Translate

kürtçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kürtçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2019 Çarşamba

Şeyh Said İsyanı






Özgün Bilgi ve Belgelerle 


- 1925 Şeyh Said İsyanı.
- Musul Sorunuyla İlgisi.
- 1924 Ağustos Nasturi Ayaklanması.
- "TBMM Hükümeti" ve "TBMM Ordusu" Adlandırmaları.
- Ali Fuat Cebesoy'un Hilafetin Kaldırılmasıyla ilgili Önemli Açıklaması: "Hilafet ile Saltanat Ayrılıp, Saltanat İlga Edilirken (1 Kasım 1922); Hilafet TBMM'nin Manevi Şahsiyeti'nde Mevcuttur Denilecekti. Olamadı. Kaldırıldı.“
- Şeyh Said İsyanı ve Hilafet.
- Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları.
- Türk Ordusu İçinde Örgütlenmiş Ayrılıkçı Kürt Kökenli Subaylar ve Gizli Azadi Örgütü.
- Ayrılıkçı Kürt Azadi Örgütü Önderi Cibranlı Halit.
- Azadi Üyesi Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya.
- Azadi Örgütü Subayları Irak'a Kaçıp İngiltere'ye Sığınıyor.
- Şeyh Said, İngiltere Bağlantılı Azadi Örgütünün Lideri Cibranlı Halit'in Akrabası ve Azadi'nin Üyesi.
- İsyana Katılanlardan Hasan Hişyar Serdi'nin Anıları.
- Atatürk'ün 1924 Erzurum Pasinler Ziyaretinde Verdiği Buyruk Üzerine Azadi Örgütü Lideri Cibranlı Halit ve Yusuf Ziya Tutuklanıyor.
- Şeyh Said İngiltere Bağlantılı Azadi Örgütü'nün Başına Geçiyor
- Azadi'nin Mayıs 1925'te Gerçekleştirmeyi Kararlaştırdığı İsyan, 1925 Şubat Ayında Patlıyor.
- İsyancılar 12 İli Ele Geçiriyor.
- Cumhuriyet Sıkıyönetim, Seferberlik İlan Ediyor, Dini Siyaset Aracı Olarak Kullanma Eylemini Vatan Hainliği Kapsamına Alıyor.
- Şeyh Said'in Mensup Olduğu Şafii Nakşibendi Tarikatının İstanbul'daki Lideri Seyit Abdülkadir ile Suç ortakları Tutuklanıp Yargılanmak Üzere Diyarbakır'a götürülüyor.
- Seyit Abdülkadir ve Suç ortaklarının İngiliz Ajan Mr. Templeton Olarak Tanıdıkları İstihbaratçıyla İlişkileri.
- Diyarbakır Sinema Salonu'nda Kurulan Mahkemede, Kalabalık İzleyici Huzurunda Yapılan Duruşmalar Fotoğraflandığı gibi Sinema Filmine de Alınıyor.
- Mr. Templeton'un Seyit Abdülkadir'in Mutemed Adamı Palulu Kör Sadi ile Görüşme Tutanakları, Mahkemede Okunuyor.
- Kör Sadi, Mr. Templeton'un Raporlarının Doğruluğunu Mahkemede İtiraf Ediyor.
- Şeyh Said İsyanı'nın Batı Basınındaki Yankıları.
- Komünist Enternasyonal Örgütü'nün İsyanla İlgili Değerlendirmeleri.
- Şeyh Said İsyanı'nın Bastırılmasında Ordumuzun Yanında Yer Alan Bölge Aşiretlerinin Çabaları.
- Şeyh Said'in Hilafet Propagandasına Karşı, Adalet Bakanı Seyid Bey'in Onbinlerce Bastırılan Hilafetin Kaldırılması Konulu Kitapçığının İsyan Bölgesinde Dağıtılması.
- İsyanın Bastırılması, Şeyh Said'in Yakalanması.
- Bizim istihbarat ajanımız Nizamettin Bey "Mr.Templin", Şeyh Said "para karşılığında toprakları koparacağını" ve "denize çıkış" istediğini belirtir.
- Teslimi ve Suç ortaklarıyla Birlikte Diyarbakır'da İstiklal Mahkemesi'nde Yargılanmaları.
- Mahkeme halka açık Diyarbakır Sinema salonunda yapılıyor ve filme de alınıyor.
- Mahkemede Yapılan Sorgusunda, Sorulara Verdiği Yanıtlar.
- Mahkemede bazı isyancılar "biz Türklere ihanet ettik". 
- Karar: İdam.
- Diyarbakır Ulu Camii Önünde Asılan İsyancılardan Biri Bağırıyor: "Yaşasın Kürtlük!" İdamı İzleyen Diyarbakır Halkı Topluca Haykırarak Ona Yanıt Veriyor: "Yaşasın Cumhuriyet!".
- M.Kemal'in İsyan'ın Bastırılması Üzerine Türk Ocakları Yöneticilerine Verdiği Demeç: MEFKURE HARBİ.
- Şeyh Said İsyanı'nı Bastırmaya Giden SİVİL GİYSİLİ GÖNÜLLÜ ASKERLER.
- Mehmet Şerif Fırat, Varto, "Tespit edilebildiği kadarıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde 715 aşiret, grup ve kabileden Şeyh Said ayaklanması önde olmak üzere, cumhuriyet döneminde meydana gelen ayaklanmalara bunlardan sadece 188'inin iştirak ettiği, Şeyh Said ayaklanmasına ise bölgedeki aşiretlerden sadece 50-51 tanesinin iştirak ettiği belgelenmiş." Yani aşiretlerimizin büyük bir kısmı ordumuzun yanında yer almıştır.
- Rauf Orbay: "Şeyh Said,.. 1914'te de Devlete Karşı İsyan Etmiş, Rus Konsoloshanesine Sığınmış, 1. Dünya Savaşı Arifesinde Rusya Hesabına Çalıştığı Sabit Olmuş, Müseccel (Sabıkalı) Bir Mahluktu." vs.






Bilâl N.Şimşir
Bilgi Yayınevi



Nutuk'tan İbretlik Belge Örnekleri

"Belgeler okununca bugün ve yarın için uyarıcı sonuçlar çıkarılacağını umarım."
Atatürk



8 Haziran 1919: Diyarbakır Vali Vekili Mustafa'dan 9.Ordu Müfettişliğine şifre tel:

"...Diyarbekir'de kimi gençlerden oluşan Kürt Cemiyeti(nin) İngiliz koruyuculuğunda bir Kürdistan bağımsızlığı izleyici propaganda yapması üzerine buraya gelen Süleymaniye siyasal hâkimi Mister Noel'in düşüncelerine kapılarak halk arasında bunun şiddetle reddedilmesi ve bu girişimlerin Cemiyetler Kanunu'na uygun olmaması nedeniyle, sözü geçen Cemiyet kapatılarak vilayetçe yasal kovuşturma yapılmakta bulunulmuştur..." (Nutuk-Söylev, Belge 8)



15 Haziran 1919: 9.Ordu Müfettişi M.Kemal'den Diyarbekir Vali Vekilliğine şifre tel:

"C.8/6/1919: Bütün ulusun kalımını (bekasını) ve bağımsızlığını kurtarmak için birleştiği şu tarihi günlerde bir yabancı devletin koruyuculupuna sığınarak horlanmış ve tutsak yaşamayı yeğlenyen her türlü görüşlerin, ülkeyi bölücülüğe düşürecek her çeşit derneklerin dağıtılması pek yurtseverce ve zorunlu bir görev olmakla, Kürt Kulübü konusundaki davranış biçimi bence de pek uygun görülmüştür... Diyarbekir ve çevresinde de Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Reddi İlhak derneklerinin kurulmasına ve yerleşmesine aracılık edilmesini önemle salık veririm..." (Nutuk-Söylev, Belge 9)




Kürtler Arasında Bir İngiliz Ajanı: Lawrence'e Özenen Yzb.Edward C.Noel

Atatürk'ün Nutuk'ta sözünü ettiği "yabancı subay", bir İngiliz subayıdır. Bizim yayınlarda, yanlışlıkla, kimi zaman "Binbaşı Nowill", "Novel" olarak da adı geçer. Kürtler ona, Major (Binbaşı) Novil yerine "Micernovil" diyorlardı. Aslında rütbesi yüzbaşı, adı Edward C.Noel'di. Binbaşı rütbesini 21 Aralık 1919'da almıştı.

Noel, 1886 yılında doğmuş, yetenekli bir subaydı, ilk görevi İngiltere'nin Hindistan ordusuydu. Oradaki başarılarından sonra Nisan 1915'te İran'ın Ahvaz kentine konsolos olarak atandı. Yaklaşık dört yıl kaldığı bu görevi sırasında bölgeyi ve Kürtleri yakından tanıdı. Kürtçe öğrendi. Mütareke döneminde İngiltere'nin Bağdat Komiserliği'ne istihbarat subayı olarak gönderildi. 12 Mart 1919'da Kürt bölgelerinde inceleme yapmakla görevlendirildi. Güneydoğu Anadolu'da dolaştı. 

Bu gezisi sırasında Kürt ileri gelenleriyle yaptığı temaslar kuşkuyla karşılandı. 1916-1917 yıllarında İngiliz casusu Lawrence'in Mekke Şerifi Hüseyin'i İngiliz altınlarıyla kazanıp Türk askerine karşı nasıl ayaklandırmış olduğu hatırlandı. Noel'in de bir "Kürt Lawrence"i olmaya hazırlandığı kuşkusu doğdu. "Lawrence of Arabia"dan sonra şimdi de bir "Noel of Kurdistan"mı sahneye çıkıyordu?!

Noel'in Güneydoğu Anadolu bölgesine yaptığı kuşkulu gezisinin ardından, 13 Haziran 1919 günü, Bağdat'taki İngiliz Komiseri Albay Wilson, Kürtleri kazanmak için, İngiliz himayesinde bir Kürdista kurulmasını Londra'ya önerdi. Wilson, kurulacak bu yeni "devletin" ya da "özerk bölgenin" sınırlarını da çiziyord. Buna göre, Kürdistan, İmadiye dahil fakat Zaho hariç ve Mardin'in güneyinden, 37.enlem boyunca Birecik'e kadar uzanan bir güney sınırıyla, Fırat boyunca ve Mamuratülaziz (Elazığ), Bitlis, Van illerinin kuzey sınırlarıyla belirlenen bir bölgeyi kapsamalıydı.

Bu bölge, kurulması öngörülen büyük Ermenistan sınırlarıyla çatışıyordu. Ermeniler, Van, Bitlis gibi yerleri Ermenistan'ın beşiği gibi görüyorlardı; şimdi buraların Kürtlere bırakılmasına nasıl razı edileceklerdi? Wilson, Erzurum ve Trabzon illerinin, ABD himayesinde kurulacak Ermenistan'a bırakılmasını öneriyordu.

Daha sonra Noel bir tasarı daha ortaya attı. Buna göre, doğu illeri bir manda yönetimi altında bulunacak, kuzey salt Ermeni, güney salt Kürt, ortası ise karma bölge olacaktı. Gerçi kararı Barış Konferansı verecekti, ama İngiliz görevlileri, fikir jimnastiği yapar gibi şimdiden fikir oluşturuyor, projeler tasarlıyordu.

Noel, Kürt işlerini görüşmek üzere 25 Haziran'da Bağdat'tan İstanbul'a gönderildi. 3 Temmuz'da İstanbul'a geldi. Müsteşar Hohler, Kürt ileri gelenlerini Yüksek Komiserliğe çağırıp uzun görüşmeler yapıldı. Kürtçe liderler, Anadolu'da Mustafa Kemal hareketinin gelişmesinden büyük kaygı duyduklarını dile getirdiler. Mustafa Kemal'e karşı bir hareketi İngiliz Yüksek Komiserliği'nin görmezlikten gelip gelemeyeceğini sordular. Yani İngiltere'nin böyle bir eyleme izin verip veremeyeceğini öğrenmek istediler ve öğrendiler : Yüksek Komiserlik, onlara, "meşru hükümet makamlarıyla birlikte olmadıkça, Mustafa Kemal'e karşı bir şey yapmamalarını, fakat karışıklık çıkarmak için aşiretlere adamlar yollarlarsa, bunların tutuklanıp İngiliz makamlarının uygun görecekleri bir muamaleye uğramalarını" kabul etti.

Yani, Yüksek Komiserlik, İstanbul'daki Kürtçülere, "kendi başınıza Mustafa Kemal'e karşı bir harekete kalkışmayın, Osmanlı Hükümeti'yle birlikte bu işe girişin" mesajını vermiştir. Bu konuda İngilizlerle Kürtçü liderler arasında bir anlaşmaya varıldı. Yüksek Komiser bunu Londra'nın bilgisine sundu. Sina Akşin, "Böylece Ali Galip'in girişeceği harekâtın, bu şekilde önce İngiliz Yüksek Komiserliği'nce, sonra da Balfour ve curzon tarafından peşin olarak onaylanmış olduğunu öğreniyoruz" diyor.

Ali Galip'in, kendi başına değil, Yüzbaşı Noel ve yanındaki Kürtçülerle birlikte hareket etmesi konusunda da Damat Ferit Paşa Hükümeti ile İngiliz Yüksek Komiserliği arasında görüş birliğine varılmıştır. Bu ortak eylemin önceden Londra tarafından onaylanmış olduğu açıktır....

İstanbul'da anlaşmaya varıldıktan sonra Yüzbaşı Noel ve bazı militan Kürtçüler, kuşku uyandırmamak için ayrı ayrı yollardan bölgeye intikal ettiler. Dahiliye Nazırı Âdil Bey, Yüzbaşı Noel'in eline bir de yazılı belge verdi. Bununla İngiliz ajanına Türk postanelerinden şifreli haberleşme yetkisi bahşedildi. Oysa Damat Ferit Paşa Hükümeti, bir ara, Türk askeri makamların birbirleriyle şifreli olarak haberleşmelerini yasaklamıştı.

Militan Kürtçülerden Emin Ali Bedirhan'ın oğulları Celadet Ali ve Kâmuran Ali Bedirhan 31 Temmuzda İstanbul'dan trenle hareket edip 19 Ağustosta Halep'te Yüzbaşı Noel ile buluştular. Seyyit Abdülkadir'in damadı Muin ile Dersim eşrafından Seyyit İbrahim de bölgeye gitmeyi daha önce kabul etmiş oldukları halde son anda bundan vazgeçtiler. Noel, Suriye'ye geçerek tutuklanmaktan kurtulmuştu. Diyarbakırlı Cemil Paşa'nın Belçika'da okumuş olan oğlu Ekrem Bey de , Kürtçü ve İngilizci eylemleri yüzünden tutuklanacağını anlayınca kurtuluşu Suriye'ye kaçmakta bulmuştu. Yüzbaşı Noel, Ekrem Bey'i de bulup yanına aldı. Bu arada Mısır'da, Süreyya Bedirhan iel Arif Paşa el Mardini de İngilizlere başvurarak, Kürt ailelerini temsil ettiklerini ve İngiliz mandası altında bir Kürt devleti kurulmasını istediklerini bildirdiler. Bunun üzerine Arif Paşa da Noel ile buluşmak üzere Mısır'dan Suriye'ye gödnerilmişti....

Noel, böylece Kürtçü ekibini iyi kötü tamamlamış ve Anadolu'da bir Lawrence rolü oynamaya koyulmuştu. Onun bu ataklığı İngiliz Yüksek Komiserliği'ni bile tedirgin etmişti. Müstesar  Hohler, Foreign Ofice'deki meslektaşı Telley'e şunları yazma gereğini duydu:

İstanbul, 21 Temmuz 1919

Azizim Telley,
...Şu sırada benim derdim Kürtler. Noel Bağdat'tan buraya geldi; iyi bir arkadaş, yetenekli bir kimse ama fanatiğin teki. Kürtlerin havarisi. Onun kanaatince Kürtler gibisi yoktur; Kimse onlar kadar asil, onlar kadar cömert olamaz! Türkler ve Ermeniler beş para etmeyen alçaklardır, al birini vur ötekine. Kürtler bir tek Ermeni öldürmemiş, binlerce Ermeniyi ölümden kurtarmışlardır. Aksine Ermeniler pek çok Kürt öldürmüşlerdir: Gerçekten Kürtler hiçbir zaman kimseyi incitmemişlerdir. Korkarım ki Noel bir Kürt Alb.Lawrence'i olacaktır. Uzun tartışmalar sonunda düşüne kaleme aldığımız 1437 sayılı telgrafımıza lütfen bir göz atınız. Bana öyle görünüyor ki, Mezopotamya'nın bizim olacağı kesin gibidir. Öyleyse Mezopotamya'nın bir kuzey sınırı olacaktır; bu sınır ovada değil, dağda olacaktır, o dağlar esas itibariyle Kürttür, dolayısiyle bize bir Kürt politikası lazımdır ve Kürt beyleriyle iyi geçinmemiz gerekir ki onları kullanabilelim.

Hükümetimizce bir Kürt politikası belirleninceye kadar, biz son derece temkinli olmak ve çizilmiş yolda çok dikkatli yürümek durumundayız... Şu sırada sınır boylarını yatıştırmaya çok ihtiyaç vardır... Kürt ileri gelenlerinin nabzını dikkatle yokladık... Gayri resmi olarak onları kabul edip kendileriyle uzun uzun konuştum.. Kürdistan'ın geleceği konusunda onlara bir vaidde bulunmadım.. Nüfuzlarını kullanmak için bölgeye gitmeye istekli oldular. amaç Barış Konferansı'nın kararına kadar huzur ve asayişi korumaktır. Dikkati çekmemeleri için Noel ile birlikte değil, ondna ayrı olarak bölgeye gitmelerini kararlaştırdık. Kürt şefleri, düzeni korumaktan başka bir şey yapmamayı kabul ettiler. Ama Noel onlardan ayrı olarak seyahat etmekten memnun kalmadı. Ryan'ın ve benim uyarılarımıza rağmen, Noel, Kürt Kulübü'nün bir davetini kabul etti ve üniformasıyla oraya gitt. Orada neler konuştuğunu, ne söylediğini bilemiyorum... Tabii bu hareketi çok dikkat çekti.. Talihsiz bir durum yaratıldı ve bizi hem Kürtlere, hem de Türklere karşı sıkıntıya soktu. Noel bunu hiç umursamıyor, sadece yeni dostlarının söylediklerine kulak veriyor. Bu yüzden bazı sıkıntılarla karşılaşacağız... Burada her renkten Kürt bulunduğunu, onlara hiç güvenilemeyeceğine tarihin de tanıklı kettiğini akıldan çıkarmamak gerekir. Unutmamak lazım ki, Kürtler de Türkler de Müslümandırlar... Majesteleri Hükümetinin niyeti Türkleri sonuna kadar zayıflatmaktır, Kürtleri Türklerden ayırmak da kötü bir plan değildir, dikkatle ve sabırla hareket edilirse bunun büyük ölçüde başarılabileceğini düşünüyorum... Bağdat, Noel'in gezilerinde Erzurum, Bitlis, Van ve Diyarbakır Valilerinin kendisine yardımcı olmalarını Türk Hükümeti'nden talep etmemizi öneriyor. Biraz tuhaf değil mi?..

Saygılarımla,
Tom Hohler"



_____!_____




15 Aralık 2016 Perşembe

Kayıp Türkler





"200 kadar aşiret için başlık açtım. Ancak kitabın akışı içerisinde temas ettiğim aşiretlerin sayısı herhalde 300’ü aşar. Bir de bunların kabileleri var. Diğer taraftan Osmanlı belgeleri üzerinde yapılacak kapsamlı çalışmalarla bu sayının daha fazla artacağı muhakkaktır." - Röportaj, 2013:







Kayıp Türkler
Etnik Coğrafya Bakımından Kürtleşen Türkmen Aşiretleri
Zazalaşan ve Kürtleşen Türkmen Aşiretleri

