Translate

adalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2016 Cuma

Ege Denizi Isınıyor!...




AKP iktidarı Ege Denizi’ni tamamen Yunanistan’a terk etti. Yunanistan Cumhurbaşkanı/Başkomutanı, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları hiçbir engelle karşılaşmadan Türk topraklarına girip çıkıyor. İşgale meşruiyet kazandırmaya çalışan Yunanistan, 8 Aralık 2015’te Hollanda Savunma Bakanı ile Hollanda Göçmen Bakanını da Aydın’ın Eşek ve Bulamaç adalarına getirdi.


Adeta tek kale maç yapıyor Yunanistan, Ege Denizi’nde…Gerçekleri avaz avaz, tekrar tekrar bağırmaya devam edeceğiz. Bitemeyen skandal ötesi durumlara bir yenisi daha eklendi;


11 Nisan 2016’da, Midilli Adası’nın Kuzeydoğusunda, Ayvalık bölgesinde ve Türk hava sahasında uçan 2 Türk F-4 savaş uçağına ve 1 Türk KC-135 tanker uçağına, Yunan savaş uçakları tarafından önleme (it dalaşı) yapıldı. Haberi Yunanistan Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesi duyuruyor. Bakın nasıl?..


Haberlere göre; 11, 12, 13 ve 14 Nisan 2016 tarihlerinde, Türk adalarının üzerinden ve Türk hava sahasında uçan Türk uçaklarının, Yunan adalarının üzerinden ve Yunan hava sahasında uçtuğu iddia ediliyor. İzmir’in Koyun Adası’nın üzerinden uçan Türk savaş uçaklarına Yunan savaş uçakları tarafından defalarca önleme (it dalaşı) yapılmış.


Yavuz hırsız misali!.. İnsanın kanı donuyor. Türkiye açısından tam bir fiyasko!..Eski Millî Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım’ın tercüme ettiği belgelerin alt yazılarını lütfen dikkatle okuyun.


“Vatan topraklarının Yunanistan’a peşkeş çekilmesinde yakın geçmişi (özetle) tekrar hatırlamakta fayda var!..


* Türk Karasularını ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesini ihlal eden Yunan Sahil Güvenlik Botu, 15 Ocak 2016’da Aydın/Didim Tuzburnu plajında karaya oturdu.


* Yunan Savunma Bakanı Kammenos’u taşıyan Yunan helikopteri, Kardak Kayalıkları bölgesinde, 28 Ocak 2016’da Türk hava sahasını 2 mil ihlal etti. Kammenos’un helikopteri, hiçbir engelle karşılaşmadan tam 1 saat süreyle Türk hava sahasında dolaştı.


* Türk Karasularında tatbikat yapan Yunan Fırkateyninden havalanan Yunan Helikopteri,11 Şubat 2016’da Muğla’nın Ardıççık Adası’na düştü. Yunan Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanını taşıyan Yunan askeri helikopteri, 9 Mart 2016’da,Türk hava sahasını 6 mil ihlal etti ve Muğla’nın Ardıççık Adasına indi. Bakan ve beraberindeki heyet, Ardıççık Adası’nda hayatını kaybeden Yunan subayları anma törenine katıldı.


Yunan hava araçlarının Türk hava sahasını ihlal etmesi, deniz araçlarının Türk karasularını ihlal etmesi, Türk uçaklarına yapılan Yunan önlemeleri, Türk kamuoyundan gizleniyor” diyor Ümit Yalım ve soruyor;”TSK’nın görev yapmasını kim engelliyor?”


“TSK’nın görev yapmasını kim engelliyor?


“”Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, 18 Ağustos 2015 tarihinde, devir teslim töreninde yaptığı konuşmada, ‘Kara, Deniz ve Hava hudutlarımızın güvenliği başta olmak üzere tüm görevlerin icrasında yasalarla tanınan her türlü inisiyatif imkan ve yetki muhakemeye dayalı cesaretle tereddütsüz kullanılacaktır’ sözü vermiştir. Ancak, Akar, bu sözü verdikten tam 3 gün sonra, 21 Ağustos 2015 tarihinde, Yunan Savunma Bakanı Kammenos ve Kara Kuvvetleri Komutanı Tellidis’i taşıyan askeri helikopter, İzmir/Koyun, Aydın/Bulamaç ve Muğla/Kalolimnoz adalarına geldi ve bu sırada Türk hava sahasını 2-3 mil ihlal etti. Daha sonrada Türk hava sahası ve Türk karasuları ihlalleri devam etti. Akar, verdiği sözü neden tutmuyor?


İç Hizmet Kanununun 35’inci maddesine göre Hükümet Direktifi verilmese dahi Silahlı Kuvvetlerin, görevini yapması, ihlalleri önlemesi ve gelişmeleri kamuoyu ile paylaşması gerekiyor. TSK’nın görevini yapmasını, ihlalleri önlenmesini ve kamuoyuna duyurulmasını kim(ler) engelliyor? Türkiye Cumhuriyeti’ne ait Koyun Adasının üzerinden uçan Türk uçaklarına önleme yapılırken eski Yunan Genelkurmay Başkanı Kostarokos da Koyun Adası’nda Yunan bayrağının altında işgalci Yunan askerleri ile poz vermişti.”


Her zaman bilgi ve belgeye dayalı konuşan Ümit Yalım’ın şu soruları ise çok can yakıcı nitelikte;


“11-13 Eylül 2015 tarihlerinde, İstanbul’da gerçekleştirilen NATO Askeri Komite Toplantısı sırasında işgalci Kostarakos’a (şu andaki görevi AB askeri komite başkanı-aht-) özel olarak Skorsky helikopter tahsis edildi mi? İşgalci Kostarakos’un şerefine Fenerbahçe Orduevi’nde ziyafet verildi mi? Soruların cevabı evet ise Kostarakos’a hangi gerekçeyle helikopter tahsis edilmiş ve hangi gerekçeyle orduevinde yemeğe alınmıştır?”


Ege ve Akdeniz’de adalarımızın, topraklarımızın Yunanistan’a teslim edilmesi belgeleriyle ortaya çıkmasına rağmen devam eden derin sessizlik çok ürkütücü. R.Erdoğan’ın “çılgın projesi”, Kanal İstanbul aklımıza daha da vahim soruları getiriyor.


Proje tamamlandığında; milletlerarası geçiş yolu olacak. Serbest geçiş hakkı istenecek. Yoksa İstanbul’a adalar statüsü mü verilecek? Deniz hukuku uzmanı vatansever hukukçular da derin uykuda mı?..


Yoksa!..Söz konusu İngiltere’nin ali menfaatleri olunca gerisi teferruat mı?..


Ahmet Takan








EGE DENİZİ HER AN ISINABİLİR


Ege Denizi’nde Devam Eden Sorunlar

Ege uyuşmazlıkların ortaya çıkışı her ne kadar 20. yüzyılın ikinci yarısına düşüyorsa da, bu sorunların kökeni Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanması ve Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasına kadar uzanmaktadır. Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi'nden kaynaklanan sorunların temel nedeni, Yunanistan'ın uluslararası hukuku göz ardı ederek, Ege Denizi'ni sadece kendi egemenliğinde görmek ve tarih boyunca olduğu gibi Türkiye aleyhinde büyümek istemesi ya da kısaca İstanbul başkentli eski Bizans’ı kurma hayalinin (Megali İdea) değişmeyen devlet politikası olmaya devam etmesidir. Ege sorunlarının sadece hukuki ve siyasi yönü değil, ayrıca ekonomik yönü de vardır, çünkü uyuşmazlıkların çözümü, iki devletin ekonomik hayatına da büyük etki yapacaktır. Yunanistan'la aramızda Ege'den kaynaklanan sorunları; karasularının genişliği, kıta sahanlığının sınırlandırılması, FIR [Flight Information Region (Uçuş Bilgilendirme Bölgesi)] sorumluluğunun kötüye kullanılması başta olmak üzere hava sahası ile ilgili sorunlar, uluslararası anlaşmaların hilafına Doğu Ege adalarının silahlandırılması, Ege'de anlaşmalarla Yunanistan'a bırakılmamış ada ve adacıklara Yunanistan’ın sahip çıkması olarak sıralayabiliriz.


