Translate

12 Kasım 2013 Salı

KİM DEMİŞ ATATÜRK’Ü ANADOLU’YA VAHDETTİN GÖNDERDİ DİYE





Türkiye’de birileri şu iddiayı tekrarlayıp duruyor: 
“Atatürk’ü Anadolu’ya Millî Mücadele’yi başlatsın diye 
Padişah Vahdettin gönderdi.”




Turgut Özakman “Vahdettin, M. Kemal ve Milli Mücadele” (Bilgi yayınevi, 2007) adlı kitabında bu iddiayı sağlam kanıtlara dayanarak çürütmüştür. Bununla birlikte, biz bir an için doğru olduğunu kabul edelim. O zaman söz konusu iddianın; Vahdettin’in hal ve hareketleri ile, konuşmaları ile uyumlu olması, bunlarla çatışmaması gerekmez mi? Elbette gerekir, eğer çatışmıyorsa iddia doğrudur, çatışıyorsa doğru değildir.

Öyleyse, gelin bir de bu açıdan ele alalım konuyu. Aşağıdaki satırlarda Vahdettin’in kimi söz ve hareketlerini, kronolojik sırasıyla, gerekli gördüğüm bazı açıklamalarımı da ekleyerek sunuyorum. “Atatürk’ü Anadolu’ya Millî Mücadele’yi başlatsın diye Padişah Vahdettin gönderdi” iddiası doğru mu, değil mi görelim.

EKİM-KASIM 1918

- 30 Ekim 1918, Mondros Mütarekesi…

Vahdettin, Mütareke’nin koşullarını öğrenince, İzzet Paşa’ya şunları söyler: “Bu şartları, çok ağır olmalarına rağmen, kabul edelim. Tahminim odur ki, İngilizlerin doğuda asırlarca devam eden dostluğu ve lütufkâr siyaseti değişmeyecektir. Biz onların hoş görüsünü daha sonra elde ederiz.”

 (Görüldüğü gibi Vahdettin, İngiliz “dostluğuna” ve “lütufkârlığına” güvenerek ve daha sonra da İngilizlerin “hoş görüsüne” sığınmayı düşünerek, Anadolu’nun işgaline yol açan Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasını kabul etmiştir.)

- Padişah Vahdettin, “İngilizleri memnun etme” politikası gereği, Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra, 5 Kasım 1918’de ordunun onda dokuzunun terhis edilerek, erlerin memleketlerine gönderilmesine yönelik kararnameyi hiç tereddüt etmeden imzalamıştır. Ayrıca İngilizlerin, Ali İhsan Paşa ve Yakup Şevki Paşa gibi başarılı komutanları tutuklayarak Malta’ya sürgün etmelerine ses çıkarmamıştır.

- Vahdettin’in, Daily Mail gazetesi muhabiri G. Ward Price (Prays)’a 24 Kasım 1918’de söyledikleri: “İngiltere’de, öteden beri Türklere karşı mevcut dostluk duyguları, I. Dünya Savaşı başladığı zaman hemen yok olmuş değildir. Fakat Ermenilerin öldürülmeleri, İngilizlerin Türkiye’ye karşı duygularında derin bir değişiklik meydana getirmiştir. Bu kötülükler kalbimi yaralamıştır… Adalet, çok geçmeden yerini bulacaktır. İngiliz milletine olan kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularımı, Kırım Savaşı’nda İngilizlerin müttefiki olan babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Şimdi, bu sebepten, memleketim ile Büyük Britanya arasında öteden beri var olan dostane ilişkileri yenileyip, kuvvetlendirmek için elimden geleni yapacağım.” 

[Bu sözleriyle İngilizlerin dikkatini çeken Vahdettin, kısa bir süre sonra da çok daha ileri giderek İngilizlere açıkça “Türkiye’nin yönetimini elinize alın” teklifinde bulunmuştur (Sinan Meydan).]


MART 1919

- 9 Mart… Damat Ferit’in General Webb’e söylediği: “Ben ve Sultan, Allah’dan sonra umudumuzu İngilizlere bağladık.” 

(Bizim dincilerin “Vahdettin Han”ı bütün umudunu milletine değil, Anadolu’ya değil, düşmana, İngiliz’e bağlamış!)

- 11 Mart... Amiral Webb’in raporu: “Hükümet yeni tutuklamalara başladı. İtaatli bir ata fazla antrenman yaptırıyoruz. Daha fazla adam tutuklarsak, bu hükümet istifa eder. Daha iyisini bulamayız. Sadrazam her valiye bir İngiliz danışman atamak istiyor. Bizi mahcup ediyorlar… Damat Ferit Hükümeti düşünülmesi mümkün olan en İngiliz yanlısı hükümettir.” 

(Vahdettin öyle birini sadrazam olarak atamış ki bu şahsın kurduğu hükümeti, işgalci düşman “düşünülmesi mümkün olan en İngiliz yanlısı hükümet” olarak niteliyor.)

- 30 Mart... Damat Ferit “Vahdettin’in takip ettiği gaye, Osmanlı Hükümeti’ni İngiliz Devleti’ne mutlak bir teslimiyetle bağlamaktır” diyerek Vahdettin’le birlikte hazırladıkları, İngiliz mandası isteyen projeyi İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe (Kaltorp)’a sunuyor.



HAZİRAN 1919

- 6 Haziran… Yüksek Komiser Calthorpe (Kaltorp)’un raporu: “Damat Ferit İngiliz mandası istiyor. … Padişah yalnız kendi kişisel güvenliğini düşünüyor.”

- 20 Haziran… Posta Genel Müdürü Refik Halit Karay’ın Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti telgraflarının çekilmemesi emri dolayısıyla Atatürk’ün ülke çapında bütün ilgililere genelgesi: “Milletin sesini boğarak yasal hakkını istemekten men etmeye ve vatanın mahvına sebep olmaya yönelmiş bu emri hiçbir namuslu telgraf memurunun yerine getireceğini ummam. Fakat böyle bir namussuzluğa cüret edenler olursa, derhal divan-ı harbe gönderilmesini emrederim.” 

(Vahdettin ve onun atadığı hükümet, Atatürk’ün çalışmalarını engellemek için elinden ne geliyorsa yapıyor. İşte Posta Genel Müdürü Refik Halit Karay’ın marifeti... Eğer Vahdettin’in onayı olmasa posta müdürü böyle işlere girişebilir miydi? R. H. Karay, yazılarıyla da Milli Mücadele’ye karşı çıkmış biriydi. Eğer Vahdettin iyi niyetli olsaydı, böyle birinin, haberleşmenin başına getirilmesine izin verir miydi?)

- 21 Haziran… Ali Kemal’in İngiliz yetkililere söylediği: “Mustafa Kemal’in telkinlerine itaat eden her memur ve subay Divan-ı Harp tarafından ceza görecek.” 

(Ali Kemal Millî Mücadele’nin ve milliyetçilerin en amansız düşmanlarından ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyelerindendir. Kalemiyle ve Dahiliye Nazırı olarak Milli Mücadele’ye şiddetle karşı çıkmış, aleyhinde elinden gelen her şeyi yapmıştır. Böyle birini, “Atatürk’ü millî mücadeleyi başlatsın diye Anadolu’ya gönderen” şahıs, yani Vahdettin nasıl İçişleri Bakanı yapar?)


TEMMUZ-EYLÜL 1919

- 22 Temmuz… İngiliz ve Fransız yüksek komiserleri ortak bir karar alıyorlar: “Padişah’ı destekleyeceğiz ve her türlü ihtilale karşı koyacağız.” (Akla hemen şu soru geliyor: Acaba işgalci devletler Vahdettin’i neden ve kime karşı destekliyor, neden buna ihtiyaç duyuyorlardı? Vahdettin’e neden güveniyorlar, ona yönelebilecek hangi ayaklanmaya karşı koyacaklardı?)

- 30 Temmuz… Vahdettin’in Harbiye Nazırı Nazım Paşa, Atatürk’ün tutuklanması için Kâzım Karabekir’den yardımcı olmasını istiyor. Damat Ferit’in, İngiliz Yüksek Komiserliği Müsteşarı Tom Hohler’e sorusu: “Lüzumu halinde Padişah ve benim güvenliğim İngilizler tarafından korunacak mıdır?” (Dikkat! “Mustafa Kemal Paşa’yı ülkeyi kurtarsın diye Anadolu’ya yollayan” devlet başkanı, can güvenliğini, ülkeyi işgal eden yabancı devletten bekliyor.)

- 9 Ağustos… Vahdettin, Atatürk’ün ordudan çıkarılması, nişanlarının geri alınması ve “fahri yaverlik” unvanının kaldırılması hakkındaki hükümet kararını onaylıyor.

- 20 Eylül… Vahdettin Damat Ferit Hükümeti’ne yardımcı olunmasını isteyen bir beyanname yayımlıyor.

- 29 Eylül… Damat Ferit’in İngiliz Yüksek Komiseri J. De Robeck’ten talebi: “Vahdettin’in hayatı için güvence istiyoruz.”


MAYIS-EKİM 1920

- 13 Mayıs… Vahdettin 16 Kuva-yı İnzibatiye “gazi”sini ve isyan elebaşısını Mecidiye nişanı ile ödüllendiriyor. (Kuva-yı İnzibatiye, Padişah Vahdettin’in, Anadolu’da “kelle koltukta” emperyalistlere karşı mücadele eden Atatürk’ün “düzenli ordusu”na karşı kurdurduğu dört ayrı ordudan biridir.)

- 24 Mayıs… Padişah Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında idam fermanı yayınlıyor; işte o ferman: “Kuvayı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak… iddiasıyla haklarında dava açılan, 3. Ordu Müfettişliği'nden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, Eski Yirmiyedinci Fırka Kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, Eski Yirminci Kolordu Kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile eski Vaşington elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Rüstem ve Sıhhiye eski Müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanım'ın, … sahip oldukları askerî ve mülkî rütbe ve nişanlarla, her türlü resmî unvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına … dair İstanbul Bir Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar tasdik edilmiştir. Bu Padişah Buyruğu'nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir.”

- 10 Haziran… Yüksek Komiser J. de Robeck’den Lord Curzon’a rapor: “Sadrazam Damat Ferit gelecekteki Türk Devleti için İngiliz himayesi istedi ve yeni yetişecek şehzadenin tamamen İngiliz dostu olarak yetiştirileceğini söyledi.” 

(Sadrazam Damat Ferit “gelecekteki Türk Devleti için açıkça İngiliz mandası istiyor ve yetişecek şehzadenin de tamamen İngiliz dostu olarak eğitileceğini” söylüyor. Şehzade dediği Vahdettin’in oğludur. Damat Ferit, Sultan’ın onayı ve haberi olmadan böyle konuşabilir mi? İngiliz mandası isteyebilir mi, oğlu için taahhütte bulunabilir mi? O zaman nerede kaldı “Millî Mücadele’yi başlatmak üzere M. Kemal Paşa’yı Anadolu’ya Vahdettin’in gönderdiği” iddiası?)

- 12 Temmuz… Halife ve Padişah Vahdettin’in hükümetinde Adliye Nazırı olan Ali Rüştü’nün İstanbul basınında yer alan demecinin bir bölümü şöyledir: “General Paraskevopulos’un ordusu şimdi sürat ve şiddetle harekâta devam edecek olursa, birkaç haftada Ankara surları önünde bulunacaktır. Yunan ordusunun başarısı için dua ediniz! Bu ordu (yani Yunan ordusu) bizim ordumuzdur!” 

(Vahdettin, Yunan ordusunun başarısı için dua edilmesini isteyecek kadar çürümüş bir adamı nasıl bakan yapmış, bunu söyleyebilen adamı nasıl oluyor da kabinede tutuyor?)

- 10 Ağustos: Sevr Antlaşması... Antlaşma fiilen uygulanmadı. Buna rağmen Vahdettin hükümeti, bu antlaşmaya dayanarak, kendi memurlarının aylıklarını kesiyor. Düşündürücü değil mi?

- Fransız uçakları Antep’te halkın teslim olması için, Dürrizade Abdullah’ın fetvasını dağıtıyor! Bir İslam âlimi halkın işgalcilere teslim olması için fetva veriyor ve bu ihanet belgesi düşman uçaklarıyla halka dağıtılıyor. Dikkat! Bu adam Şeyhülislam…, kimin? Halife Vahdettin’in şeyhülislamı! Mustafa Kemal Paşa ve diğer Kuva-yı Milliye komutanlarının vatan hainliği gerekçesiyle idamlarına hükmedilen ve İngiliz uçaklarıyla bütün yurda dağıtılan yüz karası fetva, büyük bir fitneye sebep olmuştur. Fetvayı Mustafa Sabri Efendi yazmış, Dürrizade Abdullah Efendi Şeyhülislam olarak onamış, Sadrazam Damat Ferit Paşa imzalamış, Sultan Vahdettin yürürlüğe koymuştur. Evet, fetvayı “Atatürk’ü Millî Kurtuluş Savaşını başlatsın diye Anadolu’ya yolladığı” iddia edilen şahıs yürürlüğe koydurmuştur. İddia sahipleri acaba bu çelişkiye ne diyecektir?

- 2 Eylül: Damat Ferit’in J. De Robeck’e, Vahidettin’in, “oğluna bir İngiliz vasi aradığı, Anayasa’nın onun veliaht sayılmasına göre değiştirilmesi” hakkındaki açıklaması…

- 4 Ekim… Sadrazam Damat Ferit’ten İngiliz Yüksek Komiseri J. de Robeck’e: “Padişah milliyetçi eğilimli bir hükümetle çalışmaya rıza göstermektense, belki de tahtını bırakacaktır.”

1922

- 30 Temmuz, 6-7 Ağustos… Yunan Yüksek Komiseri Stergiadis Ege’de İyonya Özerk Bölgesi Devleti’ni ilan etti. Llyod George’un demeci: “İzmir’de artık Türk egemenliği kurulamaz.” Peki, Vahdettin ne yaptı düşmanın bu son darbesi karşısında? İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold ile görüşerek, İstanbul Hükümeti’nin desteklenmesini istedi! Ne için? İzmir için değil, Ankara yönetiminin ve millî ordunun yok edilmesi için!...

- 17 Kasım, sabah saatleri… Vahdettin İngilizlere sığınarak Malaya adlı zırhlı ile yurt dışına kaçtı. (Haklı olan, karakter sahibi olan kaçar mı, çıkar haklılığını savunur, görevini yaptığını kanıtlar. Hem de düşmana sığınıyor, düşmanın yardımı ve gemisiyle kaçıyor.)

Toparlayalım kanıtlarımızı:

- Vahdettin İngiliz milletine karşı kuvvetli sevgi ve hayranlık duyguları içindedir. İngiliz “dostluğuna” ve “lütufkârlığına” güvenir. Onların “hoş görüsüne” sığınmayı düşünür. Bu duygularla Anadolu’nun işgaline yol açan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasını kabul etmiştir.

- Ordunun onda dokuzunun terhis edilerek, erlerin memleketlerine gönderilmesine yönelik kararnameyi hiç tereddüt etmeden imzalamıştır.

- İngilizlere açıkça “Türkiye’nin yönetimini üstlenmeleri teklifinde bulunmuştur.

- Allah’dan sonra, umudunu İngilizlere bağlamıştır.

- Oğluna İngiliz vasi arar.

- Yalnız kendi kişisel güvenliğini düşünür. Hayatı için İngilizlerden güvence ister.

- İşgalciler tarafından desteklenir, koruma altına alınır.

- Vahdettin ülkenin ölüm kalım mücadelesine hazırlandığı bir dönemde devletin yönetimini en İngiliz yanlısı hükümete, Damat Ferit gibi bir adama bırakır.

- Damat Ferit… Bu adamın gözünde, şahsî çıkarları her değerden önce gelir. Millî duygulardan yoksundur. Yabancılara karşı tam bir aşağılık duygusu içindedir. Millî iradeye ve egemenliğe inanmaz. Millî Mücadele’ye karşıdır. Yurtseverlere, milliyetçilere, millî kuvvetlere düşmandır, onların vatan uğrundaki faaliyetlerini engellemeye çalışır. Bütün umudunu yabancı güçlere bağlamıştır. Ülkesini yabancı yönetimi altına sokmaya hazırdır. Düşmanların tam güvenini kazanmıştır. Yabancılar onun hizmetlerinden, son derecede memnundur. Kendisini destekler, iktidarda kalmasını isterler. Zamanı gelince İstanbul’dan gizlice kaçar.

- Vahdettin ve hükümeti Atatürk’ün çalışmalarını engellemek için, ellerinden ne geliyorsa yapar. Şeyhülislamı halkın işgalcilere teslim olması için fetva verir, bu ihanet belgesi düşman uçaklarıyla halka dağıtılır. Atatürk’ün ordudan çıkarılması, nişanlarının geri alınması ve “fahrî yaverlik” unvanının kaldırılması hakkındaki hükümet kararını onaylar. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında idam fermanı yayınlar. Anadolu’da “kelle koltukta” emperyalistlere karşı mücadele eden Atatürk’ün “düzenli ordusu”na karşı Kuva-yı İnzibatiye gibi ordular kurdurur.

- Sonunda, âdeta taptığı İngilizlere sığınır. Düşman zırhlısı ile yurt dışına kaçar.


***

Bütün bunları yapan biri, Vahdettin, Millî Mücadele’yi başlatsın, devleti kurtarsın diye Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderecek ha…

Bu palavraya kargalar bile güler.

“Atatürk’ü Anadolu’ya Padişah Vahdettin gönderdi” iddiası çürüktür, tarihî olaylarla, gerçeklerle tamamen çelişmektedir.

Öyleyse o bir yalandan ibarettir. Türkiye Cumhuriyeti’nin iç ve dış düşmanları tarafından, Atatürk’ü gölgelemek, Türkiye’yi karıştırmak amacıyla uydurulmuş yüzlerce yalandan sadece biridir.

Böyle bir yalana ancak art niyetliler inanır, kuş beyinliler, cahiller inanır.

Prof. Dr. Cihan DURA


Sinan MEYDAN'ın


_________________



EMİR GEÇİR: SİLAHLARI VERMEYİN





Atatürk'ün ilk emri: Silahları vermeyin


Mustafa Kemal Atatürk'ü ölümünün 75. yılında Taylan Sorgun ile yaptığımız özel bir söyleşi ile anıyoruz. 

Gazeteci-yazar Taylan Sorgun, son görgü tanıklarının ağzından, Mustafa Kemal'in 30 Ekim 1918 Mondros Teslimiyet Antlaşması sonrasında, 13 Kasım 1918 günü İstanbul Haydarpaşa Garı'na gelişinde yaşanan “müthiş sahne”yi anlatıyor. 

Bu anı Türk basınında ilk kez yer alıyor.


MONDROS'U TANIMIYOR

Sayın Taylan Sorgun. Mustafa Kemal'in İstanbul'a gelişi nasıl oluyor ve o gün neler yaşanıyor?

Mustafa Kemal 30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Teslimiyet Antlaşmasını tanımıyor! O sırada bulunduğu Adana'da Yıldırım Orduları Grup Komutanı olarak Saray'la adeta bir “telgraf savaşı” veriyor. 5 Kasım'da Mondros'a aykırı olarak İskenderun'a gelecek İngilizlere ateş açılması talimatı verdiğini Saray'a bildiriyor. 

Saray ve padişah paniğe kapılıyorlar. “Sakın yapma!” diyorlar. 

Mustafa Kemal 8 Kasım'da Saray'a bir ültimatom daha çekiyor. “Böyle giderse İngiliz ihtiraslarının sonu gelmez. Kabineyi de onlar tayin eder. Anadolu'yu işgal ederler” diyor. 

Sonra da “Ben karakterime uyanı yapacağım!” diye rest çekiyor.

Saray ne yapıyor?

Saray bunun üzerine M. Kemal'in emrindeki bütün ordu ve askeri kuvvetleri dağıtıp, kendisini derhal İstanbul'a çağırıyor. M. Kemal 13 Kasım 1918 günü İstanbul'a geliyor. 95 yıl önce. Trenle Haydarpaşa Garı'na geliyor. 

Tren cephelerden gelen askerleri ve subayları getiriyor. Haydarpaşa Garı da silme askerlerle dolu. Mustafa Kemal pırıl pırıl büyük üniforması ile trenden iniyor. Hiç yenilmiş bir hali yok! 

Onun indiğini gören bir çavuş “Dikkaat! Gelen Mustafa Kemal Paşa'dır. Selam duur!” diye askeri bir komut veriyor.

Orada karşılama töreni mi var?

Hayır, tören mören yok. Zaten işgal günleri. Ordu teşkilatı dağılmış durumda. Ama oradaki çavuş fark edince, kendiliğinden komut veriyor. Zaten orduda M. Kemal'e karşı büyük bir saygı ve sevgi var. Perondaki bütün subay ve askerler selama duruyorlar.


'EMİR GEÇİR...'

M. Kemal ne yapıyor?
Çavuşun önünden geçerken soruyor: “Nerede beraberdik?” 

Çünkü biliyor ki, oraya gelen askerlerle mutlaka cephelerden birinde çarpışmıştır. “Çanakkale!” diyor çavuş.

Mustafa Kemal çavuşa şöyle diyor: “Emir geçir. 

Herkes memleketine giderken silahını birlikte götürsün. Bir yolunu bulup götürsün!” Yani “Silahları vermeyin!” diyor.

“Emir geçirmek” askeri bir terim. Emrin, yüksek sesle tekrarlanmadan yavaş sesle kulaktan kulağa geçirilmesi. Çavuş emir geçiriyor. Askerler birbirlerine söylüyor. Bir süre sonra silahlı askerlerin çoğu perondan yok oluyor! Silahlarını saklayıp köylerine gidiyorlar. M. Kemal Paşa emir vermiş!

M. Kemal kendisini rıhtıma kadar izleyen kalabalık bir subay grubu ile birlikte Haydarpaşa'dan bir motora binip karşıya geçiyor. Onun arkasında subaylarla Haydarpaşa Garı'ndan çıkışı görkemli bir sahne. Adeta düşmanın üzerine yürüyorlar. Öyle bir heyecan var.

Ama Mondros Antlaşması bütün silahların teslimini öngörüyor!

Zaten mesele orada. İstanbul'a gelip trenden inince verdiği ilk emir, Mondros'u tanımadığını gösteriyor! Saray'ı ve İngilizlerin dayattığı şartları tanımıyor. Çünkü o bir ihtilalci. Kafasında 'Anadolu İhtilali'ni planlıyor yavaş yavaş. Askerlerini silahlarıyla memlekete yolluyor.


KÖYE SİLAHLI DÖNÜN

Silah meselesi M. Kemal için neden önemli?

Mondros Antlaşması, M. Kemal Suriye'de henüz savaşırken yapılıyor. O İngilizlere teslim olmayı ve silahları vermeyi hiçbir zaman düşünmüyor. Daha Adana'dan silahların önemli bir kısmını Ege'ye Teşkilatı Mahsusa şeflerinden Kuşçubaşı Eşref'in çiftliğine yolluyor. Sonra İstanbul'dan verdiği bir emirle bu silahların Ege'deki zeybeklere ve Kuvayi Milliye güçlerine dağıtılmasını sağlıyor. Adana'daki diğer bazı silahları da Urfa, Maraş, Antep'e yolluyor. Oradakilerin çeteler kurarak işgale direnmesini örgütlüyor. Yani daha Adana'da bulunduğu sırada Anadolu'daki direnişin temellerini atıyor ve bunun silahlarını temin edip, gerekli yerlere yolluyor. 

Zaten Anadolu'da ilk direnişler de onun dağıttığı bu silahlarla başlıyor. M. Kemal tüm hayatı cephelerde geçmiş zeki bir kurmay ve strateji uzmanı. Anadolu'da büyük bir direniş ve ihtilal planlarken hem yeni ordu kurmayı, hem milleti teşkilatlamayı aynı anda düşünüyor. Ve bunun için gereken silahları sağlamayı, daha işin başından birinci planda ele alıyor. İstanbul'daki ilk emri bunu gösteriyor. 'Silahları vermeyin. Köye silahlı dönün!' diyor. 

Çünkü sonra lazım olacak o silahlar!



SİLAHLAR ANADOLU'YA GÖNDERİLİYOR

İstanbul'da silahla ilgili başka bir şey yapıyor mu?

Yapmaz mı! Her şeyi ince ince planlıyor. Bir yandan Anadolu'ya geçip ihtilali başlatmayı, kendi deyimi ile “Şah Mat” zamanını ayarlıyor. Öte yandan silah sağlamaya çalışıyor. Bunun için o sırada Harbiye Nezareti'nde çalışan Albay İsmet'in (İnönü) yanına gidiyor. İsmet Bey o sırada silah tasnif komisyonunda görevli. Silahları İngilizlere teslim edecek komisyon bu. 

M. Kemal, İsmet'ten işe yarar silahları depoya alırken, sandık üstlerine özel bir işaret koydurmasını istiyor. Daha sonra bu silahlar Kuvayi Milliye tarafından kaçırılıp, Anadolu'ya gönderiliyor. İsmet'in daha bir süre Ankara'ya gelmeyip, İstanbul'da kalmasını da M. Kemal bu nedenle istiyor. Yıllar sonra Çankaya'da bunu konuşup gülüyorlar M. Kemal ve İnönü. Bunu da bana Fahrettin Paşa (Altay) anılarını yazdırırken anlattı.

Silahların gidişini nasıl ayarlıyor?

M. Kemal, İstanbul'a geldiği zaman Pera Palas'a yerleşiyor. Zaten endişelenen annesini bu işlerle telaşa vermemek için. Pera Palas'ta ilk görüştüğü kişilerden birisi Yenibahçeli Şükrü. İttihatçı ve Teşkilatı Mahsusa'dan. Sağlam adam. M. Kemal ondan Gebze Boğazı'nı tutmasını istiyor. Yenibahçeli Şükrü bu işi başarıyla yapıyor. 

Sonradan Yunus Nadi, Halide Edip gibi birçok ünlü millici o yoldan Ankara'ya kaçıyorlar. Tabii silah da kaçıyor o yoldan. O ekipte Teşkilatı Mahsusa'dan Salih de Reis var. İttihatçıların örgütlediği balıkçı ve esnafın reisi. Salih Reis de silahların takalarla, teknelerle Anadolu'ya kaçırılmasını örgütlüyor. 

O da M. Kemal'in emrinde!...

Peki bu Haydarpaşa sahnesini ve diğerlerini siz nereden biliyorsunuz?

Haydarpaşa'da M. Kemal'in verdiği emri ve yaşananları bana Dr. Fahri anlattı. Kendisi o gün Haydarpaşa'da. Malisör Rıza da o gün orada. Bunlar İttihatçı ve Teşkilatı Mahsusa'dan. 

M. Kemal'in geleceği 13 Kasım günü Teşkilatı Mahsusa, kimseye çaktırmadan çevrede koruma önlemi alıyor. Dayı Maksut haber veriyor. Dr. Fahri de arkadaşı Eczacı Celal ile 13 Kasım günü Haydarpaşa Gar Lokantası'nda bekliyor. M. Kemal gelince perona çıkıyorlar ve bu sahneler yaşanıyor. Yıllar sonra bana anlatırken bile heyecanlanıyorlardı. Yazık ki bugün M. Kemal filmi çekenler böyle gerçek sahneleri bilmiyor veya anlamını farketmiyorlar. Böyle sahneleri çekemiyorlar!


M.KEMAL İSTANBUL'DAN UZAKLAŞTIRILIYOR 
ANADOLU İHTİLALİ BÖYLECE BAŞLIYOR

Sonra İstanbul'da ne yapıyor M. Kemal?
İstanbul'da gizli bir teşkilat kuruyor. Teşkilatı Mahsusacılar onun emrinde çalışıyorlar. Dr. Fahri de o ekibin içinde. Saray ve İngilizlerin yaptığını adım adım haber alıyor. Sonunda onu İstanbul'dan uzaklaştırmak isteyenler, bir görev çıkarıp Anadolu'ya yolluyorlar. Samsun'a gidişi böyle. Onun için büyük mutluluk. Çünkü Anadolu İhtilali'ni böylece başlatıyor. 60'lı yıllarda o sırada M. Kemal'in gizli toplantılarına katılmış bu isimlerin birçoğu ile görüştüm. Bunlar 'son tanıkların' bana anlattıklarıdır...


Dipnot: 
Taylan Sorgun'un o dönemin tanıklarını dinleyerek kaleme aldığı 5 adet belgesel eseri var: 

1-İmparatorluk'tan Cumhuriyet'e 
2-Devlet Kavgası 
3-Esir Şehrin Fedaileri 
4-Halil Paşa 5-Bekirağa Bölüğü




________MKA_________




Emperyalizmin Gizli Silahları






Yıllardır yazılarımda, dünyanın başına gelmiş en büyük felaket olarak gördüğüm Emperyalizm olgusunu işledim. Özellikle, “Emperyalizm- sömürülen ülke ilişkisi” üzerinde yoğunlaştım, genellikle Türkiye’yi örnek aldım. 

Bu ilişkilerde çoğu kamufle edilmiş birtakım silahların varlığını görmek zor değildi. Örneğin merit stratejisi, uluslararası antlaşmalar, kavram emperyalizmi, yabancı dilde eğitim gibi… Okuduğunuz makalede, yazdıklarımın bir özetini sunacak,söz konusu araçları kısa kısa tanıtmaya çalışacağım.

1) MERİT STRATEJİSİ

Batı’nın zengin sanayileşmiş ülkeleri “uluslararası gelişme yarışı”nda kural tanımaz, belden aşağı vururlar. Neden böyle yaparlar? Çünkü az gelişmiş olan, sanayileşmeleri engellenmiş Çevre ülkelerinin büyük atılımlar yapıp kendilerine yetişmesini istemezler. 

Bu sinsi politikaya “Batı’nın merdiveni itme stratejisi” (Kısaca “MERİT” stratejisi) adı veriliyor ki şöyle tanımlanabilir: Sanayileşmiş bir ülke; zenginliğinin doruğuna ulaştığı zaman, başka ülkelerin kendi bulunduğu mertebeye erişmesini engellemek için, oraya tırmanmasını sağlayan merdiveni iter. O ülkelerin, kendi uygulamış olduğu gelişme politikalarını kullanmasını engeller. Nasıl? Bir takım ekonomik, siyasal ve kültürel silahlarla, o ülkelerde kendi taraflarına çektikleri kişilerle işbirliği yaparak… 

Eğer MERİT doğru ise, somut bir gerçekse, bugün Türkiye’de uygulanan ekonomi politikası yanlıştır. Bu politika sürdükçe, Türkiye asla sanayileşemeyecek, gelişmiş, gönençli bir ülke haline gelemeyecektir.

MERİT stratejisinin tarihî bir kanıtlanmasını aşağıda son madde olarak sunacağım.

2) DERİN MERKEZ’İN SİLAHLARI

Derin Merkez, MERİT stratejisini uygularken birtakım araçlara ihtiyaç duyar. Başka bir deyişle sanayileşmesi engellenmiş olan –Türkiye gibi- ülkelerin kaynaklarını sömürmek, pazarlarını ele geçirmek, Merkez ülkelere rakip olmalarını önlemek için çeşitli ekonomik ve politik silahlar kullanırlar. 

Bunlardan başta geleni serbest mübadele dayatmasıdır. 
İkincisi hedef ülkeyi borçlandırmaktır. 
Üçüncü silah özelleştirmedir. 
Sonra yabancı sermaye gelir. 
Bir silah da toprak sattırmaktır. 
Altıncı silah ise hedef ülkede azınlık sorunu yaratmaktır. 
Derin-Merkez (dev küresel şirket yöneticileri) bu silahları kullanırken kendini gizler, görünmez; taşeronlarını öne sürer ki bunlar ABD hükümeti, Avrupa Birliği yönetimi ile hedef ülkelerdeki işbirlikçilerdir.

3) EKONOMİK TETİKÇİLER

Günümüzde ne yazık ki dünya gemisinin dümeni, Derin Merkez’in elindedir. Bu merkezin bütün gayreti dünya ülkelerini kendi “gizli” hedefi hizmetinde kullanmaktır. 

Derin Merkez’i bir ahtapota benzetirsek, kolları küresel (ulusötesi) şirketlerdir. Bu şirketlerin, hedeflerine ulaşmak için kullandığı araçlardan biri de “ekonomik tetikçiler”dir. 

Ekonomik tetikçiler, işlerini görürken “kirli bilim” (iktisat teori ve politikaları), sahte finansal raporlar, hileli seçimler, rüşvet, seks, zorbalık, cinayet, suikast gibi pratik araçlar kullanırlar. Ekonomik tetikçiler uygulama sırasında en önde bulunurlar. 

Başarırlarsa ne âlâ, başarısız olurlarsa, daha hain bir tetikçi türü, “çakallar” görevi devralır. Bunlar da başaramazsa, iş askerlere düşer (Günümüzde Afganistan, Irak, Libya’da olduğu gibi).

4) AÇLIK

Emperyalizm, açlığı da bir silah olarak kullanmaktadır.

Dünyada Emperyalizm zulmü 500 yıldır devam ediyor. Bu meşum olgu; Batı’nın (ABD ve AB), Çevre ülkeleri üzerindeki üstünlüğü ile kendini gösteriyor. 

Çirkin Batı bu üstünlüğü kaybetmemek, Çevre ülkelerini, sömürmeye devam edebilmek için –yukarda belirttim-türlü silahlar kullanıyor. Bunlardan biri de Gıda maddelerinin kontrolüdür. Bu silahı kullanarak sanayileşmesi engellenmiş ülkeleri, bir yandan “açlık”la terbiye ederken, bir yandan da istedikleri şekli vererek, arzuladıkları yöne sevk edebiliyorlar.

5) ANTLAŞMALAR

Derin Merkez’in gizli silahları bunlardan mı ibaret? Elbette hayır, hedeflerine ulaşmak için, uluslararası antlaşmaları, hatta bilimi, bilimsel kavramları da araç olarak kullanıyorlar.

Bu türden uluslararası antlaşmalar pek çok…, bir örneği “İkiz Sözleşmeler”dir. Bunlar ülkemizdeki bölücülerin de kuvvet aldığı, zamanı geldiğinde dayanak olarak alacakları uluslararası hukuk metinleridir. 

Bilindiği gibi, Temmuz 2011’de “Demokratik Toplum Kongresi” denilen kuruluş“demokratik özerklik” ilan etmiş, özerkliklerini uluslararası insan hakları belgelerine dayandırdıklarını özellikle vurgulamışlardır. 

Bu belgelerden kast ettikleri “Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmeleri”dir: “Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Birleşmiş Milletler Medenî ve Siyasal Haklar Sözleşmesi”

İkiz Sözleşmeler’in uygulanmasının, üniter Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası bakımından çok olumsuz sonuçlar doğuracağı açıktır.

6) KÜLTÜR MANİPÜLASYONU

Güzel Batı, temiz bilim… Çirkin Batı, kirli bilim…

Çirkin Batı’nın “kirli bilim”i; siyasetin emrindedir; vahşi kapitalizmin, Derin Merkez’in emrindedir. Bilim kavram ister, teori ister, politika ister. 

Ne var ki “kirli bilim” Derin Merkez’in çıkarlarını sağlayacak, sürdürecek şekilde kavram oluşturur, teori kurar, politika geliştirir. Zaten mevcut olan kavramları manipüle eder, İçeriklerini değiştirirler, Bütün bunları yaparken de, hep dev küresel şirketlerin çıkarlarını göz önünde tutarlar. 

Örneğin “kültür” kavramı böyledir. Batı, “kültür kavramı” manipülasyonu yapar. Koşullara göre kültür anlayışının içini boşaltır, farklı bir içerikle yeniden doldurur. Bu çerçevede “kültürel kimlik” kavramı öne geçirilmiş, “insan hakları” kavramı da değişikliğe uğratılmıştır.

7) KAVRAM EMPERYALİZMİ

Küresel şirketlerin saldırısı yalnızca, ülkelerin ekonomisine yönelik değildir, aynı zamanda düşünüş biçimlerine, kullanılan kavramlara da yöneliktir ki buna “kavram emperyalizmi” adını verebiliriz. Başka bir deyişle,Türkiye gibiÇevre ülkeleri Batı’nın, yalnız ekonomik ve kültürel bakımdan değil, zihniyet bakımından da sömürgesi durumundadır.

Bu süreçte olayların yapı ve akışı hep küresel şirketlerin istediği şekilde oluyor, hedeflerine bu yoldan da ulaşıyorlar. Zaten mevcut olan kavramları manipüle ediyor, içeriklerini değiştiriyorlar. 
Kavramları kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde oluşturuyorlar.

Neden buna gerek görüyorlar? Çünkü Küresel Çete Emperyalizm’in araç ve silahlarının, ancak, önceden veya zamandaş olarak hazırlanmış bir düşünce ortamında kullanabileceğini çok iyi bilmektedir. Bu sebepledir ki Kirli Bilim yoluyla sözde bilimsel kavramlar oluşturmakta, ihtiyaca göre bunları yenilemekte, yeni kavramlar, görüşler piyasaya sürmektedir. 

Neden? Çünkü çok iyi bilmektedir ki: Eğer insanların kafaları ele geçirilirse, yürekleri ve elleri de peşinden gelecektir. 

8) YABANCI DİLDE EĞİTİM

Kültür Emperyalizmi’nin başta gelen araçlarından biri de yabancı dilde eğitim ve öğretimdir. Hepimiz biliyoruz ki Türkiye’de bilinçsiz bir Batı hayranlığı vardır. Bu eğilim, milli varlığımıza ve devletimize yönelmiş en büyük tehlikelerden biridir. Yabancı dilde eğitimin benimsenmesinde bu hayranlığın önemli bir rolü olmuştur.

Yabancı dilde eğitim, bugün neredeyse kreşlere kadar nüfuz etmiştir. Daha 4-5 yaşında olan yavrularımıza yabancı bir dili -üstelik emperyalist- bir milletin dilini, İngilizce’yi dayatıyoruz. 

Oysa yabancı dilde eğitimin, faydasından daha çok sakıncaları olduğu yadsınmaz bir gerçektir. Bu sakıncaların başlıcaları şunlardır: Yabancı dilde öğretim, eğitimin kalitesini düşürür. Türkçe’nin bilim dili olmasını engeller. Türk dilini ve kültürünü yozlaştırır. 

Beyin göçüne sebep olur. Ülkenin sömürgeleştirilmesine araç olur.

9) PARANIN SALTANATI

Ve bütün sorun dönüp dolaşıp geliyor, kazanç hırsına, “paranın dayanılmaz saltanatı”na dayanıyor.

Para yalnız bireysel ilişkilerde, toplum ölçeğinde değil, uluslararası ilişkilerde de belirleyici bir rol oynuyor. Öyle ki “Dünyayı yöneten güç paradır” desek, yanlış söylememiş oluruz. 

Dolayısıyla para en güçlü bir silahtır, bütün diğerlerinin arkasında olan itici güçtür. Dünyaya hâkim olmaya çalışan küresel oligarşi (Derin Merkez), para ve güç sahibidir.

Ve doymuyor, daha fazlasını istiyor. Bunun için, hedefine ulaşmak için yine parayı kullanıyor, onunla insanları satın alıyor. Fulbright bursları, araştırma bursları, AB fonları, Soros yardımları, Lord Curzon’un İsmet Paşa’ya söylediği... 

Bunlar her şeyi anlatmıyor mu bize? 

Birileri “bana bir ülkenin parasının kontrolünü verin, kanunlarını kimin yaptığı umurumda değil” ve “bir avuç dolusu para, iki avuç dolusu gerçekten daha güçlüdür” dememiş midir? 

Ya şu uyarılar: “Bir millet herhangi bir şeye özgürlükten daha fazla değer veriyorsa, özgürlüğünü kaybedecektir. 

Kaderin cilvesine bakın ki değer verdiği, rahatlık ya da para ise onları da kaybedecektir.” “Para söz konusu olduğunda herkes aynı millettendir.”

10) SERBEST PİYASA

Yazımı MERİT stratejisinin tarihî kanıtıyla tamamlıyorum.

Bilindiği gibi Neoliberalizm’in başta gelen tezlerinden biri şudur: Bugünün sanayileşmiş ülkeleri serbest piyasa politikalarını benimsedikleri, bu politikalara bağlı kaldıkları için büyüyüp zenginleşmişlerdir. Devlet müdahaleciliği daima başarısızlığa mahkûmdur.

Bu tez tarihen doğru değildir. 

Çünkü bugünün sanayileşmiş ülkeleri serbest dış ticaretle ve serbest finans hareketleriyle zenginleşmemişlerdir, özellikle ilk sanayileşme atılımları sırasında yoğun devlet müdahalelerine başvurmuşlardır. Günümüzde ve her zaman, çıkarları her gerektirdiğinde ekonomiye müdahaleden geri durmazlar, durmayacaklardır. 

Gerçek bu olmasına rağmen, Türkiye ve birçok Çevre ülkesi kendilerine emperyalist ülkeler (daha doğrusu dev küresel şirketler) ve yerli destekçileri tarafından dayatılan serbest rekabet yalanının kurbanı olmuşlar, olmaya da devam ediyorlar.

Bugün ABD gibi emperyalist devletlerle Avrupa Birliği gibi oluşumlar, bunların “lokomotif” üyeleri, yalnız “Merit Stratejisi”ne değil, aynı zamanda çifte standart uygulamasına da başvurmuş oluyorlar. Az gelişmiş ülkelere liberalizmi dayatırken, kendileri sıkıştıkları her defasında müdahaleci politikalara geri dönebilmektedir.

Türkiye de ne yazık ki 
söz konusu uygulamanın kurbanlarından biridir.



Türkiye Cumhuriyeti iki temel üzerinde yükselir: 
Tam Bağımsızlık ve Milli Egemenlik... 

Emperyalizmin bütün saldırıları bu temellere yöneliktir. Silahlarını bu amaçla kullanır. 

Önce Bağımsızlığı yok etmeye çalışır. Bağımsızlık elden gittikçe, Milli Egemenlik de zayıflamaya başlar. 

Milli Egemenlik olmayınca Millî İrade felç olur. 

Millet hiçbir arzusunu, emelini, kararını uygulamaya koyamaz, gerçekleştiremez; yabancı güçlerle yerli işbirlikçilerin tutsağı haline gelir, bütün kaynaklarıyla sürekli sömürülür. 

1938 yılından sonra ne yazık ki Türkiye’nin başına gelen budur.


Prof. Dr. Cihan DURA, 16 Ağustos 2013






Sömürgeleşen Türkiye

İktisat profesörü Cihan Dura, bu eserinde Türkiye'nin sömürgeleştirilme sürecini, güncel olaylardan yola çıkarak inceliyor. Ancak bu inceleme sırasında, sömürgeleştirilmenin ekonomik ve toplumsal temellerini çizerek bilimsel bir çerçeve oluşturuyor.

Eser Sömürgeclik teorisi ve uygulaması, Batı 'medeniyeti'nin geçmişi, Türkiye ile Batı ilişkileri, Türk aydınları, Türkiye'yi çökerten ekonomik politikalar üzerinde duruyor.

Bölüm Başlıkları şunlar:

1-Büyük Düş 
2-Emperyalizm 
3-Küreselleşme 
4-Avrupa Birliği 
5-Borçlanma 
6-Özelleştirme
7-Yabancı Sermaye 
8-Yolsuzluk 
9-Yol Haritası


"Medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacak." 

Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacak. Hep bu inançla yaşadık.

Meğer farkında değilmişiz. Meğer altımız oyuluyormuş.

Günü geldi ve gerçeği gördük.

Atatürk Türkiyesi yıkılıyordu.Yerine başka bir Türkiye kuruluyordu.

Bu kitap tek bir Türk gencinin bile yüreğinde 
Atatürk, Ulus ve İnsanlık sevgisini;

Türkiyemize, Vatanımıza sahip çıkma sorumluluğunu, 
kendisi de başka yürekler tutuşturmak üzere 
alevlendirdiği zaman, amacına ulaşmış olacaktır. 





___________




TÜRKİYE OLTAYA MI TAKILIYOR?



OLTADAKİ BALIK TÜRKİYE- M.EMİN DEĞER

Amerika iç ve dış siyasasını çokuluslu şirketlerin çıkarlarına göre düzenlendiği, emperyalizmin sömürü ilkelerinin de bu şirketlerce saptandığı, Rockefeller'in Başkan Eisenhower’a yazdığı 1956 tarihli bir mektup ve daha başka belgelerle değerlendirilmekte ve Rockefeller'in bu mektubunda Türkiye'nin OLTAYA YAKALANMIŞ BALIK olduğu, bu nedenle de yeme gereksinimi bulunmadığı açıklanmaktadır.

Türkiye'nin, 1947'lerden bu yana emperyalizmin tuzaklarında geçen yarı bağımlı yaşamı belgelerle anlatılmaktadır. Emperyalizmin tuzaklarından kurtulmanın yolu, Değer'e göre bu tuzaklara neden ve nasıl düşürüldüğümüz öğrenmeden bulunamaz.

Demek Orhan Veli'nin dediği gibi, rakı şişesinde değil de, bir de oltada balık olmak var, bu uçsuz bucaksız sömürü düzeninde. 

Oltaya yakalanmış balığın yeme gereksinimi yoktur! 
Öyle ya... 
Zokayı yutan balık yemi neylesin!..


_____________________________



SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA - MUSTAFA YILDIRIM



"...ülkeleri dışardan kuşatan ve içerden ele geçirerek doğal kaynaklarına, iç pazarına, işgücüne el koymak isteyen büyük şirketler, büyük para piyasası çetelerinin güdümündeki devletler amaçlarına ulaşmak için demokrasi ve özgürlük cilasıyla örtülmüş maskelerini gerektiğinde bir kenara atarak kanlı işlere girişebilmektedirler...."






_______________________



TÜRKLÜĞÜN ŞİFRELERİ ARSLAN BULUT
Tek Dünya Devleti

Küreselleşme ile ilgili projeleri geliştiren, ABD yönetimindeki bütün önemli kişilerin üye olduğu, CFR, Bilderberg gibi kuruluşlardır. Peki bu kuruluşlar, aslında ne yapmak istiyor, gündemlerinde ne var? Bunu da Texe Mars, Dark Majesty kitabının giriş bölümünde açıklıyor:

"Üç temel hedefleri olduğunu söyleyebiliriz. Yeni bir Uluslararası Ekonomik Düzen, hemen bunu takip edecek Yeni Politik Düzen ve en nihayetinde de hepsinin en şeytanisi; Yeni Dünya Dini Düzeni.

Bu amaçlarına ulaşmak için uluslararası kuruluşları güçlendirmeye çalışıyorlar. Öncelikli hedefleri, parasal sistemleri tahrip ederek kendi istedikleri mali düzeni oluşturmaktır. Diğer bir hedefleriyse insanları dinden soğutmak, vatan millet sevgisi gibi değerleri yıpratmak.


_____________________________.


İLİŞKİLER

1- Güler Sabancı'ya Rockefeller ödülü :
"Amerika'nın önde gelen işadamı ve filantropisti David Rockefeller'in adını taşıyan ve hayırseverlik alanında öncü ve etkili çalışmalar yapan liderlere verilen ödül, Güler Sabancı'ya, 8 Ekim 2013 tarihinde İsviçre'nin Cenevre kentinde yapılan törenle takdim edildi."


2- Rockefeller Arşiv Merkezi:


SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMINI DESTEKLEYEN, VE ARKEOLOJİK VE TARİHİ ARAŞTIRMALARI DESTEKLEYEN, TÜRK TARİHİ BİLGİLERİNİ DE SAKLAYAN ROCKEFELLER...

ZİYONİST VE ERMENİ İLİŞKİSİ: Rockefeller Museum'den araştırabilirsiniz.


3- TALLARMENİANTALE'DEN ROCKEFELLER gerçeği:

4- Tarih Vakfı ve Rockefeller Vakfı'nın ilişkisi, "Yerel Tarih Grupları Projesi" üzerinden kuruludur. (Proje hazırlama Kılavuzu)





AZINLIK TAPULARI ARAŞTIRILIYOR!

Tarih Vakfı, Rockefeller Vakfı'ndan aldığı para ile "Yerel (Etnik) Tarih Grupları" oluşturdu. 
Türk vatandaşlarından oluşan gruplar, pilot bölgelerde, öncelikle etnik grupları, Ermeni ve Rumlara ait eski mezarlıklar ve eski gayrımenkullerin bugünkü tapu durumunu araştırıyor!

TARİHLE İLGİSİ YOK!

Tarih Vakfı, proje kapsamında, İstanbul, Ankara, Konya, Mersin, Bursa, Gaziantep, Mardin, Çanakkale, Antakya, Trabzon, Ünye gibi yerleşim merkezlerinde tarihle hiçbir ilgisi olmayan gençleri biraraya getirip sözde tarih araştırması yaptırıyor!


FARKLILIKLARI KAYDEDİN

Grupları biraraya getiren toplantıda şu ifade kullanılıyor: "Araştırmaların görsel malzemesini üretirken, mekanların ve insanların ele alınışında otantik olanı tespit etme anlayışı yerine, yerel dokunun ve insani dokunun karmaşık çeşitliliğini kaydetmek gerekir."

BASIN NASIL KULLANILIR?

Dr. Akşin Somel, araştırma yapılırken, devlet kaynaklarına ve ulusal basın-yayına itibar edilmemesini istiyor. Ancak, proje yöneticileri ulusal basında yerel tarih haberlerine yer ayrılmasını sağlayacak bir iletişim ağının örgütlenmesini de hedefliyor.


Tarih Vakfı, Rockefeller Vakfı'ndan aldığı para ile Yerel Tarih Grupları oluşturdu. Tamamen Türk vatandaşlarından oluşan gruplar, pilot bölgelerde, öncelikle etnik grupları, Ermeni ve Rumlara ait eski mezarlıklar ve eski gayrımenkullerin bugünkü tapu durumunu araştırıyor!


Yerel Tarih Grupları'nın ne yaptığı Tarih Vakfı'nın İnternet bültenlerinde açıkça sergileniyor. Tarih Vakfı'nın İnternet sitesinde "Yerel Tarih Grupları Bülteni" tanıtılırken, Yerel Tarih Grupları'nın, ana uğraş alanı tarih olmayan, toplumsal duyarlılıkla bir araya gelmiş kişilerden oluştuğu ve projenin Rockefeller Vakfı'nın desteği 
ile başladığı ilan ediliyor!

Proje kapsamında, İstanbul, Ankara, Konya, Mersin, Bursa, Gaziantep, Mardin, Çanakkale, Antakya, Trabzon, Ünye gibi yerleşim merkezlerinde, tarihle hiçbir ilgisi olmayan kişileri biraraya getirip sözde tarih araştırması yaptıran Tarih Vakfı, bu kişilere hitap ederken, "Verili tarih bilgileriyle yetinmeyip, tarihle ilgilenmeyi sadece mesleği tarihçilik olanlara bırakmadan bir araya geldiniz. Bu beraberliğe Yerel Tarih Grupları öncülük ediyor. Biz bu oluşumun giderek büyüyüp gelişeceğine inanıyoruz" diyor.


Küreselleştirmenin şehir devletleri planında, ulusal bilinç yerine şehirlilik bilincinin ön plana alındığı öngörüsüyle bakıldığı zaman Tarih Vakfı'nın amacı çok net bir şekilde ortaya çıkıyor. Vakıf, projenin amacını "Bu proje ile, yeteri kadar gelişmemiş olan bir coğrafyaya bağlı üyelik duygusunu, kent ve kentli olma bilincini 
geliştirmek ve tarihe yakınlık duyan, kültür mirasına sahip çıkma güdüsüyle etkin olmak isteyen kişilerin bir araya gelmeleri, kendi yaşam çevrelerinde bu bilincin yaygınlaştırılmasına yönelik çalışmalar yapabilmeleri" olarak açıklıyor... Ancak, faaliyetler incelendiğinde amacın ne olduğu ortaya çıkıyor...

FARKLILIKLARIN TARİHİ!

Sitede Akşin Somel'in "Gaziantep Yerel Tarih Grubu" toplantısında yaptığı "Yanıbaşımızdaki Tarih" başlıklı konuşması veriliyor: 
Akşin bu konuşmasına"Geleneksel Tarih Anlayışı"nı eleştirerek başlıyor:

"Türkiye'de tarih denildiğinde aklımıza genellikle ya tarihsel kahramanlıklar, cenkler, meydan muharebeleri veya önemli şahsiyetler, kahramanlar, komutanlar, hükümdarlar, devlet adamları gelmektedir.


(...)Büyük olaylardan ve kahramanlıklardan oluşan tarih, her ne kadar kulağımıza hoş ve çekici gelse bile az veya çok destanımsı veya masalımsı kalmaya mahkûmdur, zira gerçek hayattan, toplumsal yaşamdan soyutlanmıştır. (...) Bu çerçevede toplumsal tarih, sadece büyük tarihsel kişiliklerin değil, aynı zamanda 
toplumda yaşayan farklı üretici ve kültürel zümrelerin tarihi de olmalıdır.

(...) Yerel tarih araştırmalarının yaratacağı yerel sesler ve yerel tarih yorumları, ulusal tarihin bir anlamda tek taraflı merkezi bakışına ve önyargısına potansiyel bir eleştiri ve yapıcı bir alternatif yaklaşım sunacaktır.


(...) Dolayısıyla analitik özellikli ve normatif olmayan, yani gönlümüzün arzuladığını, olması gerekeni ve isteneni değil, ama hoşumuza gitmeyecek olgularla karşılaşma pahasına dahi olsa olumlu olumsuz özellikleriyle bilfiil gerçekleşmiş olan vakaları inceleyen ve anlamaya çalışan yerel tarih araştırmalarına, deyim yerindeyse, muhtacız.


(...) Yerel tarih incelemelerine girişmek bir anlamda toplumsal tarih araştırmaları yapmak demektir. Toplumsal yaşamın her yönünü ve ayrıntısını kendine araştırma nesnesi yapabilen toplumsal tarih kaçınılmaz olarak yerel olmak zorundadır da. (...) Çocukluktan üniversite çağına kadar sadece hamasî tarih bilgisi ezberlemek 
zorunda bırakılan kuşakların gözünde tarihin toplumsal bir anlamı yoktur.

(...)Tüm anlattıklarım çerçevesinde kısaca ifade etmek gerekirse yerel tarih denildiğinde yanıbaşımızdaki tarihi anlıyoruz. Bu kavram içinde, mahallemizdeki tarihî çeşmeyi, eski kitabeyi, köhne binaları, ulu camiyi, kapalı çarşıyı, ailemize ait dedelerimizden ve ninelerimizden kalma elbiseleri, çanak çömlekleri, sefer taslarını, 
işlemeleri, eski fotoğrafları, oymalı dolapları vb. şeyleri aklımıza getirebiliriz. Aile büyüklerimizin geçmişte yaşananlara ilişkin hatıraları da yanıbaşımızdaki tarihin bir parçasıdır. Diğer taraftan, mahallemizin köklü bakkaliyesinin, pastanesinin, kırtasiye dükkânının, kısacası bunların her birinin kendine göre bir tarihsel öyküsü vardır ki bunlar toplumsal tarihin birer parçasıdır. Ait olduğumuz kasabanın yerel gazetesi, güreş kulübü, belediye teşkilâtı, itfaiye örgütü, cami güzelleştirme derneği de bunlara dahil edilebilir. Öte yandan, geleneksel bir muhaceret ülkesi olan Türkiye'de kökenleri Balkanlara, Rusya'ya veya Kafkasya'ya dayalı olan pek çok ailenin günümüz genç kuşak torunları, cedlerinin muhaceret öyküsünü, Anadolu'ya gelişleri sürecini, iskân edildikleri yerlere uyum sağlama problemlerini ve beraberlerinde Türkiye'ye getirdikleri kültürel zenginlikleri toplumsal ve yerel tarih araştırması konusu yapabilirler"

İSTİHBARAT RAPORU GİBİ

Kısacası, Yerel Tarih Grupları'ndan istenen bilgiler bir araya getirildiğinde Türkiye hakkında mükemmel bir istihbarat raporu ortaya çıkmış olacak! Üstelik, bir sürü istihbarat görevlisi ve daha fazla masraf yerine, tarihten anlamayan bir gönüllüler ordusu tarafından derlenmiş bir rapor...


MERSİN GRUBU

Mersin Yerel Tarih Grubu çalışmaları anlatılırken şu ifadeler kullanılıyor:


"Sözlü tarih, araştırılan şeyle ilgili daha fazla bilgiye ulaşılmasını sağlar ve bizi 'resmi tarihten daha fazla tarih' noktasına getirir. Bu anlamda adeta bir 'karşı tarih' görüntüsündedir.


İnsandan arındırılmış tarihin içini insanla doldurmak; resmi tarih yazılırken dışında bırakılanları tarihe katmak, aşağıdan tarih yazmak, en aşağıdakilerin tarihini yazmak çabasıdır."


Mersin Grubundan Resul Yiğit, grup toplantısında Mersin Halkevi'nin kuruluşundan bahsediyor ve şöyle diyor:


"Eski Rum Kilise'sinin salonu onarılarak müsamere ve konferans salonu haline getirildi."


Gündüz Artan'ın Mersin Şehir Mezarlığı ile ilgili konuşmasından:


"Ayrı dinlerden ölenlerin bir arada gömüldüğü ve ortasında bir de şehitlik bulunan Mersin Şehir Mezarlığı bizim için sevgi ve hoşgörü anıtıdır. Mersin'de 1930'lu yılların ortalarına kadar, çeşitli dinlere hatta mezheplere ait ayrı mezarlıklar vardı.


1935 yılında Belediye Başkanı Mithat Toroğlu'nun girişimiyle bugünkü Şehir Mezarlığı'nın yeri kamulaştırılmıştır. 400 dönüm arazi üzerinde gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra 1936 yılında Şehir Mezarlığı hizmete açılınca eski mezarlıkların kullanılması yasaklanmış; isteyenler eski mezarları buraya naklettirmişlerdir.


Başlangıçta ortadaki yolun doğu tarafı Müslümanlara, batı tarafı ise diğer din ve mezheplere ayrılmıştı. Kent nüfusunun hızla artması ancak gayri Müslimlerin de giderek azalması nedeniyle zamanla bu 
ayrım kendiliğinden ortadan kalkmış, mezarlık, bütün dinlerin mensupları için karma bir mezarlık halini almıştır."

Uray Caddesi ile ilgili bir konuşmadan:


"Bu caddede Latin Kilisesi, Maroni Kilisesi, ticarethaneler ve daha çok gayri Müslimlerin evleri bulunuyordu. Hükümet Konağı'ndan sonra da caddede sağlı sollu sıralanmış ticarethaneler bulunuyordu. İstasyondan şimdiki Uluçarşı'nın olduğu yere kadar Fransızlar tarafından yapılmış olan dekovil hattı vardı. Bu hat 1931 yılında söküldü.


Uray Caddesi Mersin'in en eski yerleşim yerlerinden biridir. Caddenin kuzeyi Frenk Mahallesi'ydi. Caddenin deniz tarafında Alman İskelesi, Belediye İskelesi, Taş İskele ve gümrük iskeleleri bulunuyordu.


Caddenin eski ve önemli yapılarından biri de şimdiki Mersin Çarşısı'nın yerindeki Fransız Acentesi diye adlandırılan binaydı."


Mersin Latin - İtalyan Katolik Kilisesi Rahibi Hanri Leylek, toplantıda, Eski Katolik Mezarlığı'nı anlatıyor:


"1874 yılında Mersin'de bulunan rahipler büyük bir arsa satın alıp bunun büyük bir kısmını mezarlık olarak kullanmaya başladılar. Kapusiyen Caddesi, kilise ile o mezarlığı birbirine bağlayan caddeye verilen isimdi. 1899'da mezarlık bir duvarla çevrildi. Bu mezarlığa ölen katolikler, rahipler ve rahibeler gömülüyordu. Çevresinde rahipler tarafından tütün, sebze ve meyve ekimi yapılıyordu.


15 Haziran 1935 tarihinde yerel bir gazetede (Ahın) yayımlanan bir bildiri, mezarlığa belediyenin el koyduğunu ve bir ay içerisinde isteyenlerin ölülerini başka yere taşıyabileceklerini duyurmaktaydı. 
Bunun nedeni ise yeni kanuna göre belediye mezarlığının herkes tarafından kullanılması gerektiğiydi ve bunun sonucu olarak da azınlıklara ait tüm mezarlıklara el konuluyordu. Karardan ve uygulamadan haberi olan bazı aileler ölülerini yeni kurulan mezarlığa taşımış olsalar bile sahibi bulunmayan birçok kişinin, rahiplerin ve rahibelerin mezarları taşınamamış ve yok olmuştur.

Eski mezarlık alanının bir bölümü 1947'de Devlet Demiryolları tarafından istimlak edildi. Geriye kalanın bir kısmı belediye tarafından 1954 yılında arsa olarak açık artırmayla bir kısmı da o zamanki rahipler tarafından değişik şahıslara satıldı.


1956 yılında Perşembe Okulu için bu alanın bir kısmı daha istimlak edildi ve bu istimlakler 1967 yılına kadar devam etti."


MARDİN YEREL TARİH GRUBU

Mardin Yerel Tarih Grubu'na görev verilirken "İlimize son zamanlarda artmaya başlayan ilginin tarihi ve dini turizm açısından değerlendirilmesi amacıyla kendi çalışma grubumuzun içinden gönüllü bir rehber grubu oluşturup, gelecek ziyaretçilere bu mekânlarda yardımcı olmayı" ifadeleri kullanılıyor.


Mardin gezisi hakkında bilgi veriliyor: "Konuklarımız gezilerinin son gününde Deyr'üz-zafaran Manastırı'nda sabah ayinini izlediler. Geziye katılanların, Midyat'ın sit alanı olması ve Hasankeyf'in sular altında kalmasının önlenmesi için kaleme aldıkları ortak dilekçeyi Tarih Vakfı, Başbakanlığa sunarak bu konuda bir imza kampanyası başlattı."


Mardin Müzesi hakkında bilgi veriliyor:


"Bugün müze olan binamız ise 1895 yılında Antakya Patriği Ignatios Benham tarafından Meryemana Kilisesi'ne bağlı Patrikhane Merkezi olarak yaptırılmış, zaman içinde çeşitli amaçlarla kullanılmış ve 1988 yılında Kültür Bakanlığı tarafından satın alınarak restore ettirilmiştir."


BURSA GRUBU

Sitede, Bursa'daki faaliyetlerden bahsedilirken şöyle deniliyor:


"Tarih Vakfı, Bursa Araştırmaları Vakfı ile birlikte ortak bir proje geliştiriyor. Kent tarihi, anıt eserler, aile-sokak-köy tarihi, göçler, sözlü tarih, folklor ve etnografya vb. konularında yapılacak konferanslar, film, fotoğraf, dia gösterisi gibi görsel malzeme ile desteklenecek ve kent gezileriyle tamamlanacaktır."


GAZİANTEP GRUBU

Gaziantep Yerel Tarih Grubu sayfasında "Gaziantep Evleri" anlatılırken " Eski Antep evlerinin yer aldığı mahalleler, aynı zamanda azınlık kültürünü de içerdiğinden uzun yıllar yaşanan barışın ve birlikteliğin de tanığıdırlar" ifadesi kullanılıyor ve şöyle deniliyor:


"Son aylarda bütün dünyanın dikkatini üstüne çeken Zeugma'nın, insanlığın binlerce yıllık ortak mirasıyla birlikte sular altında kalması, bir daha asla sahip olamayacağımız değerlerin kaybı, bir toplumda tarih bilincinin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha kanıtladı."


ÇANAKKALE GRUBU

Çanakkale grubunun dosyasında faaliyetler özetleniyor:


"Tapu Araştırmaları Grubu: Üniversiteden bir grup arkadaş yapıların tapu kayıtlarına ulaşmaya çalıştı. Yapılan araştırmalar sonucunda bu dört yapının tapu kayıtlarına ait bilgilerin 1960'lı yıllara ait olduğu tespit edildi. Bu kayıtların 1960 yılında bölgede başlatılan kadastro çalışmaları sırasında çevre sakinlerinin bilgilerine dayanılarak düzenlendiği tapu tutanaklarından da gözlendi.


Fotoğraf Grubu: Tüm çalışmaların fotoğraflanması işlevini üstlenen bu grubumuz ilk olarak yapıların bugünkü durumlarını fotoğraflayarak belgeledi. Zaman zaman toplantılardan fotoğraflar çekildi. Elde edilen fotoğrafları sergi aşamasına getirmek, ayrıca teknik donanım sağlanabilirse kısa metrajlı bir video film gerçekleştirmek bu grubun planları arasında yer almakta."


"Çanakkale'ye Hizmet Edenler Onurlandırılıyor" programından bir cümle:


"... evet, geleceğimiz gençler, ama bir de geçmişimiz var. Kayıkçı Muharrem, dondurmacı Avram, fıstıkçı Bohor vardı. Şimdiki hoparlör görevini ise tellal Hasan Efendi görürdü. Onları unutmamız mümkün mü? Geçmişimize sahip çıkmalıyız..."


Gençlerin Gözüyle Yerel Tarih programından gençleri ajite edici bir konuşma:


"Okullarda verilen tarih eğitimi gençlerde tarih bilincini oluşturmada yeterli değil. Biz büyükler tarihi hep gençlerin şekillendirdiğini ve geleceği de onların yaratacağını biliyoruz. Bizlerden bir sır gibi saklandığını düşündüğümüz yakın tarihimize ulaşma şansını böylece yakalamış olduk."


"ROCKEFELLER DESTEĞİNİ ARTIRDI!"

Tarih Vakfı'nın bir açıklaması: "Rockefeller Vakfı yürütmekte olduğumuz projeye desteğini uzattı. Önümüzdeki dönemde projeye dair en önemli hedeflerden biri, yerel ve ulusal basınla ilişkilerin 
geliştirilmesi, basında yerel tarih haberlerine yer ayrılmasını sağlayacak bir iletişim ağının örgütlenmesi. Gelecek aylarda bu birincil hedef doğrultusunda, İnternet ortamının daha etkin kullanımına ve yerel tarih gruplarının kendi bültenlerini çıkartabilecek yapıyı oluşturmasına hız vermeyi planlıyoruz."

"Kazanılan Deneyimin Işığında Yerel Tarih Grupları Projesi" başlıklı bildirimde ise şu bilgiler veriliyor: "Tarih Vakfı'nın yerel tarih alanıyla ilgisi önce Kent Tarihleri Bibliyografyası, ardından Kent Tarihleri Nasıl Yazılmalı konulu bir sempozyum hazırlamakla başladı ve bu çalışmaların sonuçları 1994 yılında basıldı. 1999 yılında Rockefeller Vakfı desteği sağlandı.


BEYİN, ORHAN SİLİER

Projenin beyin takımından Orhan Silier adlı yönetici, "Ayrımların Yerel Tarih Çalışmalarına Etkisi" ni anlatıyor:


"Yerel tarih grupları oluşumunun ve çalışmalarının başarısındaki ikinci değişken, o kentteki insanların kendi tarihleriyle ilişkilerinde ortaya çıkan sorunların çözümü için uzlaşma kapasiteleri... Türkiye'nin son derece karmaşık bir etnik, dinsel, kültürel yapısı var. Son yüz elli yıllık demokratikleşme ve uluslaşma sürecinde bu 
bileşimin gerginlikleri devam ediyor. Dolayısıyla yerel tarih çalışmalarının bir diğer unsuru, böylesi bir tarihten gelen grupların birbirleriyle ilişkilerindeki esneklik, kapsayıcılık ve 'oyunun ortak aktörleri olarak bu oyunu en iyi biçimde oynamaya hazırlık dereceleri' oluşturuyor.

Anadolu'nun birçok kentinde yerel tarih çalışması aynı zamanda sivil toplum örgütlenmesi olarak etnik, dinsel kültürel farklılıklardan etkileniyor. Bazen ilk bakışta kişisel olarak görünen ayrılıklar ve tutumlar, ne kadar kapsayıcı, ne kadar karşılıklı anlayışı geliştirici ise o derece etkin bir yurttaş inisiyatifi, girişimciliği ortaya 
çıkabiliyor."

TOPLANTIDA İSTENENLER

Yerel Tarih Grupları Değerlendirme Toplantısı'nda İtalya'nın Toscana Bölgesinde yapılan çalışmalar hakkında bilgi verilirken, o bölgenin etnik yapısından hiç söz edilmiyor... Herhalde İtalyanlar kendileriyle ilgili etnik araştırmaya izin vermiyor...


Toplantıda, "Araştırmaların görsel malzemesini üretirken, mekanların ve insanların ele alınışında dışarıdan bir bakışla otantik olanı tespit etme anlayışı yerine, yerel dokunun ve insani dokunun karmaşık çeşitliliğini de kaydetmenin önemi" üzerinde duruluyor.


Kısacası, demek isteniyor ki, bulunduğunuz bölgede yaşayan Türk otantik kültürünün bizim açımızdan bir değeri yoktur. Önemli olan farklı kültürel özelliklerdir, Sizin araştırmanız gereken de onlardır...


KILAVUZ KİM?

Bilkent Üniversitesi'nden Dr. Selçuk Akşin Somel, yerel tarih araştırmaları için, gönüllülere kılavuz veriyor:


Buna göre, "Proje konusu, Aile tarihi, İkamet edilen binanın tarihi, Şehirdeki mekânsal ortamların, yani tarihi yapıların (cami/kilise/havra), caddelerin, kamusal kurumların (muhtarlık, okul) veya ekonomik birimlerin (işletme, dükkân, pastane, kahvehane, hamam, basımevi, yerel gazete vs.) incelenmesi, Şehirdeki derneklerin (güreş kulübü, Rizeliler Yardımlaşma Derneği vb.) tarihi, Şehirdeki insan topluluklarının (köyden şehre 
göçenler, eski yerliler, farklı kültürel gruplar vs.) araştırılması, Yerel gelenek ve göreneklerin incelenmesi" olabilir... Ancak, "Diğer taraftan her bir proje konusunun ele alınabileceği farklı düzlemler (fiziksel özelliklerin incelenmesi, toplumsal ilişkilerin niteliği, ekonomik özellikler, kültür, din gibi) mevcuttur."

YERELLİK-MERKEZLİK TARTIŞMASI

Dr. Akşin Somel, araştırma yapılırken, devlet kaynaklarına ve ulusal basın-yayına itibar edilmemesini istiyor:


"Yerel tarih araştırıcısı veya araştırıcı grubu tarafından seçilecek proje veya projelere ilişkin birinci elden orijinal kaynakların ulaşılabilirliği önemlidir. Bu çerçevede, yerelliği mümkün olduğu kadar yansıtan kaynaklara ağırlık verilmesi ve yerellikten uzaklaşan orijinal kaynaklardan ise imkân ölçüsünde uzak durulması

gerekmektedir. Zira orijinal kaynak dediğimiz şey, tarafsız bir aracı değildir. Daha önce de belirtildiği üzere devlete ait belgelerin kullanılması durumunda ağırlıklı olarak devletin yerele dair görüş açısı öğrenilir, ama yerelin kendi sesi duyulamaz. Bunun gibi, yerelliği yansıtmayan ve daha ziyade merkezi yansıtan
kaynaklardan elden geldiği kadar uzak durmak temel bir zorunluluktur. Merkezin bakışını yansıtan kaynaklar dediğimizde sadece devlet arşivindeki belgeleri değil, ulusal basını temsil eden gazeteleri, merkezi temsil eden kişilerin anılarını da eklemek gerekir."

19 Ağustos 2001


Tarih Vakfı, ABD ve AB'nin istihbarat örgütlerine bağlı sivil (!) toplum örgütlerince fonlanan bir vakıftır. Bu ve diğer paravan vakıfların detaylı bağlantıları ve para ilişkileri için 
Mustafa Yıldırım'ın yazdığı "Sivil Örümceğin Ağında" 
isimli kitaba başvurabilirsiniz. 




5- DÜNYA ANITLAR FONU 2013



Dünya Anıtlar Fonu (World Monuments Fund) tehlike altında bulunan kültürel yapılar listesine bu yıl Türkiye’den sadece Kars’taki Mren Kilisesi’ni aldı.

1996 yılından beri, her iki senede bir tehlike altında bulunan kültürel değerlere dikkat çekmek amacıyla hazırlanan gözlem listesinde önceki yıl Türkiye'den Haydarpaşa Tren Garı, Büyükada Rum Yetimhanesi ve Gürcü Oshki Manastırı yer alırken 2013 listesinde sadece Kars’ın Digor bölgesinde bulunan 7’inci yüzyıla ait Mren Ermeni kilisesine yer verildi.

Dünya Anıtlar Fonu tarafından New York’ta yapılan basın toplantısında açıklanan listeye giren Mren Kilisesi’nin, Bizans ve Pers savaşları sırasında inşa edildiği ve yüzyıllardır atıl durumda olduğu kaydedildi.


Türkiye-Ermenistan sınırındaki askeri bölge içinde yer aldığı için sadece hükümetten alınan özel izinle ulaşılabilen Mren Kilisesi’nin Güney cephesinin çöktüğü, zorunlu olan sağlamlaştırma veya iyileştirme önlemleri alınmadığı takdirde tamamen göçme tehlikesi bulunduğuna dikkat çekildi.



6-  Dünya Anıtlar Fonu ve Rockefeller : 
David Rockefeller Jr. Honored by World Monuments Fund... 

The 2009 Hadrian Award gala was a great success. Some 300 guests filled the grand ballroom of the Plaza for the evening, which featured a special tribute to the honoree by his longtime friend Mort Zuckerman. Other highlights of the gala, which was presided over by WNET president Neal Shapiro as master of ceremonies, included performances by the Cantata Singers of Boston, of which Mr. Rockefeller is a founding member, and chamber music by the Attacca Quartet with pianist Michael Bukhman. The evening concluded with the presentation of the award to Mr. Rockefeller by WMF President Bonnie Burnham and Chairman of the Board Lee Brown.

About the 2009 Hadrian Award
Each year, the World Monuments Fund presents the Hadrian Award to an international leader whose patronage has advanced the understanding, appreciation, and preservation of the world’s art and architecture. The award was inspired by the Roman Emperor Hadrian (a.d. 76–138), a brilliant commander and administrator and a great patron of the arts, who demonstrated a concern for the survival of outstanding artistic works and a desire to convey the standards embodied in these works to his contemporary world.

These concerns are no less vital to our times. As our understanding of mankind’s impact on our planet evolves and sustainability concerns mount, however, it has become clear that the natural environment and the built environment can no longer be managed in isolation. In recognition of his vision, deep commitment, and myriad accomplishments in the protection and stewardship of the natural environment and the world’s shared cultural heritage, the Board of Trustees of the World Monuments Fund is proud to present the 2009 Hadrian Award to David Rockefeller, Jr.

Mr. Rockefeller has successfully built upon a family legacy of philanthropy that generates positive social change, principally through the Rockefeller Foundation and the Rockefeller Brothers Fund. He has become a force in conservation and cultural heritage through his work with the Alaska Conservation Foundation, the Pew Oceans Commission, the National Parks Foundation, and the National Trust for Historic Preservation. In 2003, he founded Sailors for the Sea, a "new voice for ocean conservation." Mr. Rockefeller is the former Chair of the North American Nominating Committee for the Praemium Imperiale, the Japanese prize for outstanding international achievement in the arts. He is also a Trustee of the Museum of Modern Art, the Asian Cultural Council, and a Fellow of the American Academy of Arts and Sciences. He chaired Arts, Education and Americans, which produced the book, "Coming to Our Senses: The Significance of the Arts for American Education."

In presenting the 2009 Hadrian Award to David Rockefeller, Jr., the World Monuments Fund celebrates his vision that our collective heritage is not merely a series of important buildings, landscapes, sites and natural areas to be protected; rather, these are dynamic elements in the social and environmental fabric of our world. 


___________________


SON ZAMANLARDA İSİMLERİN DEĞİŞTİRİLMESİ, ÖZERKLİK ve  ANADİLDE EĞİTİMİN İSTENİLMESİ, GAYRI MÜSLÜMLERİN MALLARININ "İADE" EDİLMESİ, ANDIMIZIN KALDIRILMASI, TÜRK ADININ ANILMAMASI...

BUNLARIN HEPSİ TEK BİR ŞEYİ GÖSTERİYOR:
BİZİ ATA TORPAKLARINDAN ATMAK!
SEN ONLARIN UMURLARINDA BİLE DEĞİLSİN!

HALA ANLAMAYAN VARSA....
!!!



___________________________