Translate

BOP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BOP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2016 Cumartesi

İran’a şeriat ’demokrasi’ ve ’özgürlük’ vaatleriyle geldi








AKP’nin Anayasa tasarısı hazırlıkları, Türkiye’nin bir saklı gündeminin doğmasına neden oldu: "Darbe mi? Şeriat mı?" İşte Türkiye’nin gizli gündemi bu soru. Herkes bunu tartışıyor. Ne rastlantı; yıllar önce, İslam devriminden önce benzer soru İran’ın da gündemindeydi. İranlı solcular, demokratlar, liberaller ve milliyetçiler bu soruyu tartışıyordu, darbeye karşı çıkıyorlardı. Gelin İran’ın İslam devrimi öncesi ve sonrası günlerine gidelim. Bir de, "mahalle baskısı" var mıymış görelim.




MERHABA. 
Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.

Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.

Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.

Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı. 

Şah’ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk. 

Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.


ÜZERİNDE DURMADIK

Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.

Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.

Pek üzerinde durmadık bu olayın, "Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük.

Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

Haberi ciddiye almadık; "Üç beş sapsızın işi" dedik.

Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "Ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk. 

Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.

"Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı. 

Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı! 

Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.

Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak" "Eylem Birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk. 


GEÇİŞ SANCILARI SANDIK

Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu. 

Şiraz’da "İslam Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu. 

Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..

Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.

Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.

Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı.

Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.

Hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık. 


REFERANDUM OYUNU

Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.

Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı. 

Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?"

Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?

Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "İslam’a evet mi, hayır mı diyorsunuz?"

Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"

Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler. 

Sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.

Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.


HALKI ANLAYAMADIK

Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.

Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesi’ni kapattırdılar. Sıra sonra "Keyhan" Gazetesi’ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.

Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu. 

Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.

Örtünmek moda oldu!

Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu. 

Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.

Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.

Kaçanlardan biri de bendim.

Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır. 

(Not: Bu metin, Bahman Nirumand’ın "İran" kitabından derlenmiştir.)



*



Türkiye’nin İran benzerliği çok şaşırtıcı

ÖNCE bir tespit yapalım: Diyorlar ki, "Türkiye, İran’a benzemez!" Yanılıyorlar. Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:


- 19. yüzyılda İngiltere’nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı. 

- İki ülke de tarım ülkesiydi.

- 20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi. 

- Her iki ülke 1920’lerde yeni liderleriyle yönetildi:

- İran’da subay Rıza Han (Pehlevi), "ormancılar ayaklanmasını" bastırıp yönetimi devirerek kendini "Şah" ilan etti.

- Türkiye’nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk’tü.

- Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. 

- Ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. Kılıf kıyafet devrimi yaptılar. 

- Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.

- İran 1940’ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.

- İran’da 1951’de, Türkiye’de 1960’ta "milliyetçi/ulusalcı solcu" askerler darbe yaptı.

- İran’da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.

- CIA, İran’daki darbeci Musaddık’ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza Pehlevi’yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.

- Türkiye, 1961’de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.

- 1960’lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu. 

- Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD "abi" rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.

- Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.

- Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.



YEŞİL KUŞAK PROJESİ

Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970’li yılların son dönemini bir hatırlayalım.

- Sovyetler Birliği, Afganistan’a girmişti.

- ABD’nin kontrolündeki Şah, İran’ı terk etmişti. Türkiye’de büyük bir sol dalga vardı.

Soğuk Savaş döneminde siz ABD’nin yerinde olsanız ne yaparsınız?

- İran’da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.

- Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.

- ABD, Şah’tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran’da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.

- Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "Amerika ve İngiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" diye açıklama yaptı.

- ABD, Sovyetler Birliği’ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.


Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu.

Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar "İslam Cumhuriyeti’ne izin vermeyeceğim" diyordu.

Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar’ı destekliyordu.

Bahtiyar, ABD ve İngiltere’ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.

Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.

Sonunda Humeyni, Tahran’a geldi. Yerleştiği "Refah Okulu"nda, liberal-İslamcı Mehdi Bazargan’ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD ve Avrupa bu "ılımlı İslamcı" atamadan mutlu oldu.


Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.

Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi.

Askerler bu kez Beni Sadr’ın imdadına yetiştiler; darbe yapabileceklerini söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

Mollalar iktidara yerleşti. "Ilımlı İslam" istemiyorlardı!


DESTEK ESNAFTAN

İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. Sadece 1963’te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemini gerçekleştirmişlerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye’ye sürgüne gönderilmişti.

Durum aslında bizim Nakşibendiler’e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse...

Türkiye’deki İslami hareketler ile İran’daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?

Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:

Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu Bazar esnafıydı. 

Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.

Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık.



Şimdi tekrar başa dönüp soralım: Türkiye, İran’a benziyor mu?



Soner Yalçın
22 Eylül 2007, Hürriyet









"Hakikatleri başka kalıplara sokarak tanınmaz hale getirenlerin amacı tarih yazmak değildir."










Mustafa Yıldırım'dan Zifiri Karanlık!





"Verdiğimiz rahatsızlık için özür" dilemiyorum! Özür dilemiyorum; çünkü rahatlık düşkünlüğü bitsin diye uğraşıyoruz! Özür dilemiyorum, çünkü "Gerçeklerden kaçarak karanlıktan kurtulamazsınız!"

Zifiri karanlıkta boğulmanın suçlusu kim?

Yazarlar, gazeteciler, her meslekten yüksek-orta öğrenimliler... Maskeli iblislere kul-köle olanlar! Türk egemenliğine düşman olsunlar diye devlet parasıyla okul açanlar! Kürt-Arap şeyhlerini "Türkçü" diye yutturanlar! Yabancı devletleri kendilerine önder ilan edenler! Daha nicemiz!


En hafif suçumuz: Görevi savsaklama!"

En bağışlanmaz suçumuz: Kişisel rahatlığımız için aymazlık, vurdum duymazlık!

En ağır suç: Türkleri "din" maskeli Ortadoğu tiranlarına, ağa-şeyhlerine bağlayarak onların erdemlerini, törelerini çürütmek!

Daha ağır suç: Bin yıldır bağımsızlığı ve özgürlüğü için ölümü göze alanların çocuklarını elin devletlerinin kanatları altına sığınmaya alıştırmak.

Ne o azınlık ne de bu azınlık!

Asıl suç Türklerindir, çünkü siyasal örgütlerini, kurumlarını azınlık milliyetçilerine, "din" tüccarlarına teslim ettiler; kendilerine "aydın" diyen cahillere mürit oldular!

Elbette Türk gençlerini birbirlerine kırdırarak enerjilerini tüketen yabancılar da vardı; ancak vuruşan gençlerin hiç mi aklı yoktu?

Suçluyu öncelikle dışarıda arayanlar, kötülükleri belirli bir odağa, bir ırkın gücüne-şeytanlığına bağlayarak işin içinden sıyrılanlar en belirgin huyudur "gerçekten kaçmak!"

Ne var ki "gerçeklerden kaçanlar zifiri karanlıktan kurtulamazlar!

Hem kendilerini, hem de kendilerine yüzlerce yıldır yoldaş olan mert yurttaşlarını tarihten silecek tutsaklığa sürüklerler!

Başımızı ellerimizin arasına almak, tüm geçmişimizi, bireysel hatalarımızı kendimize itiraf etmekle işe başlamanın ve suçumuzu saptamamızın zamanıdır!

Zifiri Karanlıkta ölmeden önce!

Mustafa Yıldırım,
01 Temmuz 2016, Güncel Mersin







Aralık 1992 sonunda Humeynli Ruhullah'ın torunu Ferişte İstanbul'da konuşturulmuş; "Kahrolsun laik diktatörlük! Yaşasın Hizbullah!" sloganlarıyla selamlanmıştı!

