Translate

17 Nisan 2017 Pazartesi

Referandum...Cebren ve Hile ile...







ATI ALAN ÜSKÜDAR’I GEÇTİ



Türk Siyasi Tarihi böylesine rezil bir propaganda dönemi görmedi!
Devleti yöneten siyasetçiler, bürokratlar Anayasayı-Yasaları-Ahlak Kurallarını-Görgü Kurallarını-Adalet duygularını görmezden gelerek Türk Demokrasinin anlına “Kara Leke” sürdüler.

Her türlü devlet olanakları, tehdit-şantaj pervasızca kullanıldı.
Devleti yönetenler, Vali-Kaymakam-Emniyet-Daire Müdürleri insanları “Evet” oyu vermeleri için işleri ekmek paraları ve özgürlükleri ile tehdit ettiler.
Tüm bu rezillikler dahi Türk Milletinin kararlılığı önünde dağıldı gitti, evet çıkarmaya yetmedi!

Türk Milletinin iradesine en son ve büyük darbeyi ismi Yandaş Seçim Kurulu olarak değişen Yüksek Seçim Kurulu, 298 sayılı yasayı “YOK” sayarak vurdu, seçime hile karıştırdı! YSK hem çok ağır bir suç işledi, hem de Türk Milletinin iradesini saptırdı!

Bundan sonra, Türkiye’yi nasıl keyfi, hukuk ve demokrasi dışı bir tutumun beklediğini Erdoğan’ın “Huber Köşkünden” yaptığı konuşmasından net olarak anlıyoruz!
Erdoğan, “HAYIR” oyu kullanan yaklaşık 24 Milyon vatandaş ile alay ederek, “Ne yaparsanız yapın atı alan Üsküdar’ı geçti” dedi!
“At” ne, “At’ı kim çaldı”, “Üsküdar neresi”, bu sözler hangi demokratik rejimde geçerlidir, takdiri Türk Milletine bırakıyorum…

YSK’ya yapılan haklı itirazlar da bir sonuç vermeyecektir.
Çünkü 16 Nisan’dan itibaren Türkiye’de Anayasal Hukuk Devleti bizzat devlet organları tarafından katledilmiştir.

Sandık-sandık kesin sonuçlar açıklanınca geniş bir değerlendirme yapacağız!
Bugünden söyleyeceklerim şunlardır;
-Türkiye’nin ve Türk Milletinin kaderi bundan böyle ruhsal sıkıntıları bulunan, ortakları Bahçeli-Barzani-Hizbullah-Tarikatlar olan bir kişinin iki dudağının arasındadır. Madem atı alıp Üsküdar’ı geçti, istediği gibi at oynatacaktır!
-Türkiye, tüm hür ve gelişmiş dünyanın dışladığı antidemokratik ve şaibeli kişilerin yönetiminde, bölgede yalnız kalacaktır.
Bu da diktatörlük, fakirlik, ezilmişlik demektir.
-TÜSİAD-TOBB gibi iş dünyasının ödlek temsilcilerinin sonu aynen FETÖ’cu işadamları gibi olacaktır.
Onurlarına, vatan sevgisine ve hukuk devletine sahip çıkamadıkları için, bundan böyle mallarına bile sahip çıkamayacaklardır.
-Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yerine, Federe İslam Devleti konulmasının kapısı ardına kadar açılmıştır!

Biz ne yapacağız?
Türkiye’yi soyan, organize suç örgütü gibi çalışan karanlık odaklarla mücadeleye devam edeceğiz!
İster dışarda ister içerde! Bizim için fark etmez!
Mevzubahis vatansa, gerisi teferruattır!
Ne Mutlu Türküm Diyene, Ne Mutlu Tek Adamlığa karşı çıkanlara…


Sağlık ve başarı dileklerimle 
17 Nisan 2017




Gayri Meşru - Kanuna Aykırı - İllegal




Prof.Dr.Cihan Dura: 
"Eğer Cumhuriyetçiler hızla bir örgütlenmeye gitmez, barışçıl bir halkı aydınlatma faaliyetini başlatmazsa, 
Devletimizin sonu gelmiş demektir!"














....


9 Nisan 2017 Pazar

Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir? Haluk Dural





Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir?

Anayasa'nın ne olduğu, anayasa maddelerinin ne olduğu vatandaşa açıklamanın fazla bir yararı yoktur. Çünkü genellikle böyle hukuki metinlerin vatandaş nezdinde kolay anlaşılabilir olması mümkün değildir. O halde, özünü söylemek gerekir. 

Getirilmiş olan Anayasa değişiklik tasarısıyla, esas itibarıyla birkaç tane temel unsuru vardır.

1- Cumhurbaşkanı tarafsızlığını yitirir.

Bu Anayasa değişikliği referandumunda evet oyları çok çıkar da kabul edilirse, Cumhurbaşkanı aynı zamanda partili olacaktır. Hangi partili olacaktır? Pek tabi ki iktidar partisinin üyesi ve de yapılacak olan ilk kongresiyle genel başkanı olacaktır. 

Halbuki Cumhurbaşkanı, adı üzerinde 'cumhur'un, yani milletin başıdır, dolayısıyla herkesi temsil etmeli ve tarafsız olmalıdır. Ama bir partinin genel başkanı olacak olan Cumhurbaşkanı artık tarafsızlığını tümüyle yitirir, bütün iyi niyetine rağmen tarafsız davranma imkanı yoktur. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı sadece kendi partisinin seçmenlerini temsil eder, iyi niyetine rağmen fiilen böyle olacaktır. Geri kalanlarda ötekiler olarak, her zaman olduğu gibi siyaseten nitelerler. Dolayısıyla milleti iktidar partisi yanlıları ve karşıtları diye fiilen ikiye bölmüş olurlar.

2-  Cumhurbaşkanına Başkomutanlık yetkisinin verilmesi.

Bugüne kadarki anayasalarımızda Başkomutanlık Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne aittir. Ve sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Yani yürürlükteki anayasamız, ve bugüne kadarki anayasalarımızda olduğu gibi, Cumhurbaşkanı Başkomutan değildir. Cumhurbaşkanı'nın Başkomutan olmadığı Anayasa'larda yazılır, Başkomutanlığın Meclis'e ait olduğu net olarak ifade edilir. Bunun tarihi bir sebebi vardır.

30 Ekim 1918'de imzalanmış olan Mondros Ateşkes Antlaşması üzere, malum olduğu üzere savaşan tarafların orduları silah bırakmışlardır. Ancak sonrasında savaşı kazanmış olan taraf ülkeleri, İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalist devletler topraklarımızı işgale başlamışlardır. Bunun üzerine vatansever halkımız derhal bulundukları il ve ilçelerde Kuvaiye Milliye çatısı altında örgütlenmeler yapmışlar, bunlardan ilki Kars'ta toplanan bir kongredir. 

Bu Kars Kongresi'yle birlikte yörenin bütün vatansever insanları dini veya etnik herhangi bir ayrım gözetmeksezin vatanın birliğini düşmana karşı mücadeleyi, savunmak üzere biraraya gelmiş olan bu vatanseverler, Türkiye'nin çeşitli il ve ilçelerinde 30 tane kongre düzenlemişlerdir. 

Bizler doğal olarak Erzurum ve Sivas kongrelerini çok daha iyi biliriz, ama bu dönem, yani 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi'nin açılışına kadar, 1918'den beri geçen bu dönem Kongreler Dönemi'dir. Yerel iktidarların olduğu, kurulduğu dönemlerdir. Bu kongreleri oluşturup halkın iradesinin bağımsızlıktan yana olduğunu gösteren kararlar almışlardır. Ve Mustafa Kemal'in büyük önderliği altında bütün bu kongreler Batı Trakya ve Anadolu Müdafai Hukuk Cemiyetleri adı altında birleştirilmiş ve bu cemiyetler vasıtasıyla da, 23 Nisan 1920'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi kurulmuştur.

Diğer bir değişle, Türkiye Cumhuriyeti aslında 23 Nisan 1920'de açılmış olan Büyük Millet Meclisi ile brlikte kurulmuştur, ama ilanı 29 Ekim 1923'tür.

Türkiye Cumhuriyeti, halkın iradenin yansıltılmasıyla kurulmuş bir Cumhuriyet olduğu için bir Halk Cumhuriyeti'dir. Hiç unutulmaması gereken husus budur. 

23 Nisan 1920'de kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi'nin yapısı itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti parlamenter bir rejim olarak kurulmuştur. İşte bu kurulmuş olan Birinci Meclisimiz, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle değil, kuvvetler birleşimi ilkesi ile kurulmuş, Yasama; kanun yapma, ve Yürütme; Bakanlar Kurulu yetkisi'ni bünyesinde toplamıştır. Sadece dışarda Yargı yetkisi bırakılmıştır. Çünkü, böyle yapılmasının sebebi, bu meclisin İstiklal Harbi'ni yapacak olan meclis olmasıdır.

Bu meclisin başkanı bildiğiniz üzere Mustafa Kemal Paşa'dır. İçinden kurulan hükümetlerin Başbakanı ve Bakanları aynı çatı altında bu Büyük Millet Meclisi'nde, yasama yetkisi olan meclisle birlikte çalışmışlardır. Büyük Millet Meclisi İstiklal Harbi'mizi başlatmış, bu savaşı kazanmış, Dumlupınar Zaferiyle taçlandırmış, ve bu nedenle de Başkomutanlık yetkisi o günden bugüne Büyük Millet Meclisi bünyesindedir. O nedenle de savaş kazanan bu meclise Gazi Meclis ünvanı verilmiştir.

Dolayısıyla, Anayasalarımıza göre Başkomutanlık Meclise aittir. Sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Halbuki bu değişiklik tasarısıyla Cumhurbaşkanına tam yetkili Başkomutanlık verilmektedir. 

O halde Anayasa değişikliği neye yaramıştır?
1- Cumhurbaşkanını partili yapmak.
2- Başkomutanlık yetkisi vermek.


Önemli bir diğer husus Cumhurbaşkanlığı kararname meselesidir.

Cumhurbaşkanına kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmektedir. Bu yetki ile, her ne kadar gerekçesinde kanunların düzenlemediği alanlarda yetki kullanabilir denmesine rağmen, gerçekle bağdaşır bir ifade değildir, çünkü Cumhurbaşkanı bu yetkiyi aldığı taktirde , yarın kanunlarla yapılması gereken düzenlemeleri, veya mevcut kanunlarda, yürürlükteki kanunların tanımladığı alanlarda kanun hükmünde kararname çıkarırsa ne olacaktır?

Hemen akla gelen şu; Anayasa Mahkemesi'ne iptal davası açılabilir. İyi ama, ya Anayasa Mahkemesi redederse? 

O zaman Cumhurbaşkanı, kanunların üzerinde, yani Meclise ait olan kanun yapma yetkisini kullanarak, kanunlarda istediği gibi değişiklikler yapmış olacaktır. Bunun örneğini şimdiden görmek mümkündür. 

Olağanüstü Hal ilan edildikten sonra çıkartılan 6771 sayılı kanun hükmünde kararname ile hepimizin bildiği üzere, kanunla yapılması gereken düzenleme yerine, Cumhurbaşkanı bu kararname ile Genelkurmay Başkanlığı'nı kendisine bağlamış, Jandarma Genel Komutanlığı'nı ordudan ayırarak İçişleri Bakanlığı'na bağlamış, Ordunun bel kemiğini oluşturan büyük gücü olan bu 300bin kişilik kuvvet, şuanda İçişleri Bakanlığı'nın yanında, polisin yanında bir kolluk kuvveti haline dönüştürülmüştür. Oradaki bütün subaylar normal devlet memurları gibi, sivil yöneticiler tarafından sicil verilecek hale getirilmiştir.

Diğer üç kuvvetimiz ise bildiğiniz üzere Mili Savunma Bakanlığı'na bağlanmıştır. Ama Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı'na da ayrıca Korgeneral rütbesi verilmiştir. Tabi şuandaki Korgeneral rütbesi almış olan Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı askerlik yapmış mıdır, bedelli mi yapmıştır, yedek subay olarak kısa dönem mi yapmıştır, bunu bilemeyiz. Ancak, askerlikten gelmediği için, Sivil Paşalar dönemi, yani Osmanlı zamanındaki sivil paşalar dönemine bir geçiş yapılmıştır, ki zaten bizim Balkanları kaybetmemize neden olan hep bu sivil kökenli Paşalardır. Askeri eğitim almadan paşa rütbesi, saray tarafından kendilerine verilmiş olan paşalar yüzünden Balkan Harbi kaybedilmiştir. Aynı yol şimdi tekrar açılmıştır. 

Yani, Cumhurbaşkanımız böyle bir yetkiyle donandıktan sonra, kanunla yapılması gereken değişiklikleri bile Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesiyle yapacağının işaretlerini daha şimdiden vermiştir.

Diğer bir husus ise atamalar ile ilgilidir.

Cumhurbaşkanımız eğer bu yetkiyle donanırsa, yani referandumda kabul oyları çok çıkar da Cumhurbaşkanı bu yetkileri alırsa, devletin bütün üst kademelerinde istediği gibi atamalar yapacaktır.

Atamaların ilki Bakanlar Kurulu, Anayasa'da tariflenmiş olunan, lağv edilecek ve Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya Bakanları kendisi tayin edecektir, hem de meclis dışında.

Bunun dışında, şuanda memuriyet yapanlar gayet yakından bilirler ki, devlet kurumlarında daire başkanlığı 3'lü kararnameyle, yani Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı kararnamesiyle genel müdürler, komutanlar, yüksek rütbeli, büyükelçiler ve elçiler Bakanlar Kurulu'yla atanırlar. Artık bu usül tamamıyle kaldırılacak, bütün yüksek bürokratları Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya kendisi tayin edecektir. Bu işin bürokrasiyle ilgili kısmıdır.

Ayrıca atama yetkisi içinde Anayasa Mahkemesi ile Hakimler Savcılar Kurulu'nunda, yüksek kaldırılıyor kurulu kalıyor, bu kurullarının atamalarında neredeyse yarısı doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, ama diğer yarısı da meclis tarafından atanacak. Peki meclis'te kim atayacak?  Çoğunluk partisi atayacak. Partisine hangi adayın atanacağını kim bildirecek? Cumhurbaşaknı bildirecek. Niye? Çünkü çoğunluk partisinin başı olacak, belki de genelbaşkanı olacak partili olduğu için. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi'nin üyeleri ve Hakimler Savcılar Kurulu'nun üyelerinin tamamını Cumurbaşkanı tayin etmiş olacak. 

Böylece, Kanun Hükmünde Kararname  Cumhurbaşkanı yetkisiyle, Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesi adı altında, kanun hükmünde kanun çıkarma yetkisi alan Cumhurbaşkanı, meclisin yasama yetkisini fiilen kullanmaya başlayacaktır. Ayrıca, Hakimler Savcılar Kurulu ile Anayasa Mahkemesi'nin atamalarını da Cumhurbaşkanı yapacağı için, fiilen Yargı yetkisi, tamamiyle Cumhurbaşkanı'na bağlanmış olacaktır. 

Diğer bir değişle, demokratik bir ülkenin, demokratik bir rejime sahip olduğunun göstergesi olan Anayasalardaki kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacak, Yasama-Yürütme-Yargı sadece Cumhurbaşkanı'nın elinde, tek kişide toplanacaktır.  

Cumhurbaşkanı'nın kullanacağı bu yetkilerle, ülkeyi yeniden tasarlaması, yeniden devlet yapımızı düzenlemesi, tek başına bir kişiye bağlı olacaktır.

Şimdi bu Anayasa değişiklik teklifinin, aslında 18 maddenin, esas can alıcı kısımları bunlardan ibarettir. Gerisi elbette önemlidir, ama esas itibariyle elde edeceği yetkilerle sadece tek kişilik bir iktidara dönüşecektir.  Ülkenin demokrasisi, yani çağdaş demokrasilerde olmassa olmaz koşulu olan kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacaktır.


Haluk Dural
Başkanlık Hedefli Anayasa Değişikliği (video)











 İŞTE BU YÜZDEN;  HAYIR








21 Mart 2017 Salı

Atatürk ve Bilim




"İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan daha çok çalışmaya mecburuz. Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre bilim ve teknik ve her türlü medeni buluşlardan 
azami derecede yararlanmak zorunludur." (1923)

"İlim tercüme ile olmaz, inceleme ile olur."
Mustafa Kemal 








Gazeteci Güneş Kazdağlı tarafından derlenen Atatürk ve Bilim yazarın kendi deyimiyle bilimin medreseye karşı verdiği o müthiş mücadelenin etkileyici hikayesini anlatıyor. Kazdağlı, önsözde Türkiye’de bilimin ilerleyişini şöyle anlatıyor: 


"Mustafa Kemal 9 Eylül 1922’de savaşı kazandıktan sonra zaferini ilan etmedi. Bunun nedeni, askeri zaferden 45 gün sonra, Bursa’da öğretmenlerle yaptığı bir konuşmada anlaşıldı. Atatürk, öğretmenlere; “Ordularımızın ihraz ettiği zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı. Hakiki zaferi siz ihraz edeceksiniz” dedi ve adeta görevi teslim etti. Aslında bu bilime olan saygının ve bir ulusun ancak bilimdeki başarısı ile var olabileceğine olan sarsılmaz bir inancın ifadesinden başka bir şey değildi. Atatürk öğretmenlere onları yalnız bırakmayacağına ve bilimin önüne çıkacak her türlü engeli kaldırmaya dair söz verdi ve milletini de bu konuda uyararak bilimin en büyük dostu ve koruyucusu oldu. Bilim bu sayede güçlendi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni güçlendirdi. Bugün, kendi tarihinden devraldığı kültürel değerleri, inançları ve gelenekleri, çağdaş bilgi ve teknoloji ile uyum içinde bir araya getirme mücadelesi veren Türkiye’nin, Mustafa Kemal’in inanılmaz mücadele azmine ve bilime sağladığı o büyük desteğe, her zamankinden daha fazla ihtiyacı var."


Eylül, 2002, Tübitak (ele geçirilmeden önce!)




* * * 



• Mustafa Kemal daha Meşrutiyet döneminde Bulgar Türkolog İvan Manolof’a ideolojisinin tümünü anlattı.
• Atatürk yaşamı boyunca 3997 kitap okudu.
• Cepheye silahlarla birlikte kitaplar da taşındı.
• Her kitabın sayfasında kurulacak devletin şifreleri de vardı.
• Sakarya Meydan Muharebesi devam ederken, 250 öğretmeni Ankara’da topladı.
• Altı gün süren Eğitim Şûrası’nda Misak-ı Maarif’in temelleri atıldı.
• Millet Mektepleri’nde 5 yılda 1 milyon 200 bin kişi okuma - yazma öğrendi.
• Savaş boyunca okullar açık kaldı.
• Savaşın sonunda silahın yerini kitap, askerin yerini ise öğretmenler aldı.




“Bir Bilim Savaşçısı: Atatürk” belgeselinin yapımcısı Ahmet Hızarcı, yönetmeni Soner Sevgili ve senaristi Celal Kazdağlı okul arkadaşları. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu mezunu üç arkadaşın yolları bu kez 2003 yılında “Bir Bilim Savaşçısı: Atatürk” belgeselinde kesişti.

Projenin ortaya çıkmasında Güneş Kazdağlı’nın yazdığı “Atatürk ve Bilim” kitabının etkisi var. Ahmet Hızarcı, kitabı okuduktan sonra çok etkilendiğini ve belgesel çekme fikrinin ortaya çıktığını söylüyor. Bersay’ın kurucusu Ali Saydam’ın Ciner Holding için bir Atatürk belgeseli hazırlanmasını istemesiyle de fikir gerçeğe dönüşüyor.

Ahmet Hızarcı teklif geldiğinde, “Birbirimize bir telefon uzaklığındaydık ve hemen bir araya geldik” diyor. Heyecanla kolları sıvayıp işe başlamışlar. Tam üç yıl sürmüş projenin hayata geçmesi. Üç yılda neler olmamış ki? O gün bugündür kasada tutulan belgesel ilk kez “Bir Belgesel, Bir Gazeteci Çay ve Simit” etkinliğinde halkla buluştu. Ahmet Hızarcı, “Gecikmiş bir galaydı bu adeta” sözleriyle duygularını dile getiriyor. Belgeseli 500 öğrencinin izlemesinden mutluluk duyduğunu söylüyor. Ahmet Hızarcı, Celal Kazdağlı ve Soner Sevgili B+’nın sorularını yanıtladı.



Atatürk’ü konu alan bir film yapmak büyük bir sorumluluk yüklüyor insana değil mi?

Ahmet Hızarcı: 
Yetmiş milyon Türk varsa, yetmiş milyon da Atatürk var. Herkesin kafasında başka bir Atatürk kavramı var. Bu farklı kavramları sentezlemek zor. Sponsor firma, Atatürk’le ilgili bir belgeselin tartışılmaya ve eleştirilmeye açık olabileceğini öne sürerek güçlü bir sivil toplum kuruluşunun desteğini istedi. Bu aşamada devreye Anıtkabir Derneği girdi. Bu dernek, emekli askerlerin, valilerin bulunduğu bir dernekti. Dernek yönetimi ile birlikte üniversitelerin inkılap tarihi hocaları ve Genelkurmay’dan da iki kişinin katılımıyla 9 kişilik bir danışma kurulu ile çalışmaya başladık.



Bu yapılanma, yapım aşamasını nasıl etkiledi?

A.H: 
Senaryo metni danışma kurulu üyelerine gönderildi. Her birinden ayrı görüş alındı. Sonra hep birlikte yeniden değerlendirildi. Bu da süreci uzattı elbet. Ama yapılan yanlışlar düzeltildi ve zengin bir içerik kazandı. Bilgi eksikliği olmadı. Özellikle daha sonra vefat eden Anıtkabir Derneği Baş- kanı Emekli Tümgeneral Turhan Olcaytu’nun ve Genelkurmay’dan katılan askerlerin senaryo aşamasında büyük katkıları oldu. Üç yılın sonunda belgesel ATV’de yayınlanma sürecine girdiğinde, kanal el değiştirdi. Belgesel arşivde beklemeye girdi. Sponsor firma ile anlaşmamız iki yıl sonra yayın haklarının yapımcı firma Atlas’a devri şeklindeydi. Öyle de oldu.


Celal Kazdağlı: 
Belgesele konu olan kitabın da bir başka öyküsü var. Bülent Ecevit bilişim dünyasının ve teknolojinin ne kadar geliştiğini anlatırken Kurtuluş Savaşı’na atıfta bulunmuştu. Mustafa Kemal’in ihtilali telgraf telleriyle kazandığını söylemişti. Savaştan sonra Anadolu Ajansı’nın, daha sonra da Ankara’da matbaanın kurulmasını örnek vermişti. Eşim Güneş Kazdağlı’nın Atatürk ve Bilim kitabını hazırlamasında bu sözlerin etkisi oldu. Güneş bu sözlerden sonra Bülent Ecevit’le röportaj yaptı ve sonrasında da Atatürk ve Bilim kitabını yazdı.



Şimdi sıra belgeseldeki ayrıntıları konuşmaya geldi. Senaryodaki sırayı takip ederek sorarsak; Mustafa Kemal, Sakarya’da cepheden ayrılıyor ve 250 öğretmenle 6 gün bir arada oluyor. Bu şaşırtıcı bir olay değil mi?

C.K: 
Bunun nedenini araştırırken Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığında kafasında her şeyi belirlemiş olduğunu görüyorsunuz. Çanakkale’de 18-25 yaş arasındaki eğitimli bir kuşak kaybedilmiş. Savaş devam ediyor, ama savaşı kazanacağından en küçük bir şüphesi yok. En çok ihtiyaç duyulan eğitimli insan… Mustafa Kemal öğretmenlerle öğrencilerin askere alınmasını istemiyor. Gazi Lisesi öğrencileri gidip de şehit olunca Meclis’te toplanıp karar alıyorlar. Savaş boyunca bütün okullar açık kalıyor. Cehaletle mücadele etmek gibi bir dertleri var. Mustafa Kemal 250 öğretmeni Ankara’da Eğitim Şûrası’nda topluyor ve Misak-ı Maarif’in temelleri altı günde atılıyor. Cumhuriyet’ten sonraki eğitimle ilgili kararların çoğu o altı günde alınmış.



Öğretmen ve öğrencilerin savaşa katılmamasına Meclis’te karşı çıkanlar olmuş mu?

A.H: 
Devlet olmak, savaş kazanmaktan ibaret değil. Mustafa Kemal kararlı ve etkileyici bir lider, diğer insanları yanına çekmiş. Sorun sadece toprağı savunmak değil, devlet olmak için de mücadele veriyorsunuz.


C.K: 
Bir yandan da Ankara işgal edilecek diye halk Kayseri’ye doğru göçe hazırlanıyor. Savaşın ortasında Eğitim Şûrası’nı toplayarak Mustafa Kemal psikolojik bir yönlendirmeyle de bir anlamda, “Nereye gidiyorsunuz, bakın biz eğitim seferberliği başlatıyoruz” diyor. Mustafa Kemal öğretmenlere yalnızca hakiki zaferi kazanma görevi vermedi. Onları yalnız bırakmayacağına dair söz de verdi: “Ben ve bütün arkadaşlarım, sarsılmaz imanla sizi takip edeceğiz ve sizin tesadüf edeceğiniz engelleri kıracağız.”



Belgeselde Mustafa Kemal’in çocukluğuna dönerek, eğitim konusundaki fikirlerinin aslında çocukluk ve gençlik dönemlerinde şekillendiğini anlatıyorsunuz. Bu noktada da Selanik faktörü önemli oluyor. Neydi Selanik’in Mustafa Kemal üzerindeki etkisi?

C.K: 
Selanik, Osmanlı’nın Batı’ya açılan kapısı. Osmanlı’nın gelişmelere açık, Avrupa’daki fikirlerden en çabuk etkilenen bölgesiydi. Ciddi bir Yahudi nüfusu var; Rumlar, Ermeniler orada. Yahudiler Avrupa ilişkilerini düzenliyor. Mahalle mektebine gidenler dini eğitim alıyor ama rüştiye ve özel okullarda okuyanlar yabancı dille (Fransızca) birlikte çok şey öğreniyor. Mustafa Kemal küçük yaşına rağmen yeni olanı, cıvıl cıvıl olanı seçiyor ve annesinin isteği üzerine mahalle mektebine kaydının yapılmasına rağmen gidip Askeri Rüştiye’ye yazılıyor. Babasının isteği de bu yönde. Bizim dikkat çektiğimiz nokta da bu; kendi yetişmesinde bu ayrımı yapan kişi, devleti kurarken de bunun önemini bilerek hareket ediyor.



Manastır’ın da önemli bir yeri var Mustafa Kemal’in hayatında değil mi?

C.K: 
Milliyetçi hareketlerin arttığı, bağımsızlık seslerinin yükseldiği bir yer Manastır. Askeri okulda okuyanlarda “Vatan elden gidiyor” duygusunun açığa çıktığı yer. Vatanı nasıl kurtaracaklarını orada tartışmaya başlamışlar. Vatanı Batı’dan aldıkları eğitimle kurtaracaklarına inanıyorlar. Ulusal devlet kurma ideolojisinde de Fransa örneğini benimsedikleri biliniyor. Mehmet Emin Yurdakul’un “Ben bir Türk’üm” diye başlayan şiirinden Mustafa Kemal çok etkileniyor. Osmanlı,Türklüğü bir ırk olarak algılamamış. Diğer ülkelerde de ulusal hareketler yayıldıkça Türkler artık kendi benliklerine dönme ihtiyacı duyuyor. Bir heyecan dalgası yayılıyor Balkanlar’da. Osmanlı’da Türkçülük akımı olarak açığa çıkıyor bu dalga.




Mustafa Kemal’in daha 1908 yılında Bulgar Türkolog İvan Manolof’a söyledikleri çok çarpıcı. Neler söylüyor?

C.K: 
Mustafa Kemal 29 Ekim 1907’de İttihat ve Terakki’ye üye oluyor. Bir yıl sonra Bulgar Türkolog’a ulusu için düşündüklerinin tümünü ifade ediyor. Daha Meşrutiyet döneminde tüm ideolojisini ortaya koymuş. Bu çok çarpıcı. Mustafa Kemal II. Meşrutiyet’le getirilen yenilikleri asla yeterli görmüyor, kafasında daha köklü bir değişim var. Belgeselde Bulgar Türkolog’u Hasan Özgen oynamıştı ama daha sonra yer almadı o bölüm. 



31 Mart olayları Mustafa Kemal’in düşüncelerini nasıl etkiliyor?

C.K: 
Mustafa Kemal 31 Mart olaylarında din ve dini duygularla, dini kendi çıkarları için kullananlar arasındaki farkı yaşayarak öğreniyor. 




İttihat ve Terakki ile hangi noktada ayrı düşüyor?

C.K: 
İttihat ve Terakki’nin Almanlara yakınlaşmasına karşı çıkıyor. Birinci Dünya Savaşı’nı Almanların kaybedeceğini söylüyor. Ordunun siyasete atılmasına karşı. ”Asker olanlar asker kalsın” fikrini savunuyor. “Subaylar ya siyaset, ya ordu tercihini yapmalı” diyor. Batılılaşma hedefinden ayrılmıyor. Bu noktada Enver Paşa ile de ters düşüyor. 




Bu durumu belgeselde nasıl yorumladınız?

C.K: 
Enver Paşa ile Mustafa Kemal arasında yakın bir ilişki var. Güçlü bir asker Enver Paşa, iyi bir komutan. Bizzat kendisi 200’ün üzerinde cephe savaşına katılmış. Efsane bir isim, her askerin onunla olmak istediği biliniyor. Askeri anlamda başarılı bir örgütçü. Mustafa Kemal, Enver Paşa’yı aşamayacağını biliyor. Enver Paşa dağa çıktığında ona ilk mesajı götüren kişi o. Enver Paşa’nın enerjisini, askeri başarısını biliyor. Enver Paşa heyecanlı, tutkulu bir kişiliğe sahip. Saray damadı olması nedeniyle de İslam coğrafyasında etkili. Doğu’dan yana. Mustafa Kemal bilime ve Batı ile buluşmaya yakın. Enver Paşa ikinci adamlığı kabul eden biri değil. Nitekim Enver Paşa da Mustafa Kemal’i Sofya’da ataşeliğe getirerek savaştan uzak tutuyor. 




Enver Paşa Mustafa Kemal’i Çanakkale Savaşı’ndan uzak tutsaydı tarih nasıl şekillenirdi?

A.H: 
Bunu yorumlamak ve bundan bir sonuç çıkarmak çok zor. Onun yerine bir başkası olsaydı ne olurdu? Bu bir cephe savaşı…


S.S: 
Kazım Karabekir Doğu cephesine gidip de Mustafa Kemal’e “Emrinizdeyim” demeseydi ve onu tutuklamaya kalksaydı ne olurdu? Üç yıllık bir süreçte o kadar çok faktör var ki düşünülebilecek…




Peki daha somut gerçekleri konuşalım. Trablusgarp Savaşı’nın önemi neydi?

C.K: 
İtalyanların işgalindeki Trablusgarp’a gazeteci kimliğiyle gidiyor. Yerli halkı örgütleyip emperyalizme karşı ilk savaşını orada veriyor. Her şeyini kaybetmiş bir milletin mücadelesi bu. Milli mücadelenin ilk provasının yapıldığı Trablusgarp bu nedenle çok önemli. 




Ona destek veren din adamları da var, öyle değil mi?

C.K: 
Şeyh Sünnisi Paşa var. Trablusgarp’tan sonra, milli mücadele döneminde de padişahın yanında değil, Mustafa Kemal’in yanında yer almıştır. Aydın din adamlarının milli mücadelede etkisi büyüktür.


S.S: 
Denizli’de Müftü Hulusi Efendi var mesela. Milli mücadeleyi ilk ateşleyenler arasında din adamlarının rolü çok önemlidir. Sofya, Mustafa Kemal için çok iyi bir laboratuvar olmuş. 




Bu konu nasıl şekillendi belgeselde?

C.K: 
Sofya o dönemde Avrupa’da istihbarat teşkilatlarının bir araya geldiği bir yer. Sofya’da sadece dans etmeyi değil diplomasinin inceliklerini de öğreniyor. Cepheden cepheye kitapları yanında Mustafa Kemal’in. Sürekli günlük de tutuyor. Milli Mücadele bittikten sonra meclis kurulmadan önce, Ankara’da kütüphane kuruluyor. 



Bu, hayranlık uyandıran bir şey değil mi?

S.S: 
Anıtkabir kütüphanesine giren herkes eminim çok etkileniyordur. Kitapların sayfalarına baktığınızda bütün boşluklara kırmızı-mavi sabit kalemle notlar alındığını görüyorsunuz. Kendi önem derecesine göre notlar alıyor. Eserleri inanılmaz bir dikkatle okuduğunu hissediyorsunuz

A.H: 
Daha savaş yokken bile kitaplara notlar düşmeye başlamış. Kitapların tamamına yakınında notlar var. “Gelecekte kadınlarımızla ilgili kuracağımız bakanlığın temel düsturlarından biridir” gibi notlar var. Sayfalar arasındaki bilgilerin iletişlerini yazarak notlar alıyor. Aynı anda 5-6 kitap okuyor. Şiir, edebi eser, Fransızca kitaplar… Farklı disiplinden kitapları okuyor. Cephede hem okuyorlar hem de birbirleriyle bilgi paylaşıyorlar kitaplarla ilgili.


C.K: 
Evet, hayatı inşa etmek için, yeni bir dünya kurmak için okuyor Mustafa Kemal. Sürekli sabit bir yeri de yok. Mum ışığında, kandilde okuyor. 




Vefatına kadar okuduğu kitapları düşündüğümüzde yılda kaç kitap okumuş oluyor?

A.H: 
3997 kitap okumuş. 57 yaşında vefat etmiş, 45 yıl okumuş olsa… Yılda 85 kitap okuyor, yani ayda 7 kitap eder. Anıtkabir kütüphanesinde 4001 kitabı yan yana gördüğünüzde bunu anlıyorsunuz.




Belgeselde, Erzurum depremi sırasında yapılan bir kitap bağışı ile ilgili yaklaşımı da çok etkileyiciydi?

C.K: 
Depremde kitap yardımı yapılması en son akla gelir. Bağışı yapan kitapevi sahibine bir mesaj gönderiyor, teşekkür ediyor, “Cehaleti okuyarak yeneceğiz” diyor.





Belgeselde o kadar çok ayrıntı var ki, konuştuklarımız özetin özeti oldu. Son noktayı nasıl koydunuz?

C.K: 
Üniversite devrimiyle son verdik. Devrimlere ayak direyen Darülfünun’u kapatmak için uygun koşulların oluşmasını bekledi Atatürk ve 10 yıl sonra kararını verdi. Onun yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu, ardından da Ankara’da üniversiteler açıldı sırasıyla. Atatürk’ün bütün bir ömrü, çağdaş dünyaya uyum sağlama yeteneğini kaybetmiş bir dizi kurumsal yapıyı, modernizmi yakalamak için yeniden yapılandırma mücadelesi ile geçti. Onun derdi Türkiye’yi Batılılaştırmak değil, modernleştirmek, çağdaş dünyanın bir parçası haline getirmekti.




10 Kasım’ı da geride bıraktık. Belgeseldeki son söz çok önemliydi... Bizimle paylaşır mısınız?

C.K: 
Mustafa Kemal’in evlatlarına bıraktığı mirasın adı akıl ve bilimdi.



Beşiktaş Belediyesi , 2010-2011 Kış
[Bu belgeseli daha sonra, her hangi bir okulda, her hangi bir kanalda, ya da sinemada izleyen var mı? Yok!... Desenize rafa kaldırılıp sümenaltı edildi!…ya MEB'in "bütçe paylaştırması"na ne demeli? "İmam hatip liselerine FEN liselerinin 15 katı bütçe ayrıldı!" (basın-18.03.2017- Üç yıllık bilanço: MEB, imam hatiplere fen liselerinden 15 kat fazla yatırım yapacak) ... Güle güle sana, yolun açık olsun Bilim!.. Artık dualara kaldı İlim!.. SB.]






Mustafa Kemal Atatürk


"Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız yaşayamayız... Aksine yükselmiş, ilerlemiş medeni bir millet olarak medeniyet düzeyinin üzerinde yaşayacağız.. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur."

"Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin kayıt ve şartlarını aşamayan milletler, hayatı, akla ve gerçeklere uygun olarak göremez.. Hayat felsefesini geniş bir açıdan gören milletlerin egemenliği ve boyunduruğu altına girmeye mahkûmdur." (1922)


"Hayati gerçekleri bilerek, bilmeyenlere de uygun bir yol ile veya zor ile anlatarak amacımıza yürüyeceğiz... Bizi bu amaca varmaktan alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri dış düşmanlardır. Bunlar bizi bir sömürge haline koymak için ilerlemememizi istemeyenlerdir. Fakat çiftçi arkadaşlar, muhterem babalar, bizim için bunlardan daha zararlı, daha öldürücü bir sınıf daha vardır: O da içimizden çıkması muhtemel olan hainlerdir. Aklı eren memleketini seven, gerçeği gören kimselerden böyle bir düşman çıkmaz. İçimizde böyleleri çıkarsa onlar ya aklı ermeyen cahiller, ya memleketini sevmeyen kötüler, ya gerçeği görmeyen körlerdir. Biz cahil dediğimiz zaman mutlaka okula gitmemiş olanları kastetmiyoruz. Kastettiğim ilim, gerçeği bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de, özellikle sizlerin içinizde görüldüğü gibi gerçeği gören gerçek bilginler çıkar." (1923)


"Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Beden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların. Kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar."










EK:

Atatürk Döneminde Eğitimdeki Gelişmeler

"Mustafa Kemal emperyalist güçlere karşı, mazlum milletlere örnek olan ulusal kurtuluş savaşını 9 Eylül 1922’de utkuyla bitirince, İzmir’de Mustafa Kemal’e “çok yoruldunuz herhalde, çiftliğinize çekilir dinlenirsiniz” dediler. Mustafa Kemal’in yanıtı şöyledir : “Hayır asıl savaş şimdi başlayacak… Bu savaş, cahilliğe ve gericiliğe karşı yapılacaktır”. Bu savaş aslında, 
ortaçağın karanlığından bir türlü çıkmasına fırsat verilmeyen bir toplumun çağdaşlaşması için verilecek, uzun zaman alacak, 
ikinci bir kurtuluş savaşı olacaktır. "

Prof. Dr. Süleyman BOZDEMİR, PDF
Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi










28 Şubat 2017 Salı

Mass Graves of an Alleged Genocide




Armenians allege a genocide dated back to 1915, where a mere one and a half million Armenian were exterminated by the Ottoman Empire, during relocation which took part on mid May to early November in the year 1915.


The alleged extermination period is only 155 days and the total amount of the victims alleged to be one and a half million.


This means every single day 10 thousand Armenians were shot to death, killed, hanged or exterminated or etc.


Human corpse, stacked on top of each other, 3 bodies occupies a volume of one cubic meter. To bury ten thousand corpses in a mass grave would need a pit in the volume of 3 thousand and 333 cubic meters for corpses and a further 3 thousand and 333 cubic meters to cover them with earth for blanketing.


Accordingly a total of 6 thousand and 666 cubic meters needed to be dug every single day from May 1915 to November 1915.


No excavators, dozers, loaders, JCB’s, lorries, tucks or trench diggers were available at the beginning of the Twentieth century, not even a single car was available in the Eastern Anatolia region during those years.


A man power definitely needed  to dig everyday a pit in the volume of 6 thousand and 666 cubic meters or approximately an area in the size of a football field to be dug 2 meters in depth. Every single day an area in the size of a football field needed to be excavated  in 2 meters depth, the corpses laid in and later covered with soil again.


A healthy and young man can excavate only around half cubic meter of a pit using digging tools like a pickax and shovel in one hour working nonstop with a normal effort and a pace. If it is in the size of a football field, starting to dig from the center and dispose the excavated soil to any place outside of the football field, the time needed to excavate half a cubic meter increases to 60 minutes in average.


This means every day a 6 thousand and 666 hours needed to excavate a mass grave and to dispose the soil than a further approximately 3 thousand hours to cover the laid corpses, totaling almost 10 thousand hours of work every day for a period of 5 months, non stop.


Assuming a 6 hours productive work by a healthy man, 1 thousand and 7 hundred man needed every day to dig the pit, lay the corpses and cover them, subject if they can non stop work for 155 days. Normally a job rotation would be needed to proceed in the same pace every day which would increase the amount of people employed to around 2 thousand and 5 hundred.


Of course some guards from the Ottoman army  would also be needed to keep the order and prohibit escapes. This means food for 10 thousand captives and  3 thousand employees, or soldiers every single day, if not the total of the captured Armenians were more than 10 thousand.


I never found a record in the ottoman archives delivery of food, water, tents and other necessary goods to a group people employed to dig mass graves in Eastern Anatolia for 155 days.


After the alleged extermination there should be 150 mass graves in the different locations of Eastern Anatolia in the size of a football field.

I never managed to find these mass graves going through the Ottoman Archives. Never mind 150 of them, till today no body managed to find a single mass grave.


Where are those exterminated Armeian bodies?.

In Bosnia 8 thousand Bosnians were shot to death and their grave yards shifted for 3 times consecutively in order to wipe out the traces but still traced and found.


Why no body couldn’t locate any one of these 150 mass graves?


I also could not find any record of confession of those 3 thousand employees or their backbiting or remorse of any kind. At least one of them should stand up later on say that “We killed Armenians and buried them to this very spot” pointing the mass grave. But these never happened.


Where are the mass graves of the 1.5 million murdered Armenians???



Prof.Dr.Ata ATUN 
(his own web)











"The Ottomans did, in fact, later remove some one million Armenians from behind their military line, and of course, the guerrilla attacks stopped. The proof is that there were more than one million Armenian refugees yet Armenians today murmur and whimper that the horrible Muslim Turks massacred 1.5 million of their Christian forefathers in 1915. This is as massive of a tall tale as that told by the Armenian high priest’s claim of massacre.

The basic question is how could the Turks have murdered a half million more Armenians than who actually lived in eastern Turkey at the time? How can a million Armenians have been refugees and also been murdered at the same time? The Armenian tall tale of 1.5 million of their people being massacred is absurd and the historical evidence proves that the Armenians are not truth tellers! Historical evidence proves that it was the Armenian Christians who massacred far more Muslims in their selfish greed of wanting something for nothing than there were Armenians killed. Perhaps the Armenians have invented their very own system of “new math” that only they use and understand to fleece and deceive the Christian world!

What would have been the United States government’s response had it been subjected to such treason? Based upon the U.S. Army actions in the Civil War, the Indian Wars, and the War of the Philippines — the US government would have acted much like the Ottoman government. The Armenian guerrillas, who didn’t fight in Russian uniforms, as well as the Armenian citizens who supported and helped them, would have been treated as “highway robbers or pirates” just as Native Americans and Filipinos were treated. This is how the American army treated Native Americans and Filipinos — not to mention its treatment of Japanese Americans starting in 1942 during the 5 years of World War II.

Clearly today, neither a single United States state nor the United States Congress has any business or any right to pass meaningless resolutions attacking American’s friend and partner, Turkey. To back and support the bogus Armenian “genocide industry” is to approve of Armenian treason in 1915 as well as approving its acts of terrorism today on its neighbor Azerbaijan.

Consider this fact situation: Mexico attacks the United States and makes steady progress toward Washington, D.C. Native Americans support Mexico and wage hit and run attacks behind the American troops and disrupt United States military supply lines. Does any American really think that the US government would stand back and permit Native Americans to run wild and create problems for the army? Certainly not! Would any American stand back and permit some European country to claim we had committed a genocide when we removed Native Americans from behind our army when they were doing major harm to our soldiers’ defense of the United States of America. Certainly not!

Neither the United States government nor any individual state within the United States has any business sticking its nose into a sovereign nation’s effort to defend its lands. How can any U.S. state or the national government make a judgment call about a disputed action that took place more than 6,000 miles away more than 85 years ago? There is no real American interest to back and support Armenian treason and terrorism. To take sides unfairly, as some 26 U.S. states have done, is to give the Muslim world a good reason to hate Americans.

The sad fact of the matter is the politicians of the United States are taking the word of a gang of Armenian thugs just because they “claim” to be fellow Christians who were unjustly attacked by terrible Muslims. The Armenians are not truth tellers and Americans should learn truth for themselves before giving this unholy people billions of their dollars."

link to read tallarmeniantale








on the other side,
Till 2015, 185 mass graves of Turks...







PROF. DR. KÜRKÇÜOĞLU: 
ERMENİ ÇETELERİ 519 BİN TÜRK’Ü KATLETTİ
18.04.2015 / Ermeni Sorunu

Atatürk Üniversitesi Türk-Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Erol Kürkçüoğlu, 1986 yılından bu yana yürüttükleri kazı ve arşiv çalışmalarıyla asıl katliama uğrayanların Müslüman Türkler olduğunu belgeleriyle ortaya koyduklarını söyledi. Kürkçüoğlu yaptığı açıklamada, Ermeni sorununun sadece Türk dünyasının bir sorunu olmadığını, Ortadoğu ve Kafkasya’da çıkar ve emelleri olan emperyalist devletlerin hepsini birden ilgilendiren milletlerarası bir problem olduğunu savundu. Ermeniler tarafından yapılan katliamlar nedeniyle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde çok büyük Müslüman kayıplar olduğunu anlatan Kürkçüoğlu,öldürülenlerin sivil halktan olduğunun altını çizdi. Prof. Dr. Kürkçüoğlu,

“Erzurum’da 50 bin, Van’da 45 bin, Kars’ta 17 bin, Iğdır’da 15 bin, Erzincan’da 13 bin, Diyarbakır’da 12 bin, Muş’ta 10 bin olmak üzere bölgede toplam 519 bin sivil, Ermeni çeteleri tarafından katledilmiş. Bilhassa Birinci Dünya Savaşı’nda Rusların Bolşevik ihtilaliyle bu bölgeden çekilip ülkelerine dönmeleri neticesinde bu bölgede Ermeni çeteleri, gönüllü Ermeni birlikleri ve bunların başında komutanları var. Ermenilerin o dönemde yaptığı katliamları herkes çok iyi biliyor” diye konuştu. Erzurum Rus İkinci Topçu Alayı Komutanı Yarbay Twerdo Khlebov’un, bölgede Ermeni çetelerinin Müslüman ahaliye yönelik katliamları olduğunu ifade eden telgraflarının bulunduğunu vurgulayan Kürkçüoğlu, kazı çalışmalarında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 185 toplu mezar tespit ettiklerini söyledi.




* * * 







27 Şubat 2017 Pazartesi

Yes there is a Genocide; Turkish Genocide !..






Who's Genocide? Enough with all your lies...
Yes there is a Genocide; Turkish Genocide !..


But we do not take it to the parliament, because that's not it's place to source for justice. We do not take it to the court also, because we bury our pain, and don't blame the children of the criminals!


"Greek-Canadian Senator Housakos Wants Canadian Government to Recognize Pontian Greek Genocide" 17.02.2017 News

Look in the Mirror Mr.Housakos, maybe you can see Who the Guilty one is! Your accusations are not Historical facts!
SB


THE FACTS ARE:
















TO THE GREEKS, ARMENiANS and ASSYRiANS TO: 
STOP LYiNG TO THE WORLD! FACE YOURSELF!
___________________________________________
___________________________________________