Abbasan - Abdalan - Acem - Adamanlı - Aduvan - Ağalar
Alaaddinli - Alan - Alikan - Alişan - Allahverdi
Anter - Arabanlı - Asiyanlı - Atmalı - Az - Azizbeği
Baban - Baba Mansurlar - Badıllı - Badikanlı
Bahtiyari - Balabanlı - Balçık (Baluşağı)
Balik - Balkanlı - Bamiran - Bane - Başhan
Batan - Baykan - Bayki 
Bazeki/Bazıki/Bazuki/Pazuki
Beleki/Belekan - Berazi - Beritanlı
Bilikan - Bahtan - Bucak/Bucaklı
Burukiler - Butikan
Caf - Canbeğli/Cihanbeğli - Cebbari
Celali - Celikan - Canikli - Cibran
Cimikan - Cubur/Culur/Cumur
Cunanlı - Çakallı - Çarekli - Çermikan
Çukur - Çuruklu
Davudiyan - Dekurt/Dekort
Dekşuri - Dere/Dari - Desimli
Dımılt/Dönbelli - Didan - Diri - Divan
Döğer/Düğer - Duderan/Dudırt
Elmalı - Elmanan - Elmanlı
Ertuşi - Eyna - Ezdinan/Ezdini
Gacanlı - Gani - Gazili - Gaziyan - Gelt/Gelot
Genco - Gerdi - Göçer - Gökdere - Guran
Gülabioğulları - Gürmanç/Kurmanç
Hacıali - Halefbey - Harki - Haruni/Harunan
Haseman - Haydaran - Helacan - Herki
Hıdırı - Hormekli - Hüveydi
İzollu
Kaganlu - Kalan - Kalender/Kalenderan
Kalkanlı - Karabalı - Karakeçili - Karsan
Kaskan/KAski - Kazaniye/Kazanlu
Keloçanlılar - Kemanlı - Kevan - Kılıçlı
Kızkapanlı - Kiçi
Kiki Çarikan - Kiki Halecan
Koçan/Koç uşağı - Koçekan
Koçgiri/Koçkırı - Kotan/Kotanlu
Kubat/Kubatlı - Kudan - Kurdan/Kurdanlı
Kureyşan - Kürdi/Kürdili - Küresinli
Laçin Uşağı - Lala - Lek/Lekvanik
Lolan - Lor/Lur
Maksut Uşağı - Meman - Mamikan - Mendan
Mersini - Mestanlı/Mestan Uşağı
Metinan - Milli/Milan - Mirdas/Merdisi
Mukri/Mukriyan - Musan/Museman
Nasran/Nasranlı
Okciyan - Omeran/Ömerli
Parçikanlı - Pinyanişi - Pirebat - Pirsultanlı
Resulanlı - Rişvan - Rofki
Rumyan/Rumiyan
Sakan/Sakalar - Sarı Saltıklar
Salmanlı - Sendi - Seydiyanlı - Sinemili
Sisan - Sofiyevend/Sofiyanlu - Soran/Suran
Surbahan - Süveydi - Şabak - Şadıllı/Şadilü
Şaman - Şarkiyan - Şatiri - Şavaklı
Şavelan - Şeddadi - Şemsikan/Şemsikanlı
Şerefani - Şeyh Hasanlılar
Şeyh İsmaili - Şeyh Mahmutlu
Şeyh Mehmedan - Şeyhan/Şeyhanlu
Şırnak - Şikak - Şevit - Şirvan
Tatar - Tavuslu - Torun/Torin
Türkan/Terkan - Türkmen
Üstürkün/Üstürki
Yakubi
Zahuri/Zahuran - Zengan - Zeravi
Zevikan - Zeydan - Zeyve - Zıkti - Zilan - Zirikanlı



Ali Rıza Özdemir
Kayıp Türkler
Etnik Coğrafya Bakımından Kürtleşen Türkmen Aşiretleri (kitap)














Turkish tribes, Turks of origin, call themselves today Kurds = Kurdization!




27 Nisan 2016 Çarşamba

Ermeni İddiaları Bilimsel Temellerden Uzak Mitolojik Hikayelerle Süslü





“Günümüzde Ermeniler kendilerinin soykırıma uğradıkları yönünde politik ağırlıklı ve kültürel muhtevalı propaganda ile etkinliklerini devamlı olarak artırmaktadırlar.”



Ermeni meselesi, kökü derinlere – 1878-Berlin Kongresine kadar giden büyük güçler, özellikle İngiltere ile Rusya arasındaki rekabetten kaynaklanan bir konu olarak gündeme gelmiş, Ermeniler “Büyük Ermenistan” vaadleriyle bariyer olarak kullanılmıştır. Karşılıklı kullanma ve kullanılma ilişkisi çizgisinde şekillenen politikalar Türk insanı açısından acı ve felaket kaynağı olarak ortaya çıkmıştır. Ermenilere yönelik devletlerin ilgilerinin kaynağında onların yayılmacı stratejileri yatmaktaydı. Değişen durum yok. Güçlü Türkiye için Ermeni meselesi her zaman baskı aracı olarak kullanılacaktır. Demek istediğim, bu politik bir oyundur ve başarılı şekilde devam etmektedir. Ermeni meselesinin hangi durumda ortaya çıkması, 1915 olayları tarihte yaşanmış olaylardır. Tarihin bir parçasıdır. Aslında tarih matematik kadar nettir. Belirli bir tarihte olaylar yaşanır, sebepleri, sonuçları nettir. Fakat insanların bakış açısı farklıdır. Bu durumda farklı yaklaşımlar tarih bilimini objektiflikten çıkarmaktadır. Olaylara tek taraflı olarak bakılmamalıdır. Türk tezinin savunulmasına gerek yok. Arşivler var, olaylar araştırılmalı, incelenmelidir. Ortada soykırım değil, savaş vardır. Savaşta her şey mümkündür. İki taraftan da ölenler olmuştur. Fakat asıl mesele, bu 1915 olaylarına sebebiyet veren kimlerdir? Bir zamanlar “milleti-sadıka olarak” tanımlanan Ermeni tarafının bunu görmezden gelmesi mümkün değildir.


Gerçekleri tahrif etmek ve tarihi belgeleri kendi çıkarları için örtbas etmek Ermenilerin kendi amaçları yolunda geniş şekilde yararlandıkları unsurların başında gelmektedir. Ermenistan’ın sadece Türkiye’ye değil, aynı zamanda Azerbaycan’a yönelik toprak iddialarının sebeplerini anlamak için bu iddiaların ideolojik, mitolojik ve politik boyutunu irdelemek gerekir. Ermeniler dünya kamuoyuna en eski ulus olduklarını, Doğu Anadolu ve Kafkasya’nın Hz. Nuh tarafından onlara vadedildiğini ispat etmeye çalışıyorlar. Ermeni iddiaları tarihi ve bilimsel temellerden uzak mitolojik hikayelerle süslü sahte belge ve bilgilere dayanmaktadır. Hz. Nuh’un Ermeni kökenli olduğu, bu sebepten ayak bastığı tüm toprakların torununun torunu ve aynı zamanda Ermenilerin atası hesap edilen Hay veya Hayk’a vadedilmiş olması şeklinde ortaya atılan iddialar “Büyük Ermenistan” ideolojisinin temelini oluşturmaktadır. Kendilerinin Tanrı tarafından seçilmiş bir ulus olduklarını düşünen Ermenilere göre Hz. Nuh tarafından vadedilen topraklar Türkiye’nin de Doğu Anadolu illeri, Azerbaycan’ın Karabağ, Nahçıvan, hatta bütün toprakları, Gürcistan’ın Borçalı ve Cavaheti bölgeleridir. Ermeniler arasında Türkiye’nin doğu illeri Batı Ermenistan, Azerbaycan ise Doğu Ermenistan olarak bilinir. Bunun yanısıra “yeryüzünün ilk Hıristiyan devleti ve ulusu” gibi iddialar da ortaya atarak kendilerini Hıristiyanlığın Kafkasya’daki kalesi gibi göstermek niyetindedirler. Ermenilerin Hıristiyanlık üzerine stratejilerinin geliştirilmesi kaçınılmaz bir ihtiyaç haline gelmiştir. Hıristiyanlık üzerinden geliştirilen bu yöntem Ermenilerin din stratejisidir ve Ermeni tarafına üstünlük sağlayan unsurların başında gelmektedir. Dolayısıyla bu tür iddialar “denizden denize Büyük Ermenistan” ideolojisinin gerçekleşmesi için komşu ülkelerin toprakları üzerinde yoktan var edilen fantastik hak iddialarıdır.


“Büyük Ermenistan” ideolojisinin gerçekleştirilmesi yolunda iki önemli araç mevcuttur:

Türkiye’ye yönelik soykırım iddiaları; “Sözde Doğu Ermenistan”ın kurtarılması, diğer bir değişle, Azerbaycan topraklarının işgali ile başlayan Ermenistan-Azerbaycan, Dağlık Karabağ savaşı.

1915 olayları, tehcir kararı, bu sebeple ortaya çıkan soykırım iddiaları “Büyük Ermenistan” ideolojisinin gerçekleşmesi yolunda en önemli araçlardan biridir.


Büyük Ermenistan ideolojisi çerçevesinde Ermenilerin hedef aldığı diğer bir ülke ise Azerbaycan’dır. Ermeniler Azerbaycan’ı Doğu Ermenistan olarak tanımlamaktadırlar. Ermenilerin bu savaşta kısmen başarılı olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü büyük güçlerin yardımıyla Azerbaycan’a saldırmak ve toprak elde etmek çok kolay olmuştur. İster XX. yüzyıl başlarında, isterse de 1990’larda gerçekleşen toplu katliamlar ve kaybedilen topraklar zira bu çerçevede değerlendirilmelidir. Azerbaycan’a bağlı toprakların %20’i halen Ermeni güçlerinin işgali altındadır. Belirtmek gerekirse, bu savaş direkt olarak Ermenistan-Azerbaycan çatışması değildir. Eğer çatışma gerçekten böyle olsaydı, Azerbaycan tarafı bu çatışmayı bizzat kendisi çözebilirdi. Büyük güçlerin, özellikle Rusya’nın askeri desteğini gözden kaçırmamamız lazımdır. Bu da farklı bir konu.


ASALA varlığını sürdürür veya sürdürmez, bu o kadar da önemli değil. Türkiye veya Türk diplomatları sadece Ermeni terör örgütlerinin hedefinde değildir. Bilirsiniz, terör örgütleri birileri tarafından desteklenir (ekonomik, politik, silah açısından) ve ortaya sürülür. Biri gider, biri gelir. Bu ASALA değil, başka bir terör örgütü de olabilir.


Ermeniler “yeryüzünün ilk Hıristiyan devleti ve ulusu” gibi iddialar ortaya atarak kendilerini Hıristiyanlığın Kafkasya’daki kalesi gibi göstermektedirler. Hıristiyanlık üzerinden geliştirilen bu yöntem Ermenilerin din stratejisidir ve Ermeni tarafına üstünlük sağlayan unsurların başında gelmektedir. Soykırım iddiaları Ermenilerin etno-psikolojik travmasının bir ürünü olsa da, Batılı devletler ve Vatikan tarafından farklı bir önem taşımaktadır. Çünkü siyasi literatürde ilk kez soykırımın Yahudilere yapıldığı gösterilmektedir. Yahudilerin onlara yapılan soykırımdan dolayı sadece Nazi Almanyası’nı değil, bütünlükte Kilise’yi mesul tutması sebebiyle Hıristiyan dünyası suçluluk psikolojisi içerisine düşmüştür ve bu psikolojiden kurtulmak için “Hitler soykırımı Türklerden öğrendi” şeklinde propagandalar yapmaktadır. Bu yüzden Batı devletlerinde ilk kez soykırıma uğrayanların Yahudiler değil, güya Müslüman Türkler tarafından öldürülen Hıristiyan Ermeniler olduğu sık sık gündeme getirilmektedir. Dikkat çeken önemli diğer bir mesele ise yine geçmişten miras kalan Haçlı zihniyetidir. Meseleye hem ırkçılık, hem de dini yönden bakmak gerekmektedir. Batıda Türkiye ve Türk karşıtı bir düşüncenin yaygın olduğu bir gerçektir ve bu düşünce tarihsel bir gelenek gibidir. Türk düşmanlığının çok önemli bir parçası olan Haçlı zihniyeti sadece Türkiye’yi değil, Azerbaycan’ı da kendi kıskacına almıştır. Azerbaycan da Türk ve İslam dünyasının bir parçası olduğuna göre Ermenistan-Azerbaycan çatışmasında destek Ermenistan’a verilmektedir.


