Translate

avrupa birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
avrupa birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2016 Cuma

Bunları Hatırlıyorsunuz Değil mi?





Türk Ordusu'nu, Güneydoğu Anadolu ve Kıbrıs'ta işgalci olarak gösterenler!

24 Haziran 2008'de Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi'nde Türkiye için bir karar tasarısı kabul edilip genel kurula gönderildi. 26 Haziran'da da kabul edildi. Ertesi günü Bozcaada ve Gökçeada Rum Azınlığını ilgilendiren Türkiye'ye yönelik bir takım direktifler gündeme gelmişti. Kararlar aşağıdaki gibidir:

1-Türkiye’nin Güneydoğusu Kürdistan’dır. (!)
2-Faşist Türk Ordusu Güneydoğuda işgalcidir ve Kürtleri katletmektedir. (!)
3-Türk askeri Kıbrıs’ta işgalcidir. (!)
4-Türkiye’de azınlıklar sorunu vardır. (!)

Bu tasarının altına "Yeminli Türk Düşmanı" olarak adlandırılan (kendilerini öyle tanıtırlar); David Herütanyan, Rafi Povenesyan, Armen Gustavyan isimli 3 Ermeni ve Andros Kipriyanu isimli Kıbrıs Rum'u ile; Türkiye AB Temsilci Başkanı AKP milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu ve 7 AKP milletvekili imzalamıştı!:

1-Mevlüt Çavuşoğlu (AKP Antalya Milletvekili)
2-Ruhi Açıkgöz (AKP Aksaray Milletvekili) 
3-Lokman Ayva (AKP İstanbul Milletvekili) 
4-Mesude Nursuna Memecan (AKP İstanbul Milletvekili) 
5-Özlem Piltanoğlu (AKP İstanbul Milletvekili)
6-Mehmet Sayım Tekelioğlu (AKP İzmir Milletvekili) 
7-Mustafa Ünal (AKP Karabük Milletvekili) 
8-Erol Aslan Cebeci (AKP Sakarya Milletvekili)

Bu karara, Azerbaycan Milletvekili Abbasov "Böyle bir şeye karşıyım" diyerek imza atmıyor.
Bu karara, (Almanya'yı temsil eden) Alman milletvekili Hakkı Keskin "Ben böyle bir karara imza atmam" diyerek imzalamıyor.

Türkiye'den imza atmayanlar: Yıldırım Tuğrul Türkeş (MHP), Ertuğrul Kumcuoğlu (MHP), Birgen Keleş (CHP) ve Haluk Koç (CHP).(bazı isimler bugün için tartışılır!)




Vizesiz seyahat için toplam 72 kriterin yerine getirilmesi gerekiyor! Bazıları: "Terörle mücadelede değişim!!" - "Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıma!" - "Ermeni soykırımını tanıma!

ve yine Çavuşoğlu! : “Bu kararla yasal sürecin başlaması mümkün hale geldi. Önümüzdeki haziran sonuna kadar inşallah bu yasal süreç tamamlanacak” dedi.


lakin, "Vizesiz Avrupa umudu sonbahara kaldı"-12.05.2016,basın

Olmaz olsun!




Savaşı biz başlatmadık, Mültecilerin sorunu Sizi bağlar: Macaristan haklı ! Avrupa'nın demografik yapısının bozulacağı endişesini taşıyorsunuz, ama (hedeflerinizden biri olan) "Türkiye'nin demografik yapısını değiştirmek" konusunda endişe taşımıyorsunuz. 3milyon mülteci ! Hala ikiyüzlüsünüz!
















Bugün yaşadığımız GERÇEK!
UYURSAN ÖLÜRSÜN!
"Aydınlar" Korkuluk Olmaya Devam Etsin!






Cahilsin, okur öğrenirsin.
Gerisin, ilerlersin.
Adam yok, yetiştirirsin.
Paran yok, kazanırsın.
Her şeyin bir çaresi vardır.
Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.

Ahmet Hamdi Tanpınar





Meydanlarda Nice 19 Mayıs’lara!
__________________________________
__________________________________










10 Ocak 2016 Pazar

İNSANLAR GERÇEKLERDEN HOŞLANMAZ






Ülkemizin yıllardır karşılaştığı büyük sorunların hiçbiri (deprem bile) ani ve beklenmedik değildi. Bugün geldiğimiz noktada da, bize dayatılan her türlü siyasi baskılar yıllardır biliniyordu ve çeşitli kesimler bu konularda uyarıda bulunuyordu. Ama hiçbiri için önlem alınmadı.


İşin kötüsü, birçok yönetici ve politikacı bu tehlikeleri "görmek istemedi". Kendisini kandırdı.


Filozofların (düşünürlerin) "rasyonel-akılcı-insan" teorilerine aykırı bir durumla karşı karşıyayız. İnsanoğlu kendi kendisine kurduğu tuzaklardan kurtulamıyor.


Sizlere bu konuda özet bir yazı sunmak istiyorum. Bir süre önce elektronik posta ile gönderilen yazı, bakın nasıl günümüze ışık tutuyor.




CASSANDRA

"Yunan mitolojisinde Cassandra isimli çok trajik bir karakter vardır. Trajedisi gelecekteki olayları aynen bilme yeteneği olmasına rağmen kimsenin ona inanmamasından ileri gelir.


Yüzlerce yazar ve düşünür de aynı trajediyi paylaşır. İnsanlara olanları ve olacakları anlatırsınız ama çok az kişi size inanır, bir kısmı alay eder, bir kısmı öfkelenir, bazıları da kıskanır. Ama hiç kimse verilen mesajları dikkate almaz.


Bu dünyada gerçek kabul edilip ciddiye alınan düşünceler vardır, bir de gerçekdışı veya komplo teorisi olarak bilinen düşünceler, (...) Gerçekleri söylemesin diye öldürülenleri bir kaç vah'lamadan sonra unutuveren toplumun tepkisizliğine kızmadan önce, insanların çoğunluğunun gerçeklerden rahatsız olduğu ve gerçekler yüzünden öldürülenlerin arkasından ağlayacakların her zaman azınlıkta kalacağını iyice bilin.




İNSANLAR GERÇEKLERDEN HOŞLANMAZ

İnsanlar gerçeklerden pek hoşlanmaz. Hatta gerçeklerin peşinden koşan insanların çoğu bile bulduğu gerçeğin yalan olmasını veya kendisinin deli olmasını dileyebilir. Çünkü bazen yalanlar, gerçekten çok daha tatlı bir dünya yaratır bize.


Aslında bugün kızdığımız dünyayı yaratan yine bizleriz. Çünkü dün bugünün yılgınlıklarını hazırladı. Yarının sessizliğinin ise bize neleri getireceğini bilmiyoruz. Neden ve nereye gideceğini bilmeyen, düşünmeyen insan sürülerinin dünü yoktur. Yarını ise boş hayallerdir.


İnsanlar kendisini hayvandan ayıran en büyük özelliği bırakalı çok oldu. Artık üretmiyoruz, çünkü üretmemizi sistem istemiyor. Bizler sadece aç gözlü tüketicileriz artık. Sistemin kitabında iyi vatandaş en çok tüketen vatandaştır. Paranız yetmiyorsa sistem size renkli plastik kartlarla bol bol borç para verir, yeter ki durmadan ve usanmadan tüketin. (...)




KIZGIN FIRIN ÜZERİNDEKİ KARTOPU

İnsanlığın geliştiğini söylüyorlar, benimse tek görebildiğim, insan zekasının ve zulmünün nesilden nesile giderek daha fazla arttığı. İnsan olma duygusu her geçen gün kızgın fırının üzerinde yuvarlanan kartopu gibi giderek yol olmakta. İnsanlığın zıvanadan çıkaran sisteme karşı mücadele etmeye çalışanların kavrayamadıkları şeyse, 'ahtapotun kollarının ancak kafasını kesersen duracağı' gerçeğidir."


Alntı yaptığım yazının sahibi Serdar Kuru'ya teşekkür ederken, son Avrupa Biliği dayatmalarını bir de bu gözle okuyalım.


Özellikle egemenliğimiz kızgın fırın üzerinde eriyen kartopu haline getirilirken, AB dayatmalarına "alkış tutanları" anlamak için.


Hulki Cevizoğlu
Ey Türk İstikbalinin Evladı! , 2005
















Bugünkü Avrupa uygarlığının çökeceğini ilk haber veren kişi Oswald Spengler'di. Arnold Toynbee de aynı tehlikeyi görmüştü.  1905'de Londra'da düzenlenen ve uzun bir süre devam eden konferans sonunda sunulan raporda şu soru sorulmuştu:

"Batı sanayi devriminin birikimleri ve modern teknoloji bu bölgeye (Akdeniz'e sınır olan ülkeler ve Orta Asya) girerse ne olur? Eğer bu halklar bilim, eğitim ve kültüre ağırlık verirse ne olur? Eğer bu bölgede yaşayan halklar bağımsızlıklarını elde eder ve kendi tabii servetlerine sahip çıkarlarsa ne olur?"

Cevap basitti:

"İşte o zaman sömürgeci imparatorluklar sonlarını getirecek bir darbe alırlar, sömürge rüyaları sona erer; imparatorluğun ana damarları kesilir ve Roma ve Bizans imparatorluklarının çöktüğü gibi çöker."

Bunu önlemek için şu tedbirlerin alınması tavsiye edilmişti:

a- Ortak çıkarları olan devletler, bu bölgeyi parçalara ayırmaya, halkını bölünmüşlük, gericilik ve cehalet içinde bırakmaya devam etmelidirler;

b- Bölgedeki aşiret yapıları ve etnik yapılar kaşınmalı; etnik gruplara bağımsızlık ateşi körüklenmeli;

c- Bölge halklarının dilleriyle oynayıp, kültürleri çökertilmeli, öyle ki bölgede emperyalizmin dostu ve bölge halkının düşmanı dost bir güç oluşsun."


Kürdoloji Yalanları
D.Ahsen Batur






"Orta Doğu'yu kim kontrol ederse, bütün dünyayı kontrol eder." 
Prof. Dr. Emil Lengyel, Ortadoğu / 1956











"Yaklaşık 100 kere yazdım: Ankara Antlaşmasında veya başka bir antlaşmada böyle bir madde yok! Bu bir uy-dur-ma!"
Sinan Meydan


tıpkı Lozan'ın son kullanma tarihi var dedikleri gibi, o da uydurma.
Yalan, pislik akıyor ağızlarından, kalemlerinden bu vatan hainleri işbirlikçilerden.
Doğruları öğrenmek istiyorsanız Sinan Meydan'ın kitaplarını, makalelerini okuyup, programlarını izleyin.









7 Kasım 2015 Cumartesi

Tüm Bu Oyunlar, Batı'nın Sevr dayatmasına Çıkar.




"En zengin, en güçlü ve en bilgili olarak dünyaya egemen olan Batılılar için Sevr, geçmişte kalmadı. Batılılar Sevr’i  uygulamak için hala fırsat kolluyorlar. Bugün Türklerin, Sevr’i yapanlarla askeri ittifaka girmiş olmaları yani Nato’ya  üye olmaları tuhaf değil mi? Gümrük Birliği kurmak, Avrupa Birliği’ne girmeye çalışmak tuhaf değil mi? Bu durum,  size silah doğrultan ve öldürmeye teşebbüs eden biriyle evlenmenizle aynı değil mi?"


"Türkler eğer modern toplum haline gelir, aydınlanır, sanayileşirse Sevr’in dayatmalarıyla bir daha karşılaşmaz, Sevr’i dayatmak da kimsenin   haddine düşmez. Bizim Anadolu’da kalabilmemizin yegane reçetesi Atatürk devrimlerine sarılmaktır" 


Prof.Dr.Sina Akşin











"Avrupa Birlikçi-PKK yandaşı iki lobinin, Türkiye’nin içine sürüklendiği süreç karşısında endişesini dile getirenlere karşı kullandıkları kavramlardan birisi de “Sevr Paranoyası”na kapılanlardır. Paranoyanın sözlük anlamı, abartılı gurur, kuşku, güvensizlik, bencillikle belli olan bir ruh hastalığıdır. Anılan iki lobinin mensupları, 20 seneden buyana “Sevr paranoyasına kapılmakla suçladıkları” aydınları ve politikacıları, gereksiz yere, Türkiye’nin bölüneceği gibi bir endişeye kapılmakla suçlamışlardır.


Bu iki lobinin mensuplarının Sevr paranoyası ile mücadele ederken kullandıkları gerekçeler de benzer gerekçelerdir. Avrupa Birliği’ne girip de parçalanan ülke var mıdır? Ya da insan haklarını tanıdığı için hangi ülke parçalanmıştır. Daha fazla demokrasi sadece daha güçlü bir toplum yapısı oluşturur. Öte yandan Türkiye’nin içine sürüklendiği etnikleşme ve bölünme komplosu süreçlerini endişe ile karşılayan aydınlar haklı olarak bugüne, tarihin ışığı altında bakmaktadırlar.


1774, Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan bu yana sürekli toprak kaybı ve küçülme süreci içinde yaşayan ve 1918’de nihayet bağımsızlığını ve hatta varlığını kaybetme tehlikesi ile karşılaşan bir milletin aydınlarının tarihten ders çıkarmadan yaşaması beklenmemelidir. Sevr Antlaşması, Batı’nın 1071–1918 arasında Türk milleti ile yaşadığı kesintisiz savaşın sonunda Türk milletini tarih sahnesinden silmek için dayattığı antlaşmadır. Türk milleti bu antlaşmayı yırtmıştır ancak tekrar gündeme gelebileceğini de unutmamıştır.


PKK terörünün Batı tarafından nasıl desteklendiğini gören aydınlar Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu’sunda yeni bir millet ve yeni bir devlet oluşturulmaya çalışıldığından bahisle “Sevr şartlarından” bahsetmişlerdir. Diyarbakır’da Öcalan’ın “demokratik özerklik” taslağı ortaya çıktığı zaman Türk milletinin ve onun aydınlarının ne kadar haklı olduğu meydana çıkmıştır. DTK adlı terör örgütü yan kuruluşu tarafından gündeme taşınan demokratik özerklik esasen Sevr Antlaşması’nın 62. ve 64. maddelerinde Türkiye’ye dayatılmaya çalışılan sonuç ile aynı siyasi projeyi gündeme getirmiştir. 


PKK lobisinin “biz sadece insan hakları istiyoruz” diye Türk milletini yıllardan bu yana uyutmaya çalışan mensupları şimdi Türk halkını, Öcalan’ın bu taleplerine alıştırmak için çeşitli yolları denemektedirler. Bu bir beyin fırtınası imiş, zaten toplantıda herkes tarafından kabul görmemiş, tartışmaya açılmış, gibi sözde gerekçelerle istekler yumuşatılarak, zamana yayılarak sindirilmeye çalışılmaktadır. Sözün özü, bu çevreler Türkiye’nin bölünmesi için çalışan emperyalizmin askerleridir. Bunların 1920’lerdeki Yunan işbirlikçileri ile hiçbir farkı yoktur."


Öte yandan “Sevr paranoyası” suçlamasını yaparak Türk aydınlarının endişeleri ile alay eden ve aydınlara “ruh hastası” muamelesi yapan AB lobisi mensuplarının ne kadar haksız olduğu, tarihin onları ne kadar yanılttığı bir kez daha ortaya çıkmıştır. “AB’ye girip de parçalanan ülke mi var?” diye büyük bir özgüvenle soru soranlara şimdi “Evet, Belçika var. Diğerleri de yolda” dediğimizde verecek cevapları yoktur.


Üniter-milli devlet olan Türkiye Cumhuriyetini “gelecekte kalmış, demokratikleşmenin önünde engel” olarak gösteren bu bölücü çevreler bilmelidir ki, milli birlik ve milli kimliğin olmadığı ülkede demokratik kurumlar çalışmaz. Hatta insani dayanışma dahi ortadan kalkar. Dankward Rustow ise milli devlet ile demokrasi arasındaki ilişkiyi şöyle anlatmaktadır: “Demokrasi, arka planındaki bir tek şartla başlar. Milli birlik... Milli birlik, demokratikleşmenin diğer bütün evrelerinden önce gelmelidir.” Özetle, milli birliğin olmadığı yerlerde demokrasi bir fanteziden ibarettir.


J. Stuart Mill ise şöyle demektedir: “Birden fazla milletin barındığı bir ülkede hür müesseseleri yaşatmak hemen hemen imkânsızdır. Aralarında dayanışma bulunmayan insanlar, özellikle de farklı dillerde okuyor ve konuşuyor ise işleyen temsil mekanizmaları için gerekli kamuoyu birliği sağlanamaz.”"



Prof.Dr.Ümit Özdağ









"Amerikalı askerler orada olsa da olmasa da PKK-ABD hava-kara iş birliği bütün boyutları ile gerçekleşiyor. Amerikan uçaklarının PKK/PYD’ye atmış olduğu silah ve cephane yardımı da iş birliğini geliştiren bir başka husus. 

 PKK-PYD ile ABD arasındaki iş birliği/temas sadece askeri alanda kalmıyor. Amerikalı yetkililer, “PYD’yi terörist örgüt olarak tanımlamıyoruz” diyerek, PKK/PYD ile siyasi temas ve görüşmeleri çok açık ve rahat bir şekilde sürdürüyorlar. ABD’nin PYD’yi terörist örgüt olarak tanımlamadığını açıklaması, PKK için de dolaylı bir aklanma niteliği taşımaktadır. ABD-PKK/PYD ilişkilerinin anlamı,  ABD’nin Orta Doğu’daki Kürt politikasının parçası. ABD, içinden geçilen süreçte, Kuzey Irak dahil, bağımsız bir Kürt devletine karşı. Ancak burada belirleyici olan kavram  “içinden geçilen süreçte” kavramı; yani ABD, Kürt devletini Bağımsız Birleşik Kürdistan anlamında bir kaçınılmazlık olarak görüyor. Ancak Washington, “içinden geçilen süreci” bağımsızlık süreci olarak değil, Türkiye-Irak-Suriye’de birleşik Kürt devletinin temellerinin hazırlanacağı süreç olarak değerlendiriyor... " Prof.Dr.Ümit Özdağ - haber linki







Prof.Dr.Ümit Özdağ HDP-PKK Gerçeğini Açıklıyor
"PKK geçmiş yıllarda 303 bebeği katletmişti."



Prof.Dr.Ümit Özdağ Türkiye Ermeni İddialarına Karşı Ne Yapmalı?




 "Kıbrıs meselesinin ardından, AB Ermeni meselesini öne sürecek, AB'deki söz sahibi ülkeler, 
''Siz ne yaparsanız yapın, sizi tam üye yapmayacağız'' demişlerdir."
KKTC kurucusu Rauf Denktaş






2 Kasım 2015 Pazartesi

Türkiye Adalar Denizi ve AB'nin Enerji Politikaları




Türkiye Adalar Denizi ve Kıta Sahanlığı'nda Savaş Değil Bilim ve Adalet İstiyor







Adalar Denizi Kıta Sahanlığı'nın sınırlandırılması konusunda iki ülkenin tezleri şöyledir:


Yunanistan; 
1- Ege Denizi'ndeki adalar ülkenin ayrılmaz birer parçasıdır; 
2- Yunanistan'a ait tüm adaların birer kıta sahanlığı bulunmaktadır; 
3- Türkiye ile adalar arasında eşit uzaklık ilkesi uygulanmalıdır.


Türkiye;
1- Yapılacak görüşmeler sonrası belirlenecek ilkeler çerçevesinde ortaya konacak anlaşmanın kabul edilmesi;
2- Doğal uzantı temel ilke olarak kabul edilmelidir;
3- Hakça ilkeler tatbik edilmelidir;
4- Adaların özel durumları (ada, adacık ve kayalıkların Anadolu Kıtası'na çok yakın olması sebebiyle jeolojik, tektonik ve morfolojik özelliklerin dikkat alınarak değerlendirilmesi)
5- Adalar Denizi'nin yarı kapalı deniz olması (1982 BMDHS'nin 122-123. maddeleri çerçevesinde değerlendirilmesi)


Ne var ki, AB'nin AB ülkeleri kıta sahanlığı içinde yer alan ekonomik bölgelerin paylaşımını gösteren Münhasır Ekonomik Bölgeler Anlaşmasına ait haritalarda maalesef Adalar Denizi bütünüyle Yunanistan'a bırakılmış, Kıbrıs tek bir ülke olarak gösterilmiş, çevresindeki suların Kıbrıs'a ait olduğu ifade edilmiş, netice olarak da Türkiye çok küçük bir alan hapsedilmiştir. (böylece AB'nin de sınırları genişlemiştir). 


Türkiye'nin Adalar Denizi kıta sahanlığı konusunda, Yunanistan'ın karasularını 12 mile çıkarma isteği, adaların silahlandırılması, zaman zaman hava sahası, adacık ve kayalıkların işgali ve Batının sürekli Yunanistan'ın yerinde yer almasından dolayı kıta sahanlığı konusunda Yunanistan ile karşılıklı görüşerek anlaşması bugün için imkansız görülmektedir. İşte bu karmakarışık ortamda Türkiye'yi yönetenlerin unutmaması gereken bazı hususlar bulunmaktadır. Adalar Denizi ve Kıbrıs'ın Yunanistan'a iltihakı bu ülkede yaşayan her vatandaşın haysiyeti rencide edeceği akıldan çıkarılmamalıdır.


Unutulmaması gereken hususlar şunlardır:
1- Bilimsel olarak ispat edilmiştir ki, Adalar denizi'ndeki adalar, adacıklar ve kayalıkların kendilerine ait asla ve asla birer kıta sahanlıkları olamaz.
2- Kıta sahanlığındaki Münhasır Ekonomik Bölgedeki kaynaklar sahildar ülkenin kaynaklarıdır.
3- Kara suları sınırları ülkeler arasında kara parçası sınırı olarak kabul edilemez. 


Yunanistan'ın kara sularını 12 mile çıkarma ve buna bağlı olarak da Uçuş Haberleşme Bölgesi'ni (FIR) daraltma çabaları uluslar arası kaidelere aykırı bir davranıştır. Türkiye'nin askeri tatbikatlarını, deniz ticaretini, balıkçılık faaliyetlerini, petrol ve doğalgaz aramalarını, bilimsel ve teknik çalışmalarını engelleyecek bir karar kabul edilemez.


Yunanistan'ın böylesine saldırgan bir tutum takınması ve AB'nin meseleyi bir oldubittiye getirmesinin altındaki tek sebep, Adalar Denizi üzerindeki adalar, adacıklar ve kayalıkların %90'nın Türkiye anakarasına ait olduğunun bilinmesidir.


Türkiye'den Kıbrıs'daki toprakların bir kısmı istenirken, Batı Trakya'da zulüm devam ederken, Akdeniz'de petrol aramalarına müdahale edilirken, Adalar Denizi'nin tamamı işgal edilmeye çalışılırken ve Yunanistan'ın megalo-idea hayali devam ederken Türkiye bu komşusu ve onun destekçisi AB ülkeleri ile ne yapmalıdır ki, münasebetler dostça devam etsin? Türkiye, dostça ilişkilerin devamı için çaba gösterirken dikkat etmesi gereken iki önemli hususu da gözden kaçırmamalıdır;


1 - Türkiye, Misak-ı  Milli sınırlarını gerektiğinde güç kullanarak korumak ve kollamak mecburiyetinde olduğu için Ege Denizi (Adalar Denizi) işgal düşüncesinin, Kıbrıs'ta cerayan eden olayların, Batı Trakya dramının, Kürtçülük meselesinin, Kafkaslar'daki oyunların ve Ortadoğu çıkmazının vatandaşlara etraflıca anlatılması gerekir. Zira magazin kültürü ile uyutulan Türkiye'de bir oldubitti ile karşılaştığında toplumun suskun kalmaması için bu vazifenin devletin ilgili kurumları tarafından acilen yerine getirilmesi şarttır.


2- Ülkemizin bağımsızlığını tehlikeye düşürecek siyasi manevralardan uzak durarak, halkın manevi şahsiyetini, ülkenin dük duruşunu rencide edecek politikalara taviz vermemek için uluslararası kurallara, kaidelere ve hukuk anlayışına uygun davranarak, her zeminde Türkler'in haklı olduğunu dünyaya göstermek için gösterilen çabalara bıkıp usanmadan devam edilmelidir. Kısacası vakur davranmak elden bırakılmamalıdır.


Yıllardır süregelen müzakereler, uluslararası toplantılar, diplomatların karşılıklı demeçleri, ülkelerin politikaları, bilim adamlarının yazıp-çizdikleri Adalar Denizi ile ilgili meselelerin çözümünde bir arpa boyu yol alınmadığını bize açıkça göstermektedir. Bu anlayış içinde karma karışık olan kıta sahanlığı ve diğer meselelerin daha uzun yıllar devam edeceği açıkça görülmektedir.


Türk dış politikasının temelinde "Hamleye Hamle" ile karşılık vermek bir düstur olarak kabul edilirse, o zaman birçok konuda uzunca bir yol alabiliriz. Her iktidarın bilmesi gereken bir husus da şudur: "Türkiye kıyamete kadar, gerektiğinde kalem, gerektiğinde kılıç" kullanarak haklarını korumayı bilirler.


Diğer taraftan, Batı dünyası Türkler'i bu coğrafyanın insanları olarak görmedikleri ve de megalo-ideanın gerçekleşerek büyük Helen imparatorluğu'nun yeniden tesisini canı gönülden istedikleri içindir ki, bütün siyasi, fiziki, jeolojik, siyasi, tektonik haritalarını bu şekilde yayınlamaktadırlar. Peki, biz ne yapıyoruz?


Ayrıca, kıta sahanlığının 12 mile çıkarılması ile Türkiye'nin nefes alamayacağı çok iyi bilindiği için, bu konuda da özellikle AB açıkca Yunanistan'ın yanında yer aldığını ifade etmektedir. Diğer taraftan bu sınır Türkiye'nin Adalar Denizi'ndeki petrol, doğalgaz, madencilik ve balıkçılık faaliyetlerini de sona ermesi anlamına gelmektedir.


Hangi Türk vatandaşı ve topyekun Türk Milleti bu haritalara ve bu kapana rıza gösterebilir?



Muhittin Ziya Gözler - detaylı
8 Eylül 2014
21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü














AB'nin Enerji Politikaları ve Türkiye - Muhittin Ziya Gözler



10.523.000 km2'lik yüzölçümü, 700 milyona yaklaşan nüfusu, yeraltı ve enerji kaynakları bakımından zengin olmayan, ancak dünya sanayi üretiminin 1/3'nü gerçekleştiren Avrupa Kıtası'nda 50 ülke bulunmakta, bu ülkelerden de bugün için 28'i AB'ni meydana getirmektedir. 17 Aralık 2004 yılında AB'ye katılım müzakerelerinin başlaması için Papa X.Innocent'in heykelinin önünde alay-ı vâlâ ile imzalanan anlaşmanın üzerinden geçen 11 yılda acaba kaç arpa boyu yol alındı? Bu siyasi tartışmayı bir tarafa bırakıp, AB'nin enerji politikalarıyla ilgili çalışmalarını aktarmaya çalışarak Türkiye'nin ileride başına gelebilecek tehlikelere değinelim.....


Ne var ki, AB'nin Türkiye'ye karşı olan hasmane tutumu, Türkiye-AB ilişkilerinde daha uzun süre soğukluğun devam edeceğini göstermektedir. 500 milyon nüfusa sahip AB'nin 77 milyon nüfusu olan Müslüman bir ülkeyi kendi içine alması, ötesinde kabul etmesi çok zor görünmektedir. AB Türkiye'nin nükleer enerji konusunda Rusya ile olan ilişkisi, yenilebilir kaynaklara yeterince yatırım yapmaması ve Ortadoğu politikaları sebebiyle her konuda olduğu gibi enerji konusunda da Türkiye'ye soğuk davranmaya devam etmekte ve müzakerelerde Enerji Faslını açmamaktadır. Ancak, AB enerji politikasının esasını teşkil eden arz güvenliği için enerji çeşitlendirilmesi konusunda Türkiye'ye muhtaçtır ve mahkumdur.

























24 Nisan 2015 Cuma

Some Facts and Thoughts Regarding the European Parliament’s Resolution on Armenian Genocide Claims






Turks and Armenians lived together in peace and harmony throughout many centuries. Quite a number of Armenians had important positions in Ottoman administrations. For example, at the end of 19th and at the beginning of 20th centuries, for 28 years the Ministers in charge of the personal budget of the Sultan were Armenians. An Ottoman Foreign Minister was Armenian. There were Armenian members of Parliament, ambassadors and high-level officers.

During the First World War, responding to an appeal by Tsar Nikola II, a great number of Ottoman citizens of Armenian origin joined the Russian forces invading Eastern parts of Turkey.

These Armenians, and local Armenian armed groups attacked not only supply roads and storage facilities of the Turkish forces, but Turkish towns and villages as well, killing a great number of civilians including women and children.

In 1915 Ottoman government, upon the demand of Commanders of the Turkish forces on the Eastern Front, decided to move Armenians living in combat zones to safe places of the Empire. This deportation had started after armed Armenian groups took over control of the city of Van.

A great number of Turks and Armenians had lost their lives during this period as a result of mutual killings and illnesses. There are various estimations of Armenian casualties. French writer Pierre Loti, in his letter to the French Foreign Minister, asserted that Armenian claims are grossly exaggerated.

French journalist and writer Jean Schlicklin in his book Angora published in 1922, reports that by the end of 1919, one hundred Turkish villages were burned and their inhabitants massacred by Armenians.
According to the official records of the Turkish authorities, around half a million Turks lost their lives in this period in the areas of confrontation.

During the First World War, these confrontations have been presented as Turkish atrocities by allied propaganda agencies, most particularly by the British Propaganda Ministry, Wellington House, practically without any reference to Turkish victims. These wartime propaganda materials are still in use to justify Armenian claims of genocide.
Ovanes Katchaznouni, the first Prime Minister of Armenia and the Chairman of the Dashnak Party, in a speech delivered in April 1923 at the Congress of the Party in Bucharest, blamed not the Turks, but his own party for wrongdoings during this period.

The UN Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide of 1948 sets forth the definition of genocide and specifies the legal authorities qualified to determine which acts could be construed as genocide. Nobody and no institution is authorized to decide which event could be qualified as genocide except those mentioned in the Convention. Therefore, the Armenian claims cannot be justified by the stipulations of this Convention and have not been accepted by a large part of the States or relevant legal authorities.

British Foreign Office Minister Baroness Meta Ramsey of Cartvale addressing the House of Lords on 14 April 1999 said, “… in the absence of unequivocal evidence to show that the Ottoman administration took a specific decision and action to eliminate the Armenians under their control at the time, British governments have not recognized the events of 1915 and 1916 as “genocide”.

Sixty nine American historians, including Professors. Bernard Lewis, Justin McCarthy, Stanford Shaw and Dankward Rustov published a statement in The New York Times and Washington Post on May 19, 1985, arguing that “…much more remains to be discovered before historians will be able to sort out precisely responsibility between warring and innocent and to identify the causes for the events which resulted in the death or removal of large numbers of the eastern Anatolian population, Christian and Muslim alike.”

On December 17, 2013, the European Court of Human Rights ruled that Switzerland violated the right to freedom of speech by convicting Doğu Perinçek, chairman of the Turkish Workers Party, for having publicly denied the existence of any genocide against the Armenian people. The Court pointed out that a consensus was difficult to establish in relation to matters which cannot be historically ascertained with absolute certainty, especially in view of the fact that genocide is a very specific and narrowly defined legal concept requiring a high threshold of proof.
It is often suggested to Turks to face their history. As a matter of fact, all countries should do that and I believe that in the end, Turks would probably not be among those who are most ashamed of their past.


Dr. Onur Öymen 
retired Ambassador, former Undersecretary of the Turkish Ministry of Foreign Affairs, 
former M.P. and former Deputy Chairman of Republican People’s Party







Avrupa Parlamentosunun Sözde Ermeni Soykırımı Hakkında Aldığı Kararla İlgili Bazı Bilgi ve Düşünceler

Türkler ve Ermeniler yüzyıllar boyunca barış ve uyum içinde birlikte yaşamışlardır. Çok sayıda Ermeni Osmanlı İmparatorluğunda önemli görevler yapmışlardır. Örneğin, 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında 28 yıl boyunca Padişahın özel bütçesinden (Hazine-i Hassa) sorumlu olan Bakanlar hep Ermeniler olmuştu. Osmanlı İmparatorluğunda Ermeni Dışişleri Bakanı, Ermeni Meclis üyeleri, Büyükelçiler ve komutanlar vardı.

Birinci Dünya Savaşında, Rus Çarı II. Nikola’nın çağrısı üzerine, Ermeni kökenli çok sayıda Osmanlı vatandaşı Türkiye’nin Doğusundaki toprakları işgal etmekte olan Rus kuvvetlerine katılmışlardı.

Bu Ermeniler ve yerel Ermeni silahlı gruplar, yalnız Türk kuvvetlerinin ikmal yollarına ve depolarına saldırmakla kalmamışlar, Türk şehirlerine ve köylerine de saldırılar düzenlemişler, kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere çok sayıda sivili öldürmüşlerdir.

Osmanlı Hükümeti, 1915 yılında, Doğu Cephesindeki komutanların talebi üzerine, savaş bölgelerinde yaşayan Ermenileri İmparatorluğun daha güvenli bölgelerine gönderme kararı almıştır. Bu tehcir, Ermeni gruplar Van şehrini ele geçirdikten sonra uygulanmaya başlanmıştır.

O dönemde karşılıklı öldürmeler ve salgın hastalıklar nedeniyle çok sayıda Türk ve Ermeni hayatını kaybetmiştir. Ermenilerin kayıpları konusunda farklı tahminler vardır. Fransız yazar Pierre Loti, Fransız Dışişleri Bakanına yazdığı mektupta, Ermeni iddialarının aşırı derecede mübalağalı olduğunu ifade etmiştir.

Fransız gazeteci ve yazar Jean Schliklin, 1922 yılında yayınlanan Angora isimli kitabında, 1919 yılının sonlarına kadar 100 Türk köyünün Ermeniler tarafından yakıldığını ve orada yaşayanların katledildiğini bildiriyor.
Türk makamlarının resmi kayıtlarına göre, bu silahlı çatışma döneminde yaklaşık yarım milyon Türk hayatını kaybetmiştir.

Birinci Dünya Savaşında, bu çatışmalar, müttefiklerin propaganda teşkilatları, özellikle İngiliz Propaganda Bakanlığı Wellington House tarafından, hayatını kaybeden Türklere atıfta bulunulmaksızın, Türk vahşeti olarak dünyaya duyurulmuştur.

Ermenistan’ın ilk Başbakanı ve Taşnak Partisi Başkanı Ovanes Katchaznouni ise, Partisinin 1923 yılının Nisan ayında Bükreş’te düzenlenen Kongresinde yaptığı konuşmada bu dönemdeki yanlışlıklar nedeniyle Türkleri değil, kendi Partisini suçlamıştır.

Birleşmiş Milletlerin 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Konusundaki Sözleşmesi soykırım suçunu tarif etmekte ve hangi yargı makamlarının hangi olayları soykırım olarak nitelendirebileceğini belirlemektedir. Sözleşmenin belirttiği yargı makamlarının dışında hiç kimse ve hiçbir kuruluş bir olayın soykırım olduğuna hükmetme hakkına sahip değildir. Bu nedenle, Ermeni iddiaları bu sözleşmenin hükümlerince haklı görülemez. Bu iddialar devletlerin büyük çoğunluğu ve ilgili adli makamlar tarafından da bugüne kadar kabul edilmemiştir.

İngiliz Dışişleri Bakanlığında, Devlet Bakanı Barones Meta Ramsay of Cartvale 19 Nisan 1999 tarihinde Lordlar Kamarasına hitap ederken şunları söylemişti: “...Osmanlı Devletinin kendi yönetimindeki Ermenileri bertaraf etmek için özel bir karar aldığını veya harekette bulunduğunu gösteren tartışılmaz deliller bulunmadığı için İngiliz Hükümetleri 1915-1916 olaylarını “soykırım” olarak kabul etmemektedir.”

Profesör Bernard Lewis, Justin McCarthy, Stanford Shaw, Dunkwart Rustow da dahil olmak üzere 69 bilim adamı 19 Mayıs 1985 tarihinde New York Times ve Washington Post gazetelerinde yayınladıkları bildiride şunları belirtmişlerdir: “Tarihçilerin savaşanlar ve masumlar arasındaki sorumluluğu saptayabilmeleri ve Doğu Anadolu’da yaşayan çok sayıda Hıristiyan ve Müslümanın ölümüyle veya yerlerinden uzaklaştırılmasıyla sonuçlanan olayların sebeplerini belirleyebilmeleri için ortaya çıkartılması gereken daha pek çok şey vardır.”

17 Aralık 2013 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İsviçre’nin, Türkiye İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek’i Ermeni halkına karşı “soykırım” yapıldığını açıkça reddetmesi nedeniyle mahkum ederek söz hürriyetini ihlal ettiğine karar vermiştir. Mahkeme, çok özel ve sınırlı biçimde tarif edilen soykırım suçunun büyük hassasiyetle tanımlanması gereken bir kavram olması nedeniyle tarihi açıdan mutlak bir kesinlikle belirlenemeyen hususlara ilişkin olarak bir görüş birliğinin oluşturulmasının güçlüğüne işaret etmiştir.

Türklere sık sık geçmişleriyle yüzleşmeleri tavsiye ediliyor. Gerçekten bütün ülkeler bunu yapmalıdır. Bence sonunda geçmişlerinden en çok utanç duyacaklar arasında Türkler yer almayacaktır.


Dr.Onur Öymen





Mustafa Mutlu ve Onur Öymen







Diaspora Ermenileri'nin Soykırım Yalanları ve Mücadele Yöntemlerimiz
Tahir Tamer Kumkale , 2007


Tarih şahittir ki; Türk milleti bilerek ve isteyerek ve bin yıldır birlikte yaşadığı Ermenilere ve ne de başka bir millete soykırım uygulamamıştır. Bizim milli karakterimizde milletlere ve ırklara düşmanlık yoktur. Ayrıca dini değerlerimiz de bunu kesin olarak reddeder.

Elinizdeki kitap, arşiv belgeleri arasında kaybolmadan Ermeni Soykırımı safsatasının geçersizliği hakkında ve halkımızı bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Bilinmelidir ki Türkiye bu davada tamamen haklıdır. 

Kitapta; haklı davamızda bilmek zorunda olduğumuz şu soruların cevapları yer almıştır.
Diaspora Ermenileri kimlerdir? Bizden neler istiyorlar?
Diaspora'nın Türkiye'ye yönelik hedef ve stratejileri nelerdir?
Küresel Güçlerin Ermeni iddialarındaki yeri ve rolü nedir?
Soykırım yalanlarının belgelerle kanıtlanmış doğruları nedir?
24 Nisan 1915 neden özellikle "Soykırım Günü" seçilmiştir?
Ermeni soykırım yalanları dış ülkelerde neden destek buluyor?
Osmanlı Dönemi Ermeni terörünün sebep ve sonuçları nelerdir?
Cumhuriyet Dönemi Ermeni terörünü sebep ve sonuçları nelerdir?
Ermeni terör örgütlerinin uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgisi nedir?
Konuyla ilgili arşiv belgelerine dayalı bilgiler neden dikkate alınmıyor?
BM Soykırım Sözleşmesine göre yapılanlar soykırım olabilir mi?
İddia edildiği gibi Sevr Anlaşmasının bugün de geçerliği var mıdır?
Yabancı tarihçiler ve gerçek bilim adamları konuya nasıl bakıyorlar?
Türkiye Ermenileri konuya nasıl bakıyorlar ve neler yapıyorlar?
Küresel güçlerin denetimindeki diasporasının saldıralarını 
önlemek için;
Türkiye Cumhuriyeti Devleti Olarak Neler Yapılabilir ?
Türkiye Cumhuriyeti Halkına Düşen Görevler Nelerdir?




ve








"Şüphe edilmemek gerekirdi ki, Ermeni katliamı konusundaki sözler, gerçeğe uygun değildi. Aksine, güney bölgelerinde, yabancı kuvvetler tarafından silahlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cür’et alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmakta idiler. İntikam düşüncesiyle her tarafta insafsız bir şekilde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekte idiler. "

Gazi Mustafa Kemal Atatürk (Nutuk-1927)





"Ermeni meselesi denilen ve Ermeni milletinin gerçek çıkarlarından ziyade dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre halledilmek istenen mesele, Kars Antlaşması ile en doğru çözüm şeklini buldu"

Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1922)











30 Mart 2015 Pazartesi

BİR MEDENİYETİN İLK ÇÜRÜMEYE BAŞLADIĞI YER KAFASI DEĞİL KALBİDİR.





