçe öğrendi. Mütareke döneminde İngiltere'nin Bağdat Komiserliği'ne istihbarat subayı olarak gönderildi. 12 Mart 1919'da Kürt bölgelerinde inceleme yapmakla görevlendirildi. Güneydoğu Anadolu'da dolaştı. 

Bu gezisi sırasında Kürt ileri gelenleriyle yaptığı temaslar kuşkuyla karşılandı. 1916-1917 yıllarında İngiliz casusu Lawrence'in Mekke Şerifi Hüseyin'i İngiliz altınlarıyla kazanıp Türk askerine karşı nasıl ayaklandırmış olduğu hatırlandı. Noel'in de bir "Kürt Lawrence"i olmaya hazırlandığı kuşkusu doğdu. "Lawrence of Arabia"dan sonra şimdi de bir "Noel of Kurdistan"mı sahneye çıkıyordu?!

Noel'in Güneydoğu Anadolu bölgesine yaptığı kuşkulu gezisinin ardından, 13 Haziran 1919 günü, Bağdat'taki İngiliz Komiseri Albay Wilson, Kürtleri kazanmak için, İngiliz himayesinde bir Kürdista kurulmasını Londra'ya önerdi. Wilson, kurulacak bu yeni "devletin" ya da "özerk bölgenin" sınırlarını da çiziyord. Buna göre, Kürdistan, İmadiye dahil fakat Zaho hariç ve Mardin'in güneyinden, 37.enlem boyunca Birecik'e kadar uzanan bir güney sınırıyla, Fırat boyunca ve Mamuratülaziz (Elazığ), Bitlis, Van illerinin kuzey sınırlarıyla belirlenen bir bölgeyi kapsamalıydı.

Bu bölge, kurulması öngörülen büyük Ermenistan sınırlarıyla çatışıyordu. Ermeniler, Van, Bitlis gibi yerleri Ermenistan'ın beşiği gibi görüyorlardı; şimdi buraların Kürtlere bırakılmasına nasıl razı edileceklerdi? Wilson, Erzurum ve Trabzon illerinin, ABD himayesinde kurulacak Ermenistan'a bırakılmasını öneriyordu.

Daha sonra Noel bir tasarı daha ortaya attı. Buna göre, doğu illeri bir manda yönetimi altında bulunacak, kuzey salt Ermeni, güney salt Kürt, ortası ise karma bölge olacaktı. Gerçi kararı Barış Konferansı verecekti, ama İngiliz görevlileri, fikir jimnastiği yapar gibi şimdiden fikir oluşturuyor, projeler tasarlıyordu.

Noel, Kürt işlerini görüşmek üzere 25 Haziran'da Bağdat'tan İstanbul'a gönderildi. 3 Temmuz'da İstanbul'a geldi. Müsteşar Hohler, Kürt ileri gelenlerini Yüksek Komiserliğe çağırıp uzun görüşmeler yapıldı. Kürtçe liderler, Anadolu'da Mustafa Kemal hareketinin gelişmesinden büyük kaygı duyduklarını dile getirdiler. Mustafa Kemal'e karşı bir hareketi İngiliz Yüksek Komiserliği'nin görmezlikten gelip gelemeyeceğini sordular. Yani İngiltere'nin böyle bir eyleme izin verip veremeyeceğini öğrenmek istediler ve öğrendiler : Yüksek Komiserlik, onlara, "meşru hükümet makamlarıyla birlikte olmadıkça, Mustafa Kemal'e karşı bir şey yapmamalarını, fakat karışıklık çıkarmak için aşiretlere adamlar yollarlarsa, bunların tutuklanıp İngiliz makamlarının uygun görecekleri bir muamaleye uğramalarını" kabul etti.

Yani, Yüksek Komiserlik, İstanbul'daki Kürtçülere, "kendi başınıza Mustafa Kemal'e karşı bir harekete kalkışmayın, Osmanlı Hükümeti'yle birlikte bu işe girişin" mesajını vermiştir. Bu konuda İngilizlerle Kürtçü liderler arasında bir anlaşmaya varıldı. Yüksek Komiser bunu Londra'nın bilgisine sundu. Sina Akşin, "Böylece Ali Galip'in girişeceği harekâtın, bu şekilde önce İngiliz Yüksek Komiserliği'nce, sonra da Balfour ve curzon tarafından peşin olarak onaylanmış olduğunu öğreniyoruz" diyor.

