Translate

ermenistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ermenistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2025 Pazar

Türk Milis Gücü Devrede

 


Türk Milis Gücü Devrede

İngiliz gizli belgelerine göre, bu sırada Batı Anadolu'da Türkler, Yunan istilacılarının uygulamakta oldukları imha planına karşı koymaya çalışıyorlardı. Bunlardan, Aydın ve Muğla yöresi milis gücü lideri Demirci Mehmet Efe, Yunan komutanına 20 Ekim 1919'da gönderdiği yazıda şöyle diyordu:

"Yunan askerlerinin Aydın'a girişleri, yüzyıllar boyunca düzen ve uyum içinde yaşamış olan Rum ve Türk halklarının talihsizliklerinin başlangıcı olmuştur. Türklere kötü muamele yapıldığını ve bunun son günlerde arttığını öğrenmiş bulunuyorum. Bu durumu sizin de istemediğinize eminim. Türk ve Müslüman oldukları için uygarlık haklarından yoksun bulundukları sanılan kardeşlerimize karşı uygulanmakta olan bu kötü işlemin sürüp gitmesi, bize, misillemede bulunma hakkını vermekle birlikte, uygulamakta olduğumuz siyaset ve almış olduğumuz terbiye gereğince adalete saygı gösterdiğimiz için, şimdilik yeterince kan dökülmüş olduğunu düşünerek bundan imtina ediyoruz. Bu insanların uğramış oldukları talihsizliğin sona ermesi, Müslümanlara karşı yapılmakta olan saldırıların durdurulmasına ve yapmakta olduğum bu uyarının olumlu biçimde karşılanmasına bağlıdır. Aksi takdirde, sorumlunun kim olduğu, yüce devletlerce yapılacak soruşturmaya ve uluslararası kamuoyuna bırakılacaktır." 

Yunan başkomutanının ona bu konuda yanıt verip vermediğini gösteren herhangi bir belge İngiliz arşivinde bulunamamıştır.


Yine Mehmet Efe, İstanbul yönetiminin Harbiye Nazırı Mersinli Cemal Paşa'ya 3 Kasım'da ve Yunan kesimini sınırlamış olan İngiliz işgal gücü başkomutanı General Milne'e 11 Kasım'da gönderdiği mektuplarda, Türk ve Yunan güçlerine tahsis edilen yeni hatlara çekilmeye karşı çıkmış; General Milne'i, Yunanlıları Anadolu'yu boşaltmaya ikna etmeye davet etmiş ve şu uyarıda bulunmuştu: "Ölünceye kadar tırnak ve dişlerimizle kendi kendimizi savunmak zorunda kalacağız. "

İzmir valisi, Demirci'nin bu uyarılarına karşı çıkmış ve ilçedeki Osmanlı yetkililerini de buna karşı çıkmaya çağırmıştı. Akhisar'daki Türk milis gücü lideri Ethem Bey de, İngiliz Deniz Yarbayı Harry Luke'e, "Türk halkının Yunan istilasına karşı son ferdine kadar direneceğini" söylemişti.  Bu bilgiyi 23 Eylül'de İngiliz Yüksek Komiseri Robeck'e gönderen Harry Luke şu yorumu yapmıştı: "Halk arasında Türk yurtseverliği gerçekten şahlanmış bulunuyor . . . "


Rumlar ve Ermeniler Arasında İşbirliği

Bu arada, Türklere karşı Rum-Ermeni işbirliği sürüyordu. 

17 Ekim'de Ermeni Patriği, Rum Ortodoks Patrik Vekili ve "Sen Sinod" üyelerinden üç kişiyle birlikte İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Richard Webb'i ziyaret ederek, Türkiye'de ulusal akımın başarılarının Hıristiyan toplumlar için ciddi bir durum yarattığını bildirmiş; aynı görüşü daha sonra ziyaret etmiş oldukları Fransız, İtalyan ve Amerikan yüksek komiserlerine de yansıtmışlardı. Ayrıca, Türkiye'de yaşam, onur ve can güvenliği olmadığını; Anadolu'daki Hıristiyanların panik içinde sahile yakın yerlere ve kentlere sığındıklarını; İstanbul'daki yönetimin Türk ulusalcıların etkisi altına girdiğini; ulusalcı (Türk) liderlerin Hıristiyanları kırıma tabi tutmayı istemediklerini, çünkü bu tür bir davranışın kendi savlarını Avrupalılar nezdinde zarara uğratacağını bildiklerini söylemişti. Bu arada "Doğu Hıristiyanları eski kölelik dönemine mi mahkum edileceklerdir" sorusunu sormuş; İngiltere'nin harekete geçme vaktinin geldiğine değinerek durumun çok ciddi olduğunu, bir çözüm bulunmazsa, patriklerin istifa ederek sorumluluklarını İtilafçılar'a devredecekleri tehdidinde bulunmuştu. İtilafçılar, İstanbul'la diğer illerde askeri güçlerini harekete geçirerek sıkıyönetim ilan etmeliydiler, çünkü "güce karşı güçle karşı konulabilirdi."

Amiral Webb, bu görüşme hakkında 18 Ekim'de Londra'ya bilgi iletmişti. Öte yandan, 23 Ekim'de patrikhane, Rumlara, Osmanlı Meclisi seçimlerine katılmamayı emretmişti. 10 Kasım'da Rum ve Ermeniler Türkleri İstanbul'dan çıkarmak amacıyla ortak stratejiler uygulamayı görüşmek için Büyükada'da bir toplantı yapmışlardı. Bu sırada Londra'dan alınan haberlere göre, İngiltere'deki Hıristiyan Kiliseleri Birliği, İtilafçılar'dan, Ayasofya'nın derhal kilise haline getirilmesini talep etmişti.

Öte yandan, 31 Ekim'de, Bergama ve Soma arasındaki bölgede Yunan ve Türk askerleri arasında çarpışmalar olmuştu. Bu çarpışmaların nedeni şuydu: Yunan Başkomutanı, İngiliz Generali Milne tarafından saptanmış ve Yüksek Konseyce onaylanmış askerden arınmış bir bölgeye, Konseyin kararını beklemeden ve Venizelos'un emriyle girmeleri için Yunan askerlerine emir vermişti. Bu hareket İngiltere'de bile olumsuz etki yaratmış; Savaş Bakanlığı bu olayla ilgili olarak şikayette bulunmuş; Venizelos sadece özür dilemekle yetinmişti. İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Robeck, 12 Kasım'da Curzon'a şu ilginç yazıyı göndermişti:

"Yunan işgali altındaki bölgenin çevresinde, kimi yerlerde, İngiliz aleyhtarı duygular belirmeye başlamıştır. Yunanlılara karşı savaşmak için Batı Küçük Asya'da toplanmış ulusalcı güçler, şimdi iç bölgelerdeki ulusalcılarla birleşmiş ve Mustafa Kemal'le meslek arkadaşlarının etkisi altına girmişlerdir. Onlar, İngilizler aleyhindeki duygularını hiçbir zaman gizlememişlerdir. Batı illerindeki Türk çeteleri, İngiltere'nin Yunanlıları desteklediğine inanıyorlar . . . İzmir sorununun çözümlenmesinde kaydedilmiş olan gecikme, halkta bir gerginlik yaratmıştır ve her (gerçek veya hayali) olay, onların duygularını daha da kışkırtmaktadır. Özellikle üzücü olan şudur: Türkler, İngiltere'nin Küçük Asya'daki Yunan saldırganlığını desteklediğine inanıyorlar. Bu durum beni ciddi ölçüde meşgul ediyor . . . İzmir'le çevresinin işgali, Yunan ordusunun Küçük Asya'ya girişini izleyen dönemde kaydedilmiş üzücü olaylar, İttihat ve Terakki'nin yeniden dirilmesine ve şimdi ülkeyi egemenliği altına alan Ulusal Hareket'in doğmasına neden olmuştur. Yunanlılarla İtalyanların ülkeden çıkmaları, kendi görüşümce, bu ulusların askeri varlığına dayanan nedenleri ortadan kaldıracak ve ulusalcılar, İtilafçılar'ın çıkarlarına ciddi bir tehlike oluşturmayacaklardır."


Bakanlık yetkililerinden Lord Hardinge bu konuyla ilgili olarak şu notu düşmüştü:

"Anadolu'ya ve İzmir'e Yunan askeri gönderilmesinden İngiltere'nin sorumlu olduğu gerçektir ve bu suçlamalardan kaçınamayız. Amiral Robeck'e sempatim vardır, onun görüşlerine genellikle katılırım; ancak ona şu söylenmelidir: İngiliz yönetiminin niyeti Türkiye üzerinde hakimiyet kurmak değildir."


Yunanlılar, işgal ettikleri bölgelerde Türkleri başka yerlere sürgün etmeye başlamışlardı. 13 Kasım 1919 tarihli İngiliz gizli istihbarat raporuna göre, sadece Ödemiş'ten 400 Türk sürgün edilmiş; 60'ı, Türk milis güçleriyle ilişki kurmak gerekçesiyle hapsedilmişlerdi. Demirci Mehmet Efe, İzmir'deki İngiliz temsilcisi James Morgan'a 11 Kasım' da gönderdiği mektupta, 23 Türk'ün Atina'ya sürgün edildiğini belirtmişti. Morgan da bu sürgün olayının gerçek olduğunu 29 Aralık'ta, İstanbul'daki İngiliz yüksek komiserliğine bildirmiş; şunları eklemişti:

"Yunan mahkemelerince mahkum edilmiş 23 Türk, İzmir merkez hapishanesinde yer olmadığı için; ayrıca, güvenlik nedenleriyle, cezalarını çekmek üzere Atina'daki Singros hapishanesine nakledilmiştir. Ölüm cezası infaz edilmeyecektir. Türkler, cinayet işlemek, hırsızlık, silahlı ayaklanma, isyan, Yunan ordusu aleyhinde casusluk yapmak ve düşmanla ilişki kurmakla suçlanmaktadırlar."


İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nın aşırı Türk düşmanlarından biri olan ve bakanlıkta yüksek bir mevki işgal eden Eyre E. Crowe, 17 Kasım'da, bakanlık yetkililerinden Kidston'a Paris'ten şu yazıyı göndermişti: 

"Mustafa Kemal'e karşı ne yapılabilir? . . . İster Mustafa olsun, isterse olmasın ve Anadolu'da bir Türk devletine ne gibi uluslararası denetim uygulanırsa uygulansın, İstanbul işgalimiz altındadır ve istersek, yarın onu Anadolu'dan koparır ve Boğazlar'ın geriye kalan bölümlerini işgal edebiliriz. Yunanlılar İzmir'i ve çevresindeki bölgeyi işgallerinde tutuyorlar ve ben, Venizelos'un şu sözlerine inanırım: "Yunanistan, Mustafa Kemal'in kendilerine karşı harekata geçireceği herhangi bir güce karşı koymaya muktedirdir."


Kidston buna 28 Kasım'da şu yanıtı vermişti:

". . . Bugünkü durumun ortaya çıkmasında (Yunanlıların) İzmir'e çıkmalarının önemsiz bir rol oynadığı görüşüne katılamam. Yunanlıların lzmir'e çıkmaları, onları, reklamlarda patente edilen gıdalar gibi, oldukça küçük ve zararsız bir bebekken arsız ve olay çıkaran bir çocuk haline getirmiştir."


Eyre Crowe'un görüşünce, Yunanlıların İzmir'e çıkmaları ve bunun eleştirilere yol açması gerçekte iyi bir politikaydı, çünkü en azından, Türkiye'ye nihai koşullar empoze edilirken, ulusal bölgelerden biri sağlamca işgal edilmiş olacak ve potansiyel Hıristiyan rehinelerinin büyük bir kısmı güvenlik içinde olacaktı. Ancak bu görüşe karşı çıkan bakanlık müsteşarı Lord Harding şu yorumu yapmıştı: 

"Sir Eyre Crowe hiçbir zaman İstanbul ve İzmir'e gitmemiştir; gitmiş olsaydı, İzmir'le ilgili o yazıyı yazmazdı. İzmir sancağını ulusal bir Grek bölgesi olarak nitelendirmek büsbütün safsatadır."


İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Sir John de Robeck, 19 Kasım'da İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği "ivedi ve gizli" yazıda şöyle diyordu: 

"Yunanistan'ın İzmir'i işgalinden İngiltere'nin sorumlu olduğu görünümü verilmektedir. Olayları incelemek için bir soruşturma komisyonu kurulmasında da İngilizlerin rolü olduğu iddia ediliyor. Türkler, haklı olarak yaptıkları şikayetlere bir çözüm bulunmasını İtilafçılar'dan bekliyorlar. Bizim Anadolu'da düzeni kurmada büyük çıkarımız vardır. Ancak şunu yine tekrarlamak isterim: Yunanlılar İzmir'de kaldıkları sürece bu görevi yerine getiremeyiz."


Yine Amiral Robeck, Dışişleri Bakanlığı'na 20 Kasım' da şu ilginç ve gizli telgrafı göndermişti: 

"Yunan işgalinden kaçan Aydın halkı, son 5 aydan beri, Yunanlıların işgalindeki bölgenin dışında toplanmış bulunuyor. Kış yaklaşmaktadır ve bu insanlar arasında ölüm oranı çok yükselecektir. Türk yönetimi de onlara barınak sağlayacak durumda değildir. Bu bölge Yunanlıların işgali altında olduğu sürece evlerine dönmeleri ümit edilmiyor."


Bakanlık yetkililerinden W. S. Edmonds bu konuyla ilgili olarak 22 Kasım'da şu yorumu yapmıştı: "Menderes vadisinden çıkarılmış olan Türklerin durumu üzücüdür ama bundan kaçınılamaz. Türklerin orada yiyecek v.s. sağlamalarına Yunanlıların engel olmasına General Milne'nin müdahale etmesi gerekir."

George Kidston adlı yetkili de şunları eklemişti: "Amiral Robeck' in anlatmak istediği şudur: Bu Türklerin, yardım sağlamak için fonları (paraları) yoktur." Lord Curzon ise şunu belirtmişti: "Bu, askeri bir kararın sonucudur ve bundan sorumlu olan İngiltere Savaş Bakanlığı'dır."



Öte yandan Mustafa Kemal, 30 Kasım'da, İstanbul'daki İngiliz yüksek komiserine Sivas'tan şu mektubu göndermişti:

"Soruşturma komisyonu ayrıldıktan sonra Yunanlıların Müslümanlara yeniden zulüm yaptıkları bilgisi bize ulaşmış bulunuyor. Buna ek olarak Yunanlılar seçimlere engel oluyor ve hatta camilerin kapılarına bekçiler yerleştiriyorlar. Ulusal ve vatani görevimiz olarak şunları bildirmek isteriz: (Türkiye'de) Yunanlılarca işlenen tüm cürüm ve olayların sorumluluğu İtilaf güçlerine aittir. İtilafçılar, Yunan zulmüne karşı ilgisizlik gösteriyor ve hatta bunu cesaretlendirme siyaseti uyguluyor; Aydın ve ilini gerçek ve yasal sahipleri olanlara iade etmiyor ve onları kana susamış olan güçlere karşı korumuyorlar."

(...)


"Yunan İşgali Haçlı Seferi Biçimini Almıştır"

P. E. Marrack, 20 Aralık 1919 günü Donanma Bakanlığı'na gönderdiği yazıda, Anadolu'daki durumla ilgili olarak şu yorumu yapmıştı:

"Türkiye'deki durumun ana nedeni, Yunanistan'ın lzmir'i işgaline dayanır. Bu durum sürdüğü sürece Türk direnişinin nüvesini oluşturacaktır. Türkler, başlarına gelenlerden İtilafçılar'ın sorumlu olduğuna inanıyor ve Yunan işgalinden dolayı İngiltere'yi sorumlu tutuyorlar. İzmir olaylarını soruşturma komisyonu bu konuda hazırlamış olduğu raporu Barış Konferansı'na sunmuştur. Oybirliğiyle kabul edilmiş olan bu rapor Yunanistan'ı lanetliyor. Venizelos, bu raporu etkisiz bırakmak için Yüksek Konseyi inandırmaya çalışıyor . . . Onun öne sürmüş olduğu özür şudur: Türklerin bu konuyla ilgili olarak vermiş oldukları ifadeler, bu komisyonun delegelerinden biri olan Yunan temsilcisinin bilgisine sunulmamıştır. Müslümanlar arasında, İngilizlerin iyi ve adil olduğu konusunda var olan izlenimi zedelememek için Yüksek Konsey'in bu konuda Venizelos'a karşı çıkarak bu raporu yayınlamasını ümit ederim. Bu rapor rafa kaldırılırsa başlıca İslam gücü sayılan İngiltere'nin saygınlığı zedelenecektir. Sonra şu olasılık da vardır: Bu rapor resmen askıya alınmış olsa bile, sonuçta Amerikan basınına yansıtılacak ve böylece, Amerika'daki İngiliz aleyhtarlarına, İngilizlerin kötü niyeti olduğunu yinelemek fırsatını verecektir. İzmir'e Yunan ordusu gönderilmesinin nedeni olarak Batı Anadolu'da güvenliği sağlamak bahanesi öne sürülmüştü. Ancak, Yunan işgali, bu amacı yerine getirmek şöyle dursun, bir çeşit Haçlı Seferi olmuştur. Bunun sonucu olarak Aydın'daki Türklerin birçoğu şimdi evsiz, hasta ve aç göçmenler durumuna düşürülmüştür. Acınacak bir durumda olan 30 bin kadar göçmen, Yakındoğu'daki saygınlığımıza zarar verecektir. Dolayısıyla, İzmir sorunu ivedilikle sona erdirilmeli ve Yunanlılar İzmir'i boşaltmalıdır. Türkiye cezasız bırakılmamalıdır, ancak bu ceza, üstün nüfusu Osmanlı olan illerin bölünmesini gerektirmez. Türk halkı bu denli bir bölünmeyle karşı karşıya kaldığı sürece, İttihat ve Terakki'yle işbirliği yapmakta olan Ulusalcı Parti, doğudaki İngiliz güvenliğine karşı bir tehdit oluşturacaktır."


