Translate

smyrna etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
smyrna etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2017 Cuma

Levanten Heritage'den İşgal Dönemi ve Sonrası İzmir Resimleri






Levanten Heritage'den işgal dönemi ve sonrası İzmir Resimleri:



Daha ilk resimde: 
info from Levanten Heritage:
"The British Consul of Smyrna (Sir Harry H. Lamb on the right?) and wife 
at Smyrna Quay during the Kemalist occupation, 9-9-1922."

Answer to that expression: NONSENSE, it was not an occupation but an independence war, this is our land!

"Kemalist Occupation" ne demek... 
ben tam tersi oldu diye biliyordum....!



13.üncü resimde de Amerikan bayrağı...



Linkin en altındaki videoda gösterdiği haritada İzmir diye Kırım'ı işaret ediyorlar, coğrafya bilgisi kıt olanın tarihi nasıldır acaba?

O videodan:
* "Survivors of the holocaust" a ne demeli! Biz "holocaust" falan yapmadık, tam tersi olduğu bir gerçektir, Türk soykırımı olmuştur!..

* "Starving people" sanki Türkler açlık çekmedi! Yakıp yıkılan Türk şehirleri, köyleri, ekinleri, öldürülen hayvanları... Lafın gelişiyle "kendilerine müslüman"...Savaş vardı savaş!

* Yunanistan gelen Rumlara bakamazmış; "Greece can not take of them", lütfen bu konuda da bizi suçlasınlar...

* Near East Relief'ın nasıl misyonerlik yaptığını, nasıl yalan söylediklerini biliyoruz. Tıpkı "Kemalistler kasıtlı olarak şehri yaktılar" dedikleri yalan gibi...


Ayrıca biz kovmadık onları, onlar kendilerini suçlu hissettikleri için ki suçlular, bu yüzden de "kendileri" kaçtı, korktular, Yunan ordusunun Türklere yaptıklarının aynısını Türklerin onlara yapacağından korktular. Evet bir zamanlar Rumlar yaşıyordu, hem de barış ve refah içinde ama maalesef vatana, komşuya hainlik yapmışlardı, yapmasalardı, hala yaşıyor olacaklardı. Bu tip videoları izleyenler de onlar için üzülüyor. bizi de cani olarak görüyor, hâlâ.


Yunan yalanlarına örnek:
Polyzoides Türklerin şehre girişini şöyle anlatıyor; "Türkler İzmir’e Pazar günü girdiler ve Perşembe günü artık İzmir şehri yoktu. Çünkü işgalcilerin yangını İyonya başkentini bir kül yığınına çevirmişti”. Polyzoides, anlatımında işgalci olarak nitelediği insanların, kendi ülkelerini, kendi topraklarını, kendi namuslarını emperyalizmin işgaline karşı savunmaya çalıştıklarını göz ardı ediyordu ve yangını da bu insanların çıkardığını iddia ediyordu.O’na göre; İzmir’de Yunanlıların üç yıldır koruduğu barışçıl ve düzenli huzurlu hayat, Türkler tarafından 3 günde bozulmuştu."


Bu yalanı dizi ve filmlerde hâlâ işliyorlar. Önce gerçekleri konuşsunlar, sonra empati yaparım.

Saygılar, SB.







EK:
FRANSIZ KAYNAKLARININ IŞIĞINDA 1922 İZMİR YANGINI /PDF, Yrd.Doç.Dr.Oktay GÖKDEMİR
Levanten Heritage 'ten İzmir Fotoğrafları link  /  link






İzmir (Smyrna) was burned down by the Armenians, and not by Turks!

Akıncılarımız Karşıyaka'ya Girerken


ATAM İZMİR'DE






Bir Zamanlar İzmir









10 Eylül 2014 Çarşamba

ANADOLU'DA YUNAN ZULMÜ VE KURTULUŞU - 13





İZMİR.....9 EYLÜL 1922
___________________




ATEŞKES TEKLİFİ

Efendiler, Başkomutan Savaşı'nın sonuna kadar her gün büyük başarılarla gelişen taarruzumuzu, resmî bildirilerde pek önemsiz harekâttan ibaret gösteriyorduk. Maksadımız, durumu mümkün olduğu kadar dünyadan gizlemekti. Çünkü,düşman ordusunu tamamen yok edeceğimizden emindik. Bunu anlayıp,düşman ordusunu felâketten kurtarmak isteyeceklerin yeni teşebbüslerine meydan vermemeyi uygun görmüştük. Gerçekten, bizim hareketimizi sezdikleri zaman ve taarruzumuzun arkasından bize başvuranlar olmuştur. Örnek olarak, biz taarruza devam ettiğimiz sırada, Bakanlar Kurulu Başkanı olan Rauf Bey'den, Ateşkes konusunda İstanbul'dan haber geldiğini bildiren 4 Eylül 1922 tarihli bir telgraf almıştım.Verdiğim cevap aynen şöyledir : 

Tel. Makama özel 5.9.1922 
Bakanlar Kurulu Başkanlıgı 
Yüksek Katına 



Anadolu'daki Yunan ordusu kesin olarak yenilgiye uğratılmıştır. Yunan ordusunun artık yeniden ciddî bir direnişte bulunmasına ihtimal yoktur. Anadolu için herhangi bir görüşmeye gerek kalmamıştır. Ateşkes ancak Trakya için sözkonusu olabilir. Bu bakımdan Eylülün onuna kadar doğrudan doğruya Yunan Hükümeti ve yahut İngiltere vasıtasıyla, hükümetimize resmen başvurduğu takdirde, aşağıdaki şartlar ileri sürülerek cevap verilmelidir. Bu tarihten, yani Eylülün onundan sonra yapılacak başvurmaya verilecek cevap başka türlü olabilir. Bu takdirde durum bana ayrıca bildirilmelidir : 

1- Ateşkes Anlaşması tarihinden başlayarak on beş gün içinde Trakya,1914 sınırlarına kadar kayıtsız şartsız Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'nin sivil memurlarına ve askerî kuvvetlerine teslim edilmiş bulunacaktır. 

2 - Yunanistan'daki esirlerimiz on beş gün içinde İzmir, Bandırma ve İzmit limanlarında bize teslim edilecektir. 

3 - Yunan Hükûmeti, Yunan ordusunun üç buçuk yıldan beri Anadolu'da yaptığı ve yapmakta olduğu tahribatı tamir etmeyi şimdiden taahhüt edecektir. 

Büyük Millet Meclisi Başkanı 
Başkomutan 
Mustafa Kemal




ORDULARIMIZ İZMİR RIHTIMINDA İLK VERDİĞİM HEDEFE, AKDENİZ'E ULAŞTILAR


Doğrudan doğruya bana gönderilen bir telsiz telgrafta da, İzmir'deki İtilâf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunma yetkisinin verildiği bildirilerek, onlarla hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. 

Buna verdiğim cevapta da, 9 Eylül 1922'de Kemalpaşa'da görüşebileceğimizi bildirmiştim. 

Gerçekten de, söz verdiğim gün, ben Kemalpaşa'da bulundum. 

Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız, İzmir rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdeniz'e ulaşmış bulunuyorlardı.

Saygıdeğer Efendiler, Afyonkarahisar - Dumlupınar Meydan Muharebesini ve ondan sonra düşman ordusunu tamamiyle yok eden veya esir eden ve kılıç artıklarını Akdeniz'e, Marmara'ya döken harekâtımızı açıklayıcı ve vasıflandırıcı söz söylemeyi gereksiz sayarım. 

Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekât Türk ordusunun, Türk subay ve komuta hey'etinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir. 

Bu eser, Türk milletinin hüriyyet ve istiklâl düşüncesinin ölümsüz bir âbidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evlâdı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur.

Efendiler, işte şimdi diplomasi alanına geçebiliriz. Gerçi, ordumuzun zafere ulaşacağından ümitsiz oldukları için, bu meseleyi daha önce diplomasi yoluyla çözüme bağlama kanaat ve iddiasında olanları, dediklerini yapma hususunda biraz fazlaca bekletmiş oldum. Bununla birlikte, sonunda benim de diplomasi alanında ciddî olarak çaba harcadığımı görerek memnun olmaları gerekirdi. Böyle olup olmadığını göreceğiz. 

Ordularımız, İzmir ve Bursa'yı geri aldıktan sonra, Trakya'yı da Yunan ordusundan kurtarmak için İstanbul ve Çanakkale doğrultusunda yürüyüşlerine devam ederken, İngilizlerin o zamanki başbakanı bulunan Lloyd George, fiilen harbe karar vermiş bir tavırla ve yardımcı birlikler gönderilmesi isteğiyle dominyonlara müracaat etmiş. Yalnız, ondan sonra olup bitenlere bakılırsa LIoyd George'un isteğinin yerine getirilmediğini kabul etmek gerekir.

Mustafa Kemal Atatürk
Nutuk,1927







On the 31 st August our main army operated in the direction of İzmir whilst the other corps were maneuvered with the intentionof defeating the enemy north of (Eski-Shehr) Eskişehir. Up to the end of the Battle of the Generalissimus our official despatches reported our forward movements, which were daily crowned with brilliant successes, as thought they were unimportant operations. 

Our object was to conceal the situation as much as possible from the eyes of the world. We were certain that we would succeed in completely destroying the enemy. We deemed it advisable to guard against fresh attempts on the part of those who would desire to come to the assistance of the enemy when they guessed the true state of affairs. Indeed, several attempts were actually made when they guessed the nature of our operation safter the attack had begun. During the operations I received, among others, a telegram from Rauf Bey, President of the Council, on the 4 th September, announcing that a communication had arrived from Constantinople concerning the armistice. I sent him the following reply:


Telegram. Personal. 5th September, 1922.

