Translate

27 Nisan 2025 Pazar

İklim Krizi Yoktur!

 

"Her kim iklimi kontrol ederse, dünyayı kontrol eder." (dk.15.30'da)

Lyndon B. Johnson

(ABD'nın JFK'den sonraki başkanı)

The Dimming (İklim Mühendisliği Belgeseli)

Dane Wiginton YT link


***

İnsanları kontrol etmek istiyorsanız, CO2'yi kontrol etmelisiniz !

"İklim krizi" büyük bir aldatmacadır...



'What Percent Of Our Atmosphere Is CO2?': Doug LaMalfa Stumps Entire Panel With Climate Questions - YT Forbes Breaking News link


Kongre üyesi LaMalfa diğer kongre üyelerinin desteklediği iklim krizi panelinde onların sormak istemediği soruyu sorup bizim de sorgulamamıza teşvik ediyor...


LaMalfa: Atmosferimizin yüzde kaçı CO2 (karbondioksit)? En iyi tahmininizi yapın...

Cevap: Ben beş diyorum. Ulaşımın neden olduğu CO2 yüzde 49 olduğunu biliyoruz. Hepimiz enerji dönüşümü üzerinde çalışıyoruz.

LaMalfa; Peki sizce bu rakam nedir?

Cevap: Beş

LaMalfa: Siz bay Boyd?

Cevap: Sekiz

LaMalfa: Peki, bunu takdir ediyorum. Sizi kızdırmak istemiyordum, pek çok kişiye sordum. Çünkü panelde duyduğumuz tek şey iklim değişikliği, iklim değişikliği, CO2, CO2..

Elektrik şebekesi olmamasına rağmen araçlarımızı elektrikli hâle getirmek istiyorsunuz. Ben bir çiftçi olarak 300.000 - 500.000 milyon dolarlık ekipmanı , birileri elektrikli olmasını istiyor diye değiştirmekten gerçekten mutlu olmam.

(Atmosferdeki CO2 için) cevap yüzde 0,04. Yüzde bir değil, yüzde yarım değil... yüzde 0,04'tür.

Ve son birkaç on yılda 0,03'ten yukarı çıkmıştır. Bu küçük değişiklik için hepimizi zorluyorsunuz. EĞER 0,02'nin ALTINA İNERSEK BİTKİ YAŞAMI ÖLMEYE BAŞLAR ‼️ yani....

* 

İklim değişikliği kocaman bir saçmalıktır! Beraberinde getirecekleri her şey ey kontrol ile ilgilidir!

Küreselci "soyluların" kölelere ihtiyacı var! O yapar, yer, gezer, ama sen yapamazsın! Sana yasak!..

Ayrıca İklim Krizi var diyenlerin hiç bir b.k bilmediği ortaya çıktı!

***


Küresel Isınma Yalanları

Haluk Dural


- “Sıfır Karbon” söylemi tam anlamıyla bir sahtekârlıktır. 

- Yeşil enerjiye dönüşüm gelişmekte olan ülkelere kurulmuş bir büyük tuzaktır. 

- Batı ülkelerinin uygulamaya koyduğu Sınırda Karbon Vergisi, gelişmekte olan ülkeleri sanayisizleştirmeyi hedeflemektedir. 

- Elektrikli araçların çevre dostu olduğu söylemi tümüyle yalandır. 

İlkokul 4’üncü sınıfta okutulan Tabiat Bilgisi dersinde bile “onbin yıl önce buzul çağı yaşandığı, kuzey kutup buzulunun Avrupa’nın ortalarına kadar geldiği, Sibirya’da yaşayan mamutların güneye kaçamayıp, tundralarda donup kaldıkları” anlatılırdı. Ama iklim değişikliği konusunda sözcülük yapanlar ve bunların destekçilerinin, bu ilkokul bilgisini sorgulamak, onbin yıl önce nüfusun yaklaşık 4 milyon tahmin edildiği Dünyamızda; kömür, petrol, doğalgaz, otomobil, sanayi yokken yani havaya  karbondioksit salacak insan kökenli yapılar yokken, havayı ısıtarak buzul çağını sona erdiren  unsur neydi diye sormak akıllarına  gelmemektedir!!! 

Küresel Isınma Yalanları

Karbon ayak izi (İngilizcedeki carbon footprint kelimesinin birebir tercümesi, gerçekte karbon bir  elementtir ve ayak izi yoktur), birim karbondioksit cinsinden ölçülen, üretilen sera gazı miktarı  açısından insan faaliyetlerinin çevreye verdiği zararın ölçüsüdür ve iki ana parçadan oluşur:

Doğrudan  (birincil) ayak izi ve dolaylı (ikincil) ayak izi. Birincil ayak izi, evsel enerji tüketimi ve ulaşım (söz gelimi  araba ve uçak) dahil olmak üzere fosil yakıtlarının yanmasından ortaya çıkan doğrudan CO2  salımlarının, ikincil ayak izi ise kullandığımız ürünlerin tüm yaşamın döngüsünden bu ürünlerin imalatı  ve en sonunda bozulmalarıyla ilgili olan dolaylı CO2 salımlarının ölçüsüdür. Karbon dioksit cinsinden  üretilen sera gazı miktarının hesaplanmasında GHG Protocol, PAS 2060 ve ISO 14064 uluslararası  standartlarından herhangi biri veya TS EN ISO 14067 kullanabilir. 

Karbon vergisi, fosil yakıt kullanımından kaynaklanan karbon dioksit gibi sera gazlarının atmosfere  salımını azaltmayı hedefleyen bir çeşit çevre vergisidir. Vergilendirme, üretilen veya tüketilen mal ve  hizmetlerin karbon ayak izine bağlı olarak belirlenir. 

Karbon vergilerinin başlıca amacı, karbon salımlarına direkt maliyet yükleyerek fosil yakıtların  kullanımını azaltmak ve enerji tasarrufu, yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş gibi çevre dostu  uygulamaları teşvik etmek gibi sunulan gayet masumane (!) bir amaçtır. Böylece hem ekonominin  karbon yoğunluğunu düşürmek hem de küresel ısınma gibi çevresel sorunlarla mücadele edilmesi  hedeflenir. 

Avrupa Birliği (AB), karbon fiyatlandırması konusunda öncü bir rol oynamakta ve üye ülkelere  rehberlik etmektedir. İsveç, dünyanın en yüksek karbon vergilerinden birine sahiptir ve bu vergiyi  1991 yılından bu yana uygulamaktadır. Norveç ve İsviçre de benzer uygulamalar ile karbon salımlarını  vergilendiren ülkeler arasındadır. Finlandiya, karbon vergisini ilk uygulayan ülkelerdendir. Kanada,  federal bir karbon fiyatlandırma sistemi uygularken, Japonya büyük salım kaynaklarına karşı karbon  takas sistemini benimsemiştir. Polonya, kömüre bağımlılığını azaltma çabası içindeyken, Kolombiya  ve Hindistan gibi ülkeler de karbon vergisi mekanizmalarını geliştirmeye başlamışlardır. 

Karbon vergisinden Türkiye nasıl etkilenecek? 

Avrupa Birliği'nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması'nın (EU's Carbon Border Adjustment  Mechanism) demir-çelik, alüminyum, gübre, elektrik ve çimento sektörlerini kapsayan ilk aşaması, 1  Ekim 2023 itibarıyla devreye girecek ve bu geçiş dönemi 2026'ya kadar sürecek.

Sınırda Karbon  Düzenleme Mekanizması (SKDM), Türkiye'den AB'ye ihracat yapan birçok sektörü etkileyecek. İlk  aşamada Türkiye'nin AB'ye önemli miktarda ihracat yaptığı, sınırda karbon vergisi uygulanacak sektörler arasındaki demir-çelik, alüminyum, çimento ve gübrede düzenlemeden hemen  etkilenecektir. 

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı'nın (UNCTAD) gelişen ve gelişmiş ülkeler için  2021'de yaptığı çalışmada, ülkelerin 2020 itibarıyla ihracat yaptığı 6 sektörde mevcut karbon salımları  ölçülerek bunların AB referans değerlerine göre farkları dikkate alınıp ihracatları üzerinden alınacak  karbon vergileri hesaplandı.

Yapılan hesaplama ile 1 ton fazla karbon emisyonu için 44 dolar  ödeneceği varsayıldı. Türkiye İhracatçılar Meclisi-TİM'in raporunda yer verilen, Türkiye için yapılan hesaplamada, çimento  ve cam sektörü 2020 karbon emisyonu değerleri ile AB'ye ihracatta yüzde 12,3'lük karbon vergisi ile  karşılaşırken, kağıt ürünleri için yüzde 1,1, alüminyum için yüzde 1,2, demir-çelik için yüzde 2,9,  rafineri petrol ürünleri için yüzde 1,2 ve kimyasal ürünler ile gübre için de yüzde 2 karbon vergisi  hesaplandı. 

Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Araştırmaları Derneği-SEFİA tarafından yapılan ve İklim Değişikliği  Başkanlığı tarafından açıklanan raporda hiçbir önlem alınmadığı durumda Türkiye'nin 2032'ye kadar  karşılaşacağı toplam maliyetin yıllık 2,5 milyar dolar olabileceği söylenmektedir.

“Sıfır CO2 salımlı” Elektrikli araçlar yalanı 

Elektrikli otomobilin ve elektrikli otomobil aküsünün üretimi, sınırlı bir kaynak olan lityum, rodyum ve  kobalt gibi nadir toprak metallerinin yaygın olarak çıkarılması ve işlenmesi gerekir. Nadir toprak  metallerinin madenciliği ve işlenmesi karayı, havayı ve nehirler gibi su sistemlerinde büyük kirliliğe  yolaçar.

Örneğin, resimde görülen, elektrikli otomobillerde kullanılan Tesla Y  modeli pilinde kullanılan; Lityum için 12 ton kaya, 5 tonluk kobalt  minerali (kobaltın çoğu bakır ve nikel cevherlerinin işlenmesinin bir yan  ürün olarak yapılması sağlanır. Elde edilmesi çok zor ve çok pahalıdır), 3 tonluk nikel cevheri ve 12 ton bakır cevheri gerekir. Ayrıca,  madencilik sırasında 12 kg hava kullanılarak; 13,6 kg nikel, 22 kg  manganez ve 6,8 kg kilo kobalt elde edilir. Pilin üretimi için ayrıca 200,2  kg alüminyum, çelik ve/veya plastik ve 50,8 kg grafit gerekir. Temel  minerallerin elde edilmesi amacıyla hafriyat işlerinde yaygın olarak bir  Caterpillar 994A aracı kullanılır. Tahminen 12 saatte 948 ila 2937 litre  arasında dizel tüketilir.  Sonunda “sıfır CO2 salımlı” bir arabaya sahip oluyorsunuz. 

Şu anda pillerin üretimi için gerekli minerallerin büyük kısmı Çin veya Afrika'dan geliyor ve Afrika'daki  madencilerin elde edilmesindeki ağır emeğin büyük kısmı çocuklar tarafından yapılıyor!

SONUÇ 

İklim Çevrecilerinin yalanlarına karşı bilimsel doğrular: 

- Atmosferi ısıtan tek kaynak GÜNEŞTİR. 

- Dünya atmosferi milyonlarca yıldır devresel olarak ısınır ve soğur. 

- Atmosferin ısının tutan en büyük sera gazı BULUTLARDIR. Bulutlar sera gazlarının % 95’idir. 

- CO2'in doğal seviyeleri toplam atmosferin yaklaşık yüzde 0,04'üdür. 

- Yüzde 0,04'lük CO2'in yüzde 95'i volkanik aktivite, çürüyen bitki örtüsü, bakteriler ve dünyadaki  okyanusların birleşiminden gelir. 

- Atmosferdeki toplam CO2'te insanın katkısı yalnızca yüzde 0,0016'dır. 

- Karbondioksit dünyadaki tüm yaşamı oluşturan temel besindir ve yalnızca faydalı etkileri vardır. 

İklim yalanlarının arkasındaki vahşi planlar: 

Batı emperyalizminin itici gücünü oluşturan, kendilerini uluslarüstü sanan özel banka ve finans kurumları, silah, ilaç, enerji şirketlerinin sahipleri yağmacı oligarkların kurdukları “müesses nizam”,  siyaseten ve ekonomik etki altına aldıkları ülkelerde kendi çıkarlarına zarar verecek toplumsal  uyanışları durdurmak için egemen ulus devlerinde yıllardır; iç karışıklıklar çıkartır, askeri  müdahalelerde bulunur, milyonlarca insanı öldürüp, ülkeleri sömürmeye devam ederler. 

Bu nedenle, otuz yılı aşkındır uyguladıkları neo-liberal politikaların gerek kendi ülkelerinde ve gerekse  hedef ülkelerde yarattığı tepkilerin sonucunda küresel jeopolitikte yaşanmakta olan hızlı değişimleri engellemekte kullanılacak “iklim değişikliği” başlığı altında bir başka sinsi planı devreye sokmaya  başladılar. 


Haluk Dural / 13 Haziran 2024 / link

EK:

İklim Değişikliği Kanunu Taslağı; Neye ve kime hizmet ediyor…

Haluk Dural, 13 Nisan 2025 / link

***




GERÇEK !

Azaltmak istedikleri karbon sizsiniz!



KKTC

 


Türk birliği ve KKTC 

Doğu Akdeniz’de Yunan-İsrail-Güney Kıbrıs Rum ittifakının anatomisi ve Türkiye

***

Nemrut Dağı'nda kazılar yapan arkeolog Theresa B. Goell'ün biyografisini yazan Sanders & Gill, Kıbrıs'ın Türkler tarafından işgali(!) yüzünden Theresa'nın gezisi aksadı, demekte! Biyografide (2004) bile "işgal" sözünü kullanan akademisyenler siyasi kimliklerinden kurtulamamış!

#KKTC

Ed.R Getzel M. Cohen ile Martha Sharp Joukowsky "Breaking Ground: Pioneering Women Archaeologists, 2004" içinde "Donald H. Sanders with David W. J. Gill" makalesi


SB

***

Harry Scott Gibbons - Soykırım Dosyaları, 1997
“...Kıbrıs Türklerinin imhası başlamıştı...”


Bu kitap Kıbrıs'ın yakın geçmişine dair gerçekleri aktarmak için yazıldı. Ben bunu yaptım ve bana sadece Nihai Çözüm için fikirlerimi vermek kaldı.

Türkiye adanın kuzeyindeki fiziksel varlığını pekiştirdikten sonra nüfus mübadelesi yapıldı ve kuzey Kıbrıs, Kıbrıs Türk Federal Devleti oldu. Elbette, iki farklı dine mensup iki farklı ırkın barış içinde nasıl bir arada yaşayabileceğini görmek için görüşmeler yapıldı. Ne kadar konuşulursa konuşulsun bu henüz keşfedilemedi. Sonunda 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti resmen ilan edildi. Ancak Kıbrıs'ın güneyi uluslararası alanda meşru cumhuriyet olarak tanınırken, Türkiye ve bağımsızlığını yeni kazanan bazı Türk devletleri dışında Türklerin oluşturduğu üçte birlik kısım hiç tanınmıyor. Ancak Kuzey için asıl sorun bu değildir. Kuzey 20 yılı aşkın bir süredir ayrı bir varlık olarak varlığını sürdürüyor, halkı yurtdışına seyahat edebiliyor - Güney hariç - büyüyen bir turizm ticareti var. Burası mutlu ve rahat insanların yaşadığı mutlu bir ülke. Kadınlar güzel görünümleriyle dikkat çekiyor. Ben 1960'larda Kıbrıs'ta yaşarken, evli olmayan kadınlar yabancılar tarafından nadiren görülürdü. Şimdi, belki de güvende oldukları kendi ülkelerine sahip oldukları için, gerçek güzelliklere dönüştüler. Ve neredeyse hiç suç işlenmiyor.

Asıl sorun, Kıbrıs Rum Kesimi'nin bunu istemesi ve dünyanın geri kalanını bunu kendileri için almaya ikna etmek umuduyla aralıksız bir propaganda savaşı yürütmesidir. Bu propaganda, her zaman zorbaca, hatta tehditkâr, ama her zaman sabit, beni Kuzey'den neden yanıt gelmediğini öğrenmek için geri getirdi. Yeni Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti'nin propaganda ya da bu durumda karşı propaganda kavramına sahip olmadığını keşfettim. Safça, dünyanın sözde Kıbrıs “sorunu” hakkındaki tüm gerçekleri bildiğine inanıyor. Elbette dünya bilmiyor ve şu ana kadar Rum dezenformasyonu - kasıtlı yanlış bilgilendirme - bu bilgi boşluğunu doldurmak için yeterli oldu.

Bu kitap, sorunu bir Türk bakış açısıyla göstermek için yazılmıştır. Ben de araştırmalarım sonucunda Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklerle yan yana mutlu, hatta barış içinde yaşayamayacağı sonucuna vardım. Aksi takdirde, bu kitabın da gösterdiği gibi, Yunanlıların Türklerden kurtulma saplantısı neden toplu katliamlara kadar varsın? Bana göre ortada çözülmesi gereken bir “sorun” yoktur. Sorun 1974 yılında, Rumların birbirlerini katlettiği bir dönemde Türk müdahalesi ile çözüldü. O zamandan beri Kuzey Kıbrıs'ta ne toplumlar arası çatışma, ne silahlı çatışma, ne de toplu cinayetler yaşandı. Bu bana iyi bir çözüm gibi görünüyor. Eğer Kıbrıslı Rumlar Türkler için bağımsız bir Kıbrıs parçasını kabul edemiyorsa, o zaman sorunu olan sadece onlardır.

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınmış lideri Glafkos Clerides anılarını dört cilt halinde kaleme aldı. İçeriği iyi bir okuma için fazla çocukça, ancak Kıbrıslı Rumların Türkler hakkındaki düşüncelerini gösteriyor. Clerides'e göre adanın yaşadığı her sorun Türklerden kaynaklanmaktadır. Herhangi bir Rum cinayeti ya da katliamından bahsedilmemektedir. Bunlar her zaman her iki taraftaki sorumsuz insanlar tarafından işlenmektedir. Bu, “her iki tarafın zulmü” tanımlamasına yol açan tipik bir dezenformasyon manevrasıdır ve suçlu tarafın günahlarını ortadan kaldıran bir manevradır.

Kıbrıs Türkleri dünyanın çoğu tarafından kara listeye alınmıştır. Avrupa Birliği ihracatına ambargo koymuştur. Peki Kıbrıs Türklerinin suçu ne? Saddam Hüseyin'in aksine kimsenin üzerine zehirli gaz atmadılar, petrol zengini hiçbir ülkeyi işgal etmediler, İrlanda Cumhuriyet Ordusu gibi insanları ve binaları havaya uçurmadılar. Güney Kıbrıs tarafından kendilerine yağdırılan hakaretlere cevap verme zahmetine bile katlanmıyorlar. Tek istedikleri barış içinde bırakılmak. Ancak Kıbrıs Rum Kesimi, AB'nin köpeğini sallayan kuyruktur ve yabancı “arabulucular” Kıbrıslı Türklere teslim olmaları, kuzeyi güneye devretmeleri, resmi olarak azınlık durumuna düşürülmeleri ve elbette çoğunluktaki Rumlar tarafından “korunmaları” için baskı yapmaya çalışmaktadır. Ve bu kitap, bu tür bir korumanın ne kadar değerli olduğunu gösteriyor.

Hayat her zaman adil değildir. Örneğin Andreas Papandreu'yu ele alalım. Ülkesi için savaşmayan bir Yunanlıydı ama yine de askeri yönetimin sona ermesinden sonra ülkeyi sosyalist bir başbakan olarak yıllarca yönetmeyi başardı ve kamuoyuna yansıyan yolsuzluk ve diğer skandallarla ülkeyi yoksulluğa sürükledi. Batı dünyasının Kıbrıslı Türklere sunmak istediği tek gelecek ise kendi ülkelerinde ikinci sınıf vatandaş olarak yaşamaktır. Clerides anılarında Kıbrıs'ta çözüm için şartlarını sıralıyor. Bu şartlar Papandreu'nun yıllar önce öne sürdüğü şartlarla aynı: Türk askerleri Kuzey'i terk etmeli, Rumlar Kuzey'de serbestçe dolaşabilmeli, Kuzey'deki tüm toprakları ve mülkleri geri verilmeli ve Kuzey, Güney'in yetki alanına girmeli. Bunun karşılığında Türklere ne öneriyor? Gerçekte, hiçbir şey.

İşte bu kadar. Clerides ve adamları Kıbrıs'ta Türk hakları konusunda son derece esnek değiller. Hiçbir hakları yok. Kıbrıslı Türklere verdikleri mesaj şu gibi görünüyor: “Sizin olan bizimdir, bizim olan da bizimdir!” 

Benim daha iyi bir çözüm önerim var. Kuzey Kıbrıs bağımsızlığını korusun, Türkiye, Yunanistan ya da Avrupa Birliği ile birleşmesin. Türkiye Kuzey'in dışişleri ve savunma işleriyle ilgilenmeyi kabul etsin. Bu şekilde tek bir büyükelçilik masrafı olmadan tüm dünyada söz sahibi olacaktır. Bu, İngiltere ile Kuveyt arasında uzun yıllar boyunca başarılı bir şekilde uygulanan bir anlaşmaydı, dolayısıyla mükemmel ve iyi denenmiş bir emsal var. Ve Güney Kıbrıs, Kıbrıs Rum Kesimi, kendi hayallerini gerçekleştirebilir. Avrupa Birliği'ne giriş ve her Kıbrıslı Rum'un gönlünde yatan Yunanistan'la birleşme. Bu çözümün alay konusu olacağının farkındayım. Ancak ben gerçekçi davranıyorum. Bu kitabı yazarken sık sık Türkiye'de bulundum. Politikacıların ve askerlerin nasıl düşündüğünü biliyorum. Ve bunu onlardan gelecek bir çelişkiden korkmadan söyleyebilirim.

Ne Yunanistan ne de Kıbrıs Rum Kesimi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kontrolünü asla ele geçiremeyecektir.
Türkiye ile savaşa girmeden olmaz.
Ve kazanmadan!



Harry Scott Gibbons - The Genocide Files, 1997
"..the extermination of the Turks of Cyprus had begun..."


This book was written to give the facts of the recent past of Cyprus. I have done that, and it only remains for me to give my ideas for the Final Solution.

After Turkey had consolidated its physical presence in the north of the island, there was an exchange of populations, and north Cyprus became the Turkish Federal State of Cyprus. There were talks, of course, to see how the two peoples — two different races with two different religions - could live together in peace. No amount of talking has yet discovered this. So eventually, inl983, the Turkish Republic of North Cyprus was formally declared. But the south part of Cyprus is recognised internationally as the legitimate republic, and the Turkish third is not recognised at all, except by Turkey and some of the newly independent Turkic states. But that is not the real problem for the North. It has survived as a separate entity for over 20 years, its people can travel abroad — except to the South — there is a growing tourist trade. It is a happy land, with a happy, easygoing people. The women are noticeable for their good looks. When I lived in Cyprus in the 1960s, unmarried women were seldom seen by outsiders. Now, perhaps because of having their own country where they are safe, they have blossomed into real beauties. And there is almost no crime.

The real problem is that Greek Cyprus wants it, and it wages an unremitting war of propaganda in the hope of persuading the rest of the world to get it for them. It was this propaganda, invariably bullying, even threatening, but ever constant, that brought me back to find out why there is no response from the North. I discovered that the new Republic of North Cyprus has no conception of propaganda, or in this case, counter propaganda. Naively, it believes that the world knows all the facts about the so-called Cyprus "problem". The world doesn't, of course, and so far Greek disinformation - deliberate misinformation -- has sufficed to fill that knowledge gap.

This book has been written to show the problem from a Turkish viewpoint. I have also come to the conclusion, due to my research, that Cyprus Greeks cannot live happily, even peacefully, side by side with Turkish Cypriots. Otherwise, why the Greek obsession with getting rid of the Turks, even to the point of mass murder, as this book has shown. In my opinion, there is no "problem" to be solved. It was solved in 1974 by the Turkish intervention at a time when Greeks were massacring each other. Since then, in North Cyprus, there has been no intercommunal strife, no shootings, no mass murders. That seems a good solution to me. If the Greek Cypriots cannot accept an independent part of Cyprus for the Turks, then they are the only ones who have a problem.

Glafkos Clerides, the recognised head of the Cyprus republic, has written his memoirs in four volumes. The contents are too puerile for good reading, but they do show the Greek Cypriot thinking about the Turks. According to Clerides, every problem the island has is due to the Turks. There is no mention of any Greek murders or massacres. These are always committed by irresponsible people on both sides. This is a typical disinformation ploy leading to the description "atrocities by both sides", a manoeuvre by which the guilty party's sins are expunged. The Turks of Cyprus are blacklisted by most of the world. The European Union has placed an embargo on its exports. But what are the Turks of Cyprus guilty of? Unlike Saddam Hussein they have not dropped poison gas on anyone, they have not invaded any oilrich country, they do not blow up people and buildings, like the Irish Republican Army. They don't even bother to reply to the insults showered on them by South Cyprus. All they want is to be left in peace. But Greek Cyprus is the tail that wags the EU dog, and foreign "mediators" shuttle in and out, trying to pressurise the Turks of Cyprus to surrender, to hand over the north to the south, to be officially downgraded to a minority — to be "protected", of course, by the majority Greeks. And this book shows just what that sort of protection is worth.

Life is not always fair. Take Andreas Papandreou, for instance. He was the Greek who wouldn't fight for his country but who nevertheless managed, after the end of military rule, to run the country as a socialist prime minister for many years, grinding it into poverty through well publicised corruption and other scandals. And the only future the Western world wants to offer the Cyprus Turks is life as second class citizens in their own country. In his memoirs, Clerides lays down his terms for a Cyprus solution. They are the same that Papandreou made years ago — Turkish troops must leave the North, Greeks must have freedom of movement in the North and be given back all their lands and property in the North, and the North must come under the jurisdiction of the South. What does he offer the Turks in return. In truth, nothing.

So there it is. Clerides and his people are utterly inflexible on the subject of Turkish rights in Cyprus. They have none. Their message to Turkish Cypriots seems to be, "What's yours is ours, and what's ours is our own!" I have a better solution. Let North Cyprus retain its independence, with no union with Turkey, Greece or the European Union. Let Turkey contract to look after the North's foreign and defence affairs. In that way it will have a voice throughout the world without the expense of a single embassy, This was the arrangement between Britain and Kuwait for many successful years, so there is an excellent and well-tried precedent. And South Cyprus, Greek Cyprus, can have its own dreams come true. Entry into the European Union, and union with Greece, which appears to be the heart's desire of every Greek Cypriot. I am aware this solution will be sneered at. But I am being realistic. I have been to Turkey often in the course of writing this book. I know how the politicians and military think. And I can say this without fear of contradiction from them.

Neither Greece nor Greek Cyprus will ever get control of Turkish North Cyprus.
Not without going to war with Turkey.
And winning it!


s.490/1-492/4
Gazeteci, Kraliyet Hava Kuvvetleri ve Soğuk Savaş döneminde İngiliz Hükümeti için çalışmış ajan.





18 Mart / Cem Gürdeniz

 


Cem Gürdeniz'den:

18 Mart 1915 günü sabahtan itibaren Çanakkale Boğazı’na saldıran müttefik Filonun Komutanı Tümamiral  De Robeck, kurmay başkanı da Tuğamiral  Keyes idi. Aşağıdaki satırlar Keyes’in  hatırındandır:

“18 Mart saat 1300’ten sonra Türk tarafında armadanın ağır bombardımanı nedeniyle durum çok kritik bir hale gelmişti. Türk tabyalarında telefon hatları kesilmiş, İstihkamlarla tüm iletişim kopmuş,  pek çok top kullanılmaz hale gelmiş, bazılarıysa yarı yarıya toprak altında kalmıştı. Böylelikle düşman, iyimserliğimle bilinen benim bile hayal ettiğimden daha kötü bir çıkmaza girmişti. Her şey o an terse döndü. Saat 13:54’te ikinci hat Fransız Zırhlısı Suffren liderliğinde geri çekiliyordu. Bouvet zırhlısı da hemen onun arkasındaydı. Durumlarını görmek için onları dikkatle izliyordum. Suffren önümüzden geçmiş Bouvet hemen yanımızdaydı ki o sırada büyük bir duman bulutu gördüm ve Bouvet’ye  ağır bir top mermisinin çarptığını düşündüm. Bunu takiben çok büyük bir patlama yaşandı. Sanki cephanelik patlamış gibiydi. Hala hızla yol alırken yan yatıp dakikalar içinde alabora oldu ve süratle gözden kayboldu. Bouvet’nin mayına  çarpmış olabileceği o an ne benim ne de amiralimin aklına gelmişti. Ancak hayatta kalan mürettebat sorgulandıktan sonra cephaneliğin top mermisi isabet ile değil bir mayın nedeniyle patladığına karar verildi. Şimdi onun Nusret’in mayın hattının ilk kurbanı olduğunu biliyoruz.”

Evet İngilizlerin imparatorluk gururuna ilk tokat Türklerden 18 Mart 1915’te böyle geldi. Fransız Bouvet battıktan sonra bir saat arayla İngiliz HMS Irresistible ve HMS Ocean mayına çarparak geceye doğru battılar. HMS Inflexible ve iki Fransız zırhlısı ağır yaralandı. Mağrur filo 1800 sularında geri çekildiler. Böyle büyük bir tokadı önceden hiç yememişlerdi. Mayın ve namlu kardeşliği büyük ders vermişti. Birkaç hafta sonra karadan geldiler. Bu kez Mustafa Kemal ve Mehmetçik ikilisinden büyük tokat yediler. Sessizce yarımadayı terk ettiler. Üçüncü tokadı 9 Eylül 1922’de yemelerine henüz altı yıl vardı.


Demem o ki. Türklerle savaşmak zor iştir. Denemeyin. 

Bu büyük gün ve zafer kutlu olsun. Daha nice zaferlere. 



****


Ne Mutlu Bana, Türk'üm

SB



Haçlıların Doğu'dan Aldıkları...

 

Haçlılar, şeker kamışını ilk defa Filistin'de görüp tanıdılar. Kısa zamanda şeker kamışı yetiştirmesini ve öz suyunu çıkarmasını öğrendiler. XII. yüzyıldan itibaren Doğu'dan gelen şeker ve çeşitli meyveler, Batı sofralarını süsledi. Avrupa'da önceden de az çok bilinen Doğu'nun şifalı bitkileri, Haçlılar vasıtasıyla Batı'da iyice tanındı ve bollaştı. XIV. yüzyılda yaşayan bir tacirin kitabında 300'ün üstünde baharat çeşidinin Avrupa'ya taşınmakta olduğu kayıtlıdır. Baharat Yolu adıyla ünlü olan bu ticaret yolu, baharatın yanı sıra Doğu'nun egzotik kokularını ve boya maddelerini de Avrupa'ya ulaştırmaktaydı. İpekli ve pamuklu kumaşlar, ipek halılar, zarif çanak çömlek, porselen ve cam eşya Avrupa'da giyimi ve evlerini döşenişine yenilikler getirdi.

Öte yandan Doğu'da yerleşen Haçlılar, zamanla mahallî âdetlere alıştılar; yerli kıyafetler giymeye, mahallî yemekler yemeye başladılar. Bunlar yerli doktorlara tedavi oluyor ve çoğu, yerli Hıristiyan kadınlarla evleniyordu. İslâm dünyasıyla özellikle ticarî alandaki temas sonunda, bunların bir kısmı Arapça öğrendi. Bu dilden birçok kelime ve terim, Avrupa dillerine girip yerleşti. Bugün Batı dillerine ait sözlüklerde A'dan Z'ye kadar bu kelimeleri görmek mümkündür. Fakat Haçlılar, yine de Batılı atalarının geleneklerini devam ettirdiler. Yazışmalarda Lâtince kullanılıyordu. XIII. yüzyılda hazırlanan kanun mecmuası Assises de Jerusalem ise Fransızca kaleme alınmıştı. Haçlı Seferleri döneminde bu konuyu işleyen pek çok tarih kitabı yazıldı. Avrupa'da tarihî edebiyat gelişti. Arap edebiyatı vasıtasıyla Doğu'nun çeşitli hikâyeleri, masalları Avrupa'ya yayıldı. 

Haçlılar, Avrupa'ya askerî alanda da yenilikler getirdiler. O zamana kadar Batı'da mevcut savunma mevkileri basit kulelerden ibaretti. Haçlılar, önce Doğu'da örneklerini gördükleri şekilde kendilerine büyük ve içinde yaşanılabilen şatolar inşa ettiler ve bunu Avrupa'ya taşıdılar. Zamanla askerî açıdan çift sur duvarlarının, bu duvarlar üzerine yerleştirilen esas ve yan kulelerin önemini ve sağladığı avantajı anladılar ve bu özelliklere sahip sağlam ve büyük kaleler yaptılar. Böylece büyük kalelerin yapılması, savunma ve kuşatma taktikleri, ziftin kullanılması gibi yenilikler Avrupa'ya aktarıldı. 

Ayrıca Haçlılar, kiliselerin inşasında Doğu'lu ustalardan öğrendikleri sivri kemer kullanmasını Batı mimarisine soktular. Müslüman gemicilerden basit fakat çok yararlı bir icat olan deniz pusulasını ilk öğrenen İtalyanlar oldu. Bunun yanı sıra İtalyan denizciler öğrendikleri Müslümanların usturlap'ı ile, bir dereceye kadar da olsa, enlem ve boylamları hesaplamaya başladılar. 

Avrupa, Doğu'ya yapılan seyahatlerden dönenlerin getirdiği bilgilerle yeni coğrafî görüşe sahip oldu; o zamana kadar yaşanan dünyanın merkezi kabul ettiği Roma'nın yerine artık çizilen haritaların ortasına Kudüs konulmaktaydı. Şimdi Batı toplumu, pek bilmediği ama yavaş yavaş adını duymaya başladığı Uzak Doğu ülkelerine ve denizlerine merak duymaya başlamıştı.

Sonuç olarak Haçlılar, Orta Çağ Avrupa'sına Doğu'nun kültürünü taşımakta etkili olmuşlar, bu dönemde ticaret yollarının açtığı imkânla Doğu'nun en uzak köşelerine kadar giden seyyahlar Doğu'nun güzelliğini, zenginliğini, sanat ve ilmini Batı'ya taşımakta büyük rol oynamışlardır.


Prof.Dr. Işın Demirkent / Haçlı Seferleri



The Crusaders first saw and recognized sugar cane in Palestine. They soon learned how to grow sugar cane and extract its juice. From the XIIth century onwards, sugar and various fruits from the East graced Western tables. The medicinal plants of the East, which were more or less known in Europe, became well known and abundant in the West through the Crusaders. In the book of a merchant living in the XIVth century, it is recorded that more than 300 types of spices were being transported to Europe. This trade route, famously known as the Spice Route, brought exotic scents and dyes from the East to Europe in addition to spices. Silk and cotton fabrics, silk carpets, elegant pottery, porcelain and glassware brought innovations to the way Europeans dressed and furnished their homes.

On the other hand, the Crusaders who settled in the East gradually became accustomed to local customs; they began to wear local clothes and eat local food. They were treated by local doctors and many of them married local Christian women. As a result of contact with the Islamic world, especially in the commercial sphere, some of them learned Arabic. Many words and terms from this language entered and settled in European languages. Today, it is possible to see these words from A to Z in the dictionaries of Western languages. But the Crusaders still continued the traditions of their Western ancestors. Latin was used in correspondence. The Assises de Jerusalem, a collection of laws prepared in the XIIIth century, was written in French. During the Crusades, many history books were written on this subject. Historical literature developed in Europe. Various stories and tales of the East spread to Europe through Arabic literature.

The Crusaders also brought military innovations to Europe. Until then, the existing defensive positions in the West consisted of simple towers. The Crusaders first built large and habitable castles, as they had seen examples in the East, and carried them to Europe. In time, they realized the importance and advantage of double fortification walls and the main and side towers placed on these walls from a military point of view, and built strong and large castles with these features. Thus, innovations such as the construction of large castles, defense and siege tactics, and the use of pitch were transferred to Europe. The Crusaders also introduced into Western architecture the use of pointed arches in the construction of churches, which they had learned from Eastern craftsmen.

The Italians were the first to learn from Muslim sailors the simple but very useful invention of the sea compass. In addition, Italian sailors began to calculate latitudes and longitudes, albeit to some extent, with the Muslim astrolabe. 

Europe gained a new geographical vision with the information brought back from the travels to the East; Jerusalem was now placed in the center of the maps instead of Rome, which had been the center of the world until then. Western society was now curious about the countries and seas of the Far East, which it did not know much about but was slowly beginning to hear about. 

As a result, the Crusaders were effective in carrying the culture of the East to medieval Europe, and the travelers who went to the farthest corners of the East with the opportunities opened by the trade routes played a great role in carrying the beauty, wealth, art and science of the East to the West.


--------

ilgili:




18 Kasım 2024 Pazartesi

K.Atatürk İmzası

 


K.Atatürk imzası kimsenin şahsi malı değildir!

O hepimize aittir!


1935'te Atatürk'ün kendisinin, 1965 ve 1966'da Atatürk'ün fotoğrafçılarından Cemal Işıksel'in Atatürk'ün Resimleri sergisi ve kitabında da görüldüğü gibi Atatürk'ün şahsına ait bir imzadır.

1969'da Ethem Çalışkan'ın kaligrafında Milliyet Gazetesi'nde tekrar kullandığı Atatürk'ün imzası için (kendisi bana ait değil dese de) Çalışkan ailesinin (ve avukatının) telif hakkı istemesinin hiç bir hukuki dayanağı OLAMAZ. İngiltere'deki bir müzayede de telif hakkını milyonlar karşılığında satın almak istemiş.... Vay vay vay...

Bilginize....


Detaylarıyla;

Cengiz Özakıncı ve Levent Yıldız

10 Kasım Özel / Atatürk'ün İmzasına İlişkin Söylentiler ve Gerçekler

YT Tarihin Bilinmeyen Yüzü/link, 11 Kasım 2024

ve

Bütün Dünya Dergisi Kasım 2018/link







Ayrıca Yılmaz Özdil'in "MUSTAFA KEMAL" adlı kitabındaki bilginin de doğru olmadığı ortaya çıktı.






K.Atatürk



17 Ekim 2024 Perşembe

Askeri-Endüstriyel ve Düşünce Kuruluşları

 "Askeri-endüstriyel komplekse dikkat edin!"

D. Eisenhower, 1961

"Watchout for military-industrial complex!"


* Why We Fight? Military Industrial Complex Documentary.

(Neden Kavga Ediyoruz? Askeri-Endüstriyel Kompleks Belgeseli)

Yönetmen: Eugene Jarecki,2005 -YT video

_______________________

"Babam da bu askeri-endüstriyel kompleksin kontrolden çıkmasına izin verilmemesi konusunda uyarıda bulunuyordu."

J. Eisenhower


"Bilirsiniz, insanlar bazen savunma bütçesini birlikleri silahlandırmak, ulusal savunma olarak düşünürler. Ancak bu işin içinde olan çoğu insan için bunun bir iş, çok büyük şirketler arasındaki sözleşme rekabeti olduğunun farkındasınız. Sektörün kara bir sonuca sahip olması gerekiyor, aksi halde hissedarlar bundan hoşlanmaz. Bu nedenle, ürünü satın almaya devam etme konusunda hükümetin ilgisini çekmenin yollarını bulmaları gerekiyor." - Albay Wally Saeger, ABD Hava Kuvvetleri


"11 Eylül'den sonra, tespit edebildiğimiz en az 71 şirketin Afganistan ve Irak'a girmek üzere sözleşmeler almaya başlandığına dair anlık bir fotoğrafımız var. En büyük 10 şirketin hepsinin Pentagon'da veya ABD hükümetinin diğer bölümlerinde, yönetim kurullarında veya üst düzey yönetici olarak çalışmış eski ABD'li yetkililer vardır. Döner kapı olarak biliniyor ve insanlar her zaman para kazanıyor. Kamu görevlileri şirketlerde çalışıyor ve eskiden kamu hizmetinde kazandıkları paranın üç, dört katı, hatta on katı kadar para kazanıyorlar.... Kurumsal çıkarların siyasi güçlerle o kadar iç içe geçtiği ve mali elitlerle siyasi elitlerin aynı insanlar haline geldiği, kusursuzluğu olan bir sürecimiz var." - Charles Lewis, Center for Public Integrity


"Kongre Dick Cheney'nin Halliburton'un bir milyar kazanmasına yardım edip etmediğini sorguluyor." (Basın)

"FBI, Halliburton şirketinin Irak'taki sözleşmeli işleri için vergi mükelleflerine nasıl fatura kestiğine ilişkin soruşturmasını genişlettiğini açıkladı." (Basın)

"Ve şimdi bu sözleşmelerden bazılarının Başkan Yardımcısının bilgisi ve onaylıyla verildiği anlaşılıyor ki bu da onun daha önceki açıklamalarıyla çelişiyor gibi görünüyor." (Basın)


"Başkan Yardımcısı olarak sözleşmelerin hiçbir şekilde, şekil veya biçiminde hiçbir etkim, katılımım veya bilgim yoktur!" - D.Cheney




"İki buçuk yıl süren, 600.000 dolarlık bir raporu, altı kıtadan on araştırmacı muhabirin de aralarında bulunduğu 33 kişiyle, özel askeri şirketleri inceleyerek ve dünyanın her yerindeki savaşları dış kaynaklardan temin ederek hazırladık. Ve 1992'de Kellogg Brown & Root adlı bir şirkete şu fikri incelemek için 9 milyon dolarlık bir sözleşme verildiğini fark ettik: Pentagon, bazı destek tipi işlevleri yerine getirmek için özel sektörü kullanmaya başlamalı mı? Yemek servisi, tuvalet görevi, ama belki bazı askeri şeyler de olabilir?... Ve o zamanki Savunma Bakanı Dick Cheney idi. Bu yüzden Cheney sözleşmeyi veriyor ve Kellogg & Root geri geliyor ve şöyle diyor: Bu harika bir fikir... Önümüzdeki 10 yılda tam da bunu yapmak için 700 veya 800 sözleşme alıyorlar." - Charles Lewis


"Ben Halliburton'u yönettim. Bununla gurur duyuyorum."


"Halliburton mükemmel bir örnek. Bu şirket, eski bir ABD'li Rolodex elemanını işe aldı; Eski kongre üyesi, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı [D.Cheney].. Yalnızca Washington'da değil, dünyanın her yerindeki başkentlerde kapılarının açılmasını sağlamak için. Ve evet, bundan dolayı net serveti beş yıl içinde bir milyon dolardan veya daha azından 60 veya 70 milyon dolara çıktı... Bu yüzden bir hükümet yüklenicisini (devlet yüklenicisini) başkan yardımcısı olarak seçtik! Bu Endonezya olabilir, Rusya ve Nijerya olabilirdi. Hayır, burası Amerika Birleşik Devletleri'ydi. Ve az önce söylediğim her şey tamamen yasal ve bu bizim yasal yolsuzluk sistemimiz! " - Charles Lewis


"Parayı takip ederseniz Halliburton'un savaş istemesinden çok Dick Cheney'e gidip kendileri için bir savaş almasını söylemeleri söz konusu değil. Öyle değildi, ama savaş gitme isteği var." - Lt.Col. Karen Kwiatkowski, US Dept. of Defense (ret.)


"Açıkçası, son 50 yıldır her askeri maceramızda bize yalan söylendi. Ya da 60 yıl boyunca, istisnasız. Muhtemelen Vietnam'dan daha iyi bir örnek yoktur. Burada Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ve Pentagon'daki üst düzey generaller Tonkin Körfezi olayı hakkında açık açık yalan söylerle ve biz savaşa girdik. Kayıplar hakkında, savaşın nasıl gittiği hakkında, Vietnam Savaşı'na yakından bakan herkes halkın ve medyanın büyük ölçüde manipüle edildiğini görebilir. Kendimizi militan bir ulus olarak düşünmeyiz, ama aslında biz inanılmaz derecede militan ve militarist bir ulusuz. Taşımak istediğimiz kendimize dair bir görüş değil, ama gerçek şu ki  öyleyiz. Eğer başkan ve askeri-endüstriyel kompleks ve savunma teşkilatı, eğer hepsi aniden bir yerde bir sorun olduğuna, bir ülkede bir bomba atmamız, hatta kara kuvvetleri göndermemiz gerektiğine karar vermişse, bu onlarca yıldır gördüğümüz bir ritüeldir... 


Guatamala 1953, İran, Lübnan, Haiti, Küba, Laos, Tayland, Vietnam, Kongo, Dominik Cumhuriyeti, Endonezya, Kamboçya, Şili,  Angola, Afganistan, Libya, Nikaragua, El Salvador, Lübnan, Grenada, Çad, Bolivya, Panama, Irak, Somali, Yugoslavya, Makedonya, Irak, Bosna, Sudan, Yemen, Filipinler, Kolombiya, Irak (2002), Liberya, ...


Hükümetleri devirdik, darbe detaylarını yaptık, istihbarat servislerini gizli amaçlarla kullandık ve dünya çapında korkunç şeyler yaptık.  İnsan haklarını en iğrenç şekilde ihlal eden ülkelere kullandık. Onları destekledik. Hatta onlara insan hakları ihlallerinin  nasıl yapılacağını bile öğrettik. Bugünün iblisi, dünün dostuydu. Hepsi ya Soğuk Savaş adına ya da ticari nedenlerle.


Temelde ekonomik sömürgeciliktir. Kimse sömürgecilik kelimesini kullanmıyor. Ama ülkeleri ele geçirmek yerine, daha iyi bir yolumuz var. Sadece içeri giriyoruz ve serbest piyasamız var. İster ürünlerimizi vatandaşlarına satmaya çalışıyoruz, ister kaynaklarını çıkarmaya çalışıyoruz. Bir sebepten dolayı o ülkede olmamız gerekiyor. Bu nedenle serbest piyasalardan, serbest ticaretten bahsedeceğiz. Ama gerçekte olan şu ki, şirketlerimizin sizin ülkenizde zenginleşmesini istiyoruz." - Charles Lewis (Making a Killing. The Business of War) = Kamu Dürüstlüğü Merkezi (Öldürmek. Savaşın İş Dünyası)


"Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en büyük fosil yakıt tüketicisidir. Petrol her ülkenin askeri makinasını çalıştıran şeydir. Yani uçağa, gemiye, tanka, kamyona yakıt sağlıyor. Petrolün kontrolü vazgeçilmezdir. Bittiğinde ordunuz durur. 50 yılı aşkın bir süre önce yaşanan olaylarla bugünkü Irak Savaşı arasında doğrudan bir bağlantı var. 1953'te İran Başbakanı Muhammed Musaddık son derece sinirlendi. İngilizler ülkesinin ulusal kaynaklarını yağmalıyordu. Bundan daha büyük bir pay almak istiyordu. İngilizler yeni başkan Eisenhower'a gelerek bu konuda yardım istedi. Eisenhower çok rahat bir şekilde Musaddık'ın komünist olduğunu ilan etti ve ardından da CIA'yı onu devirmeye ayarladık.



(Basın... Üç gün süren askeri darbeyle sonuçlanan kanlı isyan)

Sonuç olarak Şah'ı iktidara getirdik ve o son derece baskıcı bir rejim yarattı ve 20 yıl içinde kendisine karşı bir devrime yol açtı. Ayetullah Hümeyni şiddetle Amerikan karşıtı bir hükümet kuruyor. CIA'nın 1953'te İran'da yaptıklarına ilişkin Eylem Sonrası Raporu'nda şöyle diyorlardı: 'Bundan biraz ters tepki alacağız'.

Daha sonra Irak'ta dostumuz olan Saddam Hüseyin'i kukla yaptık. CIA'nın kayıtlarında önemli bir varlıktı! İran karşıtı olduğu için bunu yaptık. İran'daki devrimin ülkesine yayılmasından çok korkuyordu. Bu nedenle İran'la savaşa girdi. Savaş son derece kanlıydı ve 1980'ler boyunca devam etti. Ne yazık ki Saddam Hüseyin savaşı kaybetmeye başladı. Tam o sırada ABD devreye giriyor. Başkan Reagan'ın Saddam'a gönderdiği Donald Rumsfeld, "Size istihbarat sağlayacağız. İhtiyaç duyabileceğiniz silahları size gizli yollardan sağlayacağız", mesajını iletiyor. Washington'daki şüphecilerin  "Saddam'ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu biliyoruz, makbuzlarımız elimizde!", söylemesinin nedeni de budur.

"Geri Tepme" derken bunu kastediyoruz. 1990 yazında Kuveyt'i işgal edene kadar dostumuz olarak kaldı. Kuveyt'i işgal ettiğinde, dünyanın en büyük petrol rezervi olan Suudi Arabistan'ı da işgal edebileceğinden endişelendik. Suudi Arabistan'a asker yerleştirdik. Terimin her anlamıyla bir hataydı.

Hatırlayın, Usame Bin Ladin şöyle demişti: "Suudi Arabistan'ı Irak'a karşı savunmak için Amerikalıları kullandığı için Suudi Arabistan hükümetine kızıyorum."

O noktada Suudi Arabistan'daki konumuzu kaybedeceğimizden korkmaya başladık. Kanıtlanmış rezervlerin en büyük ikinci kaynağı Irak'ta. Bu da bizi eski müttefikimizi şeytanlaştırmaya ve Amerikan kamuoyunu onu alt etmemiz gerektiği düşüncesine hazırlamaya yöneltiyor." 


"Eisenhower'ın dediği gibi, askeri-endüstriyel kompleks aslında üç bileşenden oluşuyor; Askeri profesyoneller, savunmaya sanayi ve kongre. Artık dördüncü bir bileşen daha var, o da "Düşünce Kuruluşları". - Gwynne Dyer, Military Historian (Askeri Tarihçi)


"Bilirsiniz, Washington'un az bilinen sırlarından biri, politikanın aslında "siyaset içerisinde" pek fazla üretilmemesidir. Fikirlerin büyük bir kısmı hükümet dışından, Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi gibi çeşitli düşünce kuruluşlarından geliyor olmasıdır... Ve bu insanların hepsi birbirini tanıyor. Bush yönetiminden önce hepsi birlikte çalışmışlardı. - Joseph Cirincione, Carnegie Endowment for Peace


"ABD'yi tehdit eden, kimyasal, biyolojik veya nükleer silah arayan teröristleri ve rejimleri engellemeliyiz." - Bush


"2002 Birliği Durumu mesajında Başkanın düşmanlarımızı kötülük ekseninde isimlendirmesinin, Irak, İran ve Kuzey Kore'yi de kapsaması hiç de tesadüf değil." -


"Yani gerçek anlamda düşünce kuruluşlarının artık askeri-endüstriyel kompleks olarak düşündüğümüz şeyin ayrılmaz bir parçası oluğu yeni bir olguyla karşı karşıyayız." - Joseph Cirincione


"Eisenhower, eğer askeri-endüstriyel komplekse dikkat etmezsek, onun deyimiyle, yanlış yerleştirilmiş gücün feci yükselişini göreceğimizden bahsederken bu insanlardan bahsetmiş olabilir. Seçmenlere karşı sıfır sorumluluk sahibi politika yapan insanlar. ... Bu adamlar kamuoyunu manipüle ediyorlardı, Amerikan halkına korku salmak için, yalanlar ve fanteziler yaratıyorlardı. Böylece kendi savaşlarını gerçekleştirebilirlerdi." -  Lt.Col. Karen Kwiatkowski, US Dept. of Defense (ret.)


"Bir ülkeyi savaşa sokmanın o kadar da zor olmadığı ortaya çıktı. Amerika Birleşik Devletleri gibi bilgi edinme özgürlüğünün ve birden fazla medya kanalının olduğu bir ülkede bile bir yönetimin tartışmayı domine etmesi, tartışmayı domine etmesi çok da zor değil." - Joseph Cirincione


"Elimizde çok fazla bilgi olduğu fikrine sahibiz. Elimizde olmayan çok şey de var ve "gerçeğin" büyük bir kısmı, yaptıklarının dünyanın görmesini istemeyen siyasi aktörler tarafından gizleniyor." - Charles Lewis


"Üzgünüm ama, kamuoyunun bilmesine gerek olmayan bir inanç mı var? Erişimin sınırlandırılması, bilginin sınırlandırılması, savaşın sorumlularının arkalarını kapatacak şekilde sınırlandırılması son derece tehlikelidir ve kabul edilemez, edilmemelidir!" - Dan Rather, CBS News


"Pentagon, Vietnam'dan bu yana uzun yıllardan beri haberleri ve medyanın bu haberleri nasıl aktardığını şekillendirmek için çok çalıştı. İnsanları belirli şeyleri, belirli bir şekilde söylemeleri için eğitiyoruz. "

- Lt.Col. Karen Kwiatkowski, US Dept. of Defense (ret.)