30 gün sonra, 24 Ocak'ta Uğur Mumcu öldürülmüş; İran'da eğitilen Üsküdarlı grup da Jak Kamhi'yi öldürmeye çalışmıştı.

10 gün sonra Kağıthane'de, şimdilerde Halkalı'nın sözcüsü olan kişi "Aziz Nesin hakkında İslamın hükmünün yerine getirileceğini" açıklarken binlerce kişi, "Yaşasın Hizbullah" diye haykırmıştı.

Bu toplantıdan sonra birbiri ardına intikam gösterileri düzenlenmiş ve yolun sonunda "İslam inkılapçılarının yönlendirdiği" kitle Madımak'ta 33 kişiyi yakılarak öldürmüştü.

Aynı gün İran sınırından giren 300 PKK'li terör estirmiş, Başbağlar'da köylüleri kurşuna dizmişti.

 1993'ün sonunda birbiri ardına düzenlenen toplantılar, ilişkilerin Cezayir'den Keşmir'e genişlediğini de gösterdi. 28 Aralık 1993'te, "Dünya Müslümanlarıyla Dayanışma ve İntifada Gecesi"ne Hamas'tan Azam Tamimi, Keşmir'den Hizb-ul Mücahidin Genel Emiri Gulam Nebi Nuşehri, Abdurreşid Turabi, Cezayir FIS örgütünün kurucusu Şeyh Abdulbaki ve Bosna'dan Kazım Çetiç katıldı.

"Ellerinde kelime-i tevhid" bayrağıyla salona giren 13-15 yaşlarındaki çocuklar tur atarken coşku arttı. "25 kişilik marş ekibi" tef eşliğinde seslerini yükseltirken, Azam Tamimi onlara eşlik etti ve öfkeyle konuşmaya başladı; Yaser Arafat'ı "ihanet içinde" olmakla suçladı.

İkinci konuşmacı Gulam Nebi coşkuyu iyice artırdı; konuşması "Allahuekber" haykırışlarıyla her kesilişinde sağ yumruğunu havaya kaldırıyordu.

Kemal Şahin Hoca, "Te Ce'nin kuruluş yıllarından itibaren Müslümanlar üzerinde uygulanan baskıları" anlatırken sloganlar sürdü:

"Laik devlet yıkılacak elbet!
Yaşasın şeriat!
Müslüman zulme boyun eğmez!
Kahrolsun laik diktatörlük!"

Konuştukça coşan Kemal Şahin Hoca, "Ölmesini bilmeyenlerin yaşamaya hakları yoktur!" diyerek şehadete çağırdı ve  haykırdı:

"Erbilli Esad Efendi'lerin, Şeyh Said'lerin, İskilipli Atıf Hocaların kanlarının yerde kalacağını mı sandınız?"

Böylece Menemen'de baş kesenler, MTTB'yi yıllarca yöneten, "Osmanlıcılık" görüntüsü altında Arap milliyetçiliğini, Arabistan kralına bağlılığı savunan Türk karşıtlarının Şeyhi, Erbilli Kürt Esat'ın adı öteki Kürt Şeyhinin adıyla birlikte ilk kez anılıyordu.

Kemal Şahin Hoca'nın öç almaya çağıran sözleri, dinleyenleri bir kez daha coşturdu ve salon haykırışlarla inledi:

Muhammed'in ordusu laiklerin korkusu!
Kemalist devlet yıkılacak elbet!

"İslami devlet duasıyla" sona eren bu toplantıda Türklerin Cumhuriyeti'ne meydan okumuşlardı.

*

1909'da başlayan "Çürüme", Kürt-Arap Şeyhlerinin isyanlarıyla gelişen Türk karşıtlığı Zifiri Karanlıkta serpildi. Gizliden değil, göstere göstere, bağıra çağıra yürüdüler! 1982'de İran'da eğitilenlerin örgütüyle başlayan suikastlar 1988'de "Cellad'ın Günü" ile sürdü...

AKP önderinin buyurduğu gibi "İnkılap" başarıldı...

Bakalım gününü idare eden Türkler, "Zifiri Karanlıkta Savaşmadan..." diyerek akıllarını başlarına toplayabilecekler mi?

Ağızlarından "Ulus" sözü eksilenlerin maskeli balosu sürerken zor!

Oğuz Boylarının kanadını iyice kıran Madame,  Te Ve balosunda Ayetullahların karanlık eğitimini överek yaşlanıp, pörsüyen ününü canlandırmaya çalışıyor!

Gösteri dünyasıdır bu! Büyük, gösterişli salonlardan, adındaki "Cumhuriyet" ile idare eden gazetelerden düşe düşe...

Gündemde kalabilmek için gerçekleri saptıranların, eksik bildirerek ortamı bulandıranların yayınlarına dikkat! 



Mustafa Yıldırım
Zifiri Karanlıkta Çürüme,  Cellad'ın Günü ve Savaşmadan....









Konularında Türkiye'de ve Dünyada birer ilk olan "Ortağın Çocukları" ve "Sivil Örümceğin Ağında" kitaplarından sonra, 100 yıllık "din" maskeli saldırının belgesi "Zifiri Karanlıkta" kitabı da konusunda bir ilktir! 

Gerçeklerden kaçarak karanlıktan kurtulamazsınız!

Mustafa Yıldırım, on binlerce sayfalık dava dosyalarını, yine on binlerce sayfalık yayınları, raporları Türkiye ve İran'ın karşılıklı tarihini ele alarak yenileşmeye, kadın haklarına, halk egemenliğine düzenlenen güdümlü isyanları, "din" maskeli diktatörlüğün kuruluşunu Humeyni'nin Kum'dan-Necef'ten Türkiye'ye gönderilen imamların, suikast komutanlarının, yerli ameliyatçılarının izlerini sürdü. 

1908 yılından günümüze "Din kurtarıcısı" maskesiyle siyasal-ticari egemenliklerini sürdürmek için, devletlerin her ileri adımına karşı ayaklanan Kürt-Arap şeyhleri, Suudi kralları bağlıları, Necef'teki Humeyni'nin 1976'da başlayan Türkiye örgütlenmesi... 

Ordunun darbe gerekçeleriyle tasfiye edilişi... Terör eğitiminden geçirilen, silah-istihbarat desteği verilen, doğrudan yönetilen ekiplerin İmam'ın fetvalarına uygun suikastları, saldırıları, casusluk etkinlikleri... 

"Demokrasi" ve "din özgürlüğü" maskesiyle devletlerin ele geçirilişi; liberallerin,  solcuların Humeynicilerle toplantıları; Kum'da, Tahran'da temsilci bulunduran Kürt Hizbullahilerin cinayetleri, gerilla savaşı hazırlığı...  

Türkiye'de ve dünyada eşzamanlı terör eylemleri, cinayetler... "İslamcı" maskeli darbenin önünü açan aydınların bazıları, yine o darbecilerin ameliyatçılarınca öldürüldüler. 

Onların ölümü, aydınların,  yazarların, hükümet edenlerin, gazetecilerin, akademisyenlerin ve halkın duyarsızlığının bedeliydi. 

Batıdan-Doğudan beslenen Hizbullahilerin, etnik milliyetçilerin saldırılarıyla yurdu kaplayan zifiri karanlıkta Türk egemenliğinin bitirilişinin dönemsel bir bunalım olmadığını, 100 yıllık siyasi ikiyüzlülüğün ve halkın vurdum duymazlığının eseri olduğunu ve sonrasını..



Mustafa Yıldırım
Zifiri Karanlıkta - Cilt 1
İçten Çürüme - Cellad'ın Gecesi


Zifiri Karanlıkta - Cilt 2
Demokrasi Tuzağı - Cellad'ın Zaferi
UDY - Ulus Dağı yayınları
Kitaptaki yerli-yabancı 2500 adı içeren "Dizin" bu cildin sonuna eklenmiştir.











GERÇEKLERİ Mİ ÖĞRENMEK İSTİYORSUNUZ?
BUYRUN O ZAMAN...
SB.





3 Nisan 2016 Pazar

BİZ DOĞUŞTAN TÜRK OĞLU TÜRKÜZ






Can Dündar AKP'nin PKK'ya toprak vermeyecegini söylemiş, CHP ve HDP'nin beraber hareket etmesini istemiş.

Aklıma 1920'de Azerbaycan'da Neriman Nerimanov'un, parlamentoda 
Karabağ'ın Ermenilere verilmesini teklif eden Ali Haydar Karayev'e verdiği cevap geldi:

"Ali Haydar! Karabağ senin g.tün değildir her gelene veresin!"


Ö.Aydınbaş







*



BİZ KİMİZ ?
BİZ
YUKARI UZAK ASYALIYIZ 
GÖKTÜRKÜZ 
URALIZ 
ALTAYIZ 
OĞUZUZ 
SELÇUKUZ

ATALARIMIZ ŞAMANDIR BİZİM 
SİZİN GİBİ ARABIN ÜMMETİ DEĞİLİZ
KENDİNLE VE DOĞASIYLA BARIŞIK 
PEYGAMBERE İHTİYACI OLMAYAN 
İNSANLARIZ BİZ

HELE AMERİKAN PİÇİ HİÇ OLMADIK
SİZİN GİBİ
NE ARABIN YÜZÜ NE DE ŞAM IN ŞEKERİ 
SÖZÜ REHBERDİR 
ÇOCUKLUĞUMUZDAN BİZE

DEDELERİMİZ ÇANAKKALE DE 
KURTULUŞ SAVAŞIMIZDA 
SİZ BU VATANI GİDİP SATIN 
BİR AVUÇ YALANCIYA HIRSIZA SOYSUZA YOBAZA 
TESLİM EDİN DİYE ŞEHİT TE OLMADILAR

ÇOK SAVAŞTIK ASIRLARCA BİZ 
YOK EDİLMEK İSTENEN 
ASİL TÜRK MİLLETİ OLARAK 
KÖKÜMÜZ MAYAMIZ SAĞLAMDIR 
10 BİN YILA DAYANIR CEDDİMİZ 
MUSTAFA KEMAL SON IŞIĞIMIZDIR BİZİM

SİZİN GİBİ DÜNKÜ BESLEME
IRZI KIRIK BOP UŞAKLARIYLA, 
ABD YETİŞTİRMESİ CİBİLİYETSİZ 
BEYAZ SARAY PİÇLERİYLE DE
GENE DÖVÜŞÜRÜZ GEREKİRSE

BİZ 
DOĞUŞTAN ASİL 
ÖZ VE ÖZ 
TÜRK OĞLU TÜRKÜZ


02.04.2016

























25 Aralık 2015 Cuma

“Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Başkenti Ankara'dır.”








Türkiye üzerine oynanan Büyük Oyun!




Haluk Dural.

Adalet partisi bir öneri sundu; Başkanlık önerisi;

Tartışmalar özellikle merkez medyada, başkanlık sistemi üzerine tartışmalar yapılarak, halkın dikkati buraya çekiliyor. Ama yapılmak istenen yeni anayasa, esas itibariyle başkanlık sistemi üzerine oturmuyor.


Yeni anayasanın esas hedefi 2 bölgeli, 2 milletli, 2 dilli federal bir Türkiye, yani üniter devlet yapımızı parçalamaya yöneliktir. Birincil hedefi budur.


Çünkü, geri kalan kısmında, ikiye bölündükten sonra, Türkiye'nin geri kalan kısmında başkanlık mı olmuş, şeriat devleti mi olmuş, bunun fazla önemi yoktur.


Böyle bir tanımlamayla, eğer ki 2 halklı, 2 dilli, 2 bölgeli federal bir yapı olur ise, bunun akabinde gelecek olan şey şudur. Biliyorsunuz, Türkiye birkaç tane uluslararası tehlikeli anlaşma imzaladı. Bunlardan bir tanesi, Avrupa yerel yönetimler, Özerklik Şartı'dır. 18 maddelik bu antlaşmanın onay koşulları askari on maddesinin onaylanmasıdır. Türkiye on maddeyi onaylamıştır. 


Fakat, ana muhalefet partisi başkanı sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Türkiye'nin bu sözleşmenin tüm maddelerini imzalaması yönünde, görüş beyan etmiştir. Çekincelerin de kaldırılmasını öneriyor. Ama Türkiye 18 maddenin 10'unu onaylamıştır. Ama diğerleri de onaylandığı zaman ilan edilecek olan özerk bölge, ki şu anda ilan edilemiyor, çünkü anayasal dayanağı yok.


Türkiye üniter bir devlet yapısına sahip, o nedenle federatif devlete geçildiği zaman derhal bu yasa yürürlüğe girecek, uluslararası uzlaşmada. Ve bdp'nin çok kez ilan ettiği üzere, Diyarbakır'da topladıkları demokratik toplum kongresi kararları uyarınca, derhal bdpli belediye başkanlarının görev yaptıkları illeri kapsayacak şekilde, demokratik özerk bir bölge ilan edilecekler.


Şimdi bu o kadar tehlikeli bir şey ki, sebebi şu; Dieğr maddeler de kabul edildiği takdirde, bu özerk bölgelerdeki yerel yönetimler, yabancı ülkelerde, herhangi bir projeye bağlı olmaksızın para yardımı alabilirler, üstelik aldıkları bu parayı canlarının istediği gibi kullanabilirler, merkezi idarenin buna herhangi bir müdahalesi söz konusu olmayacaktı. Ama daha da önemli bir madde var, bu parayı verenler, paranın kontrolü için komiserler gönderecekler. Anlaşma böyle.


Dolayısıyla, Türkiye'de devlet, şimdi yabancı devletlerin uzantıları hükümdar olmaya başlayacaktır. Bu Türkiye'nin egemenliğinin başka devletlere devri anlamına gelir. Halbuki bizim anayasamız, 1921'deki 22 maddelik anayasımızın birinci maddesi olan "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" ifadesiyle başlayan ve tüm anayasalarımızda yer alan "egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait" olduğu  ve bu egemenliğin hiçbir kişi, cümre veya kurumla paylaşılamayacağı ve devredilemeyeceği, hükmüne aykırıdır. Yani, cumhuriyetin temel felsefesini ortadan kaldıracak birşeydir. Egemenliği bir kere uluslararası kurumlara devretmeye başladığınız anda, artık üniter ve bağımsız devlet vasfınızı yitirir, yarı sömürge olmaya başlarsınız ve bunun sonuda sömürgeleşmektir. Ülkeniz parçalanır.


Bir diğer tehlike husus, böyle bir bölücü anayasanın kabülünden sonra; o da 2004 yılında kabul edilmiş olan Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmeleridir. Bu İkiz sözleşmelerinin bir tanesi siyasal haklar sözleşmesi, bir tanesi de ekonomik haklar sözleşmesidir. 


Bu iki sözleşmenin ikisinde de birinci maddeleri aynıdır, 3 fıkrası vardır. Bu maddlerin önemi şuradan, ortak olan birinci maddenin 3.fıkrasında: Halkların kendi kaderlerini tayin etme, diye bir hak tanımı vardır.