To the President of the Council of Ministers.Reply.

The Greek army has been decisively defeated in Anadolu (Anatolia). Anyserious resistance in future will be impossible. There is no reason to enter into any negotiations with regard to the question of Anadolu (Anatolia).The armistice can only be discussed with reference to Trakya (Thrace). If the Greek Government should appeal to us before the 10th September, directly or through the official mediation of Great Britain, they must be answered by a communication containing the conditions as follow. After this time has elapsed, that is to say after the 10 th September, our reply could possibly be formulated differently. In that case I must personally be informed to that effect:

1. Within a fortnight from the date of the armistice, Trakya (Thrace) must be unconditionally restored up to its frontiers of 1914 to the civil and military authorities of the Government of the Grand National Assembly of Turkey.

2. Our prisoners of war in Greece will be transported within a fortnight to the harbours of İzmir, Bandırma and İzmit.

3. Greece will bind herself forth with to repair the devastations made by her army during the last three-and-a-half years in Anadolu (Anatolia) , as well as those she is still making.


Mustafa Kemal,
Commander-in-Chief,
President of the Grand National Assembly



In a wireless telegram which was sent to me personally, I was informed that the Allied Powers had given the requisite authority to their consuls at İzmir to enter into negotiations with me andI was requested to decide what day and at what place I would grantthem an interview. I replied that we would be at Kemalpaşa (a small place east of İzmir) on the 9 th September. 

It happened that I was at Kemalpaşa on that very day, but those who had begged for the interview were not there; for our armies, which were already on the quais at İzmir, had reached the first aim which I had indicated to them in pointing them to the Mediterranean (Akdeniz - today Aegean Sea- Ege Denizi).

I do not think it is necessary to describe the battle of Afyonkarahisar and Dumlupınar and the operations which resulted in the Greek army being destroyed and their remnants being driven into the (Akdeniz-Aegean) Mediterranean and the Marmara Sea. 

These operations, that hadbeen developing for a long period of time, that were prepared in all their details and carried out in such a way that they were crowned with success, constituted a sublime action which once again in history proves and confirms the strength and the heroism of the Turkish army, Turkish officers and their commanders. 

This action is animmortal monument to the spirit of freedom and independence of the Turkish Nation. I am proud and am ever happy to be the son of anation and the commander of an army that "can perform such" deeds. 

Now, Gentlemen, we can revert to the realm of diplomacy. It is a fact that I had imposed a long period of waiting upon those, who, despairing of a military victory, had been fostering for a long time the hope and conviction of reaching a settlement by way of diplomacy. They ought, in any case, at last to have been satisfied when they saw me working seriously in support of the efforts they displayed in the sphere of diplomacy. We shall see whether this was so or not.

When after the reconquest of İzmir and Bursa our armies continued their march to İstanbul and the Çanakkale with the object, also, of delivering Trakya (Thrace) from the hands of the Greek army, Lloyd George, who was Prime Minister at that time, had adopteda determined attitude in favour of war and had appealed to the Dominions for reinforcements. To judge from events that followed, we can assume that this appeal was unsuccessful.


Mustafa Kemal
Speech,1927


...........



At the end of World War I (1914--1918), attention of the Allied Powers (Entente Powers) focused on the partition of the territory of the Ottoman Empire. As part of the Treaty of London (1915), by which Italy left the Triple Alliance (with Germany and Austria-Hungary) and joined France, Great Britain and Russia in the Triple Entente, Italy was promised the Dodecanese (Oniki Ada) and, if the partition of the Ottoman Empire were to occur, land in Anatolia including Antalya and surrounding provinces presumably including İzmir. 

But in later 1915, as an inducement to enter the war, British Foreign Secretary Edward Grey in private discussion with Eleftherios Venizelos, the Greek Prime Minister at the time, promised large parts of the Anatolian coast to Greece, including İzmir. Venizelos resigned from his position shortly after this communication, but when he had formally returned to power in June 1917, Greece entered the war on the side of the Entente.

On 30 October 1918, the Armistice of Mudros (Mondros) was signed between the Entente powers and the Ottoman Empire ending the Ottoman front of World War I. Great Britain, Greece, Italy, France, and the United States began discussing what the treaty provisions regarding the partition of Ottoman territory would be, negotiations which resulted in the Treaty of Sevres. These negotiations began in February 1919 and each country had distinct negotiating preferences about İzmir. 

The French, who had large investments in the region, took a position for territorial integrity of a Turkish state that would include the zone of İzmir. The British were at a loggerhead over the issue with the War Office and India Office promoting the territorial integrity idea and Prime Minister David Lloyd George and the Foreign and Commonwealth Office, headed by George Curzon, opposed this suggestion and wanting İzmir to be under separate administration. 

The Italian position was that İzmir was rightfully their possession and so the diplomats would refuse to make any comments when Greek control over the area was discussed. The Greek government, pursuing Venizelos' support for the Megali Idea (to bring areas with a majority Greek population or with historical or religious ties to Greece under control of the Greek state) and supported by Lloyd George, began a large propaganda effort to promote their claim to İzmir including establishing a mission under the foreign minister in the city. 

Moreover, the Greek claim over the İzmir area, were supported by Woodrow Wilson's Fourteen Points which emphasized the right to autonomous development for minorities in Anatolia.

The Occupation of İzmir was the military control by Greek forces of the city of İzmir and surrounding areas from 15 May 1919 until 9 September 1922. The Allied Powers authorized the occupation and creation of the Zone of İzmir during negotiations regarding the partition of the Ottoman Empire to protect the ethnic Greek population living in and around the city, which was a lie.

Greek landing on 15 May 1919 was celebrated by the local Greek population but quickly resulted in ethnic violence in the area. This violence resulted in decreased international support for the occupation and a rise of Turkish nationalism. The High Commissioner of İzmir, Aristidis Stergiadis, took a firm stance against discrimination against the Turkish population by the administration.

* Greek Atrocities in the vilayet of Smyrna: book


* Greek Atrocities in Asia Minor: pdf


* Greek Atrocities in Turkey: pdf





""Who are the barbarians in the East— the Turks or the Greeks? 
To answer this question let us examine the behavior of the Greeks and the Greek Army during their invasion of Asia Minor and their subsequent retreat. The Greeks landed under the protection of the guns of allied warships at Smyrna three years ago. 

The town was entirely stripped of troops and offered no delense whatsoever. Yet no sooner did the invaders put foot ashore than they flung themselves like wild beasts upon the defenseless Turkish population. committing the foulest deeds. Wherever the Greeks came across Turkish inhabitants they shot them down in batches in the most savage manner. Homes were broken into and robbed; women and even girls of ten were violated.

So atrocious were the crimes committed by the Greeks who had been entrusted with the mission of civilizing Asia Minor that the Allies were forced to send a commission of inquiry to Smyrna to investigate on the spot the doings of their Hellenic protégés. The result of the investigation is known to the whole world. 

The commission, composed of Admirals and Generals representing the United States, Great Britain, France and !taly, conducted a most painstaking inquiry, and presented a report based on unimpeachable evidence to show the full extent of the atrocities committed against the deferseless Turks. Yet, in spite of all that. the protectors of the Greeks decided that it would not be prudent to give publicity to the crimes of their spoiled child. The report was pigeon holed and the culprits left unpunished, for what did it matter if some tens of thousands of Turks had been massacred?

Having taken possession of Smyrna, as if the regular army was not sufficient to continue the work of destruction, the Greeks organized armed bands of irregulars for the express purpose of spreading devastation in Anatolia. During the three years of their occupation these hordes [had] sac[k]ed, burned and destroyed everything they could. Then came the day when the Turkish Army drove these Huns from Anatolia, but not before they did further damage. The regular Greek Army during its retreat burned more than 280,000 houses, after having caused Turkey, according to the Commission of Inquiry, a loss of’ 1.500.000.000 Turkish pounds. (The Turkish pound is normally worth $4.40.)""

By COLONEL RACHID GALIB. link





İzmir was a major base of operations for Greek troops in Anatolia during the Greco-Turkish War (1919-1922). The Greek occupation of İzmir ended on 9 September 1922 as Mustafa Kemal Atatürk entered the city.

A few days later the Great Fire of İzmir burnt large parts of the city (including most of the Greek and Armenian areas, which was setted up by themselves - notes*). 

With the end of the occupation of İzmir, major combat in Anatolia between Greek and Turkish forces largely ended and on 24 July 1923, the parties signed the Treaty of Lausanne ending the war.





notes*:
The Great Fire of Smyrna, starting on 13 September 1922, is one of the most speculative event in history. The Great Fire is not only historical event but also just like a political campaign against to Turkey. 

Although there are various claims on who is or are responsible for the fire, French archive documents clearly show us that the Turks who live in Izmir did not burn their city. 

Whether French consulate reports on this issue or other primary sources states that Armenians are responsible for Smyrna Fire. 

Admiral Dumesnil’s, Commander of French warships in Smyrna Gulf, reports are one of the the most important documents about Smyrna Fire. This article tries to clarify Smyrna Fire by using French sources.