Ali Galip'in, kendi başına değil, Yüzbaşı Noel ve yanındaki Kürtçülerle birlikte hareket etmesi konusunda da Damat Ferit Paşa Hükümeti ile İngiliz Yüksek Komiserliği arasında görüş birliğine varılmıştır. Bu ortak eylemin önceden Londra tarafından onaylanmış olduğu açıktır....

İstanbul'da anlaşmaya varıldıktan sonra Yüzbaşı Noel ve bazı militan Kürtçüler, kuşku uyandırmamak için ayrı ayrı yollardan bölgeye intikal ettiler. Dahiliye Nazırı Âdil Bey, Yüzbaşı Noel'in eline bir de yazılı belge verdi. Bununla İngiliz ajanına Türk postanelerinden şifreli haberleşme yetkisi bahşedildi. Oysa Damat Ferit Paşa Hükümeti, bir ara, Türk askeri makamların birbirleriyle şifreli olarak haberleşmelerini yasaklamıştı.

Militan Kürtçülerden Emin Ali Bedirhan'ın oğulları Celadet Ali ve Kâmuran Ali Bedirhan 31 Temmuzda İstanbul'dan trenle hareket edip 19 Ağustosta Halep'te Yüzbaşı Noel ile buluştular. Seyyit Abdülkadir'in damadı Muin ile Dersim eşrafından Seyyit İbrahim de bölgeye gitmeyi daha önce kabul etmiş oldukları halde son anda bundan vazgeçtiler. Noel, Suriye'ye geçerek tutuklanmaktan kurtulmuştu. Diyarbakırlı Cemil Paşa'nın Belçika'da okumuş olan oğlu Ekrem Bey de , Kürtçü ve İngilizci eylemleri yüzünden tutuklanacağını anlayınca kurtuluşu Suriye'ye kaçmakta bulmuştu. Yüzbaşı Noel, Ekrem Bey'i de bulup yanına aldı. Bu arada Mısır'da, Süreyya Bedirhan iel Arif Paşa el Mardini de İngilizlere başvurarak, Kürt ailelerini temsil ettiklerini ve İngiliz mandası altında bir Kürt devleti kurulmasını istediklerini bildirdiler. Bunun üzerine Arif Paşa da Noel ile buluşmak üzere Mısır'dan Suriye'ye gödnerilmişti....

Noel, böylece Kürtçü ekibini iyi kötü tamamlamış ve Anadolu'da bir Lawrence rolü oynamaya koyulmuştu. Onun bu ataklığı İngiliz Yüksek Komiserliği'ni bile tedirgin etmişti. Müstesar  Hohler, Foreign Ofice'deki meslektaşı Telley'e şunları yazma gereğini duydu:

İstanbul, 21 Temmuz 1919

Azizim Telley,
...Şu sırada benim derdim Kürtler. Noel Bağdat'tan buraya geldi; iyi bir arkadaş, yetenekli bir kimse ama fanatiğin teki. Kürtlerin havarisi. Onun kanaatince Kürtler gibisi yoktur; Kimse onlar kadar asil, onlar kadar cömert olamaz! Türkler ve Ermeniler beş para etmeyen alçaklardır, al birini vur ötekine. Kürtler bir tek Ermeni öldürmemiş, binlerce Ermeniyi ölümden kurtarmışlardır. Aksine Ermeniler pek çok Kürt öldürmüşlerdir: Gerçekten Kürtler hiçbir zaman kimseyi incitmemişlerdir. Korkarım ki Noel bir Kürt Alb.Lawrence'i olacaktır. Uzun tartışmalar sonunda düşüne kaleme aldığımız 1437 sayılı telgrafımıza lütfen bir göz atınız. Bana öyle görünüyor ki, Mezopotamya'nın bizim olacağı kesin gibidir. Öyleyse Mezopotamya'nın bir kuzey sınırı olacaktır; bu sınır ovada değil, dağda olacaktır, o dağlar esas itibariyle Kürttür, dolayısiyle bize bir Kürt politikası lazımdır ve Kürt beyleriyle iyi geçinmemiz gerekir ki onları kullanabilelim.

Hükümetimizce bir Kürt politikası belirleninceye kadar, biz son derece temkinli olmak ve çizilmiş yolda çok dikkatli yürümek durumundayız... Şu sırada sınır boylarını yatıştırmaya çok ihtiyaç vardır... Kürt ileri gelenlerinin nabzını dikkatle yokladık... Gayri resmi olarak onları kabul edip kendileriyle uzun uzun konuştum.. Kürdistan'ın geleceği konusunda onlara bir vaidde bulunmadım.. Nüfuzlarını kullanmak için bölgeye gitmeye istekli oldular. amaç Barış Konferansı'nın kararına kadar huzur ve asayişi korumaktır. Dikkati çekmemeleri için Noel ile birlikte değil, ondna ayrı olarak bölgeye gitmelerini kararlaştırdık. Kürt şefleri, düzeni korumaktan başka bir şey yapmamayı kabul ettiler. Ama Noel onlardan ayrı olarak seyahat etmekten memnun kalmadı. Ryan'ın ve benim uyarılarımıza rağmen, Noel, Kürt Kulübü'nün bir davetini kabul etti ve üniformasıyla oraya gitt. Orada neler konuştuğunu, ne söylediğini bilemiyorum... Tabii bu hareketi çok dikkat çekti.. Talihsiz bir durum yaratıldı ve bizi hem Kürtlere, hem de Türklere karşı sıkıntıya soktu. Noel bunu hiç umursamıyor, sadece yeni dostlarının söylediklerine kulak veriyor. Bu yüzden bazı sıkıntılarla karşılaşacağız... Burada her renkten Kürt bulunduğunu, onlara hiç güvenilemeyeceğine tarihin de tanıklı kettiğini akıldan çıkarmamak gerekir. Unutmamak lazım ki, Kürtler de Türkler de Müslümandırlar... Majesteleri Hükümetinin niyeti Türkleri sonuna kadar zayıflatmaktır, Kürtleri Türklerden ayırmak da kötü bir plan değildir, dikkatle ve sabırla hareket edilirse bunun büyük ölçüde başarılabileceğini düşünüyorum... Bağdat, Noel'in gezilerinde Erzurum, Bitlis, Van ve Diyarbakır Valilerinin kendisine yardımcı olmalarını Türk Hükümeti'nden talep etmemizi öneriyor. Biraz tuhaf değil mi?..

Saygılarımla,
Tom Hohler"



_____!_____




2 Mayıs 2019 Perşembe

Anzaklar; Rom ve Kokain



MEHMETÇİĞİN karşısında dizleri titremeden savaşsınlar diye roma karıştırılmış kokain alan ANZAK ve BRİTİSH askerleri...
Dedelerinin aldığı bu karışımı her yıl anmak için gelen 'torunlara' da kendi ülkelerinde vermeyi düşünüyorlar !
Biz hoşaf içeriz, kırık buğday çorbası yeriz, çünkü MEHMETÇİK onları içiyordu. ANZAKlar rom ve kokain alır !
İşte aradaki kültür farkı da, yiğitlik farkı da , ANZAKla MEHMETÇİĞİ eşitlemeye kalkanlarında dikkatini çekerek bıraksınlar bu palavraları!
"Mehmetçikler ile Jonnyler arasında fark yoktur" anıtları palavradır. Atatürk böyle bir söz söylememiştir.

Nedeni nedir?
İngiliz ordusu Avustralyalıları, Yeni Zelandalıları askere alırken Birinci Dünya Savaşı'nda:

Henüz o tarihte, onların askere yazıldığı tarihte Türkiye henüz savaşa girmemişti. Onları taşıyan gemileri Avustralya limanlarından ayrılıp Mısır'a oradan da Fransa'ya gidecekti. Almanlarla savaşacaklardı. Zavallı Anzaklar diyeyim, artık ne kadar zavallıysa, kendilerinin Orta Avrupa'da Fransa safında, İngiltere safında Almanlarla savaşaçaklarını sanıyorlardı. Paris göreceklerdi. Avrupa göreceklerdi. Almanları tepeledikten sonra da İngiltere'ye yerleşeceklerdi. Bu şekilde biliyorlardı vapurlara bindiklerinde ve böyle çıktılar yola. Fakat onlar yoldayken, onlar Mısır'a gelip talim görürlerken Türkiye savaşa katıldı. Türkiye savaşa katılınca İngiltere bunları hayallerini kurdukları gibi Avrupa'da değil, Gelibolu'da savaşa soktu. Birinci hayal kırıklıkları bu.

İkincisi dopingli oldukları halde Mehmetçiğin Allah Allahları karşısında siperlerini terk edip, eninde sonunda gemilerine binip kaçmak zorunda kaldılar. Yenildiler. İkinci travmaları da bu oldu. Tahliye olmadılar, başarılı kaçıştı!

Ondan sonra "Barbar Türk" dedikleri uygar çıktı. Barbar Türk katledeceklerdi, karşısındaki insanlar uygar çıktılar. Onların yaralılarına ateş etmeyerek. Yaralılarını taşıyıp siperlerine götürüp bakın arkadaşınız yaralı diyen Türkler. Şok oldular. Barbar ve vahşi Türk değildi karşılarında. 

Başlarına gelen yenilginin faturasını da İngiliz komutanların beceriksiz askeri yeteneksizliklerine çektiler. Ve böyle döndü sağ kalanlar Avustralya'ya. Bu aldıkları travma neyle onarılacaktı? Türkler onları överse şayet, onların travması, acıları biraz dinecekti. Övdürttüler ! İngiliz psikolojik savaş daireleri çalıştı ve Anzakları Mehmetçik kadar öven, Anzakları Mehmetçik düzeyine çıkarırken, Mehmetçiği Anzak düzeyine düşürdüğünün farkında... olmadığını varsayarak iyimser bakalım ! Ama tabi içimde bir sezgi öyle demiyor ! İngiliz ordusu onuru kırılmış Anzakları rehabilite edecek diye Mehmetçiğimi Anzak düzeyine düşüremem!

Atatürk'e atfedilen lafların hepsi uydurmadır. İngiliz propagandasıdır.


Cengiz Özakıncı
Tarihin Bilinmeyen Yüzü, Levent Yıldız (link)
29.04.2017 - Kanal B
| 1915 Çanakkale Kara Savaşında, İngiltere'nin Uçaklardan Mehmetçiğe Attığı Propaganda Bildirileri 
| 1915 Çanakkale Savaşı'nda Kullanılan İngiliz Propaganda Bildirilerinin Kökeni,  G.H.FitzMaurice'in 1908 Meşrutiyet Devrimine Karşı Ürettiği Argumanların Yinelenmesinden İbaret 
| İttihat ve Terakkicilere Yahudi, Mason, Dinsiz Damgası Basan İngiliz Propagandasını Üreten ve 31 Mart 1909 Ayaklanmasını Örgütleyen Kişi,  İngiltere Büyükelçilik Baştercümanı Gerald H. FitzMaurice 
|  Celal Bayar, Doğan Avcıoğlu, FitzMaurice'i Anlatıyor | Cephelerdeki Subaylarımızı "Allahsız Dinsiz Siyonist İttihat ve Terakkiciler" Olarak Damgalayan İngiliz Propagandası, 102 Yıldır Siyasal İslamcılar Tarafından Yineleniyor 
| Siyasal İslamcıların 1908 Meşrutiyet Devrimi ve 1923 Cumhuriyet Devrimcilerine Karşı Suçlamalarının Tümü, 110 Yıl Önce İngiltere'nin Psikolojik Savaş Dairelerinde Üretilmiştir 
| Ali Ulvi Kurucu'nun Anılarında, İkinci Dünya Savaşı'nda Hitler'e Hizmet Eden Kudüs Müftüsü Emin El-Hüseyni'ye Atfettiği Sözler: Çanakkale'de Subaylar'ın Onda Sekizi Savaş Meydanında Namaz Kılmıyor, İçki İçiyordu, vs. İddiaları Çürüten Belgeler 
| Philip Mattar'ın Emin el-Hüseyni Biyografisi 
| Subay Mehmet Fasih Bey ve Bazı Asker-Subayların 1915 Çanakkale Cephesinde Esrar İçtiği Suçlamasını Çürüten Belgeler 
| 28.12.1918 Günlü Peacock - Mustafa Kemal  Görüşme Haberi Avustralya Basınında 
| Gelibolu'ya Çıkan Avustralya ve YeniZelanda (ANZAK) Askerleri, İngiltere Genelkurmayı'nın Her Gün Düzenli Olarak Kendilerine Verdiği Rom+Kokain İle Dopingli Olarak Mehmetçikle Savaştı.


"The armed forces of the warring parties dispensed cocaine to keep the combatants energized and fuel their fighting spirit. It usually helped soldiers with shattered nerves calm down a little and improve perfomance. ...

For example, shortly before an attack at the battle of Gallipoli (April 1915 - January 1916), the Australian soldiers were administered significant amounts of the drug. Further to that, the wounded and sick soldiers of the Australian and New Zealand army corps were treated by not overly competent medics, who routinely prescribed the easiest and most effective treatment, that is to say, the two potent pain medications: morphine and cocaine. ...

Such was the grim reality among the armies of European great powers !

The British Army used extensively a medicine available on the market from the beginning of the twentieth century under the trade name 'Tabloid' or 'Forced March'. The drug contained cocaine and cola nut extract and was manufactured by Burroughs Wellcome & Co., a well-known London pharmaceutical company and also the first one the launch the production of cocaine in tablet form....

Given the addiction of epidemic proportions among the veterans of the First World War, there are reasons to believe that the conflict left hundreds of thousands of men addicted to cocaine. The combatants, particularlt on the Western Front, were in all probability usually unaware of being given a white 'boosting' powder mixed with food or drink. Based on her research Conny Braam concludes that British soldiers "got a cup of rum before they went over the top and the cocaine might have been in the rum, because with alcohol it works doubly well. I think a lot of these soldiers had no idea"...



Honey Soy, April 2017 (link)
Rum and Coke Stains Added to Legacy Foundation’s Official ANZAC Day Memorabilia; Alongside Lavender and Badges

The Returned Servicemen’s League (RSL) has this year expanded its range of official ANZAC Day memorial insignia by accepting a half-spilt rum and coke down a white shirt. While Australians have unofficially displayed their appreciation and pride on ANZAC Day by spilling half a rum and coke down their best shirts for decades the decision has come as a welcome move by many punters across the country.

As a part of the announcement scores of volunteer school children will be selling pre-packed half rum and cokes alongside their usual lavender pins and badges at the dawn service and throughout the day to raise funds for Legacy foundation.

Australia’s politicians have also signalled their support of the initiative in the lead up to ANZAC Day with former-PM Tony Abbot stating in tweet to his followers: “Bloody stoked mate, bloody stoked YTB”

While opposition leader Bill Shorten asked when probed on the matter in an interview last night “What’s a rum and coke?”

Rumours are also circulating that the federal government is considering allowing all Australians to legally purchase a bag of cocaine for consumption on next year’s ANZAC Day similar to the tolerance of ‘Two-Up’ annually.

“The lads and I break the bank every year to buy a bag of booger sugar to show our support and appreciation” commented regular ANZAC Day celebrant Phil Donaldson “Hopefully next year it’ll be legal”





1915'te Çanakkale'de Savaşan ESKİ İNGİLİZ ASKERLERİN 1934 GELİBOLU ZİYARETİ ve ATATÜRK'ÜN MESAJI


İngiliz Daily Telegraph gazetesi,13 Nisan 1934 günlü haberinde; “Gelibolu Yarımadası'nın tarihi savaş alanları, çok yakında define avcılarıyla dolacak,” diyordu; “Dünya Savaşı'nda buradaki çarpışmalara katılan İngiliz subay ve erlerinden 500 kişi, yakında Duchess of Richmond gemisiyle İngiltere'den yola çıkacak. Bunlar, 1915'te Gelibolu'dan çekilirken toprağa gömdükleri altın torbalarını da arayacaklar. Teğmen Stanton-Hope, Daily Telegraph muhabirine Gelibolu'da definelerin olduğunu anlattı:

"Burada görev yapan erlerden çoğu, öteden beri bankalara güveni olmayan ve bütün paralarını altın olarak yanlarında taşıyan Tyne'liler. Bunlar çatışma alanına giderken üzerlerindeki altınları birer çukura gömerek saklıyorlardı. Gömülen her torbada yaklaşık 40 İngiliz altını vardı. Bunlardan biri, altınlarını bir ağacın dibine gömmüş ve yerini unutmamak için fotoğrafını çekmişti. O fotoğraf bendedir. Bu adam ateş altında vuruldu ve bir daha altınlarına kavuşamadı. Altınları saklayan 8. Welch Alayı'ndandır; askerlerin listesi ve adresleri bendedir. O ağacın yerini bulup altınları çıkartırsam sahibini arayarak göndereceğim..."

Askerlerden biri de bir galon alkollü içkiyi (rom) Suvla Körfezi'nde sahile gömmüş, haritasını çizmiş; bu harita da gemiye asılacak; bu rom galonunu bulmakta her ziyaretçinin eşit şansı olacak. 1915 Çanakkale Savaşı'nda işgal askerlerine verilen gündelik alkolün göstergesi olan bu rom galonunu aramak, gezinin en eğlenceli yanı...”


İngiltere'de olduğu gibi Avustralya ve Türkiye'de de Define Avı olarak yankılanan Daily Telegraph çıkışlı bu haber, Çanakkale Savaşına ilişkin az bilinen gerçekleri dile getiriyordu. Gelibolu'da savaşan işgal gücü askerlerine yaz-kış hergün rom veriliyordu. Avustralyalı asker Roy Retchford, Gelibolu sahilinde karaya neşe içinde, güle oynaya çıktıklarını anlatıyor; bir İngiliz subay da 1922' de; "Eğer rom olmasaydı, Dünya Savaşı'nı kazanabileceğimizi hiç sanmıyorum." diyordu.

Askerler romu argoda "alkolün verdiği cesaret" anlamında "Dutch Courage" olarak adlandırıyordu. Bir alkollü içki olarak rom, işgalci askerlerin Gelibolu'da yaptığı gibi, sıcak kahveyle karıştırılarak alındığında, etkisi doruğa çıkıyor, onlara savaşta gereksindikleri cesareti sağlıyordu. 

Bu rom bildiğimiz rom deği, "orduya özel üretilmiş rom"du. İşgal güçleri komutanları, Aralık 1915'te Gelibolu'dan çekilmeden önce, bu "rom"un Türklerin eline geçmesini -ve tabii içeriğinin tahlil edilmesini önlemek için seramik kavanozların tümünü kırdırmışlardı. İşte eski İngiliz savaşçıların 1934 Gelibolu ziyaretinde, bir askerin 1915'te kırmayıp toprağa gömdüğünü söylediği bir galonluk rom kavanozunu arayacakları haberi, bu bakımdan anlamlıydı.

Ziyaretçilerin, kimi askerlerce 1915'te Gelibolu'da toprağa gömülen altın para torbalarını arayacakları haberi de göründüğü gibi değildi. Anzak Subayı G. Barclay, Gelibolu'da savaşırken, Yeni Zelandalı mühendislerin su bulmak için bir kuyu açtıkları sırada, 10 metre derinlikte altın madeni filiziyle karşılaştıklarını açıklamış ve yerini de bildirmişti. Gelibolu'yu ziyaret edecek olan eski İngiliz askerleri, belki de toprağa gömülü altın para çıkınlarını ararmış gibi yaparak, gerçekte 1915'te Yeni Zelandalı Anzak askerlerinin bulduğu söylenen altın madenini arayacaklardı.

Geziyi düzenleyen örgüt, 1915'te Çanakkale'de savaşmış emekli İngiliz deniz subaylarının kurduğu Kraliyet Deniz Kuvvetleri Derneği'ydi. 1915 Çanakkale Savaşı'nın baş sorumlusu Sir Winston Churchill ve işgal güçleri komutanı Sir Ian Hamilton bu derneğin onursal konuklarıydı. Gelibolu'ya gelecek eski İngiliz askerleri arasında, Sir Francis Davies ve Sir Archibald Paris gibi Çanakkale Savaşı'nda görev yapmış on general de vardı. Lozan Barış Antlaşması, Gelibolu Savaş Mezarları'nın, mezarlık dışında, askeri, ticari, vs. başka amaçlarla kullanılmasını yasaklıyordu. 

Gelgelelim, Daily Telegraph'ın 13 Nisan 1934 günlü haberi; bu geziye mezarlık ziyaretine ek olarak bir de "define arayıcılığı" boyutu eklendiğini gösteriyordu. Bu, antlaşmaya aykırıydı. Atatürk bu haberden hemen bir gün sonra, 14 Nisan 1934 günü Çanakkale'ye gidecek; Çanakkale Valisi ile görüşecekti.

Atatürk'ün Çanakkale Valisi ile neler konuştuğunu bilmiyoruz. Ancak, Lozan Antlaşması'na uygun yapılması gereken bir mezar ziyaretine, antlaşmaya aykırı olarak, define avcılığı boyutu ekleyenler, bu davranışlarının karşılığını göreceklerdi:

1- Aralarında çok sayıda emekli generalin bulunduğu ziyaretçiler, devletin üst düzey temsilcilerince değil, yerel düzeyde, Çanakkale Valisi, Belediye Başkan Vekili ve yöre halkından 10 kişi tarafından karşılanacaktı.

2- Gelibolu'daki mezar ve anıtlarına koymak üzere, ziyaretçilerin İngiltere'den yanlarında getirdikleri 85 çelengin her birinden 31 sterling gümrük vergisi alınacaktı.

3- İstanbul Taksim'de, içinde Atatürk'ün de simgelendiği anıta koymak üzere İngiltere'den getirdikleri dev boyutlu bir çelenk için, çok yüksek bir gümrük vergisi istenecek ve ziyaretçiler koca çelengi ülkelerine geri götürmek zorunda bırakılacaklardı.

4- Gelibolu Savaş Mezarları alanında kazı yapıp define vs. aramanın, Lozan Antlaşması'na aykırı olduğu, ziyaretçilere tam kazı yapmaya kalkıştıkları anda bildirilecek; ve toprağı eşelemeleri yasaklanacaktı.

Atatürk Türkiyesi, Duschess of Richmond gemisinin yaklaşık 700 yolcusuyla 30 Nisan 1934 günü Gelibolu'ya ulaştığı andan başlayarak yukarıda belirttiğimiz tüm eylemleri gerçekleştirdi. Gemi yanaşır yanaşmaz, Çanakkale Valisi Süreyya Bey başkanlığında Türk heyeti gemiye çıktı, konuklara "hoşgeldiniz" dedi.

Sonra eski İngiliz askerleri ve diğer yolcular karaya çıktılar; Gelibolu çarpışmalarında yaşamlarını yitiren kendi askerlerinin mezarlarını ziyaret ettiler; anıtlarına çelenk koydular. Kendilerinden çelenk başına 31 sterling gümrük vergisi alındı.

Bu arada Türk heyeti de Anzak mezarlarının bulunduğu Tek Çam (Lone Pine) anıtına çelenk koydu. Ziyaretçiler toprağa gömülü para torbalarını ve rom kavanozunu aramaya yeltendikleri anda, Türk görevliler yasak olduğunu bildirerek bunu engellediler.

700 ziyaretçi 2 Mayıs 1934 akşamı Gelibolu'dan gemiyle İstanbul'a geçti; onları İngiliz Büyükelçisi Sir Percy Loraine başkanlığında elçilik görevlileri karşıladı. Çanakkale gazisi Pertev (Demirhan) Paşa Başkanlığındaki Türk heyeti İstanbul'a gelen ziyaretçilere "hoşgeldiniz" dedi. Yemekte her iki tarafın heyet başkanları karşılıklı söylevler verdiler. 

Sonunda Duchess of Richmond gemisi, 3 Mayıs 1934 günü 700 yolcusuyla, kırılmış bir seramik rom galonundan arta kalan küçük parçalarla; ve define, altın vs. arayamadan, İstanbul'dan ayrıldı.

2000'li yıllara gelindiğinde, üzerinden nice on yıllar geçmiş olan 1934 gezisi, çoktan unutulmuştu. Gezinin yıllar sonra anımsanmasına yol açan şey; 1978'den sonra "Atatürk 1934" imzasıyla Anzak anıtlarına İngilizce olarak kazınan şu sözlerdi: 

"Kanlarını döken ve yaşamlarını yitiren kahramanlar... Sizler şimdi dost bir ülkenin toprağında yatıyorsunuz. Bu nedenle huzur içinde yatın. Ülkemizde yan yana yattıkları yerde bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında fark yoktur. Uzak ülkelerden oğullarını gönderen analar, gözyaşlarınızı silin; oğullarınız şimdi bağrımızda huzur içinde yatıyor; bu topraklarda yaşamlarını yitirdikten sonra, artık onlar bizim oğullarımız olmuştur. Atatürk 1934"

Atatürk döneminde İçişleri Bakanı olan Şükrü Kaya, Atatürk'ün ölümünden 15 yıl sonra, 1953'te yayımlanan bir söyleşisinde, Atatürk'ün yazıp kendisine verdiğini ileri sürdüğü bu sözleri Çanakkale'de Mehmetçik Anıtı başında, bütün dünyaya hitaben okuduğunu; orada bulunan gazetecilerin bu söylevi gazeteleri aracılığıyla dünyaya duyurduklarını; bunun üzerine dünyanın çeşitli yerlerinden kutlama yazıları geldiğini söylemişti.

2000'li yıllarda "Bilişim Devrimi" gerçekleşti. Milyonlarca sayfadan oluşan gazete arşivleri, 1700'lü yıllardan başlanarak bilgisayarlara aktarıldı. Araştırmacılar, gazete arşivlerini taradılar ve o sözlerin, 1919-1938 arası Atatürk döneminde, hiç bir tarihte hiç bir gazetede yayımlanmadığı ortaya çıktı. Ş.Kaya bu söylevi, Atatürk döneminde dünyaya hitaben verdiğini söylemişti. İngilizlerin 30 Nisan-3 Mayıs 1934 arası gerçekleştirdikleri 700 kişilik Gelibolu gezisi, bu tanıma uyuyordu.

Bu geziyi konu alan biricik belgesel, 1934 ziyaretinde gemide bulunan 1915'te Gelibolu'da savaşmış eski İngiliz subayı Stanton-Hope'un, 1934'te yayımlanan "Gelibolu'yu Yeniden Ziyaret" (Gallipoli Revisited) adlı kitabıydı.

