Translate

20 Mart 2015 Cuma

KAFKAS İSLAM ORDUSUNUN İLERİ HAREKÂTI VE BAKÜ SAVAŞLARI







KAFKAS İSLAM ORDULARI KOMUTANLIĞINA ATANMIŞ OLAN NURİ PAŞA, 
25 MAYIS’TA GENCE’YE VARINCA ORADA “AZERBAYCAN MİLLİ KOLORDUSU “ 
ADINDA BİR BİRLİK BULUNDUĞUNU GÖRMÜŞTÜ; 
BUNUN MEVCUDU 1000 KİŞİYİ BULUYORDU. 
NE VAR Kİ, BU ORDU ASLINDA, BİR “AZERBAYCAN MİLLİ ORDUSU“ DEĞİL, 
BİR RUS ORDUSUYDU. BU ORDUNUN 250 SUBAYINDAN SADECE 23’Ü MÜSLÜMAN, GERİ KALANLARI İSE 
ÇARLIK ORDUSUNDAN KALAN RUS, UKRAYNALI, GÜRCÜ, HATTA ERMENİ SUBAYLARI İDİ. 
AZERBAYCANLILAR BU KOLORDUYA ISINAMAMIŞLARDI VE BUNA KATILMAK İSTEMİYORLARDI.




Nuri Paşa, bu kolorduyu lağvedip yerine yeni bir Azerbaycan Kolordusu kurmayı gerekli gördü. Yeni Azerbaycan Kolordusu, dört piyade alayından oluşan iki piyade tümeninden meydana getirilecek, alaylar çeşitli yerlerde kurulacak, silah altına alınacak erlerden dört piyade alayı oluşturacak, tabur, alay ve tümen komutanları Osmanlı subayları olacak, daha sonra bunların yerlerini yetişecek Azerbaycanlı subaylar alacak, kurulacak alayların iaşesini yerel yönetimler aracılığıyla mıntıka ve mevki komutanları Azerbaycan Hükümeti hesabına sağlayacak, Rus Ordusu’nda generallik yapmış Azerbaycanlı Aliağa Şıhlinski, yeni Azerbaycan Kolordusu’nun komutanlığına getirilecek idi.

Azerbaycan millî Ordusu bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nin dayanacağı silahlı güç olacak, Bakü Harekâtı’nda bu kuvvetlerden istifade edilebilecek, ilerde Osmanlı birliklerinin yerini alacak ve Azerbaycan bağımsızlığının garantisi olacak idi. Nuri Paşa’nın çalışmaları bu yönde olmuş, ama sonuçlanamadan kalmıştır.

Şark Orduları Grubu Haziran 1918’de bir de Osmanlı “Şark Orduları Grubu“ kurulmuştur. 6., 3., ve 9. Ordulardan oluşturulan Şark Orduları Grubu Komutanlığına, Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa (Kut) getirilmiştir. Kafkas İslam Ordusu’nun silah ve cephane ikmali Şark Orduları Grubu’nca yapılmıştır. Bakü Harekâtında da Kafkas İslam Ordusu’nun asıl vurucu gücününü Şark Orduları Grubu’ndan gönderilen birlikler oluşturmuştur.

Bir değerlendirme : 
Yusuf Hikmet Bayur’un değerlendirmesine göre: “Enver Paşa, Azerbaycan’ı düzenli ve güçlü bir devlet yapmak ve Bakü’yü kurtarmak isteğindedir. Bu istekte petrolle ilgili düşünceler varsa da esas amaç ulusaldır, millidir. Bu amaçla Romanya’dan geri gelen birliği ve yurtta kalmış son kuvvetleri Kafkas ve Kuzey İran’a göndermiştir. Öbür yandan Ruslar, Bakü’yü bırakmamak kararındadırlar. Almanlar ise Bakü petrollerine göz dikmişlerdir ve orasının Rusların elinde kalmasını daha uygun bulmaktadırlar.

Enver Paşa, Bakü ve Kafkas işini elden geldiği kadar Almanlardan gizli olarak ve bir soysop işi sayarak yönetmektedir. Amcası Halil Paşa’yı (Kut) “Şark Orduları Grubu“ komutanı adıyla ve kardeşi Nuri Beyi (Killigil) fahri ferik yaparak “İslam Ordusu Komutanı“ adıyla Azerbaycan’a göndermiştir, görevi bir Azerbaycan ordusu kurmak ve Bakü’yu almaktır....

Kafkas Türklerini Rus boyunduruğundan kurtarmak ve Ermenilere karşı korumak doğru bir siyasa sayılabilir.“ (1) Bayur, bu değerlendirmeyi yaptıktan sonra, “Ancak bu yapılırken Suriye’nin, İngilizlere karşı savunulamayacağı da düşünülerek orada sımsıkı cepheye yapışıp bir karış geri gitmemek strateji ve taktiğine başvurmamak gerekirdi“ diyor. 

Çünkü, 1918 Eylülünde Suriye ve Filistin’de on binlerce Türk yok olmuştur.

Kafkas İslam Ordusu’nun Azerbaycan Harekâtı ve Bakü Savaşları Göyçay muharebesi (17 ve 30 Haziran 1918) 5. Kafkas Tümeni’nin 9. alayı 10 Haziran 1918 günü Gence’ye varmış ve Nuri Paşa’nın emrine girmişti. Bu alaya bağlı Gence Müfrezesi, hemen ertesi gün Gence’deki Ermenilerin silahlarını toplamış ve Ermenileri itaat altına almıştır. Müfreze kendisine verilen bu görevi, Ermenilerin direnmelerine rağmen, 12 Haziran’da başarıyla yerine getirmişti.

Bu sırada 30 taburluk bir Ermeni-Rus Bolşevik kuvvetinin Bakü’den Gence’ye doğru ilerlediği ve 15 Haziran’da Göyçay kasabasına yaklaştığı haberi alınmıştı. Gence için tehdit oluşturan bu ilerleyişi durdurmak amacıyla, Gence’ye henüz gelmiş olan 10. Kafkas Alayı, ayağının tozuyla alelacele, Yarbay Osman Bey’in komutasında Göyçay mıntıkasına, yani savaşa sevkedildi. Alay, Göyçay’a ulaştıktan sonra, doğuya doğru ilerledi ve 17 Haziran’da 28. tabur alelacale düşmana karşı keşif taarruzuna kaldırıldı. 

28.Tabur, gerekli emniyet tedbirleri alınmadığından Bolşeviklerin pususuna düştü; bir anda cepheden ve yandan açılan ateş altında kaldı ve geri çekildi. 28. Taburu kurtarmak için cepheye sürülen 29. Tabur da sarp bir yerde ilerlerken Bolşeviklerin karşı taaaruzuna uğradı. 29. Tabur da kanlı bir muharebeden sonra esas mevzilerine çekildi. Muharebede toplam 200 zayiat verildi, 2 top ve 2 makineli tüfek Bolşeviklerin eline geçti.

