Translate

tbmm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tbmm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2017 Perşembe

Yunan Mezalimine Dair Milletlere Çekilecek Protesto Notası




İlk Meclis - TBMM



Yunan Mezalimine Dair Milletlere Çekilecek Protesto Notası 
Hakkında Büyük Millet Meclisi'nde Konuşma *


Reis: Malumu aliniz bugün Nevahi Kanunu'nun müzakeresine başlanmış idi ve bugün Genel Kurul'un kararı üzere Nevahi Kanunu'nun müzakeresi kararlaştırılmıştı. Fakat Heyeti Celile kararıyla İtilaf devletleri parlamentolarıyla bazı cemiyetlere çekilecek notanın müsveddesi Hariciye Encümen'nce hazırlanmış olduğundan, şimdi okunmasını ve müzakere edilmesini kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın. Kabul edilmiştir.

Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan ve bütün medeni milletlerin meclisleriyle anılan memleketler ve Alman, Mısır, Tunus, Cezayir matbuatına, İnsan Hakları, Hint Hilafet Komitesi, Lozan Yurdu (1) gibi cemiyetlerin tamamına verilmek üzere Paris temsilcisi Ferit Bey'e telgrafla çekilecek olan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 18 Haziran 1338 (1922) tarihli celsesinde verilen önerge icabınca Hariciye Encümeni tarafından yeniden hazırlanan Yunan mezalimine dair nota:

1920 senesinde İstanbul'da toplanan Osmanlı Meclisi Mebusanı'nca ilan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce aynen kabul olunarak Misakı Milli ile tespit ve sınırları tayin edilen, Wilson prensipleriyle ve 1918 senesinde Britanya Başvekili Mösyö Llyod George'un İngiltere Parlamentosu huzurunda söylediği nutukla da nüfusça, tarihçe, kültürce, iktisatça Türk olduğu ve Türklere kalması lazım geleceği zikir ve beyan edilen eski Osmanlı İmparatorluğu memleket kısımlarından mühim bir kısmı Mondros Mütarekenamesi'nin İtilaf hükümetleri tarafından bozulması suretiyle bugün dört seneye yakın bir zamandır tekmil milletlerarası kaidelere aykırı olarak Yunan ordusunun işgali altında bulunuyor.

Devletler hukukunca bir milletin bağımsızlık ve hürriyet hakkına karşı işlenmiş bir suç mahiyetinde olarak ne yazık ki İtilaf devletleri temsilcilerinin gözleri önünde ve donanmalarının himayelerinde İzmir şehrinde binlerce masum kanlarının dökülmesiyle başlayan ve hala en feci bir surette devam eden bu pek haksız işgalin başlangıcından beri Yunan ordusu efrat ve zabitleri tarafından işgal altındaki yerlerde kalan Türk ve Müslüman ahali hakkında reva görülen mezalim ve faciaları, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti İtilaf hükümetleri nezdinde mükerreren protesto etti. 

İzmir havalisinin İtilaf devletleri himayesinde Yunanlılarca işgalinden kısa bir müddet sonra yine bu devletler tarafından mezalim tahkikatına memur edilen Generaller Komisyonu'nun haklı ve tarafsız (2) raporlarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin yukarıda belirtilen devamlı şikayetleri semereli bir netice veremedi. Bugün dört yıldan beri, işgal mıntıkasında kalan bedbaht Müslüman ahali, insanın en ikel devirlerinden beri tarihin nadiren kaydettiği işkence ve mezalimin en korkuncuna, en şiddetlisine maruz bir vaziyette bulunuyor. 20.asır medeniyet aleminin gözleri önünde boğazlanmak, yok edilmek istenen bir milletin bu dehşetli hayat faciası karşısında daha uzun zaman sessiz kalınamazdı.

Bütün bu vakaların müsebbibi olan İtilaf hükümetleri nezdinde devamlı teşebbüs ve şikayetlerin ve aynı devletlere mensup generallerden meydana gelen bir komisyon tarafından 1919'da yazılan raporun hiçbir netice veremediğine büyük bir elem ve üzüntüyle şahit olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, temsil etmekte bulunduğu milyonlarca insandan meydana gelen mazlum bir Müslüman kitlesinin matemli vaziyetine artık bir nihayet verilmesini temin maksadıyla doğrudan doğruya milletlere ve onların temsilcilerine, her yerde bir olan ve aynı adalet hissiyle hislenen insanlığın vicdanına müracat etmeye ittifakla karar verdi.

Bu dakikada büyük bir insan topluluğu insan vicdanının tahammül edemeyeceği cehennemi bir zulüm ve vahşetin avı olarak dört yıldan beri insanlık aleminin huzurunda, çoluk çocuk, kadın, erkek ve ihtiyar, demir ve ateşle inletilmektedir. İşgalin başlangıcından beri her gün devamlı bir şiddetle artan ve siyah ciltler vücuda getirecek kadar çok olan bu canhıraş mezalimi burada birer birer zikretmek imkanı yoktur. Ancak insanlığın nazarı dikkatine lazım olduğu derecede çekebilmek için bunlardna birkaçını nakledeceğiz.

İşgal edilmiş mıntıkalarda bulunan müdafaasız ahalinin yalnız Türk ve Müslüman olmalarından dolayı haklarında Yunan ordusuna mensup efrat ve zabitler tarafından işlenen bu pek vahşiyane muameleler son ve yeni ateşkes teklifinden sonraki zamanlarda dahi büyük bir şiddetle ırza, cana, mala ve bütün dini ve milli mukaddesata yöneltilmektedir. Bu doğrultuda Balıkesir, Aydın, Bursa, İzmir, Manisa, Kütahya, Eskişehir, Trakya, Biga, İzmit gibi havalide sebepsiz yere veya uydurma bahanelerle ahaliyi mescitlere doldurarak yakmak, birbiri üstüne kuyulara gömerek öldürmek, köyleri ateşe vermek, mahsulatı imha etmek, fertlere ait hayvanları sürmek, ırza tasallut etmek, mabetleri soymak, mal gaspı ile sahiplerini katleylemek gibi insanlık şiarı ve savaş hukukuyla uzlaştırılması mümkün olmayan en caniyane hadiselerle Türk ve Müslüman ahali yok edilmektedir.

Balıkesir, Aydın, Manisa, Trakya gibi mahallerde Müslüman eşraf ve zenginleri her gün icat edilen birer sebeple sürülmekte ve kovulmakta ve hapsolunmakta, köylerde mescitler yıkılarak, imamlar sarhoş askerler tarafından sokak sokak dolaştırılmakta ve zorla ezan okutturulmak gibi hakaretamiz muamelelere maruz kalmaktadırlar.

Manisa civarındaki cami bayram namazı esnasında basılmış ve Türkiye için nusret duasında bulunulduğu bahane edilerek içindeki cemaat süngülenmiştir. Son zamanlarda Menemen şehrinin İslam mahalleleri ansızın kuşatılarak halk Yunan askerleri tarafından soyulmuş, genç kızlarla kadınların ırzlarına alenen tecavüz edilmiştir. Hamile kadınlar sokak ortalarından katlolunmuştur. Osmanlı Devletinin kuruluşunun başlarına ait şehirlerden Bilecik, Söğüt kasabalarıyla havalisi tamamen tahrip edilmiş, Bursa'daki saltanat kurucusu Sultan Osman'ın türbesi türlü hakarete maruz kalarak pederi Ertuğrul Gazi Hazretlerinin kabirleri dahi dinamitle havaya uçurulmak gibi mezarlara varıncaya kadar tecavüzlerde bulunulmuştur.

Ahiren Söke ve Kuşadası'nın işgali münasebetiyle İslam kadınlarına taarruz edilmiş ve çalgılarla sokaklarda gezdirilmişlerdir. Söke, Torbalı civarında köylere ateş verilerek yangından kaçmaya çalışanlar katledilmiş, kalanlar da alevler içinde helak olmuşlardır. MAsum kafaları süngü uçlarına takılarak köy köy teşhir edilmiştir. Karahisar'ın Sülümenli, Söğlün, Karaarslan, Deper köyleri yakılmış ve ahalisi katliam edilerek anılan köylerden eser kalmamaıştır. Gemlik, KAramürsel, Yalova, İznik havalisinde kasaba ve köyler taş taş üstünde bırakılmayacak surette tahrip edilmiş, on binlerce İslam nüfusu katliam olunmuştur.

Özetle: İşgal mıntıklarında yunanlılar tarafından katolunan müdafaasız ve masum halkın adedi yüz binlere ulaştığı, bu arada yüzlerce köyler, bir çok kasaba, şehirler yakılmış ve hususi şahıslara ait milyarlar kıymetinde genel servet gasp ve talan edilmiştir. Bu doğrultuda yalnız ve kısmen Ertuğrul, Eskişehir, İzmit gibi sancaklarla İznik, Haymana gibi kazalarda şimdiye kadar icra edilebilen tahkikata göre, resmi ve dini binaların hasarlarıyla menkul ve gayrimenkul mallar zayiatı 252.585.179 Türk lirasına ulaşmaktadır. Bunların emsali pek çoktur. Gasp ve talanın ve mezalimin bu suretle devamı halinde Batı ile Doğu arasında pek mühim bir mevki işgal etmekte olan Türkiye'nin (3) vaziyetinden bütün cihan ve bilhassa Avrupa genel iktisadiyatının yara alacağı şüpheden uzaktır.

Türkiye hakkında reva görülen bu büyük haksızlığı ve onun tabii neticesi olan işbu sakıncaları evvelden beri hükümetlerine karşı daima tekrar ve ihtar eden bazı haksina Avrupa siyasi ricalinin ve mebuslarının görüşleri bu anda bir hakikat halinde tecelli etmektedir. Bugün resmi vesikalara dayalı olarak işbu mezalimi tasvir edici ciltlerle kitaplar vücuda getirilmektedir. Şu hususu da ilave etmek isteriz ki, İtilaf hükümetleri arasında bazılarının bu mezalimi de nazarı dikkate alarak Türkiye'nin meşru hukukunun tanınması hususunda şimdiye kadar gösterdikleri ve göstermekte oldukları eğilime karşı Türkiyeliler pek müteşekkirdirler.

Bizzat İtilaf devletleri irtibat zabitlerinin şahidi oldukları bu vahşiyane vakalar Avrupa hükümetlerince de resmen malumdur ve anılan irtibat zabitleri tarafından imzaları altında mensup oldukları İstanbul temsilciliklerine gönderilen raporlarla da doğrulanmıştır. 22 Mayıs 1921 tarihli raporunda Milletlerarası Salibi Ahmer (4) Cemiyeti Delegesi Mösyö Maurice Gehri Anadolu'da bizzat yaptığı mezalim tahkikatında bu hakikatleri itiraf etmektedir.

Özetle: İşgal mıntıkası müdafaasızların zayıfların kan ve katliam sahnesi olmuştur. Geçmiş zamanlarda bile bütün bir tarihinde azınlıkların ve zayıfların hukuk, haysiyet ve ananesine riayeti, idaresine pek şerefli bir şiar olmak üzere kabul eden Türk milletinin, bugün 20.asır ortasında, hakkında tatbikinden çekinilmeyen mezalim bütün insanlık için elim bir hakarettir. Hayat ve bağımsızlık hakkını asrımız zihniyet ve medeniyeti gereği müdafaadan başka bir şey yapmayan Türk milleti en ilkel devirlerdeki insan cinsinin bile izlemekten elem ve utanç duyacağı bir düşmanın mezalimi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bununla beraber Türkiye milleti böyle bir düşmana karşı aynı yolda karşılık vermeyi tarihine ve asrımız medeniyetinden ilham alan zihniyetin şiarına sığdıramamaktadır.

Müsaadenizle şu hususa da işaret etmek isteriz ki, Yunan ordusunun zabitleri ve efradı tarafından müdafaasz bir halk topluluğu hakkında tatbik olunan bu milletlerarası suçlar ve cinayetler Lahey Sulh Konferansı kararlarının 46, 48, 51, 52 ve 56.; Brüksel Konferansı'nın kara muharebeleriyle alakalı milletlerarası beyannamesinin 38, 39, 40, 41 ve 42. maddelerinde kınanmakta ve yasaklanmaktadır. Sefer halindeki ordularına ait talimatnamenin 37. maddesinde Şimali Amerika Cemahiri Müttefikası (5) dahi silahsız düşman devlet tebaasının şahsi hürriyet ve mülkiyet hakkına riayeti emretmektedir. Asrımız devletler hukuku ve ulemasınca kabul edilmiş bir hakikat ve prensiptir ki, harp yalnız devletten devlete silahlı bir harekettir.

Muharip ordulardan birine fiilen mensup olmayan silahsız sivil ahalinin mal, mülk, ırz, can ve mukaddesatı her türlü taarruzdan korunmuştur. Halbuki asrımız medeniyetinin özü demek olan bugünkü hukuk zihniyeti önünde Türkiye'nin işgal edilmiş kısımlarında ve sözde Anadolu'ya medeniyet getirmek vazifesiyle mükellef Yunan ordusu tarafından işlenen ve işlenmekte olan mezalim ve facialar ilkçağ hukuk anlayışlarının bile ürkeceği bir hali arz etmektedir. Çağdaş bir millet olduğu halde devletler hukukuna muhalif bir surette kendisine bağımsızlık hakkı inkar olunan Müslüman Türkiye halkına ferdi hayat hakkı da tanınmayarak bugün imhasına çalışılmaktadır.

Yalnız bu feci vaziyetin ortaya çıkmasına sebep olduklarını Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine tebliğ ettikleri 26 Mart 1922 tarihli notalarındaki "Yunan milletine Müttefikler'in davası için kabul ettiği ve katlandığı büyük fedakarlıklar..." cümlesiyle resmen itiraf eden İtilaf hükümetlerinin şahsen değil, bu hale daha uzun zaman sessiz kalacak olan cihan medeniyetinin dahi tarih huzurundaki mesuliyetinin pek büyük olacağını izaha gerek yoktur. Hakikaten İslam ve insanlık aleminin mühim bir parçası kan ve ateş içinde yakılırken, medeni Avrupa milletleri buna nasıl tahammül ediyorlar? Avrupa hükümetlerince Yunan ordusu tarafından Türklere ve Müslümanlara reva görülen bu mezalime karşı şimdiye kadar sessiz kalınmış ve üstü kapalı şekilde razı olunmuş olması, İslam aleminde Türkiye'nin sırf Müslüman bulunmasından ileri geldiği zannını hasıl etmektedir.

Halbuki Türkiye, geçmiş asırlara oranla medeniyetinin yüksekliğini bilhassa vicdan hürriyetine olan hürmetinde gören 20.asrı ve bu asrın muhtelif dinlere mensup bütün dünya milletlerini böyle bir fikirden tenzih etmek istemektedir. Asrımız vicdani hukukiyatının din ve ırk farkı olmaksızın milletlere tanıdığı bağımsızlık ve hürriyet haklarını kendi hakkında da müdafaadan ve bütün milletlerin hür ve bağımsız olarak mukadderatına sahip olmalarını istemekten başka bir gayesi olmayan Türkiye, medeni dünyanın emperyalist gayeler peşinde yürüyen hükümetlere arka çıkmasında cihan için zarardan başka bir şey beklenemeyeceği kanaatindedir.

Türkiye'nin işgal edilmiş kısımlarındaki Yunan ordusu mezalimini 20.asır medeniyeti ve kültürü namına protesto ederken, Türkiye Büyük Millet Meclisi medeni milletlerden, hükümetleri nezdindeki tesirli teşebbüslerde bulunarak bütün bir insanlık tarihi için leke teşkil eden, kan ve yangınla ortaya konulan bu müthiş işkencelere artık nihayet verdirmek vasıtalarını tamamlamalarını rica eder.

Reis : Yunus Nadi (İzmir)
Mazbata Muharriri : Mahmut Esat (İzmir)
Katip : İsmail Suphi (Burdur)
Üye : Mehmet Şükrü (Karahisarısahip)
Üye: Atıf (Kayseri)
Üye: Şemseddin (Ankara)
Üye: Ali Cenani (Gaziantep)
Üye: Vasıf (Sivas)
Üye: Derviş (Mardin)
Üye: Mazhar Müfid (Hakkari)
Üye: Ömer Lütfi (Amasya)
Üye: Dr.Tevfik Rüşdü (Menteşe)

[...]

Mazbata Muharriri Mahmut Esat Bey (İzmir) - Efendim, ilave edilecek birkaç kelime var. Birinci sayfanın sonundan ikinci satırında "hakkı ve tarafsız" kelimeleri çıkarılıyor, sonra başlığa "Lozan Türk Yurdu"ndan sonra "İran, Afganistan, Japonya, Rusya ve bütün Doğu, Cemiyeti Akvam'a" (6) kelimeleri ilave edilecektir.

Efendim, dördüncü sayfanın baş tarafından 16.satırda "Türkiye'nin vaziyetinden bütün cihan ve bilhassa Avrupa genel iktisadiyatının yara alacağı şüpheden uzaktır" cümlesindeki "Türkiye'nin" dedikten sonra "bugünkü ve gelecekteki vaziyetinden bütün cihan" denecektir. Yani "Türkiye" kelimesinden sonra "bugünkü ve gelecekteki" kelimesi ilave edilecektir.

Tunalı Hilmi Bey (Bolu) - "Raporlarıyla" denmiş, halbuki verilen rapor birdir.
Mahmut Esat Bey (İzmir) - Birçoktur Efendim.

[...]

Reis - Biga Mebusu Mehmet Bey'in bir önergesi vardır:

Riyaseti Celileye

Biga sancağı dahilinde Ezine kazasında Ramazan Şerife camilerde Müslümanlar namaz kılmaktan men edilmiş olduklarından, protestonamenin üçüncü sayfasının dördüncü satırında "mabetleri soymak" ibaresinden sonra "Müslümanları namaz kılmaktan men etmek" cümlesinin ilavesini teklif ederim.

Mahmut Esat Bey (İzmir) - Efendim, burada da gördüğünüz üzere bu hususu kafi derecede açtık ve izah ettik. Cemaatin yakıldığı, cemaatin süngülendiği yerde namaz kılmakta hürriyet kalmış mıdır? Esasen buraya koyduğumuz hadiseler bilhassa resmi vesikalarda bulunanlardır, resmi vesikalarda görmediğimiz vakaları Meclis namına buraya koymaktan kaçındık.

Mehmet Bey (Biga) - Vazgeçtim efendim.

Reis - Mehmet Bey önergesinden vazgeçmiştir efendim. İsmail Şükrü Efendi'nin önergesi vardır. Okunacak:

Riyaseti Celileye

Protestonamenin altıncı sayfasının 27.satırından itibaren yedi satır gereksizdir. Çıkarılmasını teklif eylerim.

Mahmut Esat Bey (İzmir) - Efendim, oy ve karar bittabi yüce Meclis'indir. Ancak, Encümen notasının bu satırlarının yerinde bırakılmasında ısrarlıdır. Bu notanın en kıymetli yerlerinden birini de Encümeniniz burada görmektedir. Malumu aliniz Avrupa'daki fikirler bir değildir. Hatta burjuvalar, sermayedarlar bile cihangirlik aleyhinde bulunmaktadır. Bugün zamanımızın hukukçuları zamanımız emperyalizmini kınamaktadır. Avrupa üniversitelerinde ve Avrupa'nın medeni yerlerinde bunun aleyhinde şiddetli propagandalar yapılmaktadır. Biz bu vaziyeti ihmal edemezdik. Encümenimiz Büyük Millet Meclisi'nin asli düşüncesini bir nota içerisine sokarak, Avrupa'nın medeni muhitlerinde iyi bir tesir yapmasını düşündü ve onun için bunları ilave ettik. Rica ediyoruz, bu nokta pek ehemmiyetlidir. Yüksek heyet kabul ederse aynen gönderelim.

Reis - [...] İsmail Şükrü Efendi'nin önergesini kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın. Kabul edilmemiştir.


Mahmut Esat Bozkurt
Toplu Eserler I (Sayfa 554)
Hazırlayan: Doç.Dr.Saduman Halıcı - Kaynak Yayınları
*TBMM Zabit Ceridesi, Devre 1,,c.20, Hazırlayan: TBMM Zabıt Kalemi Müdürlüğü, Ankara,s.558 vd.(21 Haziran 1922). Mazbata Muharriri Mahmut Esat Bey'dir.
(1) "Lozan Türk Yurdu" olacak. Mahmut Esat Bey bu kelimelerden sonra "İran, Afganistan, Japonya, Rusya ve bütün Doğu, Cemiyeti Akvam'a" kelimelerinin ekleneceğini belirtiyor. (Y.N.)
(2) Mahmut Esat Bey "haklı ve tarafsız" kelimelerinin çıkarılacağını belirtiyor. (Y.N.)
(3) Mahmut Esat Bey "Türkiye'nin" kelimesininden sonra "bugünkü ve gelecekteki" kelimelerinin ekleneceğini belirtiyor. (Y.N.)
(4) Kızılhaç (Y.N.)
(5) Amerika Birleşik Devletleri (Y.N.)
(6) Cemiyeti Akvam : Milletler Cemiyeti (Y.N.)





***


Hrisostomos: "Türk kanı içerek..."

Yunanlıların İzmir ve havalisinde yaptıkları tüm katliamlara karşın, Mustafa Kemal Atatürk ve ordusu tarafından denize dökülerek kaçmaları ve bu eli kanlı Rum papazının linç edilmesini hala içlerine sinderememişlerdir.

Yunanistan'ın Attika bölgesinde de Nea smirna bölgesi vardır. Burada İzmir'de yıkılan Aya Fotini Kilisesi'nin bire bir aynısı bir kilise einşa edilmiştir. Bu kilisenin avlusunda Chrysostomos'un eli ile İzmir'i işaret eden bir heykeli bulunmaktadır ve altında "İzmir Şehidi" yazmaktadır.

Yunan basınında ise İzmir'de 94 yıl aradan sonra yeniden bir metropolitlik ihdas edilmesini Türkiye'ye karşı bir "gol" olarak tanımladılar.

Bojidar Çipof
Yunanistan'da "Küçük Asya Felaketi" Anma Törenleri
21.yy Türkiye  Enstitüsü, 13 Ekim 2017



***



"Yunan Ordusu Bizim Ordumuzdur"

Anadolu'nun derinliklerinde ilerleyen Yunan Ordusu için "bu ordu bizim ordumuzdur''984 diyebilecek kadar Türk Milleti'ne düşman ve saygısız bir bakan vardı. Boşnak Ali Rüştü Efendi adındaki bu Adliye Nazırı, 10 Temmuz 1920 tarihli Peyam-ı Sabah'a verdiği demeçte Yunanperestliğinin gerekçesini şöyle açıkladı: - "Çünkü Yunan Ordusu bizim programımıza dahil olan Mustafa Kemal'e ceza verme işini yapıyor! Mustafa Kemal'in ordusu haydutlardan, yağmacılardan kuruludur."

Etrafı yakıp yıkarak, ırza, namusa saldırarak ilerleyen Yunan Ordusu'nun başarısı için halkın dua etmesini dahi isteyebilecek kadar alçaklaşan Ali Rüştü Efendi, kaçıp gittiği Saraybosna'da, Sivas Kongresi'ni basmaya yeltenen Ali Galip at canbazlığı yaparak ekmek parasını kazanmaya çalıştığı Köstence'de, Selanik ve İzmir'i bir tek mermi atmadan düşmana teslim eden Ali Nadir Paşa Mısır'da sefalet içinde ölmüşlerdir. Gizli celsede 150'likler meselesi görüşülürken Ertuğrul Mebusu Dr. Fikret Bey'in "Yunan bayrağını öptü!' dediği adam, işte bu adamdır.

150 kişilik listenin 102'inci sırasına kaydedilen Neyir Mustafa adında bir kaymakam vardır. Bir Hürriyet ve İtilaf militanı olan bu kaymakam, Yunan işgal kuvvetlerine sunduğu hizmetlerin karşılığı olarak Yunan parlamentosuna Edirne milletvekili olarak girer. Neyir, Alman işgali sırasında Almanlarla işbirliği yaparak, Türkiye'den sonra Yunanistan'a da ihanet edince ülkeden kovulacak, oğlu Muammer iç savaşta Yunan çeteciler tarafından öldürülecektir.

Necdet Sevinç
İstiklal Harbi'nde Etnik İhanet




ilgili:








9 Nisan 2017 Pazar

Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir? Haluk Dural





Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir?

Anayasa'nın ne olduğu, anayasa maddelerinin ne olduğu vatandaşa açıklamanın fazla bir yararı yoktur. Çünkü genellikle böyle hukuki metinlerin vatandaş nezdinde kolay anlaşılabilir olması mümkün değildir. O halde, özünü söylemek gerekir. 

Getirilmiş olan Anayasa değişiklik tasarısıyla, esas itibarıyla birkaç tane temel unsuru vardır.

1- Cumhurbaşkanı tarafsızlığını yitirir.

Bu Anayasa değişikliği referandumunda evet oyları çok çıkar da kabul edilirse, Cumhurbaşkanı aynı zamanda partili olacaktır. Hangi partili olacaktır? Pek tabi ki iktidar partisinin üyesi ve de yapılacak olan ilk kongresiyle genel başkanı olacaktır. 

Halbuki Cumhurbaşkanı, adı üzerinde 'cumhur'un, yani milletin başıdır, dolayısıyla herkesi temsil etmeli ve tarafsız olmalıdır. Ama bir partinin genel başkanı olacak olan Cumhurbaşkanı artık tarafsızlığını tümüyle yitirir, bütün iyi niyetine rağmen tarafsız davranma imkanı yoktur. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı sadece kendi partisinin seçmenlerini temsil eder, iyi niyetine rağmen fiilen böyle olacaktır. Geri kalanlarda ötekiler olarak, her zaman olduğu gibi siyaseten nitelerler. Dolayısıyla milleti iktidar partisi yanlıları ve karşıtları diye fiilen ikiye bölmüş olurlar.

2-  Cumhurbaşkanına Başkomutanlık yetkisinin verilmesi.

Bugüne kadarki anayasalarımızda Başkomutanlık Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne aittir. Ve sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Yani yürürlükteki anayasamız, ve bugüne kadarki anayasalarımızda olduğu gibi, Cumhurbaşkanı Başkomutan değildir. Cumhurbaşkanı'nın Başkomutan olmadığı Anayasa'larda yazılır, Başkomutanlığın Meclis'e ait olduğu net olarak ifade edilir. Bunun tarihi bir sebebi vardır.

30 Ekim 1918'de imzalanmış olan Mondros Ateşkes Antlaşması üzere, malum olduğu üzere savaşan tarafların orduları silah bırakmışlardır. Ancak sonrasında savaşı kazanmış olan taraf ülkeleri, İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalist devletler topraklarımızı işgale başlamışlardır. Bunun üzerine vatansever halkımız derhal bulundukları il ve ilçelerde Kuvaiye Milliye çatısı altında örgütlenmeler yapmışlar, bunlardan ilki Kars'ta toplanan bir kongredir. 