Anadolu'daki Olaylar Sürüyor

1919 yılı Kasım ayında Kaymakçı ve Ödemiş olayları yer almıştı. James Morgan, 26 Kasım'da İzmir'den İngiliz yüksek komiserliğine gönderdiği raporda bu olaylarla ilgili olarak şunları bildirmişti:

"Ödemiş'in Müslüman sakinleri, izinsiz olarak kentten ayrılamıyor; bu izni Yunan yetkililerinden ve çoğu kez güçlükle sağlıyor; ama verilen izne bile saygı gösterilmiyor. Bunun sonucu olarak kent halkının ürünleri çalınıyor veya tahrip ediliyor. Nif ilçesine bağlı iki köyde Rumlarla Yunanlılar, halkı camilere toplamış, soymuş, dövmüş ve evlerini yağmalamışlardır."


3 Aralık'ta Besdeyni, Gürçova, Kaymakçı ve Bucak yörelerini ziyaret eden Ödemiş'teki İngiliz istihbarat subayı, aynı gün kaleme aldığı raporda şöyle diyordu:

"21 -22 Kasım'da burada (Kaymakçı ) çarpışmalar olmuştu. Yunan güçleri, Paris Barış Konferansı'nın çizmiş olduğu yeni hatları işgal etmek için Besdeyni'den ilerlemeye başlamıştı. Uzun süren çarpışmalarda her iki yanda epey kayıp vermişti . . . Türk köylüler geri dönerlerse evlerini boş ve çevredeki ovaları bir çöl olarak bulacaklardır."


Bu raporda anlatılan olaylara içerleyen İngiliz Yüksek Komiseri Sir John de Robeck, Lord Curzon'a 27 Aralık'ta şu yazıyı göndermişti:

"Bu raporlar, Kaymakçı, Ödemiş ve Tire yörelerinde yadsınamaz bir durumu yansıtıyor. Yunanlılara kendi stratejik durumlarını düzeltmek için verilen izin üzerine, onlar 4 bin kişiyi daha, kışın başlangıcında evsiz ve yoksul bırakmışlardır. Buna benzer raporlar alınınca, kişi, Batı Anadolu'daki bu hareketlerin, İtilafçılar'ın uğrunda savaşmış oldukları ilke ve ideallere ne kadar ters düştüğünü anımsamaktan kendini alamaz."


Demirci Mehmet Efe de, 7 Aralık 1919 tarihli "İzmir'e Doğru" adlı gazetede yayınlanan mektubunda, Ödemiş Savaşı'nı ve Yunan barbarlıklarını anlatmış; "General Milne'nin belirlediği sınırlar içinde bulunan Gürcova, Ayasuluk, İki Çaplı, Kaşıkçı, Kesir, Uzundere ve Çerkesköyler'in üç saat süren top ateşine tutulduğunu; halkın yakındaki köylere kaçtığını; dağlara kaçanların ve kadın ve çocuklardan oluşan 30'a yakın insanın soğuktan donarak telef olduğunu; kaçamayan kimi yaşlıların öldürüldüğünü, genç kadın ve kızlara tecavüz edildiğini" bildirmişti.


Londra'daki Türk dostu bazı İngilizler, 15 Aralık'ta İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na gönderdikleri yazıda, Yunanlıların İzmir'i işgallerinden bu yana 10 bine yaklaşık Müslümanın öldürüldüğünü; birçoklarının kaybolduğunu ve 100 binden çok Müslümanın evsiz göçmen durumuna düşürüldüğünü bildirmişlerdi.

İtalyan ordusunda irtibat subayı görevinde bulunan İngiliz yüzbaşı A. Waterfıeld de, 1 Kasım'da kaleme aldığı raporda, bu insanlar için bir şey yapılmazsa, sonbahar yağmurları başlayınca çoğunun yaşamını yitireceğini bildirmişti.

1919 yılının sonlarına doğru, Türklerin İstanbul'dan çıkarılmaları konusu yeniden öne sürülmeye başlanmıştı. Bu nedenle, Paris'te yayınlanan "Gaulois" adlı gazetenin siyasi editörü M. Rene d'Ardal, gazetenin 26 Aralık tarihli sayısında şunları belirtmişti:

"Türklerin İstanbul'dan çıkarılması ve Boğazlar'ın uluslararası bir rejime tabi tutulması görüşünden sorumlu olan İngiltere'deki sömürgeci partidir. Ancak bu proje Avrupa için iki tehlike yaratmaktadır: 1 . İslam dünyasının Hıristiyanlara karşı isyana kışkırtılması, 2. bunun etkisiyle Cezayir, Fas, Mısır ve Hindistan da bir hareketin başlaması. Bu hareketler önceden tahmin edilemeyecek kadar tehlikeli olabilir."

(...)


İzmir'deki ABD temsilcisi David Forbes da bu söylentilere büyük ilgi gösteriyor; İstanbul'daki ABD Büyükelçiliği yetkililerinden William Buckler'e 10 Ocak'ta gönderdiği yazıda şöyle diyordu:

"(Ulusalcı) Türk liderler, Yunanlıların İzmir'i işgalini asla kabullenmemekte kararlıdır. Paris Konseyi bu konuda ne karar alırsa alsın, İzmir Yunanlılardan geri alınmazsa, ulusalcılar, Yunanlılar ülkeden çıkıncaya kadar savaşı sürdüreceklerdir. . . Bu durumda, dünyanın bu kesiminde savaş öncesi koşullara dönülmesi için pek ümitli değilim; tam tersine, İzmir'in işgali, Küçük Asya'da yeni bir Balkan anarşisi yaratılmasına neden olmuştur. İzmir ili Yunanistan'a ilhak edilirse en erken vakitte, oldukça uzun sürecek ciddi düzensizlikler dönemine girmiş olacağız. Türkler geniş ölçüde silahlanmayı başararak Yunanlıları bu ülkeden çıkaracaklardır."

(...)


Hamid Francis adlı bir İngiliz de, İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na 25 Şubat'ta gönderdiği yazıda şöyle diyordu:

"İzmir'de yıllarca yaşadım. İtilafçılar'ın, Asya veya Avrupa Türkiye'sinde ticari açıdan en önemli liman olan İzmir'i, Aydın ve Bursa illerinin herhangi bir bölgesini, gaddar, bencil ve oldukça haysiyetsiz Yunan'a vererek insafsız ve korkunç bir hata işlemelerini önleyiniz . . . Helenlerin bu bölgeyi yönetmede hiçbir hakları ve gerekçeleri yoktur, çünkü her yanda Müslüman, Hıristiyan ve diğer halklarla büyük çoğunluk onlardan nefret eder ve aşağı görülürler. İtilafçılar, Yunan ordusuna bu ili işgal etmeye izin vermiş oldukları günden bu yana bu ordu köyleri yakmış; kaçamayan Müslüman halkı kırımdan geçirmiş ve ülkeyi yıkmıştır. Dünyadaki en barışsever ve yasalara itaat eden rençberler olan bu Müslümanlar Yunan gaddarlıklarının kurbanı olmuşlardır. Bunun sonucu olarak tarlalarının birçoğu ekimsiz kalmıştır. Bu muhteşem ve iyice sürülüp ekilmiş olan toprakları. . . rüşvet düşkünü ve zalim Yunanlılara vermek, bu mutsuz ülkeyi ve halkını bilenler ve sevenler açısından olmuştur. . . Dolayısıyla Müslüman sakinler ve diğer Hıristiyanlar, hiçbir tolerans duygusu olmayan ve Levant'in en zalim ve haysiyetsiz bir halkı olan Yunanlıların boyunduruğunu asla kabul etmeyeceklerdir. Bunun sonucu olarak, Yunan yönetimi buradan kovuluncaya kadar, her yanda isyanlar çıkacak ve sivil savaş patlak verecektir. İzmir'i Yunan'a vermeye, Liverpool'u Rusya'ya ve Marsilya'yı veya Havr'ı Almanya'ya teslim etmeye benzer."

(...)


Osmanlı Hıristiyan toplumunun ruhani ve sivil kimi liderleri, kendilerine Osmanlı devleti içinde verilmiş olan ve devlet içinde devlet olma (imperium in imperio) niteliklerine sahip geniş ölçüde hak ve ayrıcalıklardan yararlanarak, yabancı devletlerle entrikalar yapmaya başlamışlardı. Özerklik veya bağımsızlık sözleriyle aldatılmış olan bu liderler, Osmanlı devletini bölerek ortadan kaldırmaya çalışan o devletler ve güçler tarafından ustalıkla kullanılıyor; böylece kendi etki ve yetkilerinin artacağını sanıyorlardı. Osmanlı devletinin gücünü zayıflatmak ve daha çok bu devlet savaş durumundayken, bundan pay koparır ümidiyle, kendi ülkelerinin düşmanlarıyla sık sık işbirliği yapıyorlardı.

Son zamanlarda araştırıcılara açılmış olan Batı arşivlerinden sağlanmış olan belgeye ve yayınlanan birçok yapıta göre, bu Hıristiyan azınlıklarından ve aldatılmış olan kimi Müslüman aşiretlerinden bazılarının da Osmanlı devletinin parçalanmasında önemli bir rol oynamış oldukları kanıtlanmıştır. Bu azınlıkların amaç ve tutkuları tümüyle gerçekleşmiş olsa, Osmanlı devleti büsbütün ortadan kaldırılacak ve onun yerini, koruyucuları olan güçlü devletlere itaat edici kukla devletçikler alacaktı; oysa Hıristiyan azınlıklar, Anadolu'nun hiçbir ilinde toplam nüfusun yüzde 15'inden çoğunu oluşturmuyorlardı. Buna karşın, 1877-8'de, hatta daha önceleri, Osmanlı devletindeki çeşitli Hıristiyan mezheplerinden bazıları, Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı'nda doruk noktasına erişen ilişkilerinin henüz ilk döneminde, emellerine nail olmak için birbirleriyle işbirliği yapmaları gerektiğini anlamışlardı. Aynı zamanda, Osmanlı devletinin içindeki ve dışındaki denge bozucu güçlerle işbirliği yapmanın bu devletin bölünmesinde çıkarları olan devletlerin aletleri olarak çalışmanın, herhangi bir Osmanlı krizinden yararlanmanın veya bu devletler azınlıklar için müdahalede bulunur ümidiyle, bu denli krizleri yaratmanın ve her şeyin üstünde, Türkiye ve Türk ulusuna karşı propaganda kampanyası başlatmanın önemini anlamışlardı. Dünyanın her yanında, özellikle Avrupa ve Amerika'daki güçlü, bol kaynaklı ve aldatıcı Hıristiyan propaganda örgütleri ve araçları tarafından ustalıkla kullanılan Hıristiyanlık dünyasını ve kimi Müslüman aşiretlerini aldatarak, onlardan yardım sağlamışlardı.

Propaganda sahasında Osmanlı Hıristiyanlarıyla kimse yarışamazdı. Onların kimileri, güçlü devletlerin büyükelçilik ve konsolosluklarında yaptıkları tercümanlık görevlerinden yararlanarak, o devletleri, kendi masallarına ve onların refah memurlarını, misyonerlerini ve ruhani liderlerini, kendi savlarının gerçek olduğuna inandırmışlardı. Çoğu kez Batılı bir gazeteci onların çığırtkanlıklarıyla tuzağa düşmüş; onların hikayelerini çevreye yaymıştı. Dahası, Osmanlı ülkelerindeki Avrupalı diplomat ve gezginler, kendileri gibi aynı dinden olan ve çoğunlukla yabancı dilleri bilen bu kişilerin tuzağına düşerek onların yalanlarını geniş ölçüde yaymışlardı. İstanbul'daki Amerikan Robert Koleji'nin (şimdi Boğaziçi Üniversitesi) ilk başkanı rahip Dr. Cyrus Hamlin'e göre, Türklere karşıt haberlerin yayılmasını sağlamak amacıyla, 1870'lerde Londra'da bir propaganda bürosu kurulmuştu. Hamlin'in de doğruladığı gibi, herhangi bir halk hakkında bu denli "tek yanlı ve güvenilmez enformasyon veya propaganda", birkaç yıl sonra, kolayca giderilemeyecek düşmanlık ve nefret kışkırtır. Hamlin ayrıca şu yorumu yapar: "Doğu hakkında bilgi veren bir gazeteyi elime her aldığımda şöyle dua ederim: Tanrım, bu haberlere inanmamak için bana yardımcı ol."

Türkler dindar ve ağırbaşlı oldukları için; boşboğaz olmadıkları ve sessizlik içinde sıkıntı çekmeyi çığırtkanlık yapmaya yeğ tuttukları için, Osmanlı Hıristiyanlarının fanatikleri ve onların koruyucuları, Türkler ve öteki Müslümanlar aleyhinde akla hayale sığmayan efsaneler ve kendi nefret duygularını çevreye yaymada meydanı boş bulmuşlardır. Bu denli yalanları kanıtlamak için, hiçbir sorumluluk ve vicdan azabı duymadan sahte belgeler öne sürmüş veya var olan belgeleri çarpıtmış aleyhlerindekileri de kaçırmışlardır. Onların, var olmayan belgeleri varmış gibi göstermedeki ustalıkları, bir bakıma beyazın siyah olduğunu kanıtlamaya çalıştıkları ve çoğu kez bunda başarı sağlamış oldukları, bu biçim bir "beyin yıkamaya" sık sık maruz kalmış olan devletlerin arşivlerinde bulunan çeşitli ilk kaynaklardan saptanmıştır.

(...)


Öte yandan, Osmanlı devletinin son dönemini oluşturan 1821 ile 1922 yılları arasında 5 milyondan çok Müslüman kendi topraklarından sökülmüş; 6 milyona yaklaşık Müslüman da yaşamlarını yitirmişlerdi. Onların kimileri savaşlarda, kimileri de göçmen olarak açlık ve hastalıklardan olmuş; onların Osmanlı ülkelerindeki mal ve mülkünü, savaşlarla isyanlar sonucunda kurulmuş olan devletlerin halkları ele geçirmişti. Yani, bu yeni devletler, ülkelerinde yaşayan ve çok ıstırap çeken Türk ve öteki Müslümanların imhası veya sınırdışı edilmesi üzerine kurulmuştur. Çarlık Rusyası da genişlerken milyonlarca Müslümanın yaşamlarını yitirmelerine neden olmuştur. Amerikalı araştırmacı Justin McCarthy'nin de açıklamış olduğuna göre, bu Müslüman kayıplarının tarihi önemine karşın, Batı'da yayınlanan eserlerde bunlardan pek az söz edilmekte veya hiç söz edilmemektedir. Bu gibi yapıtlar ve tarih kitapları, İtilafçıların, Greklerin ve Ermenilerin kırıma tabi tutulduklarını hiçbir esaslı kanıta dayanmadan ve bol keseden sıralar, Türklerle öteki Müslümanlara karşı yapılan canavarlıklardan hiç söz etmemektedir.

Son olarak şunu belirtmek gerekir: Anadolu halklarını büyük bir felakete sürüklemiş olan başlıca yayılmacı devletler: Rusya, İngiltere ve Fransa; ayrıca Yunanistan, Ermenistan, İtalya, Almanya, Avusturya ve ABD, tarih huzurunda bu eşsiz felaketin sorumluluklarından kaçınamazlar; ama bu felakete, kimi Osmanlı yönetimleri de katkıda bulunmuştur. Öte yandan, Osmanlı Hıristiyan toplumlarının birçok lider de bu felaketteki sorumlulukları göz ardı edilmemelidir. Bu liderler, hem kendilerini, hem de kendi halklarını güçlü devletlerin aleti yapmakla bu felakete büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Ne kadar üzücüdür ki, Türkiye'yi yıpratma ve bölme çabaları hâlâ sürmektedir.


Salahi R. Sonyel

İngiliz Gizli Belgelerinde Türk-Yunan İlişkileri, 1821-1923

Remzi Kitabevi, 2011, s.195-201, 203-205, 207-209, 369-372



28 Ekim 2020 Çarşamba

Azerbaycan-Ermenistan

 


Tuncay Bengin'in 10 Ekim tarihinde Milliyet'te, Azerbaycan-Ermenistan çatışmalarıyla ilgili olan, benim görüşlerime de yer veren makalesi aşağıdadır: 


İşgal altındaki Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan toprakları olduğunu bugüne kadar defalarca tescil eden ama çözüm getirmeyen ya da getirmek istemeyen Birleşmiş Milletler şimdi arka arkaya ateşkes çağrıları yaparak krize askeri yollarla çözüm bulunamayacağını belirtiyor. Çözüm olarak önerdiği de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu eş başkanları gözetiminde müzakerelere dönülmesi. Yani neredeyse 30 yıldır süren “Yalan Rüzgârı” dizisinin yeniden vizyona girmesi. Dolayısıyla, bu açıklamaların samimiyetine güvenmek ve ciddiye alınmasını beklemek görünür gerçekliğe pek uygun düşmüyor. O nedenle, buna dalga geçer gibi bir çözüm önerisi demek daha doğru. Çünkü bir yanda saldırıya uğrayan, toprakları işgal edilen,  bir milyondan fazla vatandaşı yerinden yurdundan olan ve buna rağmen masada çözüm umuduyla yıllardır sabreden Azerbaycan, diğer yanda hak, hukuk tanımayan, işgalci politikasında ısrar eden Ermenistan var. Hem de BM’nin bu konuda aldığı kararlara rağmen... Yani biri işgal altındaki topraklarını kurtarıyor, diğeri hala alçakca sivilleri vuruyor. Açıkçası BM gerçekten samimi ve kararlı olsaydı yasasının en önemli maddesi “devletlerin egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünden” hareketle bugüne dek Ermenistan’a haddini bildirmesi gerekirdi. Ama yapamadı, yapmadı.