Son dönemlerde bilirsiniz, kuşkusuz en çok tartışılan konu dünyada yaşanan birtakım savaşların ve sorunların medeniyetlerin çatışmasından kaynaklandığı iddialarıdır. Bu iddaların aksini düşünenler de mevcuttur. Ünlü Amerikalı siyaset bilimci Samuel P. Huntington’un “Medeniyetlerin çatışması ve yeni dünya düzeninin kurulması” isimli kitabı yayınlandıktan sonra yazarın “ortaya çıkmakta olan küresel siyasetin en temel ve en tehlikeli boyutunun farklı medeniyetlerdeki gruplar arasındaki çatışmalar olacağı yolundaki görüşü”nden sonra insanlar değişik biçimlerde etkilenmiş ve korkuya kapılmışlardır. Huntington’un fikirleri gerçek manasından çok öte farklı bir şekilde algılanmakta ve analistler tarafından çok eleştirilmektedir. “Medeniyetler çatışması” ifadesinin insanları ürküttüğü yadsınamaz bir gerçektir. Ancak Huntington’un bu iddiasını tam olarak yanlış kabul etmek de doğru değiıdir. Bugün küresel siyasette medeniyetlerarası ilişkilerin önemli yeri vardır. Diğer medeniyetleri bir tarafa bırakıyorum, ama Batı medeniyetinin İslam ve Türk medeniyetleri ile çatışma içerisinde olduğu bir gerçektir. Tarihi gerçekler ve analitik tespitler ışığında Batı medeniyeti ile Türk medeniyeti arasında geçmişten beri süregelen bir çatışmanın varlığını, Ermeni meselesinin bu çatışmanın bir ürünü olduğunu, Türkiye’ye yönelik iddiaların, Ermenistan ile Azerbaycan arasında yaşanan sorunun Batı-Türk medeniyetlerinin çatışmasından kaynaklandığını ispat etmek mümkündür. Tespitler esasında çıkan sonuca göre, Batı devletlerinin Ermeni meselesindeki tutumları ve çifte standartlar politikası tamamen Batı medeniyeti ile Türk medeniyeti arasındaki çatışmadan kaynaklanır.


AİHM tarihin çeşitli dönemlerinde Afrika’da, Amerika’da, Uzak Doğu’da, Orta Doğu’da yapılan katliamları gözden geçirmelidir. Diğer bir taraftan, hangi suçlamalar? Eğer iddia edildiği gibi, 1915 yılında 1,5 milyon Ermeni katledilmişse, nerede mezarlıklar? Soykırım gibi oldukça ağır suçlamalarda bulunan Ermeniler ispat için toplu mezarlığı göstermek zorundadırlar. AİHM de bu delili gördükten sonra Türkiye’yi itham edebilir. Elde delil yok. Dediğim gibi, maalesef Haçlı zihniyetinden yola çıkarak farklı isimler altında suçlamarda bulunmak tabii ki, uluslararası toplumsal bakış açısını önemli derecede etkiler.


Ermeni suçlamalarının bir yerde duracağını söylemek mümkün değildir. Medeniyetlerin çatışması devam edeceği sürece bu suçlama devam edecektir. Her defasında ister Türk, isterse de Batılı bilim adamları (J.McCarty, B.Lewis, S.Shaw vs.) tarafından bu ifadeler gündeme getirilmektedir: “Bırakın, tarihçiler karar versin! Arşivler açılsın!” Bu ifadeler doğru yaklaşım olsa da, maalesef tarihçilerin değil, siyasilerin gündemini işgal etmiştir. Günümüzde Ermeniler kendilerinin soykırıma uğradıkları yönünde politik ağırlıklı ve kültürel muhtevalı propaganda ile etkinliklerini devamlı olarak artırmaktadırlar. Bunun sonucu olarak Ermeni propagandası etkili birçok çevreyi ele geçirmiştir. Çeşitli üniversiteler, bilim kurumları, uluslararası kuruluşlar, kongreler, konferanslar, basın-yayın, sinema Ermeni faaliyetlerinin propaganda ve psikolojik etkileme alanlarıdır. Ermenilerin yoğun şekilde etkinliklerini artırdığı bu faaliyetler karşısında Türk soykırımını ortaya çıkarmak ister Türkiyeli olsun, isterse de Azerbaycanlı, genel anlamda çağdaş Türk tarihçilerinin bir görevidir. Bu yönde elbette, sık sık konferanslar, sempozyumlar düzenlenmeli, her fırsatta Ermenilerin yaptıkları katliamlar dile getirilmelidir. Fakat bununla birlikte en etkin propaganda aracı olarak film yapımına da yönelmek gerekiyor. Çünkü görsel bir dünyada yaşadığımızı unutmamak gerekiyor. Propaganda kampanyasında kullanılabilmesi için Türklerin soykırıma uğradıklarını konu edinecek olan HOCALI’ya (1992 yılında Azerbaycan’ın Hocalı kasabasında Ermeniler tarafından yapılan katliam) dair bir film en iyi örnek olabilir. Bu tür filmlerin yapımı için Türkiye ve Azerbaycan olarak işbirliği anlaşmasına varılabilir.


Bu iddialar değil 2016’da, daha uzun yıllar gündeme getirilecek. Çünkü soykırım iddiaları Ermeni kimliğinin bir parçasıdır. Bu iddiaların gündemden düşmesi Ermeni kimliğinin iflası anlamına gelir. Diğer bir taraftan, bilirsiniz, bu iddialar sadece Ermeniler tarafından gündeme getirilmemektedir. Büyük güçlerin jeopolitik çıkarları çerçevesinde Türkiye üzerinde baskıları da (buna Vatikan da dahildir) diğer faktörlerle birlikte Ermeni meselesi üzerinden gelişmektedir.


Gerçekçi olmak gerekirse, Ermeni hükümetinin uygulamalarında meydana gelecek değişim öncelikli olarak şayet Ermenistan kendisini Rusya’dan kurtarırsa mümkün olabilir. Biz bu gün Ermenistan’ı tam olarak bağımsız devlet olarak niteleyemeyiz. Ermenistan, deyim yerindeyse kendisini zorunlu olarak Rusya’nın kucağına atmıştır. Çünkü Türkiye’ye yönelik toprak, soykırım ve tazminat iddialarından vazgeçmek, aynı zamanda işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmek niyetinde değil. Bu nedenle Türkiye ve Azerbaycan’dan korku algılamaktadır. Ayrıca Ermenistan Türkiye’nin toprak bütünlüğünü de tanımamaktadır. Birkaç yıl öncesine kadar Türkiye’nin komşularla sıfır politikasını analiz edelim. Türkiye ilişkileri normalleştirmek istemişti, fakat ne değişti? Ermenistan ne yaptı? Elde var sıfır. Ermenistan anlaşmaya varmak istemiyor veya anlaşmaya varmak istese bile bu Ermenistan devletinin elinde değil. 1990’lı yıllarda eski Ermenistan Cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan anlaşmaya varmak istemişti, fakat istifaya zorlandı.


Türk lobisinin Ermeni lobisi karşısında maalesef güçlü olduğunu söyleyemem. Diğer bir taraftan, soykırım iddiaları karşısında Türk lobisinin cevabı ne olabilir? Biri “sen yaptın” demekte, diğer taraf bunu inkar etrmektedir. Bu yıllarca devam edecek. Türk lobisi Azerbaycan diasporu ile birlikte hareket etmelidir diye düşünüyorum. Burası da bir gerçek ki, maalesef Batı dünyasında İslamofobik bir düşünce mevcuttur. Müslümanların her zaman barbar, katil olduğu düşünülmektedir. Bugün crusades (Haçlı Seferleri) adı altında bir siyaset yürütülmektedir. Türkiye de İslam dünyasının bir parçasıdır. Bu da yetmez, Türk medeniyetinin ayrılmaz parçasıdır. Türkiye bugün İslamı bırakıp Hıristiyan olsa bile yine sevilmez. Bu konuda “L’ Avvanire” gazetesinin 3 Ocak 2000 tarihli sayısına bakmak yeterlidir. Herşeyi orada görmek mümkün. Bunun gibi çok sayıda örnekler vardır.


Beklentiler Türkiye’den toprak koparmak, tazminat almak, Türkiye’yi zayıflatmak, Türklere “haddini” bildirmek, Azerbaycan’dan kopardıkları işgal politikasını meşrulaştırmak ve s. Ermeni Ulusal Doktrini’ne göre Ermeniler Türklerden hep çekmişler. Öncelikle güya Hz. Nuh tarafından onun torunun torunu olan Hay veya Hayk’a vadedilen tarihi Ermeni toprakları Türkler tarafından zaptedilmiş, 1915 yılında kasıtlı olarak soykırımına uğratılmışlardır. Gönüllü olarak Türkler işgal altında olan Ermeni topraklarını geri vermeyeceklerini ve soykırım suçlamalarını kabul etmeyeceklerine göre onlara hadlerini bildirmek gerekir. Bu da şiddet ve politik yolla olabilir ki, bunun sonuçlarını biz açıkça görebiliyoruz. Türkiye’ye yönelik toprak, soykırım ve tazminat iddiaları, diğer taraftan 1990’larda Azerbaycan’da yapılan Hocalı soykırımı. Dikkat ederseniz ben Azerbaycan’la bağlı detayları her fırsatta dile getiriyorum. Çünkü Ermenilerce Anadolu veya Azerbaycan Türkleri aynı kalıp içerisinde değerlendirilmektedir. Türk her yerde Türk’tür. Aynı kalıp içerisinde değerlendirildiğine göre Azerbaycan’ın Hocalı kasabasında 600’den çok sivil Türk, özellikle çocuklar, kadınlar ve yaşlılar sırf Türk oldukları için acımasızca katledildi. Cesetlerin kafa tasları çıkarıldı, derileri yüzüldü. Ölmüş insanların üzerinde bir takım operasyonlar yapıldı. Ve tüm bunlar güya Türkler tarafından Ermenilere yapıldı şeklinde dünyaya lanse edilmeye çalışıldı. Bu durum Ermenilerde Türk insanına nefret psikolojisinin, Türk’ü öldürmekten manevi zevk alma düşüncesinin somut örneğidir.


Ekonomik anlamda faydalara gelince, Ermeniler Türkiye’den tazminat talep istemektedirler. Bu yüzden her geçen gün ölenlerin sayını artırmaktadırlar. Eskiden bu durum 300 bin kadardı. Günümzde 1,5 milyon, hatta bir az daha aşırıya giderek 2 milyon kadar göstermektedirler. Her sene insanların sayısının artması doğaldır, fakat belirli bir tarihte ölmüş insanların, Ermenilerin sayısının gittikçe artması son derece ilginç bir icat. Ermeniler bu sayıyı artırmakla ölmüş her bir Ermeni için para talebinde bulunmaktadırlar. Diğer bir taraftan, Ermenistan ekonomik olarak çöküş noktasında. Gelirleri yok, hiç bir projede yer almamakta, her geçen gün Ermenistan’da yaşayan insanlar kendi ülkelerini terk etmektedirler. Bu yüzden ekonomilerini tazminat üzerinden düzeltmeye çalışmaktadırlar. Diğer bir amaç ise büyük devletler de bu baskı aracından yararlanarak Türkiye’yi ekonomik açıdan çökertmek niyetindeler.


Türkiye’nin kendi toprak bütünlüğünü koruma adına bir şeyler yapması son derece doğaldır. Fakat önemli olan diplomasidir, diye düşünüyorum. Savaş en son adımdır. Türkiye’nin Ermenistan toprağında PKK’ya yönelik operasyonlar düzenlemesi onu mutlaka Rusya ile yeniden karşı karşıya getirebilir. Aslına bakılırsa Türkiye’den istenen de budur. Tarihe bakalım, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti nasıl savaşa itildi? Türk bayrağı altındaki Alman gemilerinin Rusya’ya top atmaları sonucu. Demek istediğim, günümüzde Rus-Türk ilişkilerinin son derece hassas olduğu bir dönemde oldukça akılcı adımlar atılması gerekiyor. Bunun için savaş yok, diplomasi gerekir. Devlet olarak Türkiye ne yapacağını gayet iyi biliyor.


Ermeni meselesinin Rusya ile İngiltere arasındaki rekabetten ortaya çıktığı, Osmanlı Devleti’nin çökmesi ve onun topraklarına sahip olmak için Ermenilerin araç olduğu, onların kullandıkları tarihi bir gerçektir. Rusya’nın Türkiye üzerindeki emelleri herkes tarafından bilinmektedir. İster Çarlık döneminde olsun, ister Sovyet döneminde, isterse de günümüzde. Ermeni meselesi açık şekilde Rusya’nın elinde bir anahtar. Türkiye’ye ve Azerbaycan’a yönelik Ermeni kartı baskı aracı olarak kullanılmaktadır. Bugün Ermenistan sınırlarını Rusya korumaktadır. Ermenistan’ın Türkiye ile olan sınırlarında Rus askeri üsleri konuşlandırılmıştır. Bunun ne anlama geldiği herhalde açıktır. Ermenistan’la Türkiye arasındakı ilişkilere de müsaade etmeyen yine başta Rusya’dır. Rusya maalesef yanısıra bugün Kürt kartını da kullanmaktadır.


Turkishny sorusu: Srebrenitsa Soykırımı ile ilgili yasa tasarısı, Rusya’nın vetosu sebebiyle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden geçemedi. Aynı şekilde Rusya, Türkiye’ye karşı asılsız Ermeni suçlamalarını da desteklemektedir. Türkiye’nin bu durumdan alması gereken dersler nelerdir?


Hiçbir devlet birbirilerinin içişlerine karışmayı asla kabul etmez, fakat bu Rusya’nın takdiri. Soykırım iddialarını tanımakta, Ermenistan’ı desteklemekte ve silahlandırmakta ısrarlı. 2015 Çanakkale kutlamalarında kimin hangi tarafta durduğunu hepimiz gördük. Yapacak bir şey yok.


Bir tarihçi olarak şunları söyleyebilirm. Tarihe bakıp gleceğe yönelik dersler çıkarmalıyız. Kimlerin hangi tarafta saf aldığını çok iyi anlamalıyız. Tarihimizi, geçmişimizi çok iyi bilmeliyiz. Umut bizdedir. Bizim yapmalı olduğumuz bir işi bir başkası gelip bizim yerimize yapmayacak ve yapmaz. Eğer biz yumruk gibi bir olursak devlet de güçlü olur, millet de. Bugün Türkiye ve Azerbaycan’ın başı üstünde maalesef kara bulutlar dolaşmaktadır. Bunların ortadan kaldırılması için yeni stratejiler üretilmelidir. Psikolojik savaşa ve enformasyon savaşına iyi hazırlanmalıyız. 



Teşekkür ederim.
Doç. Dr Emin Şıhaliyev
Azerbaycan Milli Bilimler Akademisi Nahçıvan Şubesinde Kafkasya Masası başkanı ve 
Nahçıvan Devlet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi 
Turkishny Röportajı - 16 Şubat 2016 - link




“Ermeni İddiaları Bilimsel Temellerden Uzak Mitolojik Hikayelerle Süslü”


Emin Şıhaliyev'in diğer makalesi





*




Turkishny.com: 
Papa Francis’in 1915 olaylarıyla ilgili yorumları İslam dünyasında tepkilere neden oldu. Ermeni meselesinin dinsel boyutuyla gözlem ve görüşleriniz nelerdir? Bu bağlamda Papa’nın 1915 olaylarıyla ilgili düşünce ve söylemlerine sizin yaklaşımınız nedir?


Doç. Dr. Nejla Günay:  
Öncelikle Papa’nın 1915 olaylarıyla ilgili yaklaşımı tek taraflıdır. Bu Ermenileri memnun etmiştir. Din adamları söylemleri ve davranışlarıyla kitleleri etkiler. Dünyadaki Katolik sayısının çokluğu göz önüne alınırsa Müslümanları ve özellikle Türkleri hedef hâline getiren söylemler Müslümanların hoşuna gitmedi. Ancak Hıristiyanların Müslümanlara karşı birlik olup top  yekun mücadele içine girmesi yeni bir şey değildir. Türklerin Anadolu’yu yurt hâline getirmesinden itibaren Haçlılara karşı mücadele etmek zorunda kaldığı görülmektedir. Bunun yakın tarihte de değişmediği somut delillerle ortaya konabilmektedir. Ermeniler, 1909 Anayasası’nın kabul edilmesinden sonra askerlik yapmaya başladı. Balkan savaşı patlak verince seferberlik ilân edildi. Ermeniler de diğer gayrimüslim unsurlarla birlikte orduya katıldı. Balkan Savaşı sırasında Reichpost gazetesinin savaş muhabiri Avusturyalı Wagner, savaş sırasında tanık olduğu bir olayı daha sonra yazdığı anılarında şu şekilde anlatmaktadır: Bulgar cephesinde savaşan Ermeni askerlerden bir kısmı hiç kurşun atmadan beyaz bayrak açıp teslim olmak isteklerini düşman ordusuna bildirir. Bulgar kralı onlara neden hiç kurşun atmadan teslim olduklarını sorduğunda Ermeni kökenli Osmanlı askerlerinden biri şu cevabı verir: “Siz de Hıristiyansınız biz de, din kardeşlerimize nasıl kurşun atalım.”


Turkishny.com:  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı, Ermeni suçlamalarıyla ilgili uluslararası toplumsal bakış açısını sizce ne şekilde etkilemiştir?


Doç. Dr. Nejla Günay: 
Ermeniler bu davadan çok şey bekliyordu. Bu davayı bir propaganda aracı olarak kullandılar. Sansasyonel isimlerin davanın avukatlığını yapması suretiyle Dünya kamuoyu üzerinde baskı oluşturma çabasına girdiler. Bütün bunlara rağmen mahkeme Ermeni iddialarını gerçekçi bulmadı. Bu karar, parlamentolarda kolayca karar çıkarttırabilen Ermeniler için anlamlı olmalıdır. Çünkü Ermeniler “soykırım” iddialarının tartışılamayacağı tezini savunuyorlardı. Bu kararla  AİHM Ermeni iddialarını hukuki açıdan dayanıksız bulmuştur.


Hükümet akademik çalışmaları teşvik etmelidir. Bu çalışmaların farklı dillere çevrilmesine önem verilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti bu konu ile ilgili çalışmaları koordine edecek özerk bir üst kurul oluşturmalıdır. Bu kurul hem kurumlararası koordinasyunu sağlamalı hem de özgün akademik çalışmalar ortaya konmasını temin etmekle görevli olmalıdır. Çünkü arşivlerde saklı bilgilerin meydana çıkarılıp yazılması gereklidir. İşte o zaman ortaya bir iddia konması dahi zorlaşacaktır.


Ermeni lobisinin çalışmaları çok yönlü ve çok büyük destek alıyorlar. Zaten Ermenilerin ABD ve Avrupa ülkelerindeki lobi faaliyetleri çok çok eskiye dayanıyor. Özellikle 1878’den beri buralarda basını çok iyi kullandılar ve Ermenilere sempati duyan bir kamuoyu oluşturdular. Bu durum elan devam etmektedir. Nitekim Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı üniversitelerde soykırım merkezleri vardır. Bu konuyla ilgili çok sayıda yayın yapılmakta ve bunlar kurdukları çeşitli dernek ve vakıflar aracılığıyla geniş kitlelere ulaştırılmaktadır. Ama Türk lobisinin de hakkını teslim etmek gerekir. Çünkü onlar, herhangi bir kamuoyu desteği olmadan gerçekleri soğukkanlılıkla anlatmaya çalışıyorlar. Bu kolay bir iş değildir ve bunu bugüne kadar başarıyla yaptılar.


Ermeniler birçok ülkenin parlamentosunda bu iddialarını tescil ettirdiler. Aynı şeyi Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin de yapmasını bekliyorlar. Bunun için kampanyalar düzenliyorlar. Adeta yıl boyunca sırf buna yönelik hazırlıklar yapıyorlar. Ciddi çıkarları olmasa bu işe bu kadar ağırlık vermeyeceklerdir. Öte yandan ortaya attıkları bu iddialar Ermeni diasporası ile Ermenistan’da yaşayan Ermenilerin en önemli ortak noktasıdır. Bu iddiaları devam ettirmek Ermenileri ortak bir amaca yöneltiyor. Bu Ermeni milleti olmak adına çok önemlidir. Çünkü farklı coğrafyalarda yaşamaları Ermenilerin asimile edilme ihtimaline sebep olmakta ve onların ortak kültürünü zayıflatmaktadır.


Ben Ermeni ve Kürt milliyetçilik hareketlerini izledikleri yol bakımından birbirine çok benzetiyorum. Bunu tarihten aldığım bilgilere dayanarak söylüyorum. Özellikle geçtiğimiz aylarda yayımlanan “Zoraki İttifaktan Yol Ayrımına İttihat-Terakki ve Ermeniler” adlı kitabımda yer alan ve farklı arşivlerden alınan bilgiler bunu doğruluyor. Bugün Kürtlerin sahiplenmek istediği coğrafya dün Ermenilerin hak iddia ettiği yerlerdi. Yani Vilayat-ı Sitte denen bölgeyi bugün Kürtler sahiplenmek istiyor. Hâlbuki 100 yıl önce Kürdistan olduğu iddia edilen coğrafyanın çok büyük kısmı bugünkü Türkiye topraklarının dışındadır. Dolayısıyla Türkiye açısından Ermeni ve Kürt iddiaları aynı coğrafi bölgeyi hedef almaktadır. Çünkü Ermeni iddialarından biri de “Kars Antlaşması’nı tanımayıp Doğu Anadolu Bölgesi’nin Batı Ermenistan olduğu…”dur.


Türkiye komşularından gelecek tehditlere karşı hazırlıklı olmalıdır. Ama bunu tamamen sınırlarını ve güvenliğini korumak çerçevesinde ele almalıdır. Sınırlarından girebilecek tehditleri daha tehdit oluşturmadan bertaraf etme hakkı vardır ve bu birçok ülkenin kullandığı bir yöntemdir. Türkiye de bu hakkı gerekirse kullanacaktır. Komşularının güvenlik ve asayişini tehdit eden çalışmalar yapmasına fırsat vermemesi her ülke gibi Türkiye’nin de hakkıdır.


Türkiye-Rusya ilişkileri Türk tarih yazımında çok ele alınan bir konudur. Ama ben burada şuna dikkat çekmek istiyorum. Rusya, coğrafi olarak ve iklim yapısı itibariyle avantajları az olan bir bölgededir. Bu nedenle güneye açılması ekonomik çıkarları açısından çok önemlidir. Bunun farkında olan Rusya vaktiyle Balkanlarda Osmanlı Devleti’ni zayıflatmış ve burada kurulan devletlerin ortaya çıkışında çok önemli rol oynamıştı. Ancak bu devletlerden hiçbiri Rusya’nın güdümüne girmeyi kabul etmemişti. Bu durum Rusya için çok büyük bir tecrübe oldu. Rusya güneye inmek için Doğu Anadolu bölgesini kullanabileceğini fark ettiğinde aynı hatayı yapmak istemedi. Birinci Dünya savaşı öncesinde bir Ermenistan kurulmasına ön ayak olmak yerine Ermenileri kullanmak suretiyle Doğu Anadolu’yu doğrudan doğruya işgal etmek istedi. Rusya bir taraftan da Kürtleri hem devlete hem Ermenilere karşı kışkırtıp silahlandırdı. Böyle yapmaktan amacı Doğu Anadolu’da karışıklıklar çıkarıp bölgeyi işgal etmek için zemin hazırlamaktı. Kürt aşiretlerinin feodal yapısı, mezhep farkları ve politik bölünmeler içinde olması Rusya’nın bazı Kürt aşiretlerini yanına çekmesini kolaylaştırdı. Rusya İran’daki Şii Kürt aşiretlerinin bazılarını da kendi güdümüne soktu. Ermenileri öncü birlikleri olarak kullandı. Çarın orduları Doğu Anadolu’yu işgal ettiğinde yanında Anadolu Ermenilerinin oluşturduğu çetelerle Abdürrezzak Bedirhan’ın etrafında toplanan bazı Kürt aşiretleri de vardı. Rusya o dönemde bir rejim değişikliği yaşadığı için amaçlarına ulaşamadı.


Rusya günümüzde de ekonomik anlamda kendini rahatlatacak bir pozisyon almak için ne gerekiyorsa yapmaktadır. Rusya’nın, Suriye’deki Esad rejimi ve İran ile müttefik olması, Kırım’a el koyması bu çerçevede düşünülmelidir. Ayrıca Ermeni iddialarının ilk defa 1940’larda Rusya’nın teşvikiyle şekillendirildiği hatırdan çıkarılmamalıdır. Tarihsel bütünlük içinde baktığımızda Rusya’nın Anadolu’da çıkan ayrılıkçı hareketlere verdiği destek ve bu konuda izlediği yol çok daha net görünmektedir.


Dünya kamuoyu Srebrenitsa Soykırımı ve Hocalı Katliamı’na gerekli ilgiyi göstermedi. Dolayısıyla Müslümanların maruz kaldığı katliamlar Dünya barışını sağlamakla görevli kurumlar tarafından yeteri kadar gündeme getirilmemektedir. Türkiye’nin burada alması gereken ders çok açıktır. Ancak Türkiye’nin yapması gerekenler vardır: Türkiye ekonomisini güçlü tutmalı, ekonomiyi zayıflatacak politikalar izlememelidir. Ülkede asayiş ve güvenlik problemleri ivedilikle çözümlenerek siyasi istikrar korunmalıdır. Çünkü siyasi güç ekonomik güçle doğrudan doğruya ilişkilidir.


Ermeni diasporası, özellikle 1965 yılından beri Türkiye’ye karşı hukuki dayanaktan yoksun bir takım suçlamalar yöneltmektedir. Ancak bu suçlamaların Türkiye açısından bağlayıcı bir tarafı yoktur. Türkiye bu iddiaları çeşitli vesilelerle Ermenistan hükümeti nezdinde görüştü ve çözüm konusunda samimiyetini ortaya koydu. Ancak Ermenistan’ın Türkiye’nin toprak bütünlüğünün kabul etmek istememesi, hukukî dayanaktan yoksun bazı taleplerde bulunması konunun ciddiyetten uzak bir hâl almasına yol açmakta ve Türkiye’nin endişe etmesini gerektirecek bir durum olmadığını göstermektedir. Böyle de olsa Türkiye, Ermeni iddialarının hiçbir hukuki dayanağı olmadığını uluslararası toplantılarda anlatmaya devam etmelidir. Akademik çalışmaların koordineli bir şekilde yapılması konusuna önem vermelidir. Bu çalışmaların farklı dillere çevrilmek suretiyle daha geniş kitlelere ulaştırılması temin etmelidir.



Doç. Dr. Nejla Günay
Gazi Üniversitesi'ne bağlı Gazi Eğitim Fakültesi, Tarih Bölümü
Turkishny Röportajı, 3 Şubat 2016 - link








Ermeniler Los Angeles Turizm fuarında Türkmüş gibi Türkiye’yi kötüleyen yazı ve görseller dağıttı. Los Angeles’ta Ermeni Yalanları Sınır Tanımıyor.


Amerika’nın en büyük Turizm fuarlarından Los Angeles Turizm fuarında eşi benzeri görülmemiş bir skandal yaşandı. Ermenistan‘dan sonra ne çok Ermeni nüfusuna ev sahipliği yapan Amerika’nın California eyaletinde Ermeni yalanları sınır tanımıyor. Her fırsatta Türkiye’yi karalayan ve kötüleyen Ermeni Diasporası‘nın yeni oyunu Türk’müş gibi kendini göstererek Türkiye‘yi karalamak.


Fuarda Türkmüş gibi Türkiye’yi kötüleyen yazılar dağıtan kişiyle konuşan Türkiye Turizm ateşeliği yetkilisi olayı yapan gencin 25-30 yaşlarında olduğunu belirterek “Bastırdığı kartpostalları hem bizim hem de diğer masalara attı ve uzaklaştı. Peşine gittim konuşmak istediğimi Türk olduğumu belirttim. Türkiye ve Türk Hava Yolları logolarını izinsiz kullanmışsınız bunu neden yapıyorsunuz diye sordum. Sen Türksen ben de Ermeniyim bu yüzden yapıyorum diyerek konuşmak istemeden koşarak uzaklaştı. Biz de durumu gerekli yerlere bildirerek şikayetimizi yaptık” dedi.


Los Angeles Turizm Fuarı 21-22 Şubat tarihlerinde Long Beach Convention Center‘da düzenlendi. Türkiye ülke olarak katılmazken, Türk Hava Yolları, Türkiye Turizm Ofisi, Türkiye’den gelen Turizm ajentaları stant açarak katıldılar.


Selin Erez / Alaturka Online – Los Angeles




Les Massacres Commis  par Les Armeniens














15 Ocak 2016 Cuma

Bir Nazi Subayının Anılarından



BİR NAZİ SUBAYININ ANILARINDAN:
“ÜÇ RENKLİ BAYRAK KÜRTLERE HEDİYEMDİR”.


Yukarıdan beri verilegelen bilgilerden anlaşılmaktadır ki, SARI, KIRMIZI ve YEŞİL renkler, BEYAZ renk ile birlikte, Türk tarihinin derinliklerinden süzülerek gelmiş ve Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar hükümranlık renkleri olarak kullanılmıştır. Kıyafetlerde ve sembollerde ise, bu üç renk bütün Türkiye’de bugün de çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Durum böyle iken, son yıllarda sarı, kırmızı ve yeşil üçlüsünün ülkemizde bölücülük simgesi olarak kullanıldığı hayretle görülmüştür.

Tabiî, söz konusu üç rengin Türkiye’de bölücü bir terör örgütü tarafından bölücülüğün simgesi olarak takdim edilmiş olması, terör örgütünün bu renkleri nasıl bir araya getirdiği, neden bu renkleri benimsediği, nasıl benimsediği ve terörist bölücü çevrelerde bu renklerin ne zamandan beri kullanılmaya başladığına dair, zihinlerde birtakım soruların oluşmasına da neden olmuştur. Elbette bizim zihnimiz de bu sorular ile meşguldü. Derken, günün birinde, belki de yayınlayanlarının bile yaptıkları işin pek farkına varmadan yayınladıkları, bir NAZİ Subayı’na ait anılar, bizim zihnimizdeki soruların cevaplarını ortaya koyuverdi. Söz konusu anılar, Yeni Ufuk Gazetesi ’nin 18 ve 19 Haziran 1997 tarihli nüshalarında, “Kuzey Irak’ta Bir Nazi: Hitler’in Petrol İçin, Kürt Devleti Pazarlığı” ve “Almanların Bitmeyen Kürt İlgisi” başlıklarıyla yayınlandı. Anılar, Godfried Johannes Müller adlı bir Nazi subayına aitti.

Anıların ele aldığı konu kısaca şöyledir: 22 Haziran 1941’de Almanya, üç buçuk milyon askerle Sovyetler Birliği’ne saldırdığında, Hitler ordularının hayatî ihtiyacı olan petrol, bu ülke topraklarından sağlanmaya başlanmıştır. Çünkü, daha önce ele geçirilmiş olan Romanya’daki petrol yatakları ile Almanya’daki kömür madenleri, Hitler Almanyası için hem verimsiz hem de yetersizdir.

Öte yandan, Alman orduları kısa bir süre sonra Sovyet topraklarından çekilmek mecburiyetinde kalınca, petrol sıkıntısı daha ileri boyutlarda hissedilmeye başlar. Bu sırada, istihbarat subayı Godfried Johannes Müller ve arkadaşları, Almanya’nın yeni petrol kaynakları bulması gerektiği inancıyla kafa yormaktadırlar. Akıllarına, Şeyh Mahmud Berzencî ve Molla Mustafa Barzanî’nin Kuzey Irak’ta İngilizler’e karşı ayaklanma istekleri gelir (o sırada Irak İngiliz yönetimi altındaydı) ve Kuzey Irak’a dikkatlerini çevirirler. Bu, İngilizlerin kontrolündeki zengin petrol kaynaklarına, yani Kerkük ve Musul petrollerine yönelmek demektir.

Müller, düşüncelerini bir raporla Adolf Hitler’e aktarmak imkânı bulur. Raporunda, Kuzey Irak’ı ve burada yaşayan aşiretleri iyi tanıdığını ve izin verilmesi durumunda bölgeye giderek burada, İngilizler’e karşı bir Kürt ayaklanmasını örgütleyebileceğini bildirir. Müller, Kürtler’in İngilizler’e düşman olduğunu; burada başlayacak bir ayaklanma ile hem petrol kaynaklarına sahip olunabileceğini hem de ayaklanmanın İran’daki Kürt bölgesine sıçraması durumunda, Alman ordusunun Kafkaslardan, Sovyetler’e karşı ikinci bir cephe açma şansı bulacağını belirtir. Ayaklanma sırasında elverişli bir yere havaalanı inşa edilebileceği ve Alman paraşütçülerinin bu sayede bölgeye daha rahat ulaşabileceği de raporda yer alıyordu.

Hitler, Müller’in raporunu okuyunca keyiflenir ve “ivedi” kaydıyla raporu Genelkurmay Başkanı Wilhelm Kietel’e havale eder. Kietel de plânın derhal uygulamaya geçirilmesini emreder. Müller vakit geçirmeden Kuzey Irak’a havadan inecek ekibi oluşturmaya ve gerekli malzemeyi derlemeye başlar. 

O, grubunu Arapça, Farsça ve Kürtçeyi iyi bilenlerden oluşturmak istemektedir. Nitekim, grubun üyelerinden biri olan Hofman, Orta Doğu uzmanı idi ve Tahran’da da üniversite hocalığı yapmıştı. Bir diğeri, Orta Doğu’yu çok iyi bilen Konechin adında Polonya kökenli bir subaydı. Ama bu ekibin, söz konusu harekât için bir Kürd’e de ihtiyacı vardı. Kuzey Irak’ı ve Kürt aşiretlerini iyi bilen, bölgede düşmanlıkları olmayan biri seçilmeliydi. Sonunda, aranan vasıflarda biri bulunur. Bu zat, Nafi Remzi Reşid’dir. Reşid, Kuzey Irak’ın büyük aşiretlerinden birine mensuptur, Amerika Birleşik Devletleri’nde öğrenim görmüştür.

Müller, Nafi Remzi Reşid ile İstanbul’da tanışır. Bu yıllar Alman casuslarının Türkiye’de cirit attıkları yıllardır. O, plânının Remzi tarafından bilinmesinde sakınca olmayan yanlarını ona heyecanla anlatır. Sonunda ikisi, Kuzey Irak petrolüne karşılık o bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurmak şartıyla anlaşırlar. Buna göre Kuzey Irak Kürtleri Almanlara petrol verecek, bunun karşılığında da, İngilizler bölgeden kovulunca burada bir Kürt devleti kurulacaktı. Bundan sonra Müller ve ekibi Almanya’nın dağlık bölgelerinde eğitime başlarlar. Hazırlıklar bitince de o sırada Almanların işgalinde bulunan Kırım’a gidip buradan bir uçak ile Kuzey Irak’a geçerek paraşütle Hakurk vadisine ineceklerdir.

1943 yılı Haziran ayında bir gece vakti, Kürt giysileri giyen ve sahte Irak kimlikleri taşıyan Almanlar, Remzi ile birlikte Karadeniz semalarından geçip Kuzey Irak’a ulaşırlar. Hemen Remzi’nin ailesinin ve aşiretinin bulunduğu Erbil şehrine gitmeye karar verirler. İngiliz devriyelerinin kontrolündeki yerlerden geçerek Erbil yakınlarındaki Kasr-ı Atevlaha bölgesine ulaşmayı başarırlar. Burası Remzi’nin aşiretinin kontrolü altındadır. Ne var ki, aşiretin önde gelenleri Almanlara yardım etmeyeceklerini söylerler. Çünkü, İngiliz istihbarat birimleri harekâttan, daha başlamadan önce haberdar olmuşlardır ve Almanları Erbil civarında aramaktadırlar. Artık yapılabilecek fazla bir şey kalmamıştır. Bu defa Kuzey Irak’tan kaçış plânları yapmaya başlarlar. 

Ancak, başlarına konan 1000 dinar ödülü almak isteyen bir Kürt tarafından ihbar edilerek yakalanırlar, tutuklanırlar. Önce Bağdad’a, oradan da Mısır’a götürülerek sorgulanırlar. Ağır işkenceler gören Remzi aklını yitirir. Müller’in esareti ise 1947’de sona erer ve Almanya’ya döner. Kendi ülkesinde de bir süre tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılır. Müller, tutuklu kaldığı sırada bir İngiliz subayından, Londra’nın bu operasyonu, harekete geçmelerinden iki hafta önce haber aldığını öğrenir. Müller’e göre Kırım’dan bindikleri uçağın pilotu da İngiliz ajanıydı.

Yukarıda özet olarak anlattığımız olaylar zinciri içerisinde, konumuz olan “üç renkli bayrak” olayına gelince, bununla ilgili ayrıntıyı, maceracılıktan Nazi istihbarat subaylığına geçmiş olan Godfried Johannes Müller’in ağzından dinleyelim:

“O sırada Molla Mustafa Barzanî ve Şeyh Mahmud Berzencî’nin İngilizlere karşı ayaklanma düşünceleri vardı. Bunlar ayaklandıktan sonra biz de petrolleri Alman ordusuna gönderebilecektik. Ayaklanma başladıktan sonra, Alman ordusu Kürtlere yardım edecekti. Orada bir havaalanı yapılacaktı. Buraya gelen paraşüt birliği ile Bakü önlerindeki Alman ordusu daha da güçlendirilecekti. Böylece hem Kuzey Irak petrollerine hem de Bakü petrollerine daha rahat ulaşacaktık”.

Kendisine, “Remzi ile birbirinize ihanet etmeme konusunda yemin ettiğinizi anlattınız. Siz, Alman bayrağı üzerine, Remzi de Kürt bayrağı üzerine yemin etmiş. Kürt bayrağının öyküsünü anlatır mısınız?” şeklindeki bir soru üzerine ise Müller, anılan bayrak ve renkler hakkında şunları söylemektedir:

“Berlin’den hareket etmeden önce ilk eşime, Kürtlerin bir sembole ihtiyacı olduğunu söyledim. Operasyondan önce Remzi ile, birbirimize ihanet etmeyeceğimize ve hep sadık kalacağımıza dair yemin ediyorduk. Ben, Alman bayrağına el basarak yemin ettim. Remzi’nin ise el basacak bir bayrağı yoktu. Bu sırada aklımıza geldi. En güzel renkler kırmızı, yeşil ve beyazdı bana göre. Kürt bayrağındaki renkler Kürtlere yakışır renkler olmalıydı. Bayraktaki kırmızı, yeşil ve beyaz renkleri bu düşünceden yola çıkarak koydum... Remzi ile birlikte şekillendirdik bu bayrağı. Bayrak benim Kürtlere en büyük hediyemdir. Uçaktan atlarken yanımızda bu bayraklar da vardı. Sonra onları buldular. Ama güzel olan, unutulmadı. Başkaları da kullandı”.

Evet, Nazi istihbarat subayı Godfried Johannes Müller’in Kuzey Irak macerası dolayısıyla Kürt bayrağı konusunda söyledikleri kısaca bunlardır. Şimdi, bu macerayı öğrendikten ve Müller’in bayrak ve renkler hakkında söylediklerini dinledikten sonra, aşağıdaki hususlara da mutlaka işaret etmeliyim.

a - Görüldüğü gibi Almanya’nın Kuzey Irak’la daha doğrusu Kürtlerle ilgisi, aslında bölgenin petrol zenginliğine olan bir ilgidir. Ekonomik ve buna bağlı siyasal çıkar hesapları sonucu ortaya çıkan bir ilgidir. Hiç şüphe edilmemelidir ki bugün de başta Almanların bölücü terör örgütünün kendi ülkesindeki teşkilâtları olmak üzere, ülkemizdeki bölücü hareketlerle ilgilenmesinin altında yatan gerçek de aynı gerçektir. Yani, adam Kuzey Irak petrolüne, o arada Bakü petrolüne göz dikecek ve bunlardan öyle veya böyle çıkar elde etmek için bölge insanları üzerinde oyunlar oynayacak. Aslında Almanların II. Dünya Savaşı yılları ile sınırlı kalmayıp, günümüzde de sergilenmekte olan bu tip oyunları, bölgede ekonomik ve siyasal çıkar peşinde olan bütün dış güçlerin gizli veya açık politikalarının ana etkenini oluşturmaktadır. Ülkemizde yıllardır kan dökmekte olan bölücü terörü öyle veya böyle, açık veya kapalı kışkırtıp, besleyenler de işte bu mihraklardır.

b - Nazi subayı Müller acaba gerçekten kırmızı, yeşil ve beyaz renkler üçlüsünden oluşan bir Kürt bayrağını, söylediği gibi kendiliğinden mi düşünmüştür, yoksa; yukarıdan beri kaynaklara dayanarak açıkça ortaya koyduğumuz üzere, tarihî Türk geleneğindeki beyaz, kırmızı, yeşil (ve sarı) tercihinden mi herhangi bir şekilde etkilenmiş veya esinlenmiştir? Çünkü, Birinci Dünya Savaşı başta olmak üzere Almanya ile Osmanlı Devleti arasındaki sıkı ilişkiler ve işbirlikleri, söz konusu yeşil, kırmızı ve beyaz renkler üçlüsünün alınarak “Kürt bayrağı” adı altında bir araya getirilmiş olmasında, Osmanlılardan esinlenilmiş olması ihtimali çok kuvvetlidir.

c - Görüldüğü gibi Müller’in hazırladığı ilk Kürt bayrağı kırmızı, yeşil ve beyaz renklerden oluşmakta olup, meydana getiriliş yılı da 1943’tür. Demek ki bu tarihe kadar Kuzey Irak’ta da dünyanın başka herhangi bir yerinde de bir Kürt bayrağı olmamıştır. Değilse Müller’in Remzi için bir bayrak uydurması söz konusu bile olmayacaktı.

d - Daha sonraları, muhtemelen yine Müller gibi birileri, bu bayrağın renklerinden yeşil ve kırmızının yanına, beyazı değil sarıyı alarak bir bayrak biçimine getirmişler ve bölücü terör örgütünün eline tutuşturuvermişlerdir. Terör örgütü de, benimsediği Marksist ideolojinin sembolü olan orak-çekiç ile veya kızıl yıldız ile bu renkleri kullanarak ülkemizde bir bölücülük simgesi gibi ortaya çıkarmıştır. Bu tip bir bölücülük simgesinin ortaya çıkışı ise 1943’ten epeyce sonra ve ancak 1970’li yıllardır. Yani, sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşan bir bayrağı hükümranlık bayrağı ve devlet başkanlığı forsu olarak kullanan Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından yaklaşık 50 yıl sonra.

e - Hatta daha sonraları, Kuzey Irak’taki bazı Kürt grupları da, muhtemelen bölücü terör örgütünün etkisinde kalarak, bayraklarını sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşacak tarzda düzenlemişlerdir. Bunlar, bu üç rengi enlemesine üç geniş şerit halinde yan yana getirdikten sonra, ortada bulunan sarı şeridin tam ortasına bir de beyaz güneş şekli koymak suretiyle, dört renkli yeni bir şekil meydana getirmişlerdir. Böylece bir anlamda Nazi subayı Müller’in bayrağı ile bölücü terör örgütünün bayrağı, tek bir şekilde birleştirilmiştir.

f - Görüldüğü gibi bu oluşumların hepsi, nihayet kırk-elli yıllık bir geçmişin oluşumlarıdır. Yani, Türk tarihinin başlangıcından beri millî semboller olarak ve daima millî birlik ve beraberliğimizin simgesi olarak kullanılmış olan sarı, kırmızı ve yeşil renkler, bir bölücü terör örgütünün elinde, bölücülüğe alet edilmek istenmiştir.

g - İşin bir başka yanına gelince, maalesef Türk halkı, sarı, kırmızı ve yeşil renklerin bizim tarihimizde oynadığı rolü tamamen unutmuştu. Oysa, söz konusu renklerin Türk tarihindeki anlam ve öneminin, hiç değilse eğitim ve kültür programlarımız aracılığıyla unutturulmaması gerekirdi. Ama, maalesef bunları unutmuş olan halkımız, söz konusu renklerden oluşan böyle bir bayrağı görünce, bunu bölücülüğün bir simgesi gibi öğrendi ve her yerde ona göre tavır almaya veya tepki göstermeye başladı. Hatta, başta tarihî mehter takımımızın renkleri olmak üzere, pek çok yerde bu üç rengi yan yana getirmemeye veya birlikte kullanmamaya özen gösterir oldu.

Halbuki bu tavır fevkalâde yanlıştır. Sarı, kırmızı ve yeşil renkler, gerek ayrı ayrı, gerekse ve özellikle üçü bir arada, bizim tarihimiz boyunca millî anlamlara sembol yaptığımız renklerdir. Anadolu halkının pek çoğunun millî giysilerinde bugün de üçünü bir arada kullanmaya düşkün olduğu renklerdir. 

Bunları günümüzde de gelecekte de en geniş biçimde ve her yerde kullanmaya devam etmemiz gerekmektedir. Aksi bir tutum, bölücülerin amaçlarına göre hareket etmek olacaktır. O bakımdan, Osmanlı Devleti’nde devlet başkanlığı bandosu demek olan ve o yüzden devlet başkanlığı renkleri olan sarı, kırmızı ve yeşil renkli kıyafetlerden oluşan tarihî Mehter Takımlarında başta olmak üzere, gerek tarihî filmlerde gerekse tarihî ve kültürel geleneklerimizin gerektirdiği her yerde mutlaka kullanılmalıdır. Böylece, bu renklerin bölücülüğün değil, tam aksine millî birlik ve beraberliğin renkleri olduğu önem ve özenle vurgulanmalıdır.

Burada, şuna da önemle işaret etmeliyim ki, biz toplum olarak bir zamanlar, millî bayramlarımızdan olan Nevruz’u unutulmaya terk ettik. Derken birileri bunu alıp Kürt bayramı diye takdim etmeye ve Nevruz’u bölücülüğe alet etmeye kalkıştılar. Tıpkı onun gibi, sarı, kırmızı ve yeşilin tarih boyunca bizde hükümdarlık renkleri olduğunu da unuttuk. Yine hemen birileri bunları alıp, bunlardan sözde bayraklar yaparak bölücülük simgesi yapmaya kalktı. Bu iki olay bize, millî kültür geleneklerini, yani kültürel geçmişinin bir takım değerlerini unutmuş veya ihmal etmiş olan toplumların bu yüzden ne gibi acılar ve sıkıntılar yaşayabileceğini yaşayarak göstermiştir.

Dileğim, bundan yeterli dersi çıkarmamızdır. Şüphe yok ki, bu değerlere en geniş şekilde yeniden sahip çıkmamız, bölücülerin heveslerini kursaklarında bırakacak ve millî birlik ve beraberliğimizin pekiştirilmesine büyük katkılar sağlayacaktır.


PROF. DR. REŞAT GENÇ 
"TÜRK İNANIŞLARI İLE MİLLİ GELENEKLERİNDE RENKLER VE SARI KIRMIZI YEŞİL" /e-kitap












1 Ocak 2016 Cuma

NON EST!










NON EST!

Emperyalistlere, 
Kapitalistlere,
Bölücülere, 
Bölücü Anayasa'ya, 
Başkanlık sistemine, 

HAYIR!










Ayrılıkçı Kürt Hareketinin Demokratik Özerklik İhaneti!


"Türk Milletinin kadın-erkek, her ferdi Mustafa Kemal’in askeridir ve bu Millet ve Ordusu daima muzaffer olacaktır."


Geçtiğimiz 26-27 Aralık günlerinde Diyarbakır’da Kayapınar Spor Kompleksi’nde Halkların Demokratik Partisi (HDP), Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Emek Partisi (EMEP) ile HDP/HDK bileşeni parti (PKK, YDG-H vb) ve kitle örgütlerinin temsilcilerinin katılımıyla toplanan Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Genişletilmiş Olağanüstü Genel Kurulu sonrasında bir sonuç bildirgesi yayınlandı (1).


Bildiriyi imzalayan siyasi partiler ve diğer tüzel kişilikli kurumların, tam metnini aşağıdaki bağlantıdan bulacağınız bildiri metninde açıklanan talepleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 3. Maddesinin ihlâli suçudur.


Millî Merkez Genel Sekreteri
Halûk DURAL - 30 Aralık 2015 haberin devamı için












"İlk Dört Madde'ye dokunulmayacak" algısı yaratılarak "işleri olur"a getirmek istiyorlar. 
Diğer maddelerde önemli gözden kaçmasın.


T.C. Anayasası 66. Madde

I. Türk Vatandaşlığı
Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.
Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür.
Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.
Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.
Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.


T.C. Anayasası 174. Madde

I. İnkilap Kanunlarının Korunması
Anayasanın hiçbir hükmü,Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkilap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz:

1. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu;
2. 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun;
3. 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun;
4. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikah esası ile aynı kanunun 110 uncu maddesi hükmü;
5. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun;
6. 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun;
7. 26 Teşrinisani 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun;
8. 3 Kanunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.










...Çok şey gördüm geçirdim. Bunlar gibi, bunlardan genç çocukların, kollarının parçalandığını, bacaklarının koptuğunu gördüm. 
Ama dünyadaki en kötü görüntü kesilip atılmış bir ruhtur. 
Onun protezi olmaz. 
Bu askeri, kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış bir halde... 
evine göndereceğinizi söylüyorsunuz. 
Ama bence ruhunu idam ediyorsunuz! 
Peki neden? 
Bir Baird erkeği olmadığı için. Baird erkekleri. ! 
Bu oğlana bir zarar verirseniz Baird serserileri olursunuz, hem de topunuz birden...!
Buraya gelirken iki kelime duydum "Liderliğin Beşiği. "
Ama ağacın dalı kırılınca beşik yere düşer ve burada yere düşmüş. 
Yerde sürünüyor. 
Erkekleri yetiştirenler, liderleri yaratanlar,  burada nasıl liderler yetiştirdiğinize dikkat edin.!
Charlie'nin bugün burada suskun kalması 
doğru mu bilmiyorum. 
Ben ne yargıcım, ne de jüri üyesi. 
Ama size şunu söyleyebilirim...
Geleceğini satın almak için kimseyi satmayacaktır! 
Ve buna dürüstlük denir dostlarım, buna cesaret denir. 
Liderlerin hamuru da bunlarla yoğrulur.
Hayatımda pek çok dönüm noktasında karar vermek zorunda kaldım, doğru yolun hangisi olduğunu her zaman bildim ama hep diğer yolu seçtim. 
Neden, biliyor musunuz? Çünkü çok zorlu bir yoldu.
İşte Charlie, bir dönüm noktasında. 
Bir yol seçti. 
Doğru yolu seçti. 
Prensiplerine göre bir yol seçti...

KADININ KOKUSU ... 
AL PACİNO'NUN SON SAHNE KONUŞMASI.





Nero ve Seneca, Eduardo Barron (1858-1911)





PEKİ SİZ HANGİ YOLU SEÇECEKSİNİZ ?
CHP ve MHP MİLLET "Vekil"leri hangi damgayı yemek istiyor,
VATANHAİNLİĞİ Mİ, VATANSEVERLİĞİ Mİ?




Vazifeyi ihmale sürükleyen merhamet, memlekete ihanettir!