Bu Kars Kongresi'yle birlikte yörenin bütün vatansever insanları dini veya etnik herhangi bir ayrım gözetmeksezin vatanın birliğini düşmana karşı mücadeleyi, savunmak üzere biraraya gelmiş olan bu vatanseverler, Türkiye'nin çeşitli il ve ilçelerinde 30 tane kongre düzenlemişlerdir. 

Bizler doğal olarak Erzurum ve Sivas kongrelerini çok daha iyi biliriz, ama bu dönem, yani 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi'nin açılışına kadar, 1918'den beri geçen bu dönem Kongreler Dönemi'dir. Yerel iktidarların olduğu, kurulduğu dönemlerdir. Bu kongreleri oluşturup halkın iradesinin bağımsızlıktan yana olduğunu gösteren kararlar almışlardır. Ve Mustafa Kemal'in büyük önderliği altında bütün bu kongreler Batı Trakya ve Anadolu Müdafai Hukuk Cemiyetleri adı altında birleştirilmiş ve bu cemiyetler vasıtasıyla da, 23 Nisan 1920'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi kurulmuştur.

Diğer bir değişle, Türkiye Cumhuriyeti aslında 23 Nisan 1920'de açılmış olan Büyük Millet Meclisi ile brlikte kurulmuştur, ama ilanı 29 Ekim 1923'tür.

Türkiye Cumhuriyeti, halkın iradenin yansıltılmasıyla kurulmuş bir Cumhuriyet olduğu için bir Halk Cumhuriyeti'dir. Hiç unutulmaması gereken husus budur. 

23 Nisan 1920'de kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi'nin yapısı itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti parlamenter bir rejim olarak kurulmuştur. İşte bu kurulmuş olan Birinci Meclisimiz, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle değil, kuvvetler birleşimi ilkesi ile kurulmuş, Yasama; kanun yapma, ve Yürütme; Bakanlar Kurulu yetkisi'ni bünyesinde toplamıştır. Sadece dışarda Yargı yetkisi bırakılmıştır. Çünkü, böyle yapılmasının sebebi, bu meclisin İstiklal Harbi'ni yapacak olan meclis olmasıdır.

Bu meclisin başkanı bildiğiniz üzere Mustafa Kemal Paşa'dır. İçinden kurulan hükümetlerin Başbakanı ve Bakanları aynı çatı altında bu Büyük Millet Meclisi'nde, yasama yetkisi olan meclisle birlikte çalışmışlardır. Büyük Millet Meclisi İstiklal Harbi'mizi başlatmış, bu savaşı kazanmış, Dumlupınar Zaferiyle taçlandırmış, ve bu nedenle de Başkomutanlık yetkisi o günden bugüne Büyük Millet Meclisi bünyesindedir. O nedenle de savaş kazanan bu meclise Gazi Meclis ünvanı verilmiştir.

Dolayısıyla, Anayasalarımıza göre Başkomutanlık Meclise aittir. Sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Halbuki bu değişiklik tasarısıyla Cumhurbaşkanına tam yetkili Başkomutanlık verilmektedir. 

O halde Anayasa değişikliği neye yaramıştır?
1- Cumhurbaşkanını partili yapmak.
2- Başkomutanlık yetkisi vermek.


Önemli bir diğer husus Cumhurbaşkanlığı kararname meselesidir.

Cumhurbaşkanına kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmektedir. Bu yetki ile, her ne kadar gerekçesinde kanunların düzenlemediği alanlarda yetki kullanabilir denmesine rağmen, gerçekle bağdaşır bir ifade değildir, çünkü Cumhurbaşkanı bu yetkiyi aldığı taktirde , yarın kanunlarla yapılması gereken düzenlemeleri, veya mevcut kanunlarda, yürürlükteki kanunların tanımladığı alanlarda kanun hükmünde kararname çıkarırsa ne olacaktır?

Hemen akla gelen şu; Anayasa Mahkemesi'ne iptal davası açılabilir. İyi ama, ya Anayasa Mahkemesi redederse? 

O zaman Cumhurbaşkanı, kanunların üzerinde, yani Meclise ait olan kanun yapma yetkisini kullanarak, kanunlarda istediği gibi değişiklikler yapmış olacaktır. Bunun örneğini şimdiden görmek mümkündür. 

Olağanüstü Hal ilan edildikten sonra çıkartılan 6771 sayılı kanun hükmünde kararname ile hepimizin bildiği üzere, kanunla yapılması gereken düzenleme yerine, Cumhurbaşkanı bu kararname ile Genelkurmay Başkanlığı'nı kendisine bağlamış, Jandarma Genel Komutanlığı'nı ordudan ayırarak İçişleri Bakanlığı'na bağlamış, Ordunun bel kemiğini oluşturan büyük gücü olan bu 300bin kişilik kuvvet, şuanda İçişleri Bakanlığı'nın yanında, polisin yanında bir kolluk kuvveti haline dönüştürülmüştür. Oradaki bütün subaylar normal devlet memurları gibi, sivil yöneticiler tarafından sicil verilecek hale getirilmiştir.

Diğer üç kuvvetimiz ise bildiğiniz üzere Mili Savunma Bakanlığı'na bağlanmıştır. Ama Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı'na da ayrıca Korgeneral rütbesi verilmiştir. Tabi şuandaki Korgeneral rütbesi almış olan Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı askerlik yapmış mıdır, bedelli mi yapmıştır, yedek subay olarak kısa dönem mi yapmıştır, bunu bilemeyiz. Ancak, askerlikten gelmediği için, Sivil Paşalar dönemi, yani Osmanlı zamanındaki sivil paşalar dönemine bir geçiş yapılmıştır, ki zaten bizim Balkanları kaybetmemize neden olan hep bu sivil kökenli Paşalardır. Askeri eğitim almadan paşa rütbesi, saray tarafından kendilerine verilmiş olan paşalar yüzünden Balkan Harbi kaybedilmiştir. Aynı yol şimdi tekrar açılmıştır. 

Yani, Cumhurbaşkanımız böyle bir yetkiyle donandıktan sonra, kanunla yapılması gereken değişiklikleri bile Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesiyle yapacağının işaretlerini daha şimdiden vermiştir.

Diğer bir husus ise atamalar ile ilgilidir.

Cumhurbaşkanımız eğer bu yetkiyle donanırsa, yani referandumda kabul oyları çok çıkar da Cumhurbaşkanı bu yetkileri alırsa, devletin bütün üst kademelerinde istediği gibi atamalar yapacaktır.

Atamaların ilki Bakanlar Kurulu, Anayasa'da tariflenmiş olunan, lağv edilecek ve Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya Bakanları kendisi tayin edecektir, hem de meclis dışında.

Bunun dışında, şuanda memuriyet yapanlar gayet yakından bilirler ki, devlet kurumlarında daire başkanlığı 3'lü kararnameyle, yani Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı kararnamesiyle genel müdürler, komutanlar, yüksek rütbeli, büyükelçiler ve elçiler Bakanlar Kurulu'yla atanırlar. Artık bu usül tamamıyle kaldırılacak, bütün yüksek bürokratları Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya kendisi tayin edecektir. Bu işin bürokrasiyle ilgili kısmıdır.

Ayrıca atama yetkisi içinde Anayasa Mahkemesi ile Hakimler Savcılar Kurulu'nunda, yüksek kaldırılıyor kurulu kalıyor, bu kurullarının atamalarında neredeyse yarısı doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, ama diğer yarısı da meclis tarafından atanacak. Peki meclis'te kim atayacak?  Çoğunluk partisi atayacak. Partisine hangi adayın atanacağını kim bildirecek? Cumhurbaşaknı bildirecek. Niye? Çünkü çoğunluk partisinin başı olacak, belki de genelbaşkanı olacak partili olduğu için. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi'nin üyeleri ve Hakimler Savcılar Kurulu'nun üyelerinin tamamını Cumurbaşkanı tayin etmiş olacak. 

Böylece, Kanun Hükmünde Kararname  Cumhurbaşkanı yetkisiyle, Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesi adı altında, kanun hükmünde kanun çıkarma yetkisi alan Cumhurbaşkanı, meclisin yasama yetkisini fiilen kullanmaya başlayacaktır. Ayrıca, Hakimler Savcılar Kurulu ile Anayasa Mahkemesi'nin atamalarını da Cumhurbaşkanı yapacağı için, fiilen Yargı yetkisi, tamamiyle Cumhurbaşkanı'na bağlanmış olacaktır. 

Diğer bir değişle, demokratik bir ülkenin, demokratik bir rejime sahip olduğunun göstergesi olan Anayasalardaki kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacak, Yasama-Yürütme-Yargı sadece Cumhurbaşkanı'nın elinde, tek kişide toplanacaktır.  

Cumhurbaşkanı'nın kullanacağı bu yetkilerle, ülkeyi yeniden tasarlaması, yeniden devlet yapımızı düzenlemesi, tek başına bir kişiye bağlı olacaktır.

Şimdi bu Anayasa değişiklik teklifinin, aslında 18 maddenin, esas can alıcı kısımları bunlardan ibarettir. Gerisi elbette önemlidir, ama esas itibariyle elde edeceği yetkilerle sadece tek kişilik bir iktidara dönüşecektir.  Ülkenin demokrasisi, yani çağdaş demokrasilerde olmassa olmaz koşulu olan kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacaktır.


Haluk Dural
Başkanlık Hedefli Anayasa Değişikliği (video)











 İŞTE BU YÜZDEN;  HAYIR








23 Nisan 2016 Cumartesi

23 NİSAN






23 Nisan törenleri “şehitler var” diye iptal öyle mi?


Diyarbakır'ın Sur'da Şehit düşen bomba imha uzmanı Haydar Çetin'in oğlu Eymen...
Şırnak Cizre'de yaralanan ve tedavi gördüğü GATA'da Şehit olan Ahmet Atilla Güneş'in oğlu Doğan...
Van'da Şehit düşen polis memuru Önder Ertaş'ın kızı Erva...
Tunceli'de Şehit düşen Binbaşı Yavuz Sonat Güzel'in kızı Sude... 
Hakkari Dağlıca'da Şehit düşen Astsubay Üstçavuş Turgay Topsakaloğlu’nun kızı Beren Balım ile oğlu Emir Kayra...
Diyarbakır'da Şehit düşen Osman Bal'ın kızı Özge ile oğlu Süleyman...
Hakkari Şemdinli'de Şehit düşen Özel Harekat Başkomiser Ahmet Çamur'un kızları Ayşe Begüm, Zeynep Ala ve Elif Tuğçe...









Kurtuluş Savaşı’nda sayısız şehit çocuğu öksüz ve yetim kalmıştı. Bu kutsal emanetlere sahip çıkabilmek için, bizzat Mustafa Kemal’in himayesinde 1921’de Ankara Himaye-i Etfal Cemiyeti kuruldu.

23 Nisan henüz “hakimiyeti milliye” bayramıydı. Çocuk bayramı değildi.

23 Nisan 1923’te TBMM’de yapılan Hakimiyeti Milliye Bayramı töreninde, Mustafa Kemal’in isteğiyle, Himaye-i Etfal Cemiyeti Başkanı’na protokolde yer verildi.

Bir sene sonra, 23 Nisan 1924 törenlerinde Himaye-i Etfal Cemiyeti’ni Mustafa Kemal’in eşi Latife hanım temsil etti.

23 Nisanlar cemiyetin tanıtımı için fırsat olarak değerlendiriliyordu. Mesela… Gelir elde etmek için rozet satılıyordu, 23 Nisan törenlerine katılan herkes bu rozetleri takıyordu. gazeteler teşvik edici yayınlar yapıyordu, her rozet, bir şehit çocuğuna destek manasına geliyordu.

23 Nisanlar, Himaye-i Etfal’le özdeşleşmişti. 23 Nisan denilince şehit çocukları, şehit çocukları denilince 23 Nisan akla geliyordu.

Milliyet gazetesi 23 Nisan 1926’da “Çocuk Bayramı” manşeti attı. Alt başlığında “bugün istiklal günü, vatanın kimsesiz çocuklarına yardım edelim” deniliyordu. Bağış patlaması oldu. Cemiyet, yardım kutuları koydu, para atmak için kuyruk oluştu. Ankara’nın lokantacı, kahveci, otomobilci esnafı 23 Nisan hasılatlarını Himaye-i Etfal’e verdi.

23 Nisan 1927… Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin yayınladığı bildiri gazetelerin manşetlerindeydi: “Büyük Gazimiz, çocuklarımızın 23 Nisan bayramını daha sevinçli geçirmelerine vesile olacak büyük bir jestte bulunmuşlardır. Mustafa Kemal Paşa, otomobillerinden birini, törenlerde çocuklara tahsis etmiş, Cumhurbaşkanlığı bandosunun çocuk bayramı için görev yapmasını sağlamıştır. Çocuklarımız ne kadar övünse ve sevinse yeridir.”

Himaye-i Etfal aynı zamanda şu çağrıyı yapıyordu: “Yaşınızı, memuriyetinizi, işinizi bir tarafa bırakarak, bugün çocuklarınızı şevk ve muhabbetle eğlendiriniz, çocuk şenliklerine katılınız. Bu saadetli günü yavrunuzu bağrınıza basarak bahtiyarlıkla geçirirken, sizin müşfik yardımlarınızı bekleyen, memleketin anasız, babasız yavrularını unutmayınız.”

Mustafa Kemal o sene Himaye-i Eftal balosuna katıldı. Ankara Evkaf Oteli’ndeki baloda, 10 bin lira yardım toplandı.

23 Nisan 1928, artık tamamen “Hakimiyeti Milliye ve Çocuk Bayramı” adıyla kutlanıyordu.

23 Nisan 1929, sadece bir günlük bayramla bırakılmadı, Mustafa Kemal’in talimatıyla yedi güne çıkarıldı, “çocuk haftası” ilan edildi. Etkinlikler çığ gibi büyümüş, tüm yurda yayılmıştı. Himaye-i Etfal’in bu organizasyonu tek başına yapabilmesi artık mümkün değildi. Balolar, konferanslar, anne eğitimleri, müsamereler, yarışmalar, şenlikler içeren kapsamlı kutlamaların organizasyonu, dönemin en büyük sivil toplum kuruluşu Türk Ocakları’na verildi.

(Çocuk Haftası’nın ilk sürprizi şuydu… Türk Ocakları’nın yönetimi 23 Nisan’da çocuklara bırakılacaktı. Bugünkü koltuk geleneği böyle icat edildi.)

Himaye-i Etfal, sadece üç kuruşluk rozet satarak başladığı macerada… Yedi sene gibi çok kısa sürede 300 binden fazla şehit çocuğuna ulaşmayı başarmıştı. 1929 itibariyle, 300 binden fazla yetime düzenli olarak kitap, elbise, çamaşır, oyuncak, süt, yemek ve şeker dağıtır hale gelmişti.

Himaye-i Etfal sayesinde herkes gücü ölçüsünde amca, teyze, dayı, hala olmuş, şehit çocuklarının elinden tutmuştu. Mustafa Kemal vizyonuyla “dünyanın en büyük ailesi” kurulmuştu.

Yani?

Yanisi şu…
23 Nisan törenlerini “şehitler var” gerekçesiyle iptal etmek, sadece Atatürk alerjisi değildir, aynı zamanda cehaletin daniskasıdır.

23 Nisan Çocuk Bayramı’nın varlık sebebi, bizatihi şehit çocuklarıdır.

23 Nisan, kendi çocuğumuzu şefkatle bağrımıza basarken, şehit çocuklarını unutmayalım günüdür. 23 Nisan, bizim çocuklarımızın saçının teline zarar gelmesin diye, kendi canını hiçe sayan kahramanları unutmayalım günüdür.

23 Nisan, bu milletin şehitlerine ve çocuklarına borcudur.

23 Nisan törenlerini, güya hassasiyet göstererek “şehitler var” diye iptal etmek… Sadece Atatürk alerjisi değildir. Şehitlere dair hassasiyetten haberlerinin bile olmadığının kanıtıdır.

Ekstra hazin tarafı…

Şehit çocuklarını himaye etmek için kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti, 1935’te Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüştü. Ve bugün maalesef, Ensar Vakfı’nı himaye eden aile bakanına bağlı… Hakikaten utanç vericidir.

Yılmaz Özdil
15 Nisan 2016,sözcü






Resmi verilerine göre, Türkiye'de 15 bin 424 şehit çocuğu bulunuyor...(Ekim 2015)




"Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, son 15 yılda ihraç kararı verilen dosyalardan yüzde 41'inin cinsel suçları kapsadığını söyledi. Son 15 yılda MEB'de 641 kişi cinsel suçlar nedeniyle ihraç edildi."...basın



Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye’nin 2015 yılı sonu itibariyle 78 milyon 741 bin olan nüfusunun 22 milyon 871 binini, Birleşmiş Milletler tanımına göre “0-17″ yaş grubunu içeren çocuklar oluşturdu. Böylece, ilk yaygın genel nüfus sayımlarının yapıldığı yıllardan 1935′te toplam nüfusun yüzde 45′ini oluşturan çocukların payı, 2015 yılında toplam nüfusun yüzde 29′una geriledi... (Nisan 2016 Yeniçağ)

Çocukların üçte biri yüksek yoksulluk yaşıyor.













“Bir gün bu yaptıkları haksızlığın karşılığını ödeyecekler.”



“23 NİSAN BAYRAMININ VARLIK SEBEBİ ŞEHİT ÇOCUKLARI”

Çığ, 23 Nisan’ın bayram olarak kutlanmasındaki amacı şöyle anlattı:

“Bu bayram, 1914′de başlayan Cihan savaşı içinde özellikle Çanakkale savaşında ve Kurtuluş Savaşı’nda vatanımızı savunmak için kanlarını veren yüzlerce şehidimizin çocuklarını korumak, onlara “ Devlet olarak babalarınız yerine sizleri koruyacak bizler varız” demekti. Evet bayramın amacı, bu babasız çocukları “size yardım ediyoruz”, diye incitmemek için bu yardımın bir bayram havasına sokulmasıydı.

Bu yardımı yine O büyük insan, Atatürk akıl etmişti. O’nun çocuklara karşı ayrı bir ilgisi ve sevgisi vardı. Tarihte ilk kez bir Devlet Başkanı olarak çocuklara, “Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler her biriniz geleceğin bir gülü, bir yıldızı, ikbalisiniz. Ülkemizi asıl ışığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar değerli, önemli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışını! Sizlerden çok şeyler bekliyoruz, kızlarım, çocuklarım”diyerek seslenmiş, onları insan yerine koymuş, onlara yurttaşlık hakkı kazandırmıştır. O zamana kadar çocuklar adam yerine konulmuyordu ki.

İlk olarak 1921 yılında Şehit Çocuklarını Koruma Derneği ( Himaye-i Etfal Cemiyeti) kurulmuştu. 23 Nisan 1923 de de, İlk Cumhuriyet devrinin Büyük Millet Meclisinin açılması, Hakimiyeti Milliye bayramı olarak kutlanıyordu. Bu törende bu şehit çocuklarını korumaya alan Himaye-i Etfal Derneği’ni, herkesin tanıması için Başkanını da protokole davet etmişti Atatürk. Devlette para yoktu bunlar için ayrılacak. Bir tür rozet çıkardılar, onu satmaya başladılar. Böylece büyük bir yardım kampanyası başladı, halk elinden gelen yardımı yapmaya çalışıyordu, 1923-1929 yılları arasında yalnız halkın yardımlarıyla 300 binden fazla şehit çocuğu korumaya alınabilmişti.”

1929 yılında Atatürk, 23 Nisan şenliğinin bir hafta boyunca çocuk bayramı olarak sürmesini önerdi. Bu günlerde balolar, müsamereler, çeşitli şenlikler yapıldı. Bu şenlikleri organize eden Türk Ocağı’nda ilk kez çocuklara bu ocağın idaresindeki kişilerin işlerini yapma hakkı veriliyordu. O zaman başlayan bu gelenek, bir gün için çocuklara devlet başkanlarının yerine oturup onların görevlerini üstlenmek olarak sürdü.

“BUGÜNÜN ŞEHİTLERİ İSE DEVLETİ İDARE EDENLERİN KURBANI”

Muazzez İlmiye Çığ, devleti idare edenlerin çözüm süreci olarak tanımladığı 3 yılda yaşananlara tepki göstererek şunları söyledi:

” Son aylarda o kadar çok gözü yaşlı şehit çocuğumuz oldu ki… Devlet Başkanlarından, bunlara nasıl bir yardım yapılacağı, onların nasıl korunacağı hakkında tek bir söz duymadık. .. Üstelik bu şehitlerin döktüğü kanlar, devleti idare edenlerin çözüm süreci olarak tanımladığı 3 yılda, hemen hemen bütün güney doğu illerimiz, ilçelerimiz terör örgütüne bırakılarak, oraları nereden ne geleceği bilinemeyen bir düşman cephesine döndürdükten sonra, askerimizi ve güvenlik güçlerimizi üstlerine saldılar. Bu şehitler ne yazık ki, vatan savunması için değil, devleti idare edenlerin kurbanı oldular.


“ŞEHİT ÇOCUKLARINI DÜŞÜNECEK ÖNLERİNDE BİR ATATÜRK YOK Kİ”

23 Nisan’ın yurt dışındaki güzel yankılarına da değinen Çığ, AKP hükümetine yönelik sert eleştirilerine şöyle devam etti:

İşin ilginç yanı bizim ülkede yapılması yasaklanan bu çocuk bayramını, Prof. Yılmaz Büyükerşen’in Halk Arena’sında açıkladığına göre; Almanya Frankfurt kentinde belediye başkanı, Türk ve Alman çocuklarıyla kutlamış. Ayrıca Kanada Toronto kenti 23 Nisan gününü Dünya Çocukları Günü olarak ilan etmiş. AKP hükümeti de bu günden yararlanarak Güney Doğu’da haksız yere kanlarını döken şehitlerimizin çocuklarını bir araya toplayarak, onlara hediyeler vererek biraz olsun şenlenmelerini sağlayabilirdi. Ama onu düşünecek önlerinde bir Atatürk yok ki…


“SÜRDÜKLERİ SALTANATI ATATÜRK’E BORÇLULAR”

Ünlü Sümerolog, Atatürk’ü ve milli bayramlarını gölgelemeye çalışanlara yönelik 23 Nisan dersini şöyle tamamladı:

“Bütün yaşamlarını ve sürdükleri saltanatı Atatürk’e borçlu olduklarını bildikleri halde, halka onu unutturmak için Çocuk Bayramını, Gençlik Bayramını, Cumhuriyet Bayramını, Zafer Bayramını ve en son da onun ölüm gününü kaldırmak için ellerinden geleni yapanlar, bir gün bu yaptıkları haksızlığın karşılığını kuşkusuz ödeyeceklerdir.”

Ayla Özdemir, 
19 Nisan 2016, sözcü





ÇOCUKLARIMIZ GELECEĞİMİZDİR...










23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ
KUTLU OLSUN
SB.








30 Ağustos 2015 Pazar

30 Ağustos Zaferi Gerçekte Çifte Zaferdir




Kimi zaman kişiler, nedendir bilinmez, bir duraksama geçirirler. 
İnsanın kimi zaman tıkandığı anlar olur. 
Duraksar. Bir belirsizlik çöker. 
Umutla umutsuzluk arasında bir noktadır bu...



Seksen beş yıl önce (makale 2007'e ait) 1922 yılı Ağustos ayına gelindiğinde Türkiye böylesi bir durumla karşı karşıyaydı:

“Bu işin sonu ne olacak?” ya da
“Ne olacaksa olsun!”
“Fırtına öncesi sessizlik” denilen bir durumdu.
“Hani nerede ordumuz, niye bir an önce taarruz etmiyoruz?”,
“Ordumuz durduğu yerde çürütülüyor, daha neyi bekliyoruz?” diyenler yanında
“Bir sonuca ulaşmak için mutlaka savaş şart mıdır? Politik bir çözümle bu iş halledilemez mi? Bu halimizle taarruza kalkışmak kan dökmekten öte bir fayda sağlamaz. Çünkü Yunanları yensek bile İngilizler yine bizim önümüze dikilir. Duruma bakılırsa bir taarruzda başarı şansımız hiç de fazla değildir” diyenler de vardı.

1921 yılı Ağustos ayında durum daha da kötüydü. Kimileri Ankara’dan ailelerini iç bölgelere gönderirken, meclisin ve hükümetin Kayseri’ye, Sivas’a ya da Malatya’ya taşınması dile getiriliyordu.

Erzurum Milletvekili Durak Bey, “Arkadaşlar nereye gidiyorsunuz? Cephe neredeyse meclis de onun arkasında toplantıya devam etmelidir. Düşman bizi burada kendisini yenmek için önlemler düşünürken bulmalıdır. Yerimiz cephedir. Geriye bir tek adım atamayız” derken oluşan sessizliği TBMM’nin renkli bir siması bozdu.

O güne değin ağzını açmamış olan ak sakalı göbeğinde Dersim Milletvekili Diyap Ağa’nın sesi yankılanıyordu:

“Efendiler, biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa düşmanla kavga edip ölmeye mi? Kaderde ölmek varsa kaçmakla bundan kurtulamayız. Eğer ölürsek burası ikinci bir kabe olur.”

“Bir gün yine giyeriz” diyerek 8 Temmuz 1919 günü çıkardığı üniformasını yine giyen Mustafa Kemal düşüncelerini 5 Ağustos 1921 günü orduya ve ulusa bildirisiyle açıkladı:

“Büyük savaştan çıktığımız en zayıf zamanımızda bütün yurdu çiğnemek ve bütün halkı yok etmek için üzerimize saldıran düşmanlara karşı ulusça birleştik. Bana bu (başkomutanlık) görevi vermiş olan meclisin ve o mecliste temsil edilen ulusun kesin iradesi hareket tarzımın akışını oluşturacaktır. Hiçbir neden ve biçimle değiştirilmesine olanak bulunmayan bu kesin irade kesinlikle düşman ordusunu yok etmek ve bütün Yunanistan silahlı kuvvetlerinden oluşan bu orduyu anayurdumuzun kutsal ocağında boğarak kurtuluşa ve bağımsızlığa kavuşmaktır. Ülkenin ve ulusun maddi ve manevi tüm kuvvetlerini bu sonucun alınması amacına yöneltmek için hiçbir önlem ve girişimden kaçınılmayacak, ne yer ve zaman ile ne de vatan kavramı karşısında ayrıntıdan ibaret kalan diğer düşüncelere bağlı kanılmayarak düşman ordusunun yok edilmesinden ibaret bu tek amaç uğrunda gereken her şey yapılacaktır.”

Ardından “Ulusal Vergi Buyruğu” yayımlandı:
“Her evden bir kat çamaşır, bir çift çorap ve çarık” istendi.
Ayrıca parası sonradan ödenmek üzere tüccar ve halkın elinde bulunan giyim kuşam, yiyecek (yüzde 40), araba, yük ve koşum hayvanları (yüzde 20), silah ve cephane, benzin, kamyon lastiği, yapıştırıcı, kablo, pil ve tel toplandı.

Ustalar, sanatkârlar saptanıp askerlik şubelerine bildirildi. Bu toplama ve alım işleri sırasında kötü işlemleri görülenler ve alınanı kendi malıymış gibi kullanmaya kalkanların “Vatan Hainliği” suçuyla cezalandırılacağı duyuruldu.

Çanakkale’de “Size ölmeyi emrediyorum” buyruğu verdiği ordusuna Mustafa Kemal, 23 Ağustos 1921 günü bu kez şöyle sesleniyordu:

“(Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.) Savunma çizgisi yoktur, savunma alanı vardır. O alan bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük büyük, her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük büyük her birlik ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe kurup savaşı sürdürür. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler ona uymaz. Bulunduğu mevzide sonuna dek dayanmak ve direnmekle yükümlüdür.”

Sakarya zaferinin bedeli ağırdı.
25 bin asker, 350 subay yitirilmişti. 800 yaralı subay vardı.

Erlere günler boyunca birer avuç buğday dağıtılmıştı. Askere buğdaydan başka dağıtılacak yiyecek kalmadığını öğrenen Mustafa Kemal ve karargâhtakiler önlerine getirilen tavuğu yemeden aç yatmışlardı. TBMM mutfağına da on bir gün boyunca et girmedi.

Sonuç tüm bu çekilen sıkıntıya ve bedele değerdi. Yunan ilerleyişi durdurulmuş, vatanın işgalden kurtarılması, bağımsızlığa kavuşma düşüncesi düş olmaktan çıkmıştı.

TBMM’de ise açık açık dile getirilmese de en iyi niyetliler bile ordunun taarruz edemeyecek durumda olduğu düşüncesine kapılmıştı. Muhalefet bunu ustaca işliyordu. İsmet İnönü de ayırdındaydı. O günleri şöyle anlatmaktadır İsmet Paşa:

“Daha önceki bunalımlı evrelerde olduğu gibi Sakarya’dan sonra da kötümser bir hava esmeye başladı. Zaten siyasi fitne ve siyasi çekişme hiçbir an durmamıştır. Her büyük savaştan, her büyük askeri bunalımdan az bir süre sonra ümit devri geçer geçmez, yeniden ümitsizlik egemen olur. Bu ümitsizlik havası içeriden dışarıdan her araç ile tahrik edilir. Şimdi yine böyle bir ümitsiz atmosferin içine düştük.”

Hazırlık uzuyor, zaman geçiyordu. Mustafa Kemal çırpınıp duruyordu.

Muhalefetin 2. Grup milletvekillerinin tutum, tavrı ve söyledikleri Mustafa Kemal’i TBMM Hükümeti başkanlığından ve başkomutanlıktan istifa etme eşiğine getirdi. Mustafa Kemal’in rahatsız olup katılmadığı bir oturumda ipler koptu.

Gizli oturum yerine açık oturumda hem Mustafa Kemal’in hasta olduğu açığa vuruldu hem de ona, orduya ve arkadaşlarına ağır dille suçlamalar yöneltildi. Mustafa Kemal’in başkomutanlık yetki süresini uzatma önerisi reddedildi. Ordu başkomutansız kalmıştı.

Hükümet görevden, Fevzi Çakmak Genelkurmay başkanlığından çekilmeye kalkıştı. “Muhalifler sizin başkomutanlıkta kalmanızı istemiyorlar” diyerek gelişmeleri aktardıkları Mustafa Kemal hasta yatağında meclis tutanaklarını inceledi, arkadaşlarına “24 saat sabredip bekleyin!” dedi.

Mustafa Kemal TBMM’de milletvekillerine seslendi:

“Benim rahatsızlığımı buradan ilana gerek var mı? Belki düşman benim rahatsızlığımı işitir ve üç beş gün sonra saldırıya geçer. Benim hastalığımı düşmanın işitmesi doğru mudur?”

Mustafa Kemal, muhaliflerinin bir başka savına da şöyle karşılık verdi:

“Yasanın ülkede angaryayı yasakladığından söz ediyorlar. Doğrudur; fakat tehlike, gereksinim bize her şeyi meşru göstermektedir. Eğer ordumuzun gereksinimleri ulusa angarya yaptırmayı da gerektirecek olursa bunu da yapacağız ve en doğru yasa bu olacaktır. Şu ya da bu diye oy vermek, göstermek gerekir. Bu nedenle oy göstermemek yüzünden hükümet hareketsiz bir hale gelmiştir.

Bütün bu açıklamalardan sonra son söz olmak üzere şunu söylemek istiyorum ki, hükümet yönetilemez, ordu sevk edilemezse hareketsizliğe mahkum olur. Çocuk oyuncağı yapacak zamanda değiliz. Bu nedenle bu keşmekeşe, bu anarşiye hemen bir son vermek gerekir. Böyle yürüyemeyiz, böyle yürünmez, ulus böyle yürümek için sizi buraya göndermemiştir, ulus buna razı değildir.

Bu son vatan parçasını kurtarırken olsun, hırslarımızdan, hislerimizden vazgeçerek, her şeyi etraflıca düşünelim. Kurtuluş için... İstiklal için... Eninde ve sonunda düşmanla bütün varlığımızla vuruşarak, onu mağlup etmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz.”

“Dostları onunla beraber oldukları, düşmanları da ona karşı oldukları için” bütün meclisin desteğiyle Mustafa Kemal’e yetki yeniden verildi. Üstelik bu kez süre yoktu.

Mustafa Kemal karşıtları şöyle düşünüyordu:
“Ordu iyice yenildi ve yoruldu. Bundan sonra bir daha belini doğrultamaz. Mustafa Kemal bu yenik ordunun başında yenik bir komutan olarak tüm saygınlığını yitirir.”

1922 Ağustos ayında elde edilen zafer dış güçler karşısında olduğu denli, içte de Mustafa Kemal karşıtları karşısında yürütülen bir savaşımın sonucudur.

30 Ağustos’ta işgal ordusunu dağıtan Mustafa Kemal, düşmanı dört bir yana dağıtabilmek için önce, kendi kurduğu TBMM’deki kendi milletinin vekillerini bir noktada toplamak zorunda kalıyordu.
30 Ağustos Zaferi bu nedenle, yalnızca cephede işgalci düşmana karşı kazanılmış bir zafer olmasının çok ötesinde, içeride, TBMM’deki kimi milletvekillerine karşı da kazanılmış bir zaferin simgesidir.


Yaşar Öztürk 
Bütün Dünya,2007 Ağustos








4 Ağustos 2015 Salı

MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA AYRILlKÇI KÜRT GİRİŞİMLERİNE KARŞI DOĞU VİLAYETLERİNDEN MECLİS MEBUSAN'A VE TBMM'NE GÖNDERİLEN PROTESTO TELGRAFLARI





XIX Yüzyıl boyunca "Şark Meselesi" adı altında Osmanlı Devleti'ni parçalamaya çalışan Avrupa'nın büyük devletleri, bu amaca ulaşmak için Osmanlı Devleti bünyesindeki Rum, Bulgar, Sırp, Ermeni ve diğer küçük Hristiyan grupları ile Arap ve Kürt unsurlarını kullanmışlardır. Avrupa Devletlerinin bu politikaları sonucunda XIX Yüzyılda ve XX. Yüzyılın başında Doğu Trakya hariç Osmanlı Devleti'nin Balkan toprakları tamamen elden çıkmış, Asya kesiminde Arapların bağımlılığı kağıt üzerinde kalmış, Ermeni meselesi Avrupa kamuoyunun önemli bir konusu haline gelmiş ve ayrılıkçı Kürtçüler yaratılması başarılmıştı.

Yalnız Kürtler bu ayrılıkçıların peşine gitmediğinden İtilaf Devletleri, gerek I. Dünya Savaşı ve gerekse milli mücadele yıllarında Türkiye topraklarının da önemli bir kısmını içine alan bir bölgede bir Kürt devleti kurmayı başaramamışlardır. Zira yüzyıllardır Türklerle birlikte hareket eden Kürtler, üzerlerindeki yoğun ayrılıkçı propagandaya rağmen Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki milli hareket içersinde yer almışlar, İtilaf Devletleriyle birlikte hareket eden sözde Kürt aydınlarına sert tepki göstermişlerdir. 

Doğu ve Güneydoğu halkının ortaya koyduğu tepkilerden biri de, ayrılıkçı Kürtçü girişimlere karşı, gerek son Osmanlı Mebusan Meclisi'ne, gerekse Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne gönderdikleri protesto telgraflarıdır.





THE PROTEST TELEGRAPHS SENDING TO OTTOMAN
DEPVTS ASSEMBLY AND TURKISH GREAT NATIONAL
ASSEMBLY FROM EASTERN PROVINCES AGAINST TO
SEPERATIST KURD ATTEMPTS


Great states of Europe trying to break into pieces the Ottoman State under the name of "East Problem" during XIX th century, abused Greeks, Bulgarians, Serbs, Armenians and other small Cristian people and Arabs and Kurds in Ottoman Empire to obtain this aim. At the end of this politics, Ottoman Empire losed the Balcans except for East thrace in XIX th century and at the begining of XX th century. 


In the other side, the dependence of Arabs to Ottoman Empire remained on paper, Armenian problem came to order in European public opinion and appeared seperatist Kurds. But, European states failed to establish the Kurd state on Ottoman lands because the Kurds didn't adopt this seperatist opinions. The Kurds behaving with the Turks joined nationalist struggle under the leadership of Mustafa Kemal in spite of the seperatist propaganda, The Kurds reacted against the so-called Kurd entellectuals acting with Entente Powers.  One of these reactions were protest telegraphs sending to Ottoman Deputs Assembly and Turkish Great National Assembly against of to seperatist Kurdish attempts.



Yrd. Doç. Dr. Mehmet OKUR







19. Yüzyıl boyunca "Şark Meselesi" adı altında Osmanlı Devleti'ni parçalamaya çalışan Avrupa'nın büyük devletleri, bu konuda Osmanlı Devleti bünyesindeki Rum, Bulgar, Sırp, Ermeni ve diğer küçük Hristiyan gruplan ile Arap ve Kürtleri de etkin bir şekilde kullanmışlardır. Avrupa Devletlerinin bu politikaları sonucunda XIX Yüzyılda ve XX. Yüzyılın başında Doğu Trakya hariç Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki topraklan tamamen elden çıkmış, Asya kesiminde Arapların bağımlılığı kağıt üzerinde kalmış, Ermeni meselesi Avrupa kamuoyunun önemli bir konusu haline gelmiş ve ayrılıkçı Kürtçü topluluklar yaratılması başarılmıştı. (1) Yalnız Kürt unsurunu kullanmak diğerleri kadar kolay olmamıştı. 


Hatta milli mücadele yıllarında Türkiye topraklarının da önemli bir kısmını içine alan bir bölgede kendi kontrollerinde bir Kürt devleti kurulması için yoğun çaba harcayan İngilizler, bu çabalarının olumsuz bir şekilde geri tepeceğinden sürekli endişe duymuşlardır. (2)


Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra harekete geçen İngilizler, Güneydoğu vilayetlerini işgal etmeye ve Kürtçülük propagandasına hız vermeye başladılar.. İngilizlerin bu dönemdeki Kürtçülük propagandasındaki amaçları, kendi kontrollerinde bir Kürt devleti kurmak suretiyle, Musul ve Kerkük petrol bölgelerini hakimiyetleri altına almak (3) , Bolşevizmin güneye doğru yayılmasına engel olmak, Hindistan yolunun güvenliğini sağlamak ve işgallere karşı uyanan Türk milli hareketini bastırmaktı. (4)


Bu amaçlarını bir an önce gerçekleştirmek isteyen İngiltere, merkezleri İstanbul'da olmak üzere çok sayıda ayrılıkçı Kürtçü cemiyet kurdurdu (5) ve bölgeye çok sayıda askeri ve siyasi temsilci gönderdi ki, bu temsilcilerden en önemlisi Binbaşı Edward Noel idi.(6)


Bu sıralarda Türkiye'de incelemelerde bulunan Amiral Bristol'un Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı'na çektiği 30 Eylül 1919 tarihli telgrafına göre; İngilizlerin Noel gibi ajanları vasıtasıyla Kürtleri yanlarına almayı ve Anadolu'da oluşmakta olan milliyetçi akımını boğmayı hedefliyorlardı (7). 


Bölge halkını İngilizlerin yanına çekmek için büyük çaba sarfeden Noel'e göre; Mustafa Kemal Paşa'nın yarattığı durum tehlike arzederse, O'na karşı bölgedeki Kürt unsuru kullanılabilirdi. Hatta bu amaçla, bir an önce İstanbul Hükümeti'ne ayrılıkçı Kürt ileri gelenlerinden vali ve mutasarrıf tayin edilmeliydi.(8) 


Nitekim bu amaçla İstanbul Hükümeti tarafından, Elazığ Valisi Ali Galip, Sivas Valiliği'ne atanmış ve ayrılıkçı Kürt kuvvetlerinin yardımıyla Sivas Kongresi'nin engellenmesi kendisinden istenmiştir.(9)


İngilizler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya Binbaşı Noel gibi Kürtçü faaliyetlerde bulunacak ajan ya da temsilciler göndermekten başka Şeyh Abdülkadir gibi ayrılıkçı Kürtçü aydınları da Wilson Prensiplerinden faydalanmaları yönünde kışkırtarak otonom bir Kürt devleti kurulması için çaba harcıyorlardı .(10) 


Nitekim Sevr Anlaşması'na bunu sağlayacak maddeler de koydurtmuşlardı. (11)  Ancak vicdanı para ile satın alınanlar dışında halktan hiç kimse İngilizlerin Binbaşı Noel gibi ajanlan vasıtasıyla Kürtçülük propagandası yapmasına itibar etmediği gibi (12) Kürt ayrılıkçılarının çalışmalarını da sen bir şekilde eleştirmişlerdi. 


Nitekim Silvan kazasının ileri gelenleri tarafından 29 Şubat 1920'de; Sadarete, Müttefik Devletler elçiliklerine, Paris Sulh Konferansı'na, Heyet-i Temsiliye'ye ve Meclis-i Mebusan'a çekilen telgrafta, Kürt Şerif Paşa'nın Paris'teki faaliyetlerinin (13) millette büyük bir infial uyandırdığı dile getiriliyor ve "milyonlarca lira servet toplayarak Kürt devleti kurmak gibi hasis bir emel peşinde koşan bu kişinin çalışmasının tesirini anlamak üzere bir zaman için olsun bu havaliye gelsin, takdir armağanının bir kurşundan başka bir şey olmayacağını bizzat görecektir... "deniliyordu. (14) 


Yine General Allenby tarafından İstanbul Yüksek Komiseri Amiral Robeck'e gönderilen 20 Eylül 1919 tarihli telgrafta; Kürtler üzerindeki yoğun propaganda çalışmalarına rağmen Kürtlerin büyük çoğunluğunun ayrı bir devlet kurulmasına ve iç karışıklık çıkmasına karşı olduğu belirtilmekteydi.(15)


İngiliz Yüksek Komiserliği'nden Londra'ya gönderilen başka bir telgrafta ise, İtilaf Devletleri ile herhangi bir çatışma durumunda 30.000 Kürdün Mustafa Kemal Paşa hareketine katılma ihtimali bulunduğu be1irtiliyordu,(16) Kürtlerin tavrını ortaya koyan en önemli gelişme biri de bu sıralarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki aşiret liderlerinden bazılarının Erzurum'da toplanan Kongre üyeliği'ne, bazılarını da Heyet·i Temsiliye'ye seçilmeleri idi (17).


Güneydoğu Anadolu'daki Kürtçülük propagandasına karşı bölgenin her yerinden tepkiler gelmekteydi . Bu tepkiler bazen İngiliz birliklerine karşı ayaklanmalar bazen de protesto telgrafları şeklinde cereyan etmekteydi (18).


Zira, yüzyıllardır Türklerle birlikte hareket eden Kürtler, kendi içlerindeki işbirlikçilerin peşine gitmemişler, Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki milli hareket içersinde yer almışlardır. Bu durum bölgedeki İngiliz subaylar tarafından İstanbul'daki Yüksek Komiserliğe bildirilen raporlarda da yer almıştı. (19)


İtilaf Devletleriyle birlikte hareket eden sözde Kürt aydınlarına sert tepki gösteren Doğu ve Güneydoğu halkı, gerek son Osmanlı Mebusan Meclisi'ne gerekse Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne gönderdikleri telgraflarla bu kişileri protesto etmişlerdir.



Erzincan'dan gönderilen ve 26 şubat 1920 günü Meclis·i Mebusan'da okunan telgrafta şöyle denilmektedir: (20) 


"Meclis·i Mebusan Riyaset·i Celilesine

Vatan haini, din düşmanı Şerif nam şahsın Bogos Nubar ile teşrif-i mesai ederek Kürtlerin mukadderat-ı atiyyesi hakkında beyan-ı mütalaa ettiğini istihbar ettik. Kürtlük ve Türklük birliktir. Yekdiğerinin öz kardeşi ve din kardeşidir, her iki millet için vatan müşterektir. Tarihi işhad ederek muhterem vekillerimize şurasını arz ederiz ki Kürtler vatanlarının istihlası uğrunda şimdiye kadar Türklerle ilk 'saf-ı harb'de kanlarını akıtmışlar ve atiyen de hükümetimizin beka ve saadeti için aynı surette hareket edeceklerdir. Camia-i Osmaniye ve islamiyeden hiçbir zaman ayrılmak fikir ve hayallerinden geçmez. Dünyanın sonuna kadar bu camia-i İslamiye ve Osmaniye dahilinde yaşamak azmindedirler. Binaenaleyh gerek mahüd Şerif ve gerek bunun amaline hizmet edecek herhangi bir herifin azm-ı maruzumuz hilafındaki müracaat ve teşebbüsatını kemal-i nefretle red ve hükümet-i mukaddesimize tevhid-i mukadderat eylediğimizi bütün alem-i insaniyete ilan eyleriz. İcab eden mahallere de müracaat edilmiştir.


Ulemadan - Şeyh Saffet 

Belediye Reisi - Ali Rıza 
Ulemadan - Şeyh Hacı Fevzi
Tüccardan - Arap Zade Ahmet
Keçel Aşireti Reisi - Yusuf 
Abbasi Aşireti Reisi - Seyyid Ali
Kelani Aşireti Reisi - Hüseyin
Tüccardan - Ruh Zade Halis 
Eşraftan - Hacı Mehmet
Eşraftan - Çapık Zade Münir
Eşraftan - Ahmet Paşa Zade Şemsi 
Tüccardan - Tavşan Zade Recep
Tüccardan - Hacı Eşbeh Zade Şükrü
Tüccardan - Müftü Zade Hakkı
Aşuranlı Aşireti Reisi - Yusuf
Balabanlı Aşireti Reisi - Paşa Bey
Beratlı Aşireti Reisi - Çiçek
Ulemadan - Müftü Osman Fevzi
Ahaliden - Hacı Zade Veli
Eşraftan - Beyzade Sami"



Aynı konuyla ilgili Diyarbakır'dan gönderilen telgrafta da, kendini Kürtlerin vekili gibi gösteren Şerif Paşa'nın teşebbüsatı şiddetle protesto edilmekte ve Hilafet-i İslamiye ve Saltanat-ı Osmaniye'den ayrılmanın asla söz konusu olamayacağı ifade edilmekteydi.(21)



Bu telgraflardan sonra kürsüye gelen Bayazıt Mebusu Şefik Bey de, Kürt ayrılıkçılarına ve Ermenilerle işbirliği edenlere yönelik şu konuşmayı yaptı:

"Efendiler, Paris'te Bogos Nubar Paşa ile Şerif Paşa ittifak ediyorlar ve aralarında bir itilafname tanzim ve teati ediyorlar. Bu itilafnamelerinde Kürtlerin Ermenilerle müşterek ve kardeş bir kavim ve cinsten olduklarından ayrılarak bir hükümet teşkiline karar veriyorlar. Bunların imzası tahtında bulunan mukavele ve taahhütnamelerini gazeteler aynen neşr ve ilan etti. İşte bu kararnameleridir ki Ekrad-ı aşairin istihbar eylemesi üzerine, bugün Erzincan Livası ona bir rüesay-ı aşairden ve aynı surette Diyarbekir Vilayet-i aşairinden iki telgrafnarne manzur-ı alileri oldu. Bu haber memul ederim ki memalikin ve Kürt ile meskun mahallerin herhangi tarafına sirayet etse - ki henüz memalik-i baidenin bir kısmına vasıl olmamış oluyor - meclis-i aliniz binlerce bu misillu telgrafı görecek ve okuyacaktır.

Şerif Paşa'nın ekrad nazarında ne kıymeti, ne de ekrad-ı aşairin bunu tanıyacak ve kendisine itimad edecek bir reyi vardır. (22) Salabet-i diniye ve şecaat-ı fırıyesiyle maruf ve mümtaz olan Kürtler, Devlet-i Osmaniye'nin teşekkülünden itibaren bütün mevcudiyetiyle saltanat-ı Osmaniye'nin bir rükn-ü rekini olarak Türk kardeşleriyle el ele vermiş ve bugüne kadar yekdiğerinden kat'iyyen ayrılmamak suretiyle yapmışlardır. Kendilerini bu rabıta-i diniye tamamıyla yekdiğerine rapt ve bent ettiği gibi karabet, sıhriyyet dahi kendilerini memzuc bir halde bırakmıştır. Her tarafın ve hususiyle vilayet-i şarkiyemizin nüfus-u umumisinden yüzde doksan beşini teşkil eden bu kütle-i muazzama-i İslamiye içinde Türk, Kürt farkı ve tebayünü ve hiç ayrı gayrısı yoktur. İslamiyet, kavmiyet ve milletin pek çok fevkindedir. 



Şerif Paşa kimden vekalet almıştır? Şerif Paşa Ermenilerin, Kürtlerin bir kavim olduğu iddiasında bulunuyor. Evet Ermeni kavmi vardır, fakat hiçbir Kürt, Ermeni olamaz. Hiçbir Ermeni de Kürt olamaz... Şerif Paşa emin olmalıdır ki kendisinin verdiği bu karanın herhangi bir Kürt lanetle, nefretle yüzüne çarpar. Şerif Paşa, sırf kendi nam ve hesabına bir mukavelenameye vaz-ı imza ediyor. Fakat bendeniz Kürtler namına söz söylüyorum, mümessil vekilleri olduğum Bayazıt Sancağı'nda meskun bulunan Celali, Adamanlı, Zilanlı, Sibkanlı, Haydaranlı, Atmanlı, Sarahlı, Cemadanlı aşairi ve bunlara mensup olan binlerce kabail ve yüzbinlerce Kürt mümessil-i sıfatıyla söylüyorum ki, Şerif Paşa'nın bu kararını kabul edecek hiçbir Kürt yoktur....



... Kürtler ki, Rus Çarlığının dünyayı tedhiş ettiği zamanlarda, Rus Hükümeti fiili olarak kendilerine bir çok mevaid, her türlü fedakarlık gösterdiği halde nefretle reddederek cihet-i camia-i İslamiyeden, saltanat ve hilafetten kat'iyyen ayrılmadılar. Harb-i ahirde yine Rusların her türlü iltifat ve iğfalatına kapılmayarak vatanlarını hat ve müdafaa ederek topraklannın üzerine kanlarını akıtarak milyonlarla mevaşi ve milyarlarla servetlerini feda ederek dahil-i memalik-i Osmaniye'ye hicrete mecbur ve bin türlü sefalet ve zarurete duçar oldular... Kürtlerin, Türk kardeşlerinden, medrese, mektep, yol fabrika ister ama bunu Devlet-i Osmaniye'den ve Meclis-i alinizden ister. Bu taleplerin zamanını da bilir... "(23)


Şefik Bey'den sonra kürsüye gelen Erzurum milletvekili Celalettin Arif Bey'de;

"Nice senelerden hatta diyeceğim ki asırlardan beri serhatlerimizde vatanın ikinci bekçiliğini, Rus çarlığına karşı sinesini bir siper ittihaz eyleyen ve birbirlerine karşı habl-i metin-i İslam ile merbut olan Türk ile Kürd'ü bir takım menfeatperestan ve hatta müsaadenizle söyleyeceğim - bir takım vatansızlar bu iki öz kardeşi birbirinden ayırmak. istiyorlar. Vakıa 'Makyavel'in bir prensibi vardır, 'icrayı ahkam etmek için tefrik ediniz' diyor. Bu prensibi tetkik etmeği arzu eyleyenler, demin bahseylediğim bir takım hodkamları, vatansızları kendilerine alet ittihaz etmişler, onları bu vadiye sevk eylemek istiyorlar. Bu saikler meyanında da, bittabi hepimizin bildiğimiz küçük fakat gözü aç büyük emperyalist bir unsur da tabidir ki bunun neticesini bekleyip ondan müstefit olmak istiyor.


Halbuki, onlar bilmiyorlar ki Türklerle Kürtler pek yakın zamanlarda acı bir dersi ibret aldılar. O dersi ibret, gözlerinin önünde bulunduktan sonra hiçbir Türk ile Kürd'ü hiçbir vakit bu suretle tefrik etmek mümkün değildir. Evet gazetelerde bizler de gördük, Şerif Paşa ile Nubar Paşa müşterek bir tebligatta bulunmuşlar ve orada Kürtler de tıpkı Ermeniler gibi 'zalim Türklerin elinden kurtarılmalarını' istiyorlarmış.


Bunu başkası söyleyebilir fakat Şerif Paşa gibi bu devletin sefiri olmuş, bu devletin nan ve nimeti ile perverde olmuş bir adam bu suretle memleketine hıyanet edemez. Kürt olan pederi Sait Paşa bu memleketin en büyük mevkiini işgal etti. Hariciye Nezareti'nde devletin umur ve siyasetini bir hayli zaman idare eyledi Fakat ne talihsiz adammış ki oğlu memleketini Ermenilere ve kardeşi de İzmir'i Yunanlılar'a peşkeş çekmek azminde bulundular.


Şerif Paşa'nın vekaleti nedir? Gelen telgrafnamelerde görüyoruz. Kürt Teali Cemiyeti namı tahtında İstanbul'da bir takım menfaati hususiye arkasında dolaşanların teşkil eyleyip Avrupa'ya Şerif Paşa'ya göndermiş oldukları vekaletname ile bunlann Kürtler ile Ermenilerin ittihadını temin etmesini istiyorlar.


Halbuki aynı zamanda bu vekalet Şerif Paşa'ya verilmemiştir. Şerif Paşa ile beraber Lütfi Fikri Bey'e de aynı vekaleti göndermişlerdi . Fakat Kürt olan Lütfi Fikri Bey böyle bir talebi kabul etmedi. Ve böyle bir talebi kabul eylemek tenezzülünde bile bulunmadı ve böyle bir ihaneti kabul etmeyeceğini de alenen söylemek lütfunda bulundu. Bugün Kürtler şu okunan telgraflarla bize ilan ediyorlar ki, biz Osmanlı kalmak isteriz ve hiçbir zaman da carnia-i Osmaniye ve İslamiyeden ayrılmak istemeyiz..." (24) şeklinde bir konuşma yaptı.



Siverek mebusu Bekir Sıtkı Bey de konuşmasında mebus arkadaşlarının sözlerine ve Doğu ve Güneydoğu'dan gelen telgraflara atıfta bulunduktan sonra Kürtlerin Osmanlı Devleti'nden ayrılmak istemediklerini belirtmiş ve bir Diyarbakır mebusu olarak, çoğunluğunu Kürt ve Türklerin oluşturduğu Diyarbakır ahalisinin Osmanlı Devleti'nden ayrılmayı kat'iyyen hatırlarına getirmediklerini, Şerif Paşa namındaki şahsın Kürtleri temsil edemeyeceğini ifade etmiştir. (25)


Sinop mebusu Rıza Nur Bey de yaptığı konuşmada; İtilaf Devletleriyle ve Ermenilerle işbirliği yapan bazı Kürtlerin, yurt dışında gazete çıkarmakla, cemiyet kurmakla veya muhtıra yazmakla meşgul olduklarını açıkladıktan sonra, memleket dahilindeki Kürtlerden gelen ve Türklerden ayrılmak istemediklerine dair Meclis-i Mebusan'a gönderilen yığın yığın telgraflardan bahsetmiş ve Kürtlerin asıl temsilcilerinin yurt dışında ülkeyi parçalamak peşinde koşanlar değil, bu protesto telgraflarına imza atanlardır demiştir.(26)


1 Mart 1920 günü Meclis-i Mebusan'da Şerif Paşa ile Bogos Nubar Paşa'nın Ermenilerle Kürtlerin müşterek bir devlet teşkiline gayret etmeleri hakkında iki protesto telgrafı daha okundu. Siverek'ten gönderilen bu telgrafnamede de şöyle denilmektedir: (27)


"Meclis-i Mebusan Riyaset-i Celilesine

Paris'te bulunan Şerif Paşa, memleketimizin Ermenilerle müşterek bir idare tesisine Bogos Nubar Paşa ile müttefikan teşebbüs ettikleri istihbar oluyor. Vahdet-i İslamiye ve camia-i Osmaniye haricinde ve makam-ı muallayı hilafetten başka bir idare tahtında yaşamak bizim için gayr-i mümkün bulunmuş ve böyle bir idarenin teessüsü ve bunun idaresi için seller gibi kan akması ve yüz binlerce efradın imhası ve mamurelerin virane haline inkılabı ile de kaabil bulunmadığı gibi, yeni baştan naire-i cidali iş'alden maada bir fayda temin edemeyeceği ve Şerif Paşa'nın biz Kürtler hakkındaki beyanat ve taahhüdatının zerre kadar haiz-i ehemmiyet bulunmadığı enzar-ı efhamilerine arz ve beyanat-ı vakıayı kemal-i şiddetle protesto ve nefretle red ederiz.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi - Cudi

Ulemadan - Asım
Şeyman Aşireti Reisi - Ali
Müftü - Osman
Ulemadan - Şeyh Musa
Türagan Aşireti Reisi - Sa'dun
Eşraftan - Mahmut
İzoli Aşireti Reisi - Zülfikar
Gergeri Aşireti Reisi - Rüştü
Muallimden - Ömer
Belediye Reisi - Rıza
Teba Hatip Aşireti Reisi - Mustafa
Karakeçi Aşireti Reisi - Abdülkadir


Aynı hususta Derik'ten çekilen telgrafname ise şöyleydi: (28)

"Meclis-i Mebusan Riyaset-i Celilesi vasıtası ile Paris'te Sulh Konferansı Heyet-i Celilesi'ne

Şerif Paşa'nın Kürtler adına Ermeni murahhası Nubar Paşa ile müştereken heyet-i celilerine bir muhtıra verdikleri mesmumuz oldu. Biz Kürtlerin Camia-i Osmaniye'den başka hiçbir idareyi kabul etmeyeceğimizi, bu uğurda son ferdimizi fedaya hazır olduğumuzu evvel ve ahir arz ve ilan eylemiş idik. Şerif Paşa'nın Kürtlerden bir ferdimizin bile vekil ve mümessili olmadığı halde had ve had fuzuli olarak verdiği bir muhtıranın Heyet-i celilerince ednayı kıymeti haiz olamayacağına kani isek de, bu teşebbüsün mevzu-i bahs ve müzakere olması asayiş-i alemin yeni baştan ihlaline sebebiyet verilmiş demek olacağından, buna meydan verilmemesini rica eder, Kürtler namına hiçbir sıfat ve salahiyeti olmayan Şerif Paşa'yı kemal-i nefret ve şiddetle protesto ederek tabiiyyeti ile şerefyab olduğumuz Devlet-i Osmaniye'den başka bir şekl-i idareyi kabul edemeyeceğimizi bu kere de tekrarla bu babta Heyet-i celilerinin nazar-ı dikkatini celp ederiz.

Derik Kazası Müftüsü - Kazım

Belediye Reisi - Hasan
Ulemadan - Ahmet
Ulemadan - Ali
Dirik'in Potan Aşireti Reisi - Yahya
Hakran Reisi - Davut
Ayasan Reisi - Ramazan
Sultan Reisi - Abdülkadir
Müşketiyen Aşireti Reisi - Sa'dun
Dolamilah Aşireti Reisi - Derviş
Deşnekür Reisi - Mahmut
Manevdağ Reisi - Salih
Lif Nahiyesi Agavatından - Çeçen
Kıtan Reisi - Pozan "


Ayrılıkçı Kürtçü girişimlere yönelik Doğu vilayetlerinden Meclis-i Mebusan'a gönderilen protesto telgrafları, daha sonra Ankara'da açılan ve hemen bütün Anadolu'nun milli iradesini temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne de gönderilmeye başlanmıştır. Bu protestolar arasında Solhan, Çemişkezek, Hasankeyf, Kangal, Palu, Bitlis, Adıyaman, Kahta, Ahlat, Hizan, Şirvan ve Şırnak havalisi halkının Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne çektiği protesto telgraflarını (29) , Eleşkirt halkının Kürt Şerif Paşa'yı kınayan telgrafını (30) ve Şırnak Aşireti Reisi Abdurrahman Ağa'nın diğer aşiretlere gönderdiği İngiliz karşıtı mesajını (31) sayabiliriz.


Doğu vilayetlerinden gönderilen ve Kürt meselesi diye bir mesele olmadığını ifade eden telgraf şöyledir: (32)

"Ankara'da Büyük Millet Meclisi Riyaset-i Celilesi'ne Kürtler küçük lokmanın pek kolay yutulacağını vaktinden çok evvel anlamışlardır. Türk birliğinden ayrılmak zihniyetinde bulunanlan Kürtler kendi milletlerinden addetmezler. Kürtlerin mukadderatı Türkün mukadderatıyia aynıdır. Biz Kürtler Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nden başka halaskar beklemediğimiz gibi Düvel-i İtilafiyeden merhamet dilenmeye tenezzül etmiyoruz. Misak-ı Milli dahilinde sulh akdedilmesini teminen bütün varlığımızla hükümetimize müzaheret edeceğimizi Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti dahilinde Kürtlüğün ayrı bir unsur olarak telakkisini hiçbir zaman işitmek istemediğimizi arz ile muvaffakiytler temenni ve takdimi tazimat eyleriz.

İzoli Aşireti Reisi - Hacı Sebati
Aluçlu Aşireti Reisi - Mehmet
Bariçkan Aşireti Reisi - Halil
Ulemay-ı Ekrattan - Bekir Sıtkı
Bükler Aşireti Reisi - Hüseyin
Ulemay-ı Ekrattan - Rüştü
Ulemay-ı Ekrattan - Avni
Eşraf-ı Ekrattan - İzdelili Fehim
Ulemay-ı Ekrattan - Halil
Cürdi Aşireti Reisi - Mehmet
Zeyve Aşireti Reisi - Halil
Ulemay-ı Ekrattan - Hafız Mehmet
Eşraf-ı Ekrattan - Hüseyin
Deyükan Aşireti Reisi - Hüseyin
Eşraftan - Bulutlu İbrahim
Eşraftan - Nail
Eşraf-ı Ekrattan - Zebunlu Halil
Eşraftan - Sadık "


Kürt meselesi mevcut olmadığına ve Kürtleri ancak Büyük Millet Meclisi'nin temsil edeceğine dair Van Vilayeti'nden Hariciye Vekaleti'ne, Londra Konferansı murahhaslarına, Düvel-i Muazzama temsilcilerine yazılan ve Dahiliye Nezareti tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti'ne sevkedilen telgrafta ise şöyle denilmektedir: (33)


"Büyük Millet Meclisi Riyaseti Celilesi'ne 

Kürt meselesinin Konferans'ta mevzu-i bahs edilmesi münasebetiyle Van Kürt rüesası tarafından intihab ettikleri vekillerinin Büyük Millet Meclisi'nde kendi namlaruıa idare-i hükümet ettiğinden ve konferanstaki Kürtleri ancak Büyük Millet Meclisi'nin heyet-i murahhasası temsil eylediğinden bahisle Hariciye Vekaleti'ne, Heyet-i Murahhasa'ya ve Londra'daki Düvel-i Muazzama murahhaslarına telgraflar yazılmış olduğu Van Vilayeti'nden bildirilmekle arz-ı malumat olunur efendim.


14 Mart 1921
Dahiliye Vekili Namına
Ahmet Muhtar"



Biz burada ayrılıkçı Kürt girişimlerini kınayan protestolardan sadece birkaç tanesini verdik. Yoksa Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun hemen her il ve ilçesinden olduğu gibi bölgedeki bir çok aşiret reisinden de protesto telgraflan yağmıştır. Bu protesto telgraflarında da görülebileceği gibi Türkiye sınırları içerisinde yer alan Kürtler ile Türklerin ayrılmaz bir bütün olduğu dile getirilerek, din birliği, tarih birliği, ırk birliği, örf ve adet birliğinin oluşturduğu Türk milli birliğini kimsenin bozamayacağı üzerinde durulmuş, Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki Türk milli hareketi etrafında toplanılarak İngilizlerin ve Fransızların bölgeye yönelik propaganda ve Ermeni - Kürt ortak hareketi yaratma girişimlerine büyük çoğunlukla yüz gösterilmemiştir.


Geçmişte olduğu gibi bugünde Türkiye'ye yönelik hiç de dostça olmayan tutumlar sergileyen batılı devletler, demokratikleşme ve insan hakları adı altında Türkiye'deki yapıyı bozmaya, yüzyıllardan beri Türklerle tek vücut olarak hareket eden Kürtleri azınlık statüsüne sokmaya çalışmaktadırlar.




Yrd. Doç. Dr. Mehmet OKUR - 2001
Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi 
Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.




dipnotlar:
1-Avrupa devletlerinin Kürtleri Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtmaları XIX. Yüzyılın başına dayanır. Bu devletlerden Ruslar, İran ve Osmanlı Devleti ile yaptığı savaşlarda bazı Kürt aşiretlerinden yararlanmaya çalışırken, İngilizler de "Doğu Hindistan Şirketi" vasıtasıyla bölgedeki Arapları ve Kürtleri Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklandırmaya çalışmışlardı. Bu şirketin mensuplarından çoğu, sivil elbise giymiş İngiliz subayları idiler. Bunlar hükümetleri adına onların arasına girerek kışkırtıcılık yapıyor, halkın isyan etmesi için gayret gösteriyorlardı. Kolkhan, Mc Donalt, Hiyd, Brotr, Ric isimli ajanlar bunların en tanınmışlarıdır. Silah, cephane, teçhizat bakımından bölgeye gizli gizli isyan malzemeleri yığan İngilizler, bazı Kürt aşiret reisleri ile irtibat sağlamayı başarmışlar ve onlarla gizli işbirliğine girişmişlerdi. İngilizlerle işbirliğine giden bu aşiretler 1815 yılında ayaklanmışlarsa da çabuk kontrol altına alınmışlardır. Yine 1829 yılında İngilizlerin Irak'ın Süleymaniye bölgesine bir subay ekibi göndererek burada Kürtlere askeri talimler yaptırdıklan ve onları eğittikleri tespit edilmişti.....Ayrıntılı bilgi için bakınız: Tekin Erer, Kürtçülük Meselesi, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1994, s. 31 - 46.

2-Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk I, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,1992, s. 107.

3-Taner Baytok, İngiliz Kaynaklarında Türk Kurtuluş Savaşı, Ankara, 1970, s. 32; Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, İstanbul, 1967, s. 217; Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz ilişkileri (1919-1926), Ankara, 1978, s. 68

İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Robeck'in 4 Aralık 19l9'da Londra'ya gönderdiği telgrafta Musul - Kerkük bölgesindeki Kürtlerin kendileri açısından vazgeçilmez unsurlardan olduğu üzerinde durulmakta ve onlarla ilgilenmekten asla vazgeçilmemesi tavsiye edilmekteydi. British Documents On Foreign Affairs, Series B, Part II, Volume I, Doc.99, 163681, No: 2271.

4-Yaşar Akbıyık, Milli Mücadelede Güney Cephesi (Maraş), Kültür Bakanlığı Yayınlan, Ankara, 1990, s. 28; Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk II, TTK Yayınları, Ankara, 1975, s. 328; Ahmet Mesut, İngiliz Belgelerinde Kürdistan, Doz Basım ve Yayıncılık, İstanbul, 1992, s. 115.

5- Erer, Kürtçülük Meselesi, s. 29 - 30.
6- Binbaşı Edward Noel'in faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz M. Kemal Öke, İngiliz Ajanı Binbaşı E.W.C. Noel'in "Kürdistan Misyonu" (1919), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1992.
7-Orhan Duru, Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye'nin Kurtuluş Yılları, İş Bankası Yaymları, İstanbul, 2001, s. 51.

8-Salahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika I, TTK Yayınları, Ankara, 1995, s. 121; Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk I, s. 117. Noel'e göre; Emin Ali Bedirhan'm Diyarbakır Valiliği'ne, General Hamdi Paşa'nın da 10. Kolordu Kumandanlığı'na atanmalıdır. Ayrıca bölgedeki müdafaa-i hukuk etkisini kırmak için Vali Emin Ali Bedirhan'm yanına ayrılıkçı Kürt şeyhlerini de alarak bölgede bir gezinti yapması yerinde olacaktır. Bu gezinti sırasında bu kişilerin yanında herhangi bir İngiliz subayının bulunmaması gerekir. Bu durum işin içinde İngiltere'nin olmadığı imajını verecektir. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk I, s. i 19.

9-M. Müfit Kansu, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber, T.T.K Yayınları, Ankara, 1997, s. 268 - 269.
10-British Documents On Foreign Affairs, Doc. 163, E 1776/11/44, No: 254.
11-Bu maddeleri şöyle sıralamak mümkündür:

Madde 62: Fırat'ın doğusunda, ileride tayin edilecek Ermenistan sınırının güneyinde Türkiye'yi, Suriye ve Irak'tan ayıracak sınırın şimalinde bulunan Kürt unsurunun sayıca fazla olduğu yerlerin mahalli muhtariyeti planı bu muahedenin yürürlüğe konulmasından itibaren altı ay içinde İstanbul'da İngiltere, Fransa ve İtalya devletlerinin birer murahhasından mürekkep olarak toplanacak bir komisyon tarafından hazırlanacaktır

Madde 63: Osmanlı Hükümeti, bu komisyonun kararlarını kendisine tebliğinden itibaren üç ay içinde uygulayacağını şimdiden taahhüt eder.

Madde 64: İşbu muahedenin yürürlüğe konulmasından bir sene sonra 62. maddede zikredilen mıntıkalardaki Kürtler, bu yerlerdeki Kürtlerin ekserisinin Türkiye'den ayrılarak müstakil olmak dilediğini ispat eyleyerek Cemiyet-i Akvam'a müracaat eder ve Meclis'te bu ahaliyi istiklale layık görerek bunlara istiklal vermesini Türkiye'ye tavsiye eyler ise; Türkiye bu tavsiyeye uymayı ve bu yerler üzerindeki bütün haklarından vazgeçmeyi şimdiden taahhüt eder. Bu vazgeçmenin teferruatı, başlıca müttefik devletlerle Türkiye arasında yapılacak özel bir mukavele ile tespit edilecektir. M. Cemil Bilsel, Lozan I, Sosyal Yayınları, İstanbul, 1998, s. 312 - 313.

12-Binbaşı Noel'in Nisan 1919 başında yaptığı Güneydoğu Anadolu seyahatinde çok sayıda aşiret reisine konuk olmasına ve onları İngiltere tarafına çekmeye çalışmasına rağmen, aşiretlerin çoğu kendisine, açıkça Osmanlı Devleti'nin yanında yer alacaklarını ve İngiltere dahil bütün işgalcilere karşı kanlarının son damlasına kadar savaşacaklannı söylemişlerdir. Noel, daha sonraki yazışmalarında kendisine karşı gösterilen bu tavrın ne İstanbul, ne de müdafaa-i hukukçuların gayretleri sonucunda yeşerdiğini, bunun halkın doğal inisiyatifinden kaynaklandığını belirtecektir. Öke, İngiliz Ajanı Binbaşı E.W.C. Noel, s. 29-43; M. Kemal Öke, Belgelerle Türk - İngiliz İlişkilerınde Musul ve Kürdistan Sorunu 19 i 8 - 1926, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1992, s. 24- 30.

13-Bu sırada barış görüşmelerinin devam ettiği Paris'te Kürt iddiaları ile ilgili bir bildiri yayınlayan Şerif Paşa, kurulmasım istediği Kürt devletinin sımrlarını şöyle tanımlıyordu: Kafkas sınırında Ziven'in kuzeyinden batıya, Erzurum, Erzincan, Kemah, Arapkir, Besni ve Divicik'e; güneyde Harran, Erbil, Kerkük, Süleymaniye, Sina hattından İran sınırına kadar. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika I, s. 27-28. Şerif Paşa aynı günlerde Ermeni Bogos Nubar Paşa ile ortak hareket etme kararı da almıştı. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk I, s. 273 - 274.


14-Silvan eşrafı ile Beşiri eşrafı daha önce de Kürtçülük propagandasını tel 'in eden bir protesto telgrafı çekmişti Akbıyık, Milli Mücadelede Güney Cephesi, s. 33 - 34.
15-Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk I, s. 118; Doğu Perinçek, Kurtuluş Savaşı'nda Kürt Politikası, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1999, s. 136.
16-British Documents On Foreign Affairs, Doc 75 (151212).
17-Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk III, Milli Egitim Basımevi, İstanbul, 1970, Belge 27, 47 52.

18-Paul C. Helmreich, Sevr Entrikaları, Büyük Güçler, Maşalar, Gizli Antlaşmalar ve Türkiye'nin Taksimi (Çev: Şerif Erol), Sabah Kitapları, İstanbul, 1996, s. 155. İngiltere'nin İstanbul Yüksek Komiseri Amiral Robeck'ten Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a gönderilen 26 Aralık 1919 tarihli telgrafta, Kerkük, Revandiz, Erbil ve Süleymaniye'deki İngiliz birliklerine karşı Kürtlerin ayaklandıkları ve bölgedeki Kürt aşiretlerinin Türklerden başka hiç kimsenin hükümranlığını kabul etmeyecekleri bildirilmekteydi. British Documents On Foreign Affairs, Doc 116, 170729, No: 2399.

19-Öke, İngiliz Ajam Binbaşı E.W.C. Noe!, s. 116. Ünlü İngiliz casusu Lawrence de kendilerinin yanlış ve haksız bir iddia ile Kürdistan diye bir saha ortaya attıklarını doğuda yaşayan halkın ısrarla birlik şuuruna sahip olduğurnu gördügünü anılarında belirtecektir. (S. Kaya Seferogıu - Kemal Türközü, 101 Soruda Kürtlerin Türk Boyu, Türk Kültürü Araştırmaları Enstitüsü, Ankara, 1982, s. 87)

20-Mec1is-i Mebusan Zabıt Ceridesi, Devre IV, Cilt: 1, Ankara, 1992, s. 208.
21-Meclis-i Mebusan zabıt Ceridesi, Devre LV, Cilt: 1, s. 208.

22 Şerif Paşa'nın Kürtler nazarında hiçbir etkisi olmadığını İngiltere'nin İstanbul Yüksek Komiseri Amiral Robeck de belirtmektedir. (Amiral Robeck tarafından Lord Curzon'a gönderilen 30 Mart 1920 tarihli rapor) Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, s. 257.

23-Meclis-i Mebusan zabıt Ceridesi, Devre IV, Cilt: 1, s. 209.
24-Meclis-i Mebusan zabıt Ceridesi, Devre IV, Ci1t: I, s. 210.
25-Meclis-i Mebusan zabıt Ceridesi, Devre LV, Cilt: 1, s. 211.
26 Meclis-i Mebusan zabıt Ceridesi, Devre IV, Cilt: 1, s. 211 - 212.
27 Mec1is-i Mebusan zabıt Ceridesi, Devre IV, Ci1t: 1, s. 300.
28-Meclis-i Mebusan zabıt Ceridesi, Devre IV, Cilt: 1, s. 301.
29-Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, Devre I, Ci1t: 9, Ankara, 1954, s. 214.
30 Hakiıniyet-i Milliye Gazetesi, 3 Mart 1336 (1920), No: 13.
31 Mesut, İngiliz Belgelerinde Kürdistan, s. 37.
32 Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, Devre I, Cilt: 9, Ankara, 1954, s. 132 133.
33-Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, Devre I, Cilt: 9, s. 140 - 141.






ve 


…Avrupalı emperyalistler amaçlarına varmak için bütün insanları yok etmeğe hazırdırlar 
( Müslüman Asyada Kuvvetlerin Mücadelesi Sayfa 14)


… Prof. Phillip Marshall Brown: Avrupalı Devletler emperyalist amaçlarına varmak için 
Orta- Doğu halklarının gereksinimlerine kulak tıkadılar, hatta bu insanları kuvvet dengesi için kurban gibi fedâ ettiler. 
( Olaylı Yıllar Cilt 2 Sayfa 148)


… Prof. John Dewey: Halkın nefret ettiği yabancı kuvvetler, bu memleketlerden elde ettikleri kukla hükümetleri 
öyle haince kullandılar ki işte emperyalizm. 
( Politik Yeni Cumhuriyet Sayfa : 268- 12 Kasım 1924)



…Binbaşı Noel Kürt şefleri ile görüş birliğine varırsa bundan faydalar sağlayacağını söylüyor. Kürt şeflerinden İstanbul'da (Seyit) Abdülkadir ve Bedir Han ve daha az önemli kimselerdir. Bunlar şüphe uyandırmamak için Noelden ayrı olarak Kürt bölgelerine gidecekler, … Kürtler henüz Mustafa Kemale karşı ayaklanmadı ama Noel bunu sağlayacağından emin.
- Sayfa No: 678- Belge No: 451- 10 Haziran 1919
(Amiral Sir A. Cathorpeden Lord Curzona )


… Benim problemim KÜRTLER. Noel Bağdat'tan buraya geldi… Kürtlerin peygamberi olmak istiyor… Korkarım ki Noel bir Kürt Lawrence'ı olabilir. Mezopotamya şimdi bizim olacağına göre, ona, bir KÜRT DEVLETİ kurdurup kuzey dağlarını böylece koruyabiliriz. (Seyit) Abdülkadir ve onun gibilerle konuştum. Onlara etki edebilmek için biz de Türklere hile yapıyoruz. diye belki beş defa tekrarlamak mecburiyetinde kaldım.. Ancak,Kürtlere fazla güvenilmez. Majestenin Hükümetinin amacı Türkleri azami derecede zayıflatmak olduğuna göre Kürtleri bu şekilde harekete getirmek fena bir plan değil…Kürt partisinde aktif olan tanınmış Kürtler:… Şeyh seyit Abdülkadir (Başkan), Mevlan Zade Rifat (gazeteci), Emin bey (memur). Bunlar, Wilson prensiplerine göre hak iddia ediyorlar….. Sulh şartları Müslümanların çok aleyhine ve Hıristiyanların çok lehine olması üstelik BÜYÜK ERMENİSTAN hakkında söylentiler, Kürtleri Türklerin yanına itiyor.
- Sayfa No: 693-Belge No: 464- 21 Temmuz 1919 
(Mr. Hohlerden Sir E. Tilleye )


… Avrupalıların verdikleri raporlara göre, İZMİR de ilk adımda Yunanlılar 20 bin Türk'ü öldürmüşler….Yunan orduları İZMİR halkını sindirmeye çalışıyor. Bütün bölgeyi harabe haline getirdiler.
-Sayfa No:723-Belge No:478 -9 Ağustos 1919



hepsi






***



BUGÜN, "AYRILIKÇI" OLANLAR 
O GÜNLERDE DE HAİNLİK YAPANLARIN TORUNLARIDIR
BUGÜN "AYRILIKÇI" OLANLAR
KÖRFEZ SAVAŞI SIRASINDA TÜRKİYE'YE GÖÇMÜŞ
VE BU VATANIN BİRER VATANDAŞI OLMUŞ KİŞİLERDİR.
BUGÜN "AYRILIKÇI" OLANLAR
İNGİLTERE VE ERMENİLER DIŞINDA 
AMERİKA VE İSRAİL İLE BERABER ÇALIŞANLARDIR.
VE
"AYRILIKÇI" OLUP, YUKARIDA ATASI BULUNANLARA  HATIRLATMAK İSTERİM Kİ:
"ATALARINIZA YALANCI MI DEMEK İSTİYORSUNUZ?"
HAYIR MI ?
O ZAMAN ATALARINIZIN YAPTIĞI GİBİ DAVRANIN
VE TÜRKİYE'YE BAĞLILIĞINIZI GÖSTERECEK EYLEMLERDE BULUNUN.
EVET Mİ?
O ZAMAN VATANDAŞLIKTAN ÇIKIP, GELDİĞİNİZ YERE DÖNÜN.
ÇÜNKÜ, AYRILIKÇI OLAN
 BU VATANIN EVLADI DEĞİLDİR. 


_______