Nuri Paşa, 1 Temmuz’da Başkumandanlık Vekâletine şunları yazmıştır:

“Güney Kafkas İslamlarından birlikler teşkil etmenin umulduğundan daha güç olduğu anlaşılmıştır. Azerbaycan harekâtının zaman kaybına tahammülü yoktur. Askeri eğitimi olmayan gönüllülerden esasen pek az istifade edilebilmektedir. Bakü meselesinin halli Osmanlı nüfuzunun ahali indinde kıymetini muhafaza için lâzımdır. 5. Tümenin takviyesine âcil ihtiyaç vardır. Aksi takdirde vaziyetimiz iyi değildir.“ (2)

Cephedeki duruma gelince: 
Bir durgunluktan sonra, 30 Haziran’da topçu ve makineli tüfek desteğinde taarruza geçen Türk birlikleri Göyçay ve Karameryem havalisini Ermeni ve Bolşevik Ruslardan temizlemişerdir. Düşman, gerisinde çok miktarda silah bırakarak bozgun halinde doğu istikametinde çekilmiştir.

Bakü yolunda bir dizi muharebe Kafkas İslam Ordusu’nun Azerbaycan’ı kurtarma harekâtı, Göyçay muharebesiyle başlamış, Bakü’nün kurtarılmasına varıncaya kadar bir dizi muharebe ile devam etmiştir. 

Bunlara kısa kısa değinip geçiyoruz..

Haziran-Temmuz 1918: Türk birlikleri, güneyde Salyan mıntakasında, 2000 kişilik bir Menşevik ve Ermeni kuvveti ile iki defa çarpıştı. 28 Haziran tarihindeki ilk çarpışmada Türk birliğinden 12 er şehit oldu, 17 er yaralandı. Düşman kuvvetinin büyük bölümü imha edildi.

6 Temmuz 1918: Aksu kasabası kurtarıldı.

7-13 Temmuz 1918: Altı gün süren çetin muharebeler sonunda Kürdemir kurtarıldı ve doğu yönünde çekilen Bolşevik Ermeni ve Rusların takibine devam edildi.

14-20 Temmuz 1918: 13. Kafkas Alayı, 14 Temmuz’da çarpışarak Şamahı’yı ele geçirdi ve ileri harekâtına devam etti. Bu çarpışmada 28. Tabur Komutanı Yüzbaşı İzzet Efendi ile 4 er şehit oldu, 20 er yaralandı.

27-28 Temmuz 1918: Türk kuvvetleri düşmanı takip ederek Bakü’ye 70 kilometre kadar yaklaştı. Çarpışmalar devam etti. Ordu Hacıgabul Cengibostan hattına dayandı. Kafkas İslam Ordusu birlikleri, kuzey ve güney grupları diye iki koldan Bakü’ye doğru yürüşünü sürdürdü. Demiryolu boyunca ilerleyen Güney Grubu 26 Temmuzda Karasu İstasyonunu, 27 Temmuzda da Hacıgabul istasyonunu ele geçirdi. Kuzey Grubu da 28 Temmuz günü Cengibostan mevkiini ele geçirdi. Böylece, Bakü’ye yöneltilen kıskaç daraltıldı.

30 Temmuz - 3 Ağustos 1918: Kuzey Grubu, 30 Temmuzda yeniden Bakü’ye doğru taarruza geçti. Bakü-Derbent demiryolu üzerindeki Sumgayıt istasyonuna kadar düşmanı takip etti. 1 Ağustos’ta Bakü’ye 2 kilometre kadar yaklaştı. Burada Bolşeviklerin deniz ve hava unsurları da muharebeye katıldı. Hazar Denizi’nde bulunan harp gemilerinden Türk mevzilerine topçu ateşi açıldığı gibi, Bakü’den kalkan uçaklar da bu bombardımana katıldı. Dört gündür devam eden muharebeler 2-3 Ağustos gecesi de karşılıklı top ve makineli tüfek ateşleriyle devam etti. Ancak, Türk topçu cephanesinin yetersizliği yüzünden Bakü’yü savunan Ermeni-Rus ve İngiliz birleşik gücüne kesin bir darbe vurulamadı.

Birinci Bakü taarruzu (5 Ağustos 1918)

Bakü’ye karşı Türk taarruzu 5 Ağustos 1918 sabahı saat 04.25’te şiddetli top ateşi desteğinde başladı. Şark Cephesi Komutanı Mürsel Paşa, “taarruzun çok başarılı bir şekilde geliştiğini, şehrin yangınsız ve zararsız zapt olunacağına ümit ettiğini“ Kafkas İslam Ordusu Komutanlığına rapor etmişti. Fakat öğleden sonra topçu cephanesi tamamen tükenmiş ve top ateşi kesilmişti. Bunu gören düşman karşı taarruza geçti. Topçu desteğinden mahrum olarak ilerlemeğe çalışan piyadeler çok kayıp verdi. 
Türk birlikleri Bakü’ye 4 kilometre mesafede olan Heybet-Bileceri demiryolunun batısındaki hatta çekilmek zorunda kaldı. Düşman, ölü ve yaralı olarak 2000 zayiat vermişti. Kafkas İslam Ordusu’nun taarruza katılan kuvvetlerinin zayiatı ise şuydu: Subaylardan 9 şehit ve 19 yaralı; erlerden 139 şehit ve 444 yaralı. Toplam: 148 şehit ve 463 yaralı. 

5. Kafkas Tümeni, Gence’ye varışından Bakü taaruzuna kadar geçen süre içinde (yani 15 Haziran - 5 Ağustos 1918 tarihleri arasında), birçok muharebeye girmiş ve mevcudunun yarısını kaybetmişti. Bakü önlerinde ancak 3.500 kadar muharip Türk askeri kalmıştı.

Nuri Paşa, takviye için yeniden iyi eğitimli 5.000 asker, dört ağır top bataryası, 28.000 top mermisi, 1500 sandık tüfek mermisi, 20 araç istedi. Azerbaycan’ın çeşitli yörelerinde görev yapan Türk birliklerinin de Bakü önünde toplanmaları gerekli görüldü.

Almanya, Türk askerinin Bakü’ye girmesini önlemeye çalışıyor.
Almanya, Bakü petrollerine göz dikmişti. Hırslıydı. Osmanlı devletinin Azerbyacan harekâtına şiddetle karşıydı. Gürcüleri de araya koyarak, Türk kuvvetlerinin ikmal yollarını kesiyordu. Bu yüzden Bakü üzerine yürüyen Türk kuvvetleri cephane sıkıntısından kıvranıyordu. Çok kez taaruzlar cephanesizlik yüzünden yarıda durduruluyordu. Almanya, Osmanlı Hükümetine akıl almaz baskılar yapıyor, tehditler savuruyordu. Öyle anlar olmuştu ki, Bakü yüzünden Almanya ile Osmanlı Devleti neredeyse silahlı çatışmanın eşiğine kadar gelmişlerdi. Şark Orduları Grup Kumandanı bir telinde “icap ederse Almanlarla harp etmekten çekinmeyeceğim“ demişti. (3)

Kafkas İslam Ordusunun birinci Bakü taarruzu üzerine Almanya’nın Osmanlı Hükümeti üzerindeki baskıları daha da artmıştı. Almanlar, Türklerin Bakü’ye girmesine kesin olarak izin vermeyeceklerini Rusya’ya da yazı ile taahhüt etmişlerdi. Bakü’nün Rus elinde kalması Almanya için önemliydi. 

27 Ağustos 1918 günü Almanya ile Sovyet Rusya bir anlaşma imzalamışlardı. Anlaşmanın dördüncü bölümünde şu hükmler yer almıştı:

“Rus Hükümeti, Almanya’nın Gürcistan’ı bağımsız bir devlet olarak tanımasını onaylar. Kafkasya’da Brest-Litovsk Antlaşmalarıyla Türkiye’ye bırakılmış olan üç sancak’ın dışında herhangi bir hükümetce yapılacak askerlik hareketlerlerine Almanya hiçbir yardımda bulunmayacaktır. Bu bakımdan Almanya bir üçüncü devlet ordusunun Bakü sancağına ve ona bitişik Cevat, Şamahı ve Guba sancaklarının gösterilen kısımlarına girmemesi için nüfuzunu kullanacaktır. Rus Hükümeti Bakü petrol üretimini arttırmak için elinden geleni yapacak ve bunun dörtte birini Almanya’ya verecektir.“ (4)

Bu anlaşmanın Türk kuvvetlerinin Bakü’yü Ruslardan ve Ermenilerden kurtarmak üzere oldukları bir sırada yapıldığı açıktı. Almanya, Bakü petrollerinden pay alma karşılığında Bakü şehrini ve çevresindeki sancakları Rusya’ya bırakıyordu. Buralara Türk askerini sokmamayı Rusya’ya taahhüt ediyordu. Dahası, Kafkaslarda askeri harekâtta bulunmakta olan Türkiye’ye hiçbir yardımda bulunmamayı yükümleniyordu. 

Yani Almanya, petrol için, müttefi ki Türkiye’yi sırtından hançerliyordu. Yaptığı bu anlaşmanın bir örneğini de, utanmadan, ertesi gün götürüp Babıâli’ye sunmuştu! (5) Fakat, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, Kafkas İslam Ordusu hazırlıklarını tamamlıyıp Bakü’ye yürüyecekti. Ve yürümüştür. 

15 Eylül 1918 tarihinde Bakü işgalden kurtarılmıştır. O tarihten yaklaşık yüzyıl geçmesine rağmen Azerbaycan’ın kurtuluşu uğrunda toprağa düşmüş olan aziz şehitler hiçbir zaman unutulmamış, hep saygıyla anılmışlardır. 

Bu gün Bakü’de, Azerbaycanlı şehitlerin uyuduğu Şehitler Hıyabanı’nda yer alan ve Türk şehitlerine saygının ifadesi olarak yapılmış anıtın halk tarafından ziyaret edilmesi Tükiye-Azerbaycan kardeşliğinin en büyük örneğidir.

Dr. Bilâl N.ŞİMŞİR
E. Büyükelçi-Tarihçi-yazar / PDF









1) Bayur, op.cit., s. 213-214
2) Yüceer, op.cit., s. 85
3) Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara: 1957, Cilt 3, Kısım 4,. s. 317
4) Ibid., s. 225-228
5) Ibid., s. 225

EK:
Birliğin Dağılması
Yıldırım Orduları Grubu'nun Filistin cephesinde Nablus Hezimetine uğraması ve sonrasında Edmund Allenby komutasındaki Britanya Ordusu'nun süratle ilerleyerek Şam ve Halep'i işgal etmesinden sonra Osmanlı Devleti ateşkes istemek zorunda kaldı. 30 Ekim tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi'ne göre Osmanlı Devleti'nin savaştan önceki sınırlarına çekilmesi gerektiğinden Kafkas İslam Ordusu 16 Kasım’da Bakü’yü terketti ve 15 Aralık 1918 tarihinde Osmanlı askerlerinin Azerbaycan'dan çekilmesi tamamlandı.

Kafkas İslam Ordusu'nun askeri kısmının çoğu Doğu Anadolu'ya döndüğünde 15. Kolordu'ya katıldı. Daha sonra komutanlığına Kâzım (Karabekir) Paşa'nın atanacağı bu kolordu ile Ali Fuat Paşa'nın Filistin Cephesinden salimen Ankara'ya getirdiği 20. kolordu, Kurtuluş Savaşı başladığında silahlarını teslim etmeyen ve askerlerini de terhis etmemiş olarak işgalcilere karşı koyan iki güç odağı olmuşlardır.

1920 yılında Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti bolşevik işgaline uğrayarak yıkıldı.











Çanakkale'de Şehit Düşen Azerbaycan Türkleri


















Tarihte bir Yüz Karası
Boraltan Köprüsü Olayı, İnönü'nün günahı....

"Ankara’dan gelen emir netti. Boraltan Köprüsü’nü geçen Azerbaycan Türkleri, köprünün hemen karşısında Türk askerlerinin, Türk subaylarının gözleri önünde elleri bağlanmış olarak infaz edildiler. Karakol komutanının bu elim manzara sonrasında intihar ederek canına kıydığı söylenir." devamı için link





















18 Mart 2015 Çarşamba

57.Alay Esir Edilmedi...





Sancak Avustralya müzesinde değil ve en son Filistin'de savaştılar.


"Bir süredir Türkiye gündemini meşgul eden 57’nci Alay Sancağı ile ilgili gerçeği Hürriyet ortaya çıkardı. Çanakkale Savaşı sırasında son erine kadar şehit düşen Alay’ın sancağının Avustralya’da Melburne Müzesi’nde bulunduğu iddialarının doğru olmadığı belirlendi.

ÇANAKKALE Savaşı’nın 90’ıncı yıldönümü (bugün için 100.yıl) nedeniyle medya ve internet sitelerinde yer alan savaş hikayelerinin belki de en ilginci 57’nci Alay ve Sancağı hakkındaydı. Yazılanlara göre 57’nci Alay Çanakkale Muharebeleri’nde kahramanca savaşmış ve son erine kadar şehit düşmüştü. Bir ağaç dalında bulunan Alay Sancağı ise Avustralyalılar tarafından Melbourne’a götürülmüştü ve müzede sergileniyordu. 

Altında ise şu yazı bulunuyordu:
‘Bu Alay Sancağı Gelibolu savaş alanından getirtilmiştir ama esir edilmemiştir. Türk Ordusu’nun geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, sonuncu muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk Alayı Sancağını selamlamadan geçmeyin.’

Bir başka haberde ise aynı iddia bu kez şöyle dile getirlmişti: ‘Ey ziyaretçi! Önünden geçmekte olduğun sancak dünya müzelerinin en nadir eseridir. Çünkü bu sancak dünyadaki tek esir Türk sancağıdır. Bütün alay şehit olduktan sonra, ağaca dayalı olarak bulunmuştur.’

Çanakkale Savaşı konusunda uzman tarihçi ve yazarlar bu iddiaları zaten yalanlarken, Avustralya’daki müzelerde ne bir Türk sancağı ne de altında böyle bir yazı bulunmadığı ortaya çıktı. Hürriyet konuya son noktayı koymak için Genelkurmay Başkanlığı’na yazılı başvuru yaparak sorularını yöneltti.

Genelkurmay’ın verdiği yanıt şöyle:

MELBOURNE’DE YOK
57’nci Alay’a Çanakkale Muharebeleri’nden sonra, 30 Kasım 1915’te Sultan V. Reşat’ın iradesiyle altın, gümüş imtiyaz ve harp madalyaları verilmiştir. Bu madalyalar, 25 Nisan 1916 tarihinde İstanbul - Şile arasında bulunan Çelebi Köyü’nün kuzeydoğusunda toplanan Alay’ın sancağına törenle takılmıştır. Dolayısıyla Alay Sancağı’nın Çanakkale Muharebeleri sırasında Avustralyalılar tarafından ele geçirildiği iddiası doğru değildir. Bazı yayınlarda bu sancağın bugün Avustralya Melbourne Müzesi’nde sergilendiği iddia edilmektedir. Bu iddialarla ilgili Melbourne Müzesi’nin de içinde yeraldığı dört müze adına Victoria Eyalet Müzesi tarafından gönderilen cevabi yazıda, ellerinde 57’nci Alay’a ait bir sancak bulunmadığı bilgisine ulaşılmıştır.

YOK EDİLMİŞ OLABİLİR
Günümüze dek geçen sürede 57’nci Alay Sancağı’na ilişkin herhangi bir bilgi aydınlığa kavuşmamıştır. Ancak, Türk ordu geleneği göz önüne alındığında, Alay’ın İngilizler tarafından esir alınırken, sancağını teslim etmeyerek imha etmiş olmasının kuvvetli bir ihtimal olduğu değerlendirilmektedir.

En son Filistin’de savaştılar
57’nci Alay, Çanakkale Cephesi’nden sonra, önce Galiçya Cephesi’nde savaşmış, ardından bağlı olduğu 19’uncu Tümen ile birlikte Filistin Cephesi’ne intikal etmiştir. 19’uncu tümen 23 Eylül 1918 tarihinde İngilizler’e esir düşmüştür. 57’nci Alay’ın da 29 Temmuz 1917 - 23 Eylül 1918 tarihleri arasında Filistin Cephesi’nde birçok muharebeye katıldığı, son olarak Nablus Meydan Muharebesi’nde mevcudunun hemen hemen dörtte üçünden fazlasını kaybettiği ve daha sonra muharebe gücünü yitirerek İngilizlere esir düştüğü tespit edilmiştir."


Hürriyet 2005











Kitap: İsmail Bilgin "57.Alay Filistin"


Kendilerini "Susuz Aslanlar" diye niteleyen 57. Alay, Çanakkale Conkbayırı'nda adeta bir kahramanlık destanı yazmasının ardından, önce Galiçya'da çarpışır. Ardından bağlı olduğu 19. Tümen'le birlikte Filistin cephesine doğru harekete geçer. Askerler zorlu cephelerden henüz çıkmalarına rağmen, sahip oldukları her şeyi arkada bırakarak yola çıkmakta tereddüt etmezler. Çetin geçen yolculukta maddî-manevî kayıplar verilir. 1917-1918 arasındaki zaman diliminde, askerler iç ve dış düşmanlarla aynı anda mücadele ederler. 

57. Alay, Filistin cephesinde birçok muharebeye katılır. 19. Tümen'in İngilizlerin eline esir düşmesinin ardından işler zorlaşır. Son olarak Nablus meydan muharebesinde, kuvvetlerinin tamamına yakınını kaybeden 57. Alay, İngilizler tarafından kuşatılır. Canları pahasına bile olsa alay sancağını yere düşürmemek, düşmana teslim etmemek için düşmanla 57. Alay arasında kıyasıya bir mücadele başlar.

İsmail Bilgin'in kitap tanıtımı: 57.Alay Galiçya / 57.Alay Çanakkale / 57.Alay Filistin 








ilgili:








Bir de bazı kendini bilmez istilacıların torunları : " Babamı, dedemi öldürdünüz" demez mi..
Atatürk'ün deyimi ile " Ne işi varmış burada?"
Biz Vatan savunduk, siz ne yaptınız?






















Hennaed Ali - Kınalı Ali






Top lieutenant Faruk checking out new troop , and asking questions. There was a young boy with yellowed hair:

"What's your name, son? ..."
"Ali ..."
"Where are you from? ..."
" Tokat Zile ..."
"Well, my boy, what becomes to your head? ..."
" It's Henna, My mother did that sir ..."
"Why Is that? ..."
"I don'tt know, sir ..."
"Ok, you can go Kınalı Ali (Hennaed Ali)..."

Since then, everybody called him as Hennaed Ali, and makes fun of it. Soon he won the respect with brave and his approachable, of all his friends. 

One day he wants to write a letter to his family, but Ali can not  read or write and wants help from his  friends. 

 "Dear Mom and Dad, I kiss your hands, I'm fine here so don't worry about me ..."

And how he misses his family and village. At the end of the letter a note : 

(Ali has another brother, the future soldier immediately after him)

 "Mama, My commander and my friends makes jokes about my hennaed hair, do not use on my brother Ahmet, I kiss your hands."

Time passes. The British troops are landed with all power on Gallipoli.  Ali's troops are new, not ready for warm touch, but all troops before them was not enough and there was a lot of martyrs.......

Kınalı Ali saw the commander and can not stand still, they must support them. Commanders helpless knowing that they are not ready sends them to death....

Nobody survived, Kınalı Ali's troops were all killed. 

Time passes. Kınalı Ali's family respond to letter came...

Commanders decide to read with their  (original of this letter is on display at the Museum of Çanakkale.) 

His father "My son Ali how are you, okay? I kiss your eyes. We sold the ox ,  half the money to you and the other half to your brother.  Now I'm working in the field, do not  worry, I don't get tired, because we do not need more grain then we use.

 Ali, your mother has something to say.

"My son Ali, you wrote about burning henna in to your hair, don't do it , they make jokes about it, you said. But I did it to your brother too.

Tell to your Commanders and your friends that they don't make fun of it. 

We burn henna with three things:

1- Bride ; to be Sacrifice to her new family and her children... 
2- Sacrificial ram; To God ...
3- Our brave soldiers; Sacrifice to their homeland...

Kisses your eyes. Be entrusted to God ... "



Ali's commanders and others broke down in tears .....










MARCH 18th 1915 - 2015 100th ANNIVERSARY OF ÇANAKKALE WARS

15 year old Turkish secondary school boys and high school boys have been volunteered to go and to join the army to fight for their sacred land and for their own freedom as because their fathers haven't been back from the ÇANAKKALE BATTLE FIELDS in GALLIPOLI - ÇANAKKALE where there's been more than 6000 bullets fired per square meter area during the wars in 1915 !...


These 15 year old students never been back to their mothers' after they've gone to fight for their freedom to ÇANAKKALE BATTLE FIELDS. They've lost their lives like their fathers in the battle fields in GALLIPOLI - ÇANAKKALE !..





They shot me in Çanakkale
They put me in the grave before I died
Oh, My dear youth....
We remember our martyrs.... SB

18 March........









Üst teğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor bir taraftan da onlara sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü.

"Adın ne senin evladım?..."
"Ali..."
"Nerelisin?..."
"Tokat Zile..."
"Peki evladım bu kafanın hali ne?..."
"Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım..."
"Neden?..."
"Bilmiyorum komutanım..."
"Peki gidebilirsin Kınalı Ali..."

O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır. Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali'nin okuma yazması da yoktur, arkadaşlarından yardım ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali söyler arkadaşları yazar: 

"Sevgili anne babacım ellerinizden öperim, ben burada çok iyiyim beni merak etmeyin..."

Kız kardeşini kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini kendileri var oldukça düşmanın bir adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır. Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına not düşer (Ali'nin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır) 

"Anacığım kafama kına yaktın burada komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler sakın kardeşim Ahmet'e de yakma onla da dalga geçmesinler ellerinden öptüm..."

Aradan zaman geçer. İngilizler kati netice almak için tüm güçleriyle Gelibolu'ya yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşerler. Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış, onların sayıları da epey azalır, Gelibolu düşmek üzeredir.

Kınalı Ali'nin komutanı da olayı görüp yerinde duramaz. Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildir. Onlar yeni gelmiştir. Komutanların bu düşünceli halini gören ve durumun vehametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylerler. Komutanları onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz gönderir....

Kınali Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz hepsi şehit olmuştur. 

Aradan zaman geçer. Kınalı Ali'nin ailesine yazdığı mektubun yanıtı gelir. Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler (Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesi'nde sergilenmektedir.) 

Babası anlatır Ali'nin: "Oğlum Ali nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim selam ederim. Öküzü sattık paranın yarısını sana, yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da, siz sakın bizi merak etmeyin bizi
düşünmeyin" der, köyü, akrabalarını anlatır ve mektubu bitirir. 

"Ali ananın da sana diyeceği bir şey var..."

"Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler kardeşime de yakma demişsin. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle seninle dalga geçmesinler. 

Biz de üç şeye kına yakarlar:

1- Gelinlik kıza; gitsin ailesine, çocuklarına kurban olsun diye...
2- Kurbanlık koça; Allah'a kurban olsun diye...
3- Askere giden yiğitlerimize; Vatana kurban olsunlar diye...

Gözlerinden öper selam ederim. Allah'a emanet olun..."


Mektubu okuyan Ali'nin komutanı ve diğerleri hıçkıra hıçkıra ağlamaktadırlar...







Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı ,
Alsancağı teslim etti Allah'a ısmarladı,
Yastığımız mezar taşı, yorganımız kan olsun,
Biz bu yoldan döner isek namus bize ağır olsun....





















11 Mart 2015 Çarşamba

Çanakkale Ruhu...






Savaşçı bir millet olmamıza rağmen, tarihte hiç bu kadar geniş bir seferberlik ve asker sayısıyla yüklü bir ordu çıkarmamıştık. 

Türkler hiçbir zaman tarihlerinde 1 milyonu aşkın asker toplamadılar. Bu 1’nci cihan savaşının bir gerçeğidir; kalabalık sayıda ordular meydana getirmek. 

Zaten 20’nci yüzyılı bir kaosa çeviren de budur. Bu ordular her yerde büyük kayıplar verdiler. 

1915’te Türkiye Çanakkale’de sadece o zamanki vatanını ve başkentini değil, bugünkü Türkiye’yi yani gelecek Türkiye’nin namusunu kurtarmıştır. Bu çok önemlidir.



Prof.Dr. İlber Ortaylı





























7 Mart 2015 Cumartesi

1915 Çanakkale Savaşı Anıtlarına Kazınan "Conilerle Mehmetçikler Arasında Fark Yoktur" Sözleri Atatürk'e Ait Değil.







1915 Çanakkale Savaşı Anıtlarına Kazınan "Conilerle Mehmetçikler Arasında Fark Yoktur"  Sözleri Atatürk'e Ait Değil.

1915 yılında İngiliz komutasında Gelibolu'ya çıkartılan Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerlerden oluşan birliklere kısaca A.N.Z.A.C (Australian and New Zeland Army Corps) adı verilmiştir. Biz Türkler, onlara "Anzaklar" diyoruz.


Lüleburgaz Atatürk İlkokulu öğretmeni Tahsin Özeken, 15 Nisan 1977 günü, elinde 1969'da yayımlanmış "Belgelere Göre Eceabat Kılavuzu" adlı kitapçıkla Anafarta Ovası'nda dolaşırken; 1915'te İngiliz komutasında Gelibolu'ya çıkan "ANZAC" birliklerinde yüzbaşı olarak görev yapmış yaşlı bir Avustralyalı'yla karşılaşır ve ona elindeki kılavuzda Atatürk'e ait gösterilen şu sözleri aktarır:


"Bu memlekette kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz. sizler Mehmetçikle yan yana koyun koyunasınız....Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı siliniz. Huzur içindedirler. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."


Avustralyalı eski ANZAK askeri 1915'te işgale geldikleri ülkede kendilerini kahraman ilan eden bu sözleri duyunca çok sevinir; Özeken'in yazışma adresini alıp kılavuzla Atatürk'e ait gösterilen sözleri defterine yazar ve ülkesine döndüğünde, "Muharip Anzaklar Derneği"ne iletir.


Avustralya'daki "Gelibolu Çeşmeleri Onur Kurulu Başkanı" Alan J.Campbell, bu sözleri, yaptırmakta oldukları anıta yazıt olarak koymayı düşünür ve Özeken'e gönderdiği 12 Eylül 1977 günlü mektupta, Atatürk'ün bu sözleri hangi tarihte ve nerede söylediğinin belgesiyle birlikte kendisine bildirilmesini ister.


Özeken, Campbell'in bu mektubunu, 13 Ekim 1977 günü, Türk Tarih Kurumu'na iletir. Kurum Genel Müdürü Uluğ İğdemir, Campbell'i yanıtlamak üzere hangi tarihte nerede söylendiğini araştırdığı bu sözlerin, Atatürk döneminde İçişleri Bakanlığı yapmış olan Şükrü Kaya'nın 10 Kasım 1953 günlü Dünya gazetesi'nde yayımlanan söyleşisinde geçtiğini saptar.


Şükrü Kaya, o söyleşisinde 1934'te Çanakkale'de Mehmetçik Anıtı'nın başında bir söylev verdiğini, içinde bu sözlerin geçtiği söylev metnini Atatürk'ün bizzat yazıp kendisine verdiğini söylemektedir. İşte 1969'da basılan Eceabat Kılavuzu'nda kaynağı belirtilmeksizin Atatürk'e ait denilerek yayımlanan bu sözler; Şükrü Kaya'nın 1953'te yayımlanan o söyleşisinde, "Atatürk bizzat yazıp bana verdi" diyerek aktardığı o sözlerdir.


İğdemir, Türk Tarih Kurumu adına Alan J.Campbell'e gönderdiği 10 Mart 1978 günlü resmi mektupta: "Atatürk'ün 1934'te Gelibolu'da İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya söylettiği çok anlamlı söylev" olarak nitelediği bu sözleri, İngilizceye çevirerek gönderir. (1)


Campbell, İğdemir'e gönderdiği 7 Nisan 1978 günlü mektupta, bu sözleri birazcık değiştirerek Atatürk imzasıyla Avustralya'da yaptırdıkları anıta koyduklarını bildirmiş (2) ve anıtın bir fotoğrafını da 31 Mayıs 1978 günlü mektubunun ekinde İğdemir'e göndermiştir.







Fotoğrafa bakıldığında, Avustralyalıların yaptıkları "birazcık değişiklik"lerin; (1)


* metne "bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında bir fark yoktur" tümcesini sokmak (II)

* İğdemir'in 1934 olarak bildirdiği tarihi değiştirip 1931 yapmak (III)
* Atatürk'ün ön adını Kemal yerine Kamel biçiminde yazmak olduğu görülmektedir. (3)

İğdemir, Campbell'in mektubuna verdiği 8 Haziran 1978 günlü yanıtta: anıt fotoğrafında görünen 1931'in değiştirilip 1934 ve Kamel'in değiştirilip Kemal olarak yazılması gerektiğini bildirmiş; gelgelelim, Avustralyalıların Atatürk'ün sözü diyerek anıta sokuşturdukları "Johnnyler ile Mehmetler arasında bir fark yoktur" tümcesinin çıkarılmasını istemeyip, "Atatürk'n bu güzel sözleri" diyerek, yapılan "eklemeyi güzel bulduğunu" dile getirmiştir.


12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, Avustralya Hükümeti, Türkiye'den "ANZAK"ların Gelibolu'ya ayak bastıkları yerin adının "ANZAK KOYU" olarak değiştirilmesini ve Türkiye'nin resmi haritalarında bu adla yazılmasını istemiş; Türkiye, bunun karşılığında Avustralya'da uygun bir yere Atatürk adı verilerek Atatürk anıtı dikilmesini istemiş; karşılıklı istemler doğrultusunda, bu sözler, hem Gelibolu'da adı ANZAK KOYU olarak değiştirilen yere dikilen yazıta, hem de Avustralya'da yapılan anıta; altına 1934 K. Atatürk imzası atılarak; resmen yerleştirilmiştir.


Atatürk'e ait denilen bu sözlerle ilgili olarak, 2005'ten bu yana sürdürdüğüm araştırmalar sonucu; anıtlara kazınan ve içinde "Bizim için (işgalci) Johnnyler ile (yurdunu savunan) Mehmetçiklerin bir farkı yoktur" tümcesi geçen bu sözlerin Atatürk'e ait olmadığını bulguladım. Atatürk'ün Şükrü Kaya'ya okuttuğu söylevin tarihi 1934 değil 1931'dir. Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) Şükrü Kaya'nın Çanakkale Mehmetçik Anıtı'na giderek orada çok önemli bir söylev vereceği, 17 Ağustos 1931 günlü Cumhuriyet'in birinci sayfasında kırmızı harflerle en önemli haber olarak duyurulmuştur.







Nitekim Şükrü Kaya, haberde duyurulduğu gibi, 25 Ağustos 1931 günü Çanakkale'ye gitmiş; Kemalyeri'nde bir söylev vermiş; bu söylevin tam metni devletin resmi Anadolu Ajansı'nca -Büyük Taarruz'un yıldönümüne denk getirilerek- 26 Ağustos 1931 günlü gazeteler aracılığıyla dünyaya duyurulmuştur.


Söylevi tam metin olarak yayımlayan Hakimiyet-i Milliye gazetesinin haberi şöyledir:



Dahiliye Vekilinin Kemal Yerinde Vatanperverane Bir Hitabesi Mustafa Kemal'in Çanakkale'yi Kurtardığı Noktada. 


Gelibolu, 25 (A.A.) - Dahiliye Vekili Şükrü Kaya B. bugün refakatlerinde Kolordu Kumandanı Ali Hikmet ve U. Jandarma Kumandanı Kazım Paşalar olduğu halde Peykişevket torpidosu ile İmroz adasından Maydos'a gelmişler ve Karaya çıkarak Kemalyeri'ne gitmişlerdir. Vekil B. Mehmetçik Abidesine Reisicümhur Hazretleriyle Başvekil ve Meclis Reisi Paşalar Hazaratı namına birer çelenk koydukları gibi kendi namlarına ve Cümhuriyet polis ve jandarması  namına da birer çelenk vazetmişlerdir. Ağustosun 27 sinde Çanakkale'ye gelecek heyetin de Kemalyeri'ne çıkarak ziyarette bulunacakları müstahberdir.


Vekil B. refakatindeki zevat ile birlikte otomobille Gelibolu'ya gelmişlerdir. Geceyi burada geçirecekler ve yarın Peykişev ket'le Yalova'ya gideceklerdir.


Maydos 26 (A.A.) - Dahiliye Vekili Şükrü Kaya bey bugün Kolordu Kumandanı Ali Hikmet ve Umum Jandarma Kumandanı Kazım Paşalarla birlikte Kemalyeri'ni ziyaret etmiştir. Dahiliye Vekili bey burada aşağıdaki nutku irat etmiştir:


"ArkadaşIar, Üzerinde bulunduğumuz nokta kürei arzın meçhul her hangi bir noktası idi. Halbuki biz bugün buraya tanınmış meşhur bir mevki olduğunu düşünerek geldik. Bu nokta ne münasebetle tanınmış ve ne diye coğrafi ve askeri haritalarda muayyen isim almıştır: Kemalyeri! Bilhassa asker arkadaşların karşısında bunu izah teşebbüsünde bulunmak istemem. Her türlü İzahlar bittabi onlara aittir. Fakat ben de bu yere ismi verilmiş büyük adamın yakın arkadaşı olmak iytibariyle ondan işittiğim bir hatırayı esas tutarak üzerinde bulunduğumuz yerin, Kemalyeri'nin ne olduğuna dair bir kaç kelime söylemek istiyorum.


Efendiler; üzerinde bulunduğumuz bu noktadan deniz kenarına kadar olan mesafeyi, hep beraber görüyoruz. Bu dar sahada tarihte malum olan büyük kuvvet karaya çıktı. En aşağı iki, üç kilometre cephede yayıldı.(4) Bu vaziyette henüz üzerinde bulunduğumuz noktada büyük Türk evladı Kemal o geniş düşman cephesinin sol cenahında ufak bir kuvvetle göründü. Orada cephanesi kalmamış neferlere süngülerini kullandırarak işe başladı. Bu teşebbüs muvaffakiyetle ilk eserlerini gösterdi. 


Türk'ün büyük ve sevgili evladı Mustafa Kemal o gece çok uğraştıktan ve her hangi bir fatihin kolaylıkla karşı duramıyacağı felaket işaret eden vaziyetleri yendikten sonra karanlık bir gecenin sabahında kendisini bu noktada gördü, ve bu noktanın yüksek Türk taliini kurtaracak mevki olduğuna karar vererek burada kaldı. Bu nokta Mustafa Kemal'in çok faik düşman kuvvetlerini mağlup ederek geriye püskürttüğü ve nihayet onları bütün takviyelerine rağmen yerinde durdurduğu bir Kumandan yeridir.


Bir Türk Kumandanının Türk taliini yükseltmek için münasip gördüğü kumanda yeridir. Ben asker değilim, fakat bilirim ki bu yerden, bu Kemalyeri'nden garbın bütün ufuklarına karşı, garbın bütün denizlerinde en büyük zannolunan kuvvet ateşlerine karşı bu noktadan sadır olan Türk iradesi "bugünkü Türkiye'yi kurtarmış olan faaliyetlerin ilk yeri" olmuştur. Bu iytibarla burada bulunmaktan ve gördüğümüz bu yüksek hatırayı burada yad etmekten çok memnun ve bahtiyarım.


Bizim bu yerde kıymetli hatıraları yad ederek mütehassis olmamız ve bu yere ismini veren büyük Türk'ün bu memlekete ve Türklere yaptığı büyük eserleri hatırlıyarak minnettar olmamız gayet tabiidir. Şeref ve iftiharla görüyoruz ki, bu yerin karşısında en büyük kuvvet ve kudret göstermiş olan büyük devletler de bu Kemalyeri'ne ve bu yere ismi verilmiş olan büyük Türk'e hürmetle takdirle bakmaktadırlar. Ben bu noktada yalnız bütün hassasiyetimin ifadesi olarak tek bir cümle söylemekle iktifa edeceğim:


"Vatanın müdafaası için burada aziz kanlarını döken Türk çocuklarına ebedi minnetler." Bu büyük kahramanlar için henüz bir abide dikilmediğini görüyorum. Bundan fazla müteessir olmak istemem. Biliyoruz ki, bu aziz kahramanların kurdukları ve korudukları yıkılmaz Türk vatanı onların hatıralarını daima taziz ettirecek ifade ve manzarası cihanşümul, en yüksek bir abidedir.


Karşıda da bizimle harp etmiş insanların mezarlarını ve abidelerini görüyoruz. Orada yatanları da takdir ederiz. "Medeniyet tarihi yarın karşı karşıya yatanlardan hangisinin fedakarlığını daha haklı ve daha insani bulacak ve daha ziyade takdir edecektir. Tecavüz etmiş onların abidelerini mi, yoksa vatanını müdafaa eden kahramanların hâlâ el uzatılmamış mukaddes taş ve toprak halinde bırakılmış olan bu izleri, bu kahraman izlerini mi?


Kat'i hükmü medeni beşeriyetin insani takdirine emniyetle bırakabiliriz. Yalnız şunu tesbit etmek isterim ki biz Türkler mazinin her türlü manasız, mantıksız, girift eziyetlerini unutarak yeni bir hayat yarattığımıza kaniiz. Bu hayat, Türk'ün ilk ve medeni hayatının alemşümul manasının ihtiva eden bu kanaatimiz, fiiliyatımızla da sabit olmuştur. Karşımızda mezarlar bırakan milletler, bizim bu samimi ve çok yeni mahiyette noktai nazarlarımızı iyi telakki ederlerse bu karşılıklı mezarlar aramızda kin, husumet ve ölmez hisleri (5) yerine muhabbet, dostluk temin eder. Ben, mensup olduğum Türk içtimai heyetinin kurduğu Cumhuriyet hükumetinin mesul bir adamı olarak arzederim ki, Türk milleti bu karşılıklı abidelere hürmetle bakar ve iki tarafın ölülerini rahmetle yadederken dimağında ve vicdanında yaşıyan samimi temenni: "Bu ölü abidelerin bir daha rekzolunmaması" (dikilmemesi-C.Ö.) bilakis bunları kuranlar arasında insanlık münasebetlerinin, insanlık bağlarının yükselmesidir.









Görüldüğü üzere, Şükrü Kaya'nın 1931'de Çanakkale'de Mehmetçik Anıtı başında okuduğu ve 1953'te yayımlanan söyleşisinde metnini bizzat Atatürk'ün yazdığını açıkladığı söylevde, yıllar sonra Atatürk imzasıyla anıtlara kazınan ve işgalci Johnny (Anzaklar, vs.) ile yurdunu savunan Mehmetçiği bir tutan sözler yoktur.


Tersine, söylevde 1915'te Gelibolu'ya çıkan Anzaklar, vs. "düşman cephesi", "düşman kuvvetleri", "tecavüz etmiş olanlar" sözleriyle nitelenmiş; Mehmetçik "vatanını müdafaa eden kahramanlar" olarak tanımlanmış; ve dünyaya; "Medeniyet tarihi yarın karşı karşıya yatanlardan hangisinin fedakarlığını daha haklı ve daha insani bulacak ve daha ziyade takdir edecektir. 


Tecavüz etmiş onların (Johnny'lerin -C.Ö.) abidelerini mi, yoksa vatanını müdafaa eden kahramanların (Mehmetçiklerin -C.Ö.) hâlâ el uzatılmamış mukaddes taş ve toprak halinde bırakılmış olan bu kahraman izlerini mi?" sorusu yöneltilerek; saldırgan, işgalci Coniler ile yurdunu savunan Mehmetçiklerin bir tutulmadığını vurgulanmış; "bu ölü abidelerin bir daha rekzolunmaması" sözleriyle de "ölü" olarak tanımlanan ANZAKLAR vs. İÇİN, BİR DAHA ÇANAKKALE'YE ANIT DİKİLMEMESİ İSTENMİŞTİR.




Gerçek budur....

Cengiz Özakıncı









[NOT: Bu yazıda, duygularımı olabildiğince dışarıda bırakarak, yalnızca belge ve bilgi verip yorumu okuyucuya bırakmaya çalıştım. Ancak, duyarlı okuyucu, Atatürk'ün Anzaklarla ilgili Şükrü Kaya tarafından okunan söyleviyle, Atatürk'e ait denilerek anıtlara kazınan fakat Atatürk'e ait olmayan sözleri irdelediğinde; Atatürk'ü, işgalci coni ile yurdunu savunan mehmetçiği bir tutarmış gibi gösteren tahrifatları bulguladığım an, yüreğimde nasıl bir fırtına koptuğunu duyumsayabilir.]




Atatürk'ün Anzaklarla ilgili gerçek sözleri Çanakkale Deniz Zaferi'nin 100.yıldönümünde ilk kez tam metin olarak Bütün Dünya'da

Mart Sayısı 1.bölüm:
Nisan Sayısı 2.bölüm: 

Kaynakça:
1-Uluğ İğdemir, "Atatürk ve Anzaklar", Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1978, s.8.,14. 
2-Uluğ İğdemir, a.g.e., s. 10. 
3-Anıt fotoğrafında görülen yazıt şöyledir: "Those heroes that shed their blood and lost their lives… You are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side here in this country of ours… You, the mothers, who sent their sons from faraway countries wipe away your tears; your sons are now lying in our bosom and are in peace, after having lost their lives on this land they have become our sons as well." Ataturk, 1934 
4-Gazete dizgisinde görülen "yarıldı" sözcüğünün doğrusu "yayıldı" olacaktır. Karş. Cumhuriyet g. 26.08.1931. Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan metinde, 
5-"ölmez mübareze hisleri" (Mübareze: Çekişme)












THE WORDS
“THERE IS NO DIFFERENCE BETWEEN THE MEHMETS AND THE JOHNNIES”
ENGRAVED ON THE 1915 GALLIPOLI MONUMENTS
DO NOT BELONG TO ATATÜRK.


English inscriptions with the signature “Atatürk 1934” on the monuments erected by the states in Australia, New Zealand, and Turkey is: (vi *) "Those heroes that shed their blood and lost their lives… You are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side here in this country of ours… You, the mothers, who sent their sons from far away countries wipe away your tears; your sons are now lying in our bosom and are in peace. After having lost their lives on this land they have become our sons as well. Ataturk, 1934."

However, in 1934 Atatürk did not give such a speech. The only statement that Atatürk sent to the Australians is this statement that we report at the beginning of this article, and that was published by The Star in Australia dated 25/04/1934: "The April 25, 1915 Gallipoli Landing and all the combat that took place on this Peninsula, has shown the world how sad the losses incurred by this struggle have been for their nations, alongside the heroism of those who shed their blood."

There is no other statement of Atatürk sent to the Australians in 1934, and this statement was not dedicated to the ANZAC (Australia and New Zealand Army Corps) soldiers that were landed on Gallipoli on April 25, 1915, but rather included our soldiers who during the Gallipoli Battles clashed with "ANZAC"s in Gallipoli. The words that appear with the signature “Atatürk 1934” in the English inscriptions on the monuments erected in Canberra (Australia), Wellington (New Zealand), and Arıburnu (Turkey), that adress only “The Johnnies" (ANZAC soldiers) and their mothers, and that include the expression “There is no difference between the Johnnies and the Mehmets”, which we have proven to belong to the Australian Alan J. Campbell, do not belong to Atatürk.

While there are so many of Atatürk’s writings, speeches, and statements published during his lifetime that contain his sayings related to his views on world peace, is there any need to explain Atatürk’s pacifism and humanity by putting his signature under others’ poetic words, instead of just using his own words? 


vi *) The English equivalent of the Turkish columns, which do not correspond exactly with the English inscription text, read: "Heroes that shed their blood on the soil of this country! Here you are in the soil of a friendly country. Rest in peace and quietude. You are side by side, bosom to bosom with the Mehmets. Mothers who sent their sons to war from faraway countries! Stop your tears. Your sons are in our bosom, they are in peace and they will rest in peace. After having lost their lives on this soil they have become our sons. Atatürk, 1934."

PART I. (Eng.)
PART II. (Eng.)






The Star newspaper, in its 25.04.1934 issue published the English translation of Atatürk’s French wire together with the French wire text, under the heading: “Turkey, Old Foe, Remembers. While Atatürk’s wire reads "how sad the losses incurred by this struggle have been for their nations", in the subheading of the news item, the newspaper changed this expression to “heartrending for our nations”. It also referred to Atatürk using the phrase "Kemal Pasha, Dictator of Turkey", and what is more, foisted into the English translation the phrase “will never be forgotten”, which is a phrase non-existent in the original wire text.

Cengiz Özakıncı, 
Bütün Dünya, March and April 2015




Yabancı Akademisyenler Atatürk Anıtlarına Kazınan "Johnnyler ve Mehmetçikler"i Tartışıyor...PDF

Yabancı Akademisyenler Atatürk Anıtlarına Kazınan "Johnnyler ve Mehmetçikler"i Tartışıyor.
Dergimizin Mart-Nisan 2015 sayılarında 1915 Çanakkale Savaşı Anıtlarına Kazınan "Conilerle Mehmetçikler Arasında Fark Yoktur" Sözleri Atatürk'e Ait Değil başlığıyla yayımlanan iki makalemiz; Avustralya'nın önde gelen tarihçisi Prof. Dr. Peter Stanley'in Başkanı olduğu Dürüst Tarih Derneği' nin (Honest History Association) ilgisini çekti.

Prof. Dr. A. Pym "bir tartışma açmak istiyorum" (I want to broach a discussion) sözleriyle başlattığı Johnnies and Mehmets başlıklı bu makalesini, salt Özakıncı'nın Argümanı'nı irdeleyip çürütmeye özgülemiş olduğundan, onun tartışma açma çağrısına katılıp, makalesini yanıtlamak, herkesten önce bana düşüyor; ancak makalesinde öyle çok maddi yanlış var ki, bunları tek tek gösterip düzeltmeye dergimizin sayfa sayısı yetmeyeceği için; kapsamlı yanıtımızı -Türkçe ve İngilizce olarak- internet sitemizde yayınlayacağız.

Cengiz Özakıncı



* the Guardian’da yayınlanan Paul Daley imzalı makalenin tam metni için link:

* the Guardian’da yayınlanan Paul Daley imzalı makalenin Türkçe tam metin çevirisi için link:

* Avusturalya’nın önde gelen tarihçi ve yazarlarının üye oldukları bir araştırma grubu olan Honest History’de, Özakıncı’nın araştırmasına ayrılan sayfa için link:






_____________________








Ayrıca "Önce Özür, Sonra Ayin" ile :
“Bu heykel, parçalanmış bir top arabasına yaslanan ve bir ayağı Türk bayrağının üstündeki örnek bir Avustralyalı askeri temsil etmektedir.” (Anzak askerinin ayağının altındaki kurukafa biçimiyle ne temsil edildiği belirtilmemiştir!) Mete Akyol , Bütün Dünya, Nisan 2015 - PDF








EK:


 "Kurmaca "Mustafa Kemal-Birdwood" görüşmesi, 1983'te Türk Tarih Kurumu'nca yayımlanan U. Kocatürk'ün 

"Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi" kitabında "gerçek olgu" gibi gösterildikten sonra; 
süreç içinde başka kitaplara aktarılarak yayılacaktı."
Cengiz Özakıncı








____________









Conkbayırı'nın Büyük Kahramanı


Tarihimizin en büyük ve en şanlı zaferlerinden biri olan Çanakkale Savaşında Seddülbahir ve Conkbayırı'nın büyük kahramanlarından biri de Denizli'nin Çivril kazasının Madenler Köyü'nden Kadir oğlu Mehmet Çavuş idi.


Bu kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar ve karşı tarafa fırlatırdı. türk siperlerine düşen pek çok bombayı gerisin geriye düşman mevzilerine geri atmış, arkadaşlarının hayatını kurtardığı gibi, sayısı belirsiz düşman askerini de saf dışı etmişti.


İngilizler bunu anlamış olacaklar ki, bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş'un iadesini önlemeye çalışmışlardı.


İşte böyle bir bomba, Mehmet Çavuş'un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Yaralı olarak hastaneye kaldırılan Mehmet Çavuş gözlerini açtığında sağ kolu yoktu.


Ne var ki o, Bombacı Mehmet Çavuş olarak cephede nam salmıştı. Bu yiğit asker, tabur kumandanına hastaneden yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu:


"Sağ kolumu kaybettim, zararı yok. Sol kolum var. Onunla da pekala iş görebilirim. Beni üzen ve yeniden birliğime katılarak, düşmanla çarpışmama engel olan şey, yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastaneden çıkıp, harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz. Affediniz komutanım."