Translate

gelenekler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gelenekler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2016 Cumartesi

Türk Milliyetçiliğinin Saplandığı Çıkmaz










Türkün saplı olduğu çıkmaz, İslamiyet ile Türkçülüğün bağdaşmaması ve şeriat içerisinde Türklük benliğini korumanın mümkün bulunmamasıdır. Başka bir deyimle, Türkün hem samimi olarak İslamı uygulaması ve hem de aynı zamanda Türklük benliğine ve niteliklerine sahip kalması düşünülemez. Bundan dolayıdır ki, Türk milliyetçisi iki şeyden birini seçmek çaresizliğindedir; ya şeriatı kenara itip Türkün kendi değer ölçülerine, öz niteliklerine ve geleneklerine geçerlilik vermek ya da şeriata gömülüp Türkü Türk yapan ne varsa her şeye hayır demek.


Nitekim İslamı kabul tarihinden itibaren Atatürk’e gelinceye dek olan tarih içerisinde, şeriat yüzünden Türklük benliği ve bilinci yitirilmiş ve Atatürk’le birlikte şeriat arka plana atılabildiği için milliyetçilik ve uygarlık doğrultusuna geçilebilmiştir.


Bunun nedenlerini bu kitap boyunca eleştirmeye çalıştık Özetleyecek olursak:


Türkün İslam öncesi yaşamına inen nitelikleri arasında akılcılık vardır, hoş görülük vardır, özgürlük ve eşitlik duygusu vardır, kadına (hem de devletin başına getirecek kadar) haysiyetli ve erkeğe eşit bir değer ve varlık sayma geleneği vardır.


Bu niteliklerin (ve özellikle akılcılık ve kadına değer bilme geleneklerinin) her biri, başlı başına gelişme ve uygarlaşma iksiri denebilecek şeylerdir. Kişinin ve toplumun daha insani ve daha ileri bir gelişme safhasına ulaşmasında bunlar kadar hayati rol oynayan hiçbir şey yoktur. Örneğin Batı’da uygarlık aşaması bu niteliklerin ve asıl akılcılığın benimsenmesi sayesinde mümkün olmuştur. Rönesans demek akılcılığa dönüş ve bilimsel ve ahlaksal gerçeklere din verileriyle değil akıl rehberliği ile erişebileceği fikrinin egemenliği demektir ve işte eğer Türkün İslam öncesi bu nitelikleri ve özellikle akılcılığı korunabilmiş olsaydı Türk toplumu bugün muhakkak ki uygar ülkeler arasında yer almış olurdu. Oysa ki, bu ve diğer tüm niteliklerini şeriat bataklığına saplandığı andan itibaren giderek yitirmiştir.


İslam öncesi dönem ile İslam sonrası dönem, Türk bakımından birbirine zır, birbirini yok eden dönemler olmuştur. Birisi aklı, üstün ve gerçeklere götüren yol bilen ve diğer aklı geri plana iten; birisi fikir ve yaşam özgürlüğünü öngören diğeri bu özgürlüğü şeriat emirlerine feda eden; birisi hoşgörüyü benimseyen, diğeri bağnazlığı emreden; birisi kadını yücelten diğeri küçülten vs. dönemler olmuştur.


Şeriat öncesi dönemde kendi dünya yaşamını, kendi aklının rehberliğine uydururken, şeriat sonrası dönemde aklın ve mantığın kabul edemeyeceği emirlere (sayısız denecek örneklerden biri olmak üzere “ölü ile ya da hayvanla cinsi münasebette bulunan kişinin kaza orucu tutması gerekir” ya da “yemeğe ve içeceğin içine sinek düştüğünde onun dışarıda kalan kanadını iyice batımı sonra atın, çünkü sineğin bir kanadında günah diğerinde sevap vardır” vs.) uymayı Müslümanlık saymıştır.


Şeriat öncesi dönemde farklı inançtakilere karşı insani davranabilir ve hatta din değiştirecek kadar hoşgörüye sahipken, şeriat sonrası dönemde farklı inançtakilere karşı “İslamdan gayrı bir dine yönelen sapıktır” ya da “Eğer farklı inançta iseler baban ve kardeşin de olsa onlarla teması kes” ya da “müşrikleri nerede görürsen öldür” ya da “(islamı kabul etmedikleri takdirde) “Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı savaş aç, onları harcıca (cizye vermeye) zorla”, şeklindeki Kur’an ve hadis emirlerine uymayı marifet bilmiştir.


Şeriat öncesi dönemde eşitlik duygusuna sahipken, şeriat sonrası dönemde Kur’an’ın;  “…ve Biz Allah’ın aramızdan seçip lütfettiği bunlar mı demeleri için halkın bir kısmını, bir kısmıyle deneriz.” (En’am Suresi, ayet 53) ya da “..Allah rızık bakımından  bir kısmınızı bir kısmınıza üstün etmiştir.”” (Nahl Suresi, ayet 71) şeklindeki hükümleri gereğince eşitlik ve adalet duygularını yitirmiş ve yine Kur’an’ın “…Bir tarafta hiçbir şeye gücü yetmeyen bir köle, bir tarafta da bol rızık verdiğimiz…birisi olsa, bu ikisi denk olur mu? Şükür Allah’a ki eşit değildir” (Nahl Suresi, ayet 75) şeklinde hükümleri gereğince köleliği dahi doğal bulur olmuştur.


Şeriat öncesi dönemde kadını serbest, özgür ve haysiyetli bir varlık bilirken ve iktidar sahibi dahi yaparken, şeriat sonrası dönemde Muhammed’in kadını hor gören ve küçülten, erkeğin kölesi haline getiren ve nihayet siyasal haklardan yoksun eden emirlerine ve örneğin: “Kadınlar aklen dun yaratılmışlardır, çünkü Kur’an’da ‘iki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına bedeldir’ diye yazılmıştır; kadınlar dinen de dun durumdadırlar, çünkü Tanrı onları adet görecek şekilde yaratmış ve adet gördükleri zaman oruç tutmalarını yasaklamıştır” şeklindeki sözlerine uyarak, kadını toplumdan atmıştır. Bu listeyi bu şekilde uzatmak ve koca bir kitap haline getirmek mümkündür.


Fakat belirtmek istediğimiz husus şudur ki: Türkün İslam öncesi gelenek ve nitelikleri İslama ters düşer şeylerdir ve İslam, Kuran ve hadis hükümleri dışında gerçek kabul etmediği ve arama olanağı vermediği içindir ki, Türk toplumu, bu gelenek ve niteliklerini terk etmek ve Arabın çöl yaşam ve zihniyetine sürüklenmek zorunluğunda kalmıştır. İslam ona “Kur’an ve peygamber emirleri dışında davranamazsın, düşünemezsin, aklını kullanamazsın” derken, Türk insanı için buna karşı direnmek ve örneğin “Hayır, akıl en büyük rehberdir, benim geleneklerim arasında akılcılık vardır, akla ters düşen emirlere uymayacağım” demek mümkün olamamıştır; çünkü bunu yapmak dinsizlik sayılmıştır.


Kur’an ve hadis kaynakları “İki kadının tanıklığı, bir erkeğin tanıklığına bedeldir…” ya da  “Kadınlar aklen ve dinen aşağı yaratıklardır, erkek ‘efendi’ ve üstün, kadın ise ‘tabi’ ve aşağıdır, kadınlara yönetim hakkı tanınmamıştır” şeklinde ve buna benzer olarak kadını değersiz kılıcı hükümler sevk ederken, Türk buna karşı, “Hayır benim geleneklerim arasında kadını saymak, her alanda erkeğe eşit kılmak, devletin başına hükümdar yapmak geleneğim var” diye direnememiştir, çünkü direnmeye kalkıştığı an dinsiz zındık, gibi durumlarla karşılaşması söz konusu olmuştur. Sınırsız şekilde çoğaltılabilecek bu örneklerin ortaya koyduğu sonuç odur ki, Türkün ulusal kaderi açısından şeriat bir felaket kaynağı olmuştur.


Her ne kadar savaş alanlarında Türkün başarılar sağlanması ve büyük devletler (Selçuk ve SOmanlı gibi) kurmasını İslamın “cihat”! teşvik eden ve “cennetler” vaat eden (ya da buna benzer) yönlerine atfedenler varsa da, bu iddianın isabetli olduğu şüphelidir. Hiç kuşkusuz Kur’an’ın din adına savaş yapmayı ve cihata katılmayı İslamın şartı yapması ve yine bunun gibi bir yandan yağma, talan ve ganimet vaatleriyle ve diğer yandan cennetteki “memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlara, kara gözlü, cilveli şirin sözlü hurilere, vs.” kavuşturma ümitleriyle savaş ruhunu güçlendirip pekiştirmesi, kişiler için ölümü hiçe sayıp askeri kahramanlıklar ve şahlanmalar yolunu açmıştır. Fakat unutmamak gerekir ki, Türkün askeri cesaret ve niteliklere sahip oluşu ve büyük devlet kurma geleneği, İslama girmesinden çok önceki dönemlere iner.


Öte yandan şunu da hatırlamak gerekir: savaş alanlarından zaferler kazanmak, büyük imparatorluklar kurmuş olmak başlı başına övünebilecek şeyler değildir. Bir toplum için övünülecek şey, fikir ve kültür aşaması yapabilmektir, akıl ve zeka üstünlüğüdür, haysiyet ve benlik gelişmesidir. Ne hazindir ki Türk toplumu bütün bu güzel nimetlerden şeriat nedeniyle yoksun kalmıştır.




Şeriatın Tüm Kötülüklerini İslam Tarihinin Tüm Olumsuzluklarını Temsil Durumunda Kalan Türk


Şeriat uygulaması içerisinde Türk, öylesine bir çıkmaza ve çaresizliğe saplanmıştır ki, bu düzenin bütün kötülüklerini yüklemek zorunluğunda kalmıştır.Yukarıdaki bölümler boyunca gördük ki Arapi İslamın bütün olumsuzluklarının sorumluluğunu Türke yamamıştır. Örenğin İslam uygarlığının İslam dini sayesinde yaratıldığını, fakat bu uygarlığın Türkler tarafından yok kılındığını, İslamda kölelik diye bir kuruluş olmadığını, fakat köleliğin Türkler tarafından İslama sokulduğunu; İslamın kadına hak ve değer tanıdığını, fakat bu hakların Türkler tarafından kaldırıldığını vs…inanılmaz bir kurnazlıkla iddia eder olmuştur. Bunu yaparken Türkün bu tür iddiaları cevaplandırmasının ve savunma yollarına başvurmasının kolay olmadığını, çünkü böyle bir şeye kalkışacak olursa İslam ile çatışır durumda kalacağını hesaplamıştır. Basit bir örnekle açıklamak gerekirse, kölelik kuruluşunu ele alalım. Arap milliyetçisine göre kölelik İslamın reddettiği bir kuruluştur; fakat buna rağmen Türkler İslama köleliği sokmuşlardır. Böyle bir iftiraya yanıt vermek kolaydır, çünkü daha önce de değindiğimiz gibi Muhammet! Köleliği doğal bir kuruluş olmak üzere yerleştirmiş ve bununla ilgili olarak Kur’an’a hükümler koymuştur:


“..Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden…saifeden kimseyi misal gösterir, Hiç bunlar eşit olur mu? (Nahl Suresi, ayet 75)


Öte yandan bizzat kendisi, ömrü boyunca köleler satın almış ve kullanmıştır. Köleliğin kaldırılması için kendinden örnek vermek şöyle dursun, aksine sürdürülmesi için her şeyi düşünmüştür. Bu nedenledir ki, İslamda kölelik çok yakın bir tarihe gelinceye kadar doğal bir kuruluş olarak yaşamıştır. Ancak Batı uygarlığın zorlaması ve Batı ülkelerinin tehdidi sonucu olarak “resmi” olmaktan çıkarılmıştır.


Bu ve buna benzer kaynakları ve örnekleri ortaya koymak suretiyle köleliğin sorumluluğunun Türklere değil, fakat doğrudan doğruya Muhammed’e ve İslama ait olduğunu anlatmak kolaydır. Ne var ki, bunu yapabilmek için İslamı eleştirmek ve aslında yermek gerekecektir. Oysa ki bu bir cesaret bir bilgi işidir; çünkü İslam, din konusunda her türlü eleştiriyi, tartışmayı yasaklamıştır. Bu yasağa uymayanlar İslamın düşmanı sayılır, en azından dinsizlikle suçlanır. Bu ise Müslüman Türk bakımından korkulacak bir sonuçtur. İslam düşmanı sayılmaktansa iftiraya katlanmaya ve Türklüğünü unutmaya hazırdır. İşte Arap milliyetçisinin ve ona destek Türk şeriatçısının hesapladığı da budur.


Şeriatçımız ve din adamlarımız, bugün belki cesaret edip Arap yazarların Türk aleyhtarlığıyla dolu yapıtlarının yorumunu henüz yapmıyor ve muhtemelen yapabileceği günü bekliyorlardı! Fakat aslında Türkü “Araplaştırmak” ve kendi öz niteliklerine yabancı kılmak için Arap yazarların kitaplarına dahi ihtiyaçları yoktur. Zira ellerinde çok daha etkili şeriat kaynakları, başta Kur’an ve hadisler vardır. Bu kaynaklarda yaran hükümler Tanrı’dan ve Muhammed’den gelmedir diyerek Türke kabul ettirebildikleri sürece iktidar ve saltanatlarını artıracaklardır. Araplık ruhu ve çöl zihniyetiyle yoğurdukları dimağlar, muhakeme gücüne sahip değildir ki, onlarla savaşabilsin ya da tartışabilsin. O körpecik ya da nasırlaşmış beyinlerden, müspet düşünme ve mantık yolunu deneme gayretini bekleyemezsiniz. 


Ne din okulunda, ne camide ve ne de hiçbir yerde Müslüman Türkün şeriat hükümlerini eleştirmesini ve örneğin kalkıp da . “Hoca Efendi, Tanrı’nın Arapları bütün insanlara üstün kıldığını, Kur’an’ı Arapça indirdiğini, peygamberini Araplardan seçtiğini, vs… söylüyorsun, ama neden Tanrı Arabi ve hem de çöl bedevisini tercih etsin de Araptan daha faziletli daha dürüst, daha mert, daha insancık ve kadına saygılı başka bir ulusu örneğin Türkü seçmesin? Neden Türkten bir peygamber çıkarmasın ve Türke, Türkün dili ile Türkçe hitap etmesin de anlamadığı Arapça ile etsin? Neden Türkü küçültsün de Arabı yüceltsin? Tanrı bu derece keyfi ve bu derece değer ölçülerinde yanılmış olabilir mi?” şeklinde konuşmasını isteyemezsiniz. İsteyebilmeniz için her şeyden önce bu ülkeye “serbest düşünce”yi getirmeniz, İslamı eleştirme ve yerme geleneğini yerleştirmeniz ve böylece Türkü şeriatçının yalanlarına, aldatmalarına ve kandırmalarına karşı hayır diyebilecek kerteye eriştirmeniz şarttır.




Ve Bitmeyen Tehlike


Bu kitabı okuyup bitirdikten sonra, şimdi kendi kendinize soruyorsunuzdur: “Bu yazılanlar yalan olamaz. Çünkü yazar bütün bunları Arap ve Müslüman kaynaklara dayalı olarak sergilemiştir. Peki iyi ama nasıl olur da Türk şeriatçısı, Türkün ulusal meziyet ve niteliklerini inkar edebilir? Nasıl olur da Arap milliyetçisi, kendi halkını kendi İslam öncesi tarihi ve gelenekleriyle, kendi öz diliyle ve buna benzer öğelerle benlik sahibi yapmaya çalışırken, Türk şeriatçısı Türkü, Türkle ilgili ne varsa her şeyinden yoksun kılmaya uğraşır?


Bu sorunun yanıtını vermek kolaydır. Eğer siz Türk yavrusunu, o küçücük yaşlardan itibaren şeriat eğitimine tabi tutar ve yoğurursanız ve örneğin bu kitap boyunca bazılarını belirttiğimiz şeriat hükümlerini kafasına ve ruhuna sokacak olursanız, sonuç sizi şaşırtmamalıdır.


Bu eğitimden geçireceğiniz yavrularımızdan yakın bir gelecekte, sayısız Mustafa Sabri’ler ve Ahmet Naim’ler ve Abdülhamit’ler çıkacağı muhakkaktır. Şeriatın bir yandan “Araplık ruhu” aşılayan ve diğer yandan  insan kafasını işlemez hale sokan ve insanlığa düşman kılan eğitimine tabi tuttuğumuz Türk yavrsuna siz bir de Arapçayı öğretiniz ve bakınız nasıl bir insan tipi oluşturursunuz. Bu dile vakıf olarak o eline geçireceği Arapça kitapları, yani Türkü hem Araba ve hem de dış aleme ve özellikle Batı’ya karşı “uygarlık düşmanı” ya da “ayağını bastığı yeri kurutan” ya da “İslamı uygarlıktan uzaklaştıran” ya da buna benzer olumsuz tanımlamalarla dolu kitapları okusun ve bu kitaplardaki yalanlara karşı çıkabilecek bilgilerden yoksun kalsın da, görünüz bakınız nasıl bir kuşak yetiştirmiş olursunuz.


Şeriat eğitimine “paydos” diyebilen Atatürk’ün büyüklüğünü biz bugün inkar edelim duralım. Fakat şunu bilelim ki, şeriatçının elllerine terk ettiğimiz yavrularımız, çağdaş uygarlık anlayışından, akılcılıktan ve milli benlik duygusundan yoksun olarak yakın bir gelecekte karşımıza dikilecek ve bizlere Atatürk ilkelerine bağlılığın suç olduğunu haykıracaklardır.




Gözlerimiz Önünde İşlenen Cinayet


Gözlerimizin önünde işlenmekte olan ve Türkü mezara götürebilecek olan bir cinayet var ki, bunu bir yandan cehaletimiz yüzünden göremiyor ve diğer yandan da okumuş sayılanlarımızın bir kısmının küskünlüğü ve nemelazımcılığı ve diğer bir kısmının da çıkarcılığı nedeniyle önleme yolunu düşünmüyoruz. Bu cinayetin sorumluları Türkü sadece fikren ilkel ve biçare veya sadece maddeten sefil ve yoksul kılmakla kalmıyorlar, milli benliğini ve bilincini unutturma ve sonunda da tarihten silip atma uçurumuna götürdüklerini fark edemiyorlar. Yaşları 10 ila 20 arasında yüzbinlerce Türk yavrusunun devam ettiği Kur’an kurslarında, imam hatip okullarında, İslam Enstitüleri ve hatta din dersleri verilmekte olan müspet eğitim okullarındaki bir o kadar Türk çocuğu bugün hem fikren ve hem ruhen çöl felsefesinin ve yaşantısının insanı olarak yetiştirilmekte ve milli benliği yitirici bir eğitimin kurbanı olmakta, “Kabm-i necib” diye kendilerine tanıtılmak istenilen Arabın, İslamın toplumları içerisinde neden dolayı üstün ve imtiyazlı duruma sahip olduğu masallarını, Kur’an ve hadis hükümlerininin telkin ve tehdit edici baskısı altında öğrenmektedir.


Şeriat eğitimine güç vermek, Kur’an kursları ihdas etmek üniversitelere mescit yerleştirmek gibi çabalar laik Türkiye Cumhuriyeti iktidar partilerinin başlıca amacı haline gelmiştir. 1986 yılının başlarında bir devlet bakanın şu sözleri bu alandaki başarıları simgelemeye yeterlidir:  “Özellikle 19 ilde yatılı Kur’an kursu binaları yapılmaktadır ve imam evlerinin yapımına ağırlık verilmiştir. Türkiye’deki tüm camilerin bakım ve onarımını devlet üstlenmiştir. Her üniversitenin gerçek bir ibadethaneye kavuşturulmasını amaçlıyoruz. Hacettepe Üniversitesi’nde açılan mescit gibi diğer üniversitelerimize de ibadet yerleri açacağız. Böylece bu problem de ortadan kalkacak.”


Atatürk’ün canını dişine takarak akılcılığa, müspet ahlak ve uygarlığa ve benlik duygusuna götürdüğü ve “insanlık camiasının bir üyesi” olma gururu ile övündürdüğü bizim kuşak, şimdi yeni kuşakların çağdışı kafa ve ruh yapısı ile eğitilmekte oluşunu büyük bir karamsarlık ve umutsuzluk içerisinde seyretmektedir. Türk yavrusunun ve insanının, bugün şeriatçının elinde, tıpkı Cumhuriyet döneminden önce olduğu gibi, yine yaratıcı zekadan uzak, yine gökten inme emirleri tek gerçek sayan ve her şeyi din açısından ölçüye vuran birer yaratık şeklinde yetiştirmelerini içi kanayarak izlemektedir.


Amaç hiç kuşku edilmemelidir ki ,şeriatçının bu sahte saltanatı bir gün gelip sönecek ve şeriatın insan beynini eriten tılsımı mutlaka sona erecektir. Yüzyıl da geçse, bin yıl da geçse ve hatta Türkün eceli de gelse, insan aklına meydan okuyan şeriat mikrobunun sonu gelecektir. 


Del Vechhio’nun dediği gibi : “Sınırsız şekilde gelişmeye müsait bir insan beyni olduğu sürece, gericilik daima ezilecektir.”



İlhan Arsel,1999
Arap Milliyetçiliği ve Türkler









“İslam Uygarlığını Yok Eden Türklerdir” İddialarına Karşı



İslam uygarlığı konusundaki Arap iddialarına verilecek yanıt şudur ki, bu uygarlık ne İslamdan doğmadır, ne Arabın yaratmasıdır ve ne de Türkler yüzünden batmıştır. İslama yabancı ve özellikle Kur’an dışı kaynaklardan çıkmış olan bu uygarlığın gelişmesine bizzat İslamiyet darbe vurmuştur.


Şöyle ki; Miladi 8.yüzyıldan 11.yüzyılın başlarına kadar süren bir İslam uygarlığı dönemi vardır ki, eskiden olduğu gibi bugün dahi Arap yazarların kaleminde “Arap uygarlığı” diye tanımlanır. Çünkü onlara göre bu uygarlığı yapan Araplardır. Arap bilginleri ve düşünürleridir; o kadar ki, Arap olmadığını bildikleri kimseleri bile (örneğin İbn Haldun, Farabi, İbn Sina vs. gibi) Arapmış gibi göstermekten çekinmezler. (272)


Oysa ki “islam uygarlığı” denen şey ne “Arap uygarlığıdır”, ne Arap unsurların oluşturduğu bir uygarlıktır ve ne de bu uygarlığın temelleri bizatihi İslama dayalıdır.


“İslam uygarlığı” ya da “Arap uygarlığı” denmesinin nedeni, bu uygarlığı yaratan yapıtların Arapça yazılmış olması ve bu yapıtlardaki esasların genellikle İslama ve daha doğrusu Kur’an’a uygunmuş gibi gösterilmiş bulunmasıdır.


Başka bir deyimle, İslam uygarlığı dene şey, İslami olmayan kaynaklar (özellikle Eski-Yunan kaynakları) sayesinde ve Arap olmayan unsurlar (özellikle Acem, Türk, Yahudi,  Hıristiyan vs.) elinde oluşmuş, fakat akılcılığa yönelme olanağı tanımayan İslami emirler (örneğin Kur’ah) yüzünden yok olmuştur. Başka bir deyimle, bu uygarlığın oluşmasında Arabın rolü pek cılız olmuştur. Nitekim Mukaddima adlı yapıtında İbn Haldun Araplardan söz ederken “Yeryüzünün uygarlıktan en uzak kalmış insanları” olarak tanımlar ve şunu ekler:


“Ne ilginçtir ki, ister din ve ister diğer alanlarda olsun, Müslüman düşünür ve bilginlerin büyük çoğunluğu Arap olmayanlar arasında çıkmıştır. Araplardan pek az kimse gösterebilir ki…müspet bilimlerde temayüz etmiş olsun.” (273)


Gerçekten de akla gelebilecek ne kadar isim varsa hepsi de ya Acem, ya Türk, ya Yahudi, ya Hıristiyan ya da Arap olmayan bir ırktandır. İbn İshak’lar, al-Razı’lar, Farabi’ler, İbn Sina’lar, İbn Haldun’lar, İbn Rüştler, al-Birüni’ler, Abu’l-Farac’lar, al-Belazuri’ler, İbn Kuteyba’lar, Abu’l Fida’lar, İbn Hallikan’lar, İbn al-Cevzi’ler, İbn’ül Esir’ler, idrisi’ler, Taberi’ler ve daha saymakla bitmeyecek ne kadar bilim adamı ve düşünür varsa hepsi Arapça diliyle yazan ve Arap olmayan Müslüman unsurlardır. Sadece Arap grameri alanında bazı Arap unsurların rol oynadığı kabul edilir. (274) bilim çevrelerinin belirttiğine göre, Arap grameri dahi Arap olmayan (özellikle Acem) yazarlar sayesinde gelişmiştir. (275)


İlhan Arsel,1973
Arap Milliyetçiliği ve Türkler
daha fazlası için kitabı alıp okumanız gerek.....



272- Abdullah De Sahb, Development el Questions d’Orient. Toulouse,1972
273- Mukaddima’nın son bölümünde bu konuda bilgi vardır. İngilizce çeviri için bkz. İbn Khladim, The Muqaddima; an introduction to History, transl.F.Rosenthal, New York, 1958
274- Kur’an’ın Arapça olması ve Arapça yazma zorunluluğunu doğurması nedeniyle, Arap boyunduruğu altına giren ülkelerdeki yabancı yazar ve bilginler Arapçayı, okuma ve yazma dili olarak en doğru bir şekilde öğrenebilmek için Arap dili kurallarını “gramer” bilimi haline getirmişlerdir. Bu konuda bkz. S.K.Bukhsh, The Cimtubulion to the History of İslamic Civilization. Calcuta,1905

275- al-Farisi’ler, al-Zaccac’lar vs. hep Acem asıllıdır.

















VE HALA, DİYANETİN SAYGIN BİR KURUM OLDUĞUNU SANAN APTALLAR İLE KURUMLARI BU TİP İNSANLARLA DOLDURANI DA "AZİZ" SANAN SALAKLAR VAR!


Diyanet’ten sapık fetva: Babanın öz kızına şehvet duyması haram değil!

sǝDǝɔɹǝM u̇ıRǝʌ AunŞ 
Ve HeRşeYe KaDiRsİn..!

diyanet inkar ediyor, siteyi kapatıyor, hacklendik diyor...
Niye kapatıyorsun, bizi sürüden falan mı sandın, hacklenmişleri gördük, önce yokladınız, tepki gelincede kıvırıyorsunuz!
De get! masallarınızı başkalarına anlatın, sapıklar




Yılmaz Özdil: 
Ben bu sapık fetvayı veren her kimse taa gelmişini geçmişini…







Sadece günahkarlar gösteriş yaparak ibadet eder. Ezanın sesini de yükselttiler, İlhan Arsel'in kitabında okumuştum, ne kadar yüksekse o kadar iyi, şeytan duyup kaçarmış! Salak bunların hepsi, şimdi böyle dedim diye bana dinsiz de diyecekler, desinler, insan önce sorgular, ezanı duymadan da vaktin geldiğini bilirsin, namazının da kazasını evde kılarsın, Ayrıca ekmek kazanmakta bir ibadettir, sen işverenin saatini çalıyorsun.(gerçi emeğinin karşılığını almıyorsun ammaa..) Uyuşturucuya karşılar, lakin en büyük uyuşturucu maddesini kullanıyorlar. Böylelerine Lanet.....


/ Cuma'ya ayar!
/ Alevi ile yassak!
/ !!!
/ Memlekette yangın var!
/ Başkanlık sistemi isterem!
/ Bölücü yasayı getirelim!


// Korkuluk bile olmaz!





Memura cuma namazı izninin iptali için Danıştay’a başvurdu

TBMM’de tüm partiler Laiklikten uzak









Artık senatörler memleket meseleleri ile değil, kendi menfaatleri ile ilgileniyorlardı,
Bir kısım senatörler toplantılara iştirak etmemekte mahzur görmüyorlardı.
Halkın reyini satın almak normal bir olay telakki ediliyordu.
Devlet hazinesini doldurmayı düşünen Romalıların yerini, kendi kesesini doldurmayı gaye edinen Romalılar almıştı.
Ananelere saygı kalmamış, felsefi kültürel dünya görüşü yerleşmemiş, aristokratlar safahata dalmıştı.
Halkın bir kısmının elinde hiç bir devirde olmadığı kadar bol para vardı.
Faizcilik rağbet gören bir meslek halini almıştı.
Kara listelere göre öldürülenler için para verilmesi, muhterisleri adam öldürmeye sevk ediyordu.
Tanrılara karşı saygısızlık gün geçtikçe artıyor, mabetler dahi yağma edilmekten kurtulamıyorlardı.
Kısaca, Roma ahlaken çökmüştü....








Suçlar cezasız bırakıldığında, dünya dengesini yitirdi. 
Haksızlar ödüllendirildi.
Nirvana bizden utanç duyacaktır.

47 RONİN
















2 Ekim 2013 Çarşamba

SOKRATES MANTIĞI









Sokrates'in Yetiştiği Devir


Eski Yunanlılar zamanında Yunanistan'da ve Yunanistan'ın dışında bütün Helen kavmini içine alan bir millet siyasal birliği yoktu. Birbirlerinden ayrı, bağımsız birçok Yunan devletleri vardı. Bu devletler, bir şehirle onun etrafındaki köylerden meydana gelen, aşağı yukarı bugünkü iller büyüklüğünde siyasal birliklerdi. Eski Yunanlıların polis dediği, bizim bugün şehir devleti dediğimiz bu devletlerin MÖ.beşinci yüzyılda en kuvvetlisi Atina devleti idi. Bu devlet gerek ekonomi, gerek siyaset, 
gerekse kültür hayatı bakımından bütün Yunan devletlerinin en önemlisi olmuştu.


Böyle olmakla beraber, bu devlet bilhassa (Sparta ile yaptığı) Peloponnesos savaşlarından sonra, birçok sarsıntılara uğramıştı. Atina şehrinde şiddetli bir sınıf ve parti çatışması devam ediyordu. Zaten Atina, daha doğrusu bütün Yunan devletleri, hiç değilse iki yüzyıldan beri zengin-fakir çatışmalarına, parti kavgalarına sahne oluyor ve sık sık hükümet değişikliklerine uğruyordu.


bu çatışmaların ve hükümet değişmelerinin temelinde sekizinci ve yedinci yüzyıllardan itibaren Yunanlıların hayatında meydana gelen birçok önemli olaylar vardır. Yunanistan yarım adasına kuzeyden gelerek yerleşen Yunanlılar kabileler halinde yaşıyorlardı; klan başlarının seçtiği ve basileus denen başkanlar tarafından idare ediliyorlardı. Bu devirde hayat pek basit ve iptidai idi; hatta ticaret, sanayi, para, mülkiyet, yazı gibi şeyler bile bilinmiyordu. Herkes her şeyden aynı ölçüde faydalanabiliyordu. Bu devrin insanlara sağladığı eşitlik ve adaleti, 
onu bir daha elde edemeyecek şekilde kaybettikleri devirlerde, 
mesela MÖ.dördüncü asırda Aristo'nun zamanında bile birçok kimseler imrenerek özlüyorlardı.


Fakat Yunanlılar başka kavimlerle temas ettikçe onlardan birçok yeni şeyler öğrendikçe, nüfusları, ekonomik vasıtaları ve bilgileri arttıkça bu ilkel eşitlik hayatı da kalkmaya başladı. Her Yunan devletinde nüfus hür vatandaşlarla hiçbir siyasi hakkı olmayan kölelere, yerli vatandaşlarla vatandaş sayılmayan yabancılara, büyük toprak sahibi zenginlerle küçük toprak sahibi veya topraksız köylülere, fakir oldukları kadar hakir sayılan zanaatkarlara ve işçilere bölünüyordu. Bu bölünüş derinleştiği ve kesinleştiği ölçüde Yunan şehirlerinde siyaset kavgaları genişliyor; hükümetin idaresini eline alan azınlık toprak zenginlerinin kurdukları oligarkhia idaresine karşı fakir çoğunluk ayaklanıyor, bazen bir önderin başkanlığı altında kurulan ve eski Yunanlıların tyrannosluk dediği kanunsuz fakat çok defa fakirlerin lehine çalışan hükümetler kuruluyor, bazen aristokrat zenginlerin sonradan görme ticaret zenginleriyle veya başka bir Yunan devletinin aristokrat ve zenginleriyle el birliği ederek çıkardıkları isyanlar ve savaşlarda kan dökülüyor, hatta oligarkhia taraftarları ile 
demokrasi taraftarları arasında birbirlerini toptan öldürmek gibi korkunç cinayetler işleniyordu.


Eski kabile hayatının bütünlüğünün kalmadığı böyle bir devirde insanların hayatını düzenleyen gelenekler de birer birer yıkılıyordu. Her geleneğin aynı zamanda bir ahlak, bir din, bir halk kuramı sağladığı eski "altın çağ" yerine şimdi her zümrenin ve hatta belki de her ferdin kendi kendine doğru, iyi ve faydalı olanın ne olabileceğini araştırmaya başladığı bir kaynaşma devri gelmişti. Yunan devlet adamlarının olduğu kadar düşünürlerinin karşılaştığı ve çözmeye çalıştığı dava, "azınlığın zenginleştiği, çoğunluğun fakirleştiği bir dünyada cemiyetin ve devletin nimetlerini 
herkese aynı derecede paylaştırmak nasıl mümkün olabilir?" sorusuna çıkar bir yol bulmaktı.


Geleneklere dayanan her toplumsal hayatın sarsılması daima fikir alanında da yeniliklere, araştırmalara yol açar. Yunanlılar arasında fikir hayatının ve bilimsel düşünüşün doğuşuna ilk şahit olan yerler batı Anadolu kıyılarındaki Yunan şehirleri olmuştur. Buralarda yaşayan düşünürleri asıl ilgilendiren mesele, tabiatın özünün ne olduğu meselesiydi. Acaba gördüğümüz madde aleminin bütün çeşitlikleri altında değişmeyen bir dayanak bir "Physis" var mıdır? Varsa bunun mahiyeti nedir? Bu gibi sorulara ne gibi cevaplar verildiğini anlatmak bizim konumuz dışındadır. Fakat, bilhassa Atina MÖ.beşinci yüzyıldan itibaren insan ve cemiyet hayatı hakkında da aşağı yukarı aynı şeyler sorulmaya başlanmıştı.


Kabile düzeni içinde insanlar bu düzeni sağlayan geleneklerin nedenliğini sormayı hatırlarına bile getirmezlerdi. Nasıl çıktığını kimsenin bilmediği, tanrıların koyduğuna inanılan eski adetler içinde herkes doğar, büyür ve ölürdü. Bu gelenek veya kanunların tanrısal ve değişmez kuramlar olduğundan kimsenin şüphesi yoktu. İnsan kafası ile düşünülmüş, insan eliyle yürütülen kanunlar yoktu. Herkes, içinde doğup yaşadığı kendi cemiyetinin usullerinin mutlak, değişmez en iyi ve en doğru olduğuna inanıyordu.


İşte MÖ.beşinci yüzyılda bu çeşit düşünüş artık yıkılmış bulunuyordu. Yunanlıların kendi eski gelenekleri değişiyordu. Yeni usuller, kuramlar, kanunlar konuyor, yeni bilgiler öğreniliyor, başka kavimlerin yaşayış tarzları, kanunları tanınıyor ve gayet tabi olarak sosyal hayat alanında görülen bu kadar çeşitliliklerin altında yere, zamana göre değişmeyen 
bir takım temeller olup olmadığı sorusu akla gelmeye başlıyordu.


Yunan dünyasında fikir hayatının bu sıralarda en çok gelişmiş bulunduğu yer olan Atina'da bu çeşit problemleri ilk ortaya atanlar sofistler olmuştur. Sofistler memleket memleket dolaşan, her yerde başka bir adete veya kanuna rastlayan, çoğu Atina'nın yerli vatandaşı olmayan kimselerdi. Bunlar bilgisi, görgüsü zengin ve çeşitli insanları kendi çevresinde, kendi memleketinin, hayatında gördüğü her şeyi olduğu gibi kabul eden, onları biricik gerçekler sana kimselere çok garip ve şaşırtıcı gelen, hatta birçoklarının kızdıran aşırı fikirleri vardı. Bunlar kah dil, kah din, kah kanun, kah ahlak meselelerini ele alırlar; bunların hepsinin sonradan konma, insan uydurması kuramlar olduğunu, gerçek tabiatta bunların bulunmadığını, hiç değilse bulunup bulunmadığını bilmediğimizi veya bilemeyeceğimizi öğretiyorlardı.


Sofistlerin böyle şimdiye kadar insanların zihnin yormamış olan çatallı problemleri kurcalamaları, gelenekleri olduğu gibi yaşatmak isteyen kimseleri tabii kızdırıyordu. Buna rağmen, insanların cemiyet hayatında hiçbir şeyin değişmeyeceğine herkesi inandırmak artık imkansızdı. Zaman ve yer şartları değişmeyi bir zorunluluk haline getirmiştir. Fakat insan zihni sadece bu gerçeği anlamakla kalmaz. Çünkü her şey değişiyorsa, hiçbir şey olduğu gibi kalmayacaksa insanların düzenli bir cemiyet hayatı yaşaması nasıl mümkün olur? düzenli bir cemiyet hayatının mümkün olabilmesi için herkesin üzerinde birleştiği, anlaştığı ve gerçek olarak kabul edeceği birtakım ölçüler olması lazım değil midir? İşte Sokrates'in cevap bulmaya çalıştığı problem bu idi.


Sokrates'in Savunması / Platon
Prof.Dr.Niyazi Berkes










''SOKRATES YÖNTEMİ''; 'Evet, evet'...


İnsanlarla konuşurken, söze farklı görüşte olduğunuz konuları tartışarak başlamayın. Fikir birliğinde olduğunuz noktaları vurgulayarak başlayın ve bir süre bunları vurgulamayı sürdürün.Aynı amaç için çabaladığınızı ; amaçta değil, yöntemde farklı olduğunuzu belirtin.


Başlangıçta karşınızdaki kişinin “Evet.evet!” demesini sağlayın. “Hayır” yanıtı almaktan olabildiğince kaçının. Profesör Harry Overstreet’e göre “hayır” yanıtı aşılması çok zor bir handikaptır. Bir kez “Hayır!” dediğinizde kişiliğiniz ve onurunuz bu yanıtı değiştirmenize engeller. Daha sonra “hayır” yanıtı vermenizin yanlış olduğunu hissetseniz bile o değeri gururunuzu düşünmek zorunda kalırsınız, ağızdan çıkan söze sadık kalınmalıdır. Bu nedenle bir insanın sözlerine olumlu yanıt vererek başlaması çok önemlidir.


Yetenekli bir konuşmacı başlangıçta pek çok “evet” yanıtı almayı başarır. Bu durum psikolojik açıdan dinleyicileri olumlu yönde etkiler. Bunu bir bilardo topunun hareketine benzetebiliriz. Topun bir kez yönlendirildiği yönden sapması için belirli bir güç gerekir. Ters yöne gitmesini sağlamak içinse çok daha fazla güç sarf etmeye ihtiyaç vardır.

Buradaki psikolojik şema son derece açık. Eğer bu insan “hayır” diyorsa ve gerçekten bunu kastediyorsa, sadece beş harflik bir kelime sarf etmekten çok daha fazlasını yapıyor demektir. Tüm organizma bezler, kaslar, sinirler bir karşı çıkma eyleminde işbirliği yapmaktadır. Kısaca tüm nöromasküler sistem olumlu bir yanıtı engellemek için savunmaya geçmiş demektir. Oysa ki bir insan “evet” dediğinde bu tür bir karşı çıkma eylemine gerek kalmaz. Organizma ileri dönüktür, durumu kabullenmiştir, dışa açıktır. Bu nedenle ne kadar çok “evet” yanıtı alırsak o kadar ilgi çekmiş oluruz.


Eğer herhangi bir öğrenci, bir çocuk, bir müşteri, karı ve kocadan biri “hayır!” diyecek olursa onların fikirlerini olumlu yönde değiştirmek için Hazreti Süleyman aklı ve sabrı gerekir. 


“Evet! Evet!” yöntemi New York’taki bir bankada çalışan James Eberson’un kaybetmekte oldukları bir müşteriyi geri kazanmasını sağlamıştır.


“Bu adama bir hesap açtırmak için gelmişti,” diye anlatıyor Bay Eberson. “Ona doldurması için her zamanki standart formu uzattım. Bazı soruları gönlünce yanıtladı, ama bazı soruları yanıtlamayı kesinlikle reddetti. Eğer insan ilişkileri konusundaki derslere katılmamış olsaydım, bu müstakbel yatırımcıya bankanın istediği bilgileri vermeyi reddediyorsa bizim de ona hesap açmayı reddedeceğimizi söylerdim. Geçmiş yıllarda bu şekilde davranmış olduğum için suçlu olduğumu utanarak kabul etmeliyim. Doğal olarak bu tarz bir ültimatom beni rahatlatıyordu. Ona kimin patron olduğunu, bankanın kural ve yöntemlerine karşı çıkılamayacağını göstermiş oluyordum. Hiç kuşkusuz bu tür bir davranış müşteri olma amacı ile gelen kişide kendisine önem verilmediği ve hoş karşılanmadığı izlenimi yaratıyordu.


“O sabah bir av mantığı ile hareket etmeye karar verdim. Bankanın istekleri yerine müşterinin istekleri doğrultusunda hareket edecektim. Ona daha başlangıçta ‘Evet ,evet!’ dedirtmeyi her şeyden çok istiyordum. Bu nedenle ona hak vererek yazmak istemediği bilgilerin çok fazla gerekli olmadığını söyledim.


“Öldüğünüz zaman bu bankada paranız olduğunu varsayalım. Bankanın paranızı yasal varisiniz olan en yakın akrabanıza transfer etmesini ister misiniz?’ diye sordum. “Evet , elbette isterim,"diye yanıtladı.


“Bu isteğinizin öldüğünüzde herhangi bir yanlışlık ve gecikme olmadan yerine getirilmesi için bize en yakın akrabanızın ismini vermeniz sizce iyi bir fikir değil mi?’ dedim. Yanıtı ise “Evet” oldu.


“İstediğimiz bilginin bizim yararımıza değil de kendi yararına olduğunu öğrendiğinde genç adamın tutumu değişmiş, yumuşamıştı. Bankadan ayrılmadan önce yalnızca istenen bilgileri vermekte kalmamış, önerim üzerine annesi adına da bir hesap açmamızı istemiş ve annesi ile ilgili tüm soruları da yanıtlamıştı.


Westinghouse Elektrik Firması’nın temsilcisi Joseph Allison’un da bize anlatacakları vardır:

“Bölgemde şirketimin satış yapmaya çok istekli olduğu bir adam vardı. Benden önceki temsilci on yıl boyunca ona hiçbir şey satamamıştı. Ben de bir sipariş almadan tam üç yıl ona düzenli olarak uğradım. Sonuç olarak on üç yıl uğraştıktan sonra ona birkaç motor satmayı başardım. Eğer onlardan memnun kalırsa yüzlerce motorluk bir sipariş bekliyorum. Motorların istediği gibi olduğundan öylesine emindim ki üç hafta sonra ona uğradığımda gerçekten havaya girmiştim.

“Bu mühendis beni, “Allison, geri kalan motorları sizden almayacağız” diye karşıladığında şok oldum.

“Niçin?” diye sordum şaşkınlıkla.
"Çünkü motorlarınız çok ısınıyor, elimi süremiyorum."

“Tartışmanın, karşı çıkmanın bir yarar sağlamayacağını biliyordum. 

Bunu daha önce denemiştim. Bu nedenle ’Evet! Evet!” yöntemini demeye karar verdim.

“Bakın Bay Smith, size yüzde yüz katılıyorum,’ dedim. ‘Eğer bu motorlar ısınıyorsa, bir daha satın almamalısınız. Ulusal Elektronik Aletler Üreticileri Birliği’ nin standartlarına uygun ısıdaki motorları almalısınız,değil mi?’

Beni onayladı böylece ilk ‘evet’imi elde etmiş oldum.

“Elektrik Üreticileri Birliği’nin yönetmenliğine göre iyi bir motorun ısısı oda ısısından 72 °F yüksek olabilir, doğru mu?"

"Evet!’ diye onayladı. ‘Kesinlikle doğru, ama sizin motorlarınız daha fazla ısınıyor"

Onunla tartışmadım, sadece sordum.

“ ‘ Fabrikanızda ısı kaç olacak?’
“ ‘ Aşağı yukarı 75 °F’
“ ‘ Pekala , fabrika ısınız 75 °F. Buna 72’yi ekleyelim, toplam 147 °F eder.

Bu sıcaklıktaki bir suya elinizi soksanız haşlanmaz mı?’

“Yanıtı yine ‘Evet’ oldu.

“ ‘Öyleyse,” diye önerdim.‘ Motorlara eliniz dokundurmasanız daha iyi olmaz mı?’

“ ‘ Evet, sanırım haklısınız’ demek zorunda kaldı. Konuşmamızı biraz daha sürdürdük. Daha sonra sekreterini çağırdı ve gelecek ay için 35.000 dolarlık bir sipariş verdi.

“Tartışmanın yararsız olduğunu anlamam için yıllarım boşa gitmiş ve binlerce dolar zararım olmuştu. Konuya karşınızdakinin bakış açısı ile yaklaşmak ve ona ‘Evet, evet!’ dedirtmek çok daha kazançlı bir yöntem.”

Kaliforniya’daki kurslarımızın sponsoru Eddie Snow, dükkan sahibi ona “Evet, Evet!” dedirttiği için onun nasıl iyi bir müşterisi olduğunu anlattı.

Eddie ok ve yay ile avlanmaya merak sarmış ve bir dükkandan yüklü bir alışveriş yaparak araç gereç almıştı. Erkek kardeşi onu ziyarete geldiğinde bu dükkandan onun için bir yay kiralamak istedi. Satıcı ona yay kiralamadıklarını söylediğinde bir başka dükkana telefon etti. Eddie olayı şöyle anlatıyor: 

“Telefonumu nazik bir beyefendi yanıtladı. Kiralama konusundaki sorunuma yaklaşımı diğer satıcıdan çok farklıydı. Olanaksızlıkları nedeniyle artık yay kiralayamadıklarını söyledi. Sonra bana daha önce yay kiralayıp kiralamadığımı sordu. Ben ‘Evet, birkaç sene önce" diye yanıtladım. Bana bunun için 25-30 dolar ödemiş olmam gerektiğini hatırlattı. Yanıtım yine ‘Evet!’ oldu. Sonra bana parasını iyi kullanmasını bilen bir insan olup olmadığımı sordu. Doğal olarak ‘Evet!’ dedim. Şu anda sattıkları yayın tüm diğer gereçlerle birlikte 34.95 dolar olduğunu söyledi. Sadece 4.95 dolarlık bir fark ödeyerek bunları satın alabileceğimi anlattı ve bu nedenle kiralama işine son verdiklerini belirtti. Bu daha mantıklı değil miydi? ‘Evet !’ yanıtımı siparişim takip etti. Onu almaya gittiğimde başka şeyler de satın aldım ve o günden sonra sürekli müşterisi oldum.”


Sokrat dünya’nın gelmiş geçmiş en tanınmış filozoflarından biridir. Sokrat, tarih boyunca ancak bir avuç insanın yapabildiğini başardı ve insan düşüncesinin yönünü tamamen değiştirdi ve şimdi ölümünden yirmi dört yüzyıl sonra birbirleriyle dolaşan kişilerin dünyasında onları etkileyebilen akıllı insanlardan biri olduğu için saygı ile anılmaktadır.


Sokrates nasıl bir yöntem kullandı? 
İnsanlarla yanılgılarını mı söyledi? 
Hayır, bu Sokrates’in tarzı değil; o çok akıllıydı. 
Onun yöntemi bugün “Sokrates yöntemi”olarak adlandırılmaktadır ve “Evet! Evet!” yanıtı almaya dayanmaktadır. 
Sokrates karşısındaki kişiye “ Evet!” dedirtecek sorular yöneltirdi ve birbiri ardına olumlu yanıtlar alırdı. 
Sonunda birkaç dakika önce ona karşı çıkanlar, farkında olmadan onun düşüncelerine kucak açarlardı.




Birbirine yanıldığını söyleyeceğiniz zaman Sokrates’ı anımsayın...




bu bölüm ise webmasterdan alıntıdır.












"Eğitimin pahalı olduğunu düşünüyorsanız, cehaletin bedelini hesaplayın."
Howard Gardner
(çoklu zeka kuramı)






_________________

















17 Temmuz 2013 Çarşamba

MİLETOSLU ASPASİA ve PERİKLES ATİNASI






Aspasi'nın Atina'ya gittiği zamanlarda kentin sosyal yaşamı, günümüzden oldukça farklıydı.



O zamanlarda Atina'da kadınlar , ikinci sınıf insan olarak görülür ve genel olarak dört sınıfa ayrılırdı:

Gyne Gamete (kutsal anne) olarak adlandırılan evin hanımı, yani resmen evlenilen gerçek eşler;

Pallake denilen nikahsız alınan kadınlar, cariyeler;

yoldaş, kız arkadaş olarak değerlendirilen Hetairalar ;

Pornai adı verilen kısa süreli, geçici cinsel istekleri gideren kadınlar 

...

Özgür kadınlar tek başlarına soğa çıkamıyor, genç erkekler ve kızlar birbirlerini sadece kurban ve cenaze törenlerinde ya da şenliklerde görebiliyorlardı.

Kızlar ancak ana-babalarıyla, evli kadınlar ise sadece kocalarıyla yemek yiyebilirlerdi. Kadınların siyasal hakkı yoktu ve ülke yönetiminde hiçbir şekilde söz sahibi değillerdi. 

Evliliklerde sevginin bir rolü yoktu. Atina'da çok yaygın olan şu söz, bu konuyu özetle anlatmaya yeter:

"Sevmek için bir oğlana, çocuk yapmak için de bir kadına gerek vardır."

Atina'da erkekler için evdeki kadın, sadece çocuk doğuran ve onlara annelik yapan bir kadın olarak görülürdü. Erkeklerin bedensel zevkleri için başka kadınlara, hatta hem cinslerine yönelmeleri çok doğal karşılanıyordu.

Özellikle (MÖ.) 6.yüzyılda kadın bedeninin ticari bir meta olarak görülmesi sonunda , Atinalı yasa yapıcı Solon (640-558) ilk genelevleri açmak zorunda kalmıştı. Dikterion adı verilen bu evler, devlete aitti ve her evde görevli memurlar işleri düzenler, gelirler de, Porniketos adı altında devlet kasasına aktarılırdı.

Porneler, yani fahişeler, kendi içlerinde sınıflara ayrılmışlardı. 

En alttaki kadınlara Dikteriades adı veriliyordu ; bunlar en alt sınıftaki erkeklere hizmet ederlerdi. bu kadınlar, belli bir giysi giyer, güneş batmadan sokağa çıkamaz ve kentten izinsiz ayrılamazdı. Dikteriadesler, özellikle ailesinin terk ettiği ya da korsanların kaçırarak Akdeniz pazarlarında sattıkları çocuklar arasından seçilerek yetiştirilirdi.

Orta sınıf fahişelere Auletrides adı verilirken ; bu sınıftaki kadınlar elden ele dolaşmalarından dolayı halk arasında "Zarlar" olarak anılırdı.

Yüksek tabakaya hizmet eden kadınlara da , Hetaira adı verilmişti. Bu kadınlar bilim, felsefe, müzik, tarih, edebiyat ve sanat konularında eğitilmişlerdi. 

Ünlü yontucu Praksiteles'in sevgilisi Phryne'nin "Knidoslu Afrodit Yontusu"na modellik yaptığı söylenir. Büyük İskender'in sevgilisi Thais, onun ölümünden sonra Ptolemaios I ile evlenerek Mısır Kraliçesi olmuştur. Bu iki kadın da ,gerçek Hetaira'dırlar.

Aspasia da kimi kişilerce haksız olarak hetairalar içinde sayılmıştır. Hetairalar, genellikle para almazlar, sevgililerinden armağan kabul ederlerdi. Ancak Atinalı Europa gibi bir Drahmiye birlikte olanlar da çıkmıştır. Ayrıca Hetairaların aşıklarına pek seyrek bağlı kaldıkları, esas düşüncelerinin para kazanmak olduğu yazdığı söylenir: " Neden uzun mektuplar yazarak canımı sıkıyorsun? Yazdıkların bana vız gelir. Benim istediğim elli Drahmi'dir. Beni seviyorsan parayı ver, yok paran kıymetliyse beni rahat bırak".

Atina'da yine Solon'un sınıflamasına göre özgür vatandaşlar gelirlerine göre dört sınıfa ayrılmıştı:

Pentekosioimedimnoi (beşyüz kile insanlar) adı verilen aristokratlar birinci sınıfı oluştururdu. Bunlar savaşta paralı askerlerin giderlerinden , tahkimatlardan ve gemilerin sağlanmasından sorumluydu.

Savaşta süvarileri oluşturan Hippeisler, ikinci sınıf soylulardı.

Üçüncü sınıfta ,Zeugitler adı verilen çiftçiler, zanaatkarlar yer alırdı. Bunlar da , savaşta Hoplitleri, yani piyadeleri oluşturuyordu.

Dördüncü sınıftaki Thetler, yani mülksüz özgür ücretli işçiler ise ,savaş gemilerinde genellikle kürekçilik yapıyordu.

Tüm bunların dışında yer alan Meteikoslar yani Atina'ya dışarıdan gelen yabancılar, köleler vatandaş sayılmıyorlar, halk meclisine bile giremiyorlardı. Genellikle ticaret ve santla uğraştıkları için oldukça zenginleşen Meteikoslar, ender durumlarda altı bin oyla vatandaş sayılsalar bile, yine de kimi haklardan yoksun tutuluyorlardı.

Durumu daha kötü olan köleler ise, aile köleleri, işlik/madenlerde çalışan köleler ve "iş makinesi" gibi kullanılan devlet köleleri olmak üzere belli başlı üç sınıfa ayrılmıştı. Köleler ancak özgürlüklerini elde ettiklerinde bir parça insan yerine konuluyordu. Ancak bu tip kölelerin içinde çok zenginleşerek fakir düşen efendilerine yardım edenler de çıkmıştır.

Perikles'in 451 yılında çıkardığı "Vatandaşlık Yasasına" göre yabancıların Atinalı vatandaşlarla evlenme izinleri yoktu. Böyle evlilikten doğan çocuklar vatandaş sayılmıyordu. 

Bu durumda, Aspasia'nın Atinalı özgür bir vatandaşla evlenmesi olanaksız gibiydi, Çünkü o, Metoika adı verilen yıllık altı ila on iki Drahmi arasındaki bir parayı kelle vergisi olarak ödeyip, Atina'da oturan bir Meteikos sayılıyordu. Taşınmaz mal edinmesi de olanaksızdı. O halde bir şeyler yapmalıydı.....





MİLETOSLU ASPASİA - A.SEMİH TULAY
Remzi kitapevi

Bundan 2500 yıl önce Ege Denizi'nin iki yakasında yaşayan ve geceleri "erimiş gün ışığı"yla aydınlanan insanların, aynı zamanda hırsları, kaygıları, sevinçleri, umutları ve büyük aşkları da vardı kuşkusuz.

Her iki yakada, o dönemde dünya tarihine damgasını vuracak olayların yanı sıra özellikle Miletoslu Aspasia ile Atina'nın güçlü lideri Perikles arasında büyük bir aşk yaşandı. Bu aşk, karşıtlarının her fırsatta onları çekiştirmelerine neden oldu. Tüm engellemelere iftiralara karşın ne Aspasia ne de Perikles ödün vermeden sevgilerine sonuna kadar sahip çıktılar. 

A.Semih Tulay, Miletoslu Aspasia'da bu kararlı ve onurlu duruşun öyküsünü anlatıyor.
(arka kapak)

A.Semih Tulay Afrodisias, Milet müze müdürlüğü yapmıştır.
Öyküde kullanılan özel adlar (Semira dışında) gerçek tarihi, mitolojik kişiliklere ve yer adlarına ilişkin olup, özgün biçimleriyle yazılmıştır.


İyi Okumalar
SB


***