Translate

işgal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
işgal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2018 Pazartesi

23 Nisan






"...Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, ilk önce bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti;  hissî, fikrî ve fiilî olarak bütün davranış ve hareketlerimizle göstermemiz gerekir. Bilelim ki Millî benliğini  bulmayan milletler, başka milletlerin şikârıdır (avıdır). Millî varlığımıza düşman olanlarla dost olmayalım.  Böylelerine karşı, bir Türk şairinin dediği gibi: (karşı duvardaki levhayı işaret ederek) ‘Türk’üm ve düşmanım sana,  kalsam da bir kişi’ diyelim. Düşmanlarımıza bu hakikatı ifade ettiğimiz gün, kanaatimize, mefkûremize,  istikbâlimize yan bakan her ferdi düşman telâkkî ettiğimiz gün, millî benliğe uzanacak her eli şiddetle kırdığımız,  milletin önüne dikilecek her engeli derhâl devirdiğimiz gün, hakikî kurtuluşa vasıl olacağız.” *



Binlerce can dirilse de nakletse geçmişi,
Dağlar lisana gelse de anlatsa hepsini;
Garbın cebin-î zâlimi affetmedim seni,
Türküm ve düşmanım sana, kalsam da tek kişi...**




Özgürlüğün de, Eşitliğin de Adaletin de Dayanağı Ulusal Egemenliktir. 
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'mız Kutlu Olsun!




* 20 Mart 1923 Konya gençleriyle konuşmasından, Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, c.2, s. 144
** Atatürk’ün sözlerinde bir dizesi yer alan ve İstanbul’un İtilâf Devletleri tarafından işgâli sırasında yazılmış olan dörtlüğün tamamı.


6 Ocak 2017 Cuma

Levanten Heritage'den İşgal Dönemi ve Sonrası İzmir Resimleri






Levanten Heritage'den işgal dönemi ve sonrası İzmir Resimleri:



Daha ilk resimde: 
info from Levanten Heritage:
"The British Consul of Smyrna (Sir Harry H. Lamb on the right?) and wife 
at Smyrna Quay during the Kemalist occupation, 9-9-1922."

Answer to that expression: NONSENSE, it was not an occupation but an independence war, this is our land!

"Kemalist Occupation" ne demek... 
ben tam tersi oldu diye biliyordum....!



13.üncü resimde de Amerikan bayrağı...



Linkin en altındaki videoda gösterdiği haritada İzmir diye Kırım'ı işaret ediyorlar, coğrafya bilgisi kıt olanın tarihi nasıldır acaba?

O videodan:
* "Survivors of the holocaust" a ne demeli! Biz "holocaust" falan yapmadık, tam tersi olduğu bir gerçektir, Türk soykırımı olmuştur!..

* "Starving people" sanki Türkler açlık çekmedi! Yakıp yıkılan Türk şehirleri, köyleri, ekinleri, öldürülen hayvanları... Lafın gelişiyle "kendilerine müslüman"...Savaş vardı savaş!

* Yunanistan gelen Rumlara bakamazmış; "Greece can not take of them", lütfen bu konuda da bizi suçlasınlar...

* Near East Relief'ın nasıl misyonerlik yaptığını, nasıl yalan söylediklerini biliyoruz. Tıpkı "Kemalistler kasıtlı olarak şehri yaktılar" dedikleri yalan gibi...


Ayrıca biz kovmadık onları, onlar kendilerini suçlu hissettikleri için ki suçlular, bu yüzden de "kendileri" kaçtı, korktular, Yunan ordusunun Türklere yaptıklarının aynısını Türklerin onlara yapacağından korktular. Evet bir zamanlar Rumlar yaşıyordu, hem de barış ve refah içinde ama maalesef vatana, komşuya hainlik yapmışlardı, yapmasalardı, hala yaşıyor olacaklardı. Bu tip videoları izleyenler de onlar için üzülüyor. bizi de cani olarak görüyor, hâlâ.


Yunan yalanlarına örnek:
Polyzoides Türklerin şehre girişini şöyle anlatıyor; "Türkler İzmir’e Pazar günü girdiler ve Perşembe günü artık İzmir şehri yoktu. Çünkü işgalcilerin yangını İyonya başkentini bir kül yığınına çevirmişti”. Polyzoides, anlatımında işgalci olarak nitelediği insanların, kendi ülkelerini, kendi topraklarını, kendi namuslarını emperyalizmin işgaline karşı savunmaya çalıştıklarını göz ardı ediyordu ve yangını da bu insanların çıkardığını iddia ediyordu.O’na göre; İzmir’de Yunanlıların üç yıldır koruduğu barışçıl ve düzenli huzurlu hayat, Türkler tarafından 3 günde bozulmuştu."


Bu yalanı dizi ve filmlerde hâlâ işliyorlar. Önce gerçekleri konuşsunlar, sonra empati yaparım.

Saygılar, SB.







EK:
FRANSIZ KAYNAKLARININ IŞIĞINDA 1922 İZMİR YANGINI /PDF, Yrd.Doç.Dr.Oktay GÖKDEMİR
Levanten Heritage 'ten İzmir Fotoğrafları link  /  link






İzmir (Smyrna) was burned down by the Armenians, and not by Turks!

Akıncılarımız Karşıyaka'ya Girerken


ATAM İZMİR'DE






Bir Zamanlar İzmir









22 Nisan 2016 Cuma

Ege Denizi Isınıyor!...




AKP iktidarı Ege Denizi’ni tamamen Yunanistan’a terk etti. Yunanistan Cumhurbaşkanı/Başkomutanı, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları hiçbir engelle karşılaşmadan Türk topraklarına girip çıkıyor. İşgale meşruiyet kazandırmaya çalışan Yunanistan, 8 Aralık 2015’te Hollanda Savunma Bakanı ile Hollanda Göçmen Bakanını da Aydın’ın Eşek ve Bulamaç adalarına getirdi.


Adeta tek kale maç yapıyor Yunanistan, Ege Denizi’nde…Gerçekleri avaz avaz, tekrar tekrar bağırmaya devam edeceğiz. Bitemeyen skandal ötesi durumlara bir yenisi daha eklendi;


11 Nisan 2016’da, Midilli Adası’nın Kuzeydoğusunda, Ayvalık bölgesinde ve Türk hava sahasında uçan 2 Türk F-4 savaş uçağına ve 1 Türk KC-135 tanker uçağına, Yunan savaş uçakları tarafından önleme (it dalaşı) yapıldı. Haberi Yunanistan Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesi duyuruyor. Bakın nasıl?..


Haberlere göre; 11, 12, 13 ve 14 Nisan 2016 tarihlerinde, Türk adalarının üzerinden ve Türk hava sahasında uçan Türk uçaklarının, Yunan adalarının üzerinden ve Yunan hava sahasında uçtuğu iddia ediliyor. İzmir’in Koyun Adası’nın üzerinden uçan Türk savaş uçaklarına Yunan savaş uçakları tarafından defalarca önleme (it dalaşı) yapılmış.


Yavuz hırsız misali!.. İnsanın kanı donuyor. Türkiye açısından tam bir fiyasko!..Eski Millî Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım’ın tercüme ettiği belgelerin alt yazılarını lütfen dikkatle okuyun.


“Vatan topraklarının Yunanistan’a peşkeş çekilmesinde yakın geçmişi (özetle) tekrar hatırlamakta fayda var!..


* Türk Karasularını ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesini ihlal eden Yunan Sahil Güvenlik Botu, 15 Ocak 2016’da Aydın/Didim Tuzburnu plajında karaya oturdu.


* Yunan Savunma Bakanı Kammenos’u taşıyan Yunan helikopteri, Kardak Kayalıkları bölgesinde, 28 Ocak 2016’da Türk hava sahasını 2 mil ihlal etti. Kammenos’un helikopteri, hiçbir engelle karşılaşmadan tam 1 saat süreyle Türk hava sahasında dolaştı.


* Türk Karasularında tatbikat yapan Yunan Fırkateyninden havalanan Yunan Helikopteri,11 Şubat 2016’da Muğla’nın Ardıççık Adası’na düştü. Yunan Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanını taşıyan Yunan askeri helikopteri, 9 Mart 2016’da,Türk hava sahasını 6 mil ihlal etti ve Muğla’nın Ardıççık Adasına indi. Bakan ve beraberindeki heyet, Ardıççık Adası’nda hayatını kaybeden Yunan subayları anma törenine katıldı.


Yunan hava araçlarının Türk hava sahasını ihlal etmesi, deniz araçlarının Türk karasularını ihlal etmesi, Türk uçaklarına yapılan Yunan önlemeleri, Türk kamuoyundan gizleniyor” diyor Ümit Yalım ve soruyor;”TSK’nın görev yapmasını kim engelliyor?”


“TSK’nın görev yapmasını kim engelliyor?


“”Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, 18 Ağustos 2015 tarihinde, devir teslim töreninde yaptığı konuşmada, ‘Kara, Deniz ve Hava hudutlarımızın güvenliği başta olmak üzere tüm görevlerin icrasında yasalarla tanınan her türlü inisiyatif imkan ve yetki muhakemeye dayalı cesaretle tereddütsüz kullanılacaktır’ sözü vermiştir. Ancak, Akar, bu sözü verdikten tam 3 gün sonra, 21 Ağustos 2015 tarihinde, Yunan Savunma Bakanı Kammenos ve Kara Kuvvetleri Komutanı Tellidis’i taşıyan askeri helikopter, İzmir/Koyun, Aydın/Bulamaç ve Muğla/Kalolimnoz adalarına geldi ve bu sırada Türk hava sahasını 2-3 mil ihlal etti. Daha sonrada Türk hava sahası ve Türk karasuları ihlalleri devam etti. Akar, verdiği sözü neden tutmuyor?


İç Hizmet Kanununun 35’inci maddesine göre Hükümet Direktifi verilmese dahi Silahlı Kuvvetlerin, görevini yapması, ihlalleri önlemesi ve gelişmeleri kamuoyu ile paylaşması gerekiyor. TSK’nın görevini yapmasını, ihlalleri önlenmesini ve kamuoyuna duyurulmasını kim(ler) engelliyor? Türkiye Cumhuriyeti’ne ait Koyun Adasının üzerinden uçan Türk uçaklarına önleme yapılırken eski Yunan Genelkurmay Başkanı Kostarokos da Koyun Adası’nda Yunan bayrağının altında işgalci Yunan askerleri ile poz vermişti.”


Her zaman bilgi ve belgeye dayalı konuşan Ümit Yalım’ın şu soruları ise çok can yakıcı nitelikte;


“11-13 Eylül 2015 tarihlerinde, İstanbul’da gerçekleştirilen NATO Askeri Komite Toplantısı sırasında işgalci Kostarakos’a (şu andaki görevi AB askeri komite başkanı-aht-) özel olarak Skorsky helikopter tahsis edildi mi? İşgalci Kostarakos’un şerefine Fenerbahçe Orduevi’nde ziyafet verildi mi? Soruların cevabı evet ise Kostarakos’a hangi gerekçeyle helikopter tahsis edilmiş ve hangi gerekçeyle orduevinde yemeğe alınmıştır?”


Ege ve Akdeniz’de adalarımızın, topraklarımızın Yunanistan’a teslim edilmesi belgeleriyle ortaya çıkmasına rağmen devam eden derin sessizlik çok ürkütücü. R.Erdoğan’ın “çılgın projesi”, Kanal İstanbul aklımıza daha da vahim soruları getiriyor.


Proje tamamlandığında; milletlerarası geçiş yolu olacak. Serbest geçiş hakkı istenecek. Yoksa İstanbul’a adalar statüsü mü verilecek? Deniz hukuku uzmanı vatansever hukukçular da derin uykuda mı?..


Yoksa!..Söz konusu İngiltere’nin ali menfaatleri olunca gerisi teferruat mı?..


Ahmet Takan








EGE DENİZİ HER AN ISINABİLİR


Ege Denizi’nde Devam Eden Sorunlar

Ege uyuşmazlıkların ortaya çıkışı her ne kadar 20. yüzyılın ikinci yarısına düşüyorsa da, bu sorunların kökeni Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanması ve Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasına kadar uzanmaktadır. Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi'nden kaynaklanan sorunların temel nedeni, Yunanistan'ın uluslararası hukuku göz ardı ederek, Ege Denizi'ni sadece kendi egemenliğinde görmek ve tarih boyunca olduğu gibi Türkiye aleyhinde büyümek istemesi ya da kısaca İstanbul başkentli eski Bizans’ı kurma hayalinin (Megali İdea) değişmeyen devlet politikası olmaya devam etmesidir. Ege sorunlarının sadece hukuki ve siyasi yönü değil, ayrıca ekonomik yönü de vardır, çünkü uyuşmazlıkların çözümü, iki devletin ekonomik hayatına da büyük etki yapacaktır. Yunanistan'la aramızda Ege'den kaynaklanan sorunları; karasularının genişliği, kıta sahanlığının sınırlandırılması, FIR [Flight Information Region (Uçuş Bilgilendirme Bölgesi)] sorumluluğunun kötüye kullanılması başta olmak üzere hava sahası ile ilgili sorunlar, uluslararası anlaşmaların hilafına Doğu Ege adalarının silahlandırılması, Ege'de anlaşmalarla Yunanistan'a bırakılmamış ada ve adacıklara Yunanistan’ın sahip çıkması olarak sıralayabiliriz.