Bu sözleşmeler 2004 yılında Türkiye Büyük Millet Meclis'de onaylandı. 


Vatandaşlara şunu hatırlatayım.


Bu iki sözleşmenin TBMM'de onaylandığı sırada 2 parti temsil ediliyordu, AKP ve CHP, ve maalesef genel kurulda 3 ret oyuna karşı oybirliği ile, nerdeyse, çıktı. 3 karşı oy veren birisi şuan milletvekili olmayan büyükelçi Sayın Şükrü Elekdağ'dır. 2 de AKP milletvekili ret oyu kullandı, ki ikisi de bir daha milletvekili seçilemedi.


Şimdi efendim, Türkiye anayasal olarak, bu sözleşmeler de yürürlükte değil, neden değil, çünkü bu sözleşmelerin yürürlükte olabilmesi için Türkiye'de halkın tanımının yapılması lazım.


Uluslararası hukukta, azınlığın ne olduğu tanımlanmıştır, fakat halkın ne olduğunun  tanımı yoktur. Kime halk denileceği, bir türlü anlaşmaya varılamamıştır. Çok muğlak, çok esnek bir kavramdır halk. O nedenle kimin halk olduğunun tanımlanması her ülkenin iç hukukuna bırakılmıştır.


Eğer bizim anayasamızda, bu yapılmak istenen anayasada, etnik farklılıklar, dinsel farklılıklar anayasayasa bir şekilde yazılır ise, o zaman işte kürt halkı ibaresi hukuki bir dayanak sağlayacaktır. Ve nitekim, bu Diyarbakır'da yapılan demokratik toplum kongresi kararlarına göre bdpli milletvekilleri ilan etmişlerdir. Bu ikiz sözleşmelerine dayanarak , Birleşmiş Milletlere başvurarak "kürt halkı olarak biz Türkiye'den ayrılmak talebiyle plebisit, yani halk oylaması istiyoruz diyeceklerdir.


Şimdi bu İkiz Sözleşmelerinin, halkların kendi kaderini tayin şeklinde yapılan başvurularının nasıl uygulanacağına ilişkin olarakta,  Birleşmiş Milletlerin 1970 yılında çıkarttığı bir karar var, Genel Kurul kararı var. Bu Genel Kurur kararı, halkların kendi kaderini tayin hakkının açılımı, ne olduğu ve nerelerde kullanılacağını açıklıyor. Üç yerde kullanılıyor;


1- Ayrı bir devlet kurmakta kullanılır.
2- Yabancı bir devletle birleşmekte kullanılabilinir.
3- Ayrı bir politik statü olarak ortaya çıkmakta kullanılabilinir. Yani federal bir yapı olarak.


Eğer anayasımızda bizim Türk Milleti, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü parçalanır, Türkiye iki milletli, iki dilli federal bir yapıya geçerilirse, işte bu pkk uzantıları Birleşmiş Milletlere başvurarak diyecekler ki; Biz bu üç ayrı şıktan yararlanarak, herhangi birini talep ederek, plebist istiyoruz.


Peki Türkiye'den ayrılmak istiyoruz dedikleri zaman, bunun anlamı şudur; Biz Türkiye'den toprakla birlikte ayrılıyoruz, diyeceklerdir.


Nereye ayrılacaklar? Barzani ile birleşmeye ayrılacaklar. 


Şimdi mesele şuraya geliyor, bu anayasaya, Milli Anayasa Forumu kurulduğu günden bugüne kadar neden "Bölücü Anayasa" demektedir? İşte bu tehlikeler yüzünden.


Burdan milletimizi uyarıyorum. Türkiye'nin Hakkari'sindeki bırakın bir çakıltaşını, bir toz zerresinde bile bu milletin, 75 milyon ferdinin mülkiyet hakkı vardır. Hiçbir şekilde bir devletin toprağı,  o ülkeyi kurmuş olan insanların, milletin izni olmaksızın öyle masa başında başkalarına hediye edilemez.


Bunun anlamı, bu tür yapılacak olan bir girişimin anlamı Türkiye'de bir çatışmanın kışkırtılmasıdır. Tabii diğer ülkeler de, yani batının emperyalist devletlerinin parmağını soktuğu ülkelerde, görüyorsunuz iç çatışmalar hep bu şekilde etnik çatışmalar veya dinsel farklılıkların kaşınmasıyla çıkartılıyor. Bu Türkiye'nin başına gelebilecek bu Bölücü anayasa en büyük melanettir. 


Onun için biz Milli Anayasa Forumu olarak bütün yurttaşlarımızı bu tehlikelere karşı uyarıyoruz, Türkiye'nin üniter devlet yapısının, ülkesinin ve milletinin bölünmez bütünlüğünün sağlanması için Atatürk'te birleşen, cumhuriyetin temel değerlerinde, Atatürk İlke ve İnkilapları'nda birleşen bütün milli güçlerin, parti ayrımlarını bir kenara bırakarak, geçmişteki siyasi tartışmaları bir kenara bırakarak, Milli bir cephede birleşmesi, bunun içinde Milli Merkeze gelip bizlere destek  vermelerini arzu ediyoruz.


Bunlar hep saklanıyor vatandaşlardan, bütün siyasi partiler de tabanından saklıyor. Bizi dinlemeye gelen CHP tabanından insanlar; bizim kendi partimiz bunları söylemiyor, milletvekillerimiz bunları söylemiyor.





Teoman Alili.

" İki uluslararası anlaşma var, bir tanesi Yugoslavya'nın bölünmesine yol açan Dayton Barış antlaşması, sanırım Birleşmiş Milletlerin İkiz yasalarına dayanarak yapılmıştı. Ve antlaşmayı hazırlayanlardan bir tanesi de (ABD) Richard Holbrooke'tu diğeri de Martti Ahtisaari , şimdiki akil adamlar listesinde, yani eski Finlandiya cumhurbaşkanı, çok akıllı bir zattır! Balkanlar'daki lakabi Hızar'dır. Son olarak Kosova'nın Sırbistan'dan ayrılmasında da çalışma yürütmüştü. Bu Dayton Barış antlaşma süreciydi ve Dayton Barış antlaşmasından sonra Bosna Hersek'te bir devlet oluşmuştu. Bosna Hersek Devleti'nde sizin söylediğiniz gibi, tabloyu özetlemek açısından, bugün Bosna Hersek Devleti'nde federasyondan federasyoncuğa geçiş yaşandı. Bosna'da 3 Başbakan, 3 Dışişleri Bakanı, 3 İçişleri Bakanı, Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar var, ama hepsinin tepesinde bir vali var, Amerikalı. Birleşmiş Milletler tarafından görevlendirilmiş.


İkinci antlaşma ile, ülke bölünmeden, hani şuanda pkknında söylediği bir şey, o da belki uyarıcı bir etki yaratabilir, "ülkeyi fiilen bölmüyorlar, ama üniter devlet yerine multiethnical state tanımı koyuyorlar, yani çok etnikli devlet. Bu da OHİTMAN3 anlaşması Makedonya'da gerçekleşti. Eğer bir bölgede %50'nin üstünde bir halkın fazlalığı varsa, %51 Arnavutsa o bölgeyi Arnavutlar yönetiyor, %51 Makedonsa o bölgeyi Makedonlar yönetiyor. " 





Haluk Dural.

Bu tamamen zırva, böyle bir yönetim şekli falan olmaz. Bu Türkiye'ye fazla benzemiyor, Türkiye için yapılan planın bir başka büyük senaryosu var. O da Türkiye niye bölünecek? Bunun üst senaryosu şu:


Amerika'nın Büyük Ortadoğu Haritasını çok gösterdik. Bu haritanın içinde hür kürdistan diye bir devlet kuracak Amerika. Bu hür kürdistan nereden oluşuyor? Irak'ın kuzeyindeki Barzanistan, ondan sonra Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolusu, taa Rize'ye kadar, Rize'den Batum'a kadar olan bütün bölge kürdistan olacakmış.


Peki bunu niye yapmak istiyorlar? Bu tek bir harita değil, Amerika'nın yayınlamış olduğu çeşitli haritalarda bunun bir de İskenderun'a kadar uzanmış bir bacağı vardır. Bunu şunun için istiyorlar:


Basra Körfezi'nden sonra en büyük petrol ve doğalgaz kaynakları Hazar Denizi'ndedir. Dolayısıyla Amerika'nın 21.yüzyıl Amerikan İmpartorluğu rüyası, körfezin işgalinden sonra Basra Körfezi'ndeki petrol ve doğalgaz kaynaklarını işgal edilmesini içerir. Bu meşhur Amerikan ulusal güvenlik başdanışmanı Brzezinski 'nin Başkan Carter döneminde yapmış olduğu "21.yüzyıl Amerikan Stratejisi"dir. Bu strateji değişmedi hala. Bunu gerçekleştirmek güç meselesi. 


Hazar Denizi'ndeki petrol ve doğalgaz kaynaklarına erişebilmenin 2 yolu var, ya doğudan ulaşacaksınız, Afganistan- Pakistan üzerinden, ya da batıdan ulaşacaksınız. Batıdan ulaşmanızın da iki güzergahı vardır. Birisi Karadeniz üzerinden Balkanlar'dan Bakü'ye ulaşacaksınız, ikincisi ise Akdeniz üzerinden ulaşacaksınız.


Şimdi Amerika Afganistan'ı işgal etti ama, orada sopayı yiyor bırakıp ayrılacak, kaçacak oradan. 2010 yılında Obama bu stratejiyi değiştirdi, bütün güçleri oradan ayırdı ve stratejinin Akdeniz bacağına geçti. Akdeniz bacağı iki merhaleden oluşuyor. Birincisi, Petrol güzergahının, yani Basra Körfezi'nden çıkıp Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'dan Akdeniz'e gelen veya  Bakü-Ceyhan petrol borusu hattıyla bizim İskenderun'a gelen petrolün , Akdeniz'den Cebelitarık'tan çıkıp dünya pazarlarına gideceği güzergahlar üzerinde Amerikan denetimini sağlayabilmek için, önce kuzey Afrika ülkelerini Amerikan yanlısı hale getirmek gerekiyordu ki, bu projenin adı Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Ortadoğu Projesi'ydi.


Nitekim biliyorsunuz,  bunun için önce Tunus'tan başladılar, Arap Baharı diye, ama iki tane temel hedef var burada, bunlardan bir tanesi Libya'nın işgaliydi, ikincisi ise kritik olan yer Mısır'dı, Mısır'ın işgaliydi. Mısır'a dincileri getirdiler, kendi adamlarını getirdiler, Mursi başkanlığındaki Amerika tarafından kurdurulmuş Müslüman Kardeşler Örgütünün asli görevi Mısır'ı üç parçaya bölmek. Bakmayın siz böyle durduğuna, kuzeyde Süveyş Kanalı'nı kontrol altına alacak olan merkezi İskenderiye olan bir Hıristiyan Kıpti Devleti kuracaklar. Orta bölge ve Güney bölge olmak üzere Mısır'ı üçe parçalayacak Amerika aslında bu işlerin sonunda, bu dinciler, Amerika'ya hizmet ederek. İkincisi de hepimizin bildiği Libya'yı işgal edip, tamamen ellerine geçirdiler.


Şimdi, güzergahı kısmen kontrol altına aldılar, Akdeniz'deki deniz yollarını. ama Akdeniz'den Bakü'ye kadar bir koridor açmak lazım. O koridorun üzerinde Kıbrıs var, Lübnan var, Suriye var, Kuzey Irak, Güneydoğu Türkiye, Doğu Türkiye, Nahçıvan, Ermenistan ve Azerbaycan var. 


Burada 200-250 kilometre derinliği olan, yani askeri açıdan müdafa edilebilecek bir toprak parçasını Amerika'nın kontrolü altına alma isteği var. Peki bunun önünde, bu projeni önündeki en büyük engel kim? Güçlü ordusuyla Türkiye Cumhuriyeti. 


O nedenle 5 senedir Türk Ordusu'na böyle büyük bir operasyon yapılıyor. Türk Ordusu'nun savunma gücünü kırmak, bu operasyonu, yani hem Bölücü bir anayasayla ülkeden, güneydoğumuzu bizden kopartmanın, hem de Türkiye buna direniyor ise, Türk Ordusu'nun direncini yok etmek içinde bu operasyonlar sürdürülüyor.


Daha evvelde Karadeniz'den denedikleri işi yapamadılar; Gürcistan'daki savaşta, Rusya'ya kafa tuttu bir banka memuru avukatı Saakaşvili, bu işe kalkıştı, ona yardım etmek için Amerikan deniz kuvvetleri Karadeniz'e çıkmaya kalkışınca, Montrö Antlaşması'nı korumakla ve uygulamakla görevli olan Türk Deniz Kuvvetleri, buna müsaade etmedi. Onun için Türk Deniz Kuvvetleri'ne yapılan operasyon, o generallerimiz, amirallerimiz, deniz kurmay subaylarımızın hepsinin böyle tutuklanıp, şu anda savaş gemilerimizi kumanda edecek komutan bile kalmadı, o nedenle Karadeniz nedeniyle Deniz Kuvvetlerimize operasyon yapmışlardı.


İşin aslı, Türk Ordusu'na yapılan bu operasyon, kuzey Irak'taki Barzani ile güneydoğumuzu birleştirmek için koridoru açmaktır. Yoksa bunun insan hakları, bilmem ne hakları, demokrasi, efendim etnik köken, insanın şerefimiymiş bazı liderler çıkıyor diyor, bunun şerefle merefle alakası yok, bu büyük senaryoyu görmeyenler, Türkiye'de yürütülmekte olan operasyonları, Türkiye'de yapılmak istenen Bölücü anayasanın ne amaçla yapılmak istendiğini bir türlü kavrayamazlar. İşin aslı bununla bağlantılıdır. 


Amerikalıların unuttuğu taraf burası; Amerikalılar 345 kıymetli kurmay subaylarımızı veya savaşkan subaylarımız esir aldıklarını zannetiklerini zaman, sanki Türk Ordusu'nun bittiğini zannediyorlar. Onların anlamadığı şey şudur hep, Türk Ordusu'nun üniformasını giyen 700bin kişiden ibaret zannediyorlar, onların gördüğü Türk Silahlı Kuvvetleri'dir. Halbuki, Türk Ordusu, işte burada da 3 kişiyiz, bizlerde Türk Ordusu'yuz. Türk Ordusu bir seferberlik ilan etse 96 saatte ikibuçukmilyon (2.500.000) kişidir. Bir ay sonra 25.000.000 (yirmibeşmilyon) kişidir. Onların kavrayamadığı kısım burası. 


Kimin toprağını kimden alıyorsun? Kimin devletini nasıl parçalıyorsun? Gücün varsa yaparsın.Gelirsin buraya tankınla, topunla, patriotunla da gelsen, bundan 90 sene önce senin dedelerini nasıl Akdeniz'e döktüysek, şimdi de o hempalarıyla birlikte Van Denizi'ne gömmek bizim boynumuzun borcudur.


Bu yüzden o Balkan örneklerine benzetmeyin Türkiye'yi, kesinlikle benzemiyoruz.

H.D.
programın videosu: 













Başkanlık sistemi Yeni anayasa'ya bile uygun değildir.
Yeni anayasa 2 milletli, 2 dilli, federe bir anayasadır.


'Yeni Anayasa' Emperyalist Patentli!
Haluk Dural 


“Türkiye’nin yeni bir Anayasaya ihtiyacı yoktur. Yeni Anayasa ABD + AB, AKP + (BDP + PKK) tarafından istenmektedir. Yeni denen ‘Bölücü Anayasa’ girişimi toplumu daha fazla ayrıştıracak ve çatışmaya yol açacaktır. Emperyalist yayılmanın önündeki en büyük engel ‘milli devletler’dir. 


Akdeniz’den Hazar’a açılacak ABD işgalindeki koridorun önündeki en büyük engel ise üniter yapıya sahip Türk Devleti ve ordusudur.


Bu nedenle ABD planı, Türkiye’nin terör ve iç çatışmalarla (Türk-Kürt, olmazsa Alevi-Sünni) veya İran ve Suriye ile çatıştırılarak veyahut işbirlikçi iktidarlar vasıtasıyla hukuken üniter yapısı bozularak ve ordusu küçültülerek, ekonomisi borçlandırılarak ve özelleştirilerek ülkemizin zayıflatılmasını öngörmektedir.”


Bu Meclis Yeni Anayasa Yapamaz!


“Yürürlükteki anayasaya göre seçilmiş meclis, ‘Yeni Anayasa’ yapamaz. Yeni bir anayasa sadece halk tarafından ve halkın tüm kesimlerinin eşit, barajsız temsil edilecek şekilde seçildiği bir ‘Kurucu Meclis’ marifetiyle yapılabilir.”


“Laiklik ilkesine rağmen dini faaliyetlerin Diyanet İşleri Başkanlığı denetiminde olması bir ihtiyaçtır. Ancak, eğitim ile din birbirinden tamamen ayrılmalıdır. Din dersi zorunlu olmamalıdır.”


Haluk DURAL - 19 Mayıs 2012 















Hey You, Imperialists...

Whose lands are you giving to who? Whose State are you tearing apart?

Turkish Army does not consist 700 thousand soldiers. When the Turkish Armed Forces send a campaign, in 96 hours it is 2.500.000 (two and a half million), in one month it is 25.000.000 (twenty five million)...

If you do have power, you will come here with tanks, and patriots, and like we did 90 years ago with your grandfathers, buried in the Mediterranean Sea, we can burry you and your puppets in Van Lake. 

It is our duty. What's yours, so far from your homeland? You will not succeed.

Turkish Nation.



























28 Ağustos 2015 Cuma

Atatürk ve Ömer Muhtar








Tarihçi Koloğlu, İtalyanlar'la savaşan Ömer Muhtar'ın 1927'de Atatürk'ten yardım istediğini 
ancak mektubun İtalyan komutanda olduğunu açıkladı.



Libya lideri Muammer Kaddafi'nin, bir zamanlar ülkesini işgal eden İtalya'ya yaptığı ziyarette, göğsüne fotoğrafını astığı Libyalı direnişçi Ömer Muhtar'ın Atatürk'ten yardım istediği ortaya çıktı. Ancak Muhtar'ın yardım mektubu, İtalyan komutanın eline geçtiği için Atatürk'e ulaşmamış. 1911'de İtalyanlar Trablusgarp'ı işgal edince, Osmanlı subayları Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla gerilla harbi için buraya gitti.


Bunlardan biri de halı tüccarı kılığında Trablusgarp'a giden Mustafa Kemal'di. Mustafa Kemal burada yerel aşiretleri örgütledi ve İtalyanlar'a karşı savaştı. O dönemde Osmanlı subaylarıyla omuz omuza İtalyanlar'a karşı mücadele edenlerden biri de Sunusi aşiretinden Ömer Muhtar'dı. Libya'da başbakanlık da yapan Sadullah Koloğlu'nun oğlu, tarihçi-yazar Orhan Koloğlu, Ömer Muhtar'ın 1927'de, İtalya'nın Antalya'ya da göz diktiği yıllarda, ülkesini işgal eden İtalyanlara karşı mücadelesini sürdürdüğü dönemde, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin lideri Mustafa Kemal'e mektup yazdığını açıkladı.


"Ömer Muhtar'ın 50'inci şehadet yılı, Atatürk'ün 100. doğum yılı" anısına 1981'de "Mustafa Kemal'in yanında iki Libyalı lider" isimli kitabının kapağında Mustafa Kemal'le Ömer Muhtar'ın resimlerini kullanan Koloğlu, şunları anlattı: "Ömer Muhtar ile Mustafa Kemal, 1911'de belki aynı dönemde savaşmışlardır.


Çünkü o dönemde Ömer Muhtar'ın Sunusi aşireti içinde direnişe katıldığı bilinir. Ancak buna dair bir belge yok. 1964-1965 yıllarında Roma Büyükelçiliği'nde basın ateşesiydim. Tarihe meraklı olduğum için araştırdım. Bir gün orada eski kitaplar satan bir yerde gezerken, Muhtar'la uzun süre mücadele eden faşist İtalyan komutan Mareşal Rodolfo Graziani'nin bir kitabı elime geçti. Komutan bu kitabında, Muhtar'ın Mustafa Kemal'e mektup yazarak, 'Bize yardım edin' dediğini, ancak mektubun kendi eline geçtiğini anlatıyor."

Sabah,2009










24 Mart 2011 tarihinde, TBMM’den çıkan “tezkere” ile Türkiye, NATO kapsamındaki Libya operasyonuna 
“askeri güçle” katılmayı kabul etti.


1911’de İngiltere ve Fransa’nın da onayını alan İtalya, Osmanlı toprağı olan Libya’ya (Trabkusgarp) saldırmıştı. İtalyanların saldırı gerekçesi, “Osmanlı’nın Libya’yı iyi yönetemediği ve Libya’da özgürlüklerin kısıtlandığı” biçimindeydi. İtalya’nın asıl amacı ise Libya’yı sömürmekti: 1911’de Libya’ya yapılan emperyalist bir saldırıydı.


Aradan tam yüzyıl geçti. 2011 yılında ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya yine Libya’ya saldırdı. Bu seferki saldırı gerekçesi, “Libya lideri Kaddafi’nin halkını öldürmesi ve Libya’da özgürlüklerin kısıtlanmasıydı.” Müttefiklerin asıl amacı ise yine Libya’yı sömürmekti: 2011’de Libya’ya yapılan yine emperyalist bir saldırıydı. 


Yüzyıl önceki 1911 Libya saldırısında Batı emperyalizmine direnen Türkiye, tam yüzyıl sonraki 2011 Libya saldırısında, bugün Batı emperyalizminin yanında yer almıştır.


Ne diyelim, “One Minute”ci Başbakanımızın ve “Hoca” lakaplı Dışişleri bakanımızın bir bildiği vardır elbet! Milletimiz onlara güveniyor, biz de güvenelim!...


Benim aslında Türkiye-Libya ilişkisinde altını çizmek istediğim başka bir nokta var. Libya’daki olayların patlak vermesinden beri Türkiye-Libya ilişkileri tartışılırken, nedense hep tarihsel arka plandan yoksun, sadece bugünkü ve yarınki “ekonomik çıkarlara” odaklı olarak tartışılmaktadır. Neymiş efendim! Türkiye’nin Libya’yla iş yapan müteahhit firmaları varmış, Libya’daki Türk yatırımlarının akıbeti ne olacakmış, Türkiye büyük paralar kaybedecekmiş, vs. vs… Kimse de çıkıp, “Libya halkına ne olacak, oradaki insanların canları, malları nasıl korunacak, oradaki çocukların, hastaların, yaşlıların, sakatların ihtiyaçları nasıl karşılanacak, en zor zamanlarımızda, örneğin Kurtuluş Savaşı’nda bize destek olan Libya’ya ve Libyalılara nasıl yardım edebiliriz? diye sormayı aklından geçirmiyor. 


Türkiye-Libya ilişkisine yönelik bu “kapitalist” bakış açılarını gördükçe hep aklıma, Atatürk’ün Birinci Meclis’te söylediği, “Bizi mahvetmeye çalışan emperyalizme ve bizi yutmaya çalışan kapitalizme karşı mücadele ediyoruz” sözleri geliyor. Ve maalesef geldiğimiz noktada bugün, emperyalizmin bizi mahvettiğini ve kapitalizmin de bizi yuttuğunu görüyorum…


Her neyse!...Gelelim asıl meseleye…


Ben, Libya tezkeresine “evet” oyu veren bütün milletvekillerine, bugün adı unutulmuş bir Libyalıdan söz etmek istiyorum. 1920’de Atatürk’ün çağrısıyla Ankara’ya gelip Türk Kurtuluş Savaşı’na destek olan gerçek Türkiye dostu bir Libyalı’dan; Şeyh Ahmet Sünusi’den söz etmek istiyorum…



Şeyh Ahmet Sünusi’nin Kurtuluş Savaşı’ndaki Misyonu

Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı fotoğraflarından birinde, üniformaları içindeki Atatürk’ün biraz arkasında, boydan boya beyaz bir örtüye bürünmüş, beyaz sakallı, güzel yüzlü bir adam vardır. O adam, Anadolu’ya gelip Kurtuluş Savaşı’na katılan Libyalı Şeyh Ahmet Sünusi’dir.


Atatürk, İngiltere’nin, Fransa’nın ve ABD’nin “ayrılıkçı Kürtleri” Milli harekete karşı kışkırtmak için her yolu denedikleri Kurtuluş Savaşı günlerinde, Kürtleri Milli harekete kazanmak için Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları Güneydoğu Anadolu bölgesine ve Kuzey Irak’a, Kürt-Arap-İslam dünyasında çok iyi tanınan Şeyh Ahmet Sünusi’yi göndermiştir. 


Şeyh Ahmet Sünusi, Libya’daki Sünusiye tarikatının şeyhidir. Bu tarikat 1837 yılında Libyalı Muhammed Bin Ali Sünusi tarafından kurulmuştur. Aktivizmi ve Sufizmi savunan Sünusiye tarikatı, Batılı güçlerin istilasına karşı çıkan “antiemperyalist” bir çizgiye sahiptir. Sünusiler, 1911’de İtalya’nın Trablusgarp’ı (Libya’yı) işgal etmesi üzerine, oradaki Osmanlı ordusunda İtalyanlara karşı savaşmışlardır. 


1911’de İtalya Trablusgarp’a (Libya’ya) saldırınca Atatürk, Enver Paşa, Yakup Cemil, Kuşçubaşı Eşref, Ali Fethi (Okyar) gibi bazı gönüllüler, gizli yollarla Libya’ya giderek orada bölge halkını İtalyanlara karşı örgütleyerek “gerilla savaşı” vermişlerdir. 


Atatürk, Libya’da olduğu günlerde, daha sonra milli bir kahraman olacak olan Libyalı Ömer Muhtar’la ve daha sonra Anadolu’ya gelip Kurtuluş Savaşı’na katılacak olan Libyalı Şeyh Ahmet Sünusi’yle tanışıp dost olmuştur.


Şeyh Ahmet Sünusi, ilk olarak I. Dünya Savaşı sırasında Sultan Mehmet Reşat’ın davetini kabul ederek, 1918’de bir Alman denizaltısıyla gizlice İstanbul’a gelmiştir. Enver Paşa, Afrikalı şeyhlerle birlikte İstanbul’a gelen Şeyh Ahmet Sünusi’yi, Halife’nin “cihat fetvasını” İslam dünyasına duyurması ve İslam dünyasını Türklerin yanında olmaya çağırması amacıyla Arap-İslam ülkelerine göndermek istemiştir. Ancak bu sırada Vahdettin’in padişah olmasıyla bu planlar bozulmuştur. Enver Paşa’dan hiç hazzetmeyen Vahdettin, İngiltere’ye ve Fransa’ya karşı İslam dünyasını kışkırtıp onların düşmanlığını kazanmaktansa, bu ülkelerle anlaşıp birlikte hareket etmek gerektiğini belirterek, Enver Paşa’nın “Şeyh Ahmet Sünusi’nin Arap-İslam dünyasına gönderilmesi” görüşüne karşı çıkmıştır. Ahmet Sünusi’nin İngiliz karşıtlığından çok rahatsız olan Vahdettin, ayrıca İttihatçıların, kendisinin yerine Şeyh Ahmet Sünusi’yi Halife yapacaklarından kuşkulanmıştır. 


Kurtuluş Savaşı başladığı sırada Bursa’da bulunan Ahmet Sünusi, Bekir Sami Bey aracılığıyla Atatürk’e haber göndererek Milli harekete katılmak istediğini bildirmiştir. Bunun üzerine Atatürk, Ahmet Sünusi’ye bir mektup yazarak onu Ankara’ya davet etmiştir:

“Şeyh Sünusi Hazretlerinin milli mücahadelere yardım hususunda gösterdikleri hissiyata şükran arz eyleriz. Hilafet makamının fiilen işgali karşısında Şeyh Hazretlerinin duydukları infial hissinin İslam alemine tebliği pek ziyade lazım ve faydalı olacaktır. Bu konuda icab eden görüşünüzü ayrıca arz ederiz. Şeyh Hazretlerinin Ankara’da bulunmalarını arz ederiz…” 


15 Kasım 1920’de Ankara’ya gelen Şeyh Ahmet Sünusi onuruna Atatürk, 23 Kasım’da Meclis’te bir yemek vermiştir.


Ahmet Sünusi, burada yaptığı konuşmada: “İslamiyetin yok olmasının muhakkak görüleceği bir halin meydana çıkması üzerine Müslümanların ümitleri kesildiği bir sırada Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, arkadaşlarıyla beraber din uğruna savaşmaya başladılar. Ve siz de beraber savaştınız, cihat ettiniz. Bu hizmet bütün İslam aleminin devamına, İslam aleminin kurtuluşuna ait mukaddes bir vazifedir” demiştir. 


Atatürk, cevabi konuşmasında Sünusilerden ve Şeyh Ahmet Sünusi’den şu övgü dolu sözlerle söz etmiştir:

“Sünusi teşkilatı diğer teşkilatlar gibi sadece bir tarikat değildir; bu tarikat insanlığı İslamiyetin saadet yolunda yürütmeye yönelik esaslı bir teşkilattır. Bu gece huzurlarıyla müşerref olduğumuz zat, İslam aleminde büyük bir esasa dayanan mukaddes bir teşkilatın başında bulunan yüce bir zattır. (…) Dolayısıyla bundan sonra kendilerinin İslam alemine yapacakları hizmetler, şimdiye kadar olan hizmetlerini taçlandıracaktır. Ve bu sayede Türkiye devletinin, bütün İslam cihanının dayanak merkezi olan Türkiye devletinin de sağlamlaştırılmasına hizmet etmiş olacaklardır. Seyid Ahmet Şerif Sünusi Hazretlerinin gelecekteki hizmetlerine şimdiden gerek şahsım ve gerek TBMM namına teşekkür arz eylerim.” 



Atatürk, Şeyh Ahmet Sünusi’ye, aynı amaca hizmet eden üç farklı görev vermiştir:


1. İslam dünyasındaki antiemperyalist hareketleri Ankara’nın etkisi altına almak.

2. Arap-İslam dünyasında, özellikle de Irak ve Suriye’de Hilafet propagandası yaparak bölgedeki Müslüman Arapları İngiltere ve Fransa’ya karşı harekete geçirmek.

3. Türkiye içinde, özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Doğu ve Güneydoğu’da, Milli harekete katılımı arttırmak ve ayrılıkçı Kürtçü propagandasına, karşı propagandayla yanıt vermek. 


Şeyh Ahmet Sünusi, Atatürk’ün kendisine verdiği bu üç görevi yerine getirmek için hemen harekete geçmiştir.


İstanbul’daki Amerikan temsilcisi, 26 Ocak 1922 tarihli raporunda, Şeyh Ahmet Sünusi’nin, muhtemel bir Kürt ayaklanmasını önlemek için Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgeye gönderildiğini bildirmiştir. 


Atatürk, Şeyh Ahmet Sünusi’nin doğudaki ününden yararlanmak istemiştir. Bu öyle bir ündür ki, o günlerde Antep’te, “Şeyh Sünusi Hazretlerinin geçtiği toprağı düşman istila etmezmiş!” gibi söylentiler dolaşmaya başlamıştır. 


Şeyh Ahmet Sünusi ile Atatürk arasında çok yakın bir ilişki olduğu anlaşılmaktadır. Şeyh’in gördüğü rüyaları sık sık Atatürk’e anlatması, bu yakın ilişkinin kanıtlarından sadece biridir. Örneğin, bir keresinde Ahmet Sünusi rüyasında Hz. Muhammed’i görür. Hz. Muhammed, Ahmet Sünusi’nin elini sol eliyle sıkınca, Ahmet Sünusi, Hz. Muhammed’e, “Ey Allah’ın Resulü, neden sağ elini uzatmadın?” diye sorar. Hz. Muhammed, bu soruya “Sağ elimi Anadolu’da Mustafa Kemal’e uzattım” diye cevap verir… 


Atatürk, Ahmet Sünusi’yi, “genel vaiz” olarak görevlendirmiştir. Ahmet Sünusi’nin görevi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da il il gezerek camilerde vereceği vaazlarla Kürtleri Milli harekete katılmaya çağırmaktır. Ahmet Sünusi görevini eksiksiz yapmıştır. Her gittiği yerde verdiği vaazlar ve hutbeler çok etkili olmuştur. Sivas’ta ve Urfa’da birer kongre düzenleyen Şeyh Ahmet Sünusi, Güneydoğu Anadolu’daki propaganda çalışmalarıyla bir çok Kürt aşiret reisini Milli harekete katılmaya ikna etmiştir. 


Ahmet Sünusi, Diyarbakır’a gittiğinde büyük bir coşkuyla karşılanmıştır. Hakimiyet-i Milliye, Öğüt ve Anadolu’da Yeni Gün gazeteleri bu coşkulu karşılamayı haber yapmışlardır. Diyarbakırlıların ilgisinden çok memnun olan Şeyh Ahmet Sünusi, Atatürk’e telgrafla teşekkür etmiştir.


Bir süre Diyarbakır’da kalan Ahmet Sünusi, Atatürk’ün ramazan bayramını kutlamak için tebrik göndermiştir. Atatürk, bu nazik kutlamaya, 12 Haziran 1921 tarihli bir telgrafla yanıt vermiştir. Atatürk’ün, Ahmet Sünusi’ye gönderdiği bayram tebriği, Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlanmıştır. 


Şeyh Ahmet Sünusi, Ankara, Konya, Sivas, Elazığ üzerinden, Urfa ve Diyarbakır’a, sonra Mardin’e, oradan da Musul’a kadar gitmiştir. 


Şeyh Ahmet Sünusi’nin Anadolu’daki çalışmaları İngiliz istihbaratının dikkatini çekmiştir. İngiliz istihbaratı, Sünusi’nin adım adım Anadolu’yu gezdiğini belirterek, onun etkisinin Irak, Suriye ve Hicaz’a kadar yayılmasından endişelendiğini Londra’ya rapor etmiştir.

Ahmet Sünusi, her gittiği yerden Atatürk’e telgraf çekerek “Halka gerekli dini öğütleri verdiğini” belirtmiştir. Ahmet Sünusi’nin sözünü ettiği “dini öğütler”, Milli hareketin bir “cihat” olduğu ve bu hareketi desteklemenin her Müslümana farz olduğu, şeklindeki öğütlerdir. 


Ahmet Sünusi, Mardin’de bir camide yaptığı konuşmada Sultan Vahdettin’le Atatürk’ün tam bir ittifak içinde olduklarını belirterek,“Atatürk’ün, Halife-Sultanın sözünü dinlemediğini” şeklindeki “zararlı propagandayı” etkisiz hale getirmeye çalışmıştır. 


İngiliz istihbaratı, Atatürk’ün Şeyh Ahmet Sünusi’yi Mardin’e gönderdiğini ve Sünusi’nin görevinin bölgedeki Kürtleri Milli harekete katılmaya çağırmak olduğunu Londra’ya bildirmiştir. 


Şeyh Ahmet Sünusi, Konya İsyanı’nın bastırılmasında da etkili olmuştur. Bu isyanın, “İslam düşmanlarının işi” olduğunu belirten Ahmet Sünusi, isyancıların Alaattin tepesini savunan askerleri bırakmalarını sağlamıştır. 


Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasındaki Kürt politikasının en önemli ayaklarından birini oluşturan “Kürtlere yönelik propagandalar”, Şeyh Ahmet Sünusi tarafından büyük bir başarıyla uygulanmıştır. Atatürk, Kürtleri Milli harekete karşı ayaklandırmaya çalışan Binbaşı Noel gibi İngiliz ajanlarının menfi (olumsuz) propagandalarını, Kürtleri Milli harekete kazanmaya çalışan Şeyh Ahmet Sünusi gibi “bağımsızlıkçı” din adamlarının müspet (olumlu) propagandalarıyla etkisiz hale getirmiştir. “Büyük savaş ustası”, her zaman yaptığı gibi yine düşmanını düşmanın silahıyla vurmuştur…


Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta, Said-i Nursi gibi “büyük din alimlerinin!” Kurtuluş Savaşı günlerinde Çamlıca’daki konaklarında ikamet ettikleri günlerde, elin Libyalısı, Şeyh Ahmet Sünusi’nin Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nın başarısı için canla başla mücadele ettiği gerçeğidir. Ancak ne gariptir ki, Kurtuluş Savaşı’na katılmayan (Ankara’ya 1922’de gelmiştir) Said-i Nursi, kimi Cumhuriyet tarihi yalancılarınca “Kurtuluş Savaşı kahramanı” ilan edilirken, Kurtuluş Savaşı’na katılarak başarıyla mücadele eden Şeyh Ahmet Sünusi nerdeyse unutulmuştur…


Libya’ya sadece “yatırım, iş, para” diye bakan kapitalist aydınlarımıza; BOP’un Eşbaşkanı olduğunu belirten Başbakanımıza, Küdüs’te namaz kılma hayalleri içindeki Dışişleri bakanımıza ve “tezkereci” milletvekillerimize, Atatürk’ün yanında Türk Kurtuluş Savaşı’na “manevi destek” veren Libyalı Şeyh Ahmet Sünusi’yi hatırlatmak istedim, hepsi bu!...


Sinan Meydan 
Odatv , 2011