Niyesini eski Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı emekli Büyükelçi Onur Öymen anlatıyor:


“BM’de 1993 yılında bir yılda dört Güvenlik Konseyi kararı çıktı ve hepsinde bu toprakların Azerbaycan’ın toprağı olduğu ve işgalin sona ermesi gerektiği ve işgalci güçlerin çekilmesi gerektiği belirtiliyor. Ondan sonra 14 Mart 2008 tarihinde bu sefer BM Genel Kurulu’nda bir karar alındı, bu karar da diyor ki burası Azerbaycan toprağıdır, aynı şekilde işgalci güçler çekilmelidir. Yalnız bu oylamaya 150 ülke katıldı, bunlardan 100’ü çekimser 39’ üye evet oyu veriyor. Türkiye de var bunların içinde ama bir tane Avrupa ülkesi yok. Bir Avrupa ülkesi bile burası Azerbaycan toprağıdır diyemiyor. Ondan sonra 7 ülke hayır oyu veriyor; bu 7 ülke arasında sorunun çözümünden sorumlu Minsk Grubu’nun eş başkanları ABD, Fransa ve Rusya da var. Düşünebiliyor musunuz?


Yani çözüm istemedikleri açıkça ortada. Daha sonra birtakım temaslar oluyor; Prag da buluşuyorlar, St. Petersburg’da buluşuyorlar liderler fakat oralardan da hiçbir şey çıkmıyor. Bir şey çıkacakmış gibi yapıyorlar; mesela 5 eyalet boşaltılsın da ondan sonra Karabağ da müzakere edilsin falan gibi. Ermeniler bunu da reddediyor, mutabakata da varmadılar. Adamlar hiçbir çözüm istemiyorlar çünkü. Arkalarını dayamışlar büyük devletlere ve onların himayesinde bu toprakları zaman içinde tamamen kendilerine mal edecekler, strateji bu. Aynen Kıbrıslı Rumların yaptığı gibi, aynen Yunanlıların yaptığı gibi. Yani büyük devletlerin himayesinde hukuka anlaşmalara, BM yasasına aykırı sonuç almaya çalışıyorlar. İşin esası bu.”


Peki BM bu duruma neden seyirci kaldı ya da müdahil olmadı? Öymen devam ediyor:


“BM’nin tek başına çözme mekanizması yok. AGİT çerçevesinde bir Minsk Grubu kuruldu 1993’ten sonra fakat eş başkanları ABD, Fransa, Rusya. Çözüme bu üç ülkenin öncülük yapması lazım ancak bunlardan ikisi, Fransa ve ABD zaten iç politika, lobiler, ülkelerindeki Ermeni nüfusunun çokluğu ve seçmen oluşu nedeniyle zaten hiçbir zaman Ermenistan’ın istemeyeceği bir çözüme destek olmuyorlar. Rusya’nın da Ermenistan’la yakın ilişkileri, bir güvenlik ittifak anlaşmaları var, üssü de bulunuyor ve bu üssün süresini de şimdi 2044 yılına kadar uzattılar. Yani böyle bağları da var. Fakat bir taraftan da Rusya Azerbaycan’ı da kendisinden uzaklaştırmak istemiyor. En son olarak Paşinyan’ın da biraz ABD’ye meyletmesi ABD ile Rusya arasında denge politikası gütme izlenimi ortaya çıkınca Rusya bu sefer ona biraz katı davrandı. Bu defaki çatışmalarda beklediği desteği tam alamadı Rusya’dan.”


BM’nin işlevi yok o zaman?


“BM’nin yapabileceği iki şey var. Biri Güvenlik Konseyi’nden böyle kararlar çıkartabilir. O kararların siyasi ağırlığı da fazla ileri gidemez çünkü 5 ülkenin veto hakkı var. Ki bunların üçü de Minsk Grubu’nun eş başkanları ABD, Rusya, Fransa; üçünün de veto hakkı var. Onun için bunlardan birinin istemediği karar çıkamaz. BM’nin bir imkânı daha var; o da 7. madde. Daha doğrusu, BM yasasının 7. bölümü. Güç kullanarak meseleleri çözmek. Bir BM gücü olacak, o güç gidecek orada düzeni BM’nin kararlarına göre tesis edecek. Fakat bu uygulamayı da kimse istemiyor, bunun riskini de kimse almak istemiyor. Dolayısıyla, böyle bir karar da çıkmıyor epeydir. O zaman BM’den fazla bir şey beklemeyeceksiniz. Peki, nasıl çözülür bu? Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki diplomatik temaslarla. Türkiye de bunun için çalıştı Demirel zamanında. Biz Ter Petrosyan ile Haydar Aliyev’i iki defa bir araya getirdik ama oradan da bir şey çıkmadı. Minsk Grubu’nun yaptığı göstermelik temaslardan da bir şey çıkmadı. Yani diplomasiyle bir çözüme varılamadı. O nedenle, Azerbaycan’da halkta bu meseleyi ancak güç kullanarak çözebiliriz inancı hâkim. Karabağ’ın tamamını geri almadan biz durmayız diyor İlham Aliyev. Yani Ermenistan işgal ettiği toprakları terk ediyorum dese, o zaman zaten mesele kalmayacak ama terk etmek istemiyor.”


Tersi olsaydı, BM’nin tavrı ne olurdu?


“Tersi olsaydı tozunu üflemişlerdi Azerbaycan’ın. Yani Azeriler Ermeni toprağını işgal etseydi dünyayı ayağa kaldırmışlardı. Maalesef hayatın gerçekleri biraz böyle...”




Ermenistan'ın sivillere saldırması bir "Savaş Suçu"dur!

Bu İnsanlık Suçu sadece Ermenistan'a ait değil,

Bu suç BM'ye de ait,

Bu suç AB'ye de ait,

Bu suç Fransa'ya da ait,

Bu suç Rusya'ya da ait,

Bu suç ABD'ye de aittir.

Türklere karşı yapılan bir "Nefret Suçu"dur!


Armenia's attack on civilians is a "War Crime"!

This crime against Humanity does not belong only to Armenia,

This crime belongs also to the UN,

This crime belongs also to the EU,

This crime belongs also to France,

This crime belongs also to Russia,

This crime belongs also to USA.

This is a "Hate Crime" against Turks!


SB



Elşad Alili (19 Ekim '20)

"Qafan toponimi Kəngərli/Peçeneqlərin Kapan, ya da Kapanlı qolu ilə bağlıdır.

Qarabağda da Kapanlı adlı yer adları vardır.

Qacaran da adından bəllidi.

Bugünkü Ermənistan torpaqları Kəngərlilərin və ümumən Üç Okların qədim yurdudur."




6 Eylül 2018 Perşembe

Van - Türk / Ermeni



Su altı yönetmeni Tahsin Ceylan, Van Gölü'nün ekolojik-arkeolojik sırlarını görüntülemiş, yüzyıllardır suyun altında gizli kalmış, bilinmeyen çok sayıda yaşamı, eseri, hikayeyi gün yüzüne çıkarabilmek için bir kitap hazırlamış: Van Gölü'nün Sırları. Kitap, bugün Van Gölü'nün ortasındaki Akdamar Adası'nda, Gevaş Kaymakamlığı himayesinde düzenlenen etkinlikle tanıtılacak. Güzel iş. Emeği geçenleri tebrik ederim.

Gevaş Kaymakamlığı madem bir işe el attı, tamamına erdirsin; Van Gölü'nün bahsi geçen kitapta yer almadığı aşikar "öteki sırları"nı da dünyaya duyuracak bir adım atsın; Van Gölü'nün "Kan Gölü" olduğu o "karanlık çağı"nı da yazsın, yazdırsın, anlatsın, anlattırsın... Kimseyi bulamazsa ben gönüllüyüm bu "vazife"ye!

Ermenilerin işkenceleri sonucu aklını kaybeden Nezo Hatun'a...

Ermeni zulmünden kurtulmak için kendilerini ateşe verip pervane gibi döne döne; "Gelin kızlar, bizim düğünümüz var. Bugün bizim düğün günümüzdür..." diye ölüme giden Zeve'li genç kızlara...

Yaşadıklarını "Akşam oldu mu bizim içimize Ermeniler gelirdi. 150 tane kadar kadın içinden 10-11 tanesini seçip götürürlerdi. Sabaha kadar bu kadınlara tecavüz ederlerdi. Bu kadınlar öyle olurdu ki kan revan içinde kalır, bırakıldıklarında bacaklarını gere gere yatar, oturamayacak durumda kalırlardı" diye anlatan Seher'e...

Defalarca tecavüze uğrayan 7 yaşındaki Fatma ve 9 yaşındaki Güfaz'a...

Zorla götürülürken kendilerini köprüden Mermit Çayı'na atan iki taze gelin; Zahide ve Fatma'ya...

Derviş Efendi'nin, gözleri önünde tecavüze uğrayan kızları Hayriye ve Şadiye'ye...

Van'ın o mezalim kurbanı biçare, şehit kızlarına, kadınlarına, çocuklarına karşı birikmiş olan saygı borcumuzu ödemek bir "vazife" çünkü bence!

Üstelik...Şehirlerini basan Ermeni çetecilerden kaçabilmek için Van Gölü'ne yönelen Türklerin... Onlara "kurtarıcı" kılığında vapurlarını açan, Van-Akdamar arasında taşımacılıkla meşgul Ermeni zenginlerin... Van Gölü'nün ortasına gelindiğinde bu vapurların nasıl birden zulümhanelere dönüştüğünün... Katledilen erkekler göle atılırken, kadınların Akdamar'daki o "adanın turizm anahtarı diye pamuklara sarılan kilisesinde" nasıl "ömür boyu tecavüz"e mahkûm edildiğinin... Bu akıbete uğramamak için kendilerini göle atan Türk kadınlarının ve Van Gölü'nün nasıl kan rengine döndüğünün hikayesini "ortaya çıkarmak" için hiç öyle suyun metrelerce altına dalmaya filan da gerek yok.

Akdamar'a, iğdiş edilmiş o malum canlının trene baktığı gibi değil de, "harikalar diyarı" olmadığını görecek gibi bakmak kafi!
Ben bunu bir "millî vazife" addediyorum ama...

Konuya "tamamen duygusal" yaklaşanlar; şehre girecek paranın hesabını yapanlar, Akdamar'ı dünyanın her yerinden ziyaretçinin akın edeceği bir "turizm cennneti"ne dönüştürmek niyetinde olanlar varsa... Kolayı var... Dünyanın birçok turistik şehrinde, en çok ziyaret edilen yerler arasında "işkence müzeleri", "soykırım kampları" var... Akdamar Kilisesi'ni de bir "sanat şaheseri" filan diye cilalamak yerine bu yüzüyle çıkarırsanız vitrine, emin olun, insanlık tarihinin eşine az rastlanır işkencelerinden, kırımlarından birine mekan olduğu için de gelir insanlar burayı görmeye!

Kaymakam Bey... Kimsenin değilse bile ağzına balta sapı büyüklüğünde bir kazık çakılan, dili koparılıp bu kazığın üstüne çivilenen 70 yaşındaki Gevaş müftüsünün hatırasının hatırına bunu bir düşünün bence... 


Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU
Sıra Van Gölü'nün "Öteki" Sırlarında
Yeniçağ / 06 Eylül 2018 





"2007 yılında uluslararası törenle “Anıt Müze” olarak açılarak yılda bir gün ayin izni verilen kilisede, 19 Eylül 2010 tarihinde 95 yıl aradan sonra ilk ayin yapılmıştı. Daha sonra güvenlik gerekçesiyle iptal edilen ayin, 3 yıl aradan sonra ilk defa 9 Eylül'de gerçekleştirilecek. Bu ayine hükümetten de üst düzey isimler katılacak. Türkiye Ermenileri Patrikhanesi Patrikvekili Başpiskopos Aram Ateşyan:  "Türkiye değişiyor, Türkiye eski Türkiye değil artık. Hem güçlü hem de azınlıkların haklarını veren bir devlet, bir hükümetimiz var" dedi." Basın / 05 Eylül 2018


A - Azınlıkların her TC. vatandaşı gibi tüm hakları mevcuttur! Ayrıca, Türkiye'de "Azınlık" terimi kullanılmaz, "müslüman" ve "gayri-müslim" diye ayrılır! Fransa'da "Ermeni kökenli Fransızım" diyebiliyor musunuz? Hayır, "Fransızım" diyebilirsiniz ancak!
B - Evet Türkiye değişiyor, ama bu "Türklerin" aleyhine gelişen bir değişimdir!
C - Akdamar Hıristiyan Türklerine Aittir!
D - Bu ayinlerde "sözde Ermeni soykırımı"nın anılmayacağını düşünenler %100 yanılmaktadır. Yani Türkiye ve Türkler lanetlenecektir!
E - Akdamar ve Van Gölü çevresindeki Türk Katliamları anılmalıdır ve hatta "Türk Soykırım Anıtı" dikilmelidir!

SB.




* Bir de eski tarihli makalelere bakalım *

Fatih Erboz
Ermeni tatil köyü işin görünen yüzü
Yeniçağ, Mayıs-2008

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu:" Arşiv kayıtlarına göre, Aktamar'daki haçın, Rusya'dan çetesi ile birlikte Van'a hırsızlığa gelen Michellian adlı bir Ermeni tarafından çalındığı biliniyor."

Özkaya, Van’da Akdamar Kilisesi’nin bulunduğu alana kurulması düşünülen Ermeni tatil köyü projesine sert tepki gösterdi. “Tatil köyün projesindeki ana  hedefin Akdamar Kilisesi olduğu herkes tarafından biliniyor” dedi.

Ermeni tatil köyü projesi büyük tartışma yarattı. Van’da Akdamar Kilisesi’nin bulunduğu yere yapılacak olan tatil köyünün, Türkiye açısından olumlu sonuçlar vermeyeceğini belirten Tapu Kadastro eski Genel Müdür Yardımcısı Orhan Özkaya, bunun bir hıristiyanlaştırma projesi olduğunu kaydetti. Özkaya, yabancıların ve vakıfların yeni toprak satışları yasası çıkmadan önce bölgede toprak alabilmek için büyük çaba sarf ettiklerini ifade ederek, “Yeni yasa muhtemelen Anayasa Mahkemesi’nden dönecek. Yabancılar bunu bildiğinden yasa yüksek yargıdan dönmeden amaçlarına ulaşmak istiyorlar.Bu nedenle  projeyi hayata geçirmek istiyorlar” diye konuştu. 

Van’ı ele geçirecekler

Burada oynanan oyuna dikkat edilmesi gerektiğini kaydeden Özkaya, şöyle devam etti: “Ermeni tatil köyü projesi demek bu bölgede bir Ermeni cemaati yaratmak anlamına gelecektir. Bunun içinde dinler arası diyalog kavramından yararlanacaklar” şeklinde konuştu. Vakıflar yasası ile birlikte vakıfların şirketlerle ortaklık yapabileceklerini ve  istedikleri kadar toprak satın alabileceklerini kaydeden Özkaya, “Bu sınırsız toprak alabilecekleri anlamına gelmektedir. Van ilinin imar planlı alanının yüzde 10’u  yabancıların eline geçecek” dedi.   


*

Tolga Akiner
Akdamar manzaralı tatil köyü geliyor!
Milliyet, Kasım-2010


İki Ermeni işadamı Van’ın Gevaş ilçesinde tatil köyü kurmak için Van Ticaret ve Sanayi Odası (VATSO) ile temasa geçti. Ermeni işadamları, villa tipi, bahçeli ‘tatil köyü’ projelerini hayata geçirmek için VATSO’dan destek istedi. “Akdamar’a çok yakın bir bölgede bulunan Gevaş ilçesini incelediler.  Burası Akdamar’a çok yakın, Gevaş ilçesi. Ayine gelenler otellerde yeteri kadar rahat edemiyorlar. Burada kuracakları tatil köyünde hem huzurlu bir tatil geçirecek hem de ibadetlerini yapabilecekler” dedi.



*

Van'a Ermeni Yatırımı
Yeniçağ / 19 Kasım 2010

Yatırımcıların vergi indirimlerinden yararlanabileceklerini de belirtirken, hazırladıkları projeyle Avrupa Birliği’nden (AB) fon yardımı alabilecekler de....

AKP iktidarı, Türkiye’ye ”soykırımcı“ diyen Ermenistan’ı memnun edebilmek için devletin kasasından 3 milyon lira harcayıp Akdamar Kilisesi’ni onarıp törenle hizmete açmıştı. Ayrıca yine devletin fonlarıyla Türkiye’de tek taşı kalmış bütün kiliseler elden geçirilmişti. Van’da ki Akdamar Kilisesi’ne 3 milyon harcayan AKP, Belek’teki Dinler Bahçesi için 1.4 milyon, Edirne’de ki Büyük Sinagog için de 3 milyon 700 bin lirayı gözden çıkardı. Tarsus’taki Aziz Paul Kilisesi ve Trabzon’daki Sümela Manastırı da yine milyonlar harcanarak ayinlere açıldı.

Hıristiyanlaştırma projesi

Van’da Akdamar Kilisesi’nin karşısına yapılacak olan tatil köyünün, Türkiye açısından olumlu sonuçlar vermeyeceği dile getirildi. Tapu Kadastro eski Genel Müdür Yardımcısı Orhan Özkaya, bunun bir Hıristiyanlaştırma projesi olduğunu kaydetti. Burada oynanan oyuna dikkat edilmesi gerektiğini, bölgede bir Ermeni cemaati yaratılmaya çalışıldığını vurgulayan Özkaya, ”Bunun için dinlerarası diyalog kavramından yararlanacaklar“ 


Vakıflar yasası ile birlikte vakıfların şirketlerle ortaklık yapabileceklerini ve istedikleri kadar toprak satın alabileceklerini kaydeden Özkaya, ”Bu sınırsız toprak alabilecekleri anlamına geliyor. Van’ın imar planlı alanının % 10’u yabancıların eline geçecek” dedi. 


*

internet sitesinden:

 I.Dünya savaşının başladığı yıllarda, Rus kuvvetleriyle birlikte hareket eden Ermeniler, 1915 yılında, bölgeye girmiş ve bir çok yeri işgal etmişlerdir. Ermeni çetelerinin işgal ettiği yerlerden, biriside Gevaş'tır. İşgal süresince bölge halkına insanlık dışı eziyet, işkence ve zulüm yapılmıştır. 

Gözü dönmüş caniler, çoluk, çocuk, kadın ve yaşlı ayrımı yapmaksızın, binlerce insanımızı acımasızca katletmişler ve, yine Ermeni zulmünden kaçan binlerce vatandaşımızın ise evini, barkını, malını ve sevdiklerini geride bırakıp, doğduğu topraklardan göç etmek zorunda bırakılmışlardır. Göç esnasında, yine birçok vatandaşımız, çeşitli sebeplerden dolayı canlarından olmuşlardır. O katliam dolu yılları yaşamış ve görgü tanığı olan Gevaş-Dereağzı köyünden Salih DEĞİRMENCİ oğlu, yaşanan o yıllara ait bildiklerini ve duyduklarını şöyle anlatmıştır.

"Kimisi ağır hastalarını, kimisi anne ve babasını götürmek için, binek hayvanı veya aracı olmadığından, köyde bırakmış, hatta kimi anneler ise, 1-2 yaşındaki çocuklarını yanlarında götürmelerine rağmen, onları dağ başında, ıssız yerlerde bırakmak zorunda kalmışlardır. Ermenilerin; silahlarınızı teslim ettiğiniz takdirde, size zarar vermeyeceğiz sözlerine inanarak, köylerini terk etmeyerek kalan halk da, ağaçlara bağlanarak, acımasızca katledilmişlerdir."




*

"Van Gölü kan gölü oldu ve askerler uzun süre Van Gölü kıyılarından  masum Türk insanının cesetlerini toplayıp gömdüler." ... "Bu gün dahi ne Türk, ne de Batı Dünyası, Van ili ve çevresindeki 509.707 Müslüman’dan sadece  1500 kadın ve çocuğun kaldığını bilmiyorlar. Van’ı ele geçiren Ermeniler bütün Türk mahallelerini yaktılar.  Şehirde kalanları ve yollarda yakaladıkları kişilerin yaşlarına bakmadan toptan kitle halinde katlettiler.  Bundan maksatları, Van’daki Türklerden bir iz bırakmamak ve bölgede sayısal üstünlük sağlamak istemeleriydi."

Dr.Galip BAYSAN
Van Türk Katliamı


*

"50 Türk Anası tecavüz edilmek üzere Akdamar adasına götürülürken Ermeni çeteciler tarafından, kendilerini Van Gölüne atmışlar ve boğularak ölmüşlerdir. Benim teklifim, bu anaların isimleri elimizde var, Akdamar Adası'na bir Anıt dikelim ve bu 50 Asil Türk Kadınının adlarını oraya yazalım. Van şehri Ermeni çeteciler tarafından yok edilmiştir. Bu anlamda TBMM, Gaziantep ve Kahramanmaraş gibi, Van şehrine de bir isim vermeli ve bu isim "Şehit Van" olmalıdır ki, tarihsel bilincimizde Van'a ne yapıldığını tekrar ve tekrar hatırlayalım."

Prof.Dr.Ümit ÖZDAĞ / "Ay'da Petrol Var" Psikolojik Hareket



* Doğu Anadolu'nun Türklüğü *
Türklerin Havzaya ilk gelişleri binlerce yıl öncesine dayanır.
Ermeniler gelmeden önce Doğu Anadolu'nun Subar, Kimmer, İskit/Saka Türklerine kadar inen bir tarihi vardır.

"Selçuklular Van Gölü havzasına geldiklerinde bölgede yaşayan Ermeni ve Gürcü nüfus oldukça zayıflamış durumdadır. Gürcüler Kafkasya'ya çekilmiş, Ermenilerse Doğu Roma tarafından imparatorluğun çeşitli yerlerine dağıtılmış ve nüfusları azaltılmıştır.
Rum nüfus ise şehir merkezlerinde toplanmıştır.
Bu nüfus azlığı da Selçukluların bu bölgeye rahatça yerleşmesine imkan sağlamıştır."

"Ermeni krallarının gerek Gürcülerin de, yok olduğunu, bu dönemde zayıfladığını, çoğunun yok edildiğini görüyoruz.
Yani Anadolu boştu. Bunu açıkça söylemek lazım. "
Prof.Dr.Ahmet Taşağıl.







THE POPULATION OF THE OTTOMAN ARMENIANS / PDF
by Prof.Dr.Justin McCarthy

"There were 1,465 million Armenians in Ottoman Anatolia in 1912, before the wars began. (This does not include the 28,000 Armenian residents of Southern Haleb Province, which became part of Syria after the world war nor the Armenians of İstanbul Province and Ottoman Europe, who were neither killed nor deported during World War I, although some were conscripted.) At wars' end, 881,000 remained alive, a loss of 584,000, or 41%.21 Most of these were victims of the war fought between the Muslims and Armenians between 1915 and 1920, directly or indirectly through starvation and disease. To put the Armenian loss into perspective, it should be noted that the Muslims of the war zone suffered equally horrific loss: The Muslim population of the Van Province decreased by 62%, that of Bitlis by 42%, that of Erzurum by 31%. Not coincidentally, these were the provinces of greatest conflict between Ottoman and Russian armies and between Muslim and Armenian civilians. The massive mortality in Anatolia was the product of total war in which no quarter was given, as well as years in which no crops were harvested and disease ravaged populations already ravaged by hunger. All shared starvation and disease; each side killed the other mercilessly. It is no wonder that death tolls were so high. Those who elevate the mortality of one group or ignore the mortality of another mistake the lesson of the times, which is not of persecutors and the oppressed, but of general inhumanity."





ilgili:


Armenian Massacres in Van, Bitlis, Muş and Kars Interwiev With Witnesses / e-book
by Süslü Azmi, Öğün Gülay, Serdar Törehan

Genocides Commis par les Armeniens a Van, Bitlis, Mus et Kars - Interview des Temoins Vivants / e-book
Süslü Azmi , Öğün Gülay , Serdar Törehan

The Massacres the Armenians Commited in Adana Province and the French-Armenian Relations / e-book
by Bildirici Yusif Ziya





// Van - Akdamar'a bir "Türk Soykırım Anıtı" dikilmelidir..! //

23 Nisan 2018 Pazartesi

Hipokrasi Özgürlüğü



Grandson of Ambassador Morgenthau to İstanbul appallingly misrepresented 1915 Armenian events in Anatolia
By Ferruh Demirmen, Ph.D.

In his Wall Street Journal opinion article on January 25, 2018, Mr. Robert M. Morgenthau, the grandson of Henry Morgenthau Sr., the U.S. ambassador to the Ottoman Empire, 1913-1916, displayed appalling bias when he referred to the 1915 events in Ottoman Anatolia as “genocide.”

He said President Trump should recognize “Armenian genocide.” Mr. Morgenthau is a former U.S. Attorney for the Southern District of New York. [[ Will Trump Tell the Truth About the Armenian Genocide? He recognized the reality that Jerusalem is the capital of Israel. Such daring is needed again.- By Robert M. Morgenthau, Jan. 25, 2018 - link]] 


The faked quote

Mr. Morgenthau started his tirade by citing the so-called “Hitler quote,” “Who, after all, speaks today of the annihilation of the Armenians,” attributed to Adolf Hitler. The quote was purportedly made by the dictator during a speech he delivered to his top commanders at Obersalzberg, Bavaria on August 22, 1939, 10 days before his invasion of Poland. It is claimed that the indifference of the world to the annihilation of Armenians in Ottoman Anatolia during World War-I gave Hitler motivation to exterminate Jews in Nazi Germany.

What Mr. Morgenthau avoided to mention is that the Hitler’s speech allegedly containing this quote was not submitted as evidence during the Nuremberg trials post World War-II. There were four versions of Hitler’s Obersalzberg speech. None of these versions, except the so-called L-3 version, contains the “Hitler quote.” Hitler’s speech used by the prosecution as evidence in the Nuremberg trials was a memorandum in two parts designated as Document 798-PS and Document 1014-PS.

The L-3 version first appeared in a book published in New York in 1942 authored by Louis P. Lochner, the then-Berlin bureau chief of the Associated Press, at a time when the war sentiments in America were high. Lochner stated that the typed manuscript, written in German, was delivered to him by an informant. According to British military officer W. Byford-Jones, Lochner had received the document from a confidant of German Colonel-General Ludwig von Beck, an opponent of Hitler. The version re-appeared again in a November 24, 1945 Times of London article, and excerpts from the speech were published the same day in NY Times.

The 3-page document, unsigned and unmarked as to its preparer and time of execution, was discussed at Nuremberg 2 days later on November 26, but was not offered into evidence. The prosecutor had doubts about its provenance and authenticity. He thought the document had somehow been leaked to the press.

The 1939 speech was about invasion of Poland. The reference to Armenians in the L-3 document is out context, and there is also no mention of Jewish people. The German manuscript is crudely cut out in places, the text doesn’t follow the normal punctuation in German, and contains not one single sharp S(ß) common in German alphabet. The document also contains weird, hard-tobelieve comments such as “miserable worms Daladier and Chamberlain,” and Hermann Goering “dancing around like a savage and jumping on a table” at the end of the speech. Other versions of the Hitler speech are internally consistent and do not contain such outlandish comments.

The indications are that L-3 was drafted by British intelligence officers to paint the dictator in a most malicious way to incite the war flames in America against Hitler. Given the bizarre statements and incongruity of the text with the German alphabet and language, the likelihood that it was drafted by a disillusioned German general is extremely low. Lochner, in his younger days in 1916, was engaged in peace activism that advocated an “Autonomous Armenia.” This raises the possibility that Lochner may have “embellished” an already spurious Hitler speech by inserting the “Hitler quote.”

So, for all practical purposes the “Hitler quote” is a forgery. The world has been misled by this baseless document for more than 70 years. It is a disgrace that an inscription of “Hitler quote” is on display in the U.S. Holocaust Memorial Museum in Washington, D.C. No doubt intense Armenian lobbying and a pledge of one million dollars to the Museum by Set Momjian, an American of Armenian origin, played a major role in decision to display the infamous quote at the Museum.


Ambassador Morgenthau

It is no surprise that Mr. Morgenthau also used his grandfather Ambassador Morgenthau’s narrative of the 1915 events as proof of “Armenian genocide.” He quotes the ambassador: “I, a Jew, have done everything in my power to save the lives of hundreds of thousands of Christians.”

This is a most lamentable quote with unmistakable undertones of deep-seated anti-Muslim prejudice, a mindset that was well entrenched in those days, and still continues till today in various degrees. During his 26 months of tenure in Istanbul, Mr. Morgenthau virtually never ventured into Anatolia. His dispatches to Washington were based on news from U.S. consular offices and Christian missionaries, handled and probably doctored by his two aides, both Armenian. The ambassador himself was a Turk-hater, and believed Turks were “primitive,” possessing “inferior blood." In contrast, he profusely praised Armenians. He made sensational claims such as “more than 2 million persons were deported” (vs. the actual 438,750).

“Ambassador Morgenthau’s Story,” another major source used to justify “Armenian genocide” allegations, is a book vilifying Turks and Germans. Ghost-written by a journalist, it is full of distortions and contains major contradictions with the ambassador’s own Diary. The motivation for writing the book was to induce America to enter the war. The enormity of the injustice perpetrated by the “Morgenthau's Story” was such that the Associated Press war correspondent George A. Schreiner, a contemporary of the ambassador, and who travelled extensively in the war zone, upon reading the book wrote a biting letter to the ambassador in December 1918 in which he stated “… Nor did you possess in Constantinople that omniscience and omnipotence you have arrogated unto your self in the book. In the interest of truth I will also affirm that you saw little of the cruelty you fasten upon the Turks. … I have probably seen more of the Armenian affair than all the Armenian attaches of the American embassy together… To be perfectly frank with you, I cannot applaud your efforts to make the Turks the worst being on earth, and the German worse, if that be possible.”


Genocide label improper

But perhaps the most astonishing aspect of Mr. Morgenthau’s genocide assertion is that he is a man of law. Yet, given his prejudice, he ignored legal underpinnings surrounding the crime of genocide. The 1948 U.N. Convention on Genocide stipulates that to name a crime “genocide,” specific intent to harm or kill must be proven. There was no such intent on the part of the central Ottoman government when it issued the relocation orders. The so-called “Andonian files” (Talaat Pasha telegrams) used to prove malintent on the part of the Ottoman authorities have been proven to be forgeries.

The Convention also stipulates that any determination as to genocide can only be made by a competent tribunal. Parliaments and governments have no authority to judge genocide. There exists no court verdict on “Armenian genocide;” hence an allegation to this effect is baseless. The European Court of Human Rights has noted, in its 2013 and 2015 judgments (re: Switzerland vs. Perinçek case), that “Armenian genocide” remains unproven. The high court made a distinction between the 1915 events and the court proven Holocaust. In 2016 France’s Constitutional Council ruled similarly.

Mr. Morgenthau should also take note of the fact that when the British weighed evidence against 144 high Ottoman government detainees held for prosecution in the Malta Tribunal during 1919- 1921, among the documents they examined were U.S. State Department files in Washington D.C. They disregarded these files, as they did the “Morgenthau’s Story,” as being unreliable. All the detainees were subsequently released.

Next time Mr. Morgenthau writes an opinion article on the Turkish Armenian conflict, hopefully he will tone down his bigotry and take note of the above facts.



***


Ermeni Sorununda İfade Özgürlüğünden “Hipokrasi Özgürlüğü”ne
Dr. Ferruh Demirmen

Sayın Turkish Forum mensupları,

Bazılarınızın bildiği gibi, Wall Street Journal gazetesinin 25 Ocak 2018 nüshasında Osmanlı dönemi ABD eski 

Büyük elçisi Henry Morgenthau’nun torunu emekli New York Güney Bölgesi Federal Savcısı Robert Morgenthau’nun bir yazısı yayınladı. Torun Morgenthau bu yazısında Başkan Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasını örnek göstererek Başkan’ın “Ermeni soykırımı”nı tanımasının da zamanı geldiğini ileri sürdü. “Delil” olarak Hitler’in sahte “Ermeni katliamı” sözlerini hatırlatarak dedesinin Türkler için sarfettiği ırkçı ve aşağılayacı iddialarını gündeme getirdi. Bu yazıya benim karşılık olarak gönderdiğim makaleyi gazete bir gerekçe göstermeden yayınlayamıyacağını belirtti.

Oysa makalemi göndermeden önce gazete bana bir “Wall Street Journal Dünya Yorumlama Lideri” olmam için davetiye göndermişti. Bu, cesaret verici bir davetti. Bu davete karşın gazete makalemi alınca yayınlamak istemedi. Bir olasılığa karşı makalem fazla uzun ise kısaltabileceğimi gazeteye ayrıca bildirdim.

Benim dışında Morgenthau yazısına tepki gösteren Türk kaynaklı diğer 2 mektup da gazete tarafından yayınlanmadı, hatta cevap bile verilmedi.

Durum, Ermeni sorununda Türk görüşlerinin ABD ana medyasında nasıl dışlandığının açık kanıtıdır. Türkler soykırım yapmıştır şeklinde çirkin suçlamalar medyada rahatça yer alırken bu suçlamaları çürütmeye yönelik yazılar müzminleşmiş bir önyargının sonucu olarak medyada sansürlenmektedir. Bu durum gazetecilik açısından bir skandal olarak tanımlanabilir. Başka bir deyişle, toplumda büyük bir saygınlıkla algılanan ifade özgürlüğü medya tarafından monopolize edilip, iki yüzlülük ile bir anlamda “Hipokrasi Özgürlüğü”ne dönüştürülmektedir.

Wall Street Journal politik açıdan sağ eğilimli bir gazete. Ancak Ermeni sorununda Türk karşıtı önyargılar politik eğilim ile bağlantılı değil. Sol eğilimli medya organlarında da bu tutum hâkim. Sansürlemenin değişik şekilleri daha önce de görülmüştü: 

(Armenian “Settled History Syndrome”: An affliction that runs deep in the media By Ferruh Demirmen, February 10, 2015 / link  . Shopping mall squabble in California draws venomous Armenian comments and prompts media censure By Ferruh Demirmen, Ph.D. September 9, 2017/  link )

Bu bağlamda Prof. Dr. Justin McCarthy’nin “The Turk in America: The Creation of an Enduring Prejudice” (2010) başlıklı eseri doğal olarak hemen akla geliyor. Türk karşıtı önyargının etnik ve din kökenli olduğu biliniyor.

Wall Street Journal gazetesine sunduğum ve yayınlanmayan makalem, kesintisiz olarak aşağıdaki PDF dosyasında  görülmektedir. Ermeni sorununda Türk görüşüne fırsat vermeyen bu gazeteye abone olan Turkish Forum mensuplarının bu aboneliği ne ölçüde devam ettirmek istedikleri takdirlerine kalmıştır.

Saygılarımla,
Ferruh Demirmen
Turkishnews,Nisan 2018/link







links: