Translate

28 Ekim 2018 Pazar

Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz... M.Kemal ATATÜRK



"Cumhuriyetimiz, öyle sanıldığı gibi zayıf değildir. Cumhuriyet emeksiz de kazanılmış değildir.
Bunu elde etmek için çok kan döktük.
Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık.
Gerektiğinde kurumlarımızı savunmak için gerekeni yapmaya hazırız."
Mustafa Kemal, 1923
(Atatürk’ün S.D. III, S. 71)




28 Ekim günü geç saatlerde, toplantı halinde bulunan Parti Yönetim Kurulu tarafından davet edildim. Parti Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’di. Fethi Bey, parti adına Yönetim Kurulu’nca bir aday listesi hazırlandığını ve bu konuda Parti Genel Başkanı olarak benim de görüşümün alınması uygun görüldüğü için toplantılarına davet ettiklerini bildirdi.Hazırlanan listeye göz gezdirdim. Bence uygun olduğunu, ancak, bu listede adları bulunan kimselerin de görüşlerinin alınması, kabul edip etmeyeceklerinin sorulması gerektiğini söyledim. Bu teklifim uygun görüldü. Söz gelişi, Dışişleri Bakanlığı için söz konusu edilen Yusuf Kemal Bey’i davet ettik. Yusuf Kemal Bey, bu listeye giremeyeceğini bildirdi. Bundan ve buna benzer bazı durumlardan anladım ki, Parti Yönetim Kurulu da kabul edilebilir kesin bir aday listesi hazırlayamamaktadır. 

Yönetim Kurulu üyelerine, gereken kimselerle daha sıkı temas kurarak kesin bir liste tespit etmelerini tavsiye ettikten sonra yanlarından ayrıldım. Gece olmuştu Çankaya’ya gitmek üzere Meclis binasından ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Kemâlettin Sami ve Hâlit Paşa’lara rastladım. Ali Fuat Paşa Ankara’dan hareket ederken bunların Ankara’ya geldiklerini o günkü gazetede «Bir uğurlama ve bir karşılama» başlığı altında okumuştum. Daha kendileriyle görüşmemiştim. Benimle konuşmak üzere geç vakte kadar orada beklediklerini anlayınca, akşam yemeğine gelmelerini, Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa vasıtasıyla kendilerine bildirdim. İsmet Paşa ile Kâzım Paşa’ya ve Fethi Bey’e de Çankaya’ya benimle birlikte gelmelerini söyledim.Çankaya’ya gittiğim zaman, orada, beni görmek üzere gelmiş bulunan Rize Milletvekili Fuat, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Bey’lerle karşılaştım. Onları da yemeğe alıkoydum. 

Yemek sırasında: «Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz» dedim. 

Orada bulunan arkadaşlar, derhal düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği konusunda kısa bir program yaparak arkadaşları görevlendirdim.Yaptığım programın ve verdiğim talimatın uygulanışını göreceksiniz!

Efendiler, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ederek onlarla görüşüp tartışmaya asla lüzum ve ihtiyaç görmedim.Çünkü, onların da aslında ve tabiî olarak benim gibi düşündüklerinden şüphe etmiyordum. Halbuki, o sırada Ankara’da bulunmayan bazı kişiler, yetkileri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden, düşünce ve rızaları alınmadan Cumhuriyetin ilân edilmiş olmasını bize gücenme ve bizden ayrılma sebebi saydılar.

O gece birlikte olduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da misafirdi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir kanun tasarısı müsveddesi hazırladık.Bu müsveddede 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (Anayasa)’nun devlet şeklini tespit eden maddelerini şu şekilde değiştirmiştim: 

Birinci maddenin sonuna «Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli Cumhuriyettir» cümlesini ekledim. 

Üçüncü maddeyi şu yolda değiştirdim: «Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükûmetin ayrıldığı idare kollarını Bakanlar vasıtasıyla yönetir.»

Bundan başka Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun temel maddelerinden olan sekizinci ve dokuzuncu maddelerle de değiştirilerek ve açıklığa kavuşturularak şu maddeler yazıldı:

«Madde — Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi biten Cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir.»

«Madde — Türkiye Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sıfatla lüzum gördükçe Meclis’e ve Bakanlar Kurulu’na başkanlık eder.»

«Madde — Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından ve Meclis üyeleri arasından seçilir. Diğer bakanlar, Başbakan tarafından ve yineMeclis üyeleri arasından seçildikten sonra Cumhurbaşkanı tarafından hepsi birden Meclis’in onayına sunulur. Meclis, toplantı halinde değilse, onaylama, Meclis’in toplantısına bırakılır.»

Bu maddelere, komisyonda ve Meclis’te din ve dil ile ilgili bildiğiniz bir madde de eklenmiştir.

Saygıdeğer Efendiler, şimdi isterseniz yüksek hey’etinize 29 Ekim 1923 Pazartesi günü Ankara’da geçen olayı kısaca anlatmaya çalışayım.

Pazartesi günü saat 10.00'da Halk Partisi grubu, Grup Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. Bakanlar Kurulu üyelerinin seçimi görüşmelerine başlandı.

Başkan — Yönetim Kurulu, hazırlık niteliğinde olmak üzere, Genel Kurul’a sunulmak üzere bir Bakanlar Kurulu listesi hazırladı. Yönetim Kurulu, kesin bir şey tespit etmiş değildir. Karar saygıdeğer kurulumuzundur. Kabul ederseniz okunsun, sözleriyle, Genel Kurul’a, Başkanlığında Fuat Paşa’nın bulunduğu bir hükûmet listesi sunar.Okunan bu listede İktisat Bakanlığına aday gösterilen Celâl Bey (İzmir) söz alarak Bakanlar Kurulu’nun önemini belirtmiş ve kendisinin seçilmesini teklif etmiş. Özellikle «bu listede adları görülen kimseler çekilenlerden daha kuvvetli değildir.Bizden refah ve ıslahat isteyen bir millet vardır. Herhalde yeniler eskilerden daha kuvvetli olmalıdır. Seçimde acele etmeyelim. Hele Hükûmet Başkanı’nı seçerken iyi düşünelim» görüşünü ileri sürmüş.

Saip Bey (Kozan) — Meclis Başkanlığı’na Fethi Bey, Başbakanlığa İsmet Paşa seçilmelidir, demiş.

Ekrem Bey (Rize) — Yeni hükûmet eski hükûmetin boşluğunu doldurabilecek mi? Reis Paşa Hazretleri, mümkünse bu konudaki düşüncelerini ifade buyursunlar; aydınlanalım (ben o sırada Meclis’te bulunmuyordum) şeklinde konuşmuş.

Zülfü Bey (Diyarbakır) — Yetki Parti Meclisi’nindir. Bu hak, grup Yönetim Kurulu’nun değildir. Parti Meclisi toplansın!.. isteğinde bulunmuş…

Mehmet Efendi (Bolu) — Seçilecek hükûmet ancak bir ay dayanabilir. Hükûmetin böyle sık sık değişmesi, memleket ve milleti kötü ve güç bir duruma sürükler. Hükûmet istifa sebebini açıkça anlatmazsa herhangi bir hükûmet seçimine katılmam. Önce sebebi anlayalım sonra seçim yapalım.

Faik Bey (Tekirdağ) — Listede gösterilen isimler öncekilerden daha kuvvetli değildir. Parti Meclisi toplanıp bu meseleyi halletsin.

Vasıf Bey (Saruhan) — (İsmet Paşa’nın hizmetlerinden bahsettikten sonra) Memleketi, milleti niçin bırakıyor? Liderlerimiz bizi aydınlatmamıştır. Sayın Başkanımız (beni kastetmiş olacak) bizi niçin aydınlatmıyor, demiş ve uzun bir konuşma yapmış.

Necati Bey (İzmir) — Memleketin güvendiği kimselerin bizi bırakıp ayrılmalarını kabul edemeyiz.Sayın Başkanımız bizi aydınlatsın ve uyarsın. İçeriye ve dışarıya karşı kuvvetli bir hükûmete kesinlikte ihtiyacımız vardır.

Başkan Fethi Bey — Yönetim Kurulu’nun yaptığı bu liste, ne Paşa’nın ve ne de Yönetim Kurulu’nundur, şeklinde bir açıklama yapmayı gerekli bulmuş.

Doktor Fikri Bey (Ertuğrul) — Vasıf ve Necati Bey’lerin düşüncelerine katılırım. Memleket sütliman değildir. Memleket idaresi gelişigüzel yapılacak bir seçime terk edilemez. Kuvvetli şahıslardan kurulu bir hükûmet seçilmelidir.

Recep Bey (Kütahya) — Arkadaşlar sözlerini bitirsinler, sonra Gazi Paşa Hazretleri söylesinler (Henüz toplantıda değildir).

İlyas Sami Bey (Muş) — Sayın Başkanımız Gazi Paşa Hazretleri düşüncelerini ifade buyursunlar. Bunalımın doğduğu gün giderilmesi daha yararlıdır. Erteleme şiddetlenmesine yol açar. Bir Hükûmet Başkanı seçelim. Yirmi dört saatlik bir süre tanıyalım. Arkadaşlarını bulsun. Kuvvetli bir hükûmet kurulsun.

Abdurrahman Şeref Bey (rahmetli İstanbul Milletvekili) — Bazı arkadaşlar telâş ediyorlar. Bu her memlekette görülen bir şeydir. Hepimizin amacı vatanın saadetidir. Bir makine kurup tıkır tıkır işletemiyoruz.Bu da doğru. Kuvvetli bir hükûmeti nasıl bulmalı hastalığı nasıl keşfetmeli? Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzu göz önüne alalım. Hükûmetin görevini belli edelim. Meclis, görüşlerini söylesin.Ondan sonra Reis Paşamız da görüşlerini ifade buyursunlar. Bir sonuca varalım. Herkes bir işe yarar. Herkesi yaradığı işte kullanmalı. Şahıslardan söz etmeyelim. Vatanın yüksek çıkarlarında birlikteyiz. Reis Paşa Hazretleri görüşlerini ifade buyursunlar.

Eyüp Sabri Efendi (Konya) — Ne olursa olsun bir seçim zarureti ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bundan önceki Hükûmet üyelerinin, yeniden seçilmiş olsalar bile kabul etmeyeceklerine karar verdiklerini işitiyoruz. Yüce Meclis bu kararı kaldırmalıdır.

Recep Bey (Kütahya) — Üç esaslı noktaya dokunacağım. Birincisi şekil, ikincisi çalışma eksikliği, üçüncüsü manevî birliğimizde açılan gediktir. Şekillerde eksiklik olursa iyi bir sonuç vermez. Eldeki listede yer alan değerli arkadaşlar hangi zamanda hangi şartlar altında çalışacaklardır;belli değil. Kuvvetli bir şahsın kendi arkadaşlarını bularak bir hükûmet kurması gerekir. Recep Bey, özellikle bu son nokta üzerinde uzun bir konuşma yapmış ve açıklamalarda bulunmuş.

Talât Bey (Ardahan) — Recep ve Abdurrahman Şeref Bey’ler pek güzel açıkladılar. Hükûmet Başkanı’nın görevi nedir? Görev ve yetki Kanununu hâlâ çıkarmadık. Gazi Paşa Hazretleri bizi aydınlatmak lûtfunda bulunsunlar, demiş.

Başkan bundan sonra görüşmenin yeterliğini oya koymuş. Görüşme yeterli görüldükten sonra birtakım önergeler okunmuş. Bunlardan Kemalettin Sami Paşa’nın önerisi kabul edilmiş. Bu önergeyle, ben Genel Başkan sıfatıyla meselenin çözüme bağlanması için Parti Meclisi tarafından görevlendiriliyordum.

Görüşmeler sırasında Çankaya’da evimde bulunuyordum. Kemalettin Sami Paşa’nın önergesinin kabul edilmesi üzerine, toplantıya davet edildim. Toplantı salonuna girer girmez doğruca kürsüye çıktım ve kısaca şu görüş ve teklifi ortaya attım.

«Efendiler! dedim, Hükûmet üyelerinin seçiminde görüş birliği sağlanamadığı anlaşılmıştır. Bana bir saat kadar müsaade buyurun. Bulacağım çözüm yolunu arz ederim.»

Başkan Fethi Bey, teklifi oya koydu. Kabul edildi.

Efendiler, bu bir saat içinde, gereken kimseleri Meclis’teki odama davet ederek onlara 28/29 Ekim gecesi hazırladığım kanun tasarısını gösterdim ve kendileri ile görüştüm.

Saat 13.30'da Parti Genel Kurulu yeniden Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. İlk söz bendeydi. Kürsüye çıktım ve şu konuşmayı yaptım:

«Saygıdeğer arkadaşlar, üzerinde durduğumuz meselenin çözümünde karşılaşılan güçlüklerin sebebi, bütün arkadaşlarca anlaşılmıştır sanırım. Eksiklik ve yanlışlık uygulamakta olduğumuz usul ve şekildedir.Gerçekten de, yürürlükteki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na göre, bir hükûmet kurmaya teşebbüs ettiğimiz zaman, bütün arkadaşların her biri bakanları ve hükûmeti seçmek mecburiyeti ile karşı karşıya kalıyor. Hepinizin birden hükûmet üyelerini seçmek zorunda kalmanızda görülen güçlüğün giderilmesi zamanı gelmiştir. Geçen dönemde de aynı şekilde güçlükle karşılaşılıyordu. Görülüyor ki, bu usul bazan birçok karışıklıklara yol açıyor.Yüksek hey’etiniz bu güçlüğün çözülmesi için beni görevlendirdi. Ben de bilginize sunduğum bu görüşten hareket ederek düşündüğüm şekli tespit ettim. Onu teklif edeceğim.Teklifim kabul edilirse kuvvetli ve kendi içinde uyumlu bir hükûmet kurmak mümkün olacaktır. Devletimizin şekil ve niteliğini tespit eden ve hepimiz için bir gaye olan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzun bazı noktalarına açıklık kazandırmak gerekir. Teklif şudur» dedikten sonra, bilinen tasarıyı okutmak üzere kâtip beylerden birine uzatarak kürsüden ayrıldım.

Teklifimin niteliği anlaşıldıktan sonra tartışmalar başladı.

Sabit Bey (Erzincan) — Hükûmetin bu şekilde kurulması usulünün lehindeyim. Ancak, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklik yapılması teklifi ile bugünkü bunalımı çözmek mümkün değildir. Biz şimdi bir Başbakan seçelim. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun değiştirilmesini sonra düşünürüz, dedi.

Hâzım Bey (Niğde) — Şu görüşü ileri sürdü: Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu biz yapabilir miyiz? Sanırım ki yapamayız. Yetkimiz varsa, bu partide olmaz. Partide görüşüldükten sonra açık oturumda kimse söz söyleyemiyor. Millet varlığını ilgilendiren kanunların burada kesin bir şekilde tespit edilmesine taraftar değilim. Bu gibi kanunlar açık oturumda ve serbestçe görüşülmelidir. Biz, her şeyden önce hükûmet bunalımına bir çare bulalım.

Yunus Nadi Bey, Hâzım Bey’e şu yolda cevap verdi: Hangi memleket ilk defa Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yaparsa, o iş için bir kurucu meclis kurmuştur. Bizde ise bu gibi meselelerde ayrıca bir kurucu meclis kurulacağı açıkça belirtilmemiştir.Bizde her zaman bu gibi değişiklikler olmuştur. Bizden önceki Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu yolda yürümüştür. Buna yetkimiz vardır. Kararsızlık gösterilmesin. Şimdi biz, hükûmet bunalımının çözümünü Reis Paşa Hazretleri’ne bıraktık. O da bize bu teklifi getirdi. Bu teklifte yer alan usulü bütün arkadaşlar ayrı ayrı düşünmüştür. Şimdi buna kesin bir şekil vermek gerekir. Teklif edilen şekil, zaten vardır. Buna bir açıklık verip daha belirli şekilde tespit edeceğiz.

Vehbi Bey (Balıkesir) — Bizim, şimdiye kadar görüşüldüğünü işittiğimiz Teşkilât-ı Esasiye Kanunu hakkında bir bilgimiz yoktur. Gerçi gazetelerde gördük, ama bu yeter mi? Bu bakımdan biz, bu konuyu bir bütün olarak görüşmek üzere daha sonraya bırakıp önce bunalıma bir çare bulalım.

Halil Bey — Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun değiştirilerek yeniden yapılmasına yetkimiz vardır. Fakat yapılacak bu değişiklikler, gerçekten vatan ve milletimizin saadetini sağlayabilecek midir? Bunu söylemek gerekir.Bunu, hukukçu, hukuk bilgini olan arkadaşlarımız gelip açıklasınlar. Açıklama yapılmadıkça bu meselenin derhal halledilmesine taraftar değilim.

Üyelerden biri — Teşkilât-ı Esasiye Kanunu öyle gelişigüzel düzeltilemez.

Hamdullah Suphi (İstanbul) — Dört yıl önce, bakanların ayrı ayrı seçilmelerinin zararlarını söylemiştim. Bugün de aynı durum başgösterdi. Gazi Paşa’nın teklifine gelince, bu yeni değildir. Dört yıl önce yapılan bir kanunun daha açık olarak ifadesinden ibarettir. Durum böyle olunca, değişiklik aleyhinde söz söyleyecekler gelsinler düşüncelerini açıklasınlar. Fakat zamanımızın uzun uzadıya beklemeye tahammülü yoktur.

Ragıp Bey (Kütahya) — Kanunların en iyisi şartlardan ve ihtiyaçtan doğmuş olanıdır. İhtiyaç ise meydandadır. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun tamamlanması ve açıklığa kavuşturulması gerekir. Teklifin derhal görüşülmesine geçelim.

Adalet Bakanı rahmetli Seyit Bey — Teklif edilen şekil yeni bir şey değildir. Yürürlükteki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun, açıklığa kavuşturulması ve buna göre tespitidir. Kanunlar ihtiyaçtan doğar teorik görüşlerden kaynaklanmaz. Zaman ve olaylar her şeye hâkimdir. Gelişme kanunu, değişmez kesin bir kuraldır.Teklif edilen şekilde bir yenilik yoktur. Yürürlükteki şekli daha açık ve belirli bir şekilde ifade edersek, elbette millet ve memleketimizin yararına daha uygun olarak hareket etmiş oluruz.

Rahmetli Seyit Bey’in görüşüne Abidin Bey (Manisa) şu cevabı verdi: — Önce hükûmet bunalımına çözüm getirelim.

Eyüp Sabri Efendi (Konya)’nın görüşü şöyleydi: Biz Gazi Paşa Hazretleri’ni hakem yaptık. Bizim Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu değiştirmeye yetkimiz yok demek, gayrimeşru olduğumuzu kabul etmek demektir. Meclisin Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu değiştirme yetkisi meydandadır. Hükûmetimizin şekli mutlaka Cumhuriyet olacaktır.

Bundan sonra İsmet Paşa söz alarak şu yolda bir konuşma yaptı:

«Parti Başkanı’nın teklifini kabule ihtiyaç kesindir. Bütün dünya, bizim bir hükûmet şekli görüştüğümüzü biliyor. Bu görüşlerimizi bir sonuca bağlayıp açıklamamak, güçsüzlüğü ve karışıklığı sürdürmekten başka bir şey değildir. Bir tecrübemden söz edeyim. Avrupa diplomatları bu konuda beni uyardılar. Devletin başkanı yoktur, dediler.Şimdiki idare şeklinize göre başkan, Meclis Başkanı’dır. Demek ki siz, bir başka başkan bekliyorsunuz. Avrupa’nın düşüncesi işte budur. Oysa, biz böyle düşünmüyoruz. Millet, hâkimiyetini ve mukadderatını fiilî olarak eline almıştır. O halde bunu hukukî olarak dile getirmekten neden çekiniyoruz. Cumhurbaşkanı olmadan Başbakan seçilmesini teklif etmek kanunsuz olur. Bunda şüpheye yer yoktur. Başbakanın seçilebilmesi için, Gazi Paşa Hazretleri’nin teklifinin kanunlaşması gerekir. Genelleşmiş olan bir zaafın sürdürülmesinin anlamı yoktur. Partinin bütün millete karşı yüklendiği sorumluluğun gereklerine uygun olarak hareket etmek zarurîdir.»

İsmet Paşa’dan sonra , rahmetli Abdurrahman Şeref Bey’in konuşmasında şu sözler yer alıyordu:

«Hükûmet şekillerinin teker teker sayılmasına gerek yoktur. Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir, dedikten sonra kime sorarsanız sorunuz, bu Cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad, bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin.»

Bundan sonra Yusuf Kemal Bey, teklifin kabul edilmesi gerektiği hususunda uzun bilgiler verdi ve «bunun derhal kanunlaşması için gerekli işlemin tamamlanmasını teklif ederim» dedi.

Abdullah Azmi Efendi’nin, «meselenin önemi meydandadır. Görüşme devam etsin» diye yükselen itirazına rağmen yeterlik teklifi kabul edildi. Ondan sonra teklifimin bütünü ve arkasından da maddeler birer birer okunarak görüşüldü ve kabul edildi.

Efendiler, Parti Grubu toplantısına son verildi ve hemen Meclis toplantısı açıldı.Saat 18.00 idi. Kanun teklifi, Kanuni Esasî Encümeni tarafından usulen incelenip tutanağı hazırlanırken, Meclis diğer bazı işlerle meşgul oldu. Sonunda, Başkanlık kürsüsünde oturan Başkan Vekili İsmet Bey (Paşa) Meclis’e şu bilgiyi verdi:

«Kanun-ı Esasî Encümeni, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklikler yapılması ile ilgili tasarının öncelikle ve derhal görüşülmesini teklif ediyor. «Kabul!» sesleri üzerine, tutanak okundu.Teklif edildiği gibi öncelikle görüşüldü. Nihayet, kanun, birçok konuşmacının «Yaşasın Cumhuriyet!» sesleriyle alkışlanan konuşmalarıyla kabul edildi.

Ondan sonra Cumhurbaşkanı seçilmesi için Meclis’te oylamaya geçildi. Toplanan oyların sonucunu, Başkanlık kürsüsünde oturan İsmet Bey (Paşa) Genel Kurul’a şu şekilde bildirdi:

«Türkiye Cumhurbaşkanlığı için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi katılmış ve Cumhurbaşkanlığına yüz elli sekiz üye, oybirliği ile Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ni seçmişlerdir.»

Efendiler, seçimin hemen arkasından Meclis’te yaptığım konuşmayı tutanaklarda okumuşsunuzdur. Ancak, tarihî bir hatıranın canlandırılması için, müsaade ederseniz, o konuşmamı burada aynen tekrar edeyim:

«Saygıdeğer arkadaşlar, dünya çapında önemli ve olağanüstü olaylar karşısında, saygıdeğer milletimizin gerçek uyanıklığına ve şuurluluğuna değerli bir belge olan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun bazı maddelerini açıklığa kavuşturmak için kurulmuş olan özel komisyon tarafından yüksek hey’etinize teklif edilen kanun tasarısının kabûlü dolayısıyla, Türkiye Devleti’nin zaten bütün dünyaca bilinen, bilinmesi gereken mahiyeti, milletlerarası adıyla adlandırıldı.Bunun tabii bir gereği olmak üzere bugüne kadar doğrudan doğruya Meclis Başkanlığı’nda bulundurduğunuz arkadaşınıza, yaptırdığınız bu görevi, Cumhurbaşkanı ünvanıyla yine aynı arkadaşınız, bu âciz arkadaşınıza tevcih ediyorsunuz.Bu münasebetle, şimdiye kadar hakkımda gösterdiğiniz sevgi, samimiyet ve güveni bir defa daha göstermekle, yüksek değerbilirliğinizi ispat etmiş oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce hey’etinize gönlümün bütün samimiyeti ile teşekkürlerimi arz ederim.»

«Efendiler, asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu. Son yıllarda milletimizin fiilî olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükûmetin yeni adıyla, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere lâyık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.»

«Arkadaşlar, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım bu güven ve itimada lâyık olmak için, pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce hey’etinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır.Ancak bu sayede ve Tanrı’nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.»

«Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimî ve sıkı bir şekilde yapışarak, kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmeyerek çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz.Türkiye Cumhuriyeti mes’ut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.» 

Efendiler, Meclis’ce Cumhuriyet kararı 29/30 Ekim 1923 gecesi saat 20.30'da verildi. On beş dakika sonra, yani 20.45'te Cumhurbaşkanı seçildi. Durum, aynı gece bütün memlekete bildirildi ve her tarafta gece yarısından sonra yüz bir pâre top atılarak ilân edildi. İlk kabinenin İsmet Paşa tarafından kurulduğunu ve Meclis Başkanlığı’na Fethi Bey’in seçildiğini biliyorsunuz.

Efendiler, Cumhuriyet'in ilanı, bütün milletçe sevinçle karşılandı. Her tarafta parlak sevinç gösterileri yapıldı. 


Mustafa Kemal ATATÜRK
1927 , NUTUK



"Söz konusu vatansa gerisi teferruattır"






Tomorrow we shall proclaim the Republic... M.Kemal ATATÜRK



"The general who advances without coveting fame and retreats without fearing disgrace, Whose only thought is to protect his country and do good service for his sovereign, Is the jewel of the kingdom."
Sun Tzu





... At the late hour on the 28th October I was asked by the leading Committee of the party to be present at their meeting which was then taking place. The President was Fethi Bey. He declared that the Committee had put forward a list of the candidates and they had asked me, as President of the party, to come as they wanted to hear my opinion about it. I ran throught the list and declared that I approved of it, but also that the persons who were mentioned on it ought to be asked for their opinions. Everybody agreed to my proposal. Thus we asked, for example, Yusuf Kemal Bey, who came into question for the Foreign Ministry. He told us that he dclined to accept this office. I concluded from this fact as well as from similar occurrences that the leading committee of the party aslo was not able to put forward a final and acceptable list.

I left the members of the committee, advising them to produce a final list after further consultations with the persons who would come into questions. It was already dark. At the moment I left the building of the Assembly to return to Çankaya, I met Kemalettin Sami Pasha and Halid Pasha in the lobby waiting for me. I had read in the papers under the heading of "Farewell and Reception Ceremonies" that these Pashas had arrived at Ankara exactly on the very day of Ali Fuad Pasha's departure. I had not seen them up to the hour of this meeting in the lobby. When I learned that they had waited till a late hour to see me, I asked them through Minister of National Defense Kazım Pasha to come and dine with me. I also told Ismet Pashai, Kazım Pasha as well as Fethi Bey to accompany me to Çankaya. When I arrived at Çankaya I found Fuat Bey, Deputy of Rize, and Ruşen Eşref Bey Deputy of Afyonkarahisar, there who had also come to talk to me. I also asked them to stay to dinner. 

During the meal I declared : " Tomorrow we shall proclaim the Republic." 

The Comrades present hastened to join in my opinion. We got up. Immediately afterwards I drafted a short programme of action containing the role which I assigned to each of the Comrades. "You will shortly hear details about the application of this programme and the instructions which I gave." 

You have noticed, Gentlemen, that in order to decide on the proclamation of the Republic it was neither necessary for me to call together all my Comrades nor the debate or discuss the question with them. I did not doubt that they were naturally and in principle of the same opinion as I was with regard to the chapter.

Some persons, however, who were not at Ankara at this time and who, by the way, had nothing to say on this question, believed that they should use the fact that the Republic had been proclaimed, without previously asking them and getting their consent, as a pretext for dissatisfaction and contradiction.

The Comrades who were with me this night left early. Only Ismet Pasha was my guest at Çankaya. When we were left alone we drafted a law. The articles of the Constitutional Law of the 20th January, 1921, referring to the State Constitution, I had altered as follows: At the end of the first article I added the sentence: "The form of Government of the Turkish State is a Republic."

Article 3 was altered in the followig way: "The Turkish State is administered by the Grand National Assembly. The latter directs the individual branches of the administration into which the Government is divided through the mediation of the Mininsters."

We drafted in addition the following articles for the purpose of making Articles 8 and 9 of the Constitutional Law more clear: 

"The President of the Turkish Republic will be elected in a full sitting of the Grand National Assembly by its members and for the time of a legislative period."

"The mandate of the President lasts till the election of a new President. The President is eligible for re-election."

"The President of the Republic is the Chief of the State. In this capacity he presides over the National Assembly as well as the Council of Ministers when he believes it necessary."

"The President of the Council is elected by the Chief of the State from the members of the Assembly, after which the other Ministers will be elected by the President of the Council from among the said members."

"There upon the President of the Republic submits the list of the entire Cabinet to the Assmebly for approval. If the Assembly is not sitting the approval will be postponed till the next sitting."

The Commision and the Assmebly added to these article the article which is known to you concerning religion and language.

With your permission, Gentlemen, I shall now describe to you what happened at Ankara on Monday, the 29th October:

On this day the group of the People's Party assembled at 10 c'clock in the morning under the Presidency of Fethi Bey, President of the leading Committee. A discussion was opened with regard to the election of the Cabinet.

"The leading Committee" said the President, "has drafted a list of Ministers to present to you, which is not of a definite character. It is for you now to decide. If you will allow, the list will be read to you."

After having said that the presented a list to the Assembly at the head of which was the name of Fuat Pasha, Celal Bey (İzmir), designated as candidate for the Ministry of Economy, spoke and proposed that he be not elected by pointing out the importance of the Cabinet. above all he said the following:

"The persons whose names are quoted on this list are not more important than those who have resigned. The nation demands from us that we put them in a favourable position and carry through reforms. The new Ministers must in amy case have stronger personalities than the old ones. Let us not be in a hurry with the elections. Let us think above all of the election of the President of the Council."

Saip Bey (Kozan) expressed the opinion that Fethi Bey should be elected President of the Assembly and Ismet Pasha President of the Council.

Ekrem Bey ( Rize) "Will the Cabinet be able to fill the void which the old one has left? Might His Excellency the Pasha inform us about this?" (I had not yet arrived at the sitting.)

Zülfü Bey (Diyarbakır) declared that as this task belonged to the competency of the Superior Council of the party the election did not appertain to the leading Committee and finally demanded the concovation of this Council.

Mehmet Efendi (Bolu): "The new Cabinet that we are going to elect will not be able to remain in power for a month. These repeated elections bring the country and nation into a painful situation. Unless the Cabinet clearly explain the reasons for their resignation I shall not participate in the election of any Cabinet. We must know the reasons and can only elect afterwards."

Faik Bey (Tekirdağ): "The persons mentioned in the list do not possess greater authority than the former Ministers. The Superior Council of the party must meet to solve this question."

Vasıf Bey (Saruhan), (after having spoken of Ismet Pasha's services, continued as follows): "Why does he abandon the country and the nation? Our leaders have not informed us of the state of affairs. Why does our honourable President (referring to me) not enlighten us on this subject?"

Necati Bey (İzmir): "We cannot allow the persons who are the support of the nation to abandon us in this manner. Our honourable President must enlighten us. A Cabinet strong towards the interior as well as the exterior is an absolute necessity."

Fethi Bey (the President), believed it necessary to explain that the list was neither proceeding from me nor the Cabinet, but was eleborated by the leading Committee.

Dr.Fikret Bey (Ertuğrul): "I join in the opinion of Vasıf Bey and Necati Bey. The country is not in a very calm state, and an election made at haphazard is inadmisisble. A Cabinet must be elected which consists of personalities possessing authority."

Recep Bey (Kütahya): "Our colleagues must first finish the explanations which they have to give us, so that afterwards His Excellecy the Gazi Pasha can speak." (I had not yet arrived)

İlyas Sami Bey (Muş) : "We beg our honourable President to give us his views. It is better to avert the crisis on the day of its birth. To postpone the solution would result in accentuating the crisis still more. Let us elect a President of the Council and grant him a delay of 24 hours for the election of his colleagues. We must have a strong Cabinet in power."

Abdurrahman Şeref Bey (the late delegate of İstanbul): " Some of our comrades are alarmed although crises of this sort have occurred in all countries. The aim of all us is the welfare of the country. It is true that we are not successful in creating a mechanism which can work according to our wish. But how shall we arrive at having a strong Government? How shall we find the reason for the evil? Let us study the Constitutional Law and determine the authorities of the Government. The Assembly must declare themselves with regard to their opinions and convictions. His Excellency, our President, will on his part tell us his views, so that we can come to a solution. Everybody is fit for word and must be used accordingly. Do not let us occupy ourselves with personalities. We are united in the higher aims. Let the Pasha-President give us his opinion."

Eyüp Sabri Efendi (Konya): "We see ourselves in any case under the pressure of an election. It is striking that the former Cabinet have decided not to take over the Government again, even though they were re-elected. The High Assembly must move the destructin of this resolution."

Recep Bey (Kütahya): "I am going to speak of three essential points: firstly, of the form ; secondly, of the lack of activity; and thirdly, of the breach of our moral coherence. If the form is faulty, there is no satisfactory result. We are ignorant as to when and under what conditions the comrades of value, who are mentioned on the list, will work. The chif thing is that a person possessing authority should form a Government by indicating its members himself."

(Then Recep Bey gave long declarations especially with regard to the last point.)

Talat Bey (Ardahan): "Recep Bey and Abdurrahman Şeref Bey have well explained the situation. What is the task of the President of the Council? We have not yet adopted the authorities and responsibilities of the Ministers. We beg the Gazi-Pasha to enlighten us."

Thereupon the President put the motion for the closing of the debate to the vote. Several orther motions were read, Kemalettin Sami Pasha's being adopted.

According to the contents of this motion I was commissioned by the full sitting to solve the question in my capacity as President of the Party.

During these discussions, I was at my house at Çankaya. Following Kemalettin Sami Pasha's motion I was called to the meeting. Immediately after my entrance into the hall I ascended the speaker's tribune and made the following short proposal:

"Gentlemen", I said, "you see that opinions regarding the question of the election of the Ministers are divided. Grant me an hour's time. I will then submit to you the form of the solution which I shall have found."

Fethi Bey, the President, put mu proposal to the vote, and it was accepted.

Gentlemen, I used this hour of delay to convene in my room the persons who were in question, showed them the minutes of the draft of the law prepared in the night of the 28th to the 29th October, and came to an understanding with them.

At 1.30 in the afternoon the party held another general meeting again under the Presidency of Fethi Bey. I was the first to speak, and ascending the platform I gave the following declarations:

"Dear Friends, I believe that all our colleagues are clear as to the reasons which have led to this difficult question which you have to solve. The fault, the mistake, lies in the system, and in the adopted form. It is a fact that each one of us finds himself obliged to participate in the election of the Cabinet and the Ministers every time we undertake to form a Cabinet according to our Constitutional Law. Your High Assembly having charged me with the solution of this difficulty I have just now settled the form which I have arrived at guided by the conviction I have expressed before. I will submit it to you. If you approve of my proposal it will be possible to form a strong and solid Government. We must elucidate certain points of our Constitutional Law, which determines the form and character of our State and the integral application of which is the aim of all of us. This is my proposal."

Then I left the platform handing over the draft to one of the secretaries to read. As soon as the contents of my motion were made known the discussion about it began.

Sabit Bey (Erzincan) said: " I am supporter of the system of the Cabinet. But it is impossible to settle the present crisi through the proposition of modifying the Constitutional Law. Let us elect for the moment a President of the Cabinet. We shall later on think of this amendment."

Hazım Bey (Niğde) made the following observations: " Can we elaborate a Constitutional Law? I believe not. Even if we would be justified in doing so we could not proceed to do it within the party. Nobody ventures to speak in public meeting when a question has already been discussed in it previously. I can by no means agree that the laws concerning the vital interests of the nation will be finally settled here. The subject must be discussed freely in public meeting. Above all we must solve the crisis."

Yunus Nadi Bey answered Hazım Bey as follows: "In all countries which had for the first time to elaborate a constitutional law a constitutional assembly was formed, whilst it had not been foresseen by us the convene a constitutional assembly in such case. There have at all times been reasons for such amendments. The Grand National Assembly which preceded us has worked to this end. We have a reight to it. There is no time for hesitation on this point. We have left the trouble of solving the Ministerial crisis to His Excellency the President, and he puts before us this motion. All comrades, one after the other, have though of the system which is recommended in this motion. The question now is to formulate it. By the way, such a formulated proposal is already in existence. We must give it greater clearness and a definite character."

Vehbi Bey (Balıkesir) : "Up to the present moment we have not been informed of the Constitutional Law which it is said has been discussed here. It is true that we have read such reports in the newspapers; but is that sufficient? We must therefore first of all solve the Ministerial crisis with the reservation of discussing the proposal later on en bloc."

Halil Bey : "It is our prerogative to elaborate a new Constitutional Law and to alter the existing one. But it depends on the discussions as to whether these alterations are actually of a nature to guarantee the welfare of our country and nation. The lawyers among our friends must enlighten us on this point. As long as this question is not made clear I am not of the opinion that we can solve it at this meeting."

One of the members: "The Constitutional Law cannot be altered by a stroke of the pen."

Hamdullah Suphi (İstanbul): " Four years ago I emphasised the inconveniences of indivudual elections. I repeat the same today. With regard to the motion of the Gazi Pasha, the proposal is not new but contains rather clearer expression of a law which was adopted four years ago. Those who would like to contradict this assertion should explain their views. But time does not permit us to hesitate in long expectation."

Ragıp Bey (Kütahya): "The best laws are those which are made through events and necessities. The necessity has now arrived. We must perfect the Constitutional Law by making it clear. Let us enter immediately into a discussion about the proposal."

Seyit Bey (the deceased Minister of Justice): " The proposed form is nothing new; it only aims at giving more clearness to the law. Necessities and not theories dictate laws. The time and events are stronger than everything. The law of development is an unalterable law. The porposed form does not include any innovation. When we render the already existing form clearer and more explicit we shall surely have acted in a manner that more nearly corresponds to the interests of the country and the nation."

In reply to the observations of Seyit Bey, Abidin Bey (Samsun) proposed first to solve the crisis.

Eyüp Sabri Efendi (Konya) was of the following opinion: "We have elected His Excellency the Gazi as arbitrator. To say that we are deprived of the right to alter the Constitutional Law would be equal to admitting our illegitimacy. It is quite evident that the Assembly is competent for the alteration of this law. It is necessary that the form of our Government should be a Republic. "

Then Ismet Pasha spoke and expressed the following: " It is absolutely necessary to accept the motion of the leader of the party. Everybody knows that we are discussing the form of Government to be adopted. If we do not succeed in coming to the ned of these discussions and formulating the result, we shall perpetuate the crisis and the chaos. Allow me to tell you my experience. The European diplomats have drawn my attention to the following point: "The State has no chief" they said; "n the present form of your Government the President of the Assembly is the chief, which means that you are waiting for another". This is the point of view of Europe, but we ourselves do not see things in this light. The nation is actually mistress of her own destiny; it is soverign. Why do we hesitate to give a legal expression to the real facts? The proposal of electing a Minister of the Council without there being a President of the Republic would undoubtedly be illegal. The motion of His Excellency the Gazi must recive legal force so that the election of the President of the Council can be made legal and possibe. It is absurd to prolong this state of affairs which is causing the general weakness. The Party must act according to the requirements and the responsibilities which they have assumed towards the whole nation."

The declarations made by the unforgettable Abdurrahman Şeref Bey, following Ismet Pasha, ended with the following words:

"It is useless to enumerate all the forms of Government which exist at a moment when you say that the sovereignty belongs to the nation without reserve or restriction. With whomsoever you speak he will answer you that this signifies the Republic. That is the real name of the new creation. What does it matter if this name displeases some of you?"

Yusuf Kemal Bey who followed him on the platform gave a long explanation of the necessity of bringing the motion immediately to the vote and proposed to endow it with the legal formalities.

In spite of the objection raised by Abdullah Azmi Efendi, who said that the queston being evidently imortant the discussion must be continued, the latter was regarded as being sufficient. The motion was then read and put to the vote, at first with regard to the whole of it, and afterwards article by article.

The sitting of the party was closed and the meeting of the Assembly immediately opened. It was six o'clock in the evening. Whilst the Commission of the Constitutional Law carefully examined the motion and prepared their report, the Assembly deliberated on certain other questions.

At last Ismet Pasha, the Vice-President, who presided declared: "The Commission of the Constitutional Law urgently proposes to discuss the motion for the amendment of this law."

Shouts of approbation were heard; the report was read and put forward for discussion. Finally the law was accepted after speeches by different deputies who were greeted with shouts of "Long Live the Republic!"

Thereupon the election ofthe President was put to the vote. Ismet Pasha announced the result in the following words:

"One hundred and fifty-eight Deputies have participated in the election of the President of the Republic. By 158 votes they have unanimously elected His Excellency the Gazi Mustafa Kemal Pasha, Deputy for Ankara, President."

Gentlemen, you must have read in the protocols the declarations which I then made before the Assembly. I shall however, repeat them here to recall to your memory this historic event. They were as follows:

"Honourable Friends, following the vote of the draft of the law submitted to vour approbation by the competent commission for the purpose of making more clear certain articles of the Constitutional Law - a valuable document which actually confirms the awakening of our nation in view of extraordianry events of world-moving importance - the character of the Turkish State, which is already known and ought to be known to the whole world, shall be defined under a denomination to be universally spread. As a natural consequence of this event you entrust to me, under the title of President of the Republic, the same task which had already been imposed upon me in my capacity as President of the Assembly. 

On this occasion also you give me a new proof of the sincere affection and confidence which you have hitherto shown to me, and you manifest thereby the fact that you known to appreciate highly the services rendered by me. With the deepest sincerity of my soul I express to you my cordial thanks for this sign of your affection.

For several centruies the oppressed Naton of the Orient, the innocent Turkish Nation, was considered as being without any of the inborn qualitis which distinguish it. The capacity, the aptitude and the intelligence which our people have shown during these last years distinctly prove that those who judging rightly. Thanks to the new title of their Government our nation will better succeed in manifestinf before the eyes of the nation will better succeed in manifesting befoe the eyes of the civilised world the qualities and merits with which they are endowed. The Trukish Republic will know how to demonstrate by deeds that they are worthy of the position they occupy among the nations.

Friends, the victory which the Turkish Nation, creator of this High Assembly, has been able to gain in the course of these last four years will also in future bear multifold results. So that I may prove worthy of the confidence which I have just received, I think it necessary to emphasise one point which I regard as being very essential and which constitutes for me a great need.

This need consists in the fact of perpetuating the confidence, the kindly feeling and the support of your Assembly towards me. It is only thereby that, with the help of God, I shall succeed in fulfilling the task with which you have entrusted me as well as that which you shall entrust me with in future.

I shall work constantly and sincerelt hand in hand with my friends without for a single moment believing that I could dispense with their personal help. Supported by the love of the nation we shal march forward together. The Turkish Republic will be happy, prosperous and victorious."

The resolution containing the proclamation of the Republic had been carried in the Assembly on the evening of the 29th October 1923, at 8.30. Fifteen minutes later, that is to say, at 8.45, its President was elected. The event was brought to the knowledge of the whole country the same night and was announced after midnight everywhere by a salute of 101 guns. As is known the first Cabinet ws formed by Ismet Pasha and Fethi Bey was elected President of the Assembly.

Gentlemen, the proclamation of the Republic was enthusiastically receved by the nation. This enthusiasm was manifested everywhere by brilliant demonstrations....


Mustafa Kemal ATATÜRK
1927, SPEECH (NUTUK)



"If the country is at stake, the rest is detail."...






27 Eylül 2018 Perşembe

Patrikhane “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” Kurdu


Patrikhane “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” Kurdu
Bojidar Cipof / Temmuz 2018


Son zamanlarda Patrikhane’ye Ekümenik statüsü verilmesi ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması için Rum Patrikhanesi’nin çabalarının arttığını gözlemliyoruz. Özellikle şu an içinde bulunduğumuz yoğun gündemde fark ettirmeden edinimler sağlamaya çalışıyorlar. Okulun açılması için ABD’den ve AB’den çok sayıda politikacı devreye girmekte, ABD’de çok etkin olan bir grup olan Archonlar da özel kampanyalar yürütmektedir. Geçen makalelerimizde dikkat çektiğimiz gibi gelenek olarak Patrikhane’de yapılan birçok toplantı ve kabuller, son aylarda Heybeliada Ruhban Okulu’nda yapılmaya başlandı, sıradan ayinlerin ardından çok sayıda yabancı diplomatın da iştirak ettiği toplantılar gerçekleşti.

Rum Patrikhanesi her sene düzenli olarak Sen Sinod (Patrikhane Dinî Meclisi) toplantıları yapar. Gündemlerinin yoğunluğuna göre bazen 2 bazen de 3 gün süren Sen Sinod toplantıları, gelenek olarak Patrikhane içindeki sinod toplantı odasında yapılır. Bu seneki 10-12 Temmuz tarihlerinde yapılan sinod toplantısı Heybeliada Ruhban Okulu’nda toplantı salonunda yapıldı.

Elimize geçen fotoğraflarda, salonun ciddi bir masraf ile çok iyi bir şekilde restore edildiği görülüyor. Bu salona 10 Temmuz’da Patrik Bartholomeos’un kestiği kurdelenin ardından girilmiş! 1. Derece Eski Eser statüsünde olan Heybeliada Ruhban Okulu’nda böyle bir onarınım yapılması için resmi makamlardan izin alınıp alınmadığını ise bilinmiyor!

Yunan/Grek yanlısı haber sitelerinde bu gelişmenin ardından 2014 Haziran’da Selanik Aristoteles Üniversitesi'nin büyük bir akademik kadro ile Ruhban Okulu için hazırladığı, AVM tarzında bir değişim içeren bir proje yeniden servis edilmeye başladı.

2014’de yapılan bu proje ile ilgili Aristoteles Üniversitesi'nde yapılan basın açıklamasında şu sözler söylenmişti:“Bu Aristoteles Üniversitesi'nin evrensel güçlerini de gösteren bir projedir Mevcut ekonomik koşullar ve tüm zorluklarla rağmen bu konudaki ilhamımız, özellikle şimdi daha da güçlüdür.” Bahsi geçen toplantıda; 1971 yılında Türk yetkililer tarafından kapatılana kadar Ekümenik Patrikhane ve Ortodoksluğun bir sembolü olan Halki Ruhban Okulu’nun yeniden açılması için ne gerekiyorsa yapılması gerektiğine de vurgu yapılmıştı.

1971’de okulu Türkiye’nin Ruhban Okulu’nu kapatmış olduğu külliyen yalandır. Zira aynı yıl yürürlüğe giren YÖK Kanunu çerçevesinde tüm yüksekokullar YÖK’e bağlanmıştı. Patrikhane ise (Bugün de olduğu gibi) gerek müfredat ve gerekse öğrenci ile öğretmenler açısından tam bağımsızlık ya da denetimsizlik istiyordu.

Böyle bir rüya gerçekleşebilir mi? Eski eser bir taşınmazda böyle bir mimari değişim yapılabilir mi? Elbette ki hayır! Ancak içinde bulunduğumuz 2018 Temmuz ayında, 2014’deki bir rüyanın fotoğraflarının neden yeniden servis edilmeye başlandığı ise üzerinde durulması gereken bir husus!

Patrikhane’nin en büyük destekçisi konumunda olan ABD’li Archonların geçmişte zengin içeriğe sahip olan resmi web sitesinde kısa bir süre önce büyük bir değişim yapıldı. https://www.archons.org

Ana sayfada flash ile dönüşümle açılan sadece 2 sayfa bulunuyor. Bu sayfalardan birincisinde bir fotoğraf üzerinde; “Heybeliada Okulu 47 yıl! Heybeliada Ruhban Okulu 1971'den beri zorla kapalıdır.”

(Halki Seminary... Year 47! The Theological School of Halki remains forcibly closed since 1971)

Bu sayfalardan ikincisinde ise bir fotoğraf üzerinde; “Türk Hükümeti, Ekümeniğin binlerce mülküne el koydu” şeklinde ifadeler yer almaktadır.

(Desecration of Property The Turkish Government has confiscated thousands of properties from the Ecumenical)

Rutinin dışında, Heybeliada Ruhban Okulu’nun yenilenen toplantı salonunda yapılan Sen Sinod toplantısı ile ABD’de çok etkin ve zengin kişilerden oluşan Archonların web sitelerindeki bu değişim ve 2014’de Selanik Aristoteles Üniversitesi'nin hazırladığı projenin yeniden servis edilmesinin zamanlama olarak çakışması ilginçtir.

Patrikhane geçtiğimiz yıllarda, üzerinde Rumluğun esamesi olmayan Silivri, Sivas, Bergama, Efes, Antalya, İznik, Perge, Çanakkale, Edirne, İzmir gibi yerlere metropolitler atadı. Rum Patrikhanesi esas olarak, Türkiye’de bulunan ve Türk vatandaşları olan Rum Cemaati’nin dini ihtiyaçlarını karşılamak için faaliyettedir.

Bu sene Heybeliada Ruhban Okulu’nda yapılan sinod toplantısında bazı yeni metropolitlikler ihdas edildi.

Bu tayinler arasında çok dikkat çeken bir husus var.

Yapılan açıklamalarında 1922’den beri boş olan duran “Ankara Metropolitliği”nden bahis edilerek “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” ihdas ve tayin yapıldı.

Ankara’da; Sivas, Silivri, Çanakkale’de olduğu gibi Rum yok! Neden Ankara’da 1922’den beri olmayan bir metropolitlik kurma gereği duyuldu?

Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği

Ankara Metropolitliği sadece Ankara değil aynı zamanda “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” olarak ihdas edildi.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin Türkiye aleyhinde çalışmaları ve düşünceleri malumdur ve bu aleyhteki çalışmalar arasında artık Rum Patrikhanesi ve Ruhban Okulu lehine de destek verildiği görülmektedir.

Rum Patriği Bartholomeos, 1 Mayıs’ta Heybeliada Ruhban Okulu’nda bazı diplomatlarla bir toplantı yaptı ve Eylül’de Ruhban Okulu’nun açılacağını duyurdu. Ardından bunun yalan olduğu ve yabancı misyon temsilcileri arasında algı yaratmaya yönelik olduğu ortaya çıktı.

Onlara göre; bu kadar önemli bir konu, onlarca kendi siteleri dururken Birleşik Arap Emirlikleri finansmanındaki ve “FETÖ” destekli/destekçisi “AHVAL” adlı bir haber sitesi üzerinden 10 Mayıs’ta haber edildi.

Aradan geçen 2 aydan sonra Patrikhane sinodunda alınan bir kararla “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” ihdas edilmesinin düşündürücü olduğu aşikâr!


Bojidar Cipof
13 Temmuz 2018
Basın :Söyledik ve 21.yy Türkiye Enstitüsü




ilgili:
Yunanistan'da Pontus Törenleri - Mayıs 2011/Basın


Suriye'yi Kaybettiğimiz Bozgunun Yüzüncü Yılı



Suriye'yi Kaybettiğimiz Bozgunun Yüzüncü Yılı
Deniz Berktay


Türk aleyhtarı filmler arasında en meşhurlarından biri olan ve 1.Dünya Savaşı'nda Araplar'ın Türkler'e karşı kışkırtılmasında önemli rol oynayan İngiliz subayı Thomas Edward Lawrence'ın maceralarını bire bin katarak anlatan Arabistanlı Lawrence filmini seyredenler hatırlayacaktır: Peter o'Tool'un canladırdığı Lawrence karakteri, Omar Sharif'in canlandırdığı Şerif Ali ile çölde ilerlerken, uzaktan, geceyi gündüze çeviren patlamalar görürler. İngiliz topları Türk hatlarını dövmektedir. Şerif Ali "O ateşin altında olanın Allah yardımcı olsun" der. Başından geçen çeşitli olaylar sonucunda Türkler'e kini iyice artan Lawrence, nefret dolu bir ifadeyle "O ateşin altında Türkler var" der. Bunun üzerine Şerif Ali ona "Öyleyse Allah Türkler'in yardımcısı olsun" der.

İşte o sahnelerde tasvir edilen ve Osmanlı'nın Suriye'yi büyük bozgunlarla, ağır kayıplarla terketmesine neden olan Nablus Muharebeleri'nin bugün 100.yıldönümü. İngilizler'in Suriye'nin güneyindeki Osmanlı hatlarını yarmasıyla başlayan muharebe sonucunda Osmanlı orduları darmadağın olmuş ve Suriye Arapları'nın isyan etmesi sonucunda, koskoca Suriye bir ay içinde elden çıkmıştı. 30 Ekim 1918'de Mondros'ta mütareke imzalanırken, Osmanlı kuvvetleri aşağı yukarı bugünkü Türkiye sınırlarına çekilmiş bulunuyordu.

Süveyş'te Türk Askerini Harcayan Almanlar

1.Dünya Savaşı'nda Arap Yarımadası'nın doğusunda Türkler'le İngilizler arasındaki savaşlar, Irak Cephesi'nde İngilizler'in Basra'yı işgaliyle başlarken (21 Kasım 1914); "Batı Arabistan" olarak adlandırılan bölgedeki çatışmalar, 1915 başlarında, Cemal Paşa'nın Almanlar'ın teşvikiyle Süveyş Kanalı'na harekat düzenlemesiyle başlamıştı (Birinci Kanal Harekatı). Avrupa cephelerinde İngilizlerin özellikle Hindistan ve Avustralya'dan sömürge askerlerini naklederek cephede üstünlük elde ettiğini gören Almanlar, o zamanki İttihat ve Terakki yönetimini, Süveyş Kanalı'na akın edip "Mısır'ı fethetme" konusunda ikna etmeyi başardılar. Suriye'de 4.Ordu Komutanlığına getirilen Cemal Paşa'nın emrine verilen Baron Kress von Kressenstein (bizdeki adıyla Von Kress Paşa), kanala taarruz hazırlıklarına, Osmanlı Devleti'nin henüz resmen savaşa katılmadığı 1914 Eylül ayında başlayacaktı.

Sonunda, 1915 başlarında Kanal'a hücum eden Osmanlı kuvvetleri, İngiliz tahkimatlarının karşısında ağır hezimete uğradı. Savaştan sonra 1938 yılında hatıralarını kaleme alan Von Kress, kendisinin uzun süren keşif ve incelemelerinin ardından, bu taarruzun başarı şansının olmadığını baştan anladığını, fakat kendileri açısından asıl meselenin, Osmanlı'nın İngiltere'yle savaşa girmesine rağmen henüz kan dökülmemiş olması ve bu durumda, Almanya'ya yakın olan Talat ve Enver Paşalar'ın devrilmesi halinde Osmanlı'nın savaştan çekilme riski bulunması olduğunu, böyle bir riski önlemenin yolunun da Türkler'le İngilizler arasında bir an önce kan dökülmesini sağlamak olduğunu söylemiştir (Von Kress, Kuma Gömülen İmparatorluk, Yeditepe Yayınları 2007). Sonuçta kanal İngilizler'den alınamasa, hatta kanalı uzun süre ulaşıma kapatmak bile mümkün olamasa da, Türkler'le İngilizler arasında kan dökülmüş ve İngilizler'in tedirginliği nedeniyle, Avrupa cephelerine gönderilebilecek askerlerin bir bölümü, Mısır'a bağlanmış olur.

Arap İsyanı'nın Patlak Verişi

Kanal Cephesi'nde 1916'da Türkler'in bazı küçük çaplı başarıları olur fakat bu yıl düzenlenen İkinci Kanal Seferi de, - bu sefer Kanal'ın doğu yakasında tahkimatlar yapmış ve sağlamca yerleşmiş olan - İngilizler tarafından bozguna uğratılır.

İngilizler uzun zamandan beri gözlerine kestirmiş oldukları Arap Yarımadası'na Mısır'dan sefer düzenlemek istemekte fakat Hicaz'da ve Akabe'de bulunan Osmanlı kuvvetleri, buna engel teşkil etmektedir. Fakat, 1916'nın Haziran ayında Mekke Emiri Şerif Hüseyin'in isyan ederek Mekke'yi zaptetmesi, Medine'yi kuşatmaya alması ve 1917'nin Temmuz ayında, Yüzbaşı T.E.Lawrence'ın örgütlediği Bedeviler'in İngiliz Ordusu'nun işini epey kolaylaştırır. Zira, Akabe'nin ele geçirilmesiyle İngilizler, sonraki hamlelerinde çok önemli bir üsse sahip olmuşlardır. Bundan da ötede, Akabe'nin ele geçirilmesiyle, kuzeye doğru ilerleyecek İngiliz kuvvetlerinin, güneydeki bir Türk varlığından çekinmesini gerektirecek bir neden kalmamıştır.

1917 yılında İngilizler, Gazze'ye üç defa taarruz ederler. Osmanlı kuvvetleri, bu kuvvetleri, bu taarruzların ilk ikisini püskürtse de, üçüncü Gazze Muharebesi, bir taraftan İngilizler'in sayıda Osmanlı kuvvetlerinden çok daha üstün hale gelmesi, diğer taraftan da İngiliz Generali Edmund Allenby'in şaşırtma taktikleri sonucunda, Osmanlı'nın ağır bozgunuyla sonuçlanır ve Kudüs de dahil olmak üzere, Filistin'in büyük bölümü, İngilizler'in eline geçer. Cemal Paşa, hatıralarında bu bozgunun nedeninin, Suriye'deki Osmanlı ordularının (Yıldırım Orduları Grubu) komutasını üstlenen Alman eski Genelkurmay Başkanı Von Falkenhein olduğunu söylemektedir. Gerçekten de, Verdun Muharebeleri'nde Alman Ordusu'nun bozguna uğraması üzerine, bu başarısızlığın sorumlusu olan Von Falkenhein, sürgün görevi olarak Osmanlı'ya gönderilmiş ve burada, emrindeki Türk askerlerini su gibi harcamaktan çekinmemişti. Meselenin bir diğer boyutu da, Kudüs'ün İngilizlerin (yani yeniden Hıristiyan bir devletin) eline geçmesini sadece İtilaf Devletleri'ne mensup milletlerin değil, Osmanlı'nın müttefiki olan Almanya ve Avusturya'da da geniş kesimlerin kutlamış olmasıydı !

Suriye'nin Elden Çıkması

1918 ortalarında İngilizler, Suriye'ye yönelik genel taarruz için hazırlıklarını yoğunlaştırır. O dönemde Osmanlı Ordusu'nda Tümen Komutanı olan Hans Guhr da, Eylül ayı başlarında, İngiliz Ordusu'nun hiçbir ateşe karşılık vermediğini, bu durumun, taarruz öncesi son hazırlıkları gizleme amacını taşıdığını yazmaktadır (Hans Guhr, Anadolu'da ve Filistin'de Türkler'le Omuz Omuza, İşbankası Kültür Yayınları 2016). Yıldırım Orduları Grubu (4.cü,7.ci ve 8.ci Ordulardan oluşmaktadır) bünyesindeki 7.Ordu'nun kumandanı olan Mustafa Kemal Paşa, Kudüs'ün düşmesinden sonra Falkenhein'in yerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olan Liman von Sanders'i, İngilizler'in 19 Eylül'de taarruza girişeceklerine ilişkin istihbarat aldığı konusunda uyarır, fakat Von Sanders gerekli önlemleri almaz.

Mustafa Kemal Paşa 19 Eylül gecesi telefonda diğer komutanlarla görüşüp kaygılarını ilettiği sırada, İngiliz topları ateşe başlar. 8.Ordu tamamen, Mersinli Cemal Paşa (Küçük Cemal Paşa) komutasındaki 4.Ordu ise büyük ölçüde imha olmuştur. İngilizler'in getirdikleri yeni savaş uçakları, tepsi gibi dümdüz çöllerde, Türk askerlerini tarar. Hicaz Demiryolu Hattı'nın köprüleri, İngiliz güdümündeki isyancı Araplarca havaya uçurulup kullanılmaz hale getirildiğinden, demiryolunu kullanarak düzenli geri çekilme imkanı da hemen hemen kalmamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun en büyük şehirlerinden olan Şam, panik halinde terkedilir ki bu en çarpıcı şekilde o dönemde Suriye'de görev yapmış olan Selahattin Günay "Bizi Kimlere Bırakıp Gidiyorsun Türk" adlı hatıralarında nakletmektedir.

Günay, Suriye'deki çatışmalar sırasında, 4.Ordu Komutanı Mersinli Cemal Paşa'nın emrine girmiştir. Şam'a geldiklerinde, Suriyeli olan eşini bir eve yerleştirebilmek için paşadan birkaç saat müsaade ister. Mersinli Cemal ona, "Tamam, işlerini bitirip akşam 5'te karagahta ol" der. Günay, işlerini daha erken tamamlayıp saat 3'te karargah binasına geldiğinde bir de bakar ki karargahın yerinde yeller esmektedir. Tesadüfen karşılaştığı bazı askerlerden paşanın "cephede aniden değişen durum karşısında" otomobiline binip Halep'e doğru hareket ettiğini öğrenir. Yani, ordu komutanı Osmanlı'nın en büyük şehirlerinden birini, yanındakilerden kimseye bildirimde bile bulunmadan terkedip gitmiştir. Hükümet Konağı'nın orada, tesadüfen emir erini bulur. Emir eri, ona olan biteni şöyle aktarır: "Bir kalabalık geldi. bir kısmı, hükümet konağının önünde durdu. Bir kısmı içeri girdi. Balkona çıktılar. sonra birisi bir şeyler söyledi. Sonra bizim bayrağı aşağı indirdiler. Acayip bir bayrak çektiler. Bir sarıklı dua etti. Diğerleri de amin dediler. Sonra birkaç askerimizi hükümet önünde vurdular. Bu sırada ben bir sağa, bir sola hayvanı gezdiriyordum. Kimse bana bir şey sormadı. Sonra siz gelip beni buldunuz". (Selahattin Günay, Bizi Kimlere Bırakıp Gidiyorsun Türk? Suriye ve Filistin Anıları, İşbankası Kültür Yayınları 2011)

Bu şartlar altında Mustafa Kemal Paşa, askerlerini sayıca çok üstün İngilizler'in eline esir düşmekten kurtarmak için, süratle Halep'e doğru çekilir. 23 Ekim'de Halep önlerinde muharebeler başlar. Fakat, Mustafa Kemal Paşa'nın çok daha sonradan hatıralarında belirttiği üzere, Halep'te evlerin damlarından ateş açılması ve bombaların atıldığını görmesi üzerine, böyle bir şehrin düşmana karşı savunulmayacağını anlar (hatta bir ara isyancıların ortasında kalıverir ve tek başına olmasına rağmen, üstün zekası ve soğukkanlığı sayesinde, hala Osmanlı karşısında psikolojik ezikliğini yenememiş olan isyancılara kırbacını şaklatarak talimatlar verir ve ellerinden kurtulur.) Böylelikle Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı 30 Ekim 1918'e doğru Arap bölgeleri hemen hemen tamamen terkedilerek bugünkü milli sınırlarına çekilmiş olur. Prof.Dr.Ergun Aybars "Türkiye Cumhuriyeti Tarihi" adlı kitabında, sadece bu 40 gün kadar süren muharebe döneminde (19 Eylül - 30 Ekim) Yıldırım Orduları'nın insan, silah, uçak, lokomotif, vagon kayıplarının Kurtuluş Savaşı'nda zorlukla elde edilen miktara eşdeğer olduğunu belirtmektedir.

İmparatorluktan Ulus Devlete

İlber Ortaylı "Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfuzu" adlı kitabında, Rusya'nın toprak vererek 1.Dünya Savaşı'ndan çekildiği 3 Mart 1918 tarihli Brest Litovsk Antlaşması hakkında şunları yazmaktadır: " O akşam Brest Litovsk'ta Rus İmparatorluğu'nun dağılışını kutlayan Alman, Avusturya ve Osmanlı devlet adamları, kısa bir süre sonra kendi imparatorluklarının da aynı akıbete uğrayacağını göreceklerdi. Brest Litovsk'ta akşam, imparatorlukların üzerine çökmüştü."

Mustafa Kemal'in daha 1907 yılında Selanik'te arkadaşlarına söylediği şekilde, Osmanlı İmparatorluğu'nun olduğu gibi korumaya çalışmak yerine, milli sınırlara çekilerek güçlenmek ve ulus devlete dönüşmek konusunda öne sürdüğü ve o zaman kimsenin kabule yanaşmadığı fikirlerin gerçekçiliği, tarih tarafından sınanıp doğrulanmış oluyordu.

Deniz Berktay
21.Yüyıl Türkiye Enstitüsü, 21 Eylül 2018



***

Kerem Çalışkan


Tarih uzmanı değerli gazeteci Murat Bardakçı 30 Temmuz 2017 tarihli Pazar günü Habertürk’teki köşesinde Kudüs’ü ne zaman ve nasıl İngilizlere terk ettiğimizi yazdı. İsrail’in Mescidi Aksa’da İslam dünyasına karşı son provokatif yasaklamaları nedeniyle Kudüs konusu yeniden güncellik kazandı. Bardakçı’nın yazısı da Yenikapı’da Kudüs mitinginin yapıldığı gün yayınlandı. Bardakçı köşesinde belgesini de ilk kez yayınlayarak, Kudüs’ün son Osmanlı yöneticisi Mutasarrıf İzzet Bey tarafından ‘kutsal mekanların bombalanmaması için’ 9 Kasım 1917’de İngilizlere teslim edildiğini yazdı. Bu bilgi hem eksik hem yanlış.

Kudüs o sırada Suriye-Filistin-Gazze cephesinde Alman/Osmanlı orduları ile İngiliz ordusunun savaştığı bölgenin ortasında bir kentti. 401 yıldır Osmanlı hakimiyetinde olan bu kadar tarihi ve kutsal bir kentin savaşın ortasında, bir ‘Mutasarrıf’ın (kaymakam) kararı ile düşmana, yani İngilizlere bırakılamayacağını herhalde Murat Bardakçı da çok iyi bilir.

Çünkü savaşın ortasında böyle bir kararı sivil idareciler değil, ancak savaşı yöneten komutanlar verebilir. Kudüs’ün boşaltılması kararını da Mutasarrıf İzzet Bey vermemiştir… O sırada Kudüs cephesinde Osmanlı’nın Yıldırım Orduları Grubu’nu yöneten Alman Mareşali Erichvon Falkenhayn vermiştir… Falkenhayn bu kararı, Hıristiyanlık adına, Hıristiyanlarca kutsal sayılan mekanların bombalanarak tahrip olmaması için vermiş ve Kudüs’ü ciddi bir direniş göstermeden İngilizlere teslim etmiştir… Mutasarrıf İzzet Bey, kent düşerken Alman Mareşal’in kararını tebliğ etmiştir… 1915 Şubatındaki ‘Kanal Harekatı’ndan beri bölgede en yetkili askeri-mülki komutan olan ve Alman Mareşali Falkenhayn’ın bölgeye gelmesine şiddetle karşı çıkan Cemal Paşa anılarında, Falkenhayn’ın Kudüs’ü terketme kararını uzun uzun dile getirmiş ve acı acı yermiştir.

Şöyle anlatıyor Cemal Paşa: "O sırada Kudüs henüz sükut etmemişti (düşmemişti). Kudüs’ü müdafaaya memur olan kolordunun kumandanı Mirliva (Tuğgeneral) Ali Fuad Paşa’dan (Cebesoy) aldığım hususi malumata göre General Falkenhayn Kudüs’ün müdafaası taraftarı değildi. Fikrimce bundan büyük hata ve Osmanlı saltanat hukukuna bundan açık ihanet tasavvur olunamazdı. Falkenhayn, mukaddes beldenin müdafaası, mübarek makamların top mermileriyle harap olması ile neticeleneceğinden, buna katiyen razı olamayacağını bir konuşma sırasında Ali Fuad Paşa’ya söylemişti. Bundan daha gülünç bir fikir olamaz. Kudüs şehri Haçlı seferleri sırasında evvela İslamlar tarafından Haçlılara karşı ve sonra Haçlılar tarafından Selahaddin Eyyubi’ye karşı müdafaa edilmemiş mi idi? 11. Ve 12. asırda hoşgörülebilen bir şey nasıl oluyor da 20. asırda muvafık görülemiyordu? Şayet Kudüs’teki mübarek makamların harap olmaması lazım geliyorsa, Hıristiyan olan İngiliz ordusunun bu şehre tecavüzden ve şehir üzerine top endahtından (atışından) tevakki etmesi (kaçınması) icap ederdi. Her halde biz şehrin ilerisinde müdafaayı ihtiyar edeceğimiz için, şehre isabet eden mermiler bize değil İngilizlere ait olacaktı." (Cemal Paşa-Hatırat/Arma Yayınları-1996/ Sayfa 206)

Cemal Paşa bu durumda Kudüs’e destek için bir süvari alayı yolladığını, ancak Falkenhayn’ın mevcud kuvveti şehrin müdafaası için yeterli gördüğünü yazar. Cemal Paşa bundan sonra o sırada Kudüs’ü savunan komutan Ali Fuad Paşa’nın (Cebesoy) acı telgrafına yer verir. Bütün taleplerine rağmen Falkenhayn’ın başında bulunduğu Yıldırım Orduları Grubu’ndan destek alamayan Ali Fuad Paşa, İngilizlerin, askerin yorgunluğundan istifade bir sabah baskını ile Kudüs’ü ele geçirdiklerini belirtir ve telgrafını ‘Herhalde bu sükutun mesuliyeti kamilen (tümüyle) Falkenhayn Paşa’ya aittir!’ diye bitirir. Tarihi gerçekler budur!...

Alman Mareşal Falkenhayn, Hıristiyanlarca kutsal mekanların tahrip olmaması için Kudüs’ü Hıristiyan İngiliz ordusuna teslim etmiştir… Bir Hıristiyan dayanışması söz konusudur… Sözde müttefikimiz Hıristiyan Alman mareşal, Hıristiyan İngiliz ordusuna destek vererek Kudüs’ü Osmanlı’dan, İslam dünyasından, Türklerin elinden alarak Hıristiyan dünyaya teslim etmiştir…

Murat Bardakçı yazısının sonunda ‘bir tuhaflık daha’ diyerek, İngiliz General Allenby Kudüs’e girerken, Almanya dahil tüm Avrupa’da kiliselerin zafer çanları çaldığını ve Kudüs’ün yeniden Hıristiyanların eline geçmesini kutladığını aktarır… Burada tuhaflık, müttefikimiz Almanya’da kiliselerin çanlarının çalması değil, Alman Mareşal Falkenhayn’ın Kudüs’ü, Hıristiyan dayanışması ile İngilizlere savaşsız teslim ettiği gerçeğini Murat Bardakçı’nın yazmamasıdır… Tuhaf olan Bardakçı’nın Falkenhayn’dan tek kelime bile söz etmemesidir… Murat Bardakçı gibi tarih uzmanı, birçok değerli eser vermiş bir gazetecinin yukarda sıraladığımız gerçekleri ve Cemal Paşa’nın Kudüs’ün teslimi konusunda Falkenhayn’ı suçlayan anılarını dikkate almaması düşünülemez…

ALLENBY’NİN TÜRBE ŞOVU

İngilizler Kudüs’ün zaptından bir yıl kadar sonra kuzeye ilerleyip Şam’ı da ele geçirirler. İngiliz General Allenby, Emevi Camii’nde Selahaddin Eyyubi’nin türbesine gider. Çizmesiyle sandukaya dokunup ‘Kalk Selahaddin, bak biz yine geldik!’ der… Allenby’nin bu küstah sözleri, Hıristiyan alemin İslam dünyasına Kudüs yüzünden savurduğu 730 yıllık intikam çığlığıdır!..

Bölgemizde Mescidi Aksa üzerinden Kudüs kavgası yeniden alevlenirken, bu tarihi ve kutsal 400 yıllık Osmanlı kentini, ne zaman, kimin kime, niçin teslim ettiğini doğru anlatmak her gazetecinin ve her tarihçinin kaçınılmaz görevidir… Hele bu gazeteci Osmanlı mirası üzerine uzmansa…



***

Okunası Kitap: