Translate

5 Temmuz 2025 Cumartesi

Sivil Örümceğin Ağında - 4


 "Çevre" ve "tarih mirası"nın anlamı, eylemlere parasal yardımda bulunanların çıkarına göre değişmektedir.


* Rockefeller'in dolarıyla 'geniş kafalılık'

ARI yayınlarında 'profesyonel' olarak tanıtılan görevli, belki de, önemli bir gerçeği ortaya koymaktaydı. Onun sözlerinden şu anlam çıkarılabilir. Bugüne dek para hep dışarıdan geldiğinden, yabancı (Batılı) örgütlerin lehine bir durum var, yani denge yok denmek isteniyor olabilir. Bu açıklamalar için düşünce ayrımlarını gösteren kanıtlardır denilip geçilebilir, ama 'Tarih' genel sekreteri buna izin vermiyor:

"... başka devletlerle veya o devletler adına faaliyet gösteren kuruluşlarla ilişkide gardımızı indirirsek duyarlılığımızı, dikkatimizi bırakırsak yarın kamuoyu önünde -ben bundan çok korkarım- 'STK aslında yabancıların kullandığı bir alettir' diye birkaç örnek ortaya konur, bu kötü örnekler dar kafalılığın, yabancı düşmanlığının aracı haline getirebilir."

Yanıt işte bu denli kısa ve özlüdür. Buraya dek yazılanlar, biraz akla uygun geldiyse ve dolarlı proje işleri biraz şaşkınlık yarattıysa, hatta biraz da öfke oluşturduysa, günaha da ortak oldunuz demektir. 'Günah' nitelenmesi az gelir. Genel sekreterin yorumuyla 'dar kafalılığın yabancı düşmanlığının' tipik örneğini sergilemiş olacaksınız.

Ne ki bu açıklamaları izleyen aylarda, atölye çalışmalarını içeren bir kitabın iç kapağına "Heinrich Böll Vakfı'nın katkılarıyla yayınlanmıştır" diye yazılacağı hesap edilmemiş olmalı. Hatta, bu işler, 'Zeugma'yı kurtarmak' diye başladıktan sonra, ne denli baraj varsa o denli çetin bir tarih kurtarma projesine girişip, 'barajlara evet ama tarihsel mirası da koruyalım" diye sürdürülen ve sonunda nerede olursa olsun tüm 'barajlara hayır' kampanyası gibi, belki de hiç istenmeyen sonuçlara yol açılmıştır. Kurtarma kampanyasına adanan kitabın ilk sayfalarında 'Rockefeller Vakfı'nın katkılarıyla yayınlanmıştır' diye yazılmış.

Bu özgün sivil yaklaşım için, 'workshop' ilişkilerinde hiçbir ek açıklamaya gerek yoktur. Görüldüğü üzere, 'katkılarıyla' denilip geçilmektedir. Petrol kartellerinin sahibi Rockefeller'in Türkiye'nin barajlarıyla neyi alıp veremediği ve enerji üretilecek bu barajların 'tarihsel mirasa' ve o olmazsa börtü böceğe, o olmazsa herhangi bir doğal canlı ya da cansızca, binlerce kilometrekarelik bir alanda küçük bir oran tutan bir ortamda vereceği zararı sergileyecek çalışmalara para bastırmasının nedenini anlamak o denli zor olmasa gerek. Anlaşılması asıl zor ola; doğaya ve tarihe bu denli tutkun olan yerli 'sivil' eylemcinin kitap yayınlamak için, dışardan para ya da onların sıkça kullandıkları deyişle 'proje desteği' almaya gereksinmesidir. Türkiye'yi oltadaki balık olarak gören ve 'Oltadaki balığın yeme ihtiyacı yoktur' diyen Rockefeller sülalesinin kurduğu sivil örgütün yardımlar listesinde şu satırlar yer alıyor:

"Economic and Social History Foundation of Turkey)

İstanbul, Turkey- November 17, 2000 / $ 150.100

Toward the costs of the 'Local History Initiatives' and museum projects. Program: Creativity & Culture Benefit Regions: Turkey"


Sivil yöneticinin de açıklıkla belirttiği gibi, şimdi 'geri kafalının biri' durduk yerde, şu sorularla ortalığı bulandırabilir: Başka devletlerle ilişkiye girmek, hep öyle doğrudan doğruya olmayabilir; o başka devletleri ve dünyayı yönlendiren, kaynaklarını emen şirketlerle dolaylı da olsa kurulan ilişkilerde indirilme olasılığı bulunan 'gard' hangisidir?

Hatta daha da ileri gidip, "Bir ülkenin enerjisiz bırakılması kimlerin işine geliyor?" gibi sorularla tartışmalara kapı açılamaz mı? "Komşu ülkelerde, örneğin Ermenistan'da köhnemiş nükleer santrallar insanlığın ortak tarihsel mirasına ve yalnız vadilerdeki 'nebatata' değil, insanoğlunun kendisine de zarar vermez mi?" gibi sorular eklenmesinin yolu açılmış olmaz mı?

Görüldüğü gibi, 'katkılarıyla' denilip geçilmesi, soru üstüne soru çıkarabiliyor. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki kendi çıkarları için yüzlerce yıldır insan yaşamını hiçe sayan, daha yakın geçmişte salt petrol-gaz çıkarları için komplolar kurmaktan, kan dökmekten geri kalmamış olan bir yönetimin ve o yönetimi güdüleyen kartellerin çevre korumacısı olduklarına bilerek ya da bilmeyerek inanmak, inananları ilgilendirir, deyip geçemeyiz. Çünkü bu tür girişimlerin dünya egemeni olmanın önemli bir aracı olduğunu unutmak, yeni sömürgeciliğin ve çağdaş sömürgeciliğin arkasına halk desteği yığmak anlamına gelebilir.

'Çevrecilik' ya da 'tarihsel mirasçılık' imajının en usta oyuncusu Clintonlar olmuştu ve Türkiye'ye geldiklerinde bu imajdan bolca yararlanmışlardı. Bu işler salt geziyle kalsa iyi, ama ABD yönetimi ipin ucunu asla bırakmaz. Şimdi, çevre ve uygarlık koruyucusu Mimar Sayın Oktay Ekinci'nin, o Türkiye gezisindeki Clinton imajı tazeleme günlerinden, çok değil yalnızca iki yıl sonra "Hillary, Neredesin?.." başlığını atarak yazdıklarına bakalım:

"18 Kasım 1999'da antik sahneye kurulan kürsüde bir konuşma yapan Hillary'nin söyledikleri ise yerli ve yabancı medyadan dünyaya özetle şöyle duyurulmuştu: 'ABD, insanlığın ortak mirasına sahip çıkıyor... Bayan Clinton, tarihsel zenginliklerin dünya değeri olduğunu vurgulayarak, korunmalarının da uluslararası görevleri olduğunu belirtti. Ben de aynı konuşmadaki özellikle 'Anadolu ve Mezopotamya' için söylediklerine dikkat çekmiş, çarpıcı sözleri arasındaki şu vurgulamasının ise 'Ortadoğu'da barışın da güvencesi' olması gerektiğini yazmıştım: 'Amerika'dan binlerce yıl önce yazı yazmasını bilenlerin yaşadığı bu topraklardaki tarihten, insanlığın öğreneceği çok şey var." Cumhuriyet, 20 Ocak 2000.

Mimar Oktay Ekinci, yazısının sonraki satırlarında, ABD'nin çevre alanıyla ilgisinin ne denli içten olduğunu düşündürecek açıklamalarda bulunuyordu.

"... 13 Ocak 2000'de, Tepebaşı'ndaki binada, ABD'nin aynı konudaki uzmanlarıyla 'uydu' iletişiminde kurulmuş bir 'ekranı' kullanıp 'birbirimiz görerek' karşılıklı konuştuk... (...) her söz aldıklarında, hep şu tür bir girişle başlıyorlardı: 'Bayan Clinton, çok önemli bir hareketin öncüsü oldu... ABD, insanlığa karşı bir görevi daha yapmaya hazırlanıyor ve buna, Türkiye gibi dünya tarihinin merkezi olan bir ülkede başlanması çok anlamlı... ABD silahlı güçleri, önceki First Lady'lerinin 'bizden binlerce yıl önce yazıyı kullananların ülkesi' dediği Mezopotamya'yı, üstelik 'insanlık adına koruma' sözünü verdiği Anadolu topraklarını da çiğneyerek bir kez daha 'tahrip etmeye' hazırlanıyor... Acaba, ABD elçiliği, bu kısa mesajımı da aynı şekilde Washington'a iletir mi: "Hillary, neredesin; gel Aspendos'ta bir konuşma daha yap..." (Cumhuriyet, 15 Ocak 2003, '...' arasındakiler tarafımızca yapıldı, y.n.)


Tarih vakfınca barajlara karşı başlatılan kampanya içinde de, şöyle ya da böyle iyi niyetle yer almış olan birçok kişi gibi, korumacılık konusunda içtenliğinden kuşku duyulmayacak olan Mimar Oktay Ekinci, 2003 başında bile iyi niyetini yitirmeden, Clinton'dan tarihsel kalıtın kurtarılması için yardım istiyor.

Oysa Hillary Rodham Clinton, kartellerin, vakıfların verdikleri milyon dolarlık destekle artık senatör olmuş ve hemen teşekkür etmek üzere İsrail'e koşmuştu. Hillary, İsrail'de yeni bir ABD'li 'imajı' oluştururken İsrail tankları da Filistin'i yerle bir etmekte, soykırıma varan katliamlara girişmekte, İnsanlığın binlerce yıllık canlı ve cansız tarihini yok etmekteydi.

Aslına bakarsanız, çevreyi ve tarihsel mirası korumasından medet umulan Clintonlar döneminde de o Mezopotamya haftada en az bir ya da iki kez, İncirlik'ten ve Katar'dan kalkan uçaklar tarafından bombalanmaktaydı. Clinton ya da Bush! Politika aynı; ABD yönetimi elli yıldır izinden gittiği bir projeyi yaşama geçiriyor ve Ortadoğu'yu işgale başlıyordu.

"Çevre" ve "tarih mirası"nın anlamı, eylemlere parasal yardımda bulunanların çıkarına göre değişmektedir.

Bağdat'ta kütüphanelerin yakılmasıyla kül olan miras petrol kartellerini pek ilgilendirmezken Türkiye'deki birkaç bin kilometrekarelik bir alandaki bitki ve böceklerin baraj suyu altında kalması ilgilendiriyor; barajlarda birikecek su ile yeşerecek olan geniş bölgelerdeki yeni bitkiler ve yaşam alanında doğacak yeni böcekler ve öteki hayvanlar çok ilgilendirmiyordu. Güneydoğu Anadolu'da, Kuzeydoğu Anadolu'da ya da Mezopotamya'da olunca "çevre" ve "tarihsel miras" olacak, Filistin'de olunca kim bilir ne olacak?!

Bu ilginç örnekten sonra konumuza dönersek, Tarih Vakfı Sekreterinin de belirttiği gibi, "başka devletler adına faaliyet gösteren kuruluşlarla ilişkide gardımızı(n) indirilmesinin" nereye varacağı belli olmamaktadır. Hem de bir kitap yayını uğruna. Adı "vakıf", simgesi "STK" olan "sivil" örgütün gardının indirilmesiyle Genel Sekreter'in, haklı olarak, "korktuğu başına" gelmiştir. Nedenini, başka devletler adına etkinlikte bulunan kuruluşlarla ilgili bir iki örnekle anlayacağız: "STK aslında yabancıların kullandığı bir alet" midir, değil midir? (s.66-69)


Mustafa Yıldırım

Sivil Örümceğin Ağında


***

ilgili:

Casus Arkeologlar 1'den - 9'a


Sivil Örümceğin Ağında - 3

 

Soros der ki,

“milliyetçilik sadece düşmanlığa, tahribe, ırkçılığa ve savaşa neden olur." 


Ona göre, milliyetçiliğin yapıcı bir yöne sahip olması bile olanaksızdır. Öyleyse ulus devlet yıkılmalıdır ve yerini tüm dünyaya egemen olacak bir güce bırakmalıdır.

Mustafa Yıldırım - Sivil Örümceğin Ağında



Liberal Enternasyonal

Adı "liberal" kendisi muhafazakâr hareketin dünya odağında, İngiltere'de Mont Pelerin Society (MPS) ile ona bağlı olarak ABD'de kurulan Atlas Foundation (Atlas Vakfı) ve IFP (Uluslararası Özgürlük Projesi) adlı örgütler görülüyor.

MPS, dünyaya dağılmış 500'e yakın seçkinden oluşan üyeleriyle ilginç bir örgüte benzemektedir. 'Serbest Pazar' ekonomisine tapınan bir tarikat benzeri MPS, Avusturyalı Friedrich Hayek tarafından 1947'de İsviçre'nin Mont Pelerin kenti yakınlarında yapılan bir toplantıyla kuruldu. MPS, kuralsız finansal düzen, sonsuz özelleştirme ve serbest ticaret politikalarını tasarımladı. Kurucuların kökleri, Avusturya Macaristan İmparatorluğu kurucusu Habsburg Hanedanı ve 16.yüzyıldan başlayarak imparatorluğun istihbarat ve posta hizmetlerini gören 'Thurn und Taxis' gibi, Avrupa'nın eski ailelerine dayanır. Bu hanedanın üyeleri, 1920 ve 1930'larda Hitler'i desteklemişlerdir.

MPS, 'muhafazakâr devrim' çağrısıyla, ulus devletlerin ortadan kaldırılmasını ve 1920-1930'larda Avrupalı faşist hareketlerin isteklerini karakterize ede, çağdaş görünümlü feodalizme dönüş amacını güden bir düşünceye dayanır. Her ne denli 'liberal' bir söylem tuttursa da sonunda ulusal devletlerin yıkılmasını amaçladığından, dünyayı sermayedarların diledikleri gibi sahiplendikleri eski feodal mülklere çevirmektir niyetleri.

Bu düşüncenin dünyaya bilim adı altında ihraç edildiği merkez London School of Economics (LSE)'dir. Bu okulun en ünlü öğrencisi para piyasalarının 'vur-kaç' işlemlerini temsil eden ve ulusal piyasaları içerden yıkan George Soros'tur. Soros, ulusal devletlerin zararlı olduğunu, dünyaya düzen verecek bir yeni imparatorluk kurulmasını savunur; hanedanların, Büyük İsrail destekçilerinin, Hollanda Antilleri'nde posta kutusundan ibaret Quantum'un parasını işletir.

MPS'nin ideologları, Friedrich Hayek, Ernard De Mandeville (Hell Fire Clubs of Walpoles England) ve 'monetarist' politikanın mucidi Milton Firedman'dır. 1970'lerde dünya turuna çıkan MPS kurucuları, birçok ülkede kendilerine bağlı 'think-thank' kulüpleri örgütlediler. Sözde liberal, ekonomik alanda kartellere tapınan örgütün uygulamadaki hedefleri kısa başlıklarla şunlardır:


- Finansal serbestlik.
- Yol, su gibi altyapı yatırımlarının kısıtlanması.
- Sosyal hizmet ve sağlık yardımlarının kaldırılması.
- Kırsal sanayide ve tarım üretimindeki korumaların sıfırlanması.
- Merkezi adil ücretlendirme sisteminin tümüyle bozulması.
- Kamu işletmelerinin özelleştirilmesi.
- Devlet varlıkları yok edilerek devletin küçültmesi.
- Ulaştırma ve iletişimde mikro-ekonomik reformlar yapılması.
- Sendikaların etkisizleştirilmesi.
- Enerji sektörünün kurumsal yapısının parçalanmasının ardından enerji denetim ve yönetimin çokuluslu şirketlere verilmesi....


MPS, ABD'de muhafazakârlara bağlanmıştır. En koyu muhafazakâr örgüt olan ve 'project democracy' operasyonunun babası Reagan'ın büyük destekçisi 'Heritage Foundation'ın Başkanı Edwin J.Feulner, MPS'de hem ikinci başkan hem de mütevelli heyeti üyesidir. Türkiye'de 'liberal' denince 'özgürlük' ve 'ilericilik' anlayan solcu sivil elemanlar, Heritage'in geçmişindeki NAZİ ilişkilerine bir baksalar, liberalliğin eski hanedanlıkların çağcıl araçlarla donatılmış finans-kartel işi olduğunu göreceklerdir.

'Think-Thank' örgütleri partilerin ideologlarıyla ve bürokratik ağıyla devletleri yönlendirmeyi başardılar. (s.138-139)

Mustafa Yıldırım
Sivil Örümceğin Ağında



***

EK:

MPS (Mont Pelerin Society), Atlas Ekonomik Araştırma Vakfı tarafından fonlanan Think-Thank'larla sıkı bağları var:

- Foundation for Economic Education (Ekonomi Eğitim Vakfı), State Policy Network (Eyalet Politak Ağı)'nın bir üyesidir. Bu Network'un kurucusu Thomas A Roe 'The Heritage Foundation (Miras Vakfı)'ın mütevelli heyetindeydi. 1947'deki ilk konferanslarına William Volker Fonu, Alfred Suenson-Taylor yardımıyla İngiltere Bankası ve Credit Swiss finans sağlamıştır.

- William Volker Fonu 1978'de feshedildi ve varlıkları Kansas hayır kurumlarıyla Stanford Üniversitesi'ndeki Hoover Enstitüsü'ne dağıtıldı.
- İngiltere Bankası, merkez bankasıdır.
- Alfred Suenson-Taylor Gelibolu'da bize karşı savaşmış binbaşı, politikacı, banker.
- Credit Swiss - İsviçre küresel yatırım bankası.

Atlas Network'un bağışçıları:
- Charles Koch Vakfı ve Charles Koch Enstitüsü.
- Donors Trust : Siyasi sağın 'karanlık para ATM'si' olarak görülür. The Heritage Foundation gibi vakıflara, enstitülere bağış yapar. Sahipleri arasında John M. Olin Vakfı, Castle Rock Vakfı, Searle Freedon Trust ve Bradley Vakfı görülür. Robert - Rebekah Mercer Vakfı, Marble Freedom Trust ve Barre Seid büyük bağışçılarındandır.
- Lynde ve Harry Bradley Vakfı (muhafazkâr hayır kurumu. Misyonu anayasal düzen, eğitim, sivil toplum ve sanat-kültür)
- John Templeton Vakfı (Bilimsel araştırma ve Dini çalışmalar). 2025'te ödül verdikleri kişi ki kendi ifadeleriyle; "Doğu Ortodoks Hristiyanının ruhani lideri olan Konstantinopolis Ekümenik Patriği Bartholomeos"tur .
- Lilly Vakfı (Din, eğitim, topluluk geliştirme) Bu vakıftan yararlanan İlahiyat Okulları Derneği aynı zamanda Rockefeller tarafından da finanse edilir.

State Policy Network'un 'bağışçıları;
- Lovett ve Ruth Peters Vakfı (önceliği anaokuldan ortaokula eğitim),
- Castle Rock Vakfı (misyonu geleneksel Amerikan değerlerini koruma),
- Bradley Vakfı (anayasal düzen, eğitim, sivil toplum ve sanat-kültür alanı),
- Koch Kardeşler/Ağı/Endüstrisi (IHS-Institure for Humane Studies/İnsanlık Çalışmaları Enstitüsü ile birlikte genç liberalleri yetiştiriyor, akademisyenleri destekliyor),
- Philip Morris (1994 yılında CEO William Campbell, sigaraların tüketicilerde olumsuz sağlık etkileri yarattığını bilmesine rağmen, nikotinin bağımlılık yapıcı özellikleri hakkında Kongre'ye yemin altında yalan söyledi),
- Kraft Foods (gıda ve içecek sektöründe dünya 5.incisi)
- GlaxoSmithKline (GSK plc) ilaç ve biyoteknoloji şirketi. Onaylanmamış ilaç tanıtımı, güvenlik verilerini bildirmeme ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki doktorlara rüşvet verme suçlarını kabul etti ve 3 milyar ABD doları (1,9 milyar £) tutarında bir anlaşma ödemeyi kabul etti.  Bill & Melinda Gates Vakfı tarafından finanse edilen Küresel İlaçlara Erişim Endeksi listesinde birkaç kez birinci sırada yer aldı.
- Facebook (Mark Zuckerberg-Harvard Koleji. Sözde salgında sansür uyguladığını ve sosyal ağdaki verileri devlete verdiğini kabul etti)
- Microsoft (Bill Gates)
- AT&T (American Telephone and Telegraph Company)
- Time Warner Cable (Telekomünikasyon, Kitle iletişim araçları)
- Verizon (Telekomünikasyon)
- Comcast (Telekomünikasyon, medya, eğlence)



Bu kitabı okumamış olan yeni kuşakların okuması dileğiyle.... SB


Sivil Örümceğin Ağında - 2

 

"Türkiye yapaydır."

Udo Steinbach, 1998 / Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye Danışmanı



Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye danışmanı eski asker Udo Steinbach, 15 Eylül 1998'deki konuşması:

"Türkiye yapaydır. Gerçekte varolan Türkiye, bir adamın önemli bir adamın, tarihsel öneme (sahip) bir adamın dikte ettirmesiyle yaratılmış bir yapay oluşumdur. Bunu (yapan kişinin) adı Mustafa Kemal Atatürk'tür. Bu adam, tek (başına) bir devlet yaratmıştır. Türkiye'nin bugünkü sorunu işte budur. Bu adam (Mustafa Kemal), yapay olan bir devlet yaratmıştır. Bugün, Türk cumhuriyetinin temeli olarak, Kemalizm'in iki unsuru, laiklik, dinin ve siyasetin (birbirinden) ayrılması ve Türk ulusalcılığı, gerçekle bağdaşmamaktadır."

ABD Kongresinin "Lozan Raporu"ndaki görüşlerle Steinbach'ın görüşleri örtüşmektedir:

" Türk devleti yeniden yapılanmaya zorlandı. Mustafa Kemal Atatürk, İslam'ı bir kalemde silebilirdi (silebileceğini düşündü). Yirmi yılın sonunda (Kemalizm'in) ikilisi (bu süreç) öldü. Böylece bu olay hallolmuştu; ama bu (Kemalizm) hiçbir şeyi değiştiremedi. Çünkü Anadolu, bin yıl içinde İslamileşmişti. Bu bir şey değiştirmedi; çünkü Türkiye, Kemalistlerin büyük Osmanlı geçmişinin bir devamıydı. Ve öteki, iyi ve güzel Türk milliyetçiliği, Ermenileri kovdu, öldürdü ve katletti. Yunanlıları mübadele etti. Fakat birçok halk grubu (etnik) ve kültürler (Anadolu'da) kaldı. Örneğin Kürtler, her nasılsa (hâlâ) yok edilemediler."

Stiftung [vakıf] elemanına göre her şey çok açıktır. Türkiye'de ulus yapaydır. Zorlamalayla bir devlet kurulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin "yapay bir ulus" yani gerçekte olmayan bir ulusa dayanılarak kurulduğu savıyla yola çıkanlar, Türkiye'yi olabildiğince gruplaştırmaya çalışırlarken, ipin ucunu iyice kaçırmışlardır.

Alman vakıflarında "Alevi-Sünni-Kemalist-Kürt-Türk" kimlik çatışmalarına uzanan tezler üretilmektedir. (...)

Bu tür incelemeyi ciddiye alacak bilim oltası peşinde koşanların, oralara dek uzanıp, kimin etnik azınlık, kimin çoğunluk olduğuna ve devletin egemenliğini güvence altına alan ceza yasalarına bir bakmalıdırlar. Demokrasi ve azınlık hakları pazarlayıcısı vakıflarla, "think-thank" denenlerle "işbirliği" yapan Türk Demokrasi Vakfı'na 1991 yılında, CIPE adlı Amerikan işadamları örgütü aracılığıyla NED fonundan 80.000 dolar destek verildi.... (s.184-188)


Alman CDU'nun uzantısı Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye şubesi 1984'te açıldı. Bu vakfın yerel yönetimlerin güçlendirilmesi projelerine ilgisi yüksektir. Alman sosyal demokratların partisi SPD'ye bağlı Friedrich Ebert Vakfı 1988'de İstanbul'da şube açtı. Öncelikle CHP'yle birlikte çalışt. FES, CHP gençlerine kurs düzenledi. CHP üst yönetiminin uçak paralarını karşılayarak Almanya'ya konferanslara çağırdı. Alman FDP'nin liberal vakfı Friedrich Naumann Stiftung ise 1991'de İstanbul'a yerleşti. Liberallerle, ARI-TDV gibi "siviller" ile ortak çalışmalar yürütüyor. Alman Yeşiller Partisi'nin örgütü Heinrich Böll Stiftung da 1995/96'da İstanbul'da çalışmaya başladı. Robert Bosch Stiftung ise 2000 yılında İstanbul'a yerleşti... Bu vakıfların tümü, Alman devletinin Politik Eğitim Fonu'ndan para almaktadır. Alman Dışişleri'nin yayınlarında, ülkelerin iç siyasetlerine göze batmadan, karışmanın uygulanabilir yöntemleri verilmekte ve "diyalog programları ile yapıcı bir rol oynayacakları" açıklanmaktadır.


** 2.Dünya Savaşı sonrası kurulan Konrad vakfı Türkiye'de şu kuruluşlarla işbirliği içindedir: Türk Demokrasi Vakfı (TDV), Türkiye Orta Ölçekli Sanayici ve Serbest Meslek Mensupları ve Yöneticileri Vakfı (TOSYÖV), Türk Belediyeler Birliği Derneği (TBBD), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), Karadeniz Ekonomik İşbirliği Daimi Sekreteryası (KEİB).

Ortakları; Bahçeşehir Üniversitesi Finans Merkezi (BFRC + BAU Financial Research Center) , Türk-Alman Dayanışma ve Entegrasyon Derneği (TANDEM), Türk-Alman Üniversitesi Göç ve Uyum Araştırmaları Merkezi (TAGU).


Alman siyasal partileri, dış ülkelere yönelik çalışmalarını yönlendirebilmek üzere kendilerine bağlı vakıflar örgütlediler. 1984'te Ankara'da şube açtılar. Şubenin yöneticileri Max George Meier ve Lars Peter Schmidt (1995-2001 Türkiye) idi.

[1990 yılında İller ve Belediyeler Dergisi'nde yayımlanan "Sosyo-Ekonomik Sorun Olarak Bölgesel ve Yerleşimsel Gelişim Eğilimleri" başlıklı makalenin yazarı Max George Meier]


Necip Hablemitoğlu*, Alman vakıfları ve benzeri yabancı kuruluşların Türkiye'de kitleleri içerden yönlendirmek üzere çalıştıklarını söylemiştir. Bergama Ovacık'ta altın madeni işletilmesine karşı oluşturulan hareketin ardında Alman vakıflarının varlığını ortaya çıkarmıştı.

* Alman vakıfları hakkında açılan davaya bir hafta kala, 2002'de evinin önünde öldürüldü...! Bergama Altın Dosyası kitabı nedeniyle Konrad Adenauer Vakfı'nın açtığı dava 8 Ekim 2002'de, Friedrich Ebert Vakfı'nın açtığı dava 1 Mayıs 2003'te, Heinrich Böll Vakfı2nın açtığı dava 4 Aralık 2003'te karara bağlanmış ve Necip Hablemitoğlu lehinde sonuçlanmıştır. Liberal Düşünce Topluluğu Derneği aleyhinde Necip Hablemitoğlu varisleri tarafından "hapıyutmuşoğlu" gibi hakaret yayınları nedeniyle açılan dava ise Liberal Düşünce Topluluğu Derneği'nin suçlu bulunmasıyla sonuçlandı.


/


TDV ve ARI Derneği ile Konrad Adenauer Vakfı'nın ortaklaşa kotardıkları "Anayasa Konferansı".... (...)

Türkiye'nin anayasası öyle bir değişmeli ki Türkiye durup dururken o bağımsızlık ilkesini ihraca kalkmasın! ARI Derneği başkanı bu isteği şöyle açıklıyordu:

" Türkiye sadece rejimiyle değil, anayasasında yer vereceği bu değerler itibariyle de bölge ülkelerine örnek olmalıdır." (...)


Alman'dan "Atatürk'e dur" dersi

Türkiye Cumhuriyeti'nde yıllar etnik ayrıştırma ve dinsel azınlık yaratma işini, Alevi kimliği altında TC yurttaşlarını devletle çelişkisi bulunan topluluk konumuna indirgemenin her çeşit manevrasının, Almanya'da hazırlanmış olduğunu unutmak ne mümkün?

Unutmak ne mümkün ki Almanya'da yasaklı bir hareketin, oluşumun değil pankartını ya da bayrağını, o oluşumun simgesi renkleri üstünde başında bulundurmak bile yasaktır. Almanya'da şu ya da bu eyaletin ayrılması için savaşan bir örgütü beğenen sözler etmek bir yana, ayrılmayı çağrıştıracak herhangi bir şey söylemek bile ceza konusudur. Türkiye sivilleriyse yabancıya salonları açıp, ulusa ders verdirtmeyi bir başka sivil iş olarak görmektedirler. (...)

Türkiye'nin anayasasının değiştirilmesiyle ilgili konferansa katılan TC yöneticileri, Dr.Christian Rumpf'un konferans üstüne yaptığı değerlendirmeleri beğenirler mi bilinmez. Dr.Rumpf, 'ulusal egemenliği' bireyin egemenliğine dönüştüren anayasa toplantısına yüksek düzeyde katılımın önemini şu sözlerle belirtiyor:

"Adalet Bakanı'nın yanı sıra, Cumhurbaşkanı'nın da vakit ayırıp ilk yarım gün katılmaları, kongrenin organizasyonunun siyasal iktidar tarafından ne derece önemsendiğini göstergesidir."

Alman Profesör, konferanstan o denli mutludur ki Mustafa Kemal ile bağların koparılmasını isteyebilmekte ve bu bağın Avrupa Birliği'ne girişin önündeki en önemli engel olduğunu ileri sürmektedir. Bununla kalsa iyi; kendi kendine 'Kemalist milliyetçiliği' deyip, bu ilkenin 'çağın gerisinde' kaldığını a söyleyebilmektedir:

"Konuşmalarda ve tartışmalarda buna karşılık devlet ideolojisine değinilmemiştir. (...) Buna karşın Kemalist prensiplerin ideolojiden koparılması talep edilmelidir. Burada kesinlikle Cumhuriyet'in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün liyakatlarını temelde sorgulamak söz konusu olmamakla beraber, kendisini ve o zamanki partisinin temel düşüncelerini bugünkü Avrupa'nın entegrasyon gelişmeleriyle bağdaştırmak zorunludur.(...) özellikle Kemalist milliyetçiliğin çağın gereksinimlerine aykırı olan yorumu, AB'ye entegrasyonun beraberinde getirdiği(,) milliyetçi strüktürlerin bir kısmının tasfiyesine çelişki arzetmektedir."

Dr.Rumpf'un toplantı katılımcılarının bir türlü açıkça söyleyemediklerini yazıvermesi, asıl amacı dışa vurmaktadır... Atatürk'e saygımız ve hayranlığımız sonsuz; ama kendisinin çağı geçmiştir, demeye getiriyor. 'Kemalist milliyetçiliğin' hangi yorumunun 'çağın gereksinimlerine aykırı' olduğunu açıkça belirtmiyor. İçerdekiler, Batı'nın söylem bulanıklığına 'diplomatik nezaket' deyip geçiyorlar.

Anayasa reformu toplantısının amacı, Rumpf'un "AB'ye entegrasyonun" gereği olarak "milliyetçi strüktürlerin (kurumların) bir kısmının tasfiyesi" olarak değerlendirmesinden daha açık anlatılamazdı. Çok düşünülerek kurulduğu belli olan tümcenin anlamı aslında kısa ve yalın: AB ile bütünleşmenin yolu "Kemalist milliyetçiliğin" tasfiyesinden geçer. Anayasa işte bu nedenle değiştirilmelidir. (...)

IRI ve TDV'nin ortağımız dedikleri Almanlar "Siyasal parti kurma özgürlüğü" derken, dinsel ve etnik temele dayalı partileri kolluyorlar ve dil konusunda gerçeği açıkca tersyüz ediyorlar. ...

Rumpf, daha sonra "azınlık hakları" konusunda konuşmacılardan Zafer Gören'in sözlerine destek verirken de açık sözlü davranmıyor:

"Gören, Kopenhagen kriterlerinin 'azınlık haklarının' değil azınlıkların korunmasının garantisini istediği hususuyla önemli bir konuya değinmiştir... Türk Anayasa Teorisi açısından da azınlıkların korunması, azınlık statüsüne bağlanan haklarının sağlanması sorunudur. Bu doktrine göre, Kürtçenin anadil olarak öğrenilip öğretilmesi gerektiği hususu ya siyasal takdire ya da eşitlik prensibinin yorumuna bağlıdır. Schönbohm tarafından birkaç kez altı çizilerek dile getirilen Kürtçe yayın yapan televizyonlar hakkında sorun buna göre sadece kanuni platformda tanımlanan düşünce özgürlüğünün çerçevesi ve sınırını ilgilendiren bir sorundur."

Toplantıyı düzenleyen dernekçilerin ve vakıfçıların, Rumpf'un bu sözleri karşısında sustukları kesin. Lozan anlaşmasındaki "azınlıklar" tanımının "Müslüman azınlıklar" tanımına evirilmesine kalkıp da itiraz etseler, Almanlar karşısında ayıp etmiş olacaklar; o da olmadı, ağızlarındakini yutup gidecekler.

Öyle olmasaydı, "Dr. Rumpf! Biz bilimsel bir hukuk konferansı düzenlediğimizi sanıyorduk. Oysa siz, Lozan anlaşmasındaki tanımıyla, Türkiye'de azınlık haklarının garantisi olmadığını öğretmeye çalışıyorsunuz. Bu bilimsel bir çalışma değil, olsa olsa 'manipülasyon' yani kurcalayıp, yönetmedir. Kusura bakmayın, bunları konuşacağınız yer Berlin ya da Brüksel olabilir; ama Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenlik alanı olamaz! derler ve eklerlerdi; 'Kürtçe'nin anadil olarak öğrenilip öğretilmesi yasak mı ki?"

Bunları sormayacaklardı; çünkü onlar Rumpf'tan, Türkiye'de ordunun kışlasına itilmesi gerektiğini açıkça belirten NDI (National Democracy Institute) ile işbirliği yapmayı çağın gereği saymaktadırlar. (...)

Yabancıların bu girişimleri, ulusal güvenliğe karışmadır, diyecekler olabilir. Anımsamalıdır ki ülkelerin başkentlerine dışarıdan gelip yerleşenlerin ulusal savunma kurumlarını açıktan eleştirme özgürlüğü, ABD'de ve Batı Avrupa'da Kopenhag kıstasları kapsamında değil, ulusal güvenlik kapsamında değerlendirilir. (s. 174-181)


Mustafa Yıldırım


***

Asıl yapay olan Almandır, Almanya'dır!

1- German kelimesi "Germanca" değil ki ilk kez MÖ 2.yy'da karşımıza çıkar. Kendilerine Germani dediklerine dair bir kanıt da yoktur. Sözcüğün ne kökenini ne de anlamını bilmiyorlar. Heredot'ta geçen Germanii, yani Kirman (İran) bölgesindeki Saka/İskit Türkleri Avrupa'ya taşınır ve geldikleri bölgeye istinaden bu adla anılırlar. Öyle ki Krali Oğuz İskitlerin yaşadığı Odessa eyaletinde toponim olarak karşımıza çıkar; Antik şehir Tyras (Tur-As), sonradan Ak-Kirman adını alır. Avrupa'daki topluluklarla karışırlar, ancak Roma döneminde hepsine German demişlerdir.

2- Alamani ilk kez MS 2.yy'da Cassius Dio eserinde görülür ki kendi tarihlerini Charlemagne ile başlatsalar da adları "Kutsal Roma İmparatorluğu (MS 800-900'ler)" idi, Almanya değil! Almanya'nın Almanya olması ise 19.yy'da gerçekleşir. Üstelik onlar da saf "Alamani" değillerdir; İçlerinde Kelt ve İskandinav unsurları görüldüğü gibi İskit, Hun, Avar ve Hazar Türklerinin izleri vardır.

3 - Türkler Turukki ve Turki olarak ilk kez MÖ 2300'lerde Şartamhari metninin 15.satırındaki Kral İl-Şu Nail Turki’de görülür. Yani, İl-Şu Nail Turuk(ki) Beyliği’nin kralıdır ve beyliğin adındaki bu Tur kökünde Türk sözünü görürüz. Avesta’da Sakaların bir diğer adı da Tur’dur ki Deniz Kavimleri (MÖ 1200’ler) arasındaki Etrüsklere de Tur-Saka (Tursha) denilir ki Turova (Troya) da öyledir.

Turuk, Türk, Türkoman varken "Alamani" neredeymiş? Kim yapaymış?...


SB


Sivil Örümceğin Ağında - 1

 

Bu örgütlerin kendi anavatanlarında (ABD-Batı Avrupa) siyasal çalışma yapmaları yasaktır. (s.53)


1980'li yılların operasyonlarıyla güçlenen ve 1990'dan sonra Doğu Avrupa'dan Asya'ya ve Afrika'dan Ortadoğu'ya doğru genişleyen Amerika'ya bağlı demokrasiler kurma işinin merkezinde yeni özel birimler oluşturulmaya başlandı. 1994'te tüm bilgileri toplayarak değerlendirmek üzere kurulan IFDS (The International Forum for Democratic Studies - Demokrasi İncelemeleri Uluslararası Forumu), dış ülkelerde tasarlanan 'proje' başvurularının ve sonuçlarının da değerlendirildiği bir organ oldu. Bu merkez, aynı zamanda, kendisine yakın yeni kişi ve kurumları ilişkilendirmek üzere konferanslar düzenlemeye başladı. Yakın yıllardan verilecek iki örnek bu konferansların öneminin anlaşılmasına yardımcı olabilir.

1999'da Seul'de başlatılan 6 konferanstan ikisi daha ilginçti. 13 Haziran 2000'de IFDS ve 'Woodrow Wilson International Center for Scholars' tarafından düzenlenen özel yuvarlak masa toplantısının konusu daha da özeldi: "İran'da demokratikleşme".

IFDS'nin 22-23 Eylül 2000'de, Princeton Üniversitesi'nin 'Center for International Studies'in desteğiyle gerçekleştirdiği konferansın konusu, federalizmin ve adem-i merkeziyetçiliğin (otonominin-yerinden yönetimin) yararlarıydı. Bu konferansa Nijerya, Hindistan, Meksika, Rusya, Güney Afrika, Endonezya ve Türkiye'den delegeler katıldı. Eski deyimle 'muhtariyet' yani özerklik konuşulduğuna göre, bu ülkelerde federasyonlaşma mı pişiriliyordu? Bu konferansta NED-FORUM'un (National Endowment for Democracy - Ulusal Demokrasi Vakfı) konuk öğretim elemanı Doğu Ergil'in 'Türk demokrasisi ve Kürt sorunu' bildirgesini sunmasının işe bir başka boyut kattığına kuşku yok.

NED-Forum'un bir 'Araştırma Konseyi' bulunuyor. 2000 yılında konseyde bulunan kişilerin listesi verilmiştir. Listede birçok üniversiteden elemanlar yer alıyor. Ne ki, bunların en önemlisi, Amerikan Federal Yönetiminin dünyanın her köşesine, hiçbir hukuk kuralına dayanmadan ve uluslararası karara gerek görmeden, silahlı müdahalesine ortam yaratan 'medeniyetler arası çatışma' kuramının imza sahibi Samuel P. Huntington'dur.

Huntington, Harvard Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Merkezi'ni yönetirken, CIA elemanı olarak çalışmış ve gizlice yürüttüğü danışmanlığı sırasında hazırladığı belgeler CIA'nın denetiminden sonra yayımlamıştır.

Aynı konseyde, CIPE (Centre International Private Enterprise - Merkez Uluslararası Özel Girişim) Türkiye Bürosu'nda 2. Direktör (Yönetmen) olarak gösterilen ve Türk Demokrasi Vakfı kurucularından Ergun Özbudun da yerini almaktaydı. Prof. E. Özbudun aynı zamanda, NED'in yayın organı 'Journal of Democracy' dergisinin yayın kurulunda da yer alıyordu. NED'in Program Bölümü'nü Barbara Haig yönetiyor. Bu bölümün 'Ortadoğu ve Kuzey Afrika Programı' asistanlığını, 1999'dan sonra TC uyruklu Filiz Esen üstlenmiştir.

NED'in örgütlenme ve şebekeleştirme yeteneğine tipik bir örnek verelim:

1999'da NED'in temel örgütü WMD (Dünya Demokrasi Hareketi) içinde kurulan NDRI (Demokrasi Araştırma Enstitüsü Şebekesi) operasyon ortaklarından yeni yöneticileri atölye çalışması adı altında biraraya getirip eğitmektedir.

24 Eylül 2004'te başlayıp bir hafta süren çalışmalara Gana, Mısır, Moğolistan, Rusya, Sırbistan, Karadağ, Güney Afrika ve Türkiye'den şebeke ortağı örgütlerin temsilcileri katıldı.

Türkiye'den TESEV adına Ayşe Yırcalı'nın katıldığı eğitim işleri ve şebekeleşme, NED raporunda şu ilginç satırlarla yer alıyor:

"Katılımcılar, Washington'un önde gelen ve etkili siyasal araştırma kuruluşlarıyla buluştular." Bunların arasında AEI (American Enterprise Institute), the Brooking Institute, the Heritage Foundation, Georgetown University CDATS (Center for Democracy, Third Sector) ve USIP (United States Institute for Peace) bulunmaktaydı."

Amerikan tutucularının, büyük şirketlerin ve devlet görevlilerinin buluştuğu merkezler olarak nitelenen bu örgütlerle birlikteliğin, katılımcılara ne gibi bir katkısı olduğunu yine NED'in yayınından aktaralım:

"Katılımcılar, konferans örgütleyicileriyle, yayın yönetmenleriyle, yayıncılarla, veritabanı yöneticileriyle, web sitesi ustalarıyla, para toplama uzmanlarıyla, iletişimcilerle ve medya ilişkileri uzmanlarıyla buluşmuş ve onlardan çok şey öğrenmişlerdir."

NDRI 'kalkınmakta' olan ülkelerdeki 52 örgütle birlikte çalışmaktadır. Bu çalışmaların salt düşünce geliştirme, teknik bilgi alışverişi olduğunu düşünmek iyimserlik olur. Bunun böyle olmadığını, asıl amacın, 'gelişmekte' olan ülkelerin iç siyasetini doğrudan etkileyecek yöntemlerin öğretilmesi olduğunu Güney Afrika'dan katılan Annie Chikwanha'nın şu sözleri apaçık ortaya koymaktadır:

"Atölye çalışmasına geldim, çünkü politikacılarla konuşmanın ve onları bağlamanın yeni yollarını öğrenmek istiyordum... Bu politikacılarla konuşarak ve onları lobileştirerek siyasal kararları etkileme yeteneğini kazanacağımızı ummaktayım."

Bu tür bir etkilemenin ne gibi sonuçlar doğurduğunu ya da ülkelerin iç siyasetini ABD ve Batı Avrupa güdümüne nasıl soktuğunu kitabın ilerleyen bölümlerinde göreceğiz. [kitabı okuyunuz, SB]...

Ayrıca görülecektir ki; saf demokrasi işinin içinde iyi niyetli(!) şirketlerin yanı sıra, para piyasası oyuncuları da yer almaktadır. NED raporlarına katkıda bulunanlar arasında, para piyasalarının ünlü oyuncusu George Soros'un örgütlediği 'Open Society Institute (Açık Toplum Enstitüsü)'ne, Lockheed Martin Corporation gibi, jet uçakları satımındaki yolsuzlukları, rüşvetçiliği mahkemelerde onaylanmış bir şirkete, Mart 2002'de İsrail'in Filistin'e saldırısından sonra, Amerika'daki Yahudilerin mitinginde onlarla birlikte olduğunu ilan eden Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz'e ve CSIS (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi)'ten Zeyno Baran'a, "2000 yılındaki cömert destekleri" nedeniyle teşekkür edilmektedir. Ülkemizi temsil eden bu önemli kişilere kısa değinişten sonra, demokrasi ihracatının yasallaşma yılı olan 1982'ye dönebiliriz. (31)

ABD Başkanı Reagan 1982'de yönetime gelir gelmez, kendisine doğrudan bağlı bir çekirdek kadro oluşturdu. Bu kadro eliyle biçimlendirilen yeni demokrasi modeli, iki temel düşünceye dayanıyordu: Ülkelerinin bağımsızlığı için örgütlenen her siyasal hareket komünisttir ve ülke bağımsızlığı için savaşan, silahlı olsun olmasın her oluşum teröristtir. Onlara göre bağımsızlık örgütleri nerede olursa olsun terörist olmakla kalmaz, aynı zamanda kesinlikle KGB tarafından kurulmuştur.

Reagan'ın kadrosuna göre, diktayla yönetilen ülkelerde yapılan toplu kıyımlar, baskı ve zulümler, "terörizm" olarak adlandırılamaz. Çünkü bu dikta yönetimleri, komünizme karşı savaşmaktadırlar. Bu ilginç teoriye, ABD'deki kimi siyaset yazarlarınca 'Reagan Demokrasisi' adı verildi. Oysa Reagan yaklaşımı, onların gösterdiği denli basit ve hafife alınacak türden değildi. Aslında Reagan Demokrasisi yalnızca sert antikomünist savaşım döneminden 'Yeni Dünya Düzeni'ne geçiş evresiydi.

Asıl amaç; NATO - Varşova Paktı çekişmesinin, NATO lehine çözülmesi ve ardından oluşacak yeni devletlerarası düzeni, uydu siyasetçi ve uydu askerlerle ya da elemanları güderek uzaktan yönlendirmek yerine, ülke halklarının da canı gönülden onayıyla yerinden ve doğrudan yönetmekti. Uzun dönemli amaçlara yönelik etkinliklerin kalıcı olması için, yeni kuşaklardan bu işin önemli bir ayağı olan örgütlü akademisyenler tabanı oluşturmaktır. Zaten yıllardır, özellikle dünyanın doğusundan ve güneyinden Amerika'ya çekilen genç insanlara yaptırılan akademik çalışmalarda, onların kendi öz ülkelerinin etnik oluşumu, dinsel ve mezhepsel bileşimi, ekonomik ve siyasal yapılanması ayrıntılarıyla işleniyordu.

Bu gençlerin bir bölümü, Amerika'da yerleşip öz ülkelerine yönelik grup çalışmalarını sürdürürken, geri kalanları da öz yurtlarındaki üniversitelerde genç kuşağın eğitimini üstleniyor ve onları kendilerine benzetiyorlardı.

Avrupa'nın doğusundan Asya'da okyanus kıyılarına Hindiçin'den Afrika'nın Atlas okyanusu kıyılarına, Orta Amerika'dan Antarktika'ya uzanan anakaralarda, bağlı bürolarla, vakıf, NGO, parti bağlarıyla, devlet yöneticileri ve ticaret-sanayi odaları ilişkileriyle, yayın dünyası dostluklarıyla yürütülen bu operasyona, 1982'de ABD Başkanı Ronald Reagan tarafından 'project democracy' adı verildi.

James Petras, operasyonun arkasındaki gücün -Türkiye'de her nedense 'sivil' olarak adlandırılan örgütlenmenin- bir başka boyutunu ortaya koyarken, 'neo-liberal' sınıfların uygulanmakta olan siyaset sonucu, toplumda kutuplaşma yarattığını; bu durumun toplumsal çatışmaları kışkırttığının anlaşıldığını, dipten taban örgütlenmesiyle birbirleriyle zıtlaşacak olan sınıflar arasında bir tür tampon örgütlenme yarattıklarını belirtiyor ve ekliyor:

"Bu örgütler ne-liberal kaynaklara bağımlıdır ve sosyopolitik hareketlerle yerel önderleri ve eylemci çevreleri ele geçirmek üzere rekabet etmektedirler. Bu örgütler, 1990'lara dek 'non-governmental' olarak adlandırılmakta ve sayıları binleri bulmakta; dünya ölçeğinde dört milyar dolara yakın para almaktadırlar."

Saf demokrasi işleri her zaman bilimsellikle sürmez. 2004 yılında NED'in Irak işlerine ayırdığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan aldığı resmi para 30 milyon dolardır. Irak'ın etnik, mezhepsel parçalanışına bu dolarların katkısı, kuşkusuz salt Irak içindeki örgütlenmeyle sınırlı olamaz. Irak'ta kan dökerek sürdürülen işgale demokratik(!) katkının elemanları arasında Türkleri de bulmak olanaklıdır. Sonraki bölümlerde bu katkının ünlülerinden bazılarını tanıyacağız. [kitaba bakınız-SB]

Kuşkusuz para her şeyi çözmeye yetmez ve açıktan yapılanla da yetinilmez. Örtülü ya da yarı örtülü etkinlikler aynı anda sürdürülmekte ve resmi ile 'sivil' görünümlü araçlar birlikte kullanılmaktadır. Kuşkusuz bu işler, aynı zamanda yüksek beceri, örgütleme ve bilgi toplama deneyimi ister. Ayrıca, ABD'de devlet yönetiminden bağımsız olarak uluslararası ilişki kurulamayacağından, dolaylı ya da dolaysız olarak devletle bağlantı sağlamak gerekir. Bu nedenle, NED, IRI, NDI ve CIPE'nin yönetim kademelerinde, çeşitli istihbarat kurumlarından ve CIA'dan ayrılan 'uzmanlar' ile ABD savunma ve dışişlerinden emekli üst düzey memurlar görev aldı. Bunlara kartellerde uzun yıllar görev yapanlar, Afganistan, Orta ve Güney Amerika ülkelerine yönelik operasyonları doğrudan yönetmiş ve Doğu Avrupa ile Sovyetler Birliği'nde ince işler kotarmış olan ünlüler de katıldı. ABD'nin ünlü yöneticilerinden CIA eski direktörü Colby, 'project democracy' adı altında sürdürülen bu operasyonu, 'CIA'nın örtülü olarak yaptıklarını açıktan yapıyoruz' diyerek, özlü bir biçimde ve açık yüreklilikle ilan ediyordu. (s.35-40)


Mustafa Yıldırım

Sivil Örümceğin Ağında (project democracy)

(Dipnot 31) Türkiye'nin üst düzy yetkililerinin CSIS ziyaretlerini örgütlediği bilinen Zeyno Baran, daha önce Dünya Bankası'nda Kemal Derviş'in yanında stajyer olarak çalışmaktaydı. CSIS'de Gürcistan, Kafkasya-Türkiye Enerji Bölümü'nde görev yaptıktan sonra Ocak 2003'de Nixon Center'da 'International Security and Energy (Uluslararası Güvenlik ve Enerji)" bölümünün başına getirildi. Bu bölüm, genel olarak "bölgesel anlaşmazlıklar, İslami militanlar, ABD-Rusya ilişkileri, terörizme karşı savaş, örgütlü suç ve yolsuzluk, Kafkasya ve Hazar Bölgesinde ABD işbirliği konularında" özel olarak Türkiye iş çevresi (özelresmi) ile ABD işbirliğini geliştirmek görevini üstlenmiştir. Zeyno Baran uzun yıllar Yunanistan'da yaşamıştır. 2001 yılında Türk-Yunan çalışma grubuna girmiştir. Stanford Ekonomi'de eğitim gören Zeyno Baran, "the compatibility of Islam and democracy (İslam ve Demokrasi Uyumluluğu)" adlı çalışmasıyla 1996 yılında Firestone ödülünü almıştır. (csis org); Yılmaz Polat, Alo Washington, s.42-3; nixoncenter org 1 Mart 2003.



18 Mayıs 2025 Pazar

Türk Milis Gücü Devrede

 


Türk Milis Gücü Devrede

İngiliz gizli belgelerine göre, bu sırada Batı Anadolu'da Türkler, Yunan istilacılarının uygulamakta oldukları imha planına karşı koymaya çalışıyorlardı. Bunlardan, Aydın ve Muğla yöresi milis gücü lideri Demirci Mehmet Efe, Yunan komutanına 20 Ekim 1919'da gönderdiği yazıda şöyle diyordu:

"Yunan askerlerinin Aydın'a girişleri, yüzyıllar boyunca düzen ve uyum içinde yaşamış olan Rum ve Türk halklarının talihsizliklerinin başlangıcı olmuştur. Türklere kötü muamele yapıldığını ve bunun son günlerde arttığını öğrenmiş bulunuyorum. Bu durumu sizin de istemediğinize eminim. Türk ve Müslüman oldukları için uygarlık haklarından yoksun bulundukları sanılan kardeşlerimize karşı uygulanmakta olan bu kötü işlemin sürüp gitmesi, bize, misillemede bulunma hakkını vermekle birlikte, uygulamakta olduğumuz siyaset ve almış olduğumuz terbiye gereğince adalete saygı gösterdiğimiz için, şimdilik yeterince kan dökülmüş olduğunu düşünerek bundan imtina ediyoruz. Bu insanların uğramış oldukları talihsizliğin sona ermesi, Müslümanlara karşı yapılmakta olan saldırıların durdurulmasına ve yapmakta olduğum bu uyarının olumlu biçimde karşılanmasına bağlıdır. Aksi takdirde, sorumlunun kim olduğu, yüce devletlerce yapılacak soruşturmaya ve uluslararası kamuoyuna bırakılacaktır." 

Yunan başkomutanının ona bu konuda yanıt verip vermediğini gösteren herhangi bir belge İngiliz arşivinde bulunamamıştır.


Yine Mehmet Efe, İstanbul yönetiminin Harbiye Nazırı Mersinli Cemal Paşa'ya 3 Kasım'da ve Yunan kesimini sınırlamış olan İngiliz işgal gücü başkomutanı General Milne'e 11 Kasım'da gönderdiği mektuplarda, Türk ve Yunan güçlerine tahsis edilen yeni hatlara çekilmeye karşı çıkmış; General Milne'i, Yunanlıları Anadolu'yu boşaltmaya ikna etmeye davet etmiş ve şu uyarıda bulunmuştu: "Ölünceye kadar tırnak ve dişlerimizle kendi kendimizi savunmak zorunda kalacağız. "

İzmir valisi, Demirci'nin bu uyarılarına karşı çıkmış ve ilçedeki Osmanlı yetkililerini de buna karşı çıkmaya çağırmıştı. Akhisar'daki Türk milis gücü lideri Ethem Bey de, İngiliz Deniz Yarbayı Harry Luke'e, "Türk halkının Yunan istilasına karşı son ferdine kadar direneceğini" söylemişti.  Bu bilgiyi 23 Eylül'de İngiliz Yüksek Komiseri Robeck'e gönderen Harry Luke şu yorumu yapmıştı: "Halk arasında Türk yurtseverliği gerçekten şahlanmış bulunuyor . . . "


Rumlar ve Ermeniler Arasında İşbirliği

Bu arada, Türklere karşı Rum-Ermeni işbirliği sürüyordu. 

17 Ekim'de Ermeni Patriği, Rum Ortodoks Patrik Vekili ve "Sen Sinod" üyelerinden üç kişiyle birlikte İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Richard Webb'i ziyaret ederek, Türkiye'de ulusal akımın başarılarının Hıristiyan toplumlar için ciddi bir durum yarattığını bildirmiş; aynı görüşü daha sonra ziyaret etmiş oldukları Fransız, İtalyan ve Amerikan yüksek komiserlerine de yansıtmışlardı. Ayrıca, Türkiye'de yaşam, onur ve can güvenliği olmadığını; Anadolu'daki Hıristiyanların panik içinde sahile yakın yerlere ve kentlere sığındıklarını; İstanbul'daki yönetimin Türk ulusalcıların etkisi altına girdiğini; ulusalcı (Türk) liderlerin Hıristiyanları kırıma tabi tutmayı istemediklerini, çünkü bu tür bir davranışın kendi savlarını Avrupalılar nezdinde zarara uğratacağını bildiklerini söylemişti. Bu arada "Doğu Hıristiyanları eski kölelik dönemine mi mahkum edileceklerdir" sorusunu sormuş; İngiltere'nin harekete geçme vaktinin geldiğine değinerek durumun çok ciddi olduğunu, bir çözüm bulunmazsa, patriklerin istifa ederek sorumluluklarını İtilafçılar'a devredecekleri tehdidinde bulunmuştu. İtilafçılar, İstanbul'la diğer illerde askeri güçlerini harekete geçirerek sıkıyönetim ilan etmeliydiler, çünkü "güce karşı güçle karşı konulabilirdi."

Amiral Webb, bu görüşme hakkında 18 Ekim'de Londra'ya bilgi iletmişti. Öte yandan, 23 Ekim'de patrikhane, Rumlara, Osmanlı Meclisi seçimlerine katılmamayı emretmişti. 10 Kasım'da Rum ve Ermeniler Türkleri İstanbul'dan çıkarmak amacıyla ortak stratejiler uygulamayı görüşmek için Büyükada'da bir toplantı yapmışlardı. Bu sırada Londra'dan alınan haberlere göre, İngiltere'deki Hıristiyan Kiliseleri Birliği, İtilafçılar'dan, Ayasofya'nın derhal kilise haline getirilmesini talep etmişti.

Öte yandan, 31 Ekim'de, Bergama ve Soma arasındaki bölgede Yunan ve Türk askerleri arasında çarpışmalar olmuştu. Bu çarpışmaların nedeni şuydu: Yunan Başkomutanı, İngiliz Generali Milne tarafından saptanmış ve Yüksek Konseyce onaylanmış askerden arınmış bir bölgeye, Konseyin kararını beklemeden ve Venizelos'un emriyle girmeleri için Yunan askerlerine emir vermişti. Bu hareket İngiltere'de bile olumsuz etki yaratmış; Savaş Bakanlığı bu olayla ilgili olarak şikayette bulunmuş; Venizelos sadece özür dilemekle yetinmişti. İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Robeck, 12 Kasım'da Curzon'a şu ilginç yazıyı göndermişti:

"Yunan işgali altındaki bölgenin çevresinde, kimi yerlerde, İngiliz aleyhtarı duygular belirmeye başlamıştır. Yunanlılara karşı savaşmak için Batı Küçük Asya'da toplanmış ulusalcı güçler, şimdi iç bölgelerdeki ulusalcılarla birleşmiş ve Mustafa Kemal'le meslek arkadaşlarının etkisi altına girmişlerdir. Onlar, İngilizler aleyhindeki duygularını hiçbir zaman gizlememişlerdir. Batı illerindeki Türk çeteleri, İngiltere'nin Yunanlıları desteklediğine inanıyorlar . . . İzmir sorununun çözümlenmesinde kaydedilmiş olan gecikme, halkta bir gerginlik yaratmıştır ve her (gerçek veya hayali) olay, onların duygularını daha da kışkırtmaktadır. Özellikle üzücü olan şudur: Türkler, İngiltere'nin Küçük Asya'daki Yunan saldırganlığını desteklediğine inanıyorlar. Bu durum beni ciddi ölçüde meşgul ediyor . . . İzmir'le çevresinin işgali, Yunan ordusunun Küçük Asya'ya girişini izleyen dönemde kaydedilmiş üzücü olaylar, İttihat ve Terakki'nin yeniden dirilmesine ve şimdi ülkeyi egemenliği altına alan Ulusal Hareket'in doğmasına neden olmuştur. Yunanlılarla İtalyanların ülkeden çıkmaları, kendi görüşümce, bu ulusların askeri varlığına dayanan nedenleri ortadan kaldıracak ve ulusalcılar, İtilafçılar'ın çıkarlarına ciddi bir tehlike oluşturmayacaklardır."


Bakanlık yetkililerinden Lord Hardinge bu konuyla ilgili olarak şu notu düşmüştü:

"Anadolu'ya ve İzmir'e Yunan askeri gönderilmesinden İngiltere'nin sorumlu olduğu gerçektir ve bu suçlamalardan kaçınamayız. Amiral Robeck'e sempatim vardır, onun görüşlerine genellikle katılırım; ancak ona şu söylenmelidir: İngiliz yönetiminin niyeti Türkiye üzerinde hakimiyet kurmak değildir."


Yunanlılar, işgal ettikleri bölgelerde Türkleri başka yerlere sürgün etmeye başlamışlardı. 13 Kasım 1919 tarihli İngiliz gizli istihbarat raporuna göre, sadece Ödemiş'ten 400 Türk sürgün edilmiş; 60'ı, Türk milis güçleriyle ilişki kurmak gerekçesiyle hapsedilmişlerdi. Demirci Mehmet Efe, İzmir'deki İngiliz temsilcisi James Morgan'a 11 Kasım' da gönderdiği mektupta, 23 Türk'ün Atina'ya sürgün edildiğini belirtmişti. Morgan da bu sürgün olayının gerçek olduğunu 29 Aralık'ta, İstanbul'daki İngiliz yüksek komiserliğine bildirmiş; şunları eklemişti:

"Yunan mahkemelerince mahkum edilmiş 23 Türk, İzmir merkez hapishanesinde yer olmadığı için; ayrıca, güvenlik nedenleriyle, cezalarını çekmek üzere Atina'daki Singros hapishanesine nakledilmiştir. Ölüm cezası infaz edilmeyecektir. Türkler, cinayet işlemek, hırsızlık, silahlı ayaklanma, isyan, Yunan ordusu aleyhinde casusluk yapmak ve düşmanla ilişki kurmakla suçlanmaktadırlar."


İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nın aşırı Türk düşmanlarından biri olan ve bakanlıkta yüksek bir mevki işgal eden Eyre E. Crowe, 17 Kasım'da, bakanlık yetkililerinden Kidston'a Paris'ten şu yazıyı göndermişti: 

"Mustafa Kemal'e karşı ne yapılabilir? . . . İster Mustafa olsun, isterse olmasın ve Anadolu'da bir Türk devletine ne gibi uluslararası denetim uygulanırsa uygulansın, İstanbul işgalimiz altındadır ve istersek, yarın onu Anadolu'dan koparır ve Boğazlar'ın geriye kalan bölümlerini işgal edebiliriz. Yunanlılar İzmir'i ve çevresindeki bölgeyi işgallerinde tutuyorlar ve ben, Venizelos'un şu sözlerine inanırım: "Yunanistan, Mustafa Kemal'in kendilerine karşı harekata geçireceği herhangi bir güce karşı koymaya muktedirdir."


Kidston buna 28 Kasım'da şu yanıtı vermişti:

". . . Bugünkü durumun ortaya çıkmasında (Yunanlıların) İzmir'e çıkmalarının önemsiz bir rol oynadığı görüşüne katılamam. Yunanlıların lzmir'e çıkmaları, onları, reklamlarda patente edilen gıdalar gibi, oldukça küçük ve zararsız bir bebekken arsız ve olay çıkaran bir çocuk haline getirmiştir."


Eyre Crowe'un görüşünce, Yunanlıların İzmir'e çıkmaları ve bunun eleştirilere yol açması gerçekte iyi bir politikaydı, çünkü en azından, Türkiye'ye nihai koşullar empoze edilirken, ulusal bölgelerden biri sağlamca işgal edilmiş olacak ve potansiyel Hıristiyan rehinelerinin büyük bir kısmı güvenlik içinde olacaktı. Ancak bu görüşe karşı çıkan bakanlık müsteşarı Lord Harding şu yorumu yapmıştı: 

"Sir Eyre Crowe hiçbir zaman İstanbul ve İzmir'e gitmemiştir; gitmiş olsaydı, İzmir'le ilgili o yazıyı yazmazdı. İzmir sancağını ulusal bir Grek bölgesi olarak nitelendirmek büsbütün safsatadır."


İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Sir John de Robeck, 19 Kasım'da İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği "ivedi ve gizli" yazıda şöyle diyordu: 

"Yunanistan'ın İzmir'i işgalinden İngiltere'nin sorumlu olduğu görünümü verilmektedir. Olayları incelemek için bir soruşturma komisyonu kurulmasında da İngilizlerin rolü olduğu iddia ediliyor. Türkler, haklı olarak yaptıkları şikayetlere bir çözüm bulunmasını İtilafçılar'dan bekliyorlar. Bizim Anadolu'da düzeni kurmada büyük çıkarımız vardır. Ancak şunu yine tekrarlamak isterim: Yunanlılar İzmir'de kaldıkları sürece bu görevi yerine getiremeyiz."


Yine Amiral Robeck, Dışişleri Bakanlığı'na 20 Kasım' da şu ilginç ve gizli telgrafı göndermişti: 

"Yunan işgalinden kaçan Aydın halkı, son 5 aydan beri, Yunanlıların işgalindeki bölgenin dışında toplanmış bulunuyor. Kış yaklaşmaktadır ve bu insanlar arasında ölüm oranı çok yükselecektir. Türk yönetimi de onlara barınak sağlayacak durumda değildir. Bu bölge Yunanlıların işgali altında olduğu sürece evlerine dönmeleri ümit edilmiyor."


Bakanlık yetkililerinden W. S. Edmonds bu konuyla ilgili olarak 22 Kasım'da şu yorumu yapmıştı: "Menderes vadisinden çıkarılmış olan Türklerin durumu üzücüdür ama bundan kaçınılamaz. Türklerin orada yiyecek v.s. sağlamalarına Yunanlıların engel olmasına General Milne'nin müdahale etmesi gerekir."

George Kidston adlı yetkili de şunları eklemişti: "Amiral Robeck' in anlatmak istediği şudur: Bu Türklerin, yardım sağlamak için fonları (paraları) yoktur." Lord Curzon ise şunu belirtmişti: "Bu, askeri bir kararın sonucudur ve bundan sorumlu olan İngiltere Savaş Bakanlığı'dır."



Öte yandan Mustafa Kemal, 30 Kasım'da, İstanbul'daki İngiliz yüksek komiserine Sivas'tan şu mektubu göndermişti:

"Soruşturma komisyonu ayrıldıktan sonra Yunanlıların Müslümanlara yeniden zulüm yaptıkları bilgisi bize ulaşmış bulunuyor. Buna ek olarak Yunanlılar seçimlere engel oluyor ve hatta camilerin kapılarına bekçiler yerleştiriyorlar. Ulusal ve vatani görevimiz olarak şunları bildirmek isteriz: (Türkiye'de) Yunanlılarca işlenen tüm cürüm ve olayların sorumluluğu İtilaf güçlerine aittir. İtilafçılar, Yunan zulmüne karşı ilgisizlik gösteriyor ve hatta bunu cesaretlendirme siyaseti uyguluyor; Aydın ve ilini gerçek ve yasal sahipleri olanlara iade etmiyor ve onları kana susamış olan güçlere karşı korumuyorlar."

(...)


"Yunan İşgali Haçlı Seferi Biçimini Almıştır"

P. E. Marrack, 20 Aralık 1919 günü Donanma Bakanlığı'na gönderdiği yazıda, Anadolu'daki durumla ilgili olarak şu yorumu yapmıştı:

"Türkiye'deki durumun ana nedeni, Yunanistan'ın lzmir'i işgaline dayanır. Bu durum sürdüğü sürece Türk direnişinin nüvesini oluşturacaktır. Türkler, başlarına gelenlerden İtilafçılar'ın sorumlu olduğuna inanıyor ve Yunan işgalinden dolayı İngiltere'yi sorumlu tutuyorlar. İzmir olaylarını soruşturma komisyonu bu konuda hazırlamış olduğu raporu Barış Konferansı'na sunmuştur. Oybirliğiyle kabul edilmiş olan bu rapor Yunanistan'ı lanetliyor. Venizelos, bu raporu etkisiz bırakmak için Yüksek Konseyi inandırmaya çalışıyor . . . Onun öne sürmüş olduğu özür şudur: Türklerin bu konuyla ilgili olarak vermiş oldukları ifadeler, bu komisyonun delegelerinden biri olan Yunan temsilcisinin bilgisine sunulmamıştır. Müslümanlar arasında, İngilizlerin iyi ve adil olduğu konusunda var olan izlenimi zedelememek için Yüksek Konsey'in bu konuda Venizelos'a karşı çıkarak bu raporu yayınlamasını ümit ederim. Bu rapor rafa kaldırılırsa başlıca İslam gücü sayılan İngiltere'nin saygınlığı zedelenecektir. Sonra şu olasılık da vardır: Bu rapor resmen askıya alınmış olsa bile, sonuçta Amerikan basınına yansıtılacak ve böylece, Amerika'daki İngiliz aleyhtarlarına, İngilizlerin kötü niyeti olduğunu yinelemek fırsatını verecektir. İzmir'e Yunan ordusu gönderilmesinin nedeni olarak Batı Anadolu'da güvenliği sağlamak bahanesi öne sürülmüştü. Ancak, Yunan işgali, bu amacı yerine getirmek şöyle dursun, bir çeşit Haçlı Seferi olmuştur. Bunun sonucu olarak Aydın'daki Türklerin birçoğu şimdi evsiz, hasta ve aç göçmenler durumuna düşürülmüştür. Acınacak bir durumda olan 30 bin kadar göçmen, Yakındoğu'daki saygınlığımıza zarar verecektir. Dolayısıyla, İzmir sorunu ivedilikle sona erdirilmeli ve Yunanlılar İzmir'i boşaltmalıdır. Türkiye cezasız bırakılmamalıdır, ancak bu ceza, üstün nüfusu Osmanlı olan illerin bölünmesini gerektirmez. Türk halkı bu denli bir bölünmeyle karşı karşıya kaldığı sürece, İttihat ve Terakki'yle işbirliği yapmakta olan Ulusalcı Parti, doğudaki İngiliz güvenliğine karşı bir tehdit oluşturacaktır."


Anadolu'daki Olaylar Sürüyor

1919 yılı Kasım ayında Kaymakçı ve Ödemiş olayları yer almıştı. James Morgan, 26 Kasım'da İzmir'den İngiliz yüksek komiserliğine gönderdiği raporda bu olaylarla ilgili olarak şunları bildirmişti:

"Ödemiş'in Müslüman sakinleri, izinsiz olarak kentten ayrılamıyor; bu izni Yunan yetkililerinden ve çoğu kez güçlükle sağlıyor; ama verilen izne bile saygı gösterilmiyor. Bunun sonucu olarak kent halkının ürünleri çalınıyor veya tahrip ediliyor. Nif ilçesine bağlı iki köyde Rumlarla Yunanlılar, halkı camilere toplamış, soymuş, dövmüş ve evlerini yağmalamışlardır."


3 Aralık'ta Besdeyni, Gürçova, Kaymakçı ve Bucak yörelerini ziyaret eden Ödemiş'teki İngiliz istihbarat subayı, aynı gün kaleme aldığı raporda şöyle diyordu:

"21 -22 Kasım'da burada (Kaymakçı ) çarpışmalar olmuştu. Yunan güçleri, Paris Barış Konferansı'nın çizmiş olduğu yeni hatları işgal etmek için Besdeyni'den ilerlemeye başlamıştı. Uzun süren çarpışmalarda her iki yanda epey kayıp vermişti . . . Türk köylüler geri dönerlerse evlerini boş ve çevredeki ovaları bir çöl olarak bulacaklardır."


Bu raporda anlatılan olaylara içerleyen İngiliz Yüksek Komiseri Sir John de Robeck, Lord Curzon'a 27 Aralık'ta şu yazıyı göndermişti:

"Bu raporlar, Kaymakçı, Ödemiş ve Tire yörelerinde yadsınamaz bir durumu yansıtıyor. Yunanlılara kendi stratejik durumlarını düzeltmek için verilen izin üzerine, onlar 4 bin kişiyi daha, kışın başlangıcında evsiz ve yoksul bırakmışlardır. Buna benzer raporlar alınınca, kişi, Batı Anadolu'daki bu hareketlerin, İtilafçılar'ın uğrunda savaşmış oldukları ilke ve ideallere ne kadar ters düştüğünü anımsamaktan kendini alamaz."


Demirci Mehmet Efe de, 7 Aralık 1919 tarihli "İzmir'e Doğru" adlı gazetede yayınlanan mektubunda, Ödemiş Savaşı'nı ve Yunan barbarlıklarını anlatmış; "General Milne'nin belirlediği sınırlar içinde bulunan Gürcova, Ayasuluk, İki Çaplı, Kaşıkçı, Kesir, Uzundere ve Çerkesköyler'in üç saat süren top ateşine tutulduğunu; halkın yakındaki köylere kaçtığını; dağlara kaçanların ve kadın ve çocuklardan oluşan 30'a yakın insanın soğuktan donarak telef olduğunu; kaçamayan kimi yaşlıların öldürüldüğünü, genç kadın ve kızlara tecavüz edildiğini" bildirmişti.


Londra'daki Türk dostu bazı İngilizler, 15 Aralık'ta İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na gönderdikleri yazıda, Yunanlıların İzmir'i işgallerinden bu yana 10 bine yaklaşık Müslümanın öldürüldüğünü; birçoklarının kaybolduğunu ve 100 binden çok Müslümanın evsiz göçmen durumuna düşürüldüğünü bildirmişlerdi.

İtalyan ordusunda irtibat subayı görevinde bulunan İngiliz yüzbaşı A. Waterfıeld de, 1 Kasım'da kaleme aldığı raporda, bu insanlar için bir şey yapılmazsa, sonbahar yağmurları başlayınca çoğunun yaşamını yitireceğini bildirmişti.

1919 yılının sonlarına doğru, Türklerin İstanbul'dan çıkarılmaları konusu yeniden öne sürülmeye başlanmıştı. Bu nedenle, Paris'te yayınlanan "Gaulois" adlı gazetenin siyasi editörü M. Rene d'Ardal, gazetenin 26 Aralık tarihli sayısında şunları belirtmişti:

"Türklerin İstanbul'dan çıkarılması ve Boğazlar'ın uluslararası bir rejime tabi tutulması görüşünden sorumlu olan İngiltere'deki sömürgeci partidir. Ancak bu proje Avrupa için iki tehlike yaratmaktadır: 1 . İslam dünyasının Hıristiyanlara karşı isyana kışkırtılması, 2. bunun etkisiyle Cezayir, Fas, Mısır ve Hindistan da bir hareketin başlaması. Bu hareketler önceden tahmin edilemeyecek kadar tehlikeli olabilir."

(...)


İzmir'deki ABD temsilcisi David Forbes da bu söylentilere büyük ilgi gösteriyor; İstanbul'daki ABD Büyükelçiliği yetkililerinden William Buckler'e 10 Ocak'ta gönderdiği yazıda şöyle diyordu:

"(Ulusalcı) Türk liderler, Yunanlıların İzmir'i işgalini asla kabullenmemekte kararlıdır. Paris Konseyi bu konuda ne karar alırsa alsın, İzmir Yunanlılardan geri alınmazsa, ulusalcılar, Yunanlılar ülkeden çıkıncaya kadar savaşı sürdüreceklerdir. . . Bu durumda, dünyanın bu kesiminde savaş öncesi koşullara dönülmesi için pek ümitli değilim; tam tersine, İzmir'in işgali, Küçük Asya'da yeni bir Balkan anarşisi yaratılmasına neden olmuştur. İzmir ili Yunanistan'a ilhak edilirse en erken vakitte, oldukça uzun sürecek ciddi düzensizlikler dönemine girmiş olacağız. Türkler geniş ölçüde silahlanmayı başararak Yunanlıları bu ülkeden çıkaracaklardır."

(...)


Hamid Francis adlı bir İngiliz de, İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na 25 Şubat'ta gönderdiği yazıda şöyle diyordu:

"İzmir'de yıllarca yaşadım. İtilafçılar'ın, Asya veya Avrupa Türkiye'sinde ticari açıdan en önemli liman olan İzmir'i, Aydın ve Bursa illerinin herhangi bir bölgesini, gaddar, bencil ve oldukça haysiyetsiz Yunan'a vererek insafsız ve korkunç bir hata işlemelerini önleyiniz . . . Helenlerin bu bölgeyi yönetmede hiçbir hakları ve gerekçeleri yoktur, çünkü her yanda Müslüman, Hıristiyan ve diğer halklarla büyük çoğunluk onlardan nefret eder ve aşağı görülürler. İtilafçılar, Yunan ordusuna bu ili işgal etmeye izin vermiş oldukları günden bu yana bu ordu köyleri yakmış; kaçamayan Müslüman halkı kırımdan geçirmiş ve ülkeyi yıkmıştır. Dünyadaki en barışsever ve yasalara itaat eden rençberler olan bu Müslümanlar Yunan gaddarlıklarının kurbanı olmuşlardır. Bunun sonucu olarak tarlalarının birçoğu ekimsiz kalmıştır. Bu muhteşem ve iyice sürülüp ekilmiş olan toprakları. . . rüşvet düşkünü ve zalim Yunanlılara vermek, bu mutsuz ülkeyi ve halkını bilenler ve sevenler açısından olmuştur. . . Dolayısıyla Müslüman sakinler ve diğer Hıristiyanlar, hiçbir tolerans duygusu olmayan ve Levant'in en zalim ve haysiyetsiz bir halkı olan Yunanlıların boyunduruğunu asla kabul etmeyeceklerdir. Bunun sonucu olarak, Yunan yönetimi buradan kovuluncaya kadar, her yanda isyanlar çıkacak ve sivil savaş patlak verecektir. İzmir'i Yunan'a vermeye, Liverpool'u Rusya'ya ve Marsilya'yı veya Havr'ı Almanya'ya teslim etmeye benzer."

(...)


Osmanlı Hıristiyan toplumunun ruhani ve sivil kimi liderleri, kendilerine Osmanlı devleti içinde verilmiş olan ve devlet içinde devlet olma (imperium in imperio) niteliklerine sahip geniş ölçüde hak ve ayrıcalıklardan yararlanarak, yabancı devletlerle entrikalar yapmaya başlamışlardı. Özerklik veya bağımsızlık sözleriyle aldatılmış olan bu liderler, Osmanlı devletini bölerek ortadan kaldırmaya çalışan o devletler ve güçler tarafından ustalıkla kullanılıyor; böylece kendi etki ve yetkilerinin artacağını sanıyorlardı. Osmanlı devletinin gücünü zayıflatmak ve daha çok bu devlet savaş durumundayken, bundan pay koparır ümidiyle, kendi ülkelerinin düşmanlarıyla sık sık işbirliği yapıyorlardı.

Son zamanlarda araştırıcılara açılmış olan Batı arşivlerinden sağlanmış olan belgeye ve yayınlanan birçok yapıta göre, bu Hıristiyan azınlıklarından ve aldatılmış olan kimi Müslüman aşiretlerinden bazılarının da Osmanlı devletinin parçalanmasında önemli bir rol oynamış oldukları kanıtlanmıştır. Bu azınlıkların amaç ve tutkuları tümüyle gerçekleşmiş olsa, Osmanlı devleti büsbütün ortadan kaldırılacak ve onun yerini, koruyucuları olan güçlü devletlere itaat edici kukla devletçikler alacaktı; oysa Hıristiyan azınlıklar, Anadolu'nun hiçbir ilinde toplam nüfusun yüzde 15'inden çoğunu oluşturmuyorlardı. Buna karşın, 1877-8'de, hatta daha önceleri, Osmanlı devletindeki çeşitli Hıristiyan mezheplerinden bazıları, Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı'nda doruk noktasına erişen ilişkilerinin henüz ilk döneminde, emellerine nail olmak için birbirleriyle işbirliği yapmaları gerektiğini anlamışlardı. Aynı zamanda, Osmanlı devletinin içindeki ve dışındaki denge bozucu güçlerle işbirliği yapmanın bu devletin bölünmesinde çıkarları olan devletlerin aletleri olarak çalışmanın, herhangi bir Osmanlı krizinden yararlanmanın veya bu devletler azınlıklar için müdahalede bulunur ümidiyle, bu denli krizleri yaratmanın ve her şeyin üstünde, Türkiye ve Türk ulusuna karşı propaganda kampanyası başlatmanın önemini anlamışlardı. Dünyanın her yanında, özellikle Avrupa ve Amerika'daki güçlü, bol kaynaklı ve aldatıcı Hıristiyan propaganda örgütleri ve araçları tarafından ustalıkla kullanılan Hıristiyanlık dünyasını ve kimi Müslüman aşiretlerini aldatarak, onlardan yardım sağlamışlardı.

Propaganda sahasında Osmanlı Hıristiyanlarıyla kimse yarışamazdı. Onların kimileri, güçlü devletlerin büyükelçilik ve konsolosluklarında yaptıkları tercümanlık görevlerinden yararlanarak, o devletleri, kendi masallarına ve onların refah memurlarını, misyonerlerini ve ruhani liderlerini, kendi savlarının gerçek olduğuna inandırmışlardı. Çoğu kez Batılı bir gazeteci onların çığırtkanlıklarıyla tuzağa düşmüş; onların hikayelerini çevreye yaymıştı. Dahası, Osmanlı ülkelerindeki Avrupalı diplomat ve gezginler, kendileri gibi aynı dinden olan ve çoğunlukla yabancı dilleri bilen bu kişilerin tuzağına düşerek onların yalanlarını geniş ölçüde yaymışlardı. İstanbul'daki Amerikan Robert Koleji'nin (şimdi Boğaziçi Üniversitesi) ilk başkanı rahip Dr. Cyrus Hamlin'e göre, Türklere karşıt haberlerin yayılmasını sağlamak amacıyla, 1870'lerde Londra'da bir propaganda bürosu kurulmuştu. Hamlin'in de doğruladığı gibi, herhangi bir halk hakkında bu denli "tek yanlı ve güvenilmez enformasyon veya propaganda", birkaç yıl sonra, kolayca giderilemeyecek düşmanlık ve nefret kışkırtır. Hamlin ayrıca şu yorumu yapar: "Doğu hakkında bilgi veren bir gazeteyi elime her aldığımda şöyle dua ederim: Tanrım, bu haberlere inanmamak için bana yardımcı ol."

Türkler dindar ve ağırbaşlı oldukları için; boşboğaz olmadıkları ve sessizlik içinde sıkıntı çekmeyi çığırtkanlık yapmaya yeğ tuttukları için, Osmanlı Hıristiyanlarının fanatikleri ve onların koruyucuları, Türkler ve öteki Müslümanlar aleyhinde akla hayale sığmayan efsaneler ve kendi nefret duygularını çevreye yaymada meydanı boş bulmuşlardır. Bu denli yalanları kanıtlamak için, hiçbir sorumluluk ve vicdan azabı duymadan sahte belgeler öne sürmüş veya var olan belgeleri çarpıtmış aleyhlerindekileri de kaçırmışlardır. Onların, var olmayan belgeleri varmış gibi göstermedeki ustalıkları, bir bakıma beyazın siyah olduğunu kanıtlamaya çalıştıkları ve çoğu kez bunda başarı sağlamış oldukları, bu biçim bir "beyin yıkamaya" sık sık maruz kalmış olan devletlerin arşivlerinde bulunan çeşitli ilk kaynaklardan saptanmıştır.

(...)


Öte yandan, Osmanlı devletinin son dönemini oluşturan 1821 ile 1922 yılları arasında 5 milyondan çok Müslüman kendi topraklarından sökülmüş; 6 milyona yaklaşık Müslüman da yaşamlarını yitirmişlerdi. Onların kimileri savaşlarda, kimileri de göçmen olarak açlık ve hastalıklardan olmuş; onların Osmanlı ülkelerindeki mal ve mülkünü, savaşlarla isyanlar sonucunda kurulmuş olan devletlerin halkları ele geçirmişti. Yani, bu yeni devletler, ülkelerinde yaşayan ve çok ıstırap çeken Türk ve öteki Müslümanların imhası veya sınırdışı edilmesi üzerine kurulmuştur. Çarlık Rusyası da genişlerken milyonlarca Müslümanın yaşamlarını yitirmelerine neden olmuştur. Amerikalı araştırmacı Justin McCarthy'nin de açıklamış olduğuna göre, bu Müslüman kayıplarının tarihi önemine karşın, Batı'da yayınlanan eserlerde bunlardan pek az söz edilmekte veya hiç söz edilmemektedir. Bu gibi yapıtlar ve tarih kitapları, İtilafçıların, Greklerin ve Ermenilerin kırıma tabi tutulduklarını hiçbir esaslı kanıta dayanmadan ve bol keseden sıralar, Türklerle öteki Müslümanlara karşı yapılan canavarlıklardan hiç söz etmemektedir.

Son olarak şunu belirtmek gerekir: Anadolu halklarını büyük bir felakete sürüklemiş olan başlıca yayılmacı devletler: Rusya, İngiltere ve Fransa; ayrıca Yunanistan, Ermenistan, İtalya, Almanya, Avusturya ve ABD, tarih huzurunda bu eşsiz felaketin sorumluluklarından kaçınamazlar; ama bu felakete, kimi Osmanlı yönetimleri de katkıda bulunmuştur. Öte yandan, Osmanlı Hıristiyan toplumlarının birçok lider de bu felaketteki sorumlulukları göz ardı edilmemelidir. Bu liderler, hem kendilerini, hem de kendi halklarını güçlü devletlerin aleti yapmakla bu felakete büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Ne kadar üzücüdür ki, Türkiye'yi yıpratma ve bölme çabaları hâlâ sürmektedir.


Salahi R. Sonyel

İngiliz Gizli Belgelerinde Türk-Yunan İlişkileri, 1821-1923

Remzi Kitabevi, 2011, s.195-201, 203-205, 207-209, 369-372