Ege'de Türkiye ve Yunanistan'ın karasularının genişliği 6 mildir. Buna göre Yunanistan'ın karasuları yaklaşık Ege'nin %43.6'sını, Türkiye'nin ise %7.5'ini teşkil etmektedir. Ege'nin karasuları dışında kalan yaklaşık % 50'si ise açık deniz statüsündedir. Yunanistan karasularını 12 mile çıkarmak istemektedir. Bu durumda Yunanistan Ege'nin yaklaşık %71.5'ine sahip olacaktır. Türkiye'nin payı ise sadece % 8.8'de kalacak, Ege'nin uluslararası sularının oranı ise %19.7'ye düşecektir. Böylece Ege bir Yunan denizi haline gelecek, Türkiye'nin Ege'nin açık deniz alanlarına ve Ege'den Akdeniz'e geçişi ciddi biçimde engellenecektir. Yunanistan’ın Ege’de sahip olacağı kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge, hemen hemen Ege’nin tamamını kapsayacak, Türkiye'nin Ege'den ekonomik açıdan yararlanması ve bilimsel araştırmalar yapması imkânları ortadan kalkacaktır. Batı Anadolu kıyılarının Yunan karasuları ile çevrilmesi sonucunda Türkiye, Ege’deki tüm hak ve çıkarlarından mahrum kalacaktır.


Karasularının genişletilmesi, doğrudan Kıt’a Sahanlığı ve Hava Sahası konusundaki anlaşmazlıklara da etki edecektir. Bir ülkenin hava sahası, karasularının üzerindeki sahayı ifade ettiğinden, Yunanistan’ın hava sahası6 da 12 mile çıkmış olacaktır. Türkiye’nin hak iddia ettiği kıta sahanlığı, Ege’nin toplam deniz yatağı alanına oranla otomatik olarak 16,3 oranından yüzde 9,27 oranına inecektir. Ege’de açık deniz alanları yok denecek kadar azalacak, bu denizin neredeyse bütün kaynakları Yunanistan’a kalacak, Türk Deniz Kuvvetleri’nin uluslararası sulardan geçerek Ege’den Akdeniz’e ulaşması olanaksız hale gelecek ve bu deniz ile üzerindeki hava sahasında Türkiye’nin hiçbir hakkı kalmayacaktır. 


Sorunun püf noktası Ege adalarıdır. Yunanistan adalar üzerindeki hava sahasını da 10 mile çıkardığından, karasularını aşan 4 millik Yunan hava sahasını Türkiye tanımamakta ve bu yüzden de "it dalaşı" olarak ta bilinen karşılıklı uçak tacizleri sıkça yaşamaktadır. Yunanistan, Ege adalarının da karasuları ve kıta sahanlığı olduğu iddiası yanında aidiyeti belirsiz pek çok ada, adacık ve kayalığa sahip çıkarak Ege’yi Yunan Gölü haline getirmek istemektedir. Hâlbuki Ege'de Yunanistan ile aramızda anlaşma ile tespit edilmiş bir deniz sınırı mevcut değildir. .... 


Lozan Barış Antlaşması, Türkiye ile Yunanistan arasında Ege'de deniz sınırlarını tespit etmemiştir. Böyle bir sınır bugüne kadar tescil edilmemiştir. Ancak, böyle bir anlaşmanın mevcut olmaması 1996’daki Kardak Krizi'nde görüldüğü gibi iki ülkeyi sıcak bir çatışmanın eşiğine getirmiştir. Bu bağlamda konu, Ege'deki statüsü tartışmalı ada, adacık ve kayalıkların aidiyeti meselesi ile de yakından ilgilidir. Bu sorun tarihi süreç ve anlaşmalarla Türkiye'den Yunanistan'a devredilmemiş olup, bugünlerde Yunan egemenliği altında bulunan ada, adacık ve kayalıkların bulunmasından kaynaklanmaktadır. Ege'de statüleri uluslararası anlaşmalarla belirlenen ada, adacık ve kayalıklar dışında, herhangi bir uluslararası anlaşmaya konu teşkil etmemiş ve Yunanistan'a bırakılmamış yaklaşık 150-160 civarında ada, adacık ve kayalık bulunmaktadır. Her iki ülke arasında akdedilen anlaşmalarda isimleri belirtilmediğinden hükümranlık konularında halen sorun olarak devam etmektedir. Netice olarak;



- Girit civarında ve kuzeydoğusunda 24 adet (12 ada, 11 adacık, 1 kayalık),
- Menteşe adaları civarında bulunan fakat ismi Menteşe adalarıyla zikredilmeyen ve bitişik olmayan, Menteşe adaları civarında bulunup bitişik olarak zikredilen ancak açıklanması gereken 19 Ada, 10 Adacık, 34 kayalık,
- Meis adası civarında bulunan 2 ada,
- Boğazönü ve doğu Ege adaları civarında bulunan 5 ada olmak üzere toplam 100 civarında ada, adacık ve kayalık, anlaşmalarından doğan egemenlik haklarımız nedeniyle Türkiye’nin hükümranlığı altında bulunmaktadır. 


Ege'deki egemenliği devredilmemiş adaların karasuları, diğer adıyla "gri bölge", Ege'nin yaklaşık yüzde beşini oluşturmaktadır. Bu ada, adacık ve kayalıkların egemenliklerini elde bulunduran ülkeler, karasularının üzerindeki hâkimiyetini de tescil ederler ve böylece karasular sorununun bu konuya bağlı olduğu açıkça görülmektedir. Aynı şekilde, ada, adacık ve kayalıkların ve çevresindeki karasuların üzerindeki hava sahası bu ülkenin egemenliğinde kalacaktır. Ayrıca bu egemenliği devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklarına Yunanistan sahip olduğunda, bu ada, adacık ve kayalıklarının karasuları mevcut Türkiye'nin kıta sahanlığının ve üzerindeki suların kaplama alanına gireceklerdir ve böylece kıta sahanlığı sorunu meselesi de işbu devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar sorununa bağlı olduğu anlaşılmaktadır. 


Bu adalar önemlidir çünkü Yunanistan'ın anlayışına göre sorun, sadece karasularını 12 mile çıkarmak değil, Ege kıta sahanlığının iki sahildar ülkenin (ana kıtaları arasında sınırlandırılması yerine), Doğu Ege'deki Türk kıyılarına yakın Yunan adalarıyla Anadolu sahilleri arasında ortay hattın sınır çizgisi olarak belirlenmesidir. Böylece Ege kıta sahanlığının % 97'si Yunanistan'a kalacaktır. (detaylı olarak pdf'ye bakınız)
















14 Şubat 2016 Pazar

Ulus egemenliği uğrunda canımı vermek, benim için vicdan borcu olsun, namus borcu olsun.

















“Zavallı annem, bir zamanlar kurtuluşu bütün bir ulus için ülkü olmuş İzmir’in kutsal topraklarına vücudunu emanet etmiş bulunuyor. Ölüm, yaratılışın en doğal bir yasasıdır. Böyledir ama yine de üzüntü verici belirtileri vardır. Burada yatan annem, zulmün, zorbalığın, bütün ulusu uçuruma götüren kural dışı yolsuz bir yönetimin kurbanlarından biridir. Bunu açıklamış olmak için, izin verirseniz, acılı yaşamının belirgin birkaç evresini aydınlatayım.


Abdülhamit günlerinde idi. 1905 yılında okuldan kurmay yüzbaşı olarak çıkmıştım. Hayata ilk adım atıyordum. Ama bu ilk adım hayata değil zindana rastladı.


Gerçekten de beni bir gün aldılar ve yolsuz yönetimin zindanlarına koydular. Orada aylarca kaldım. Annem bunu ancak ben zindandan çıktıktan sonra duydu. Ve hemen beni görmek için koşup İstanbul’a geldi. Ama orada kendisi ile ancak üç beş gün konuşabildim. Çünkü yeniden o kötü yönetimin jurnalcileri, casusları ve cellâtları oturduğumuz yeri sarmış, beni yine alıp götürmüşlerdi.


Anam ağlayarak arkamdan geliyordu. Beni sürgüne götürecek olan vapura bindirirlerken o kadar çok istediği halde benimle görüşmesi yasaklandı da göz yaşları içinde Sirkeci rıhtımında tek başına kalakaldı. Sürgündeki korkutucu günlerimi o, gönül kaygıları ve göz yaşları ile geçirdi.


Sonra; Mütareke yıllarında ben Anadolu’ya geçince de annemi yine kaygılı ve kuşkulu olarak İstanbul’da bırakmak zorunda kaldım. Yanımda kendisinin bana arkadaş diye verdiği bir adam vardı. Onu Erzurum’dan İstanbul’a gönderdiğim zaman annem, tek başına geldiğini duyunca, benim için Padişahın “asılsın” fermanının yerine getirildiğini sanıp inmeli oldu.


Ondan sonrası savaş ve uğraş yılları onun günlerini hep kaygıya, derde ve üzüntüye boğan nedenlerle dolu geçti.


Son bir iki yıl içinde onu İstanbul’dan kurtarıp yanıma getirebilmiştim. Ona kavuştuğum zaman o artık yalnız duygularıyla yaşıyordu. Annemi yitirmekten çok üzgünüm. Ama benim bu acımı gideren bir avuntum var; Anayurdu yoksulluğa, yokluğa sürükleyen yönetimin, artık bir daha geri gelmeyecek gibi yokluğun mezarına götürülmüş olduğunu görerek ölmüş olmasıdır.


Annem şimdi bu toprağın altında; ama bu toprağın üstünde Anayurt bütünlüğü ve ulus egemenliği dünyanın sonuna kadar sürecek; beni avutan en etkili güç işte budur. Evet, ulusal egemenlik dünyanın sonuna kadar sürüp gidecektir. Annemin ve bütün atalarımın ruhunu tanık tutarak vicdanımdan kopan andı bir daha söyleyeyim:


Annemim mezarı önünde ve Tanrının yüce katında söz verip and içiyorum ki, ulusumun bu kadar kan dökerek elde ettiği egemenliğin korunması ve savunulması için gerekirse annemin yanına gitmekten çekinmeyeceğim.


Ulus egemenliği uğrunda canımı vermek, benim için vicdan borcu olsun, namus borcu olsun.”






Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım 14 Ocak 1923 tarihinde İzmir'de hayata veda eder. Yukarıdaki metin, Atatürk’ün 27 Ocak 1923 tarihinde annesinin mezarı başında söyledikleridir. Söylediklerinin son paragrafı ulusal egemenlik yeminidir ve bugünlere ulaşan vasiyet niteliği taşımaktadır...



Bütün Dünya Dergisi
Şubat 2016













12 Şubat 2016 Cuma

Millet, bir koyun sürüsüdür!







1920 başlarında İstanbul'un işgal edildiği gün, ikisi hoca olan üç milletvekili Vahdettin'le görüşmeye gitmişti. Padişah, düşman güçlerinin isteklerine boyun eğilmesi gerektiğini söylüyordu. Oysa karşısındakiler farklı görüşteydiler.


Rauf Bey şöyle diyordu:

- Millet, haysiyet ve istiklale aykırı bir kaydı kabul etmemeye kesin kararlıdır. Milletin sizden istirhamı, haysiyet ve istiklale aykırı bir anlaşmaya imza koymamanızdır. Aksi taktirde istikbali çok karanlık görüyoruz.


Vahdettin sesini yükseltti:

- Rauf bey, millet bir koyun sürüsüdür! Bu sürüye bir çoban lazım! İşte o çoban benim!...




"Millet" koyun sürüsü olmadığını Kurtuluş Savaşı'nda kanıtlamıştır. Ama şimdi, yeni Vahdettinler türemiştir... Tarihi, yalanlarla tersyüz etmek isteyen ve gençlerin çobanlığına soyunan yeni Vahdettinler!...


Sürü olmadığını kanıtlama sırası şimdi "gençlik"tedir!
Ve kanıtlayacaktır!



Ahmet Taner Kışlalı
Cumhuriyet, 19 Mayıs 1995
Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği








1 Şubat 1931 tarihindeki İzmir Kız Lisesi ziyareti




























15 Ocak 2016 Cuma

Türk Halkına Uyarımdır!..



Türkiye ürkütücü bir savaşa sürüklenmiştir. Önce ülkenin bütün kolon direklerini yıktılar. Bütün halkı borç batağına sürüklediler. Dış ticaretimiz Libya’dan Rusya’ya kadar yok edildi. Elde kalan turizm gelirleri de terör ile kurşun yedi. 

Yani, Türkiye üzerinde emelleri olanlar gırtlağımıza sarıldı. 78 milyon insanımızın 25 milyonu kredi batağında kendi derdine düşürülmüştür. Olup bitenden haberi yoktur. 

Adalet yok, hukuk yok!!. Dilimize, dinimize savaş açıldı. İlkokullarda Latin harfleri Arapça söylenişe uydurularak okutuluyor. Ülkede satılmayan bir şey kalmadı. Dış borç gırtlakta… Kısacası;

Ekonomik bağımsızlığımızı hepten kaybettik. Bir hatırlatma yapayım:

Rusya çözüldüğünde Almanya borcuna karşılık Rusya’dan sınırda bir yeri, yani resmen toprak istemişti. O olmazsa Gazprom’u verin demişti. Bu durumda köşeye sıkıştırılan Türkiye’den neler istenir, siz düşünün artık. 

ABD ve müttefikler Irak’a girdiğinde asıl hedefin Türkiye olacağı belliydi. Çünkü Türkler uyumsuzdur. Durur durur, oyun bozar. Emperyalizm çizdiği yenidünya haritasına her ülkeyi ve birçok ırkı kolay monte edecek hale getirebiliyor ama, Türklere güvenemiyor. Türkler o tabloyu bozabilir diye tedbirini aldı. 

Erdoğangiller familyasının hastalıklı ruh hallerini maymuncuk olarak kullanıp ülkemize girdi. Muhalefeti hadım etti. 

Erdoğangiller Familyasının mecburiyetleri ülkeyi batağa sürükledi. AKP ve Erdoğan’ın mecburiyetleri; Türk Halkını, “yılan-çıyan-akreplerle” bir yatağa soktu. O yatağa sokarken de millet her türlü psikolojik operasyonla narkoz odalarına hapsedildi.

Soros’un 8 milyon dolar para dağıttım dediği vesikalı gazeteciler ve medya organları Soros’un bir bölüğü gibi Türk Milletinin bütün değerlerine saldırdı. Bilgisi zayıf olanlar kendini koruyamadığı için beyin işgaline uğradı. Televizyonlar milletin üzerine sürekli psikolojik operasyon kustu.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bütün etrafı boşaltıldı. Suriye’den Irak’a terör bataklığı oluşturuldu. Ülkemizin içinde uyumaya bırakılan yüzlerce terör örgütü elemanı uyanmaya hazır bekliyor. Yabancı istihbaratlar cirit atıyor. Daha vahimi; Başbakanlığa bağlı Kamu Müsteşarlığında yabancı istihbarat elemanları çalıştırılıyor. Sayılarının 150 kadar olduğu söyleniyor.

Türk Ordusu her şeye rağmen Güneydoğu’da;

AKP’nin PKK’ya terk ettiği yerleri temizlemeye çalışıyor. AKP Güneydoğu’yu Yemen’e çevirdi. Giden adeta gelmiyor. PKK’ya teslim edilen yerlerde PKK rahat rahat savaşa hazırlanmış. Silah depolamış. Tüneller kazmış. PKK’lı belediyeler bu aziz milletin parasını PKK’ya sebil etmiş. Valiler bu durumu MAL gibi seyretmiş.

Dün “iyi ki bunlarla savaşa girmemişiz” diyenler, üzerinde tepindikleri Türk Askeri nin canı üzerinden bugün sahte milliyetçilik oynuyor. Oynuyor da; “Tavuk götü tövbe tutmaz” der büyüklerimiz. Vatansızlar-bayraksızlar çoktan kıvırmaya başladı bile... AKP içindeki bölge vekillerinin baskısıyla(AKP içindeki bölge vekilleri BDP ‘li vekillerin ruh ikizidir), askeri operasyonları bitirmeye hazırlanıyor. Aldığım duyumlara göre;

Askere operasyonları durdurun diyorlarmış. Asker de “ne kadar temizlik yaparsak kardır diyerek “canı pahasına” operasyonları Ocak sonuna kadar uzatmaya çalışıyormuş... 

AKP buzdolabına “kokmasın(!)” diye sakladığı hain saçılımı, buzdolabından çıkarmaya hazırlanıyor.

PKK baharda iç savaşa hazırlanıyor. En büyük dayanakları İKİZ YASALARDIR… 

Doğu PKK ile, Batı hem PKK, hem de İŞİD, Nusra, Hizbullah ve diğer terör örgütleri ile vurulacaktır. Bunların hepsini ülkeye AKP soktu. Türkiye bu terör örgütleri için adeta bir üs haline getirildi. Artık kontrol edemiyorlar. 

Bir uyarım da Benzin istasyonları konusundadır. Öcalan yakalanmadan önce PKK’ya;

“Bütün yol boylarındaki benzinlikleri alın, yol boylarına benzinlik kurup üs haline getirin” diye talimat vermişti. Bu talimat gereği yol boylarında kurulan veya satın alınan benzinlikler bir üs olarak kullanılacaktır. Türk Halkı o benzinliklerden avlanacak, araçlarına yakıt alamayacaktır.

5-6 yıl önce Yalova’dan Alanya’ya gelmiştim. Yol boyunda benzin almak için girdiğim benzinlikler hep Güneydoğu kökenliydi. Doğrusu Öcalan’ın talimatını hatırlamadan edemedim.

Milli bir MİT’imiz olsaydı, bu durumdan bu kadar endişe etmezdim ama durum ortada… Oslo’da PKK ile masaya oturan, oturmakla kalmayıp şehirlerimizin ağır silahlarla donatıldığını itiraf eden MİT Müsteşar Yardımcısı (Afet Güneş) ve Öcalan’a methiyeler düzen MİT Müsteşarı Hakan Fidan gibiler varken, vatandaş olarak bizler düşünmek zorunda kalıyoruz. Olası bir iç savaşta bu durumu göz ardı etmeyin. İŞİD ile PKK mutlaka iş birliği yapacaktır. Çünkü efendileri aynıdır.

İç savaşa nasıl hazırlanılması gerekiyorsa öyle hazırlanın!!. Yoksa 1915 öncesinde Ermeni örgütlerin silahsız, yoksul ve çaresiz Türkleri avladığı gibi av oluruz. 

Ve, Türk Ordusu’na operasyonları bırakması söylendiğinde hep birlikte ayakta olalım. 

Artık bizim sorunumuz Türk Sorunudur. Adımızı, varlığımızı, VATANIMIZIN varlığını devam ettirme savaşı verecek miyiz? Yoksa Türk adıyla birlikte varlığının da Anadolu topraklarından yok edilmesini seyredecek miyiz?

Karar Türk Milletinin olacaktır ve verdiği kararın sonuçlarına KATLANACAKTIR!!.


Zahide UÇAR
14 Ocak 2016

Senin seviyene henüz hiç kimse erişemedi ATAM



Tarihte hiçbir şekilde siyasi varlık göstermemiş, para basmamış, sınırı olmamış, dili diğer dillerden bozma, alfabesi yok, tarihi eseri, sanatı, arkeolojik kalıntıları yok, ki halk bile diğer halklardan kopanlardan oluşturulmuş bir topluluk ve diğer halkların gelenek ve göreneklerini kullanırken "sen işgalcisin, ben devletimi kuracağım" demesi aklı olana terstir. Sahte tarih ve uydurulmuş dil ile de bir yerlere gelinemez. Zahide Uçar'ın Uygur Türkleri ile ilgili olan yazısını da okuyun, çünkü bazıları kendilerini onlarla eş tutuyor. Biz bu ülkenin işgalcisi değil asli unsurlarıyız. Tıpkı Kıbrıs'ta asli unsur olmamız gibi...


Bölücüler bir yana, vatansever yurttaşlar bir yana....
Zaten insanlar ikiye ayrılır, İYİ-KÖTÜ; VATANSEVER-VATANHAİNİ...
gerisi boştur.SB













5 Haziran 2015 Cuma

İşbirlikçi Hainler






İngiliz Muhibleri Cemiyetine bağlı bazı imamlar, Yunan işgal bölgelerine yayılarak, Yunan işgal kuvvetleri lehinde vaazlar vermişlerdir.


Manisa'nın Alaşehir ilçesinde bu imamlardan dördü, ayrı ayrı camilerde aynı propagandayı yaparak : " Yunan işgal kuvvetleri Halife'nin ve şeriat'ın emriyle gelmişlerdir ; Yunan ordusuna hizmette kusur etmeyin" diye vaazlar verdikleri için, Albay Bekir Sami Bey tarafından Kaymakamlık binası önüne çağırtılırlar.


Bekir Sami Bey, imamların yaptıklarının ayıp olduğunu söyler, ama imamlar daha baskın konuşmaya kalkışırlar.


Bunun üzerine, Bekir Sami Bey silahını çekerek dördünü de kafalarından vurur.


Oysa Bekir Sami Bey geçmişte, yumuşak huylu olmasında dolayı eleştiriliyordu...




İşgal Günlerindeki İşbirlikçiler
Hüsnüyadis Hortladı!
A.Nedim Çakmak  /kitap
























Arşiv Belgeleriyle Tehcir Ermeni İddiaları ve Gerçekler - Necdet Sevinç








"... 8 metre çapında bir çukur açmışlar. İçi çoluk çocuk her yaştan ve cinsten Türk ölüleriyle dolu! Vurmuşlar, süngülemişler, soymuşlar ve bir çukura doldurmuşlar. Mamahatun'da yalnız bir ev halkı dağlara kaçıp kurtulabilmiş."
Kazım Karabekir


"... aç bir köpeğin, Ermeniler tarafından öldürülmüş, yolun kenarına bırakılmış bir Türk cesedini parçalaya parçalaya yediği görülüyor. Kâh köpeklerin önünde dişleri sırıtmış çocuk kellelerine tesadüf ediliyordu. Duvar dipleri, viraneler, yangın yerleri hep Türk ölüleri, kol parçaları, kafatasları, yağlı bacak kemikleri, henüz çürümemiş insan gövdeleriyle doluydu." 
Ahmet Refik






Prof. Mc Carthy, 19. yüzyılın son çeyreği ile 20. yüzyılın ilk çeyreği arasındaki 50 yılda, Osmanlı coğrafyasındaki etnik çatışmalarda; 40 bin Yunanlı ve 580 bin Ermeniye mukabil, 5 milyon 5 yüz bin Türk'ün hayatını kaybettiğini yazıyor.



Ermeni meselesini tarihi süreç içinde inceleyen bu kitap, Mc Carthy'nin tespitine rağmen Türkiye'de Ermeni tezlerini savunanların yüzünde patlayan bir Türk sillesidir.

(Tanıtım Bülteninden)






Arşiv Belgeleriye Tehcir, Ermeni İddiaları ve Gerçekler, ''Türk Ermeni İlişkileri'', '1915 Zorunlu İskan Yasası', 'Ermeni İsyanları' gibi son derece önemli ve tartışmalı kavramları ele alıyor ve Ermeni iddialarını olabildiğince tarafsız bir yaklaşımla irdeliyor. Çalışmanın bir diğer özelliği ise şu ana kadar açılmış arşiv belgelerini mümkün olduğu kadar kullanarak iddiaları dönemin belgeleri ışığında ele almaya çalışması. 

Yazar, Osmanlı Ermenilerinin, diğer ülkelerin ve radikal grupların teşvikiyle nasıl ayaklandıklarını, yüzlerce yıl birlikte yaşadıklarını komşularına nasıl saldırdıklarını ve tüm bu hatalarının bir sonucu olarak nasıl bir bedel ödediklerini tarafsız bir gözle anlatıyor. Osmanlı yönetimine atılan ''katliam, soykırım' iddiaları da çalışmanın konuları arasında. 


Kitap, suçlunun sesinin daha çok çıktığı ortamlarda masumun 'katil', katilinse nasıl 'masum' gösterildiğini akıcı bir dille anlatıyor. Arşiv belgeleriyle Tehcir, Ermeni İddiaları ve Gerçekler bir büyük yanlışın düzeltilmesi için ortaya konulmuş gayretlerin en yenilerinden.





"Türk Kurtuluş Savaşı boyunca azınlıklar Türk ordusu ve Türk milleti ile mücadele halinde idiler. Kuva-yı Milliye ile mücadele halinde idiler. Biz Türklerle birlikte yaşamak istemediklerini defalarca ilan etmişlerdi. İstanbul'un işgali üzerine şehrin her gün başka bir frenk semtinde tertiplenen çılgın sevinç gösterilerini toprak taleplerinin netleştirilmesi takip etti. 
Mademki, Türkler mağlup olmuştu, o halde imha edilmeli idiler."

""Yunan Ordusu Bizim Ordumuzdur"

Anadolu'nun derinliklerinde ilerleyen Yunan Ordusu için "bu ordu bizim ordumuzdur''984 diyebilecek kadar Türk Milleti'ne düşman ve saygısız bir bakan vardı. Boşnak Ali Rüştü Efendi adındaki bu Adliye Nazırı, 10 Temmuz 1920 tarihli Peyam-ı Sabah'a verdiği demeçte Yunanperestliğinin gerekçesini şöyle açıkladı: - "Çünkü Yunan Ordusu bizim programımıza dahil olan Mustafa Kemal'e ceza verme işini yapıyor! Mustafa Kemal'in ordusu haydutlardan, yağmacılardan kuruludur."

Etrafı yakıp yıkarak, ırza, namusa saldırarak ilerleyen Yunan Ordusu'nun başarısı için halkın dua etmesini dahi isteyebilecek kadar alçaklaşan Ali Rüştü Efendi, kaçıp gittiği Saraybosna'da, Sivas Kongresi'ni basmaya yeltenen Ali Galip at canbazlığı yaparak ekmek parasını kazanmaya çalıştığı Köstence'de, Selanik ve İzmir'i bir tek mermi atmadan düşmana teslim eden 
Ali Nadir Paşa Mısır'da sefalet içinde ölmüşlerdir. 
Gizli celsede 150'likler meselesi görüşülürken Ertuğrul Mebusu Dr. Fikret Bey'in "Yunan bayrağını öptü!' dediği adam, 
işte bu adamdır.

150 kişilik listenin 102'inci sırasına kaydedilen Neyir Mustafa adında bir kaymakam vardır. Bir Hürriyet ve İtilaf militanı olan bu kaymakam, Yunan işgal kuvvetlerine sunduğu hizmetlerin karşılığı olarak Yunan parlamentosuna Edirne milletvekili olarak girer. Neyir, Alman işgali sırasında Almanlarla işbirliği yaparak, Türkiye'den sonra Yunanistan'a da ihanet edince ülkeden kovulacak, oğlu Muammer iç savaşta Yunan çeteciler tarafından öldürülecektir."

Necdet Sevinç
İstiklal Harbi'nde ETNİK İHANET





Asırlardır Anadolu toprakları üzerinde hoşgörüye mazhar olan bu etnik gruplar, Osmanlı İmparatorluğu’nun âdeta can çekişmesinden istifade ederek ve bir takım tarihi tezler öne sürerek Türkiye’nin çeşitli noktalarına hâkim olmak ve ilerleyen süreçte bu noktalarda kendi hâkimiyetlerini kurabilmek için harekete geçtiler. Amaçlarını gerçekleştirebilmeleri, bireysel teşebbüslerden ziyade organize olmuş örgütler temelinde projelerini uygulamalarına bağlıydı.

Nitekim Rumlar tarafından Mavri Mira, Pontus Rum ve Etnik-i Eterya; Yahudiler tarafından Alyans İsrail ve Makabi; Ermeniler tarafından Hınçak, Taşnak cemiyetleri kurularak siyasi ve askerî alanlarda, imparatorluğun içine düştüğü vahim durumdan istifade ederek önemli kazanımlar elde edilmeye çalışılmıştır.

Görünen gerçek o ki Osmanlı ülkesinde yüzyıllardır ticaret, zanaat ve diğer meslek kollarında rahatça hayatlarını kazanan ve dinî hususlarda Osmanlı İmparatorluğu’nun sağladığı muazzam hoşgörü politikasıyla ibadetlerini istedikleri gibi sürdüren azınlıklar; aynı hoşgörüyü Türkler adına Mondros Mütarekesi’nden sonra ortaya çıkan karanlık dönemde göstermeyeceklerdi.

Nitekim 13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul’u fiilen işgal altına almasıyla özellikle Rumların âdeta kaplarından çıktığı görülmüştü. Öyle ki ev ve iş yerlerini Yunan bayraklarıyla donatan Rumlar, İtilaf Devletleri donanmasındaki Yunan baş gemisi Averof adlı zırhlıyı âdeta kutsal bir ziyaretgâh hâline getirmişlerdi. Ayasofya’yı tekrar kilise hâline getirmek için teşebbüslerde bulunmaya başlamışlardı. Anadolu’nun çeşitli coğrafyalarında kurmuş oldukları çetelerle katliam faaliyetlerine girişmişlerdi.

Bu dönemde, Osmanlı Devleti’ne karşı dostça davranmamaya başlayan ve Türkler için belalı bir dönem olan mütareke döneminde “ne koparabilirsek kâr” mantığıyla hareket eden Yahudiler, fırsattan istifade ederek İtilaf Devletleri denetimine giren Filistin topraklarından nasıl bir pay alabiliriz mantığıyla zaman zaman da Rumlarla işbirliği yaparak İtilaf Devletleri nezdinde çeşitli teşebbüslerde bulunmuşlardır.

Yüzyıllar önce II. Bayezid döneminde İspanya’da büyük bir katliamdan kurtarılarak Batı Trakya civarlarına getirilip yerleştirilen Yahudiler yaklaşık dört yüz elli yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu’na teşekkürlerini bu şekilde bildiriyorlardı.

Türkler için mütareke döneminin olumsuz koşullarını kendisi için avantaja çevirmeye çalışan bir diğer azınlık grubunu da Ermeniler teşkil ediyordu. Gerçi Ermenilerin özellikle 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında giriştikleri örgütlenme ve bu örgütlerin desteğiyle gerçekleştirdikleri kanlı eylemlerle istek ve arzularını Yahudi ve Rumlara nazaran çok daha açık bir biçimde belirtmişlerdir.

Özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında Doğu Anadolu, Rus ordusunun arkasına sığınarak gerçekleştirdikleri kanlı faaliyetler mütareke sonrası dönem adına da Ermenilerin emellerine ulaşabilmeleri için gözlerini dahi kırpmadan bilerek, isteyerek ve arzulayarak Türk kanı dökebilecekleri hususunda çok önemli ipuçları sunuyordu. 


Bununla birlikte; Osmanlı İmparatorluğu’nun üzerini kaplayan karanlık tablonun içerisinde yer alan önemli temaları sadece Yahudiler, Ermeniler ve Rumlar gibi azınlıklar oluşturmuyordu.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra Mondros Mütarekesi’nin ülke topraklarına üzerine yaydığı karanlık bulutlar bir taraftan İtilaf Devletlerini ve bu devletlerin desteğini alarak şımaran azınlıkların iştahını kabartırken; kimi devlet adamı, kimi edebiyatçı, kimi bilim adamı olmak üzere bazı Osmanlı ileri gelenlerini çaresizlik içinde büyük devletlerin merhametine müracaat etmeye itiyordu. 

Nitekim İngiliz Muhipleri, Wilson Prensipleri adlarıyla kurulan ve millî varlığa zararlı faaliyetlerde bulunan cemiyetler bizzat Türkler ya da Osmanlı tebaası bireyler tarafından vücuda getirilmişti. Umutlarını yitiren aralarında Sait Molla, Refik Halit Karay, Halide Edip Adıvar, Celal Nuri İleri, Ahmet Emin Yalman, Yunus Nadi Abalıoğlu gibi aydınlar bu cemiyetlerin teşekkülü ve gelişiminde önemli roller oynadılar.

Kimisi daha sonradan yaptıkları yanlışın farkına vararak Ankara Hükümeti lehine faaliyette bulunmakla birlikte azımsanmayacak bir kısmı da Millî Mücadele yılları boyunca Anadolu’da Ankara merkezli gelişen harekete oldukça ağır eleştirilerde bulunarak yaptıkları çeşitli resmî faaliyetler ve matbuat yoluyla bu hareketin önünü kesmeye çalışacaktır.

İşte, Osmanlı topraklarını bir uçtan diğer uca kaplayan karanlık tablonun içinde yer alan diğer önemli temalardan bir kısmını da bizzat Türkler tarafından oluşturulan zararlı cemiyetler oluşturmaktaydı. Kısacası tablo Türkler için can yakıcı bir hâl alırken aynı zamanda zengin bir kompozisyon olarak tarihteki yerini alıyordu.

Keskin kalemi ve tartışılmayacak enerjisiyle 1970’li yılların başından günümüze basın-yayın faaliyetlerinin içerisinde bulunan Necdet Sevinç, akademik alanda faaliyet göstermese bile özellikle Millî Mücadele tarihi alanında kaleme almış olduğu eserleriyle adından söz ettirmiş usta bir kalemdir.


Yrd.Doç.Dr.Yenal Ünal ,2013











Türk çocuklarının, başlarını kartallar gibi gökyüzünün yüce katmanlarında dolaştırarak yaşamaları için kendilerini fedâ eden kahramanların aziz hâtıralarına armağan edilen bu kitap, efsanevî Antep Harbinin yegâne belgesel romanıdır.

Bayrağına düşman eli uzandığı anda, hiç kimsenin uygun görmesine lüzum görmeden şeref ve haysiyetini kurtarmak için silâha sarılan bir şehrin yaşanmış hikâyesidir, bu kitap. Bir kutsal isyanın, bir başkaldıranın, savaşın galiplerine meydan okuyuşun hikâyesidir. 

Fransızlar; topları, tankları ve uçakları ile halk ibadet hâlinde iken camileri vurmuştur! Çarşıları vurmuştur! Hanları, kervansarayları, bedestenleri vurmuştur! Evleri vurmuştur! Yalnız Kozanlı Mahallesinde 2 bin 657 ev obüs mermileri ile çökmüş, kasabadaki 10 bin evden 8 bini harâbe haline gelmiştir! Tespit edilebilinen şehit sayısı 6 bin 317, yaralı sayısı 11 bindir!

Bütün bunlara rağmen ne sitem edilmiştir, ne ah, aksine bir türkü söylenmiştir siperlerde her sabah:
Vurun Antepliler namus günüdür
Vurun Türk uşağı namus günüdür!











"Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asli cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalınmasın."
M. Kemal ATATÜRK











26 Aralık 2013 Perşembe

HAİNLİK PARAYLA DEĞİL...





Yeni AB Bakanı, MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU, 26.06 2008'de (Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi) AKPM'nin , "Türk Ordusu kürdistan'da ve Kıbrıs'ta işgalcidir" diyen kararına imza atan kişidir!




AKPM'NİNKİ KARAR DEĞİL , 
TEHDİT, DAYATMA VE AŞAĞILAMA



TÜRK DÜŞMANLARI AKP'DE BİRLEŞİYOR
GÜRBÜZ EVREN




________________






Korkunç bir akıl tutulması ile karşı karşıyayız.

10 milyonluk Yunanistan’a tek mermi atmadan iki ada teslim edenler, buna sesini çıkarmayanlar, bilin ki bu ülkenin “NAMUSUNU”da teslim etmiştir.

Kalk ve diril Türk Halkı. NAMUSUNA SAHİP ÇIK!!.. Onlar gidemiyorsa, biz yürüyelim İzmir’e. Biz yürüyelim Eşek adasına, Bulamaç adasına.

İstanbul işgal edildiğinde bir köylü amcam yola çıkar. Kendine “nereye gidiyorsun” diye soranlara; “İstanbul’a, kimin malını kime veriyorlarmış sormaya gidiyorum” der. Biz de soralım: “Kimin malını kime veriyorsunuz? Kimsiniz siz? Nerede, hangi laboratuarda üretildiniz" diye soralım!.

Ey muhalefet; sizler o meydanlarda bu hükümetin AB-D ile olan akçeli işlerini hiç konuşmuyorsunuz. Varsa yoksa iç siyaset. Kaldı ki o iç siyaset bile yabancı istihbarat elemanları, yabancı bir savcı tarafından kontrol ediliyor. Bu kepazelikleri halka anlatmakla görevli olan sizler bunları asla anlatmıyorsunuz. Neden? ABD meclise çıkmamızı önler diye mi korkuyorsunuz?

Eğer öyleyse bizlerin de sizlerle hiç işi olmaz. Bu devşirme zihniyetle, bu teslim olmuş zihniyetle sonuna kadar mücadele edeceğiz.

Oturun, Bursa Nutkunu okuyun ve o nutuk içinde kendinizi nereye oturtabiliyorsanız oraya oturtun.

2- 24 Haziran da başlayan ve 26 Haziran'da Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisinde imzalanan bir karar tasarısına göre Türkiye'nin;

* Güneydoğu'su Kürdistan,

* Türk Ordusu Güneydoğu'da İşgalci,

* Türk Ordusu orada Kürtleri katlediyor,

* Kıbrıs'da Türk Askeri işgal kuvveti,

* Türk Ordusu Faşist,

* Ülkede Azınlıklar sorunu var.

Bu tasarının altına "Yeminli Türk Düşmanı" olarak adlandırılan; David Herütanyan, Rafi Povenesyan, Armen Gustavyan isimli 3 ermeni ve Andros Kipriyanu isimli Kıbrıs Rum'u ile, TÜRK GRUP BAŞKANI AKP MİLLETVEKİLİ Mevlüt Çavuşoğlu imzalamıştır.

Bu haberi Kanal B televizyonunda Gürbüz Evren yaptı. İmzalanmış belge elindeydi.


Zahide Uçar / link