"Vietnam'dan en çok öğrendikleri şey, savaşı Amerikan halkından gizleyemedikleri için kaybettikleriydi. Vietnam Savaşı'ndan sonra Pentagon, Amerikan oturma odalarında artık ceset torbası olmadığından nasıl emin olabileceğimizi araştırmaya başladı. Artık sahadaki muhabirlerin ölümü gerçekten görmelerine izin vermemenin bir yolunu bulmalıyız. "

"Yerleştirme adı verilen yeni tipik Pentagon jargonunu keşfettiklerinde Irak Savaşı'na geliyorsunuz."

"Gömülü haberde bayraklar ve pankartlar vardı, ama aslında hiç kimse içeri girmenin nedenleri ve gerekçeleri hakkındaki gerçeği öğrenemiyordu."

"Sahip olduğunuz şey, totaliter devletlerde sahip olduğunuz şeyin minyatür bir versiyonudur. Büyük liderin ne kadar büyük olduğunu ve her geçen gün nasıl daha da büyüdüğünü anlatan filmler çekiyorlar."


"İki oğlum var ve çocuklarımın hiçbirinin ABD ordusunda görev yapmasına izin vermeyeceğim. Eğer şimdi orduya katılırsan, Amerika Birleşik Devletleri'ni savunmuyorsun. Emperyal bir gündemin peşindesindir... Doğru soruları sormakta, Başkan'a hesap sormakta her bakımdan başarısız olan bir Kongremiz var. Kongremiz bizi fena halde yüzüstü bıraktı.  Bunun nedeni Kongre'deki pek çok kişinin askeri-endüstriyel komplekse bağlı olmasıdır." - Lt.Col. Karen Kwiatkowski




"Saddam Hüseyin'in 11 Eylül'le ilgisi olduğuna dair hiçbir kanıtımız yoktu." - Bush, ABD Başkanı


"Irak'ta olmamızın nedeni Amerikan halkına dürüstçe anlatılmadı. Kesinlikle Irak halkının kurtuluşuyla hiçbir ilgisi yoktu! Hiçbir zaman gündemin bir parçası olmadı, şimdi de gündemin bir parçası değil."


"Irak'ın işgalinden bir çıkış stratejimizin olmadığını biliyoruz, çünkü ayrılmaya niyetimiz yoktu! Şu anda Irak'ta 14.üncü kalıcı üs kurma sürecindeyiz."


"Şu anda yenilmez olduğumuza ve dünya gezegenindeki en üstün güç olduğumuza dair inanılmaz bir kibir var. Amerikan gücü ve Amerikan imparatorluğu aslında dünyanın her yerindeki insanların yüzlerinde gösteriş yapıyor; ayakkabımız yüzlerine sürüyoruz ve onlara en iyi Top-Dog* olduğumuzu söylüyoruz. Ve sen, bizimle çalışacaksın, çünkü kesinlikle bize karşı olmak istemezsin!" Charles Lewis


[*Top-Dog; ifadesi patron ya da lider için kullanılan bir deyim. Bir baskınlık hiyerarşisi için kısaltılmış bir deyim. SB]


"İnce buz üzerinde yürüyoruz. Batı Dünyası'nda yaratılan ilk demokratik rejimin, yani Roma Cumhuriyeti'nin izlediği yolda yürüyoruz. Roma Cumhuriyeti istemeden dünya çapında bir imparatorluk edindi. Daha sonra bu imparatorluğu sürdürmek, genişletmek ve korumak için sürekli ordulara ihtiyaç duyduklarını keşfettiler. Daimi ordular, George Washington'un veda konuşmasında bizi uyardığı şeydi; Emperyal bir başkanlığın yükselişini engellemek için anayasamızda oluşturmaya çalıştığımız hükümet yapısını yok edeceklerdi. Anayasamızın en önemli maddesi, savaş gitme hakkını münhasıran halkın seçilmiş temsilcilerine, yani Kongre'ye veren maddedir. Kongremiz Ekim 2002'de, her iki mecliste de, eğer isterse nükleer silah kullanımı da dahil olmak üzere, bu yetkinin tek bir kişiye verilmesi yönünde oy kullandı! Ve elbette altı aydan kısa bir süre sonra bunu Irak'ta uygulamaya kara verdi!"


"Bence Amerika Birleşik Devletleri'nin tarihi devam eden bir çalışma olarak ve bizim burada demokrasiye yönelik girişimlerimiz, kapitalizm ile demokrasi arasında sürekli bir mücadeledir. Ve demokrasinin kazanıyormuş gibi göründüğü iniş çıkışları oldu. Bu kuvvetli güçleri dizginliyorsunuz, ancak temel gerçek şu ki, bugün hükümetin kararlarının çoğu büyük ölçüde güçlü kurumsal çıkarlar tarafından belirleniyor. Açıkça görülüyor ki kapitalizm kazanıyor!" - Charles Lewis


“Bu davranışları nedeniyle Amerika başarısız olacak. Ülkeler arasında tamamen başarısız olacak. Ve başka bir ülke yükselecek ve Amerika'nın yerini alacak. Ben siyaset adamı değilim, ama sıradan bir insan olarak analizim bu. Amerika kaybedecek çünkü davranışları büyük bir ulusun davranışları değil!” - Bir Iraklı


"Hayatım boyunca, Nazilerin, Japon İmparatorluğu'nun, İngiliz, Fransız, Hollanda ve Rus İmparatorluğu'nun çöküşüne tanık oldum. Oldukça kola bir şekilde aşağı iniyorlar. Bugün Amerikalıların anlamasını istediğim şey özgürlüğün bedelinin sonsuz uyanıklık olduğudur. Ve biz Dwight Eisenhower'ın 1961'de askeri-endüstriyel kompleks biçimindeki izinsiz gücün tehlikeleri konusunda bize yaptığı uyarıdan bu yana uyanık değiliz."


"Hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmemeliyiz. Yalnızca tetikte ve bilgili vatandaşlar, devasa endüstriyel ve askeri savunma makinelerinin, güvenli ve özgürlüğün birlikte gelişebilmesi için barışçıl yöntem ve hedeflerimiz ile uygun şekilde birleştirilmesine zorlayabilir." - Eisenhower


"Şunu anlamalısın ki, orduda geçirdiğim 20 yıl boyunca her zaman otoriteye saygı göstermek ve takım oyuncusu olmak üzere eğitiliyorsun. Irak'ta savaş başladığında bir subay olarak değerlerimin farklılaştığı bir dönüm noktasına ulaştım. Temelde kendimi çıkarmak zorunda kaldım. Peki neden kavga ediyoruz? Sanırım kavga ediyoruz, çünkü birçok insan ayağa kalkıp 'bunu artık yapmıyorum' demiyor!


Why We Fight? Military Industrial Complex Documentary.

(Neden Kavga Ediyoruz? Askeri-Endüstriyel Kompleks Belgeseli)

Yönetmen: Eugene Jarecki,2005, YT videonun hepsi için





Askeri-Endüstriyel-Düşünce Kuruluşlarıyla işbirliği içinde olan Siyasetçiler savaş çıkarır, ama kendi gitmez, ekrandan izler. "Devlete" "güvenen" fakirler vardır gönderebilecekleri, oysa halk savaş istememektedir... Ardından da kazançlarının hesabını yapıp, golf oynamaya giderler!


SB