Translate

8 Nisan 2016 Cuma

Savaşmadan Yenilirsen - Mustafa Yıldırım




Savaşmadan yenilirsen "The General" ve "Rehber İmam" baş tacı olur!




"MATOMENA HOMATA" 

Sanırım 2003 yılındaydı; yazarak sormuştum: Atina’da “Türk” adında bir otel var mı? Selanik’te olabilir mi? 

Soruyu sormak bile ‘abes’ karşılanıyordu. Oysa zaferin kenti Çanakkale’nin göbeğinde “Helen” adında bir otel var. 

Bilenler bilir ki, Yunanlılar kendilerine ‘Helen’ derler. Helenlerin aklına öyle abukluklar gelmez ki, yolcu otobüslerinde, kitapçılarında sabahtan akşama Türkçe şarkılar çalsınlar!

Şarkı nerden mi çıktı, anlatayım! Kıbrıs’ın o ilkbahar akşamında Öğretmen Aziz Bey, Türkiye’de Yüksek Öğretmen’de okurken Kıbrıs'ta soykırım başlar başlamaz, yurduna dönebilmek için askeri-sivil nice engelleri aştıklarını anlatıyordu. 

Sözü döndürüp dolaştırıp Kıbrıs’ta bazı köy adlarının Türkçe’den Rumca’ya dönüştürülmesine getirdim. Öğretmen, bıyık altında gülümsedi ve Türkiye’den bir anısını anlattı:
“2005'te Karadeniz Yaylaları Turuna çıkmış idik. Amasra, Kastamonu, Sinop, Samsun, Ordu. Kıyılardaki güzel mi güzel çay bahçelerinde, minibüslerde, sokaklarda aynı Karadeniz şarkısı.”

“Bakmayın siz, o kıyılarda tutturdular mı bir kez, aynı türküyü günlerce dinlerler. Bazı şarkılar da insanın diline yapışıp kalır” deyince, Aziz Bey savaş günlerinden armağan, kıralmış bıyıklarını işaret parmağıyla düzelterek “Az sabır” der gibi baktı:

“Şarkı güzeldi, amma Rumcaydı! Nakaratının Türkçesi şöyleydi:

Ey Anadolu! 
Bize borçlu olduğun canların davasını kim görecek? 
Anadolu!
Anadolu!”

Ne dersiniz; Rumlar ya da Helenler hangi davanın görülmesini istiyorlardır? 
Diyelim ki onlar istiyor. İyi de, biz bu isteği, kendi topraklarımızda, hatta İzmir’de, hatta Ankara’da nakarat yapıp, çocuklarımızın beynine ne hakla kazıyoruz?
*
Öğretmen Aziz Bey’in anlattıkları beni birden beş-altı yıl evveline götürdü. 
Helen yazarlardan Dido Sotiriu’yu çeşmede törenle karşılamışlar ve çiçeklere boğmuşlardı. Sotiriu’yu bilmeyenimiz pek yoktur. 

Hani şu “Benden Selam Söyleyin Anadoluya” adlı kitabın yazarı. 
Ne güzel kitap selamı değil mi? 
Buram buram barış kokuyor.

Benden size öneri: Kitabı bir de “görülecek dava” isteklerini düşünerek okuyun. 
Bir kadının nasıl yazabildiğine şaşıp kaldığım öldürme sahnelerindeki hıncı; Alevilerin Rumlara nasıl olup da daha yakın bulunabildiğini; Rum Çikince köyü çetelerinin unutulup, Rumların ne denli kültürlü ve sevgi dolu olduğunu... 

Olabilir; kitap değil mi? Kahramanlarına istediğiniz gibi beyin parçalatır, Türk kızlarını kolay kız hesabına geçebilirsiniz. 

Dido Sotiriu (Soteriou), kendi gerçeğine uygun olanı yapmış. 

Bizimkilere ne oluyor da bu kitabın Helence ‘Matomena Homata’ yani ‘KANLI TOPRAKLAR’ olan adını ‘Benden Selam Söyleyin Anadolu’ya’ olarak değiştiriyorlar? 

Soteriou’nun kitabı da tıpkı şarkıdaki gibi “görülecek dava”yı anlatıyor. 

Sivil örümcek ağında başı çeken ve dışarıdan ciddi parasal destek gören Tarih Vakfı’nın ‘Rum tehciri’ çalışmalarını ve Mübadiller Vakfı’nın etkinliklerini de eklersek şarkıların başlangıç olduğunu göreceğiz. 



Mustafa Yıldırım
5.11.2006,Savaşmadan Yenilmek, UDY, 2008, s.185-6
Διδώ Σωτηρίου = Dido Sotiriou
Ματωμένα χώματα = Matomena Homata












"Türkiye 1964'te kendi vatandaşları olan Rumları sınır dışı etmedi, Yunanistan vatandaşlarını sınır dışı etti!" 








15 Mayıs 1919.
Sabah saat 10.
Zırhlılar körfeze demirlemiş, Yunanca “vatan” anlamına gelen yolcu gemisi Patris, adeta turist getirircesine pasaport iskelesine yanaşmış, işgal ordusu “vatan toprağı”mıza ayak basmıştı.

İzmir metropoliti Hrisostomos etekleri uçuşa uçuşa geldi, diz çöktü, işgal komutanının çizmesini öptü, Yunan bayrağını öptü, haçını havaya kaldırdı, askerleri takdis ederek, o meşhur vaazını verdi.

“Evlatlarım, bugün İsa’nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz, bu uğurda ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız, ben de bir bardak Türk kanı içmekle, onlara olan kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım, azizler arkanızda” dedi.

O sırada… İnce, uzun, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya… Elinde revolver tabir edilen toplu tabanca vardı. “Olamaz, böyle güle oynaya giremezler” diye bağırdı. Bastı tetiğe, peş peşe… Efsun alayının sancaktarı atının sırtından karpuz gibi düştü. Adeta zaman durmuştu. Önce sessizlik, sonra panik yaşandı. Baktılar ki, tek kişi, sarıverdiler çevresini, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine gelirse, orasına… Şehit oldu Hasan Tahsin, henüz 30’unda.

Böyle başladı macera.

Kanımızı içecek kadar bizden nefret eden Hrisostomos’un asıl ismi Kalafatis’ti. Bursa Tirilye’de doğmuş, Atina’ya gidip din eğitimi almış, kademe kademe yükselerek, İzmir metropoliti olmuştu.

Konstantinopolis başpiskoposu Hrisostomos’un ismini kendisine lakap olarak almıştı. Onu yaşatıyordu. “Megalo idea” fanatiğiydi.

İşgalden önce Aya Fotini Kilisesi’ni istihbarat karargahına, kilisenin bodrumunu cephaneliğe çevirmişti. Silah ve mühimmat, insani yardım adı altında geliyor, Aya Fotini’de depolanıyordu. İşgal başlar başlamaz, İzmirli Rumlar aniden Yunan üniforması giymişti. İşte o üniformalar da gizli gizli Aya Fotini’de dikilmiş, stoklanmış, işgalden bir gece önce silahlarla birlikte dağıtılmıştı. İzmir’in işgal edileceği, işgalden iki gün önce, Yunan albay Mavrudis tarafından Aya Fotini Kilisesi’nde İzmirli Rumlara duyurulmuştu.

Üç sene böyle geçti.
Her gecenin sabahı var.
İzmir’in dağlarında çiçekler açtı.
9 Eylül’e ulaşıldı.

Hrisostomos, bu topraklara ve komşularına ihanetinin bedelini ağır ödedi. Linç edilerek öldürüldü. Konak’tan Mezarlıkbaşı’na kadar sürüklendi. Batarya kuruldu. Aya Fotini top ateşiyle yok edildi.

Sonra… Yunan kilisesi, Türk kanı içmeyi sevap kabul eden Hrisostomos’u 1993 senesinde “aziz” ilan etti.

Sonra… Atina’da Nea Smyrna diye, Yeni İzmir diye bi semt var. Bu semte, İzmir’de yok edilen Aya Fotini’nin birebir kopyası yapıldı.

Sonra… Nea Smyrna’daki Aya Fotini Kilisesi’nin bahçesine Hrisostomos’un heykeli dikildi. Altına “İzmir şehidi” yazıldı.

Sonra… Kıbrıs Rum Kesimi başpiskoposunun ismi, Dimitriou İrodotos’tu. Kendisine “2’nci Hrisostomos” lakabını aldı.

Sonra… İzmir’de aniden Hrisostomos kitapları yayınlanmaya başlandı. Bu kitaplarda, Hrisostomos’un aslında ne kadar iyi yürekli bir insan olduğu, kendisinin kasten yanlış tanıtıldığı anlatılıyordu. İşin ekstra hazin tarafı, bu kitaplar bizzat İzmirli işadamları tarafından yayınlanıyordu.

Sonra… Alsancak’ta Hollanda Kilisesi vardı. Türkiye Cumhuriyeti devleti armut gibi seyretti, bu Hollanda kilisesi, Yunan Konsolosluğu tarafından 99 yıllığına kiralandı. Sivri ve üçgen yapısıyla, adeta “ben protestan kilisesiyim” diye bağırır ama, ortodoks kilisesi haline getirildi. İsmi ne oldu biliyor musunuz? Aya Fotini Kilisesi oldu!

Başka isim yoktu çünkü.
İlla Hrisostomos olacaktı.
İlla Aya Fotini olacaktı.

Ve, önceki gün…

Tam 94 sene sonra, İzmir Kordon’da haç atma töreni yapıldı. Bu tören en son, 1922’de işgalin son senesinde yapılmıştı. Bizim sayın medyamızın haberi yoktu ama… Yunanistan milletvekillerinin de katıldığı tören, Yunan televizyon kanallarından canlı yayınlandı.

Bu tarihi ayini kim yönetti?
Evet.
Aya Fotini’nin başrahibi yönetti.

(Şunun altını önemle çizeyim… Üç beş tane Rum vatandaşımız kaldı. Bu memleketi en az benim kadar severler. Pekçok Türk ve Müslüman’dan daha hayırlı yurttaşlardır. Bu vatan ne kadar benim ise, onların da o kadardır. Amacım asla onları rencide etmek değil.)

(Aksine, hayranlığımı dile getirmek istiyorum… İster Karamanlis gibi sağcı başbakan yönetsin, ister Papandreu gibi solcu başbakan yönetsin, ister Çipras gibi komünist başbakan yönetsin, temel hedefleri asla değişmeyen Yunanistan’a takdirlerimi ifade ediyorum.)

(Yunan kilisesi, teee Konstantinopolis’i unutmazken, teee Hrisostomos’u yaşatmaya çalışırken, teee Aya Fotini’yi diriltirken… Bizim diyanetin, Atatürk’ün ismini bile hutbelerden çıkardığını hatırlatmak istiyorum.)

(Yunan dincileri megalo idea’yı hayata geçirmek için nesilden nesile çaba harcarken… Bizim dincilerin, kendi cumhuriyetlerini yıkmak için nasıl çırpındığına dikkat çekmek istiyorum.)

“Hasan Tahsin Cumhuriyeti”nin hangi aymazlıklar neticesinde “Hasan Karakaya Cumhuriyeti”ne dönüştüğünü görelim diye yazıyorum.

Yurtsever gazeteci Hasan’dan akitçi Hasan’a nasıl savrulduğumuzu idrak edelim diye yazıyorum.

Demem o ki…
“Zulüm 1938’de son buldu” diyen şeriatçı Akit gazetesine taziyede bulunan genelkurmay’ın, Aya Fotini’ye de tebrik mesajı göndermesinde fayda var gari!

YILMAZ ÖZDİL 8 Ocak 2016











Ankara yine uyudu, Ege’de 17’nci adamız da işgal edildi: Ardıççık

9 Mart’ta Yunan Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı adaya çıktı…

Yunanistan’ın Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanı, Türk hava sahasını ihlal edip Muğla’ya bağlı Ardıççık Adası’na helikopterle indi. Yunan askerleri için anma töreni düzenlendi, papaz dua etti. 12 yılda 17 adanın işgaline göz yuman AKP iktidarının sesi çıkmadı.

Türk hava sahasını 6 mil ihlal eden Yunan helikopteri, 11 Şubat 2016 günü Muğla’nın Ardıççık Adası’na düştü. Helikopterde bulunan subaylar hayatını kaybetti. İhlal skandalı, Yunanistan’ın Arama/Kurtarma NOTAM’ına karşılık olarak İstanbul’dan yayımlanan NOTAM (havacılara duyuru) ile ortaya çıktı.  NOTAM’da söz konusu bölgenin Türk Bölgesi olduğu ve arama/kurtarma çalışmalarının Türk yetkilileri ile koordine edilerek yapılması gerektiği bildirildi.

TÜRKİYE HİÇBİR ÖNLEME YAPMADI

Düşen helikopterde hayatını kaybeden Yunan subaylar için 9 Mart 2016 günü Ardıççık Adası’nda anma töreni düzenlendi. Anma töreninde çekilen fotoğraflar Yunan Savunma Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde yayımlandı. Bakan Panos Kammenos, Genelkurmay Başkanı Oramiral Vaggelis Apostolakis ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Giakoumakis ile birlikte askeri helikopterle Muğla’nın Ardıççık Adası’na indi. Türk Hava sahasını 6 mil ihlal eden Yunan helikopterine hiçbir önleme yapılmadı. Yunanistan Başbakanı Çipras, İzmir ziyaretinde, Yunan hava sahasının ihlal edildiğini iddia etmişti.

YUNAN PAPAZ, AYİN DÜZENLEDİ

Çipras’ın asılsız iddiasından bir gün sonra, Yunan bakan ile askeri yetkilileri taşıyan helikopter, Türk hava sahasını 6 mil ihlal etti ve Türk toprağına iniş yaptı. Muğla’nın Ardıççık Adası’ndaki törende, Savunma Bakanı Kammenos, hayatını kaybeden subayların ailelerine başsağlığı diledi, plaket verdi. Adaya getirilen bir papaz da törene katıldı.

Yunan Savunma Bakanı Kammenos, Ardıçık Adası’na giderken yanına papaz da aldı. Kazada ölen Yunan askerleri için düzenlenen anma töreninde adaya getirilen papaz dua etti.

Muğla sınırları içinde bulunan Ardıççık Adası, 12 Ada bölgesinin batısında yer alıyor ve halihazırda Yunan işgali altında olan Koçbaba Adası’na 5 mil uzaklıktaki Türk Adası. Ardıççık Adası, İstanbul’daki Büyükada’dan daha büyük bir ada. 1943 Tarihli İngiliz haritasında, anma töreninin yapıldığı Ardıççık (Kinaros) Adası’nın, 12 Ada deniz sınırının dışında ve Türkiye’ye ait olduğu açık bir şekilde gösteriliyor.

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Albay Ümit Yalım, “Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde, hava sahası ihlalinin yayımlanmaması birçok soruyu da beraberinde getiriyor. Başbakan Davutoğlu, Ege Denizi bölgesinde, hava sahası ihlallerinin önlemesi için TSK’ya neden direktif vermiyor? Yunan helikopterlerine angajman kuralları neden uygulanmıyor? 16 Ada ve 1 kayalığı Yunanistan’a alenen veren AKP hükümeti, şimdi de Ardıççık Adasını mı verdi?” diye konuştu.

Emekli Albay Ümit Yalım, Kardak krizi sırasında, kayalıklara Yunan papazın gelmesinin büyük olay olduğunu hatırlattı ve şunları söyledi: “Şimdi, Muğla’nın Ardıççık Adası’na Yunan papazı geliyor, Yunan helikopteri iniyor, Yunan Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanı geliyor, kimsenin sesi çıkmıyor. Davutoğlu ve AKP hükümeti ise tam bir sessizlik ve aymazlık içinde. 11 Şubat 2016’da, İstanbul’dan NOTAM yayımlayan devlet memuru Ardıççık Adası’na ve egemenlik haklarımıza sahip çıkıyor ama Davutoğlu, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz egemenlik haklarımıza sahip çıkmıyor.”

12 yılda Eşek, Koyun, Hurşit, Bulamaç, Fornoz, Nergizçik, Kalolimnoz, Keçi, Sakarcılar, Koçbaba, Ardacık, Gavdos, Dhia, Dionisades, Gaidhouronisi ve Koufonisi adaları işgal edildi. Ardıççık 17’nci ada.

Saygı ÖZTÜRK/11.04.2016,Sözcü














4 Nisan 2016 Pazartesi

Is it any "coincidence" ISIS never attacks Israeli soil?





The security for the Brussels airport was run by the same Israeli company (based in Holland) that ran the 9/11 security at all involved airports, and that for the "underwear bomber" among other recent false flag attacks.

The person verifying that "ISIS claimed responsibility" for the Brussels attack is none other than Rita Katz- an Israeli, who provides "proof" that most recent False Flag attacks have been claimed by ISIS, or Al Qaeda or whoever. Her "proof" comes from Twitter accounts, and "ISIS websites" which are often linked back to Saudi Arabia, and the UK.

The iconic television images of people running away from the Airport terminal are also apparently owned by Israelis i24 television station.

Zionist Olav' Thon's employees were seen surround the alleged victims outside the metro station- the same man who had his empty buildings blow up during the Oslo Attack (buildings he was denied a demolition permit for on historic grounds).

The agenda of this attack only goes to help create a state of "Greater Israel", as 4 days after this False Flag, like clockwork, Belgium sent warplanes to go and bomb "ISIS" in Syria and pledge more military assistance.

Is it any "coincidence" ISIS never attacks Israeli soil?

When you start to add all these things up, and because these themes keep re-occurring, one can only deduct that Israeli forces are behind these False Flags and Hoaxes as well as ISIS, with the agenda of destabilizing competing nation-states near Israel and in the region, as well as the ultimate goal of the creation of a state of "Greater Israel".





*





In Syria, militias armed by the Pentagon fight those armed by the CIA !

Syrian militias armed by different parts of the U.S. war machine have begun to fight each other on the plains between the besieged city of Aleppo and the Turkish border, highlighting how little control U.S. intelligence officers and military planners have over the groups they have financed and trained in the bitter five-year-old civil war...... more latimes





*






Petri Krohn : WW3.5 – A SCENARIO FOR A LARGE REGIONAL WAR


The central axiom of war in the nuclear age is that the nuclear superpowers must never directly wage war against each other. Open warfare between the U.S. and the Soviet Union would immediately have escalated into a global war on all fronts, that would likely soon turn nuclear and escalate in to Global Thermonuclear War or MAD, Mutual Assured Destruction. Any war between the superpowers would thus have to be fought by proxies, as in the Vietnam War. If Russian and U.S. soldiers were killing each other, as in Korea, this would need to happen in secret or at least with plausible deniability.

The Russian strategy for MUTUAL security in Europe is to increase commercial and economic ties between Russia and the EU. A gas pipeline guarantees peace for both sides, as any increase in tensions would bring enormous economic loss to both.

The American interest in Europe is to make Europe less secure. Nato's value as a deterrent against Russian 'aggression' or action on the global chessboard is weakened if European countries are unwilling to wage war on Russia because of their mutual economic interests.

The U.S. seems to be making preparations for a war with Russia. Forces are being moved to Europe as part of Operation Atlantic Resolve. So far they have done little more than to irritate Russia. As Obama himself states in the interview in The Atlantic, Ukraine is not in America's vital interests. The U.S. would thus not engage Russia in Ukraine.

In Ukraine as in Syria the U.S. aim seems to be to provoke Russia to enter a war that Russia does not really want to be a part of. Russia may be successfully provoked, but I do not believe the U.S. or Nato want to take part in open hostilities against Russia.

The question to ask is this: What would be the maximal proxy war the West could force upon Russia without being itself directly involved? If all the wars, fronts and conflict that Russia and her allies are involved in were to ignite at once, this could lead to a large regional war in Eastern Europe and Western Asia. On one side would be the 'Turkish Axis' of Ukraine, Turkey and Saudi Arabia with the Islamic State, al-Qaeda and "FSA". The 'Anti-Turkish Alliance' would consist of the 4+1 group of Iran, Iraq, Syria, Hezbollah and Russia, with the addition of the Kurds, Yemen, Donbass or Novorossiya, and Armenia. These countries and parties are already actively involved in fighting.

Other fronts could easily ignite, starting with the Cyprus dispute between the Cypriot government and the Turkish occupation forces. Tensions would rise in the Aegean between Greece and Turkey. The conflict in Nagorno Karabakh would reignite as well as other hotspots in the South and North Caucasus. Bahrain and Saudi Arabia would see internal conflict between Sihas and Sunnis. Iran and Russia would openly start supporting Yemen against Saudi Arabia. The Balkans would be in flames with fighting between the pro-Western, pro-Russian, and pro-Turkish sides. People in the Baltic states will find little green men under their beds. The flow of refugees to Europe would double. The Islamic State would increase its terror activities in France and Belgium.

Even more fronts could open up in Asia, China could be attacked in the South China Sea. Korea could get hot. The only limitation in this scenario is that the U.S. must not openly wage war against Russia.

I believe Russia and Iran (and China) would likely emerge as the winners of this war. But for the West, winning is not the aim. The real purpose of U.S. policies is to cause maximum damage and disruption to Russia and Eurasia. The ultimate Western weapon against Russia's nuclear arsenal is the complete destruction of nation states in Russia's periphery. Nuclear deterrence is effective against a rational adversary, like the United States and the Soviet Union in the Cold War. Nuclear weapons are totally ineffective against terrorist armies based in failed states and embedded refuge flows. This regional Eurasian war could well be the end of Ukraine, Turkey and Saudi Arabia in their current forms, but destroying one's neighbours will only bring Russia more insecurity.

I have called ongoing 4th Generation Warfare fought from Libya to Ukraine as 'World War 4'. War is fought on three continents U.S. forces involved on all fronts. The number 3 for 'World War 3' is best reserved for the Cold War, or the hypothetical nuclear war that might have at any moment ignited between the superpowers. The trouble with WW4 is that it can escalate into a hotter war and degrade into World War 3. WW3.5 is World War Lite, not quite global or nuclear, but almost.






via S.Balaman











3 Nisan 2016 Pazar

Laik Türkiye ve Karşıtları









Ensar Vakfı’nın adına ilk Uğur Mumcu’nun Rabıta kitabında rastlamıştık. Yani bundan yaklaşık 30 yıl önce yazılmış kitabında.

Mumcu, Suudi Arabistan kökenli ve “Müslüman ülkelerinin şeriatla yönetilmesi”ni amaçlayan Rabıta ile bağlantılı örgütlerden söz ettiği kitabında, Ensar Vakfı’na da yer veriyordu.

Ensar Vakfı’nı, AKP iktidara geldiğinden bu yana adım adım izledim. Çünkü bu vakıf, AKP kadrolarının odaklandığı vakıflardan en önde gelenlerindendi.

Diğer bir çok dinci vakıf ile birlikte Ensar Vakfı ile ilgili belirlediğim bir çok bağlantıya Rabıta’nın Zabıtası adlı kitabımda yer ayırdım. 

Kitabın bu bölümü giderek genişliyor. Çünkü, AKP iktidarında Ensar Vakfı ülke gündeminden hiç çıkmıyor. En son Karaman’da Ensar Vakfı’na bağlı bir evde “öğretmen” kılığına girmiş bir sapkının, 45 küçük çocuğa tecavüz ve sarkıntılıktan tutuklanması gibi.





ENSAR’DAKİ AKP’LİLER

Gelelim, Ensar Vakfı-AKP ilişkilerine:

AKP’nin ilk Maliye Bakanı olacak Kemal Unakıtan ve Al Barakacılarla birlikte Bereket Vakfı’nın kurucusu olan Abdullah Sert, 1979’da bir grup isimle birlikte “Ensar Vakfı”nı kurmuştu. Bu isimlerin arasında AKP’den İstanbul Anakent Belediye Başkanı olan Kadir Topbaş da vardı. 

Ensar Vakfı kurucularından bir başka isim de, Ahmet Şişman’dı. 2011 Temmuz ayında ölen Ahmet Şişman’ın cenaze törenine dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve dönremin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da katılmışlar ve bizzat tabutunu taşımışlardı. 

Bir dönem, AKP’li siyasi kadroları içinde barındıran çatı örgütü olan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nın başkanlığını da üstlenen Ahmet Şişman, aynı zamanda 1990’lı yılların ortasında yayımlanan “Bilgi ve Hikmet” dergisinin sahipliğini de yapmıştı.


CUMHURİYETLE HESAPLAŞMA NİYETİ

Bilgi ve Hikmet dergisinin o dönemde Genel Yayın Yönetmeni ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü İslamcı yazar Ali Bulaç’tı. Ankara sorumluluğunu ise, daha sonra Recep Tayyip Erdoğan’a uzun süre danışmanlığını üstlenecek, daha sonra da AKP’den milletvekili ve kültür bakanı olacak olan, şu anda da AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü olan  Ömer Çelik’ti. Bilgi ve Hikmet dergisi, AKP iktidara gelince Başbakanlık Müsteşarlığı, daha sonra Çalışma Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı makamlarında oturan Ömer Dinçer’in, 19-21 Mayıs 1995’te Sıvas’ta düzenlenen bir sempozyumda yaptığı konuşma metnini, 12. sayısında makale olarak yayımlamıştı.

“21. Yüzyıla girerken dünya ve Türkiye gündeminde İslam” başlığını taşıyan o makalede Ömer Dinçer, “Cumhuriyet kavramının aslında artık bizim için çok fazla bir mânâ ifade etmediğini söylememiz de mümkündür” sözlerinin yanı sıra, şu görüşlerini de kamuoyu ile paylaşmıştı:

“Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin, laiklik, cumhuriyet, milliyetçilik gibi bir çok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum.” 

Ömer Dinçer, 1997 yılı Aralık ayında İstanbul’da AKP kadrolarının odaklandığı bir başka yapı olan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı tarafından gerçekleştirilen “Demokrasi Sempozyumu”nda yaptığı bir konuşmada da, ulus devlete, demokrasiye, bürokrasiye ve modern topluma ilişkin eleştirilerini dile getirmiş, “… tarihi gelenek içinde yer alan vakıfların, cemaatlerin, özel sektörün yönetimde söz sahibi, daha da önemlisi karar verme ve politika belirlemede güç sahibi olmaları gerektiğini” vurgulamıştı.


REJİMİN YENİDEN TANZİMİ 

O sempozyumun kapanış bildirisinde, “Bütün meselenin; her zaman her toplumda farklı toplum kesimlerinin, değişik inanç gruplarının, etnik, dini, kültürel ve diğer toplulukların aynı zamanda yaşayacaklarının kabul edilmesi ve rejimin bunu mümkün kılacak şekilde tanzim edilmesi” gereği vurgulanmıştı. 

Ömer Dinçer’in, Yardımcı Doçent olduğu dönemde Türkçe’ye çevirdiği ve Pakitsanlı Muhammed Ekrem Han’ın “İslam Ekonomisinin Temel Meseleleri” adlı bu kitabında da, “tüm bilginin İslamlaştırılması” amacının altı özenle çizilmişti.

Kendisi de Ensar Vakfı kurucusu olan Ömer Dinçer’in geçmişteki rejimin yeniden tanzim edilmesi ve tüm bilginin İslamlaştırılmasına yönelik çabalarının, büyük bir bölümünü AKP iktidarı döneminde Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra yaşama geçirdiğini bilmek gerekiyor. 

Ömer Dinçer’in kurucular kurulu üyesi olduğu Ensar Vakfı’nın en önemli çalışmalarından biri, “interaktif Kur’an-ı Kerim Öğrenme CD”sinin bütün imam hatip lisesi öğretmen ve öğrencilerinin hizmetine sunulmuş olmasıdır.

Ayrıca vakfın “www.dinkulturuogretmeni.com” adresindeki sitesi de ilk ve ortaöğretim din kültürü ve ahlak bilgi öğretmenleri için hazırlanmıştır. Ensar Vakfı’nın bir başka hizmeti de, “ilmihal, tefsir vb. dini ilimlerle ilgili seminerler, konferans ve yardım faaliyetleri”ni yürütmektir.

Ensar Vakfı’nın amacına gelince… Vakıf, amacını şöyle açıklıyor:

“Herkesin kendi dini ve felsefi inançlarına göre eğitim ve öğretim yapma hakkını kullanmasına destek ve yardım sağlamak temel misyonumuzdur. Bu konuda, kamusal alanı etkilemek ve yönlendirmek; özel alanda hizmet üstlenen kurumları desteklemek ve yardım etmek genel amacımızdır.” 

Bu amaçlarını etkilemek ve yönlendirmek için Ensar Vakfı’nın  AKP iktidarında eline çok büyük bir olanak geçti. O da, vakfın kurucularından Ömer Dinçer’in Milli Eğitim Bakanı olmasıydı.


ATATÜRK İLKELERİ MİLLİ EĞİTİM’DEN AYIKLANIYOR

Ömer Dinçer, Milli Eğitim Bakanlığı’na atanır atanmaz, bakanlığın görev tanımındaki “Atatürk inkılap ve ilkelerine bağlı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen vatandaş yetiştirme” hedefini “kanun hükmünde kararname” ile kaldırdı…

O hedef yerine Ömer Dinçer, bakanlığın görevleri arasına “öğrencileri, bedeni, zihni, ahlaki, manevi, sosyal ve kültürel nitelikler yönünden geliştirme, insan haklarına dayalı toplum yapısının ve küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve beceriyle donatmak” amacını yerleştirir.

Bu hedefte Dinçer’in 1995’te Sivas’ta yaptığı konuşmada yer alan “katılımcı ve adem-i merkezi” yapı “insan haklarına dayalı toplum yapısı” ifadesinde yerini buldu. “Daha Müslüman” yapı ise “ahlaki, manevi yönden geliştirme” vurgusundadır. Kısacası, “milli ve laik eğitim” yerini, “etnik ve dinsel” yelpazeye bırakacaktı. 

Yani, bir başka anlatımla 90 yıllık enkaz kaldırılacaktı. Yani, Atatürk Cumhuriyeti bir enkazdı, AKP o enkazı kaldırıyordu.
Bundan bir süre önce Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan da yaptığı konuşmada da  bunu söylüyordu zaten.

Nerede söylüyordu bunu? Ensar Vakfı’nın toplantısında…


DİNAMİK VAKIF

“Ülke insanının manevi dinamiklerini zenginleştirmek” için kurulan Ensar Vakfı, AKP döneminde epey proje aldı. Biliyorsunuz, bizde “proje” demek, dinamik zenginlik demektir…

Ensar Vakfı da, vakıf kurucularından Ömer Dinçer’in Milli Eğitim Bakanlığı sırasında bakanlık ile “ortak projeler” yürüttü. 8 bin 500 din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni, vakfın yan kuruluşu olan Değerler Eğitimi Merkezi’nin yayınları ile desteklendi.
Gençlik ve Spor Bakanlığı da, “Fikrini Sen Yönet”, “Merhaba İstanbul”, “Osmanlı Sanatlarıyla Tarih Yolculuğu”, “Eğitim ve Kültür Evi” projeleri ile vakfa yardımcı oldu.


ENSAR VAKFI İKTİDARDA

Ensar Vakfı, AKP kadroları açısından da epey zengin bir vakıf:

Vakıftan Mustafa Açıkalın, Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’yken genel sekreteriydi. Sonradan AKP’den milletvekili oldu.

12 Eylül darbesinden sonra Suudi Arabistan kökenli şeriatçı Rabıta örgütünün parasıyla yurtdışına gönderilen vakıf kurucularından ve Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisine “ağabey” diye hitap ettiği Alaaddin Şahin, Türkiye’ye döndükten sonra Nuruosmaniye Camii imamıyken AKP döneminde İETT Müşteriler Daire Başkanlığı’na atandı.

Ensar Vakfı’nın şu andaki Başkanı İsmail Cenk Dilberoğlu, İstanbul İl Genel Meclisi’nin AKP’li üyelerinden. Dilberoğlu, AKP döneminde THY İcra Komitesi’ne de atandı.

Vakfın Başkan Yardımcılarından Mehmet Sarımermer ise, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün damadı. Vakfın önceki sekreter üyelerinden İbrahim Bacacı, Gül’ün damadı Mehmet Sarımermer’in Fenn Bilgi Teknolojileri Sanayi ve Ticaret şirketinden ortağı.

Vakfın Mütevelli Heyeti arasında bugün AKP’li Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ve Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen de yer alıyor.

Daha önce AKP’li Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın, AKP’li Ümraniye Belediye Başkanı Hasan Can vakfın yönetimindeydiler. Yalnız belediye başkanları değil, belediye başkanlarının oğulları da Ensar Vakfı’nda görev yaptılar. Örneğin, AKP’li Bahçelievler Belediye Başkanı Osman Develioğlu’nun oğlu Ziya Develioğlu… Recep Tayyip Erdoğan, Başbakanken, Ziya Develioğlu’nun düğününe katılmış, evlenen çiftten üç çocuk yapmalarını istemişti!

Ömer Dinçer’in oğlu ve aynı zamanda bir önceki Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın damadı olan Asım Dinçer de vakfın yönetiminde yer almıştı.

Anlayacağınız, Ensar Vakfı, adeta AKP’nin bir aile kuruluşuydu… Amacı dinamikleri zenginleştirmekti…


ÇOCUK İSTİSMARININ ODAĞI

Ensar Vakfı’nın çocuk istismarının odağı olduğunu da biliyoruz artık.

Karaman’da Ensar Vakfı’nın ve Karaman İmam Hatip Mezunları ve Mensupları Derneği’nin evlerinde kalan çocuklara “öğretmen” kılığına girmiş bir sapkın 45 çocuğa tecavüz ediyor, onları istismar ediyor. Hatta onlara hayvan pornosu izletiyor!

İnancımın gereği diyerek başını bağlamış bir bakan, sözde aileden sorumlu kadın bakan da çıkıp “bir ilktir” deyip olayı örtbas etmeye çalışıyor.

Oysa hiç de öyle değil. 

Gazetelere yansıdı:

Ensar Vakfı’nın Çorum Şube Başkanı olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Zekai İşler, 2008’de iki kız öğrenciye tecavüz suçlamasıyla hapis cezasına mahkum edilmişti. 

Ayrıca, Rize İl Özel İdare Genel Sekreter Yardımcısı, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Rize İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü ve Ensar Vakfı Rize Şube Başkanlığı’nı yürüten Kızılay Rize Şube Başkanlığı görevlerini yürüten 56 yaşındaki Mehmet Nuri Gezmiş, küçük yaştaki 2 erkek çocuğa cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla tutuklanmıştı.

AKP’nin neden Ensar Vakfı’nda gerçekleşen sapkınlıkları kamuoyunun gözünden kaçırmak, Meclis’te araştırma komisyonu kurulmasını engellemek istediği şimdi daha iyi anlaşılmıyor mu?

Ensar Vakfı, AKP’nin bizzat kendisi çünkü…


Işık Kansu
Basın link / link










!







“Ben diğer öğretmenlerden farklı olarak daha sevecen olabilirim” diyen sapığın akrabaları, çocuklarınızın sevgiye ihtiyacı olsaydı, onunla yalnız bırakır mıydınız? - SB


"12 kız öğrenciye cinsel istismarla suçlanan imam hatip öğretmeni: Biraz sevecen olmuş olabilirim!"
Haber linki













GÜNÜN İSYANI!

İsyanım, sapık bir öğretmenin, Ensar Vakfı’nın Karaman’da açtığı evde en az 45 erkek çocuğa tecavüz ettiğinin ortaya çıkmasından sonra bile evlatlarını bu yasadışı evlere göndermeye devam eden ailelere:

Allah size o beyni, başkalarına “salata” yaptırasınız diye mi verdi?


Mustafa Mutlu
Aydınlık






*






Ülkemizin gündeminden düşmeyen terör olaylarının yanı sıra, günlerdir çocuklara yönelik taciz olayları da gündemin ilk sıralarında yer almaktadır. Her gün gelen şehit haberleri, toplumun içini kanatırken, her türlü iğrençliklerin bir bir ortaya çıktığı çocuklara yönelik taciz ve tecavüz olayları da, toplumu derinden sarsmaktadır. 

Ülkemizde her ay Adli Tıp Kurumu’na 650 çocuk istismarı olayı gönderilmektedir. Çocuklara yönelik cinsel istismar suçlamasıyla açılan dava sayısı 2006 yılında 2.415 iken, 2011 yılında 16.830 olmuş ve 2014 yılında 24.825 sayısına ulaşmıştır. Ülkemizde cinsel tacize maruz kalan çocukların oranı en az %25 seviyelerindedir. Türkiye’nin dünyada çocuk tacizi, özellikle cinsel taciz sıralamasında üçüncü sırada yer alması, geleceğimiz adına ürkütücüdür. Hergün yeni bir olayın ortaya çıktığı ülkemizde, Ensar Vakfı gibi kuruluşlar korunmaktadır. Birbirilerine düşman gibi görünen cemaatler, tarikatlar, gruplar, iş tacize, tecavüze gelince kenetlenmekte ve destek mesajları vermektedir.

“Her Bir Uzuv İçin Okunması Münasip Olan Şifa Ayetleri” kitabının yazarı Cübbeli Ahmet Hoca denen şarlatan din tacirini tek başına kaçak sarayda ağırlayan Tayyip Erdoğan ile, bu şarlatanı evinde ziyaret eden başbakanın tutumları, olayı gözler önüne sermektedir. Bilim insanları yerine, din tacirleriyle görüşmenin sonuçları, taciz ve tecavüzde gelinen durumun tesadüf olmadığının kanıtıdır.

Bilal Erdoğan’ın “eşimden sonra en çok görüştüğüm kişi Ensar Vakfı başkanı” söylemi, Tayyip Erdoğan’ın Ensar Vakfı genel kurullarına sık sık katılması, meşhur “enkaz” açıklamasının yapıldığı Ensar toplantıları anılarda yerini korumaktadır. Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde Karaman’a ziyareti sırasında, çok sayıda çocuğun tecavüze uğradığı evlerin sahibi olan Ensar Vakfı’nca, “Ümmetin medar-ı iftiharı hoş geldiniz” pankartıyla karşılanması, nasıl bir olayla karşı karşıya olduğumuzun ve ülkeyi yönetenlerin konumunun resmidir.

Adana’da dini eğitim veren Furkan Vakfı’nda Eylül 2015 tarihinde yaşanan işkence olayının ardından, şimdi de taciz skandalı yaşandı. Vakıfta gönüllü olarak din dersleri veren bir üniversite öğrencisi, 12-13 yaş arasındaki üç erkek öğrenciye güreş yapma bahanesiyle cinsel tacizde bulunduğu iddiasıyla geçtiğimiz günlerde tutuklandı. Niğde’nin Çiftlik İlçesi Azatlı Beldesi’ndeki Azatlı Küllüce Ortaokulu’nda görev yapan Türkçe öğretmeni, 12 kız öğrenciyi taciz ettiği suçlamasıyla tutuklandı. Ayrıca Milli Eğitim Müdürlüğü’nce, öğretmen hakkında idari soruşturma başlatıldı.

Çorum’da 7 yaşındaki bir çocuğa babası, amcası ve ağabeyi tarafından beş yıl süreyle tecavüz yapılmıştır. İfadesinde insanlıktan utandıran, iğrenç şeyler söyleyen çocuk, amcasının, babasının ve ağabeyinin beş yıl içinde ayrı ayrı 60’dan fazla kez olmak üzere kendisine tecavüz ettiklerini anlatmaktadır.

Bu şahıslar önce tutuklanmış ve sonra “esneklik nedeniyle kızlık zarı bozulmamıştır” raporu gelince ve çocuğun psikolojisi iyi değildir raporu alınınca tutuksuz yargılanmalarına karar verilerek, topluma salınmışlardır. Bu durumdaki bir çocuğun psikolojisinin iyi olmayacağı çok açıktır ama toplumun bu tip olaylara bakışı son derece yanlıştır. Kızın, babasından hamile kaldığı ortaya çıkınca, tekrar tutuklama gerçekleşmiştir. “Babanın öz kızına şehvet duyması haram değildir” diye fetva veren Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu olay hakkında ne düşünmektedir? Din ile uyutulan toplumlarda, böyle saçma söylemlerde bulunulması, her türlü tacize ve tecavüze yol açmaktadır.

Ülkemizde çocuklara yönelik cinsel istismarda, özellikle ensest ilişki çok yaygındır ama gizlenmektedir. Ensest ilişki, tüm toplum ve kurumlar tarafından şiddetle kınanmalıdır ve ceza yasası değiştirilerek, özellikle çocuklara taciz ve tecavüz suçlarına verilen ceza arttırılmalı, af kapsamı dışında tutulmalıdır. Aynı şekilde kadınlara karşı yapılan taciz ve tecavüz suçları da, bu kapsamda değerlendirilmelidir. Doğal olarak bu konuda eğitim de çok önemlidir.

“Dindar nesil yetiştireceğiz” söyleminin ardında ve dinin emrinde devlet yaratmanın sonucunda, laiklik ilkesinden sapılarak, dinci bir merkeze oturtulan günümüzdeki eğitim sistemi ile bu tacizlerin önlenemeyeceği çok açıktır. Anlamadığımız bir dille yapılan din eğitimi ve dini gereklerin yerine getirilmesi sonucunda, bir takım sapkın kişiliklerin daha kolay ortaya çıkması kaçınılmazdır. Öncelikle her türlü dini ibadetin kendi dilimizde, Türkçe yapılması gerekir. Çünkü anlayarak yapılan dini ibadet, toplumun motivasyonunu arttıracağı gibi, neyin, ne için ve ne adına yapılacağını da bilmemize yarayacaktır. Bu suretle dini, hedefinden saptıran yobazlar ile din tacirlerinde en az yarı yarıya azalma olacaktır.

Arapça kutsal bir dildir, o yüzden Kuran Arapça okunur diyenlerin, Ensar Vakfı’nın 2014 yılında Kürtçe Kuran bastığından haberleri bile yoktur, belki de unutmuşlardır. Açılım bahanesiyle Kürtçe ezan okunması da belleklerdedir. İran, Malezya gibi Müslüman ülkelerde ezanın Arapça değil, kendi dillerinde okunduğu da bilinmelidir.

Ensar Vakfı’nın toplantılarında cumhuriyete enkaz diyenlere, haremi savunanlara, din adına ve Tanrı adına yaptıkları tüm kirli işleri, tacizleri, tecavüzleri, yolsuzlukları örtmek isteyenlere karşı bilimin ışığında örgütlü mücadele yapılması kaçınılmazdır.

Suay Karaman
İlk Kurşun Gazetesi, 4 Nisan 2016.



















Din Çevreleri Niçin Kendi İlkokullarını Açar?



“İnsanlık tarihi, salınımı yüzyıllar süren sarkacı andırır. Uzun bir uyku döneminin ardından uyanma çağı başlar. Düşünce kendisini, dikkatli bir biçimde zincirlere vurmuş olan yöneticilerden, düzenin avukatlarından ve din adamlarından kurtarır.


Düşünce, kendisine vurulan zincirleri parçalar. Kendisine öğretilmiş olan her şeyi ciddi bir eleştiri süzgecinden geçirmeye başlar ve ortasında bir ot gibi yetiştiği dinsel, politik, yasal ve sosyal önyargıların kofluğunu açığa çıkarır. Yeni çıkış yolları aramaya başlar, yeni bulgularıyla bilgilerimizi zenginleştirir, yeni bilimsel alanlar üretir.


Ancak düşüncenin kökleşmiş düşmanları  - hükümet, yasa koyucu ve din adamları -  kısa bir süre sonra yenilginin üstesinden gelip başlarını yine yeniden kaldırmaya başlar. Dağılmış olan güçlerini yavaş yavaş toparlarlar ve inançlarını, yasal kurallarını yeni koşullara ve gereksinimlere uygun olarak yeniden düzenlerler. Sonra, düşüncenin ve kişilerin köleliğe olan yatkınlığından –ki bu yatkınlığı kendileri çok iyi bir biçimde ekerler- toplumun anlık örgütsüzlüğünden, bazı bireylerin tembelliğinden, diğerlerinin aç gözlülüğünden yararlanarak,sürüngenler gibi yavaş yavaş görevlerinin başına dönerler ve ilk olarak eğitim aracıyla çocukları esir alırlar.


Çocuk zayıf bir ruh halindedir. Onu korkuyla sindirmek kolaydır. Onlar da bunu yapar. Çocuğu önce zayıflatırlar sonra ona cehennem işkencelerinden söz ederler. Çocuğun usunda, lanetlenmiş olan kişilerin ızdırabı ve Tanrı’nın intikamı gibi düşünceleri uyandırırlar. Hemen ardından devrimin korkunç yanlarına, bazı devrimcilerin aşırı uygulamalarına değinerek çocuğu ‘düzenin bir dostu’ yaparlar. Din adamları çocuğun yasa düşüncesine alışmasını sağlarlar, ‘ilahi yasa’ denen şeye uymasını isterler ve bu ilahi yasa gevezeliğiyle çocuğun sivil yasalara uyması sağlanır.


Ve, çok iyi bildiğimiz bu boyun eğme alışkanlığından yararlanarak bir sornaki neslin aşılanan bu dinsel sapıncı sürdürmesi sağlanır. Bu dinsel sapınç hem köleleştirici hem de otoriterdir, çünkü otoriteyle kölelik kol kola girer.” (11)


Robert L.Park, Türkçeye Batıl İnanç olarak çevrilen Superstition: Belief in the Age of Science (12)  adlı kitabında bu konuda şu saptamayı yapıyor:


“Yeni doğmuş olan bebeğin beyni, doğum anından başlamak üzere duyu organlarıyla alınan bilgileri işleme sokarak, bu tuhaf dünyada neyin ne olduğuna neyin ne olmadığına ilişkin inançlar üretir. Yalnızca birkaç inancı olan genç, bu inançları yeni bir bilgiyle çeliştiği zaman yeni inançları kabul etmeye hazırdır. Gençler başlangıçta her şeyi kabul etme eğilimindedir, çünkü inançları bunlarla ilişkili diğer inançlarla bir matriste buluşmamıştır. Çocuklar inançları ne denli çabuk kabul ediyorsa o denli de çabuk atabilirler.


İnsanlar Yer denen bu gezegendeki yaşamları boyunca kendilerini yönlendiren kişisel-rehberlik kitabına yeni şeyler ekleyip düzeltmeler yapar ve duyu organlarıyla alınan yeni girdilerle var olan inançlar arasında kaçınılmaz olarak çatışmalar başlar ki bu çatışmaların şöyle ya da böyle uzlaşması gerekir. Yıllar geçtikçe çatışmaların sayısı artar ve yeni inaçların eklenmesi zorlaşır. Özellikle, iyi tanımlanmış dünya görüşüyle ilgili ve güçlendirilmiş belli inançların aşılanması (indoctrination) yaşamın erken dönemlerinde daha başarılı oluyor. 


Cizvitler (Jesuits) ‘Çocukları bana yedi yaşından önce verin, ben de size adam nasıl olur göstereyim’ der.




Takiyüddin Rasathanesi



Osmanlının Uzaya Bakan Gözü Takiyüddin ve İstanbul Rasathanesi
  

Rasathane kapanmış ve bu rasathanenin ‘meleklerin bacaklarını dikizliyorlar’ gerekçesiyle topa tutularak yıkıldığına ilişkin ‘söylenceler’ var! Bunlardan ikisini aşağıda aktarıyorum.



1 -Tübitak Bilim ve Teknik dergisinde, Urungu Akgül tarafından kaleme alınmış, olan yazının başlığı ve ilgili bölümü:

Osmanlının Uzaya Bakan Gözü Takiyüddin ve İstanbul Rasathanesi

“Rasathanenin Hazin Sonu

İstanbul Rasathanesi ilginç bir yıkım yaşamasına rağmen, yıkımın nedenine ilişkin fazlaca veri elde edilememiş. Ancak, rasathanenin yıkılışında 1577 yılında gözlenen kuyrukluyıldızın ve 1578’de baş gösteren veba salgının nedeni olarak gösterilmesinin, daha da ileri giden çevrelerce Takiyüddin ve Rasathane personelinin meleklerin bacaklarını gözlediği yolundaki söylentilerin, şüpheleri artırdığı söyleniyor. Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi’nin de bu görüşleri desteklemesi üzerine, padişahın verdiği emirle, Rasathane Kılıç Ali Paşa’ya yıktırılıyor.


Rasathanenin padişah emriyle yıktırıldığı kesin olmakla birlikte, konuyla ilgili aydınlanmamış birçok nokta vardır. Yaygın bir görüş Rasathanenin, verilen hattıhümayuna dayanarak Kılıç Ali Paşa emrindeki donanma tarafından denizden topa tutularak yıkıldığı biçimindedir.(…)


(…) Bunca söylentinin arkasında , Rasathanenin yıkılmasının gerçek nedeninin, rasathanenin kurulmasına önayak olan Hoca Sadettin Efendi ile şeyhülislamın yer aldıkları farklı grupların siyasi çekişmesi olduğu sanılıyor. (19)



2 - Benzer bir yıkılış öyküsü de Matematik Dünyası dergisinin 2005 Güz sayısında yayımlanan Piref.H.Ökkeş’in ‘Takiyüddin ve Tycho Brahe Hocalarım’ başlıklı yazısında geçiyor.


“Derken…Yıl 1577…Bir kuyruklu yıldız belirir semalarda. Ertesi yıl hem Avrupa’da hem İstanbul’da veba salgını başlar. Salgınla gözlemevi arasında bağlantı kuranlar işi azıtıp Takiyüddin hocamız ve gözlemevi çalışanlarının geceleri yıldızları değil de ‘meleklerin baldırlarını dikizlediklerine’ ilişkin söylentiler çıkarırlar. Karşı cinse düşkünlüğüyle bilinen III.Murat, bunu duyar duymaz, ‘Vay, sahibinden önce ahıra girersin ha!’ desturuyla yerinden doğrulup, kuruluşundan sadece bir-iki yıl sonra, 22 Ocak 1580’de gözlemevini bir inanışa göre topa tutturur. (…)” (20)





Prof.Dr.Rennan Pekünlü
DİN-BİLİM ÇATIŞMASI,
Kaynak Yayınları,2015

dipnotlar:
(11) Peter Kropotkin, Anarchist Morality
(12) Türkçe basımı için Robert L.Park, Batıl İnanç, İstanbul Kültür Üniversitesi Yayını,2010
(19) Urungu Akgül “Osmanlının Uzaya Bakan Gözü Takiyüddin ve İstanbul Rasathanesi, Bilim ve Teknik c.3, sayı 351, Şubat 1997, s.34-42
(20) Piref.H.Ökkeş “Takiyüddin ve Tycho Brahe Hocalarım”, Matematik Dünyası, 2005 Güz























“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” 
“Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder.”













ERMENİ SOYKIRIMI YALANLARIYLA SAVAŞMAYA GİDİYORUZ!






Nisan ayı boyunca, değerli arkadaşım Mehmet Perinçek'le beraber ABD'yi bir uçtan diğerine katedip, yalanları yüzlerine vuracağız.

Serkan Koç









Türk Vatanseverler Birliği, ATAA ve Talat Paşa Komitesi, ABD'de Ermeni Yalanlarını Yıkma seferberliğine Türk Ocağı ile birlikte NJ'de başlıyor. 

Nisan ayı boyunca ABD'de 12 merkezde, Kanada'da Toronto ve Ottawa'da Dr. Mehmet Perinçek'in konferansları ve Yönetmen Serkan Koç'un katılımıyla film gösterileri düzenliyoruz. Emperyalizmin soykırım yalanlarını LA başta olmak üzere bütün ABD'de yüzlerine çarpacağız. 

Tüm vatandaşlarımızı bu etkinliklere katılmaya, Amerikalı arkadaşlarını getirmeye ve gerçekleri ABD'de yaymak için güç birliğine davet ediyoruz. 

Murat Kutluğ 
TVB




The screening of 1915 in Washington and Miami-video


"Documentary Film: 1915 in Armenian Documents "
with speeches of Justin McCarthy  Michael M. Gunter, Norman Stone and Şükrü Server Aya






























“İnsanların nefrete inatla sarılmalarının nedenlerinden birisi, nefret gidince, 
acıyla başbaşa kalmak zorunda kalacakları duygu olduğunu düşünüyorum.”

James Arthur Baldwin (1924 - 1987)

“I imagine one of the reasons people cling to their hates so stubbornly is 
because they sense, once hate is gone, they will be forced to deal with pain.”





Yanındayız AzerbayCan...











Azerbaycan Savunma Bakanlığı, Ermeni işgali altındaki bazı stratejik bölgeleri geri aldıklarını açıkladı.

Cuma gecesinden bu yana çatışamalrda 12 askerinin hayatını kaybettiğini açıklayan Savunma Bakanlığı, Azerbaycan Ordusu'nun Goranboy ve Naftalan kentleri için tehlike oluşturan Talış köyü etrafındaki tepe ve Seysulan yerleşim biriminin Ermenistan güçlerinden temizlendiğini belirtti.

Buna göre, Fuzuli bölgesinde, Horadiz kentinin güvenliği için önemli olan Lele Tepesi de Azerbaycan Ordusu'nun kontrolüne geçti. Geri alınan bölgelerde savunma hattının oluşturulduğu ve mevzilerin güçlendirildiği duyuruldu. "Ateşkesin tekrar ihlâli durumunda Ermenistan'a daha ağır darbelerin vurulacağı" ifade edildi.



Ermenistan Rusya'dan yardım istedi.

Ermenistan resmi haber ajansında yer alan bilgiye göre, Azerbaycan-Ermenistan sınır hattında yaşanan gerilimle ilgili olarak Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbandyan’ın Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile telefonda görüştüğü ve tansiyonun düşürülmesine yönelik yardım istediği belirtildi.


Basın,02.04.2016










İlham Əliyev: "Erməni əsgəri ölmək istəmirsə, Azərbaycan torpağından rədd olsun" 
link



AZERBAYCAN ERMENİSTAN İLE SINIRDA ÇATIŞMIYOR
TOPRAKLARINDAN İŞGALCİYİ KOVUYOR.

Azerbaijan and Armenia is not in war at the border, NO, 
Azerbaijan take his lands back from the invader Armenians.








ERMENİSTAN RUSYA’DAN YARDIM İSTEMİŞ...CEBİNİ DOLDURAN DİASPORAYA BAŞVURSUN...S.Bayraktar








the Armenian-specific purpose of the genocide accusation is that it distracts from a real ongoing grievance, and that is the Armenian occupation of Nagorno-Karabakh. As long as the headlines on the Armenians in the West show them as victims, there is not enough oxygen in the public’s brain to think of them as aggressive occupiers. The Armenian-Azeri conflict is an explosive conflict that has ignited the popularization of the genocide accusation as a proxy-polemic, almost like a replacement-conflict. As long as Nagorno-Karabakh is occupied, Armenian memory will be politicized, and the Armenian people will continue to suffer from this ill-advised politicization of Armenian memory. Instead of better understanding their own past, instead of enjoying greater international relations in their present, the Armenians are locked out of acting toward a more prosperous future for Armenia. It is a simple formula: settle the issue of Nagorno-Karabakh, and the proxy-polemic would fade away, the misuse of genocide will stop. Granted, the genocide accusation began before the occupation of Nagorno-Karabakh, but the two other purposes have already began to lose their momentum.


Do you want to know what happened, or have you already decided to take part in running this political game? - link









Bir Gözlem


Dünya politikasını şekilliyenler tarafından hedeflerine ulaşacak her yöntem deneniyor. Ortadoğuda daha büyük bir ateş yakmak amacında oldukları biliniyor. Şimdiye dek orta frekansda seyir eden savaş yüksek kreşendoya doğru gidip geliyor.

Türkiye'nin Suriye üzerinden dolaylı olarak İran üzerine sürülme operasyonu bir kaç senedir ayak sürüyor. Bir türlü gerçekleşemiyor. Yakınlarda küçük bir oyun ile hiç nedensiz Rusya ile Türkiye'nin arası açıldı. Rusya bizim düşmanımız değilken. Bir Türk F16, Rus SU uçağı düşürdü. Teknik olarak olanaksıza yakın bu olay, önemli stratejist William Enghdal' ın açıkladığı gibi eş zamanlı İncirlik'ten kalkan biri Saudi iki AWACKS uçağının bu F16 ya koordinatları vermesi ile gerçekleşdi. Yani üçlü ortak bir harekattı ve ihale sadece F16 ya kaldı. Tabi ki Türkiye Cumhuriyetine. 

Şimdi ise seneler once canice ve haksızca Ermeniler tarafından ele geçirilmiş çok stratejik Dağlık Karabağı aniden , nedense zamanlama da garip, Azerbeycan ordusu geri almaya soyunuyor.

Rusya Batı dan NATO tarafından kuşatıldı. Ukrayna Nato oldu ve ABD uçakları Rus sınırlarında ve hatta kuzeyde Baltık denizinde keyfi tatbikatlar (!) yapıyorlar. Güney Batı'da ise Balkanlar ve Makedonya sürekli renkli devrim girişimleri ve huzursuzluk. Silah, mafya, göçmenler (!) Soros tipi renkli devrimlerle ateş altında.

Daha önce ABD tarafından ve tabiki ABD ye yön veren perde arkasındaki Israil tarafından elde tutulan Ermenistanı bir şekilde Rusya kendi yanına aldı. Güneydoğu sınırında ABD ile komşu olmamak icin. Keza Gürcistanda patlayan olaylar sonucu Gürcistanı ve ne yazık ki ABD ve Rusya arasında kullanılan Çecenistanı da Ramazanov ile ve Dağıstanı ele geçirdi. Ya ABD ya Rusya ikilemi içerisinde paylaşıldılar. Zayıf bir Türk Devleti yüzünden. 

Ermeniler nasılsa aynı Kürtler gibi kucaktan kucağa oturmaya alışıklar şimdi rahatca Ermenistanda Rus kucağındalar. Azerbeycana son zamanlarda büyük miktarda Israil in askeri yardım yaptığı gerçeği var. Askeri üstlerinden en az birinin de Israil tarafından kullanıldığı sır değil. 

Tekrar genele bakmaya dönersek, Dört bir yanından kuşatılmış ve hala kuşatılmaya çalışılan Rusya , kullanılan devletler ve Türkiye'nin Suriye üzeri İrana sürülmeye çalışılması. Türkiye- Rusya devletlerinin arasının açılması ve şimdi Azerbeycan ve Ermenistan üzerinden bir kez daha Türkiye ve Rusya kafa kafaya getirilmeye çalışılınıyor.

Bundan kim karlı çıkacak dersiniz ???
Özellilikle son günlerde Netenyahu'nun "kimse olmasa bile ben tek başıma İran'a saldıracağım" dediğini bildikten sonra. 

CUI BONO ?
S.Balaman





Bu arada İran'daki Türk varlığı da hatırlanmalı ve İran'ın "Türk dili cehennem dili" dediği de..... Ortalık kızıştırılıyor.... S.Bayraktar




















BİZ DOĞUŞTAN TÜRK OĞLU TÜRKÜZ






Can Dündar AKP'nin PKK'ya toprak vermeyecegini söylemiş, CHP ve HDP'nin beraber hareket etmesini istemiş.

Aklıma 1920'de Azerbaycan'da Neriman Nerimanov'un, parlamentoda 
Karabağ'ın Ermenilere verilmesini teklif eden Ali Haydar Karayev'e verdiği cevap geldi:

"Ali Haydar! Karabağ senin g.tün değildir her gelene veresin!"


Ö.Aydınbaş







*



BİZ KİMİZ ?
BİZ
YUKARI UZAK ASYALIYIZ 
GÖKTÜRKÜZ 
URALIZ 
ALTAYIZ 
OĞUZUZ 
SELÇUKUZ

ATALARIMIZ ŞAMANDIR BİZİM 
SİZİN GİBİ ARABIN ÜMMETİ DEĞİLİZ
KENDİNLE VE DOĞASIYLA BARIŞIK 
PEYGAMBERE İHTİYACI OLMAYAN 
İNSANLARIZ BİZ

HELE AMERİKAN PİÇİ HİÇ OLMADIK
SİZİN GİBİ
NE ARABIN YÜZÜ NE DE ŞAM IN ŞEKERİ 
SÖZÜ REHBERDİR 
ÇOCUKLUĞUMUZDAN BİZE

DEDELERİMİZ ÇANAKKALE DE 
KURTULUŞ SAVAŞIMIZDA 
SİZ BU VATANI GİDİP SATIN 
BİR AVUÇ YALANCIYA HIRSIZA SOYSUZA YOBAZA 
TESLİM EDİN DİYE ŞEHİT TE OLMADILAR

ÇOK SAVAŞTIK ASIRLARCA BİZ 
YOK EDİLMEK İSTENEN 
ASİL TÜRK MİLLETİ OLARAK 
KÖKÜMÜZ MAYAMIZ SAĞLAMDIR 
10 BİN YILA DAYANIR CEDDİMİZ 
MUSTAFA KEMAL SON IŞIĞIMIZDIR BİZİM

SİZİN GİBİ DÜNKÜ BESLEME
IRZI KIRIK BOP UŞAKLARIYLA, 
ABD YETİŞTİRMESİ CİBİLİYETSİZ 
BEYAZ SARAY PİÇLERİYLE DE
GENE DÖVÜŞÜRÜZ GEREKİRSE

BİZ 
DOĞUŞTAN ASİL 
ÖZ VE ÖZ 
TÜRK OĞLU TÜRKÜZ


02.04.2016