Ege'de Türkiye ve Yunanistan'ın karasularının genişliği 6 mildir. Buna göre Yunanistan'ın karasuları yaklaşık Ege'nin %43.6'sını, Türkiye'nin ise %7.5'ini teşkil etmektedir. Ege'nin karasuları dışında kalan yaklaşık % 50'si ise açık deniz statüsündedir. Yunanistan karasularını 12 mile çıkarmak istemektedir. Bu durumda Yunanistan Ege'nin yaklaşık %71.5'ine sahip olacaktır. Türkiye'nin payı ise sadece % 8.8'de kalacak, Ege'nin uluslararası sularının oranı ise %19.7'ye düşecektir. Böylece Ege bir Yunan denizi haline gelecek, Türkiye'nin Ege'nin açık deniz alanlarına ve Ege'den Akdeniz'e geçişi ciddi biçimde engellenecektir. Yunanistan’ın Ege’de sahip olacağı kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge, hemen hemen Ege’nin tamamını kapsayacak, Türkiye'nin Ege'den ekonomik açıdan yararlanması ve bilimsel araştırmalar yapması imkânları ortadan kalkacaktır. Batı Anadolu kıyılarının Yunan karasuları ile çevrilmesi sonucunda Türkiye, Ege’deki tüm hak ve çıkarlarından mahrum kalacaktır.


Karasularının genişletilmesi, doğrudan Kıt’a Sahanlığı ve Hava Sahası konusundaki anlaşmazlıklara da etki edecektir. Bir ülkenin hava sahası, karasularının üzerindeki sahayı ifade ettiğinden, Yunanistan’ın hava sahası6 da 12 mile çıkmış olacaktır. Türkiye’nin hak iddia ettiği kıta sahanlığı, Ege’nin toplam deniz yatağı alanına oranla otomatik olarak 16,3 oranından yüzde 9,27 oranına inecektir. Ege’de açık deniz alanları yok denecek kadar azalacak, bu denizin neredeyse bütün kaynakları Yunanistan’a kalacak, Türk Deniz Kuvvetleri’nin uluslararası sulardan geçerek Ege’den Akdeniz’e ulaşması olanaksız hale gelecek ve bu deniz ile üzerindeki hava sahasında Türkiye’nin hiçbir hakkı kalmayacaktır. 


Sorunun püf noktası Ege adalarıdır. Yunanistan adalar üzerindeki hava sahasını da 10 mile çıkardığından, karasularını aşan 4 millik Yunan hava sahasını Türkiye tanımamakta ve bu yüzden de "it dalaşı" olarak ta bilinen karşılıklı uçak tacizleri sıkça yaşamaktadır. Yunanistan, Ege adalarının da karasuları ve kıta sahanlığı olduğu iddiası yanında aidiyeti belirsiz pek çok ada, adacık ve kayalığa sahip çıkarak Ege’yi Yunan Gölü haline getirmek istemektedir. Hâlbuki Ege'de Yunanistan ile aramızda anlaşma ile tespit edilmiş bir deniz sınırı mevcut değildir. .... 


Lozan Barış Antlaşması, Türkiye ile Yunanistan arasında Ege'de deniz sınırlarını tespit etmemiştir. Böyle bir sınır bugüne kadar tescil edilmemiştir. Ancak, böyle bir anlaşmanın mevcut olmaması 1996’daki Kardak Krizi'nde görüldüğü gibi iki ülkeyi sıcak bir çatışmanın eşiğine getirmiştir. Bu bağlamda konu, Ege'deki statüsü tartışmalı ada, adacık ve kayalıkların aidiyeti meselesi ile de yakından ilgilidir. Bu sorun tarihi süreç ve anlaşmalarla Türkiye'den Yunanistan'a devredilmemiş olup, bugünlerde Yunan egemenliği altında bulunan ada, adacık ve kayalıkların bulunmasından kaynaklanmaktadır. Ege'de statüleri uluslararası anlaşmalarla belirlenen ada, adacık ve kayalıklar dışında, herhangi bir uluslararası anlaşmaya konu teşkil etmemiş ve Yunanistan'a bırakılmamış yaklaşık 150-160 civarında ada, adacık ve kayalık bulunmaktadır. Her iki ülke arasında akdedilen anlaşmalarda isimleri belirtilmediğinden hükümranlık konularında halen sorun olarak devam etmektedir. Netice olarak;



- Girit civarında ve kuzeydoğusunda 24 adet (12 ada, 11 adacık, 1 kayalık),
- Menteşe adaları civarında bulunan fakat ismi Menteşe adalarıyla zikredilmeyen ve bitişik olmayan, Menteşe adaları civarında bulunup bitişik olarak zikredilen ancak açıklanması gereken 19 Ada, 10 Adacık, 34 kayalık,
- Meis adası civarında bulunan 2 ada,
- Boğazönü ve doğu Ege adaları civarında bulunan 5 ada olmak üzere toplam 100 civarında ada, adacık ve kayalık, anlaşmalarından doğan egemenlik haklarımız nedeniyle Türkiye’nin hükümranlığı altında bulunmaktadır. 


Ege'deki egemenliği devredilmemiş adaların karasuları, diğer adıyla "gri bölge", Ege'nin yaklaşık yüzde beşini oluşturmaktadır. Bu ada, adacık ve kayalıkların egemenliklerini elde bulunduran ülkeler, karasularının üzerindeki hâkimiyetini de tescil ederler ve böylece karasular sorununun bu konuya bağlı olduğu açıkça görülmektedir. Aynı şekilde, ada, adacık ve kayalıkların ve çevresindeki karasuların üzerindeki hava sahası bu ülkenin egemenliğinde kalacaktır. Ayrıca bu egemenliği devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklarına Yunanistan sahip olduğunda, bu ada, adacık ve kayalıklarının karasuları mevcut Türkiye'nin kıta sahanlığının ve üzerindeki suların kaplama alanına gireceklerdir ve böylece kıta sahanlığı sorunu meselesi de işbu devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar sorununa bağlı olduğu anlaşılmaktadır. 


Bu adalar önemlidir çünkü Yunanistan'ın anlayışına göre sorun, sadece karasularını 12 mile çıkarmak değil, Ege kıta sahanlığının iki sahildar ülkenin (ana kıtaları arasında sınırlandırılması yerine), Doğu Ege'deki Türk kıyılarına yakın Yunan adalarıyla Anadolu sahilleri arasında ortay hattın sınır çizgisi olarak belirlenmesidir. Böylece Ege kıta sahanlığının % 97'si Yunanistan'a kalacaktır. (detaylı olarak pdf'ye bakınız)
















2 Kasım 2015 Pazartesi

Türkiye Adalar Denizi ve AB'nin Enerji Politikaları




Türkiye Adalar Denizi ve Kıta Sahanlığı'nda Savaş Değil Bilim ve Adalet İstiyor







Adalar Denizi Kıta Sahanlığı'nın sınırlandırılması konusunda iki ülkenin tezleri şöyledir:


Yunanistan; 
1- Ege Denizi'ndeki adalar ülkenin ayrılmaz birer parçasıdır; 
2- Yunanistan'a ait tüm adaların birer kıta sahanlığı bulunmaktadır; 
3- Türkiye ile adalar arasında eşit uzaklık ilkesi uygulanmalıdır.


Türkiye;
1- Yapılacak görüşmeler sonrası belirlenecek ilkeler çerçevesinde ortaya konacak anlaşmanın kabul edilmesi;
2- Doğal uzantı temel ilke olarak kabul edilmelidir;
3- Hakça ilkeler tatbik edilmelidir;
4- Adaların özel durumları (ada, adacık ve kayalıkların Anadolu Kıtası'na çok yakın olması sebebiyle jeolojik, tektonik ve morfolojik özelliklerin dikkat alınarak değerlendirilmesi)
5- Adalar Denizi'nin yarı kapalı deniz olması (1982 BMDHS'nin 122-123. maddeleri çerçevesinde değerlendirilmesi)


Ne var ki, AB'nin AB ülkeleri kıta sahanlığı içinde yer alan ekonomik bölgelerin paylaşımını gösteren Münhasır Ekonomik Bölgeler Anlaşmasına ait haritalarda maalesef Adalar Denizi bütünüyle Yunanistan'a bırakılmış, Kıbrıs tek bir ülke olarak gösterilmiş, çevresindeki suların Kıbrıs'a ait olduğu ifade edilmiş, netice olarak da Türkiye çok küçük bir alan hapsedilmiştir. (böylece AB'nin de sınırları genişlemiştir). 


Türkiye'nin Adalar Denizi kıta sahanlığı konusunda, Yunanistan'ın karasularını 12 mile çıkarma isteği, adaların silahlandırılması, zaman zaman hava sahası, adacık ve kayalıkların işgali ve Batının sürekli Yunanistan'ın yerinde yer almasından dolayı kıta sahanlığı konusunda Yunanistan ile karşılıklı görüşerek anlaşması bugün için imkansız görülmektedir. İşte bu karmakarışık ortamda Türkiye'yi yönetenlerin unutmaması gereken bazı hususlar bulunmaktadır. Adalar Denizi ve Kıbrıs'ın Yunanistan'a iltihakı bu ülkede yaşayan her vatandaşın haysiyeti rencide edeceği akıldan çıkarılmamalıdır.


Unutulmaması gereken hususlar şunlardır:
1- Bilimsel olarak ispat edilmiştir ki, Adalar denizi'ndeki adalar, adacıklar ve kayalıkların kendilerine ait asla ve asla birer kıta sahanlıkları olamaz.
2- Kıta sahanlığındaki Münhasır Ekonomik Bölgedeki kaynaklar sahildar ülkenin kaynaklarıdır.
3- Kara suları sınırları ülkeler arasında kara parçası sınırı olarak kabul edilemez. 


Yunanistan'ın kara sularını 12 mile çıkarma ve buna bağlı olarak da Uçuş Haberleşme Bölgesi'ni (FIR) daraltma çabaları uluslar arası kaidelere aykırı bir davranıştır. Türkiye'nin askeri tatbikatlarını, deniz ticaretini, balıkçılık faaliyetlerini, petrol ve doğalgaz aramalarını, bilimsel ve teknik çalışmalarını engelleyecek bir karar kabul edilemez.


Yunanistan'ın böylesine saldırgan bir tutum takınması ve AB'nin meseleyi bir oldubittiye getirmesinin altındaki tek sebep, Adalar Denizi üzerindeki adalar, adacıklar ve kayalıkların %90'nın Türkiye anakarasına ait olduğunun bilinmesidir.


Türkiye'den Kıbrıs'daki toprakların bir kısmı istenirken, Batı Trakya'da zulüm devam ederken, Akdeniz'de petrol aramalarına müdahale edilirken, Adalar Denizi'nin tamamı işgal edilmeye çalışılırken ve Yunanistan'ın megalo-idea hayali devam ederken Türkiye bu komşusu ve onun destekçisi AB ülkeleri ile ne yapmalıdır ki, münasebetler dostça devam etsin? Türkiye, dostça ilişkilerin devamı için çaba gösterirken dikkat etmesi gereken iki önemli hususu da gözden kaçırmamalıdır;


1 - Türkiye, Misak-ı  Milli sınırlarını gerektiğinde güç kullanarak korumak ve kollamak mecburiyetinde olduğu için Ege Denizi (Adalar Denizi) işgal düşüncesinin, Kıbrıs'ta cerayan eden olayların, Batı Trakya dramının, Kürtçülük meselesinin, Kafkaslar'daki oyunların ve Ortadoğu çıkmazının vatandaşlara etraflıca anlatılması gerekir. Zira magazin kültürü ile uyutulan Türkiye'de bir oldubitti ile karşılaştığında toplumun suskun kalmaması için bu vazifenin devletin ilgili kurumları tarafından acilen yerine getirilmesi şarttır.


2- Ülkemizin bağımsızlığını tehlikeye düşürecek siyasi manevralardan uzak durarak, halkın manevi şahsiyetini, ülkenin dük duruşunu rencide edecek politikalara taviz vermemek için uluslararası kurallara, kaidelere ve hukuk anlayışına uygun davranarak, her zeminde Türkler'in haklı olduğunu dünyaya göstermek için gösterilen çabalara bıkıp usanmadan devam edilmelidir. Kısacası vakur davranmak elden bırakılmamalıdır.


Yıllardır süregelen müzakereler, uluslararası toplantılar, diplomatların karşılıklı demeçleri, ülkelerin politikaları, bilim adamlarının yazıp-çizdikleri Adalar Denizi ile ilgili meselelerin çözümünde bir arpa boyu yol alınmadığını bize açıkça göstermektedir. Bu anlayış içinde karma karışık olan kıta sahanlığı ve diğer meselelerin daha uzun yıllar devam edeceği açıkça görülmektedir.


Türk dış politikasının temelinde "Hamleye Hamle" ile karşılık vermek bir düstur olarak kabul edilirse, o zaman birçok konuda uzunca bir yol alabiliriz. Her iktidarın bilmesi gereken bir husus da şudur: "Türkiye kıyamete kadar, gerektiğinde kalem, gerektiğinde kılıç" kullanarak haklarını korumayı bilirler.


Diğer taraftan, Batı dünyası Türkler'i bu coğrafyanın insanları olarak görmedikleri ve de megalo-ideanın gerçekleşerek büyük Helen imparatorluğu'nun yeniden tesisini canı gönülden istedikleri içindir ki, bütün siyasi, fiziki, jeolojik, siyasi, tektonik haritalarını bu şekilde yayınlamaktadırlar. Peki, biz ne yapıyoruz?


Ayrıca, kıta sahanlığının 12 mile çıkarılması ile Türkiye'nin nefes alamayacağı çok iyi bilindiği için, bu konuda da özellikle AB açıkca Yunanistan'ın yanında yer aldığını ifade etmektedir. Diğer taraftan bu sınır Türkiye'nin Adalar Denizi'ndeki petrol, doğalgaz, madencilik ve balıkçılık faaliyetlerini de sona ermesi anlamına gelmektedir.


Hangi Türk vatandaşı ve topyekun Türk Milleti bu haritalara ve bu kapana rıza gösterebilir?



Muhittin Ziya Gözler - detaylı
8 Eylül 2014
21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü














AB'nin Enerji Politikaları ve Türkiye - Muhittin Ziya Gözler



10.523.000 km2'lik yüzölçümü, 700 milyona yaklaşan nüfusu, yeraltı ve enerji kaynakları bakımından zengin olmayan, ancak dünya sanayi üretiminin 1/3'nü gerçekleştiren Avrupa Kıtası'nda 50 ülke bulunmakta, bu ülkelerden de bugün için 28'i AB'ni meydana getirmektedir. 17 Aralık 2004 yılında AB'ye katılım müzakerelerinin başlaması için Papa X.Innocent'in heykelinin önünde alay-ı vâlâ ile imzalanan anlaşmanın üzerinden geçen 11 yılda acaba kaç arpa boyu yol alındı? Bu siyasi tartışmayı bir tarafa bırakıp, AB'nin enerji politikalarıyla ilgili çalışmalarını aktarmaya çalışarak Türkiye'nin ileride başına gelebilecek tehlikelere değinelim.....


Ne var ki, AB'nin Türkiye'ye karşı olan hasmane tutumu, Türkiye-AB ilişkilerinde daha uzun süre soğukluğun devam edeceğini göstermektedir. 500 milyon nüfusa sahip AB'nin 77 milyon nüfusu olan Müslüman bir ülkeyi kendi içine alması, ötesinde kabul etmesi çok zor görünmektedir. AB Türkiye'nin nükleer enerji konusunda Rusya ile olan ilişkisi, yenilebilir kaynaklara yeterince yatırım yapmaması ve Ortadoğu politikaları sebebiyle her konuda olduğu gibi enerji konusunda da Türkiye'ye soğuk davranmaya devam etmekte ve müzakerelerde Enerji Faslını açmamaktadır. Ancak, AB enerji politikasının esasını teşkil eden arz güvenliği için enerji çeşitlendirilmesi konusunda Türkiye'ye muhtaçtır ve mahkumdur.

























30 Ağustos 2015 Pazar

30 AĞUSTOS'UN GÜNÜMÜZDEKI ANLAMI




Tarihte pek az savaş 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi kadar önemli sonuçlar doğurmuştur.



Orada yenilen sadece Yunan Orduları değil, aynı zamanda 1.Dünya Savaşı'nın tüm galip ve mağrur ülkeleridir. Bu savaşın Anadolu açısından önemiyse, Batı'nın bu topraklar üzerinde kurmak istediği kukla birer devleti; Kürdistan ve Ermenistan'ı kurma hayallerini Ege'nin sularına gömen savaş olmasıdır.


Bu savaşın sonunda Yunanistan'da hükümet istifa etmiş, hezimete uğrayan Yunan ordusundan arta kalıp ülkelerine dönebilenler Atina'da darbe yapmışlar ve yönetime "Albaylar Cuntası" el koymuş, bu maceraya karar verip Yunan ulusunun onurunu dünya önünde kırdıkları suçlamasıyla harekâta katılan komutanlar ve hükümet üyeleri, Başbakan Gunaris dahil, kurşuna dizilmiştir.


Bu savaşın sonunda İngiltere'de hükümet istifa edecek, Başbakan Lloyd George İşçi Partisi'nin hesap sorması üzerine, bu mağlubiyetten İngiltere olarak kendi payına düşen sorumluluğu kabul edip Parlamento'ya istifasını sunarken yaptığı konuşmada ;

"...Yüzyıllar nadiren dâhi yetiştirirler. Şu talihsizliğimize bakın ki 20. Yüzyılda bu dâhi, Türkiye'den çıktı. Mustafa Kemal'i yenemedik..." diyecektir.

Bu savaşın sonunda gelen zafer Sevr'e giden yolu tıkayacak, Lozan yolunu açacak, böylece emperyalist Batı'nın Anadolu topraklarında kurmayı planladığı birer kukla devlet, Kürdistan ve Ermenistan hayali binlerce şehidin kanı pahasına tarihe gömülecektir. Süngüyle çizdiğimiz sınırlarımız içindeki bugünkü birliğimizin bedeli işte o günkü şehitlerimizin kanı; gazilerimizin gayreti, vatan sevgisi, iman gücü; milletimizin bağımsızlık aşkıdır.


Bu sonuç elbette kolayına alınmamıştır. Düşman önce Sakarya'da durdurulmuş ama topyekûn seferber olan millet bu esnada da varını yoğunu tüketmiştir.


Yunanlıların 16.000'i ölü olmak üzere toplam 46.000 zayiatına karşı, Türk ordusu, şehit ve yaralı olarak Sakarya'da 26.000 zayiat vermiştir.


Birlik mevcutlarına göre er zayiat oranı %35-40, subay zayiat oranı ise % 70-80 arasında olmuştur.
O yüzden Sakarya Savaşı'na "Subay Savaşı" denir. O nedenle de mağlup olan Yunan ordusunun geri çekilmesine engel olunamamış, bu bile TBMM'nde eleştiri konusu yapılmıştır.


Oysa Sakarya cephesinde işlerin kritik bir noktaya gitmesi üzerine Meclis tarafından ordunun başına geçmesi istenildiğinde Mustafa Kemal , "geçerim ama Meclis yetkisi" isterim demişti ve büyük tepki görmüştü.


Bu yetkiyi alırsa, yazdığı her metin "yasa" hükmünde olacak ve derhal uygulanacaktı. Çünkü bir var olma-yok olma savaşı yönetecekti. Meclis'ten her defasında onay beklemeye vakti olmayabilirdi. Milletvekilleri ise "... Ya çıkaracağı bir yasayla diktatörlüğünü ilan ederse !.." diye endişe ediyorlardı.
Sonunda her üç ayda bir yeniden oylamak şartıyla, bu yetkiyi verdiler.


O nasıl bir diktatördü ki, Meclis onunla pazarlık yapabiliyordu? Tarihte hangi diktatör, Meclis kararlarına saygı göstermiştir? Zaten, bir başka kurumun iradesine boyun eğiyorsa, ona nasıl diktatör denebilir ki?


Mustafa Kemal bu yasaları oturdu, yazdı...


Bu yasalara "Tekâlifi Milliye" (Ulusal Yükümlülük) yasaları denir ve 10 tanedir.


"Ya başımıza diktatör olursa!..." diye çekinilen Mustafa Kemal'in kaleme aldığı ilk yasa şudur:

" Nüfusu 10.000 olan yerleşim birimlerindeki her hane birer kat iç çamaşır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp Tekâlifi Milliye Komisyonu'na (Ulusal Vergi Kurulu) verecektir".


Başkomutan böyle bir yasayı çıkarmak zorundadır çünkü Sakarya'daki Mehmetçiğin ayağında çarığı yoktu.


Ama sarsılmaz bir iman gücü, inanılmaz bir vatan sevgisi, sınırsız bir bayrak saygısı , çağlardan beri geleneksel olarak hep vardı.


Şimdi ise hedef uzundu, hedef yamandı, hedef Akdeniz'di. (Ege Denizine o günlerde Akdeniz deniliyordu) Mehmetçik sağlam bir çarığı hak ediyordu.


Orduyu ve milleti tam bir yıl nihaî zafer için seferber eder ve hazırlar. Zamanı gelince de Meclis'e bile haber vermeden gizlice cepheye gider. Son hazırlıklar Şuhut'ta son bir kez bir daha gözden geçirilir.


Nihayet 25 Ağustos Cuma günü gece yarısı Meclis 2. Başkanı Rauf Bey'e telgraf çeker :

" Rauf Bey, derhal Meclis'i toplantıya çağırınız ve bildiriniz. Ordularımız yarın sabah 05.30'dan itibaren taarruza kalkıyor. Allah yardımcımız olsun, ordularımızı muzaffer kılsın!.."


O andan itibaren Anadolu'nun tüm Dünya ile iletişimi kesilir, bütün telsiz ve telefon hatları kapatılır. Artık hesap günüdür ve bir dış müdahalenin önüne geçilmesi için her tedbir alınmıştır.


Topçu atışıyla başlayan taarruz yıldırım gibi gelişir. Fahrettin Altay Paşa'nın 5000 kişilik Süvari Kolordusu (5. Kolordu) Ahır Dağı'nı dolaşıp çevirme hareketini başarıyla gerçekleştirirken, geri kalan 192.000 kişilik ordunun tamamı piyadedir, yani koşar.


Elinde süngü, sırtında 17 kilo yük, vuruşa vuruşa koşar. Ölümün üstüne gözünü kırpmadan koşar. Afyon -İzmir arası kuş uçuşu 400 km.dir. Karadan ve muharebe sahasının engebeleri dikkate alınırsa, 560 km.


Ordu bu mesafeyi 10 günde koşar.


Mehmetçik belli ki her gün bir maraton koşar ve on günde de ardı ardına on maraton...


Nasıl mı koşar? Elbette koşar, çünkü bilir ki, Başkomutan Mareşal Mustafa Kemal de en ön saflarda ve ateş hattının içindedir. Ordu'yu Dumlupınar'da Zafer Tepe'den yönetmektedir.


Savaşın en sıkışık bir anında 57. Tümenin hedefine ulaşamadığını görmüştür. Telefona sarılır. Tümen Komutanı Yb. Reşat (Çiğiltepe) Bey karşısındadır.


-Reşat Bey, henüz hedefinize ulaşamadınız. Bu durum harekâtı yavaşlatıyor ve riske sokuyor.
-Yarım saat sonra hedefimize ulaşmış olacağız Paşam.


Aradan yarım saat geçmiş ama Çiğiltepe düşmemiştir. Son derecede sarp olan bu tepeyi bir Yunan Makineli tüfek birliği savunmaktadır. Paşa yeniden telefondadır. Karşısına Tümen Komutanının Emir Subayı çıkar:

"Paşam, Tümen Komutanım az önce intihar etti. Size bir not bıraktı. Okuyorum:


Notta yazılan kısacık bir cümledir:

" Yarım saat dedim, size söz verdim. Sözümde duramadım. Artık yaşayamam."


Oysa çok kısa bir süre sonra tepe düşecektir. Yarbay Reşat Bey'in rütbesi Albaylığa yükseltilecek ve ilerde de bu şehit düştüğü tepenin adı, soyadı olarak kendisine verilecektir.


İşte ER'inden SUBAY'ına " Kemal'in Askerleri " böylesine cesur, böylesine kahramandırlar ve Mustafa Kemal'e dün de, bugün de , yarın da böylesine ölümüne bağlıdırlar.


O bağlılık bize bu coğrafyayı Vatan kıldı. Üzerinde, onurla, gururla, başımız dik yaşayalım diye.
Didişelim diye değil... Bunun kıymetini bilelim.


Zafer Bayramı hepimize kutlu olsun... Çünkü o zafer hepimizin.



Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç, 
Maltepe Üniversitesi
akademipolitik'ten alıntıdır.











İnatla dayandı düşman
Yerden bitercesine çoğala, çoğala,
Mermiyle vur,
Dipçikle vur,
Tükenmez gâvur oğlu gâvur.
N’edersin alamadık Çiğiltepe’yi,
Şehit verdik
Yiğit Reşat Beyi,
Tövbe ettik yaşamaya…
Daha gidecek can varmış helâlinden,
Kader bu ya…
Gün ışığında karardı benzimiz
Vıcık vıcık gömleğimiz
Kan akar her damardan.
Sonunda
Söktük hepsini topraktan
Yalın ellerimizle,
Göz yaşımızda parladı Çiğiltepe,
Bir nur…
İnanmıştık: Şehitler ile
Mustafa Kemal Paşa
Bizi korur…

Cenab Ozankan









HARP SAN'ATI BAKIMINDAN PARLAK BİR ŞAHESERDİR 
















EGE DENİZİ'NİN ADI NEREDEN GELİYOR ?


"Türkiye'deki Tarihsel Adlar" adlı eserinde Bilge UMAR "Türkiye'deki tarihsel adlar üzerine araştırma yapmak, Türkiye'nin tarihi üzerine araştırma yapmaya benzer. Gidebileceğiniz genişliğin, inebileceğiniz derinliğin sonu yoktur" demektedir. 


Yazar, Anadolu'daki tarihsel adlar ve kökenleri incelendiğinde bunların sanılanın aksine Helenlerden kalma isimler olmadığını, Anadolu'nun eski bir dili olan Luwi dilinden kalma olduğunu belirtmektedir. 


Bilge UMAR'ın bu çalışması Ege kelimesinin anlamı ve bu adlandırmanın nerelerden geldiği konusunda özellikle kelimenin etimolojik kökeni hakkında büyük bir bilgi birikimi sunmaktadır.


Bilge Umar'a göre Etimolojik olarak Yunan dili ile açıklanamayan Ege ismi, Anadolu'nun diğer bir çok tarihi ismi gibi önceki kültürlerden Türkçe'ye miras kalmış bir isimdir. Yunan kültürünce, etimolojik olarak sahiplenilemeyen Ege adına bir köken ve açıklama getirmek için AEGEUS adında bir destan kişisi yaratılmıştır.


Efsaneye göre; Atina'da düzenlenen Panathenaia bayramında, Giritli atlet Androgues öldürülür. Bu olay üzerine Girit kralı, diyet olarak Atina'dan her yıl kurban edilmek üzere, yedi kız ve yedi erkeğin gönderilmesini ister. Çok ağır olan bu şart üzerine Atina Kralı Aegeus, oğlu Theseus'dan Girit kralını öldürmesini ister ve onu bir gemi ile Girit'e gönderir. Eğer kralı öldürmeyi başarırsa, dönüşünde gemiye beyaz yelken çekmesini ve böylece uzaktan müjde vermesini ister. Eğer öldürememişse yelkenlerin siyah olarak donatılmasını tembih eder. Theseus, Girit'e gider ve giriştiği savaşta galip gelerek kralı öldürür. Atina'ya dönmek üzere denize açılır. Bu sırada zafer sarhoşluğundan babasının öğüdünü unutur ve siyah yelken çeker. Kıyıda oğlunu bekleyen Aegeus siyah yelkeni görünce oğlunun mağlup olduğunu zanneder ve üzüntüsünden denize atlayarak intihar eder. Aegeus'un intihar ettiği yer Atina Körfezi'dir. Bu nedenle bu körfez ve çevresi "Aegeus Pontos" "Ege Denizi" olarak adlandırılmaya başlanmıştır.


Ege Denizi'nin Türkler tarafından kullanılan tarihi adı Adalar Denizi'dir. Bu görüşü destekler mahiyette çok sayıda yazılı tarihi belge bulunmaktadır. Türkler 1081 yılında Ege Denizi ile ilk karşılaştıklarında bu denize üzerindeki adaların çokluğundan dolayı "Adalar Denizi" adını vermişlerdir. Bölgede hüküm süren Aydınoğulları Beyliği ve Osmanlı kaynaklarında, hep "Adalar Denizi" olarak geçmektedir.


Piri Reis, 1519 yılında yazmış olduğu "Kitab-ı Bahriye" adlı eserinde, "Şunu bilmek gerektir ki, adalar arası denen yere "Erso Peloga" derler. Biz buradaki adaları münasip olduğu şekilde anlattık" demekte ve bu adalar arasındaki tüm adaları ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. 

Katip Çelebi, 1656 yılında yazmış olduğu "Tuhfetü'l-Kibar Fi Esfari'l Bihar" adlı eserinde; "Boğazdan dışarı Rumeli kıyıları Ece Ovası, Kavala, Ayanoroz, Lonkoz, Kesendire, Selanik Körfezi, Koloz ve İstin Körfezleri, Eğriboz, Atina ve Mora'dan Anadolu ve Menekşe Burnu ki Anadolu'dan Tekir Burnu nice ise Rumeli'nde bu da öyle köşeler ve geçit yeridir. Karadan denize girip Girit Adasının doğu batı uçları bu iki burunlar ucuna uzanıp öteki Akdeniz adalarının çoğu bu ortada bulunmaktadır. Bundan dolayı bu ortalığa "Adalar Arası derler" diye yazmaktadır.


Atatürk'ün Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nden sonra verdiği emir, "Ordular! İlk Hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!" şeklindedir. Atatürk, NUTUK'un 444'üncü sayfasında, bu emrin sonrasında yaşanan gelişmeleri vurguladığı ifadesinde "... ordularımız İzmir rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdeniz'e ulaşmış bulunuyorlardı." yorumunu yapmakta, Adalar Denizi ifadesini dahi kullanmamaktadır. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması'nın 12'nci maddesinde Bahr-i Sefid Adaları için Island of Eastern Mediterranean ifadesi geçmektedir. 


Ancak Lozan Antlaşması'nın ayrılmaz parçası olan altı devlet kararı incelendiğinde Ege ifadesine rastlanmaktadır. İstanbul Deniz Matbaası tarafından 1930 yılında basılan "Türk ve Yunan Deniz Harbi Hatıratı ve 1909-1913 Yunan Bahri Tarihi" adlı eserde Ege Denizi ibaresine rastlanmamakta ve Adalar Denizi ifadesi kullanılmaktadır.


Faik Sabri DURAN'ın 1938 yılında yayınlanan, lise kitapları, sınıf III, Türkiye Coğrafyası (Kanaat Kitabevi, İstanbul), adlı kitabının 26'ncı sayfasında, Ege bölgesinin alanları biraz daha geniş tutulmuş ve bu bölgeye Garbi Anadolu (Batı Anadolu) adı verilmiştir. Aynı eserde sayfa 27'de Ege Denizi ifadesi, sayfa 70 ve sayfa 328'de sunulan haritalarda ise Adalar Denizi ifadesi kullanılmıştır.


6-21 Haziran 1941 tarihleri arasında, Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde icra edilen Birinci Coğrafya Kurultayı'nda adlandırma konusunda standartlaşmayı sağlamak maksadıyla Ege Denizi terimi kabul edilerek kullanılmaya başlanmıştır.


Dz.Kur.Yb.Selçuk AKARI
KAYNAK
Deniz Harp Okulu Pusula Dergisi,Yıl 2011, Sayı 70
("Dil Tarih ve Coğrafya Denkleminde Ege Denizi'nin Adlandırma Tarihi ve Ege Kelimesinin Anlamı.")



















28 Temmuz 2015 Salı

Türkiye Yunanistan İlişkileri








"Yakın Tarih bildiğiniz gibi değil, size anlatıldığı gibi değil" diyerek "20 Dolar 20 Kilo: 1964 Rum sürgünüyle yüzleşme!" adı altında 4 Mart 2014'te Tütün Deposu'nda bir açılış yapılmıştı. 

Projenin koordinatörü Salih Erturan : video
Haber şu şekilde verildi:

Bundan tam 50 yıl önce Kıbrıs sorunu bahane gösterilerek ve basının kara propagandası altında 12 bin Rum vatandaşı İstanbul'dan zorla sürgün edildiler. Çok kısa bir sürede sınırdışı edilirken, yanlarında sadece 20 dolar para ve 20 kilo eşya almalarına izin verildi.

Babil Derneği (Bağımsız Araştırma, Bilgi ve İletişim Derneği) Türkiye'de aslında pek de bilinmeyen 1964 Rum Sürgünü'nü '20 dolar 20 kilo' projesiyle tartışmaya açtı. Projeyle aynı ismi taşıyan sergi; sürgün mağdurlarıyla İstanbul, Atina ve Gökçeada'da (İmroz) gerçekleştirilen görüşmeler ve 1 yıllık çalışmanın sonunda  Tütün Deposu'nda izleyiciyle buluştu. Sürgün ve terk etme kavramları etrafında sizi adeta bir gümrük salonunda beklemeye ve düşünmeye davet eden '20 kilo 20 dolar' sergisi 1 ay boyunca ziyarete açık kaldı, daha sonra Ankara ve Atina'ya gitti..... haber linki:






* Ama gerçek, öyle dedikleri gibi değildi





Geçtiğimiz günlerde Babil Derneği (Bağımsız Araştırma Bilgi ve İletişim Derneği) tarafından, Tophane Lüleci Hendek Caddesi'ndeki eski Tütün Deposu'nda, 1964'te Türkiye'de yaşayan Yunanistan vatandaşlarının toplu olarak sınır dışı edilmelerinin 50.yılı vesilesi ile düzenlenen sergi birçok medya organında "Bilinmeyen Sürgün" ya da "1964 sürgününün gizli yönleri" başlıkları altında yayınlandı.


15 Mart'ta da bahsi geçen sergi mahallinde "İstanbul'un Son Sürgünleri" başlıklı, Rıdvan Akar, Cengiz Aktar, Ceren Sözeri, İlay Örs, Samim Akgönül, "sürgün mağduru" Dionysinos Angelopoulos ve Eirini Fragkou ile İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu temsilen Mihail Mavropoulos'un konuşmacı olarak katıldığı bir panel düzenlendi....


Babil Derneği yetkililerine göre: "Yakın tarih bildiğiniz gibi değil, size anlatıldığı gibi değil" dir...Babil Derneği; 1964'te Türkiye'de yaşayan Yunanistan vatandaşlarının toplu olarak sınır dışı edilmesini bir "Techir" olarak kabul etmektedir ve önümüzdeki Ekim ayında (2014) Bilgi Üniversitesi'nde bu konuda ayrıca uluslararası bir konferans da tertipleyeceklerdir. 




"1964 Sürgünleri: Türkiye Toplumunun Tek Tipleştirilmesinde Son Dönemeç" adlı uluslararası konferansa ev sahipliği yaptı. 31 Ekim- 1 Kasım tarihleri arasında konferansta, İstanbullu Rumların 20'nci yüzyılda maruz kaldıkları en büyük kitlesel göçe neden olan 1964 kararı ve sonuçları değerlendirildi. Konferansa sürgünü yaşayanlar da katıldı. Konferans, "20 Dolar 20 Kilo" adlı serginin açılışıyla sona erdi. " Basın Kasım 2014




Geçtiğimiz yüzyılda dünyanın birçok yerinde maalesef trajediler yaşanmış ama bu trajedileri yaşayanlar ile yaşatanlar bir noktada barışmaya çalışmıştır. Bu konuda Nazilerin Yahudilere yaptıkları ya da Amerikan'nın Japonya'ya attığı atom bombalarını (ki Japonya teslim olduktan sonra atılmıştır-SB) ve daha birçok örnekleme yapmak mümkün...


Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye'de yaşanan "Varlık Vergisi" ile "6-7 Eylül Olayları" da bu bağlamda gerçek birer trajedidir. 1942'deki "Varlık Vergisi" TBMM'de kabul edilmiş, kanunla salınmış bir vergidir ve iç kamuoyu ile uluslararası platformlardaki tepkilerin neticesinde kaldırılmış, ancak yürürlükte kaldığı sürede yaşananlardan ötürü ardında binlerce mağdur bırakmıştır.


1955'teki "6-7 Eylül" olaylarının boyutu ise ancak devletin bazı katmanlarının organizasyonu ile oluşabilecek mahiyettedir ve bu hadise de ardında binlerce mağdur bırakmış, hatta bu olayların ardından küserek Türkiye'den göç eden bir dalga da yaratmıştır.


Bu her iki olay da Türkiye'nin ayıbıdır ve tabi ki bunların yaşanmaması gerekirdi. Göz ardı edilmemesi gereken ise bu her iki trajedinin de Türkiye tarafından kabul edilmiş ve mağdurlarına özür ile tazminatların ödenmiş olduğudur.


Son yıllarda Varlık Vergisi ile 6-7 Eylül hadiselerinin yanı sıra başka iki husus kullanılarak Türkiye hakkında gerçek dışı iddialar ortaya atılmaya başlandı. Bunlardan biri 1923/24 Mübadelesi ve diğeri de 1964 sürgünleridir.


Nüfus Mübadelesi; Lozan Anlaşması'nın ardından Lozan'da taraf olan ülkelerin ve Türkiye ve Yunanistan'ın da karşılıklı anlaşmalar çerçevesinde kabul  ve birlikte uyguladıkları bir nüfus değiş tokuşudur ve BM'nin oluşturduğu "Mübadele-i Ahali Komisyonu" tarafından organize edilerek uygulanmıştır.


Mübadele kapsamında Yunanistan'da yaşayan Türk asıllı Yunanistan vatandaşları ile Türkiye'de yaşayan Rum asıllı Türk vatandaşlarının değiş tokuşu sağlandı. Batı Tarkya'da yaşayan Türkler ile İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada'da yaşayan Rumlar bu mübadeleden muaf tutuldular. Bu göç vesilesiyle mağdur olanların sayısı çok fazladır ama oluşan mağduriyetlerde tek başına Türkiye suçlanamz ve bu bağlamda Mübadeleyi Türkiye'nin yarattığı bir trajedi olarak kabul ve lanse etmek ise tam anlamıyla bir haksızlıktır. Çünkü ahali değiş tokuşunu gerçekleştirmek üzere kurulan uluslararası komisyonda ; Türkiye ve Yunanistan taraflarını temsilen dörder kişi ile BM tarafından (1.Dünya Savaşı'na katılmamış ülkelerden) seçilen üç kişi görevlendirilmiş ve adına kısaca "Karma Komisyon" denilmiştir.


Karma Komisyon görevini 8 Ekim 1923'ten , 21 Haziran 1924'e kadar Atina'da daha sonra ise İstanbul'da sürdürmüş, mübadelenin tamamlanması üzerine de BM tarafından feshedilmiştir.


Yazımızın ana konusu 1964'te alınan bir kararla Rumların, Türkiye'den  gönderilmeleridir. Nasıl ki Lozan'dan sonra ahali değiş tokuşu, uluslararası anlaşmalar çerçevesinde gerçekleştirilmiş ise 1964'te de aynı şekilde ve uluslararası anlaşmalar çerçevesinde, Türkiye'de yaşayan Yunanistan vatandaşları, 1930 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan "İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması"'nın iptal edilmesi üzerine sınır dışı edildiler.


Tabi ki 1964'te de çok sayıda mağduriyet oluştu , ama bu olayı tam bir perspektif ile irdelemeden sadece 16 Mart 1964'te başlayan sınır dışı işlemini ele alarak Türkiye'yi suçlamak ve bunun adına "zorunlu göç" ya da "sürgün" demek haksızlıktır. 1964 ile ilgili hakikati iki cümle ile özetlemek mümkündür:




Türkiye 1964'te kendi vatandaşları olan Rumları sınır dışı etmedi!
Türkiye 1964'te Yunanistan vatandaşlarını sınır dışı etti!



Sürgün tanımlaması, bir ülke kendi vatandaşlarını hudut dışı etmişse kullanılabilir. Her ülkenin toprakları üzerinde yaşayan kendi vatandaşı olmayan kişiler için ikamet izni vermemek, yenilememek ve gerektiğinde sınır dışı etme hakkı uluslararası kurallar gereği vardır.


Burada şu gerçeği de göz ardı etmemek gerekiyor. Tabii ki 1964'te TC vatandaşı olduğu halde mecburen gidenler de oldu. 1930'dan itibaren Yunanistan vatandaşları ile Rum asıllı Türk vatandaşları arasında evlililk yolu ile aile bağları oluşmuş durumdaydı ve bu tür ailelerin bireylerinden olup zaruri olarak Türkiye'den ayrılanlar da azımsanamaz.


Yazımızın devamında anlaşılacağı gibi; Türkiye ile Yunanistan arasında , Kıbrıs dolayısı ile bir "Savaş Hali" mevcuttu. Bu bağlamda hükümetin esas amacının etnik olarak sadece Yunanlı olanların sınır dışı edilmelerini amaçladığı görülmektedir.


(1993 ile 2007 yılları arasında Bulgar Ortodoks Kiliseleri Vakfı'nda yönetim kurulu üyeliğimiz oldu. Bu süreçte vakıf belgeleri arasında anladığımız üzere sınır dışı işleminin sadece etnik olarak Yunanlı olanlara yönelik olduğu anlaşılmaktadır.)


İstanbul'daki Bulgar Cemaati'nin mensuplarının büyük bölümü geçtiğimi asırda Yunanistan'daki Ege Makedonyası'ndan gelerek İstanbul'a yerleşmiş kişilerdir. Bunların bir kısmı Türkiye'ye yunan pasaportu ile gelmişler ve süreç için TC olmak için talepte bulunmamışlardır.


1964'te Türkiye'deki Yunan vatandaşlarının ikamet tezkereleri uzatılmayarak sınır dışı edildiklerinde bu kişiler, Bulgar Kilisesi'nden etnik açıdan Yunanlı olmadıklarını gösterir belgeler alarak ve bunları ilgili makamlara sunmak suretiyle sınır dışı edilmemişlerdir. Hatta Türkiye Cumhuriyeti daha sonra özel bir kararname çıakrtarak, Yunanistan vatandaşı olan Bulgar Cemaati mensuplarına kısa sürede Türk vatandaşlığı vermiştir.


1964'te Yunanistan ile Türkiye, Kıbrıs'tan ötürü savaşın eşiğindeydiler. Böyle bir ortamda Türkiye'nin Yunanistan vatandaşlarının ikamet tezkerelerini iptal ederek sınır dışı etmesine neden olan başka husular da var! Bunların en büyüğü Aralık 1963 sonunda Kıbrıs'ta, Rumlar tarafından tarihe "Kanlı Noel" olarak geçen trajik katliamdır.


20 Aralık'ta Kıbrıs'taki Türk köylerinde çok sayıda katliam yaşandı. "24 Aralık Noel Gecesi" Binbaşı Nihat İlhan'ın savunmasız ailesi ; eşi Mürüvvet, küçük evlatları Kutsi, Hakan ve Murat "Dini Bütün Hıristiyanlar" tarafından hunharca katledildiler!


Bir banyo küvetine sokularak katledilen bu insanların fotoğrafı Türkiye'de ve Dünya'da büyük infial yarattı. Bu olaydan sonra Kıbrıs'ta 103 köy boşaltıldı, toplamda 25 bin kişi gerçek anlamda kendi vatandaşı olduğu ülkeden "sürgün" oldu. Bu trajik olayın fotoğrafı ise yıllarca akıllardan çıkmadı ve Kıbrıs ile ilgili her olumsuzlukta medyada kullanıldı.


Bu arada 1964 başında bir başka gelişme de olmuş ve Beyoğlu'nda gizli faaliyet gösteren bir Yunan derneği ortaya çıkarılmıştı. Derneğin adı ; "Elliniki Enosis" yani "Helenik İlhak"tı. "Enosis" yani "İlhal" Kıbrıs'ın Yunanistan'a katılmasının simgesi söylemidir.


Kıbrıs Başpiskoposu olmadan önce İngiltere'nin Başpiskoposu olan ve Kıbrıs'a gittikten sonra katliamları tetikleyerek tarihe "Kanlı Papaz" olarak geçen "Makarios" da bu yöntemi daha önce kullanmış, İngiltere'de yaşayan Yunanlılardan zorla bağış adıyla haraç topladığı için ülkeden kovulmuştu.

Aynı yöntemin İstanbul'da da gerçekleştirildiği bu derneğin deşifre olmasıyla ortaya çıkınca ortam daha da gerildi. Savaşın eşiğine gelinmiş bir ortamda, Türkiye'de böyle bir adla gizli faaliyet gösteren ve kayıt dışı makbuzlarla Rum Cemati'nden bağış ya da haraç toplayan bir derneğin varlığı İsmet İnönü Hükümeti'ni harekete geçirdi. Derneğe yapılan baskında binlerce bağış sahibinin adı ortaya çıktı ki bunların büyük bir kısmı Türkiye'de 1930 Anlaşması'na istinaden ikamet eden ve TC vatandaşı olmayan Yunanlılardır.


13 Mart 1964'te ise ortam daha da gerildi! Kıbrıslı Rumlar muhasara altında tuttukları Türk köylerine insani yardım gönderilmesini engellemeye başladılar ve 10 Türk köyüne daha saldırdılar.


Bu olay artık bardağı taşıran son damla oldu ve Türkiye; "İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması"nı, 1930 yılında Türkiye adına imzalayan İsmet İnönü'nün bizzat verdiği bir önerge ile feshetti. Böylece Yunanistan  vatandaşı olanların sınır dışı edilme işlemleri başladı.


1964 Sürgünleri; Sürgün Değildiler.
Günün savaş şartları çerçevesinde kendi vatandaşı oldukları ülkeye sınır dışı edilen Yunanistan vatandaşlarıdır.






Bojidar Cipof
14 Mart 2014



ve

Kıbrıs'ta Son Durum:




Birleşik Kıbrıs Federasyonu!
"Kıbrıs'ta yürütülen müzakereler açısından en büyük sorun Türk tarafının karartma uygulaması ve hangi konuların görüşüldü bilgisinin paylaşılmamasıdır."




104 günde verilecek
Sülamaniye, Şirinköy, Madenliköy, Pile, Kapalı Maraş

6 Ayda verilecek
Taşköy, Düzce

1 Yılda verilecek
Bademliköy, Ömerli, Gaziler, Kırklar

2 Yılda verilecek
Günebakan, Yukarı Yeşilırmak, Gayretköy, Akdoğan, Türkmenköy, İncirli, Çayönü, Güvercinlik, Yukarıderinya

2,5 Yılda verilecek
Aşağıbostancı, Yukarıbostancı, Alayköy, Haspolat, Aşağımaraş, Aşağıderinya, Canbolat Mahallesi , Veyseller Mahallesi, Zafer Mahallesi, Lal Mustafa Paşa Mh., Anadolu Mh.

3 Yılda verilecek
Yedidalga, Gemikonağı, Yeşilyurt, Aydınköy, Güneşköy, Güzelyurt, Kuruçam, Akçay, Yuvacık, Kalkanlı, Zümrütköy, Mevlevi, Karpaşa, Şahinler, Çamlıbel, Serhatköy, Özhan, Gürpınar, Kılıçarlan, Kozan, Alemdağı, Yılmazköy, Şirinevler, AKçiçek, Türkeli, Paşaköy, Vadili, Pirhan, Döryol, Korkuteli

Rumların Yeni İsteği
İnönü, Turunçlu, Aslanköy

Özerk Rum Kantonu
Dipkarpaz, Yenierenköy, Yeşilköy, Sipahi, Adaçay

Türk Bölgesine %20 oranında Rum Yerleşecek


24 Temmuz 2015





Nikos Anastasiadis: 
"Türk askeri çekilmezse çözüm olmaz" 

"Türkiye Kıbrıs'ı Terk Et!"

Kıbrıslı Rumların çirkin paylaşımları



Kıbrıs Rum Yönetimi, Ermeniler'in 1915 olaylarına ilişkin iddialarının 100'üncü yıldönümü dolayısıyla adayı ziyaret eden Ermeni Meclis Başkanı Galust Sahakyan'a jest yaptı. Rum vekiller, Sahakyan'ın meclis ziyareti sırasında soykırım iddialarını reddedenleri cezalandıran yasa tasarısını oy birliğiyle onayladı.!




önceki haberler:





"Dışarıdan desteklenen bu akım evvela Anadolu'da yaşayan Hıristiyan tebaa üzerinde "Yunanlılaştırma" faaliyetleri olarak başladı....Yunan propagandasının örgütlenmesinde en önemli rolü şüphesiz Fener Rum Patrikhanesi oynamıştır. Rum okullarındaki öğretmenler ve papazlar yardımıyla, Anadolu'nun Ortodoks Mezhebi'nde olan Hıristiyan halkına "Helenizm" ruhu aşılandı. Bugün Yunancılığın temel doktirini olan Megali İdea'nın (Büyük İdeal-Büyük Ülkü) temel noktası Türk düşmanlığı üzerinedir ve ideanın şahikası bir gün İstanbul'un Konstantinopolis adıyla yine Yunanistan'ın başşehri olmasıdır." 

"Yunanistan 3 Şubat 1830'da tesadüfen şu anki coğrafyasında kurulmuş bir devlettir."



_____________________




Doğu'da ve Güneydoğu'da Ermeni ve Kürt, Güney'de ve Batı'da Yunan...
Dost diye kucak açtıkların etrafını kuşatıyor, içerideki işbirlikçilerle de altını oyuyor...
Gerçek diye sundukları yalanların Gerçeğini bilmezsen, yeniden 7 düvele karşı mücadele içinde bulursun kendini..
Tüm bu verilerle de, Bizi savaşa doğru ittiklerinin farkında bile değilsin...
SB







EK:
İngiliz temsilci Lord Curzon da mübadelenin zorunlu olması taraftandır. Bu görüşünü de mübadelenin bir an önce yapılmasındaki gerekliliğe bağlamaktadır. Mübadelenin gönüllü olması durumunda bunun aylar alabileceğinden endişe duymaktadır. 


Lord Curzon yaptığı konuşmada konumuz açısından önemli olabilecek rakamlar da vermektedir. Curzon’un verdiği bilgilere göre Küçük Asya’da 450.000 Rum kalmışken, Yunanistan’daki Türk nüfusu 450-480 bin kadardır. Curzon Türkiye’deki Rum nüfusunu hesaplarken İstanbul’daki Rumları bunun dışında tutmuştur. İstanbul’la ilgili verdiği rakam 1914 yılma ait 400 bin Rum nüfusudur. Fakat bu nüfus içinde Yunanistan’a göç eden önemli bir kesim vardır. Öte yandan Yunanistan’daki Türk nüfus içine Batı Trakya’daki 124.000 Türk dahil edilmiştir. 


Mübadelenin zorunlu olması fikrini destekleyen Curzon, İstanbul’daki Rumların bunun dışında tutulması gerektiğini söylemektedir. Çünkü Curzon’a göre “bu Rum nüfusun sınırdışı edilmesi, Türkiye’nin kendisi için de ekonomik ve endüstriyel bir kayıp olacaktır” . 

Curzon’un verdiği rakamlara İsmet Paşa itiraz etmiştir. Kendisi kesin bir rakam vermemekle birlikte 1914’te Osmanlı İmparatorluğu’nda hiç bir zaman 1.600.000 Rumun yaşamadığını belirtmekle yetinmiştir. Ayrıca İsmet Paşa’ya göre Yunanistan’daki Türk nüfusla ilgili rakam gerçeğin çok altındadır.


H.Cevahir Kayam
Lozan Barış Andlaşmasına Göre Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi ve Konunu TBMM'de Görülmesi
link











_____________________


Efendiler ! 
Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin (Akdeniz Bölgesi’nin) ikmal yolları tıkanmıştır. 
Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir. 


Düşmanım düşmanlığından vazgeçinceye kadar ben de onun amansız düşmanıyım. 
Kemal Atatürk




____________________