AİME CESAİRE
BARBAR BATI - Sömürgecilik Üzerine Söylev





...Biz toplumlarımızın daha yüksek bir gelişme seviyesine yükselmesini istiyoruz, ancak kendi istemiyle; dahili bir gelişme, dahili ihtiyaçlar, organik bir ilerleme aracılığıyla ve bu gelişmenin biçimini değiştiren, onu engelleyen, onun şerefine gölge düşüren hiçbir dışsal müdahale olmaksızın.

Bu koşullar altında, kimseyi bizim yerimize düşünmeye, bizim yerimize araştırma ve keşif yapmaya yetkili kılamayacağımız; ve isterse bizim en iyi dostumuz olsun, kimsenin bizim yerimize cevaplar bulmasını kabul edemeyeceğimiz gerçeği artık anlaşılmalıdır. 

Bütün ilerici siyasetlerin amacı günün birinde sömürge halklarına özgürlüklerini iade etmek ise; o halde bu ilerici partilerin günlük faaliyeti en azından bu sözde hedefle çelişmemeli ve gelecekteki özgürlüğün gerçek temellerini, psikolojik olduğu kadar örgütsel temellerini de her geçen gün yok etmemelidir.

Ve bu temeller aslında tek bir anlama gelir; inisiyatifi ele alma hakkı...

...Bizim tarafımızdan yeniden düşünülmedikçe, bizim için yeniden yorumlanmadıkça, bize yönelmedikçe ve bizim ihtiyaçlarımızı karşılamadıkça bütün doktrinler değersiz ve hükümsüzdür.

Bunların hepsi gayet açık görünüyor. Pekala, ama işlerin şu an nasıl işlediğine bakıldığında hiç de açık değil. Yapılacakları bizim yerimize yapma, kararlarımızı bizim yerimize alma, bizim adımıza düşünme, sonuçta biraz önce bahsettiğim temel bir kişilik hakkı olan inisiyatif hakkımızı reddetme alışkanlığı Avrupa'da muhafazakar sağdan kızıl sola kadar her bir partinin, her bir çevrenin içine öylesine yerleşmiş ki aklıma bir Kopernik devrimi yapmaktan başka bir şey gelmiyor.

İşte muhtemelen meselenin esası da bu...

Bu nedenle şu an bütün dünya bir çıkmazın içinde.

"Bir medeniyetin ilk çürümeye başladığı yer kafası değil kalbi"yse eğer, bu kalpsiz medeniyete karşı kendi medeniyetimizi yükseltmek için tek ihtiyacımız olan, sağlam bir yürek, sağlam bir vicdan !






BATI EMPERYALİZMİ VE VAHŞİLİĞİ ÜZERİNE...









BİR MEDENİYETİN İLK ÇÜRÜMEYE BAŞLADIĞI YER 
KAFASI DEĞİL KALBİDİR.









____________________________________________________

"...Oysa güç ve kuvvet, Türkiye'de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri 
Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. 

Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? 
Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. 

Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür." 

Mustafa Kemal Atatürk

_____________________



10 Şubat 2015 Salı

TARiHTE AVRUPA BİRLİGİ VE TÜRKİYE






YENİ ÇAG'DA (1500-1700)
TÜRKLERE KARŞI HAÇLI PROJELERİ


1354-1683 döneminde dört yüzyıl Osmanlı tehdidi karşısında kalan Avrupa'da, üstünlük kurmayı tasarlayan her monark, bu tehdide karşı birleşik bir Avrupa'yı temsil etme ve savaşma iddiasındaydı.

Ortaçağ' da Haçlı savaşlarında önde gelen Fransa, Yeni çağ'da da geleneği sürdürmüş, Osmanlı'ya karşı haçlı planlarına yakın ilgi göstermiş, Bizans'ı veya onun yerine Latin Doğu İmparatorluğu'nu ihya projeleri yazılıp çizilmiş;(1) hatta yeni çağlarda Avusturya, Venedik Cumhuriyeti, Malta Şövalyeleri yanında Fransız birlikleri Osmanlı'ya karşı savaşmışlardır. 

1204-1261 döneminde İstanbul'u elinde tutan Latin imparatorluğu hatırasını, Fransızlar hiçbir zaman unutmadılar. XIV. yüzyılda Osmanlı'nın yayılma döneminde Bizans imparatorları Avrupa' dan yardım istedikleri zaman, daima Latinlerin yeniden şehri ele geçirmeleri kaygısı vardı. Paleologlar hanedanına mensup ve varis olma iddiasına yalnız Moskof hükümdarlar değil, Fransız hanedanlar da yakın ilgi göstermişlerdir.

1494'te Fransız kralı VIII. Charles Türklere karşı haçlı seferine çıkmadan Andreas Palaeologus'tan Bizans imparatoru unvanını satın almıştı. XIV. Louis, boş sayılan İstanbul tahtına Doğu İmparatoru sıfatıyla oturmayı ciddi olarak düşünüyordu. (2)

XVII. yüzyıl boyunca Türklere karşı kutsal savaş açma XIV. Louis Fransa'sının Avrupa'da üstünlük iddialarının bir sembolü haline geldi. (3) Fransız elçisi A. Vandal'ın şu sözleri, bu fikrin nasıl yaygın olduğunu belirtmektedir:

"La chimere d' esprit nombreux mais eloignes des affaires et negliges par les gouvernements; elle redevient la pensee des souverains et des ministres, des capitaines celebres, des grands ambitieux. Plusieurs se flataient de la conduire un jour et la plaçaient au-dela de leurs entre-prises presentes, comme l'occupation et la gloire de l'avenir". (4)

Öte yandan, Fransız ekonomisi büyük ölçüde Osmanlı ülkesi (Levant) ile ticarete dayanıyordu. XVI. ve XVII. yüzyıllarda Fransız dış ticaretinin yarısı Levant ticaretine bağlıydı. Osmanlı'ya bu ekonomik bağımlılık yanında I. François'dan beri Fransa'nın Avrupa' da denge politikası, Osmanlı'yla siyası işbirliğine dayanıyordu.(5) 

Fransa' da Din Savaşları (1562-1598) sırasında Osmanlı'nın Calvinist Partisi'ni tutmuş olması ve 1572 Saint-Barthelemy katliamı üzerine ticarı ambargo tehdidinde bulunması kayda değer.

Viyana Bozgunu'ndan (1683) sonra "Türkler için kötü akıbetin her türlüsü öngörülmüştür. En müsamahalılar, onları toplu halde Hıristiyanlığa geçirmeye hazırlanırken, başkaları çöllere sürülmelerini...yeryüzünde ne kadar Türk varsa hepsinin kılıçtan geçirilerek ortadan kaldırılmasını uygun görmektedirler." (6)




XVII. YÜZYILDA HAÇLI PROJELERİ


XV.-XVI. yüzyıllarda Avrupa'ya meydan okuyan en büyük tehlikeyi, Avrupa'nın kalbine kadar sokulan Osmanlı Türkleri temsil etmekteydi. Avrupa devletleri arasında ittifak, birleşme, koalisyon, konfederasyon girişimleri o zaman ortak savunma ihtiyacıyla gündeme geldi. 

Ortaçağlardan beri Avrupa'yı temsil eden Papalık ve İmparatorluk, bu kutsal savaşta Avrupa'nın önderliği iddiasında bulundu. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda ise Avrupa, Osmanlı karşısında ezici bir üstünlük kazanınca, Osmanlı ülkesini istila ve paylaşma konusu önem kazandı; paylaşmada rekabet bu kez Avrupa devletleri için ortak hareket etme ve uzlaşma politikasını gündeme getirdi; Böylece Avrupa için bir Şark Meselesi ortaya çıktı.

Viyana Bozgunu sonrası savaşlar (1683-1699) Osmanlı'nın artık direnme gücünün tamamen yok olduğuna Avrupa'yı inandırdı ve şimdi bu devasa zengin ülkenin taksimi projeleri ele alındı. Avrupa'nın üstünlüğü modern bilim-teknolojide ilerlemeler sonucu, ateşli silahlarda ve gemicilikte devrimsel ilerlemede kendini gösterdi.

Askerlikte Devrim (Military Revolution), Osmanlı'ya karşı 1593-1606 savaşlarında gerçekleşmiştir. Avusturya-Alman ordularında kısa tüfenk kullanabilen süvari ve tüfenkli piyade taburları karşısında ok-yay ve mızrakla savaşa Osmanlı geleneksel süvarileri ( tımarlı sipahi ordusu) savaşma gücünü tamamen kaybetmiş bulunuyordu.

Askeri bakımdan ikinci önemli gelişme, kale-istihkam inşasında surlar yerine alçak tabya sisteminin gelmesidir. Bu yenilikleri Osmanlı çok geç bir zamanda edinmeye çalışacaktır. 

Diplomasiye gelince, İstanbul'da Batı'nın ikamet elçilikleri bir casus merkezi gibi işlerken, Osmanlı bu işin önemini ancak XVIII. yüzyıl sonunda anlayabilmiştir. 

XVII. yüzyılda Avrupa' da askeri teknolojideki gelişmelerden, Avusturya-Alman ordularının üstün ateş gücünden habersiz bir Osmanlı veziri Merzifonlu Kara Mustafa, Osmanlı askeri zaafını ortaya çıkardı. XVII. yüzyıl ortalarında akıllı bir gözlemci, Katip Çelebi, Osmanlı'nın "ihtiyarlık dönemine girdiğini söylemiş, devleti temelinden sarsacak hareketlerden kaçınması" uyarısını yapmıştı.

Voltaire durumu açık biçimde ifade etmiştir: 'T estoit de la persuade que le grandeur de cet empire estoit plutôt un faste imaginaire ... la guerre presente a debrouille ce chaos et desmele tout ce Carra Mustafa Pacha ne l' eussent point portea Vienne, l'Empire Ottoman aurait conserve encore quelques temps sa reputation."

"Çoktan şuna kanaat getirdim ki, bu imparatorluğun yüceliği şimdiden hayalimizde yarattığımız bir heyüladır ... Şayet önümüzdeki savaş kargaşayı ve Kara Mustafa'nın Viyana önündeki hezimeti gözümüzü açmasaydı bu imparatorluk hala şöhretini koruyacaktı."


XVII. yüzyılda Türklere karşı Birleşik Avrupa projelerinin ilki, Fransız devlet adamı Sully (1560-1641)'ye aittir (Proje tarihi, 1607).(7)

Sully, Papalık ve on beş Avrupa ülkesinden kurulacak bir konfederasyon düşünüyor, Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya'yı bu konfederasyon dışında bırakıyordu. Konfederasyonun bir meclisi olacaktı ve uluslararası anlaşmazlıkları çözmek için ayrı kurumlar öngörülüyordu. 

Osmanlılar Avrupa'dan çıkarılıncaya kadar bu birliğin savaşı sürdürmesi öneriliyordu ("une forme de republique toujours pacifique avec tous les chretiens et toujours militante avec les infideles"). 

Konfedere devletler 273.800 kişilik bir ordu ve 117 kadırgalık bir donanma vücuda getirecekler, ordu Fransa kralının kumandasında olacaktı (o zamana kadar Türklere karşı savaşın başı Mukaddes Roma-Cermen İmparatoruydu).

Avusturya, tabii, projeye karşı çıktı. Kral Henri IV (1589-1610) projeyi destekledi (8) (halbuki Osmanlı diplomasisi onun krallığa geçmesini desteklemişti).

Capucin keşişi Joseph'in projesini (1615-1618), papalığa ait haçlı planları (9) arasına koymak daha doğrudur. Joseph, Fransa kralını haçlı ordusunun başına koymaktaydı. Fransız devlet adamları, Türklere karşı mücadeleyi, Avrupa' da Habsburglar karşısında üstünlük mücadelesinin bir gereği gibi görüyorlardı. Joseph'in uzun Haçlı Destanı ün kazandı. 

Türkiye' de elçilik yapmış (1591-1606) ve Osmanlı-Avusturya savaşında Türklerin uğradığı güçlüklere tanık olmuş Savary de Breves'in projesi de bir haçlı projesidir. (10) Haçlı seferi planlarında, daima Osmanlı Hıristiyan tebaasının ayaklanıp haçlılara katılacağı umuluyordu.




VİYANA BOZGUNU'NDAN (1683) SONRA HAÇLI PLANLARI


Viyana Kuşatması bütün Avrupa' da heyecanla izleniyor; "Türk" (Osmanlı) sorunu gündemin başında geliyordu. Bozgun üzerine Osmanlı ülkesini taksim projeleri gündeme geldi. Ünlü Filozof Leibnitz'in Türklere karşı savaş projesi, geleneksel Hıristiyan Avrupa (Respublica Christiana) düşüncesinin modern fikirlerle beslenmiş bir versiyonudur.  Leibnitz'in planı şu pratik amaçla yazılmıştı:

Osmanlı tehdidi karşısında geleneksel Avrupa Hıristiyan birliğinin sağlanması, Doğu'da savaşın devamı. Aslında bu plan, imparator V. Karl (1519-1558)'ın planıydı. Raporunda Haçlı seferlerine sık sık gönderme yapan Leibnitz, Alman imparatorunun adamlarıyla sıkı temas halindeydi. 

Bu kişilerden şansölye J.P. de Schoenborn, imparatorun, Türkler karşısında elleri serbest kalsın diye Avrupa'da barış ve birlik gerçekleştirmeye çalışıyordu (Onun çabalarıyla, XIV. Louis ile ünlü Ren Ligası imzalanmıştı 1658). 

İmparator Leopold I (1658-1705) için Osmanlı'ya karşı savaş önde geliyordu. Fransız kralının 1670'lerde Ren Nehri doğrultusunda genişleme girişimleri, Alman imparatorluk şansölyesini ziyadesiyle rahatsız ediyordu.(11) Fransa'yı, Osmanlı'yla işbirliği politikasından ayırmak ve Güneş Kral'ın emperyalist iştihası için zengin Mısır'ı taviz vermek Leibnitz planında öngörülüyor; raporda XIV. Louis "Empereur d'Orient" diye anılıyordu.

Osmanlı'ya karşı Saint-Gothard Savaşı (1664)'ından az sonra 1670 tarihini taşıyan ve Avusturya devlet adamlarına sunulan raporlarda Leibnitz, Osmanlı Türklerini dünyada savaş ve istikrarsızlığın başlıca nedeni saymakta, Rusya dahil Avrupa devletleri arasında bir Hıristiyan cephe oluşturmak için bir Avrupa Konfederasyonu önermekteydi.

Dikkate değer bir nokta olarak, Louis XIV Mısır fethine teşvik edilirken Türklerin elinden yalnız Kudüs'ün değil, Hindistan yolunun da Hıristiyanlar (Fransa) için fethedilmiş olacağı belirtiliyordu.

Akdeniz egemenliği, o zaman Leibnitz'e göre, tamamen Hıristiyan donanmalarına aitti. Venedik'in denize hakimiyeti dolayısıyla Osmanlı Devleti Girit'teki ordusuna yardım gönderemiyordu.

Leipnitz'in Haçlı planı kuşkusuz Fransız devlet adamlarının planlarından, özellikle XIV. Louis'nin Osmanlı'ya karşı savaş gösterilerinden ilham almıştır: Fransa Kralı'nın donanması 1669'da Venedik'e yardım için Sakız Adası'nı bombardıman etmişti (1681' de Amiral Duquesne Çanakkale Bağazı'nı geçip İstanbul üzerine yürüme girişiminde bulunacaktır).

Özetle, Leibnitz'in Avrupa Birliği projesi, geleneksel bir fikirden yararlanarak Habsburglu imparatorun pratik diplomasisine hizmet için ortaya atılmıştır. "Arkadan düşmanların saldırısından korkmadan" imparator, "barbar Türklere karşı" müttefikleriyle yürüyecektir. 

Kayda değer ki, Osmanlı'ya karşı bu birliğe, Lehistan ve Ortodoks Rusya dahil ediliyordu. Avrupa'da birlik ve barış sağlandıktan sonra "Barbar Türkler"e karşı harekete geçilmesi ve Avusturya'nın Sırbistan'ı Rusya'nın Kırım' ı alması hedef gösteriliyordu. Leibnitz Planı, 1684'teki Mukaddes Liga'nın bir ön planı sayılabilir.

İmparatorun Doğu'daki savaş planlarını desteklemek için yazılan Leibnitz planı, Paris'te iyi kabul görmedi. Projeye verdiği cevapta (21 Haziran 1672) Fransız Dışişleri Bakanı Arnaud de Pompone, "Biliyorsunuz bu tür projeler Aziz Louis (1226-1270)' den beri moda olmaktan düşmüştür" demektedir ("Je ne vous dis rien sur les projets d'une guerre sainte; mais vous savez qu'ils ont cesse d' etre ala mode depuis Saint Louis"). Leibnitz projesinde Mısır'a ait önerilerin, 1797'de Napoleon'un Mısır Seferi'ne ilham kaynağı olduğu düşünülmektedir.(12)

Viyana Bozgunu'nun ardından imparatorun 1683-1687 döneminde Osmanlı'ya karşı ezici zaferleri, Fransız kralı Louis'yi iki bakımdan kaygılandırıyordu: İmparator, Hıristiyan Avrupa'nın kurtarıcısı sıfatıyla tüm kıtada, özellikle Almanya'da, nüfuz ve otoritesinin doruğuna ulaşmıştı. Bu zaferler, Güneş Kral'ın Avrupa'da şa'şasını gölgeliyordu. 

Türklerin Viyana kuşatması sırasında Avrupa'daki genel korku ve kaygı karşısında Fransa, Padişah'la dayanışma politikasını gizlemeye çalışıyor, Ren Nehri'ne doğru genişleme girişimlerine ara veriyordu. Louis Hıristiyan Avrupa'nın birliğini göstermek için Avusturya ile 20 yıllık bir ateşkes antlaşması imzaladı (15 Ağustos 1684) (Fransa'da birçok gönüllü, Türklere karşı İmparatorun ordusuna katılmıştı). (13) 

Fransız diplomasisi bir çıkmazdaydı: Fransa, bir yandan I.François zamanından beri Habsburglara karşı Osmanlı'yla gizli işbirliğini devam ettirmek zarureti, öbür yandan Hıristiyan Avrupa karşısında geleneksel Tres-Chretien şöhretini korumak gereği arasında bocalıyordu. 1685-1689 döneminde Louis, yıkılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu'na karşı kendi başına harekete geçmek ve İstanbul'u almak için yapılan planlarla yakından ilgilendi.(14) 

Osmanlı'nın çöküş halinde bulunduğu, Çanakkale Bağazı'nı geçip İstanbul'u zapt etmenin kolay olduğu, o sıralarda Fransa'da yaygın olarak konuşuluyordu. 1686'da Osmanlı'ya karşı savaş ve taksim planı düzenleyen rahip Coppin, çağdaşları gibi Türklere karşı savaşta Avrupa devletlerinin bir koalisyonda birleşmesini ve ortak bir kuvvet (100 bin asker ve 200 yelkenli) oluşturmasını önermekte idi. Coppin planında Garp Ocakları (Cezayir, Tunus, Trablusgarp) deniz kuvvetlerinin imhası gerektiği özellikle belirtilmiştir; çünkü Akdeniz' de deniz ticareti bu denizcilerin devamlı gaza-korsanlık faaliyetinden büyük zararlara uğramaktaydı. 

Coppin'in düşüncelerinde ilginç bir nokta, Osmanlı'dan memnun olmayan Müslüman halkları, Arapları Osmanlı aleyhine yapılacak haçlı seferinde müttefik gibi görmesidir. Konfederasyona dahil Hıristiyan devletlerin her biri, Osmanlı ülkelerinin taksiminde pay sahibi olacaktı.(15) İstanbul, Fransa Kralı'na layık görülüyordu.

Viyana Bozgunu üzerine Kral XIV. Louis'ye Osmanlı ülkesini istila planı sunanlar arasında De La Croix dikkati çeker. (16) Osmanlı üzerinde etraflı bilgi sahibi F. P. de La Croix (İstanbul' da elçi sekreteri, öl. 1704) saldırıda Avrupa devletlerinin ittifakını belirtmekle beraber Kral Louis tek başına Osmanlı'yı yenip İstanbul' da imparatorluk tacını giyecek güçtedir, diyordu. 

Deniz ve kara silahlarında Fransız teknolojik üstünlüğünü belirttikten sonra, iyi bir casus olan bu elçilik sekreteri, Boğaz kalelerinin harap durumuna işaret ediyor; Boğazları kolayca geçebilecek donanmaya İstanbul'un ahşap evlerini ateşe vermeyi tavsiye ediyordu.

Kral, Doğu'yu fethetme ve İstanbul imparatorluğunu kurma projesini, 1685 baharında ciddi biçimde ele aldı ve sonbaharda İstanbul'a gönderdiği yeni ikamet elçisinin yanındaki Gravier
'Ortieres'e, (17) imparatorluğun başlıca limanlarının haritalarıyla, Boğaz kalelerinin planlarını çıkarma ödevi verdi (1386). 

Onun krala sunduğu "Memoire touchant les echelles du Levant" Osmanlı limanlarında ticaret, ithal-ihraç malları, fiyatlar ve ölçüler üzerinde ayrıntıları içeren son derece değerli bir belgedir. (18) Bu belge, Fransız kralının İstanbul'u yakma emrini yerine getirmek için gerekenleri tespit etmektedir.(19) 

G. d'Ortieres, donanmanın doğrudan İstanbul üzerine saidırmasını tavsiye eder. Avusturya orduları İstanbul üzerine gelmeden kralın kuvvetleri İstanbul'u ele geçirmelidir. (20) Osmanlı'ya tabi milletler silahlandırılıp ayaklandırılacak, kadın ve çocuklardan başka Türkler katliamla ortadan kaldırılacaktı,(21) ("La na tion ottoman contrainte s' exiler au-dela de l'Euphrate et Condamnee en errer dans les deserts de I' Arabie"; "Osmanlı milleti Fırat'ın öbür tarafına sürülüp Arabistan çöllerinde dolaşmaya mahkum edilecek").


G.d'Oriteres, bir tehlikeye dikkati çeker: "Alman imparatoru, bu seferi öğrenir öğrenmez Osmanlı'yla barış yapar, Fransız kuvvetlerini Osmanlı ordusuyla karşı karşıya bırakır," diyor.(22) Kırım Tatarlarına karşı Moskova'yı harekete geçirmeyi öneriyor ve ekliyor: "Il n'ya pas de Chretiens qui souhaiteront avec plus d'empressement la destruction de ces Infideles".(23)

Kırım ülkesi Moskova'ya bırakılacaktır; Osmanlı'nın Hıristiyan tebaası Türklere karşı "gizli düşman" (" ennemis secrets")dır.(24)  Onlar, Osmanlı'ya karşı Fransızlada birleşecektir. İmparatora yalnız Macaristan bırakılacak, Rumeli'nin tümü, Yunanistan ve adalar krala itaat edecekler, Türkler, Rumeli'yi ve İstanbul'u bırakıp Anadolu'ya kaçacaklar, Osmanlı askeri yok olunca bütün tabi milletler, bu arada Araplar ayaklanacaktır (tüm Mısır'da ancak 6000 Türk vardır).(25)

Büyük Kral, rakip Habsburglara karşı İstanbul' da Doğu İmparatorluğu için ciddi bir girişimde bulunurken, aynı zamanda kendi memleketinde Edict of Nante 'ı kaldırıyor, Katolik mezhebi dışında öbür mezhepleri yasaklıyordu. Alman topraklarını işgal girişimleri üzerine Avrupa'da Fransa'ya karşı Alman imparatoru ve Protestan devletleri arasında ittifak kuruluyor (Augusburg Ligası), savaş (1689-1697) Güneş Kral'ı Doğu macerasından alıkoyuyordu.

Fransız planlarında Mısır'ın hedef gösterilmesinin nedenleri arasında, Osmanlı donanmasının Girit Harbi (1645-1664) sırasında Akdeniz'de yok olmuş olması belirtilir. 

Planda, Mısır'ın kolayca alınacağı, İstanbul'un deniz yoluyla gelen beslenme kaynaklarından yoksun bırakılacağı düşüncesi hakimdir. Mısır'da uzun yıllar konsolosluk yapan (1638-1639, 1643-1646) Jean Coppin, 1686' da bütün Avrupa'da Türklere karşı kutsal savaş çabalarının doruğa eriştiği bir zamanda eserini (Bouclier de l'Europe, la guerre sainte, Lyon 1686) yayımladı. Bununla beraber Coppin, kitabında eski haçlı projelerini tekrarlamaktadır. Papa Alexandre VII'ye takdim edilen eserde, Mısır'da Osmanlı egemenliğini temsil edenler, özellikle sayısı 6000'i geçmeyen Osmanlı askeriyle yerli Arap halk arasında anlaşmazlık ve çatışmaları belirtilmekte; genellikle Osmanlı idaresinin sakat ve zayıf tarafları işaretlenmektedir.





AVRUPA KONFEDERASYONU PROJELERİ VE TÜRKLER: 
WILLIAM PENN'İN DÜNYA BARIŞI İÇİN AVRUPA KONFEDERASYONU


Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamak ve mirasına konmak için Ortaçağ haçlı projelerini izleyen emperyalist Avrupa hükümdarları (XIV. Louis, Habsburg ve Rusya hükümdarları, Petro I, özellikle Büyük Catherina) karşısında XVIII. yüzyılda özellikle İngiltere'de dünya barışı adına "humanitaire" proje sahipleri ortaya çıkmıştır.

1693'te yüz yıl sona yaklaşırken William Penn, Avrupa'da genel barış için bir Avrupa Djet'i Devletler Parlamentosu (An European Dyet, Par-liament or Estates) tasarısı ileri sürmüş ve Turkey'in (Osmanlı Devleti) bu birliğin bir üyesi olma imkanını ortaya atmıştır.(26) Penn, yalnız Batı Avrupa'da değil, Macaristan'da da Türklerle Habsburglar arasında "kanlı trajedilere" son vermek kaygısıyla bu tasarıyı öne sürdüğünü ifade etmektedir. 

Girişte Penn, "Tüm tarihi anlatımları gözden geçirirsek saldırganların haktan ziyade genellikle açgözlülükle fetih ve ülkeyi genişletme hırs ve gururu ile harekete geçtiğini görürüz" diyor ve karşılıklı elçilerin gidip gelişi, diplomatik görüşmeler, adaletin savaşa karşı avantajlarını ortaya koyarak çok kez savaşı önlemeyi başarmışlardır diye ekliyor. İngiltere' de adalet iç savaşı nasıl önlemişse devletler arasında da savaşı önleyebilir diye ekliyor. 

Penn'e göre devletler arasındaki savaş, sıradan halk için bir haksızlıktır. "Adalet, barışın aracıdır". Hükümetler, kargaşayı gidermek, dengeyi ve adaleti yerine getirmek için var olmuştur. Toplumda güvenlik, bireylerin güvenliği demektir. Avrupa'da barışın gerçekleştirilmesi de aynı amacı gerçekleştirecektir. Bir "egemen" veya "emperical Diet, Parliament or States ofEurope", egemen hükümdarların barış ve düzen içinde yaşamaları için gerekli "Adalet kurallari"nı tespit edecektir.

Diet, her yıl ya da iki veya üç yılda bir toplanmalıdır. Devletler, aralarında elçilik yoluyla çözemedikleri ayrılıkları Diet' e getirirler. Eğer bir devlet, iddialarını belli bir zaman içinde buraya getirmez ve silaha sarılırsa, öteki devletler birleşip onu baş eğmeye zorlarlar. Böylece Avrupa' da barış kurulur, ahali de barıştan nasibini alır.

Penn, bu devletler birliğine European League or Confederacy adını verir. Devletlerin delegelerinden oluşan Diet nasıl meydana gelecektir ve oyların nasıl belirleneceği sorularını yanıtlar: 

Diet'te delege sayısı ve oy hakkı, her ülkenin gelirine göre belirlenebilir, hükmüne varıyor. Almanya İmparatorluğu 12, Fransa 10, Portekiz 3, İsveç 4, Danimarka 3, Polonya 4, Venedik 3, Hollanda 4 delegeyle temsil edilebilir deniyor. Türkler ve Moskoflar bu Diet' e dahil olacaksa, ki bu da "uygun ve adilanedir" ("as seems but fit and just"), her biri 10 veya daha çok delege gönderebilir. 

Özetle, Diet 96 delegeden oluşabilir ve bilinen dünyanın "en iyi ve en zengin kısmını" temsil eder. Oylamada her delege bir oy sahibi olacaktır. Diet ne kadar kapsamlı olursa o kadar tam ve saygın (solemn) olur. Görüşmeler serbest olmalıdır; kararlar böylece daha büyük bir etkinlik kazanır. Toplanma yeri merkezibir yerde olmalıdır. Kararlar dörtte üç çoğunlukla alınmalıdır. Görüşmelerde dil Latince veya Fransızca olmalıdır. Böylece en güçlü ve zengin devlet yolsuzluğa sapamaz; çünkü kalan devletler grubu ondan güçlüdür.

Egemen devletler, kendi egemenliğinden fedakarlık yapmış olmazlar. Kendi memleketlerinde halk üzerinde eskisi gibi egemen kalırlar; savaşa harcanan gelir ellerinde kalacağından bunu halkın yararına kullanırlar. Güçlü devletlerin otoritesinin azaldığı noktasına gelince, bu, artık büyük balık küçük balığı yutar kuralının işlemeyeceğini gösterir.

Böylece artık masum insanların ve Hıristiyanların kanı dökülmez. Hükümetler halkın hayatı için daha şefkatli, Tanrı'ya karşı daha sorumlu olurlar. O kadar dul kadın ve ana-babanın feryatları dinmiş olur.

Öte yandan genel barış sağlanırsa, Hıristiyanlık dışında olanlar gözünde Hıristiyanlığın nam u şanı yükselir, "Hıristiyanların yalnız onlara karşı değil, kendi aralarında haksız o kadar kanlı savaşı büyük ölçüde önlenmiş olur" (sh. 45). 

Penn, kuşkusuz Habsburglarla Osmanlı Türkleri arasında 1683'ten beri sürmekte olan kanlı savaşları kastetmektedir. İngiltere, o zaman XIV. Louis'nin Fransa'yı büyütmek için giriştiği genişleme politikasına karşıdır; aynı zamanda Habsburgları Avrupa' da egemen bir yere getirecek doğudaki başarılarından kaygı duymaktadır. Penn, bu barış planıyla, kuşkusuz, o zaman İngiltere' de hakim genel duygulara tercüman olmakta ve İngiliz ticaretinin geliştiği Osmanlı ülkesini bu barış planı içine almaktadır. 

1699' da Karlofça' da, Osmanlıların çok muhtaç oldukları barışın gerçekleşmesinde İngiliz ve Hollandalı elçilerin büyük yararı olmuştur. Osmanlı Padişahı, bu hizmeti takdir ettiğini yeni kapitülasyon imtiyazlarıyla göstermiştir (Osmanlı Arşivi: Name Defteri).

İnsaniyetçi Penn, Macaristan'daki savaşın sebep olduğu yağma ve sefaletiere özellikle işaret eder. Konfederasyondan beklenen başka önemli bir sonuç da, seyahatlerin kolay ve güvenlik içinde cereyan etmesi, Avrupa'nın Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden beri kaybettiği genel barışa kavuşmasıdır. Avrupa, özellikle Almanya, birçok devlete bölünmüş olduğundan bu projeyle sınırlarda duraklama ve kontroller son bulacaktır. Penn'in sıraladığı yararlar listesinde, Türklerin Hıristiyan ülkelerine akınlarının son bulmasının getireceği faydalar da anılmaktadır. Bazı Hıristiyan hükümdarların ihmal veya göz yumması sonucu, Osmanlıların Hıristiyan ülkelere yaptıkları istilalar böylece imkansızlaşacaktır (s.53)

Hıristiyan hükümdarlar birliğe karşı çıkmadığı takdirde, Osmanlı Padişahı da, bütün gücüne rağmen karşısında baş edemeyeceği bir güç olduğunu görecek, Avrupa'da sahip olduğu toprakların güvenliği için bu barışa uymaya mecbur olacaktır. Biliyoruz ki, Yakınçağ'da ticareti ve Avrupa' da denge politikasını devam ettirmek için İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu'nun bütünlüğünü savunacaktır. Penn, tasarısının uygulanabilirliğini belirtmek için Hollanda'daki Birleşik Eyaletleri örnek gösterir.

XVIII. yüzyıl Aydınlanma Çağı (Enlightenment) düşünürleri, Türkiye'ye karşı Ortaçağ Haçlı geleneğinden kısmen kurtulmuş, Türkiye'yi tasarladıkları barış planları içine almayı kabul etmiş görünmektedirler.

Avrupa düşüncesinde Osmanlı hakkında değişen görüşleri etraflı biçimde Dr. Aslı Çırakman incelemiştir.(27) Çırakman'a göre Aydınlanma Çağı'ndan önce Avrupa, Osmanlı Devleti'ni tiran (müstebid) devletler arasında sayıyordu. 

Bu görüş sahiplerinden F. Osborne' a göre, Osmanlı tiranlığı (istibdad rejimi) Avrupa devletlerinkinden pek farklı değildir. Osmanlı dahil Avrupa'da tiran rejimi, keyfi ve zor kullanan zalim bir rejim olarak görülse de, istikrar için gerekli sayılıyor. (28) Tiranlık kavramı, Aristo'nun politika üzerindeki kitabından alınmıştır. Birçoğu Osmanlı rejimini tipik bir tyranny olarak görmüştür. Hükümdara karşı duracak irsi toprak sahibi bir asil sınıfın yokluğu, Osmanlı tiranlığının gerçek nedeni sayılır.(29) 

Fransız siyaset yazarı La Noue, Osmanlı'ya karşı savaşı gerekli göstermek için Osmanlı rejiminin tiranlık karakteri üzerinde durur.(30) Çırakman'a göre,(31) Osmanlı rejimi hakkında Avrupa' da zamanla görüş değişti, bu rejim keyfi ve zalim tiranlık değil, Doğu'ya has despotik bir rejim olarak tanımlanmaya başladı.

Despotizm,XVI.-XVII. yüzyılda "haklı bir savaş sonunda elde edilen fetih hakkı sonucu mutlak hükümet" olarak anlaşılıyordu. Ancak Montesquieu tarafından bir Doğu hükümet biçimi olarak tanımlandıktan sonra despotizm, Osmanlı rejimini ifade eden bir kavram olarak yerleşmiş görünmektedir. Despotizm' den anlaşılan, Doğu'ya özgü geri bir kulluk rejimi, kulluğa alışmış bir tebaa üzerinde keyfi ve zalim hükümdarların idaresinde geri ve kokuşmuş bir rejim olarak tanımlanıyor.

Bu tanımlanma onu genel tiranlık tanımından ayırır. Fransa' da Louis XIV. zamanındaki rejim de, bazılarına göre despotik bir rejim olarak algılanıyordu. Montesquieu ise despotizmi gevşetici sıcak iklimiyle Doğu'ya özgü bir toplum tipi olarak tanımlamıştır. Orada yaşayan insanlar, tabiat icabı böyle bir kulluk rejimine boyun eğmektedirler. Böylece Montesquieu, önceki tiranlık kavramını, coğrafya ve özel bir teolojinin belirlediği objektif bir toplum tipi kavramına dönüştürüyordu. Montesquieu teorisi, XVIIl. yüzyılda moda oldu.(32) Tipleştirme çabasını biz, zamanımızda, Sultanizm, Oriental Despotism teorisiyle Max Weber, K. Wittfogel, F. Braudel ve S. N. Eisenstadt'ta bulacağız.(33)

Montesquieu'den beri Doğu toplum ve siyasi rejimleri üzerinde yerleşmiş bu deterministik bakış biçimi, Avrupa'nın kaçınılmaz üstünlüğü iddialarının temel taşı olmuştur. Son olarak Samuel Huntington'un rasyonel Batı'yı dindar Doğu'dan (ve Türkiye'den) keskin çizgilerle ayıran ve Batı'nın üstünlüğünü tabii ve gerekli gören teorisi, Montesquieu'den beri gelişen Batı düşüncesinin yeni bir görüntüsünden başka bir şey değildir. 

Osmanlılar üzerinde Avrupa'da yayımlanmış belli başlı literatürü gözden geçiren Çırakman' a göre (34) XVI. ve XVII. yüzyıllarda Avrupa' da Osmanlılarla savaşlar artık haçlı savaşları gibi düşünülmüyor, onun yerine Osmanlı sadece politik bir güç ("a mere political force") olarak kabul ediliyor. Ancak genelde, siyaset yazarları Hıristiyan-İslam mücadelesi görüşü ve Türk tehdidinden hala söz ediyorlardı. Bu yüzyılda gerginleşen ilişkiler sonucu sempati, hayranlık ve aşağılama gibi daha farklı imgeler görülmektedir. 

Academie Française üyesi ünlü Abbe de Saint-Pierre (1658-1743) 1713'te Fransa kralına takdim ettiği "Supplement a Abrege du Projet de Paix Perpetuelle" adlı raporda, Osmanlı Türklerine bakışta yenilik getirmektedir. William Penn gibi genel barış adına pratik "humanitaire" saydığı bu projede Türkler hakkında şöyle diyor: "Les Turcs ne songeront plus a faire la guerre ni a I'empereur, ni aux Venitiennes, ni a la Pologne, ni a la Tsarine, des qu'ils sauront La Ligue generale defensive, signee entre les chiretiens" (Hıristiyanlar arasında imzalanan genel savunma birliği karşısında Türkler, artık ne imparatora, ne Venediklilere, ne Polonya, ne de Çariçe'ye karşı savaşmayı düşünmeyeceklerdir).




AVRUPA YARIMADASININ DOGU SINIRI


Modern dünyayı jeopolitik bakımdan şekillendiren önemli değişme dönemi, kuşkusuz XVI. yüzyıldır. XVI. yüzyılda Avrupa, uluslararası korporasyonları (Büyük Ticaret Kumpanyaları), ateşli silahları ve okyanusları fetheden donanmalarıyla dünyaya hakim olmuştu. Bu süreç, I. ve II. Dünya Savaşları akabinde Büyük Britanya' dan sonra ABD'nin galebesiyle daha da güçlü bir şekilde devam etmektedir.

Avrupa, büyük Asya kıtasının batıda Atlantik Okyanusu'na uzanmış bir yarımadası durumundadır. Tarih boyunca bu yarımada, Asya kıtasındaki büyük değişmelerin etkisi altında kalmıştır. Rus tarihçiliğinin ortaya attığı Avrasya kavramı, Rus siyasi pragmatizmi bir tarafa, coğrafi-tarihi bir gerçeği ifade etmektedir.

Avrasya düşüncesini, kuzey Asya ve Avrupa'yı içeren bir kavram gibi düşüne biliriz. Kadim devirlerde Avrupalı kavimler, Avrupa ve Orta Asya' dan Hindistan' a kadar yayılmışlardır. Yukarı Ortaçağ' da Asya kavimlerinin (Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Macarlar, Uzlar, Kıpçaklar, Cengiz Han Mogolları) aksi doğrultuda Avrupa'nın göbeğine kadar yayıldığını görmekteyiz. 

Güneyde ise Akdeniz, Ortadoğu'yla Avrupa'yı bütünleştirmiştir. Yeni çağlarda Avrupa, doğusunda evvela Osmanlı-Türk imparatorluğunun, sonra Rusya'nın yükselmesiyle, yine Avrasya'nın jeopolitik sınırları içine girmiştir.

Roma egemenliği zamanından beri, Tuna ve Drava nehirlerinin güneyindeki Balkan yarımadası ve Anadolu, Avrupa'nın güneydoğusunda ortak tarihe sahip bir tarihi bölge durumunu korumuştur. Bölge, Doğu-Roma İmparatorluğu (Bizans) (395-1453) ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında (1352-1912) bu birliği sürdüregelmiştir.

II. Murad (1421-1451), Macar Krallığı'yla yaptığı antlaşmada (1428) Tuna nehrinin güneyindeki yarımadanın Osmanlı ülkesi olduğu gerçeğini kabul ettirmişti. Bir kelimeyle, üç yüzyıl Avrupa'nın güneydoğu sınırı, Tuna-Drava üzerinde kalmıştır. Böylece, Boğazlar-İstanbul ekseni etrafında Balkan yarımadasıyla Anadolu, on beş yüzyıl, iki imparatorluğun idaresinde sürekli bir ünite, bir tarihi bölge olarak yaşamıştır. 

Bölgenin temel sosyal yapısı, tüm istilalara rağmen aynı kalmıştır. Kırsal sektör, köylü aile çiftliklerinden oluşuyordu (Oiko, baştina, çift-hane). Bizans ve Osmanlı imparatorluk idareleri, bu temel yapıyı dikkatle korumaya çalışıyorlardı.(35) Michel Lheritier, bu jeopolitik üniteyi "sürekli bir tarihf bölge" (region historique) saymaktadır. 

Boğazlar, Anadolu'yu Balkan'dan, Akdeniz'i Karadeniz'den ayıran bir engel değildir. Son zamanlarda Boğazların Avrupa'nın sınırı olduğu iddiası (AB çevrelerinde), Türkiye'yi Avrupa' dan dışlamak için bazı küçük devletlerin ortaya attığı siyası maksatlı bir iddiadır.

Günümüzde on milyonu aşan nüfusuyla İstanbul, yalnız Balkanlar ve Anadolu için değil, Avrupa için de en önemli metropollerden biri haline gelmiş; Boğazlar, Karadeniz kuzey veTuna memleketleriyle Akdeniz arasında gittikçe yoğunlaşan bir trafiğin işlek kanalı durumunu almıştır.

XVI. yüzyıl başlarında Ortaçağ Avrupa'sı hala bir bütün, Respublica Christiana olarak düşünülüyor, Papalık ve imparator, rafızi hareketlere ve Türklere karşı korunması mantığıyla, tüm Avrupa'yı kendi otoriteleri altında tutmak iddiasında bulunuyorlardı. V. Karl (1519-1554) ve Papalar diplomasisi, Avrupa'yı Türklere karşı haçlı ittifakı etrafında toplama çabalarına dayanıyordu. 

Fakat XVI. yüzyılda respublica Christiana sarsılmaya başladı. Fransa, İngiltere gibi güçlü milli monarşiler ortaya çıktı ve imparatora ve papalığa karşı koymaya başladılar. Birleşik Hıristiyan Avrupa yerine, bağımsız devletlerin denge politikası ve sonuçta bir devletler sistemi ve diplomasisi ortaya çıktı; Fransa, François I (1515-1547), İngiltere Elizabeth I (1558-1603), Hollanda Prens Maurice (1584-1609) zamanında tam ve mutlak bağımsızlık siyaseti gütmeye başladılar. 

İmparator ve Papalığa karşı mücadelelerinde, Avrupa'nın doğusunda yükselen bir süper güce, Osmanlı İmparatorluğu'na başvurmaktan başka çare bulamadılar. Böylece Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa Devletler Sistemi'nin vazgeçilmez bir parçası haline geldi. François I'in Muhteşem Süleyman'la ittifakı (1526), Avrupa'da fiilen respublica Christiana'nın sonunu getirmiştir. 

Modern Avrupa'nın yalnız siyası çehresi değil, dini haritasının yerleşmesinde de bugün tarihçi, Osmanlı faktörüne önemli bir yer vermektedir. Almanya' da protestanlığın yerleşmesinde Osmanlı tehdidi, kuşkusuz en önemli faktörlerden biridir. (36) Ancak 1750-1878 döneminde; endüstrileşen, nüfusu ve hammadde ihtiyacı artan kapitalist bir Avrupa, Balkan yarımadasını kendi nüfuz alanına sokacak, burada uydu devletçikler yaratacaktır.




AVRUPA VE DOGU'DAN GELEN TEHDİT


Modern Çağlara gelindiğinde, Avrupa, zaman zaman Doğu'dan gelen iki hayati tehlike altında birleşmek, birleşik bir cephe halinde teşkilatlanmak ihtiyacını duymuştur. 1350-1690 döneminde bu tehdit güneydoğu'dan Osmanlı Türklerinden geliyordu.1699'dan sonra tehdit, Rus İmparatorluğu'ndan, Çarlık Rusya'sından ve Komünist Rusya'dan geldi.

1350-1690 döneminde Osmanlı'ya karşı birleşme, Ortaçağların haçlı ideolojisinin devamı olarak algılanabilir. Avrupa artık, Kudüs'te İsa'nın mezarını Müslümanların elinden kurtarmak için değil, İstanbul ve güneydoğu Avrupa'da yerleşen Osmanlı'ya karşı Levant'ta Latin milletlerin (Venedik, Ceneviz, Fransız, Katalan, vb.) kurdukları kolonileri savunmak için birleşiyordu. 

Akdeniz' de İtalya ve adalar, Orta Avrupa'da Macaristan ve Avusturya tehdit allındaydı. 1529'dan başlayarak Türk akınları karşısında Almanya'da Türk Korkusu dolayısıyla kiliselerde muntazaman çanlar çalınıyordu.

Roma papaları bu dönemde de, Avrupa Hıristiyan Ülkesi (republica christiana)'nın temsilcisi rolünü üstlendi (1572 Kutsal Ligası, 1684 Kutsal Ligası). Avrupa'da üstünlük kurmak isteyen her hükümdar, Türklere karşı birleşik Hıristiyan Avrupa'nın koruyucusu rolünü benimsiyordu (Roma-Cermen imparatoru V. Karl; İspanya Kralı II. Philip, Leopold I, Fransa Kralı XIV. Louis).

1350-1690 döneminde Osmanlı'ya karşı Avrupa'da devlet adamları onlarca Birleşik Avrupa Projesi önermiştir. (37) Proje sahipleri, Hıristiyan Avrupa'sını, pek azı Avrupa medeniyetini koruma davasını ileri sürmüştür.

1683-1699'da Batı Avrupa dışında birleşik Avrupa Osmanlı'ya karşı son kesin karşılaşmasında galip geldi. 1684 Kutsal Ligası'nın (Roma-Cermen imparatoru, Lehistan Kralı ve Venedik, 1686' da Rusya) mücadelesini, tüm Avrupa nefesi kesilmiş izliyordu (günlük haber alma ihtiyacıyla ilk günlük gazete o zaman görüldü). 

XIV. Louis, Alman İmparatorluğu'na karşı genişleme planiarına o zaman ara vermek zorunda kaldı. İmparator Leopold I (1658-1705), Avrupa'nın kurtarıcısı olarak tüm kıtada büyük bir hükümdar olarak selamlandı. XVIII. yüzyılda da Avusturya, Rusya'yla birlikte Türk İmparatorluğu'na karşı emperyalist tasarılarını "haçlı" Avrupa'yı koruma kılıfı altında sürdürecektir.




RUSYA


1699'dan sonra yarımada Avrupa'sını Doğu'dan tehdit eden büyük güç, Osmanlı değil, Rusya'dır. Rusya, I. Petro (1689-1725) ile batılılaşarak kendisini Avrupa'nın bir parçası, "öteki Avrupa" yapmayı başarmıştır. Gerçek dönüm noktası 1686 yılıdır. 

1684'te Osmanlı saldırısı karşısında Avrupa birleşti; Osmanlı'ya karşı bir Kutsal Liga kurdu ve kuzeyde yeni bir cephe açma düşüncesiyle, o zamana kadar "barbar" saydığı Rusya'yı ittifaka davet etti. Rusya, Karadeniz kuzey steplerini ve Kırım yarımadasım istila ederek geleneksel birleşik "Doğu-Avrupa" imparatorluğunu kurmak için, bu daveti kaçınılmaz bir fırsat kabul etti. Liga'ya katıldı (1686). Bu, Avrupa tarihinde bir dönüm noktasıdır. 

Rusya, Hıristiyanlığın ve Batı Medeniyeti'nin savunucusu sıfatını benimseyerek, Habsburglarla birlikte Osmanlı'ya karşı savaş dönemini başlattı. Özellikle Büyük Catherina (1762-1796) zamanında, 1768-1774 Savaşı ve onun akabinde Kırım Hanlığı ve Karadeniz kuzey ülkelerinin işgaliyle Rusya, Avrupa' da büyük devlet durumuna yükseldi. 

XIX. yüzyılda Rusya, bir yandan Batı'da Baltık ve Lehistan'a doğru genişleme, öte yandan kapitalist Batı'nın büyük Osmanlı pazarını istila etme tehdidinde bulununca, Avrupa, Rusya'yı doğudaki büyük tehlike olarak görmeye başladı. Rusya XIX. yüzyılda sıcak denizlere inme politikasıyla Avrupa çıkarlarını aynı zamanda Kafkaslar'da, Ortadoğu'da, Afganistan-Hindistan'da tehdit ediyordu.




AVRUPA BİRLİGİ VE MODERN TÜRKİYE


Modern Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti veya onun devamı değildir. Osmanlı Devleti Batı'da, Turkish Empire, l'empire turc diye adlandırılmıştır; Atatürk inkılabıyla kurulmuş olan modern Türkiye Cumhuriyeti bütünüyle farklı bir devlettir. 

Anayasa Türkiye Cumhuriyeti'ni, demokratik, laik, sosyal bir devlet olarak tanımlar; Türkiye hükümetleri, muntazam aralıklarla tüm vatandaşların oy kullandığı seçimlerle iktidara gelir. İslam dünyasında Türkiye bu vasıflarıyla, yegane gerçek demokrasiyi temsil eden bir devlet olarak tanınmıştır ve Avrupa Birliği'ne katılmak için tüm koşulları yerine getirmiştir. 

Fakat AB'ye üyelik konusu ortaya çıktığından beri Avrupa'nın ileri sürdüğü koşullar, XIX. yüzyıl Şark Meselesi yaklaşımını hatırlatmaktadır. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda tüm dünya geleneksel medeniyetlerini, ya doğrudan koloni-sömürgeleri haline getiren, yahut Osmanlı misalinde olduğu gibi, kendi ekonomik ihtiyaçlarına göre reform adı altında birtakım yapı değişikliklerini kabul ettiren (Osmanlı Tanzimat 1839-1877 reformları) bir Avrupa karşısındayız. 

Bugün, Türkiye'yi kendi bünyesine almak vaadiyle Avrupa Birliği, zorunlu kriterler denilen birtakım yapı değişikliklerini ileri sürmektedir. Tanzimat döneminde olduğu gibi, bu yapı değişikliklerinin, bürokratlar ve devlet adamları tarafından halka daha sağlıklı, daha modern bir idare, ileri medeni hayat koşulları getirmek için kabul edildiği ilan ediledursun, karamsar gözlemciler XIX. yüzyıldaki gibi kapitalist Avrupa normlarının yine Avrupa çıkarları için empoze edildiğini ileri sürmektedir. 

Türkiye'nin Avrupa Gümrük Birliği'ne girmesini Avrupa tereddütsüz kabul etmiş, fakat Türkiye tam üyelik için dayatınca, katılımın ancak "imtiyazlı ortaklık" rejimiyle mümkün olduğu ileri sürülmüştür. 

Kendi işçisinin hayat düzeyi, tüm Avrupa devlet adamlarının başta gelen kaygısıdır. Böylece, Türkiye'ye ortaklık ile, ancak XIX. yüzyılda olduğu gibi yarı-sömürge statüsü reva görülmektedir. Gümrük Birliği, Türk ekonomisini her an çökme tehlikesi altında bulunduran muazzam bir dış ticaret açığı getirmiştir. 

Bazı gözlemcilere göre, Avrupa'nın gelişen memleketlere ekonomik kalkınma yardımları dahi bencilcedir; çünkü fakir bir memleket iyi bir pazar değildir. Avrupa kapitalist sömürü politikasının süregeldiğini iddia edenlerin tepkisi bu gözlemlerden kaynaklanmaktadır. 

XVIII. yüzyılda Hindistan'dan ve Türkiye'den dünya pazarlarına büyük ölçüde pamuklu ihraç edilirken, XIX. yüzyılda bu hareket tersine dönmüş, Türkiye ve Hindistan Batı pamuklularının pazarı olmuş, bu iki ülke Avrupa fabrikalarına yalnız ham pamuk ihraç eder duruma düşmüştür. 

Samuel Huntington, içine kapanık bir Avrupa'nın üstünlüğünü her çeşit araçla, gerektiğinde silahla korumayı salık verirken, tam da XIX. yüzyıl sömürgeci Avrupa'sını savunmakta, Türkiye'yi Avrupa dışında bırakmaktadır.

Son kez, Batı rnedeniyeti ile öteki dünya medeniyetleri, bu arada İslam ile Avrupa arasında çatışmayı, tarihin kaçınılmaz bir gelişme aşaması olarak gören siyaset bilimci Huntington'un görüşleri Batı' da hayli rağbet görmektedir.




ÖZETLE


Yukarıda, tarihte Türkiye'nin komşularıyla ve bugün kader birliği yapmaya hazırlandığı Avrupa ile ilişkileri konusunda, stratejik koşullar ve gelişmeler üzerinde genel bir tablo çizmeye çalıştık. Bugün dış tehlikeler gittikçe daha belirli hale gelmektedir.

Avrupa'da Türklere karşı tarihi haçlı geleneğinin canlandığını (Papalık açıkça AB meselesinde Katolik dünyasını Türkiye aleyhine çevirme çabasındadır ve Ortodoks Kilisesi'yle bin yıllık Şizma'ya son vermekte) ve Türk aleyhtarı Hellenist romantizmin kaybolmadığını gösteren açık kanıtlar vardır (AB içinde Yunan lobisinin başarılı baskısı, Kıbrıs'ın AB'ye kabulü). 

Dünyada, özellikle Ortadoğu'da kendi çizgisinde bir düzen yaratmaya uğraşan bir süper gücün Ortadoğu' da kendi planlarını zorla uygulama kararı, bölge milletlerinin, özellikle Türkiye'nin hayati menfaatleriyle çelişki halinde. Durum, Batı ittifak sisteminin bir üyesi olan Türkiye ile ABD arasında son zamanda örtbas edilemeyen bir anlaşmazlık aşamasında.

Ege' de tam egemenlik politikası Ethniki Etheria'nın tarihi hakları Bizans'ı ihya davasının ilk aşaması olarak gündemde. İkiyüz yıldır Avrupa bu amaca hizmet ediyor ve bugün Avrupa Birliği içinde tarihi koşullar Yunanlıları her zamankinden daha güçlü olduklarına ve er geç amaçlarına erişeceklerine inandırıyor. 

Avrupa Birliği'nce Maastricht Antlaşması yapıldığında bütün Yunanlılar bayram yaptı. Türkiye, Yunanistan karşısında bir şey yapamaz ve Yunanlı Avrupa'nın kalkanı arkasında her istediğini elde eder inancına vardılar.


Öbür yandan Cumhuriyet Türkiye'si; 1950'den beri askeri darbeler, ekonomik krizler, nüfus patlaması, köyden şehre hızlı göç sonucu sosyal ve ekonomik dengesizlik, yaygın işsizlik ve fakirlik, etnik ve siyasi istikrarsızlık sonucu milli devletin bünyesinde derin sarsıntılarla karşı karşıya gelmiştir. Türkiye bir taraftan da 1999 büyük deprem felaketi gibi doğal bir afetle sarsılmıştır. 

Modern Türkiye'ye eski hasta adam deyimini layık gören birilerinin hayret dolu gözleri önünde, son yirmi yıllık dönemde Türkiye halkı öyle bir dinamizm, öyle bir gelişme örneği göstermiştir ki, AB' ye üyeliği gündeme geldiğinde, tarafsız gözlemciler bu güçlü ülkenin katılımıyla dünya denge sisteminde esaslı bir değişiklikten söz etmeye başlamıştır. Türkiye'nin demografik ve ekonomik dinamizmi korkutacak bir düzeye erişmiştir.

Unutmayalım, enflasyon Türkiye'ye genel bir siyası, sosyal, ekonomik bünye hastalığı getirmiştir. Dar gelirli katmanda işçi, memur sürekli fakirleşirken, çeşme başındakilerin, bürokratların ve sermaye sahiplerinin (çoğu kendini kurtarma çabasıyla) saptıkları yolsuzlukların açıklanması (lüks göstermeciliği, çifter çifter yatlar, İsviçre' de gizli hesaplar) halk arasında şok etkisi yapmıştır.

Bünye hastalığının öbür yüzü, fakirleşen kitlelerin devlet hizmetine yönelmesidir. Devlet işletmelerine gereksiz yere işçi ve memur alınarak bu işletmelerin ekonomik verimliliğini kaybetmesi, özelleştirme halinde ekmeğini kaybetme kaygısı içindeki personelin direnci, yeni idarenin rasyonelleştirme çabaları önünde ciddi bir engel olarak ortaya çıkmaktadır. 

Unutmayalım, Sovyetlerin ekonomik çöküşünde en önemli faktör, yalnız memur ordusu değil, işçi köylü tüm halkın devlet bütçesinden geçinme alışkanlığıydı. Bugün Türkiye'de, enflasyon ve ekonomik krizle fakirleşen, açlık sınırında yaşayan milyonlar, ister istemez, geçimini, bakımını devletten bekler duruma gelmiştir. 

Hükümet için bunun altından çıkmak adeta imkansız bir hale gelmektedir. Bütçeyi yutan dış, iç borçlanma, fiyat zamlarıyla duruma çare bulmaya çabalayan idare, ister istemez bir kısır döngü içine girmiştir. IMF'ye faiz ödemekten kurtulacağız derken, bunu yapamayacağımız anlaşılmıştır.

En büyük tehlike, 1994'teki gibi bir ekonomik krizin patlak vermesidir. Bu takdirde Türkiye, dev gibi iç ve dış sorunlar karşısında çaresiz kalabilir, işsizlik ve sefalet görülmemiş biçimde halkı vurur, devlet dünyada saygınlığını kaybeder, dış sorunlarda düşman daha cüretli girişimlere kalkar; AB'ye katılma şansı zayıflar. 

Görebildiğimiz kadar, ekonomik krize yol açabilecek olumsuz gelişmeleri önlemek, hükümetin ve halkın en başta gelen ödevidir. TBMM, devlet adamlarımız bu tehlikenin farkındadır. Roosevelt'in New Deal politikasında uyguladığı biçimde yeni iş alanları açılmasına önem verilmektedir (özellikle toplu konut projesi, geri kalmış bölgeler için teşvik yasası, orman niteliğini kaybetmiş alanların satışı ve işletilmesi, turizmi teşvik önlemleri, vb.). 

Fakat iktidarı kaybetmemek kaygısıyla işbaşındakilerin, evvelki hükümetler gibi popülist bir siyasete kendini kaptırmaması çok önemlidir. IMF idarecileriyle teşvikler üzerinde son tartışma böyle bir kaygıdan kaynaklanmaktadır.

Uzun vadede problemlerin genel kaynağı, her çeşit gelişmeyi geride bırakan hızlı nüfus artışıdır. Son yıllarda nüfus artışı yavaşlamaya başladıysa da, Doğu'da yıllık yüksek düzeyi korumaktadır (2000 yılında Türkiye nüfus artış hızı, 1.4 ile dünya ortalaması üstündedir: bkz. Serdar Sayan, Doğu Batı, sayı 17).

Bütün sorun, geçmişteki gibi milletçe ağır fedakarlıklara katlanmaya meydan bırakmadan problemleri milletçe çözme bilincine erişmektedir. Son iki yılda enflasyonun düşmesi, hızlı sanayileşme, turizm ve ticarette hızlı gelişme, ekonomik büyümenin yüzde 5' in üstüne çıkmış olması ümit vermektedir.

Türkiye, içeride beraberlik ve gelişmeyi tehdit eder görünen iki temel problem karşısındadır: 

Birincisi Atatürkçülük ve İslamiyet, başka deyimle mutlak laik devlet idealiyle dindar bir çoğunluğun ihtiyaçlarını ahenkleştirme problemi, türban sorusunda sembolleşmiş derin bir problem (Samuel Huntington, bu nedenle Türkiye'yi modern dünyada kültürce parçalanmış toplumlar sırasında görüyor); ikincisi, hızla artan bir nüfusun ekonomik dengelere ters düşen gittikçe artan ihtiyaçları. Bir katman halkın aşırı tüketimciliği.

Durum, hükümeti radikal önlemler almaya iten bir ağırlık kazanmaktadır. Özellikle, uzun enflasyon sürecinin sıkıntıları devam etmekte, sosyal çatışmayı keskinleştiren muhalif sosyalist akımlar güçlenmektedir.

Gelişen Türkiye ekonomik bakımdan olsun (ticaret hacmi 100 milyarı aşıyor), Avrupa'nın savunması bakımından olsun (Türkiye NATO üyesi olarak yarım yüzyıl Avrupa'yı korumak için ön cephede göğsünü germiştir) Avrupa için vazgeçilmez bir müttefiktir.

1760 km uzunlukta Bakü-Ceyhan petrol boru hath yapımına başlandı. Borunun geçeceği şehirler Tiflis-Erzurum-Erzincan-SivasKayseri-K. Maraş-Adana' dır. Yılda 50 milyon ton petrol nakledecek. Maliyeti 2.9 milyar dolar. Kerkük-Yumurtalık hattı 70 milyon ton kapasitelidir. Böylece Türkiye, Avrupa enerji ihtiyacı için başlıca enerji hattı üzerinde bir ülke durumuna gelecektir. 

Papalık, Katolik dünyasına hitapla Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne alınmaması gerektiğini ilan etti. Papa, Patrik'i kabul ederek 1054'ten beri süregelen Şizma'ya son verme kararı aldı. 

Öcalan'ın Yunanistan'a yasadışı getirilmesi davasında tüm sanıklar beraat etti. PKK'lılar oturumlarda hazır idiler (Radikal, 30 Haziran 2003).

AB'nin sunduğu "imtiyazlı ortaklık" projesi Avrupa için Türkiye' den tüm bu avantajları saklamak, fakat karşılığında bir şey vermemek gibi bir simsarlık politikasını ifade eder. Türkiye' nin AB üyesi olmakla çok şey kazanacağı inancına karşı olanlar var. Bir köşe yazarı Avrupa' nın, sorunlarımız karşısında tutumuna bakılırsa Türkiye'nin Yugoslavya gibi parçalama planlarına yabancı olmadığına işaret ediyor (Yiğit Bulut, Radikal, 30.03.2003).

Tarihi gelenek, politikada belki coğrafi koşullardan daha önemli bir rol oynar, görünüyor. 2500 yıl sonra bir Yahudi devletinin kurulması bir tarihi geleneğe dayanır. Doğu Anadolu üzerinde Ermeni iddiaları bir tarihi geleneğe dayandırılmak istenmektedir.

Tarihf koşulların elverişli bir hal aldığı zaman bu tarihi hak iddiaları gerçekleşebiliyor. Chicago Üniversitesi'nde Ermenilerin örgütlediği bir konferansta bir Ermeni ayağa kalkıp aynen şu iddiada bulunmuştur: "Yahudiler Amerikan desteğiyle binlerce yıl sonra kendi devletlerini kurdular, biz Ermeniler Büyük Ermeni devletini, vatandaşı olduğumuz Büyük Amerikan devleti yardımıyla neden kurmuyoruz?"



OSMANLlLAR
Fütühat, imparatorluk, Avrupa ile iliskiler
Halil İnalcık



1) Delaville le Roulx, La France en Orient au XIV. Siecle, 1350-1420, Paris 1886.
2) Faruk Bilici, XIV. Louis ve İstanbul'u Fetih Projesi (Louis XIV et son Projet de Conquete d'İstanbul), Ankara TTK, 2004,53-60.
3) Bilici, 63.
4) Albert Vandal, Les voyages du marquis de Nointel (1670-1680), Paris 1900.
5) P. Masson, Histoire du commerce français dans le Levant au XVII siecle, Paris 1896; K. Fukasawa, Toilerie et commerce du Levant, Paris 1987.
6) Bilici, Giriş, 3.
7) T. G. Djuvara, Cent projects departage de la Turquie (7287-7973), Paris 1914,163-171; Silici, 63-65.
8) Djuvara, 5.
9) Osmanlı Sultanı 1604 kapitülasyonunda, Capucinlere Türkiye'de misyonerlik müsaadesi vermişti.
10) Djuvara, 190-198; Bi li ci, 65-68.
11) XIV. Louis'nin genişleme politikasına karşı ingiltere ve Hollanda, Alman imparatorunun doğuda barış yapıp batı Avrupa işleriyle uğraşmasınıdaima temel bir politika olarak benimsemişler; Karlofça görüşmelerinde Osmanlı ile barışı imzalaması için Avusturya'ya baskı yapmışlardır.
12) Bilici, 89.
13) Bilici, 120-121
14) Djuvara, ibid., 230-236.
15) Bilici, 99-ıoo
16) Bilici, 103-108.
17) G. d'Ortieres'le beraber gönderilen eksperlere 1685'ten itibaren verilen emirler Bilici tarafından yayımlanmıştır, ibid., 129-165.
18) Belge, Bilici tarafından notlarla yayımlanmıştır. Bu belgeyle kıyaslanacak başka bir belge Fransız konsolosu Charles de Peyssonel'in eseri, Traite de commerce dans La MerNoire, I-II, Paris 1787, Karadeniz kuzey memleketleri üzerinde zengin ayrıntılar içerir.
19) "Les forces necessaire pour bruler Constantinople suivant les instructions de sa Majeste" (Bilici, 175); G. d'Ortieres, istanbul'a ait bilgileri Grelot, Relation nouvel/e d' un voyage de Constantinople, Paris 1680'den aktarmıştır.
20) Bilici, 184.
21) "il faudroit tout tailler en pieces'; s. 185. Esir alınacak 12 bin kişi Fransız donanmasında forsa olarak Fransa'ya gönderilecek.
22) Bilici, 204.
23) Bilici, s. 295.
24) Bilici, s. 296.
25) Bilici, s. 308.
26) William Penn, An Essay towards the Present and Future Peace of Europe by the Establishment of an European Dyet, Parliament or Estates, London 1693; W. Penn (1644-1718) o zaman İngiltere'de takibata uğrayan Quaker mezhebine girmiş, hapse atılmıştır. Papa aleyhtarı; barışı, vicdan özgürlüğünü ve demokrasiyi savunan bir düşünür olarak bu alanda çeşitli risaleler yazdı. Bu düşüncelerle Amerika'da Pennsylvania kolanisini örgütledi. Dostu Kral James ll sayesinde, John Locke gibi siyasi tutukluları hapisten kurtardı. Penn, ilk kez Amerikan kolonilerinin Birlik halinde birleşmeleri hakkında bir planın yazarıdır (1696). 1701 'de Pennsylvania için yazdığı Anayasa, 1776'ya kadar yürürlükte kalmıştır.
27) A. Çırakman, "From Tyranny to Despotism: The Enlightenment's Unlightened Image of the Turks IJMES, no. 33 (2001), 49-68.
28) lbid.
29) lbid. 51-52; krş. H. İnalcık, "Comments on 'Sultanism': Max Weber's Typifıcation of the Ottoman Polity'; Princeton Papers, 1.
30) La No u e için bkz. Djuvara; öteki XVII. yüzyıl gözlemcilerinin Osmanlı tiranlık
rejimi pzerinde görüşleri için Çırakman, 53-54; A. Çırakman, From
the "Terror of the World" to the "Sick Man" of Europe, New York 2001 35-105.
31) "From Tyranny'; 56c64.
32) Çırakman, 56-57.
33) Bkz. H. inalcık, "Comments on Sultanism':
34) Bkz. From the 'Terror of the World".
35) Bkz., H. inalcık, An Economic and Social History of the Ottoman Empire, Cambridge 1994, 143-155.
36) C. M. Kortepeter, Ottoman lmperialism During the Reformation, New York 1972.
37) Bkz. yukarıda: "Yeni Çağ'da Türklere Karşı Haçlı Projeleri':


____











Cengiz Özakıncı









Göktürk , yani Türk Kağanlığı Arması ile



"Orhun Anıtlarının dikildiği çağda, 
Alman veya Fransız diye bir millet oluşmamıştı"
Prof.Dr.Ahmet Taşağıl