Prof. Dr. Anthony Pym, bu kitaptaki fotoğraflardan birinde Ş.Kaya'nın bulunduğunu; onun 1953 söyleşisinde "sözlerini Atatürk yazmıştı" dediği söylevi, 1934'te, Çanakkale'de savaşmış eski İngiliz askerlerinin bu ziyareti sırasında onlar huzurunda okuduğunu; "İngilizce bildiği düşünülemeyecek"(!) olan Ş.Kaya'nın, tüm dünyaya seslenen bu söylevi "aptalca bir tutumla, çeviri olmaksızın, Türkçe" olarak verdiğini; orada hazır bulunan İngilizler ve uluslararası basın görevlileri Türkçe bilmedikleri için, onun bu söylevini anlamadıklarını; Atatürk'ün on yıllar sonra "Atatürk 1934" imzasıyla anıtlara kazınacak olan sözlerini içeren "1934 Şükrü Kaya Söylevi"nin, o tarihte bu nedenle dünya basnında yankılanmamış olabileceğini, vs. vs. ileri sürdü.

Oysa gerçekler, bu iddiaların tersini kanıtlıyor:

1- Ş.Kaya anadili düzeyinde Fransızca biliyordu. Fransızca'dan Türkçe'ye kitaplar çevirmişti. Dahası, İngilizce de biliyordu. 700 ziyaretçinin de Türkçe çevirmenleri vardı: 125 yıldır Türkiye'de yaşamakta olan İngiliz kökenli Levanten Whittall Ailesi... Pym'in, ziyaret sırasında çeviri yokluğu (untranslation) iddiası gerçeğe aykırıdır.

2- Ziyaretçileri karşılamakla görevli Türk heyetinin başkan ve üyelerinin adları o günün gazetelerinde duyurulmuştur. Bunlar arasında Ş.Kaya yoktur.

3- Çanakkale Valisi'nin Gelibolu' daki Tek Çam anıtına çelenk koyması sırasında çekilmiş fotoğrafta, Şükrü Kaya yoktur; çünkü o tarihte Ankara' da olduğu kanıtlıdır. (Eğer İçişleri Bakanı Ş.Kaya orada olsaydı; anıta çelenk koymak Çanakkale valisine düşmezdi.)

4- Sözkonusu fotoğrafta saç ve alın yapısı Ş.Kaya'ya benzeyen kişi; ziyaretçiler arasında bulunan R. D. Blackburn olabileceği gibi, bir başkası da olabilir. (Anzakların 1960 ziyareti sırasında İstanbul'da çekilmiş fotoğraflarda bile, 1959'da ölmüş olan Ş.Kaya'ya benzer bir kişi bulunabiliyor.)

5- Atatürk'ün 700 kişilik 1934 Gelibolu ziyareti dolayısıyla gemiye gönderdiği mesaj; hem o günün gazetelerinde, hem de Stanton Hope'un kitabında yayınlanmıştır. Metni Fransızca olan bu mesajda, yıllar sonra anıtlara "Atatürk 1934" imzasıyla kazınan sözler yoktur.

6- Ziyaretin İstanbul'da geçen son gününde, İngiliz ve Türk heyet başkanlarının karşılıklı söylevleri, o günün gazetelerinde yayımlanmıştır. Bu söylevlerde de "Atatürk 1934" imzasıyla anıtlara kazınan sözler yoktur.

7- 1915 Çanakkale savaşına katılmış İngiliz askerlerin İngiltere'den getirdikleri dev çelengi, kendisinin İstanbul Taksim'deki anıtına koymalarını gümrük engeli çıkartarak geri çevirmiş olan Atatürk'ün; bu eski askerlere, bu ziyaretleri sırasında, Homerik şiirsel övgüler sunduğu iddiası kanıttan yoksundur.

"Bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında fark yoktur" vs. sözleri anıtlara kazıyıp, altına "Atatürk 1934" imzasını atanlara; ve Atatürk'ün bu sözleri eski İngiliz askerlerine 1934 Gelibolu ziyareti sırasında Şükrü Kaya aracılığıyla iletmiş olduğunu ileri sürenlere; Atatürk'ün şu sözlerini anımsatırım:

"Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır. Gazi Mustafa Kemal 1931." 








ilgili link:



MEHMETÇİĞİN KARŞISINDA "KOKAİN DOPİNGİYLE" SAVAŞANA da KAHRAMAN DENEMEZ !...