FRANSIZ KAYNAKLARININ IŞIĞINDA 1922 İZMİR YANGINI
Yrd.Doç.Dr.Oktay GÖKDEMİR

13 Eylül 1922’de başlayan izmir Büyük Yangını tarihin en spekülatif olaylarından birisidir. Büyük Yangın, sadece tarihi bir olay değil aynı zamanda Türkiye’ye karşı yürütülen bir politik kampanyadır. 

Yangından kimin ya da kimlerin sorumlu olduğu konusunda çeşitli iddialar olsa da Fransız arşiv belgeleri bize açıkça İzmir’de yaşayan Türklerin kendi şehirlerini 
yakmadıklarını gösteriyor. 

Konu üzerinde gerek Fransız konsolosluk raporları gerekse diğer birinci el kaynaklar, yangının sorumlularının Ermeniler olduğunu açıklamaktadır. 

İzmir Körfezi’ndeki Fransız savaş gemilerinin kumandanı Amiral Dumesnil’in raporları İzmir Yangını hakkındaki en önemli belgelerden biridir. Bu makalede, İzmir yangınına ilişkin Fransızca kaynaklar kullanılarak konuya açıklık getirilmeye çalışılmıştır.










Derleme:

...15 Mayıs 1919 günü, emperyalist ülkelerin bir işaretiyle İzmir Yunan işgaline uğrarken, yaşanan acıları önce İzmir ve sonra da tüm Anadolu halkı tatmıştır.

Yaklaşık üç yıl süren Yunan işgalinin Anadolu’da bıraktığı acılar ve izler, aradan doksan yıl geçmesine rağmen hâlâ bellektedir. İşgalin sebep ve sonuçlarını bir daha yazılmaması umuduyla tarih kitaplarında görebiliriz.

Yunanlılar, işgal ettikleri Anadolu topraklarından geri çekilirken, acaba Anadolu’da neler yapmışlardı ve yaşananlar nelerdi?

Ege Bölgesi’nde Kula ve Akhisar dışında her yeri yakan Yunanlılar, 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’den ayrılırken, bu kenti ‘Bana yar olmayanı kimseye yar etmem’ düşüncesiyle mi yakmışlardı?

13 Eylül 1922 günü başlayan ve dört gün süren İzmir yangını, yaklaşık olarak Levantenlere ait 25.000 konutu yok etmiştir. Yaklaşık üçte ikisi yanan İzmir’in bu yangınla sadece coğrafi kimliği zarar görmemiş, ticari ve sosyal hayatı da değişmiştir. İzmir yangınını kimlerin çıkardığı konusunda birçok varsayımlar bulunmaktadır. Bu kitabın yabancı belgelere ve Atatürk’ün sözlerine yer verilerek hazırlanmış olması, İzmir yangınına da aynı çerçeveden bakmamızı gerektirmiştir.

Bu konuda bakılabilecek en önemli kanıtlardan biri o dönemin İzmir Sigorta Şirketi’nin İtfaiye Müdürü Paul Greskoviç’e ait rapordur.

Büyük Taarruz başladığı anda, Yunan subay ve askerlerinin ağızlarından; ‘İzmir'i Türklere bırakmaya mecbur kalırsak yakacağız’ şeklinde sözler duyduğunu ifade eden Greskoviç, raporunda şunları anlatıyor:

“11/12 Eylül gece yarısından bir saat sonra Ermeni Mahallesi’nde yangın çıktığını haber verdiler. İtfaiye erleriyle yangın yerine hareket edip, Rum Hastanesi’ni geçerken 120–150 kadar çoluk çocuk ve kadın acı acı bağırıyorlardı. ‘Niçin bağırıyorsunuz?’ diye sordum; ‘Ermeniler bizi yaktılar, Seyis Hanı içerisinde oturuyoruz’ dediler. Bunlar Rumlardı.

Bu insanların; Ermeni evlerine bitişik oturduklarını ve Ermenilerin duvardan bir delik açtıklarını ve delikten çokça gaz dökerek evi ateşlediklerini söylediler. Bunları sabaha kadar çıkmaz sokak içinde muhafaza ettim. Ve sabahleyin devriyeye teslim ettim.

13 Eylül saat 10.30’da Ermeni Mahallesi’nde ateş görüldüğünü haber verdiler. İtfaiye ile birlikte giderken Ermeni Kilisesi’nden 50 metre mesafede bir Ermeni evinin yandığını gördüm. Evin alt katından şiddetli bir ateş çıkıyordu. Mecburi biraz geriye gittim ve etrafa yayılmaması için söndürmeye uğraşırken, Ermeni Kilisesinde yangın çıktığının haberini verdiler.”

Ekibiyle buraya giden Greskoviç, gördüğü manzarayı raporunda şöyle yazıyor:

“Kilisenin binalarında ateş yoktu. Yalnız küçük bir bina civarında, bahçede 200 kadar üzerine yağ dökülmüş eşya balyası ile paçavralar bir yere toplanmış, üzerine de 200 kadar tüfek ve çokça da cephane konmuştu. Ateş de bunların arasından çıkıyordu. Aynı zamanda ateş içerisinde devamlı patlamalar oluyordu...”

Greskoviç, raporunun devamında İzmir yangınını şöyle anlatır:

“Biz yangını söndürmeye çalışırken, Ermeniler ateş ediyor ve atılan mermiler yangın tulumbalarına isabet ederek zarar veriyordu.”

Fransız Illustration Gazetesi Muhabirleri G. Ercole’ün Haberi

30 Eylül 1922 tarihli ‘Fransız Illustration’ gazetesinin nüshasında, İzmir yangınına ait en erken haberlerden birine rastlarız. Gazetedeki bu haber, 14 Eylül 1922 tarihli G. Ercole adındaki muhabire aittir. Haberin içeriği şöyledir:

“Öğleden sonra saat ikiye doğru Ermeni Mahallesi üzerinden bir duman bulutu yükseliyordu. Bununla birlikte, bu yangın genişlemiyor ve sönme eğilimi gözüküyor. Buna rağmen kaçmak isteyen, paniğe kapılmış insanlar rıhtımda toplanıyor. Bir Amerikan vapuru, ABD konsolosluğu önünde, hareket etmek zorunda, çünkü insanlar o vapura binmek için kendilerini denize atıyor. 

O anda yine Ermeni Mahallesi’nde, daha önemli iki yangın başlıyor. Durum ciddileşiyor, çünkü güneyden gelen rüzgâr artıyor ve alevler Avrupa Mahallesi’ne doğru ilerliyor. Silah sesleri geliyor, el bombaları patlıyor. Türk işgali altında yaşamaktansa ölmeye karar vermiş olan Ermeniler, evlerinde yangın çıkardılar ve Türk askerleriyle savaşmaya başladılar. Cephanelik korkunç bir gürültüyle infilak ediyor. Saat akşamın dokuzu; biz farkına varmadan gündüzden geceye geçtik. Gökyüzü geniş bir ateş bulutuna dönmüştü.”

Yakın Doğu’ya Yardım Örgütü Temsilcisi Mark O. Prentiss’in Raporu

8 Eylül 1922 tarihinde Amerikan savaş gemisi ‘Lawrence’ ile İzmir’e gelen Mark O. Prentiss, İstanbul’daki Amerikan Amirali Bristol’e İzmir yangınıyla ilgili rapor hazırlamıştır. Yangını Türkler değil, Ermeniler ve Yunanlılar başlattı diyen Prentiss, raporunda şunları yazmıştır:

“Öyle görünüyor ki, Amerika’da hemen herkes İzmir’deki şiddete son bir trajedi olarak eklenen yangının Türklerin sorumluluğunda olduğuna inanmaktadır. Üst düzey önem taşıdığı kabullenilen böylesine bir suçlama Türklerin üzerine atılamaz. İzmir, doğu savaşında ele geçirilen en büyük ödüllerden biriydi. Halkın ve ordunun acil gereksinimi için kullanılan depolar evlerdi. Bunları neden yaksınlar?

Bu genel bilginin öğesi olarak diğer yandan Ermeni ve Rumlar bu bölgenin nefret ettikleri düşmanın eline geçmesine izin vermediler. Yangından birkaç gün önce İzmir’de bulunan bir rapora göre örgütlenmiş genç bir Ermeni grubu, eğer şehir Türklerin eline geçerse şehri yakmaya ant içmişlerdi. Ermeniler bu planı gerçekleştirebilmek için yeteri kadar hazırlık yapmışlardı.”

‘Le Levant’ Gazetesi’nin Araştırması

Mehmet Sırrı ve Michelle Camberes’in sahibi olduğu İzmir’de Fransızca olarak yayınlanan ‘Le Levant’ gazetesinin 21 Eylül 1922 tarihli İzmir yangınıyla ilgili haberi:

“İzmir yangınının Ermeniler tarafından provoke edildiğini daha önce bildirmiştik, şimdi resmi açıklamalar, bu haberimizi doğruluyor” sözleriyle başlıyordu. Haberin devamı şöyledir:

“Ermeni Kilisesi’ne yaklaşık 100 metre uzaklıkta bir Ermeni evinde ilk yangın görüldü. Bu ilk girişim, itfaiyecilerin çabalarıyla engellendi. Birkaç saat sonra kilise çevresinde patlayıcı maddeler ateş almıştı. Yangın, eş zamanlı olarak Basmane’deki ve Soğukçeşme’deki Ermeni evlerinde başladı ve art arda Ayavukla’da, Ayaparaskeri’de ve Kireçağırı Mahallesi’ndeki Ermeni evlerinde çıktı. Yangından önce bütün Ermeni evleri kapalıydı ve herhangi bir hayat belirtisi yoktu. Yangınla birlikte Ermeniler silahlı olarak evlerinden çıktılar. 

Hatta Ayavukla mahallesinde bir Ermeni’nin kendi evini ateşe vererek çıktığı görüldü. Birçok evde yangını körükleyen paçavra parçalarına rastlandı. Bu mahallelerde yaşayan Ermeniler, aynı zamanda yangını söndürmek isteyen itfaiye erlerine ateş etmeye başladı. Ermeni mahallelerinde ve çarşıda bomba atan Ermeniler görüldü ve tutuklandılar. 

Darağaç’ta Yordani Aleksiyati adlı bir Rum, evini yakarken yakalandı. Kendisine bunu yapması için bir Rum görevli tarafından para verildiğini itiraf etti. 

Anadolu’daki Ermeni alaylarını örgütleyen meşhur Trukom, Yunanlılara İzmir’i terk etmeden önce şöyle seslenmişti; ‘Siz İzmir’i Türklere bırakarak kaçın. Biz ancak öldükten sonra İzmir’i onlara teslim edeceğiz.’ Gerçekten de İzmir’i yakmak için burada bir Ermeni komitesi kurulduğu anlaşılıyor.”

Araştırmacı Selehattin Sert’in ‘Haçin Ölüm Kampı’ adlı kitabında:

“Antranik’in yanında Van Vali yardımcılığında bulunan, Van ve Haçin’deki ünlü Türk katliamcısı Aram (Manukyan) Çavuş, bölgeyi yakıp yıktıktan sonra, yine bir ağır yenilgiyle, 1920 Ekim ayı sonunda çetesiyle İzmir’e gelir. 13 Eylül 1922 tarihinde İzmir’i kül eden, Büyük İzmir Yangını’nın planlayıcısı da Kars’ı, Haçin ve Sis’i yakan bu Torkom ve ekibiydi. Aram Çavuş, Aşot, Kirkor gibi, kendisine kâh çavuş, kâh miralay, kâh vali, kâh papaz, kâh öğretmen unvanlarıyla ortaya çıkan sahte kimlikli katillerin son marifetleriydi” denilmektedir.

İzmir Yangını ve Mustafa Kemal

Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa, 15 Eylül 1922 tarihinde Fransız Amirali Dumesnil ile İzmir Göztepe’deki Uşakizade Köşkü’nde uzun bir görüşme yapmıştır.

Amiral Dumesnil’in İzmir yangınıyla ilgili Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya sorduğu soru şöyledir:

“Yangın çıkaranların Türkler olduğuna dair şehirde söylentiler dolaşıyor. Birçok kişi Türklerin ateşe gaz döktüklerini gördüklerini birtakım detaylarıyla birlikte anlatıyorlar. Ben derhal kurmay heyetimin subayları tarafından araştırma yaptırdım. Yapılan bu araştırmada dolaşan söylentiler doğrulanmadı. Fakat söylentiler dolaşmaya devam etmektedir. Söylendiğine göre İngiliz Amirali Türklerin yangından sorumlu olduğuna inanıyor.”

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yanıtı şöyledir:

“İzmir’de daha bizim işgalimizden önce bir teşkilatın bulunduğunu ve bunun gayesinin yangını hazırlamak olduğunu biliyoruz.”

Amiral Dumesnil’in bir başka sorusu ise şöyleydi:

“Bana kalırsa Türkler İzmir’i isteyerek yakmış olmaları konusunda suçlanamaz. Bu çok manasız bir şey olur. Fakat Türklerin, davalarının yararı için bu yangın konusunda yerleşmekte olan bu efsaneyi derhal düzeltmemiz gerekir. Bu konudaki bilgileri besleyecek kanıtların bana verilmesi bu bakımdan önemli bir çözümdür. İkinci olarak çeşitli memleketlerin resmi delegelerinin yapılacak soruşturmada hazır bulunmalarını teklif etmek, inancıma göre daha uygun bir hareket olur.”

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bu teklife yanıtı şöyledir:

“Ben yabancı temsilciliklere buraya gelmeleri için tek başıma çağrı yapamam. Bunun için Ankara Hükümeti’nin izni gerekir.”

Amiral Dumesnil’in diğer bir sorusu ise:

“Fakat şimdi delil olarak elinizde ne varsa bana verebilirsiniz değil mi?” olmuştur.

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Amiral Dumesnil’e yanıtı şöyleydi:

“Yangın çıkarmak üzere bir teşkilatın kurulmuş olduğunu biliyorduk. Hatta Ermeni kadınlarının üstünde ateş tutuşturmak için malzeme ele geçirdik. Birçok kundakçıyı tutukladık. Gelişimizden önce kiliselerde yangın çıkarmayı kutsal bir görev gibi gösteren nutuklar atılmıştır.”

Amiral Dumesnil’in son sorusu ise şöyledir:

“Sizin bu anlatımınızı resmi bir görüş olarak kabul edebilir ve o şekilde gereken yerlere iletebilir miyiz?”

Gazi Mustafa Kemal Paşa bu soruyu:

“Evet, bu yangın hoş olmayan bir olaydır” diye yanıtlamıştır.

Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Amiral Dumesil ile Hamit Bey’e 17 Eylül 1922 tarihinde gönderdiği telgraf aşağıdadır:

“İzmir yangını hakkında açıklama aşağıdadır. Ordumuz İzmir’i her türlü kazadan korumak için şehre girmeden evvel önlemler alınmıştır. Ancak Yunanlılar ve Ermeniler daha evvel kurdukları teşkilatlarıyla İzmir’i tamamen yakmayı planlamışlardı. 

Kiliselerle Hrisostomos’un vermiş olduğu nutuk (Müslümanlar tarafından işitilmiştir), İzmir’i yakmak isteyenlerce dini bir vazife olarak algılanmıştır. Yangın bu teşkilat tarafından çıkarılmıştır. Bunu kanıtlayan birçok şahit ve belgeler vardır. Askerlerimiz yangını söndürmek için bütün güçleriyle çalışmışlardır. Yangını askerlerimize mal eden ve iftira edenler, İzmir’de durumu yerinde görebilirler. Yalnız böyle bir iş için resmi soruşturma söz konusu olamaz. 

Şu anda burada bulunan her milletten gazeteciler zaten bu vazifeyi yapmaktadırlar. Hıristiyan ahali hakkında gereği yapılmakta ve göçmenler yerlerine gönderilmektedir.”

7 Mart 1923 günü, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki İtilaf Devletleri Temsilcisi Amiral Bristol’e, gazetelere ve kolordulara gönderdiği İzmir ve Ermeni konulu mektubunda:

“İzmir’de yapıldığı gibi bir uydurma Ermeni katliamıyla, tüm dünyayı aldatmak için yaratılan bu kin ve hırs ürünü propagandaların niteliği hakkında, uygarlık ve insanlık dünyasının bir kere daha aydınlatılması gerekir. Bu suretle haksızlığa uğramış Türk ulusunun iğrenç ve alçakça bir suçlamadan arındırılması için İtilaf Devletleriyle Amerika Hükümetinin adalet severlik duygularına başvururuz” demiştir.....

(derleme-Sn.Engin Kultur'e aittir.)



......






We are not a nation, 
who "cook" the pain and suffer, everyday, 
to tell and put in front of peoples. 
We bury them inside, 
even if it cause pain...
We would like to forget, 
and look forward in peace... 
But the Turks are constantly accused with unflattering things, 
even if we didn't do it....
So we have to remember and remind it. 
And that's the Truth.


Like Atatürk say:



"Düşmanım, düşmanlığından vazgeçinceye kadar, 
ben de onun amansız düşmanıyım."

“Benim nâçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. 
Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”


Mustafa Kemal Atatürk



______________.











9 Eylül 2014 Salı

ANADOLU'DA YUNAN ZULMÜ VE KURTULUŞU - 10



 İZMİR HÜKÜMET KONAĞINA ÇEKİLEN BAYRAK 
9 EYLÜL 1922






ŞERAFETTİN İZMİR (1889-1951) VE HÜKÜMET KONAĞINA ÇEKİLEN BAYRAK



Bu anı Yüzbaşı Şerafettin’in özel arşivinde ;

‘’Anlatılmaz bir hızla mesafeleri aşıyor, İzmir’e doğru uçuyorduk. Kaçan düşman, köyleri kasabaları yakıyor, intikamını sivil halktan alıyordu. Adım başı rastladığımız yürekler acısı manzara, hızımızı büsbütün arttırıyordu.’’ diye anlatmıştır.

9 Eylül sabahı 09.00’da Bornova’ya giren genç Yüzbaşı, Halkapınar’a doğru yürüdü.

Bir anda müfreze bir fabrikadan ateş yağmuruna tutuldu. Burada Şehit verilen 4 erin, başları İzmir’e dönük öldüğü söylenir. (Halkapınar Şehitliği. Ruhları Şad olsun.)

Müfreze yürüyüşüne devam etti. Yönünü Al sancak yönüne çevirdi,80 kişilik kuvvetle şehre akmaya başladı.Müfrezesinin başında kente saat 10.30′da giren Yüzbaşı Şerafettin,Kordon’a kurşun ve şarapnel yağmuru altında 40 askerini kaybederek ulaştı.

Süvariler, dörtnala Kordon boyundan Pasaport iskelesine geldiklerinde, bir Rum’un attığı bomba, Yüzbaşı Şerafettin’in atının önünde patladı.

Omzuna ve koluna şarapnel parçaları isabet eden yüzbaşı, parçalanan atını değiştirerek, yoluna devam etti.Hükümet Konağı’nın önündeyse makineli tüfek ateşiyle karşılaşan Yüzbaşı Şerafettin’i göğsüne isabet eden mermiler de durduramadı.
Atından inen Şerafettin Bey, bir gencin uzattığı Türk Bayrağını alıp,görevi tamamladı.

15 Mayıs 1919‘da İzmir’in işgaliyle başlanılan nokta, 3 yıl 3 ay, 24 gün sonra 9 Eylül 1922’de kurtuluşuna mekan oldu. Balkona çıktığında göğsündeki kanın bulaştığı bayrağı gözyaşları içinde göndere çeken Yüzbaşı Şerafettin o dakikaları :

‘’Yaraları kim düşünür, ölsem ne gam. İzmir’i kurtarmıştık ya. Bu şerefin öncüleri biz olmuştuk ya.’’ diye anlatacaktı.

Bel kahve den tarihi günü izleyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın yanında Fevzi ve İsmet Paşalarla, 10 Eylül sabahı İzmir’e gelişi muhteşem oldu. 

Kent adeta ayağa kalktı. 

İzmir’e gelişinden iki gün sonra Başkomutan, Şerafettin Yüzbaşıya ‘’İzmir’’ adını verdi. Genç subay, soyadı kanununun çıkmasından sonra İzmir’i kullandı. Büyük Kurtarıcı, Kılıcı da 15 Eylül’de Yüzbaşı Şerafettin’e verdi.

Emekliye ayrıldığında İstanbul'a yerleşen Şerafettin İzmir,6 Kasım 1951 yılında vefat eder.Eşi,Siret Hanım,üçüncü kılıcı İzmir'de açılması planlanan İnkılap Müzesi'ne verilmek üzere İstanbul Valiliği'ne verir.Ancak bu kılıcın izine bir daha ulaşılamaz...




Üçüncü Kılıç - KEMAL ARI











YA İSTİKLAL ,YA ÖLÜM












ANADOLU'DA YUNAN ZULMÜ VE KURTULUŞU - 11





İZMİR YOLLARINDA….

.
Salih Efe atını bir kere daha mahmuzladı. Hayvan ok gibi fırlayıp Akıncı Müfrezesi Kumandanı Yusuf Bey’in atına yetişti. Yusuf kalpağını kaşlarına çekmiş, gerilmiş yüzünü, şişkin göğsünü, rüzgara vermiş, atını koşturuyordu. Salih bağırdı:

“Bu gidişle ya öfkeden biz, ya yorgunluktan hayvanlarımız çatlayacak! Bu ne beladır Bey?”

Yusuf karşılık verdi:
“Bir bela ki sorma Salih…Yetişemiyoruz alçaklara…Yakıyorlar, soyuyorlar, öldürüyorlar…”
“Erkeklik mi bu? Düpedüz kahpelik. Bir elime geçirmeyeyim hain sürüsünü…”

“Zaferimizin tadını, keyfini çıkaramadık be Efe. Anadolu yurdumuz yanıyor! Silahsız, müdafaasız analarımızı, babalarımızı, çocuklarımızı öldürüyorlar. Kızlarımızın , karılarımızın ırzına geçiyorlar. Deli olmak işten değil…İki gündür gördüklerimiz beni delirtecek…Dediğin gibi, öfkeden, hırsımdan neredeyse çatlayacağım…”

“Bu kadar çabuk nasıl kaçıyorlar Yusuf Bey ? Aklım almıyor…”
“Bunları yapanlar, çokluk cephe gerisindeki düşman askerleri. Aldığımız raporlardan anlaşılıyor ki, bunlar çok önceden tahrip taburları hazırlamışlar. Kumandanları planları hazırlamış. Kaçanlar, cephede bozulup kaçanlar da bunlara katıldı. Bozguna uğrayan Yunan ordusu, toptan eşkıya kesildi.”

“Kahrolasıca deyyuslar!”
“Kahrolmaya çoktan oldular ya…Daha bizim taarruzumuzun ikinci günü yenildiklerini anlayınca, hele biz Afyon’a girince Uşak’ı hemen yakmaya başlamışlar. Nasıl yetişirdik?”

Salih, tökezleyen hayvanın dizginlerini çekti.
“Şimdi ne yakaya gidiyoruz?
“Simav, Bigadiç üzerinden Balıkesir’i tutacağız. Oradan Akhisar’a dönüp, Manisa’ya geleceğiz. Aldığımız emir, bu yollar üzerinde dökülüp kalan düşmanların köylerimize, kasabalarımıza verecekleri zararın önüne geçmek. Tahripçileri yakalamak.”
“Öte yakalar ne olacak?”

“Cephe Kumandanlığı, dört bir yakaya bizim gibi akıncı müfrezeler çıkardı. Alaşehir, Salihli, Turgutlu, Manisa yoluna da süvarilerimiz düştüler. Arkadan piyademiz yetişiyor.”
“Desene Bey, bizden önce İzmir’e girecekler.”
“Girsinler Efe…İzmir’e girecek Türk ordusudur. Gireceklerin hepsi de Mehmet…Biz vazifemizi yapalım.”
“Haklısın Kumandanım. Şimdi memleket kazan biz kepçe… Düşman arıyoruz…”

Konuşurlarken, atlar biraz yavaşlar gibi olmuştu. Tekrar atları mahmuzladılar. Yusuf dönüp müfrezesine bir göz attı. Askerleri bir takım kadardı. Hepsi seçme biniciydi. Hepsinin yüzündeki zafer sevincine, yanan memleketin üzüntüsü karışmıştı. Hırsla, inatla at koşturuyorlardı. Müfrezenin başında Sökeli Mehmet, bu sefer bir hafif makineli tüfeği çaprazlama omzuna asmış, kalpağını kaşına yıkmış, göğsünü ileri, rüzgara vermiş, at koşturuyordu. Dudaklarında yurdun dağını ,taşını, yeşil yapraklı ağaçlarını kucaklayan bir gülümseme vardı.

Yol dar, iki yakası ağaçlıktı. Sol tarafı yolun küçük küçük tarlalarla kuşatılmıştı. Sağ yakası bayırdı. Burada yol ikiye ayrılıyordu. Yusuf atını durdurdu. Arkasından gelen müfreze de durdu. Salih yaklaştı kumandana. Yusuf başı ile sol cebini işaret etti:

“Şu cebimdeki haritayı çıkarıver Efe…”
Salih atından yere atladı. Yusuf’un boşta sallanmasın diye yenini soktuğu cebine elini attı. Haritayı çıkarıp açtı. Yusuf biraz eğilip, atını zapt ederek haritaya bir göz attı:

“Bu dağ yolunu tutacağız” dedi. “Tepenin ardında bir köy olacak. Köye bir göz atalım.”
Tepeyi tuttukları zaman, aşağıya doğru açılan geniş bir vadi gördüler. Vadinin karşısında kavaklarla, ulu çınarlarla çevrili bir düzlükten yer yer duman tütüyordu. Ağaçların arasında köyün evleri kara kara görünüyordu. Mehmet :

“Alçaklar, burayı da yakmışlar !” dedi. Salih söylendi:
“Sabahtan beri bu dördüncü köy…Ne iştir be yahu!”
Yusuf atını mahmuzladı. Müfreze yayıldı. Ağır ağır köye yaklaştılar. Sonra köye girdiler. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Ahşap, kerpiç evlerin hemen hepsi yanmıştı. Ateş yer yer, evlere yakın yaş ağaçları bile yakmıştı. Köyün içi is kokuyordu; kan kokuyordu ; ölüm kokuyordu.




Müfreze, etrafı tarayarak köyün meydanına doğru geldi. Meydanda iki ulu çınar vardı. Çınarların arasında bir çeşme durmadan akıyordu. Yusuf atından indi. Bir nefer de atından atlayıp koştu, kumandanın atını aldı. Attan inenler, iki yakalarına bakınıyorlardı.

Salih:
“Allah Allah, köylüler nerede ? diye söylendi. Yusuf birdenbire çeşmenin sağındaki çınarın gövdesine arkasını dayamış, diz çöküp ayaklarını altına almış, gözlerini ilerideki dereye dikmiş, kıpırdamadan oturan bir ihtiyar kadını görüverdi. Kadına doğru yürüdü. Bütün müfreze de ardından geldi. Kadın gelenlerin farkında değildi sanki. Durmadan bir noktaya bakıyordu. 

Yusuf önüne çömeldi :
“Nine ! Biz geldik…” dedi. Kadın bir an durakladı. Gözlerini, kupkuru gözlerini kırpıştırdı. Yusuf’un yüzüne baktı baktı da, kendisini koyuverdi. İki gözü bir anda çeşme olmuş, yaşlar yanaklarına akıyordu. Kollarını açabildiği kadar açtı. Sonra Yusuf’un boynuna doladı:
“Oğlum ! Oğlum! Hoş geldiniz oğullarım !” diye hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yaşlı yanaklarını Yusuf’un yanaklarına dayadı. Yusuf’un yanağından, alnından öptü. Salih’in bu gibi işlere pek yüzü yoktu. Önce arkasını döndü, gözünün yaşını sildi. Sonra neferlere bağırmaya , kumanda vermeye girişti ;
“Hayvanları gezdirin soluk alsınlar !Etrafa nöbetçiler çıksın”
Yusuf, tek kolu ile ihtiyar nineyi kucakladı, göğsünün üstünde sıktı. 

Kadının heyecanı yatışınca sordu :
“Köylü ne oldu ? Neredeler?”
“Kaçabilenler, dağlara kaçtılar. Kaçamayanları gavur önüne katıp götürdü. Dün gece, bize etmediklerini bırakmadılar. Köyümüzü ateşe verirken…Nasıl, nasıl diyeyim oğul ? Bir sürü eza, cefa ettiler…Benim şuracıkta arkama dipçikle vurdu biri…Öldü sandı bıraktı. Benim ihtiyarı şu dereye doğru sürüdüler, öteki erkeklerle…Hepsi ihtiyarlardı. Kadınları, kızları kurtarmak için gavurun önüne geçmek istedilerdi. Bilmem ki ne oldular gayri…”

Yusuf, ihtiyarı teselli etmek için bir zaman dil döktü. Sonra doğrulup kalktı:
“Haydi nine, seni evine götüreyim” dedi.
Kadın gözünü ilerdeki dereden ayıramıyordu.
“Dizlerimin bağı çözüldü, akşamdan beri kıpırdanamıyorum. Kalkabilsem, şu derenin içinde benim koca adamı arayacağım. Ne oldu kaldı bilmem ki…”

Yusuf, ihtiyar kadının ne demek istediğini çok iyi anlıyordu:
“Biz etrafı ararız…” diye döndü, çeşmenin başında su içen, yüzünü yıkayan, matarasını dolduran askerlere baktı.
“Mehmet Çavuş !” diye seslendi. Mehmet fırladı.
“Buyur Kumandanım !” karşılığını vererek Yusuf’un karşısına dikildi, emir bekledi.
“Boydan boya karşıki derenin içinde bir dolanın bakalım. Dikkatli olun, gizlenmiş düşman olabilir.”

Asker köyün etrafına yayıldı. Ne aradıklarını biliyorlardı. Çok geçmeden Mehmet, beraber gittiği dört neferi dere içinde bırakıp döndü geldi. Yüzü sapsarı kesilmiş, gözleri yaşlı yaşlıydı. Yusuf çeşmenin taşına oturmuş, dudaklarının arasına koyduğu bir cigarayı, yakmaya uğraşıyordu. Başka zamanlarda bu işi kolaylıkla yapıyordu: Tek eli ile kibrit yakmaya alışmıştı. Fakat şu sıra çok sinirliydi. İr türlü iki dizinin arasına sıkıştırdığı kibrit kutusuna sürtüp, çöpünü ateşleyemiyordu. Mehmet geldi. Kumandanın cigarasını yaktı. Yusuf cigarasından bir nefes çektikten sonra onun yüzüne baktı. Mehmet dişlerini sıkıyordu. 

Yusuf tok bir sesle sordu.
“Derenin içinde çok mu ölü var Mehmet?”
“Çok Kumandanım”
“İşkence etmişler mi?”
Mehmet yutkundu:
“Kadınlara, kızlara çok eziyet ettikleri anlaşılıyor. Hele bir genç kadının boğazında altın varmış herhalde. Onu almak için, koparırken boğmuşlar…İki kızın elbiselerini parça parça etmişler. Zavallıları kan revan içinde bırakmışlar. Üryan yatıyorlardı. Arkadaşlar yeşil yapraklı dallar kesip üstlerine örtüyorlar.”
Yusuf cigarasını birden yere atıp ayağa kalktı. Yüzü simsiyah olmuştu:
“Ne duruyoruz Mehmet” diye bağırdı. “Çabuk müfrezeyi topla. Şu canilerden bir kaçını olsun suçüstü yakalayalım. Bu ne vicdansızlık, alçaklıktır !”

Atların terleri kurumuştu. Nöbette vazifede olmayan neferler, kuru ekmek yiyorlardı. Mehmet onlara doğru yürürken, köyün öte başından Salih, arkasında on beş, yirmi kadar kadınlı çocuklu köylü ile göründü. Kadınların arasında yaşlı erkekler vardı. Salih kucağında iki yaşlarında bir kız almıştı. Beş yaşında bir erkek çocuğunun da elinden tutmuştu. Kafile yaklaştı. Köylülerin bitkin , perişan halleri, korkulu yüzleri, çeşmenin başında hareketsiz onlara bakan Binbaşı Yusuf’u görünce, birden değişiverdi. Koştular, kollarını açarak sevinç çığlıkları kopararak koşuştular. Çocuklar ellerine sarıldı. İhtiyarlar, kadınlar boynuna sarıldı. Salih:
“Dağlara kaçanlar, bizim geldiğimizi yukarıdan görmüşler. Hepsi geliyorlar” dedi. 

Yusuf sordu:
“Köyün muhtarı, imamı nerede ?”
Bir ihtiyar adam ileri çıktı:
“Muhtar benim Kumandan Beyim. İmam da neredeyse gelir.”
“Derenin içinde şehitler var. Onları gömün. Bizim duracak vaktimiz yok. Öteki Köylere yetişelim.”
İhtiyar nine, oturduğu yerde durmadan ağlamaya başlamıştı şimdi. Kadınlardan birkaçı onun yanına vardı. Öteki köylünün birdenbire sevinci siliniverdi yüzlerinden. Ağır ağır dereye doğru yürümeye başladılar.

Yusuf bir an Salih’in yüzüne baktı. Bir adım köylünün ardından atmak, gitmek istedi. Sonra vazgeçti, Salih:
“Köylü, şehitlerin icabına bakar Bey, biz buralarda pek durmayalım…” dedi. Bir nefer kumandanın atını çekti önüne. Müfreze atlandı. Rüzgar gibi köyden çıktılar.

Yusuf hem atını koşturuyor, hem söyleniyordu kendi kendine:
“İnsanlığını unutmuş bu alçaklar. Allahım, sen bize insanlığımızı unutturma…Sen aklımı fikrimi muhafaza et!”
Yaşlı gözlerinin önünde bir sürü hatıralar uçuşuyor, üç yıl önce İzmir’e giren, Manisa’ya giren düşmanın yaptıkları aklına geliyor, kayıp anası, babası, feci şekilde ölen kız kardeşinin ince yüzü ta ufuklarda uçuşuyordu. Yaşlı gözlerle durmadan atını mahmuzluyordu Yusuf.


Bölüm ÜÇ
...
Yusuf’un akıncı müfrezesi toza, toprağa ,tere batmıştı. Hayvanları bitkindi. Geçtikleri, girdikleri köylerde taş taş üzerinde bulamıyorlardı. Nasılsa düşmanın zulmünden kurtulmuş, düşmanın yakmaya, yıkmaya, öldürmeye fırsat bulamadığı bir iki köye de rastladılar. Bütün köylü sevinç gözyaşları içinde müfrezeyi karşıladı. Askerin karnını doyurdu, ağırladı. Bu köyler anayollardan uzakça köylerdi. Fakat kaçan düşman sürülerinin geçtiği yerler, çekirge sürülerinin geçtiği tarlalara dönüyordu. Sivil halk dağlara kaçışıyordu, kaçamayanların sonunu görmek, insanın aklını durduruyordu. Bazı da halk ölmemek için, namusu için düşmanla dövüşüyordu.

Akıncı müfrezesi 3 Eylül günü ,akşama doğru bir köye geldi. Köy yanmış, tütüyordu. Yusuf köyün ortalık yerinde, genişçe meydanında atının gemine asıldı. Müfreze de yere atladı. Hayretle yerdeki ölülere baktılar. Sırayla beş altı Yunan askeri yerde yatıyordu. Kimisinin başına kürekle vurulup yıkılmış, kimisi basbayağı odun darbeleriyle öldürülmüştü. Hepsi arka üstü çevrilmiş, ağızlarına birer ölü tavuk, olduğu gibi zorla sokulmuştu. Tavukların başları ölülerin ağzındaydı. İkisinin gözlerinin üstüne birer yumurta konmuştu. 

Salih:
“Bu da ne demek ola?” diye şaşkın şaşkın Yusuf ‘un yüzüne baktı. Yusuf karşılık vermeye vakit bulamadı. Yanmış bir evin yıkık duvarı ardından, sekiz on kişi birden ortaya çıkıverdi. Hepsi de kadındı: Kimisi genç kimisi yaşlı. Hepsinin elinde çapa, kürek, odun vardı. Sanki birisi alacakmış gibi sıkı sıkı bu araçları tutuyorlardı. Kadınların yüzünde ne sevinç, ne keder, ne de korku izi görünüyordu. Geldiler, geldiler, Yusuf’un önünde, müfrezenin önünde durdular. Hallerinden anlaşılıyordu ki, biraz önce geçirdikleri büyük korkunun, amansız bir dövüşün heyecanını üstlerinden daha atamamışlardı. Genç bir kadın ötekilerin arasından biraz öne çıktı. Gözlerinin içinde bir ışık yandı. 

Tok bir sesle:
“Hoş geldiniz kardeşlerim !” dedi. Onun ardından bir yaşlı kadın:
“Hoş geldiniz oğullarım, aslan oğullarım!” diye gözyaşlarını tutamadı. Müfreze hala şaşkındı, öteden yalınayak, başı kabak, elinde sıkı sıkı bir odun parçası tutan, yanık yüzlü genç bir kadın anlattı. Parmağı ile düşman ölülerini gösterdi:

“Bunlar, her şeyimizi aldılar. Babalarımızı, kardeşlerimizi öldürdüler. Sağ kalanları sürüp götürdüler. Köyde ekmek, aş bırakmadılar…Bütün tavuklarımızı, yumurtalarımızı bile yediler, yediler…Gözleri, boğazları doysun diye, son kalan tavukları da kesip biz ağızlarına soktuk. Bir hücum ettik ki can acısıyla, bize kurşun bile atamadılar. Hepsi köyden kaçarken, bunları kaçırmadık. Biz vurduk, öldürdük şu küreklerle, şu sopalarla…İyi etmedik mi? İstemediler mi?”

Aldı sözü başka bir kadın:
“Gel Kumandan Beyim, köyün mezarlığını; kapısı önünde yığılıp kaldı bizim canlar gör. Canımızı koparıp öldürdükleri bizim ölüleri gör. Nah şurada, şuracıkta bütün köy ölü yatıyor. Mitralyözle biçtiler bütün köylüyü…On beş yaşındaki Fadime kızın kollarını ayaklarını askerleri tuttu, kumandaları gözümüzün önünde ırzına geçti. İnsanlıktan çıkmış gavur, delirmiş bu alçaklar, kudurmuşlar.! Ayşe kız, siz gelmeden az önce kendini kuyuya atmış. Kurtaramadık. Biz bu heriflerle burada uğraşıyorduk, örtüsünü kuyunun başında bulduk. Delilere dönmüştük, ellerinden kurtulup kaçarken, Ayşe’ye eza ederlerken, bir kısmı da süngüyle bizim önümüzde dikiliyordu.

Nasıl anlatalım bilmem ki… Ne söyleyeyim bilmem ki...” Kadın birdenbire yerlere kapanıp, çırpına çırpına ağlamaya başladı. Aklını kaçırmışçasına bağırıyordu.
“Ayşe benim kızımdı Kumandan Beyim, Yavrumdu..!”
Yusuf hemen kadıncağızın yanına vardı. Onu kollarının arasına almak istemişti. Kadın şimdi kaskatı kesilmişti. Bütün kadınlar şimdi ağlaşıyordu. Salih Efe bir birine, bir ötekine koşuyor; kimine kızım, kimine bacım diye dil döküyordu. Mehmet, askerler şaşırmışlar, köylüyü onlar da teselliye çalışıyorlardı. Bir kadın avazı çıktığı kadar bağırıyordu artık. Gerilen sinirleri çözülüvermişti hepsinin.

Sabırlarını, tahammüllerini yitirmişlerdi:
“Bu ırz, namus düşmanlarına yaptığımız kusur mu Kumandanım ?”
Yerdeki düşman ölülerini gösteriyordu.
“İyi etmişsiniz alçaklara…Az bile etmişsiniz !” diye kadını yatıştırdı…
Şehitleri gömüp yola koyuldular. Artık Yusuf ve askerleri bir köyden diğer bir köye koşuşturmaktan bitkin düşmüşlerdi. Gördüklerinden ,duyduklarından deli divane oluyorlardı.

5 Eylül sabahı bir köye daha girdiler: Yusuf, müfrezesindeki askerlerini yatıştırmak, teselli etmek için:
“Ne de olsa, ne olursa olsun, memleketi düşmandan köy köy temizliyoruz…”demişti. Fakat bu eylül sabahının ince sisleri içinde, daha yapraklarını dökmeyen ağaçların arasındaki bu köye varırken, yürekleri büsbütün burkuldu. Yeşil yaprakların arasında köy, simsiyah bir kömür yığını halinde görünüyordu. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Köyün sokaklarına girdiler. İlk bakışta halkın, öteki köylerde olduğu gibi dağlara kaçtığı sanıldı. Ama çok geçmeden yolun ortasında yüzükoyun kapanmış kalmış on yaşlarında bir oğlanın ölüsü önünde müfreze durdu. Çocuğun saçı başı kan içindeydi. Başından hala kan sızıyordu. 

Mehmet atından atlayıp, çocuğu kucakladı, kenara götürüp koydu. Yusuf sordu:
“Çocuk sağ mı Mehmet ?”
“Allah rahmet eyleye; öldü Kumandanım !”
Yusuf üzengilerinin üstünde doğruluverdi:
“Arkadaşlar ! Bu kudurmuş köpekler, çok uzaklarda olmasa gerek, ileri!” dedi.

Dörtnala koştular. Köyü bir baştan öteki başa hızla geçtiler. Tam köyden çıkıyorlardı ki , bir eliyle bir ağacın gövdesine dayanmış, öteki elini kaldırmış, ayakta duramayan bir ak sakallı ihtiyar:
“Durun evlatlar, durun!” diye bağırdı. Yusuf birden atının gemine asıldı. At bir şaha kalktı, bir sağa, bir sola döndü, durakladı.

Müfreze de toz bulutuna karışıp dalgalandı, durdu.
“Yaralı mısın baba? “diye sordu Yusuf.
“Siz benim yarama bakmayın oğlum. Köyde benden başka sağ kalan var mı bilemem. Ama belki caminin içinde sağ kalan olmuştur. Bir kere oraya bakın. Yaralılar varsa oradan çıkarın. Ben yürüyemiyorum. Köylünün hepsini camiye doldurup ateşe verdiler.”
“Ateşe mi verdiler ?” diye Yusuf hayretle bağırdı.
“”Ateşe verdiler oğlum. Bilmem hepsi de yandı mı?”

Yusuf gerisingeriye çevirdi atını. Salih Efe,
“Yetişelim be kızanlar !” diye emir verdi. Tekrar doludizgin köyün içine döndüler. Caminin simsiyah minaresi ,gidecekleri yeri gösteriyordu. Ateş, beyaz minareyi kapkara etmişti, ama yıkamamıştı. Cami, öyle kuvvetli bir cami değildi. Fakat yanmış çatısı olduğu gibi yıkılmış, dört duvarı kalmıştı. Hala yangın devam ediyor, şurası burası küçük alevlerle tütüyordu. Müfreze attan indiği zaman, caminin kapısının karşısına konulmuş bir hafif makineli tüfek göründü. Makinelinin etrafında boş kovanlar vardı. Caminin kapısı önünde birkaç kadın ve erkek ölüsü….

“Namussuzlar, ateşten kaçıp, dışarı çıkmak isteyenleri öldürmüşler…” diye söylendi bir nefer. Camiye yaklaştıkları vakit, yanmış et, kemik kokusu ortalığı aldı. Bütün müfreze koşarak yanmış caminin içine girdiler. Ateş tamamen sönmemişti bile. Tamamen yanmış, yarı yanmış bir sürü kadın, çocuk, erkek iskeleti ile karşılaştılar. Ölüler sayılamayacak kadar çoktu. Çoğu da yıkılan yanmış çatının altında kalmıştı. Salih donmuş kalmıştı. Sövüp sayamıyordu bile….Yusuf kuru bir sesle emir verdi:

“Dikkatli bakın, sağ kalan var mı?”
Çok dikkatli baktılar, ama bir tek kurtulmuş can bulamadılar. Yusuf caminin yanıklığı içinde bir an durdu. İki yakasına boş gözlerle baktı…Sonra gözlerinden yanaklarına sicim gibi inen yaşları askerlerinden saklamak ihtiyacını duymadı bile. Bütün müfrezenin gözleri yaşlıydı. Hepsi ağlayarak, yanmış camiden, yanmış yüreklerle çıktılar. İçerde yanmış, vicdansızca, alçakça yakılmış kardeşlerini bıraktılar. Yusuf kendisini toparlamaya gayret ederek :
“Vakit kaybetmeyelim. Bu kuduz köpekler pek uzaklarda olamasa gerek…” dedi. Salih Efe hala ağlıyor, sakalını yoluyordu. Bir nefer, caminin yanındaki mezarlıkta kalmış bir katırı tuttu getirdi. Katırın yükü üstünde duruyordu: gaz bidonları… Yusuf katırı yedeğe almalarını, yerdeki makineliyi bırakmamalarını emretti. Müfreze atlanıp, doludizgin yine yola düştü. İhtiyar, bıraktıkları yerde oturuyordu. 

Yusuf gem çekip yavaşladı:
“Düşman bu köyden gideli çok oldu mu baba ?”
“Dört beş saat oluyor oğlum.. Yetişirsiniz elbet…”
İhtiyarın bu cevabına sanki müfreze bir ağızdan karşılık verdi:
“Yetişeceğiz elbette !”

Yorgun atlar bile canlarını dişlerine takmıştı.
İki saattir at koşturuyorlardı. Hepsinin önünde ne yol, ne ağaçlar, ne gök, ne bulutlar vardı. Hepsinin gözünün önünden yanmış çocuk iskeletleri, yarı yanmış kadın ölüleri gitmiyordu. Hele birbirine sarılarak yanmış ihtiyarlar, karı kocalar, kadınlı erkekli insanlar, olduğu gibi gözlerinin önünde duruyordu. Bir derenin ötesinde bir köy görünmüştü. Bu köy, şimdiye kadar gördüklerinin aksine, bembeyaz duruyordu. Yanmamıştı, yıkılmamıştı. Günlerden beri ilk defa böyle bir köye doğru koşmaya başladılar. Yüz metre kadar önlerindeki dereyi atlayıp karşı bayırdaki köyü tutacaklardı. Fakat birdenbire derenin içinden kendilerine bir ateş açıldı. Sekiz on tüfek birden ateş ediyordu. Ateş gelişigüzel ediliyormuş hissini veriyordu. 

Salih bağırdı:
“Yakaladık sonunda aç köpekleri !”
Yusuf’un emri hemen müfrezeyi yaydı:
“Kılıç çek, hücum !”

“Arkadaşlar! Bu binadan bir tek adam sağ çıkmayacak.”
“Nasıl çıkabilirmiş ki…” diye sesine neferler cevap verdi. Sonra Mehmet’e seslendi kumandan:
“Mehmet ! Esir istemiyorum…”


6 Eylül’de Manisa’ya girdiklerinde her yer yanıyordu. Başka bir müfreze de Manisa’daydı.

Zabit arkadaşları Yusuf’a bu olayları anlatıyorlardı: Türk süvarisi şehre yaklaşırken , İşgal Kumandanı Filipus, planlı bir şekilde Manisa’yı tahrip etmişti: Yunan tahrip taburları, şehre dört bir yakasından ateş vermek emri almıştı. Ateşten kurtulmak için evlerinden sokaklara dökülen halkı makineli tüfeklerle biçiliyordu. Yunan askerleri, önce evleri soyuyor, sonra da yakıyor, daha sonra da soyduğu, evini yaktığı halkı öldürüyordu. 

Dağlara, şehrin dışına kimseciklerin kaçamaması için Manisa çember içine alınmıştı.

Bütün bu olup bitenleri Yusuf bembeyaz olmuş, taş gibi hareketsiz dinlemişti. Kendi evlerini aramış ama bulamamıştı. Kardeşini gömdüğü bahçede diğer yanan evlerle birlikte enkaz vardı. Annesini babasını bulamamıştı. Yaptığı soruşturmadan hiçbir sonuç alamamıştı. Annesinin, babasının İzmir’de amcasının yanında Nemidelerde olabileceklerini kuvvetle ümit ediyordu, ilk fırsatta Manisa’ya dönecekti. 

Yanındaki arkadaşları durmadan anlatıyorlardı. İşte bu sırada Salih Efe, yanında İzmir’den yeni gelen delikanlı ile göründü. Asker de arkasındaydı. Kumandanları görünce, asker duraklar gibi oldu. Salih uzaktan seslendi dayanamayıp:

“Kumandanlarım, bu kızan İzmir’den geliyor…”
Zabitler heyecanla ayağa fırladılar. Yusuf doğruluvermişti. Hem Salih’e, hem de arkada duraklayan askerlere eli ile işaret etti:
“Hele yaklaşın arkadaşlar…Oturun, oturun bakalım…” dedi. 

Zabitlerden biri:
“Nihayet İzmir’i gören birinden dinleyeceğiz Binbaşım!” diye Yusuf’a döndü. Yusuf sordu:
“Adın ne oğlum ?
“Mustafa, Kumandanım.”
“Niye Manisa’ya geldin?”
“Fırka kumandanına kapalı bir mektup ulaştırdım. Teslim edip buraya geldim. Yarın sizin müfreze ile İzmir’e varacağım tekrardan.”
“Ee, anlat bakalım…Nasıl girdiniz, nasıl girdik İzmir’e ? Ne haber getirdin İzmir’den?”
“Vardık Hükümet Konağımıza bayrağımızı çektik. Başkaca iyilik güzellik.”
“Amma da yaptın Mustafa ! Hepsi bu kadar mı ? “ diye bir yüzbaşı çıkıştı. Mustafa bıyıklarını elinin tersi eli düzeltip dizinin üstünde doğruldu:
“Başkumandan Kemal Paşamız Kordonboyu’nda geziyor !” deyiverdi birdenbire. Salih Efe patladı:
“Ülen kızan, Kemal Paşamız elbette Kordonboyu’nda gezecek. Çorbacı Hacı Anesti gezecek değil ya… Sen şu işi şöyle inceden inceye bir anlat bakalım.”

Mustafa şöyle bir düşündü:
“Olur, baştan anlatayım. O kadar çok şey gördük ki…Hele ben çıkmadan önce, Ermeniler, mahallelerde sıkışıp kalan gavurlar, İzmir’e ateş verdiler.”

Birdenbire dinleyenler susuverdiler. Herkes birbirinin yüzüne baktı kaldı. Yüzbaşı:
“Deme Mustafa!” diye mırıldandı. Yusuf sordu:
“”Yangın büyük mü ? İzmir’i de yaktılar demek ?”
“Boydan boya Kordonboyu’nun arkasındaki mahalleler yanıyor Kumandanım.”
“Söndüremediniz mi ? “Salih’in bu sorusuna Mehmet:
“Ne mümkün…” karşılığını verdi. “Herifler, evlerin damlarında ellerinde gaz tenekeleri, yağlı paçavralarla koşuyorlarmış. Deli divane olmuşlar. İmdat için koşan, yangının önünü almak için giden arkadaşlar anlattılar, ben kışlada nöbetteydim; azılı gavurlar, Ermeniler, büyük bir kiliseye kapanıp kendi kendilerini dinamitle uçurmuşlar. Biz, patlamayı duyduk kışladan. İzmir kökünden sallandı.”

“Akrepler de böyle yapar çaresiz kalınca…Kuyruklarını çevirip kendilerini sokarlar…” Dönüp, bu sözü eden Yusuf’a baktı dinleyenler: “Hangi kiliseymiş bu?”

“Vallah bilemeyeceğim Kumandanım” dedi Mustafa. “Ayı gibi bir adı vardı kilisenin…Aklımda tutmadım.”
“Aya Fotini olacak…”
“Tamam bu kiliseymiş…”
“Yangın dağ tarafını, Kadifekale tarafını tuttu mu?”
“Pek tutmadı gibi…”
“Bu Anadolu’daki Rumların azınlığın sonudur. Kendi kendilerine ettiler.” dedi bir zabit.

“Buyurduğunuz gibi Kumandanım” karşılığını verdi Mustafa. “Hele İzmir Kordonboyu’nu bir görseydiniz… Bütün İzmir’in gavuru bir yana, her yakadan kaçabilen Rumlar, körfezdeki vapurlara binebilmek için birbirlerini eziyorlardı. İngiliz , Fransız, İtalyan gemileri, dolup dolup gidiyordu. Binemeyenler denizin üstünde yürümeye, yüzmeye kalkışmışlar vapurlara ulaşmak için. Adamdan vapurlar batayazmış. Tayfalar; askerleri, gavurların çoğunu süngü dipçikle denize dökmüşler. Sonracığıma başpapazları bir domuz varmış…Adı sahiden domuzmuş ha ..!”

“Hristostomos olacak…” diye birden irkildi Yusuf. “Ne olmuş bu papaza ?”
“Ne olacak” diye omuzlarını silkti Mustafa. “Herig, ben din adamıyım, beni koruyun diye Hükümet Konağı’na, bizim kumandanların yanına varmış. Elinde asası Hükümet Konağı’nın merdivenlerini çıkmış. Yanında da iki gavur daha varmış. “Ben, hiçbir işe karışmadım, Allah’a dua ediyordum kilisemde bu işler olup biterken!” diyesiymiş…”

“Ne yüzle!” diye Yusuf ayağa fırlayarak bağırdır. Askerler ,zabitler, onun yüzüne baktılar. Yusuf öfkeyle, Yunan işgalinden önce, işgal sırasında, bu Hristostomos’un din perdesi altında yaptığı işleri , kepazelikleri, Yunan ordusunun önünde İzmir Kordon’unda nasıl cüppesini uçurduğunu anlatmaya çalıştı. Sonra yavaş yavaş kendisini toparladı. Öfkesi yatışmıştı:

“Peki Mustafa” diye sordu, “ ne yaptı bizim kumandanlar bu Hristos’un domuzuna?”
“Sonu kötü oldu koca papazın Kumandanım. Kumandanlar, herifin yanına iki üç muhafız asker verip ,’var evinde istirahat et sana dokunan olmaz’ demişler. Demişler ama, Hükümet Konağı’ndan çıkasıya dek halk toplanmış, arkasına düşmüşler…”


Salih Efe üç gün köyde zor kalmıştı. İzmir’i, Kemal Paşa’yı , Yusuf’u görmek istiyordu…

Salih kalpağını düzeltti, sakalını sıvazladı:
“Ey ahali! Yol verin, koyverin beni ,Gazi Paşa’nın elini öpeyim!” diye bağırdı. Kalabalık dönüp ona baktı. Yol açtılar. 

Salih Efe, kendisini Mustafa Kemal’in önünde buldu. Birdenbire ne yapacağını, ne edeceğini şaşırmıştı. Sakalının tellerine varıncaya dek her yanını bir titremedir aldı. Yüzü bembeyaz olmuştu. Paşa ona gülümseyerek bakıyordu. Salih sağ elini, titreyen parmaklarını onun omzuna koydu. Arkasını okşadı:

“Mustafa Kemal , sen misin ?” diyebildi. Paşa, genç yüzünü büsbütün aydınlatan bir gülümseme ile karşılık verdi:

“Benim.”

Salih Efe kendisini biraz toparlamıştı:

“İyi dövüştün oğul.”

Mustafa Kemal karşılık verdi:

“İyi dövüştük, baba!”





DOLU DİZGİN - Samim Kocagöz
(ikinci kitap - sf.294’ten parça parça alıntıdır ) 

KARAKALPAKLILAR - Samim Kocagöz
ilk kitap




BUNLARI UNUTMAYIN , UNUTTURMAYIN…
ve mutlaka siz de okuyun/tavsiye edin.

TÜM ŞEHİT VE GAZİLERİMİZİ SAYGIYLA ANARIM…

SB.





Düşmanım
düşmanlığından vazgeçinceye kadar
ben de onun
amansız düşmanıyım

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK